-- Diriliş Postası, Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek

NEFS-İ LEVVÂME

Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page

CEVDET SAİD

(Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası’nda çıkan iki köşe yazısının birleştirilmiş nüshasıdır).

(1)*

“Nefs” kelimesi Kur’an’da geçen köklü kavramlardan birisidir. Allah, güneşe yemin ettikten sonra nefse yemin etmektedir:

“… Nefse ve onu tesviye eden (dengesini kuran) Allah’a yemin olsun ki (bu mesajlar) sizin için daha önemlidir. (En önemlisi de şunları bilmenizdir): Allah nefse davranışlarındaki yanlışlığı da doğruluğu da ilham etmiştir. Nefsini geliştiren iflah olmuş (umduğuna kavuşmuş)tur. Nefsini pis işlere bulaştıran da hayal kırıklığına uğramıştır.” (Şems 91:7-10).

Kur’an’da kötülüğü emreden (nefs-i emmâre), doyuma eren (nefs-i mutmainne) ve kendini kınayan nefisten (nefs-i levvâme) bahsedilmektedir: “Yanlışlarını görüp kendini kınayan nefse de yemin olsun (çünkü bu da çok önemlidir).” (Kıyamet 75:2).

İnsanlar çok eski zamanlardan günümüze kadar zalimleri kınamayı alışkanlık edinmişlerdir. Nitekim bizler de sömürgecileri, diktatörleri, kodamanları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni, İsrail’i yani başkalarını tüm biçimleri, renkleri ve tezahürleriyle kınıyoruz. Böylece kendimizi ibra ederek sorumluluktan kaçmaya çalışıyoruz. Nefsini kınamayanlarımız bile yaşadığımız sorunlarda kendimizin hiçbir rolü yokmuş gibi nefsimizi kınamayı söz konusu bile etmiyoruz.

Oysa Kur’an denklemi tersine döndürmekte ve kınamanın adresi olarak yalnızca zalimi/ezeni değil mazlumu/ezileni de göstermektedir. Bu, siyasal, toplumsal ve bireysel sorunlara yaklaşımda yepyeni bir modeldir. Zira olayın bağlamını ve odak noktasını değiştirmekte, sorumluluk hiyerarşisini şaşırtıcı bir şekilde yeniden düzenlemektedir.

Önceliklerin bu şekilde yeniden düzenlenmesi bize kozmik bir devrimi hatırlatmaktadır. Bütün bir insanlık dünyanın evrenin merkezi olduğunu, güneşin ve diğer tüm yıldızların bizim etrafımızda döndüğünü zannediyordu. Daha sonra kozmik hakikatin tam tersi olduğu keşfedildi ve dünyanın güneş etrafında dönen, galaksinin ortasındaki boşlukta kendi yörüngesinde yüzen küçük bir uydudan başka bir şey olmadığı anlaşıldı.

Gökbilimdeki bu devrimi kavramak ve kabullenmek insanlar için zor oldu. O kadar ki, bu görüşü ilk dile getirenler İncil’e el basarak sözlerini geri almaya zorlandı. Giordano Bruno sözünü geri almayı reddettiği için 1600 yılında yakıldı! Suudi Arabistan’da 60 yıl önce bir kadı bana şu soruyu sorduğunda çok hayret etmiştim: “Bu kâfirler dünyanın döndüğünü nasıl söyleyebiliyorlar? Güneşin bizim etrafımızda dönüp durduğunu kendi gözleriyle göremiyorlar mı?” Belki de onun bu sözüne şaşırmamalıydım, çünkü günümüzde bile dünyanın döndüğünü inkâr edenler var.

Dikkat çekici bir husus da Kur’an’ın hareket ve gölge kavramlarından bahsederken güneşi örnek getirmesidir:

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Tercihi farklı olsaydı onu hareketsiz kılardı. Güneşi de ona delil yapmıştır. Sonra gölgeyi yavaşça kendine (yukarıya) çeker (ve kısaltır).” (Furkan 25:45-46).

Güneşin, olguları yanlış anlama, hatta tam tersine anlama ihtimalinin delili olduğunu düşünüyorum. Zira binlerce yıl boyunca insanlar, apaçık görünmenin timsali kabul edilen güneşin hareketlerinde bile yanılmış ve onun dünyanın etrafında döndüğünü zannetmiştir. İşte bu yüzden Allah; “Din (inanç) konusunda aslâ zorlama yoktur!” (Bakara 2:256) buyurmuştur. Zira yanlış anlama varoluştaki en bariz şeylerde söz konusu olabilmekte, herkes o konuyu yanlış anlamış olabilmektedir. Peki, bizim anlayışımıza katılmayan muhaliflerimizi öldürmek ve nefsimizi de ibra etmek (kendimizi haklı çıkarmak) hususunda hangi inanç, fikir ve durum adına garanti sunabilir (ve kendimizde böyle bir hak vehmedebilir)iz?

Aynı şekilde, kınamayı kendi nefsine yöneltme fikri, uzun zamandır insanların büyük çoğunluğu tarafından, özellikle politikacılar ve genel olarak tüm toplum tarafından ret mahallinde kalmıştır. Çünkü (kınamayı kendine/nefsine yöneltmek) dengeyi/düzeni bozacak, konumu kaybettirecek, (doğru sandığı) yanlışından uzaklaştıracaktır. Kınamada odak noktasına kendini/nefsini koymak elbette can sıkıcıdır ve insanın suçu başkalarına atarak edinmiş olduğu rahatlığı/konforu elinden alır.

Müslümanlar Uhud’da yenildiğinde içlerinden durumu protesto sadedinde “Bu da nereden çıktı?” diyenler olmuştu: “Başınıza bir olay gelince; “Bu da nereden çıktı?” demeniz mi gerekirdi? Halbuki siz karşı tarafa bunun iki katı sıkıntı vermiştiniz. De ki: “Bunun sebebi sizsiniz!  Allah her şeye bir ölçü koymuştur.” (Âl-i İmran 3:165). Gelen cevap, sorumluluğu kâfirlerin süvarilerine liderlik eden ve okçuların gafletini fırsat bilerek tepenin arkasından bir manevrayla Müslüman orduya arkadan saldıran Halid bin Velid’e yüklememişti.

Bu nedenle, nefsini kınamanın/ kendini suçlamanın, nefisle ilişkimizde riayet etmemiz gereken nebevî yöntemde saklı bir davranış olduğunu ve bu konunun bilimsel yöntemlerle çalışmasının zaruri olduğunu düşünüyorum…

*******

(2)**

Önceki yazıda “nefs”in derin bir Kur’ani kavram olduğunu belirtmiştik. Zira Kur’an’da onlarca kez geçen nefse Allah Teâlâ birkaç yerde yemin de etmektedir: “Kıyamet gününe yemin olsun (zira çok önemlidir). Yanlışlarını görüp kendini kınayan nefse de yemin olsun (çünkü bu da çok önemlidir).” (Kıyamet 75:1-2).

Yine önceki yazıda, güneşin hareketlerini anlamada (insanlığın asırlar boyunca yaşadığı) kafa karışıklığının, insanın maruz kaldığı zulüm konusunda -ki Kur’an bunu “nefsin zulmü; kendi kendine zulüm” olarak tanımlar- kendi sorumluluğunu anlamasında yaşanan kafa karışıklığıyla benzerliğinden söz etmiştik. İncelemelerim sonucunda ulaştığım sonuca göre, Kur’an-ı Kerim, kınamayı/ suçlamayı kurbana yönelten yegâne kitaptır.

“Kendine zulmetme” kavramı ilginç bir Kur’ani kavramdır. Bu konuda Kur’an şöyle der: “Melekler, kendi kendilerine zulmederken canlarını aldıkları kimselere…” (Nisa 4:97).[1] “Allah onlara zulmetmez (yanlış yapmaz), zulmü (yanlışı) onlar kendilerine yaparlar.” (Âl-i İmran 3:117).[2] “Âyetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların hali ne kötüdür! Onlar kendilerine zulüm (yanlış) yapıyorlar.” (A’râf 7:177)… Bu şekilde Kur’an, 29 yerde “kendine zulmetme” konusundan söz etmektedir.

“Nefsini kınama/ kendini suçlama” meselesinde köklerin derinlere gittiğini, Allah’ın insana üflemiş olduğu ruha dayandığını düşünüyorum. Bu ruh “bilginin ruhu” ve gözlem yoluyla kanunları keşfetmenin ruhudur. Bu hususu şu âyet-i kerimeler bağlamında ele almalıyız:

Önce gözlem yapmak gerekir: “Yeryüzünü dolaşın da o yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün!” (Nahl 16:36).

Sonra düşünmek gerekir: “Düşünen bir topluluk için bunda kesin bir âyet (belge) vardır.” (Nahl 16:11).

Sonra anlamak ve akletmek (olgular ve olaylar arasındaki bağları kurmak) gerekir: “Aklını kullanan bir topluluk için bunda kesin âyetler (belgeler) vardır.” (Nahl 16:12).

Daha sonra unutmamak için kanunları sürekli tekrar etmek gerekir: “… Tüm bunlarda bilgisini kullanan (kanunu hatırında tutan) bir topluluk için kesin bir âyet (belge) vardır.” (Nahl 16:13).

İşte bu yöntemle kanunları kavramış ve onları kullanma kudretine kavuşmuş oluruz. Böylece varlıkların iyi yönlerinden yararlanır, zararlı yönlerinden sakınmış oluruz. Bu da şükrü gerektiren bir netice doğurur:

“… (Allah’ın) ikram olarak verdiklerini aramanız içindir. Belki (böylece görevlerinizi yerine getirir ve) şükredersiniz.” (Nahl 16:14).

Ancak bu eylem dizisinin -hatalarımızı itiraf etmek suretiyle- düzeltme yoluna giderek sürdürülmesi gerekir. Aksi halde kayıp ve hüsranlar meydana gelir: “(Âdem ile Havva) her ikisi de dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, ne ettikse kendimize ettik. Bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kaybedenlerden oluruz.” (A’râf, 7:23).

Kınamayı nefse/ suçlamayı kendine yöneltmek; hayal kırıklığı ve umutsuzluğu hedef almaz. Zira bu durumda “kendini cezalandırmak” olarak da adlandırılan bir olaya dönüşür. Kınamayı kendimize yöneltme metodunun hedefi, kesintisiz şekilde kendi hatalarımızı araştırmaktır. Bu modelde asıl olan, hakikate geri dönebilmek için tevbe etmek (pişmanlık duymak), bağışlanma/ özür dilemek ve özeleştiri yapmaktır: “Onlar sabırlı, özü sözü doğru, Allah’a içten boyun eğen, mallarından hayra harcayan ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyen kimselerdir.” (Âl-i İmran 3:17).

Başarısızlık konusundaki rolümüzü kabullenmede ve sorumluluğumuzu üstlenmede gösterdiğimiz acizlik, ıslah sürecine girmemizi engellemektedir. Sorumluluklarımızı üstlenerek gereğini yerine getiremememiz nedeniyle aynı hataları tekrarlayıp durma kısır döngüsüne saplanıp kalıyoruz!

Sorunlarımızı yanlış yorumlamak bizleri çözümden uzaklaştırmaktadır. İşte bu nedenledir ki Âdem ile eşi ağaçtan yiyip ayıp yerlerinin farkına vardıklarında Allah onlara şöyle demişti: “Size bu ağacı yasak etmedim mi?” Onlar şöyle demişlerdi: “Rabbimiz kendimize zulmettik.” (A’râf 7:22-23).

“Sonra Şeytan beden örtülerinin açılıp birbirlerine gözükmesi için  şöyle vesvese verdi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması sadece sizin hükümdar  olmanızı ya da ölümsüzleşmenizi engellemek içindir.” (A’râf 7:20). Kur’an onları Şeytan’ın baştan çıkardığını doğrulamasına rağmen Âdem ile eşi kendi eylemlerini haklı çıkarmak için şeytanı suçlamamış, dahası ona hiçbir şekilde atıf bile yapmamışlardı. Yukarıda da değindiğim bu özgün yaklaşım, Kur’an’a özgü bir özelliktir. Zira bu olay hakkında Tevrat’ta Tekvin (Yaratılış) bölümünde yer alan hikâyede Âdem ile Havva tarafından sorumluluk üstlenilmemektedir. Oysa Kur’an’da, yasak ihlaline ilişkin açık bir sorumluluk üstlenme söz konusudur. Bu anlatım, onların hilafete layık ve bunun için yetkin oluşlarının delilidir. Zira önemli olan hataya düşmemek değil, hata vukuunda sorumluluğunu üstlenebilmek ve onu düzeltebilmektir.  Nitekim halifenin en önemli vasfı budur: “Ben yeryüzüne bir halife tayin edeceğim…” (Bakara 2:30).

Kınamayı nefse/ suçlamayı kendine yöneltmek (yanlışla ilişkili) diğerini ibra etme anlamı taşımaz. Bilakis (ıslah) çabalarını kontrol edebildiğimiz ve sorumluluğumuzda olan bir alana yönelme anlamı taşır. Bu modelde asıl olan, kınamayı/ suçlamayı kontrol edemediğimiz ve değiştirme gücüne sahip olmadığımız ‘diğer taraf’a yöneltmemektir.

Çeviri: Fethi Güngör

* https://www.dirilispostasi.com/makale/nefs-i-levvame-1-5b65fac18ca7807266253832, 05.08.2018.

** https://www.dirilispostasi.com/makale/nefs-i-levvame-2-5b6f2964e54d44099a7d8402, 12.08.2018.

[1] Âyetin tamamı şu şeklide tercüme edilebilir: “Melekler, kendi kendilerine zulmederken (yanlışlar içinde yüzerek kendine yazık ederken) canlarını aldıkları kimselere; “Ne haldeydiniz?” diye soracaklar, onlar: “Biz dünyada güçsüz hale getirildik.” diyecekler. Melekler de; “Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” diyeceklerdir. Varıp kalacakları yer cehennemdir. Ne kötü yere düşmedir o!” (4:97). “Sana ne iyilik gelse Allah’tan gelir, sana ne kötülük gelse senden (nefsinden) kaynaklanır. Seni insanlara elçi gönderdik, şahit olarak Allah yeter.” (Nisa 4:79) mealindeki âyet-i kerimeyi de bu bağlamda değerlendirebiliriz (Mütercim).

[2] “Dünya hayatında yaptıkları iyilikler, içinde kavurucu soğuğu olan bir rüzgârın, nefislerine zulmeden (yanlışlara dalan) bir topluluğun ekinini vurup mahvetmesi gibi mahvolur (bir faydasını görmezler). Allah onlara zulmetmez (yanlış yapmaz), zulmü (yanlışı) onlar kendilerine yaparlar.” (3:117).

Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page
ABDÜRREŞİD İBRAHİM’İ YAKINDAN TANIYABİLMEK

Yorum yap

Yorum

  1. Cevdet Sait Hoca’nın derin felsefesinden hayati dersler çıkarılabilir. Sizin açıklamalarınız bu konuda yol göstericidir. Benim çıkardığım sonuç, insanı insan yapan, NEFS karşısında AKIL ve İRADE’dir.

  2. Fethi Bey, emeğin için sana ve araştırması için Üstad Cevdet Sait Beye teşekkür ediyorum. Cevdet Sait Bey’ in alışılmamış bir yaklaşımla yaptığı derin ve ilmi yorumunda çok önemli dersler vardır. Dilerim, yönetici konumunda olanların tümü, halkımız ve hepimiz çok geç kalmadan bu ince çizginin farkına varabiliriz. İşte o zaman birlik ve beraberlik çağrılarının bir anlamı, güvenirliği ve etkisi olacaktır.