<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sorunlarımızla Yüzleşmek Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 24 Nov 2019 21:12:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>İŞ AHLAKI BİLİNCİNİ GELİŞTİRMEK VE YAYGINLAŞTIRMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/is-ahlaki-bilincini-gelistirmek-ve-yayginlastirmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/is-ahlaki-bilincini-gelistirmek-ve-yayginlastirmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2019 21:12:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[AYHAN KARAHAN]]></category>
		<category><![CDATA[BM İŞ DÜNYASI VE İNSAN HAKLARI REHBER İLKELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[ENGİN YILDIRIM]]></category>
		<category><![CDATA[İGİAD]]></category>
		<category><![CDATA[KAMU BAŞDENETÇİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[MUHARREM BALCI]]></category>
		<category><![CDATA[MUHARREM KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[NİHAT ERDOĞMUŞ]]></category>
		<category><![CDATA[REŞAT PETEK]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEKİB AVDAGİÇ]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEREF MALKOÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye İktisadi Girişim ve İş Ahlakı Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİYE İŞ AHLAKI ZİRVESİ 2019]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=957</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye İktisadi Girişim ve İş Ahlakı Derneği (İGİAD) (1) tarafından her yıl düzenlenen Türkiye İş Ahlakı Zirvesi (2) bu yıl “İş Ahlakı, Hukuk ve Adalet İlişkisi” temasıyla 9 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da Grand Cevahir Otel’de gerçekleştirildi. Düzenleme Heyeti Başkanı Prof.Dr. Nihat Erdoğmuş’un karşılama konuşmasında belirttiği üzere zirvesinin iki temel amacından ilki, iş ahlakına yönelik sorunlar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye İktisadi Girişim ve İş Ahlakı Derneği (İGİAD) (<strong>1</strong>) tarafından her yıl düzenlenen Türkiye İş Ahlakı Zirvesi (<strong>2</strong>) bu yıl “İş Ahlakı, Hukuk ve Adalet İlişkisi” temasıyla 9 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da Grand Cevahir Otel’de gerçekleştirildi. Düzenleme Heyeti Başkanı Prof.Dr.<strong> Nihat Erdoğmuş</strong>’un karşılama konuşmasında belirttiği üzere zirvesinin iki temel amacından ilki, iş ahlakına yönelik sorunlar hakkında duyarlılık oluşturmak ve bu sorunları aşmak için çözüm önerileri sunmak, ikincisi ise iyi örnekler üzerinden iş dünyasını iş ahlakını uygulamaya teşvik etmektir.</p>
<p>2016 yılından başlayarak iş ahlakı eğitimi, üretimde iş ahlakı ve kamuda iş ahlakı temalarıyla yapılan zirvenin dördüncüsü “iş ahlakı, hukuk ve adalet ilişkisi”ni konu edindi.</p>
<p><strong>İş Ahlakı Uygulamalarındaki Hukuki Boşluğu Doldurmak</strong></p>
<p>Zirvenin açış konuşmasında ahlak ile hukukun uygulanmadığı bir yerde adalet beklenemeyeceğini vurgulayan İGİAD Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Ayhan Karahan</strong>, ahlakın genelde kişiye özel bir davranış şekli olarak tanımlandığına, yaptırımı olmadığı için ahlaki davranışların keyfilik içerisinde olduğuna, Türkiye’de bu konuda hukuk desteğinin yetersiz kaldığına dikkat çekti. Avrupa’da iş ahlakının kişisel bir tercih olmaktan çıkartılıp hukukla desteklendiğini hatırlatan Karahan, 2018 yılında gerçekleştirdikleri ankette iş ahlakı ve hukuk ilişkisini incelediklerini, ankete katılanların yüzde 90’ının iş ahlakı uygulamalarında yasal boşluğun bulunduğu ve bu boşluğun kanunla doldurulması gerektiğini belirttiğini açıkladı.</p>
<p>Moderatörlüğünü 25 ve 26. Dönem Milletvekili Av. <strong>Reşat Petek</strong>’in yaptığı “İş Hayatında İnsan Hakları, Ahlak ve Adalet İlişkisi” başlıklı ilk oturumda; Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Prof.Dr. <strong>Engin Yıldırım</strong> ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. <strong>Muharrem Kılıç</strong> birer tebliğ sundu.</p>
<p>Tebliğinde şirketlerin insan hakları alanında duyarlılık göstermesinin sıradan bir toplumsal yarar değil, topluma olan borcunun yerine getirilmesinden kaynaklandığına dikkati çeken Yıldırım; “Burada koruma, saygı gösterme ve telafi etme olarak 3 temel sac ayağı vardır. Şirketler insan haklarını korumakla ve saygı göstermekle yükümlüdür. Eğer faaliyetlerinden bir zarar olmuşsa o zararı telafi etmekten de sorumludur. Bu 2013 yılında kabul edilen, 8 ana ve 24 tamamlayıcı ilkeden oluşan BM İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’nde de yer alıyor. Bunun bağlayıcı bir hukuki yönü yok, gönüllü bir uygulama ama şu an BM İnsan Hakları Konseyi çerçevesinde uluslararası düzeyde bağlayıcılığı olan İş Dünyası ve İnsan Hakları Sözleşmesi çalışmaları yapılıyor.” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Küresel kapitalist sistemin küresel ölçekte sermayedarların ve emperyal devletlerin çıkarlarını korumaya yönelik kavram ve söylemler icat ederek varlıklarını sürdürdüğünü anlatan Kılıç ise çalışma hayatında bu sistemin getirdiği düzenlemelerin insan kaynakları uygulamaları yoluyla yaygınlık kazandığını ve çalışma hayatında önemli insan hakları sorunlarına sebep olduğunu örneklerle ortaya koydu (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Adaleti Temin Etmek ve Ahlakı Ayakta Tutmak </strong></p>
<p>Moderatörlüğünü Hukuk Vakfı Başkanı Av. <strong>Muharrem Balcı</strong>’nın üstlendiği “Kamu ve Özel Sektörde İş Ahlakı, Hukuk ve Adalet İlişkisi” başlıklı ikinci oturumda ise Kamu Başdenetçisi Av. <strong>Şeref Malkoç</strong> ve İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Şekib Avdagiç</strong> tebliğlerini sundu.</p>
<p>İnsanın görevinin adaleti temin etmek ve ahlakı ayakta tutmak olduğunu hatırlatan Malkoç, doğru ile yanlışı akıl ve adaletle ayırt edilebildiğimizi belirterek Kamu Denetçiliği Kurumu’nu şu ifadeleriyle özetledi: “Biz devlet ile millet arasında bir barış köprüsüyüz, mahkeme değiliz, ama idareyi denetliyor ve karar veriyoruz… Adalete ulaşmada 3 unsur önemlidir. Birincisi <strong>kolay</strong> olması, ikincisi ucuz veya <strong>bedava</strong>, üçüncüsü de adaletin <strong>hızlı</strong> olmasıdır. Başvurulardan harç, başvuru, bilirkişi parası almıyoruz hepsini kendimiz karşılıyoruz. 2019 yılı 31 Ekim itibarıyla bize yapılan başvuruların toplamı 17 bin 145&#8217;tir. 2019 yılında verdiğimiz karar sayısı 18 bin 527&#8217;dir.” (<strong>3</strong>).</p>
<p>Ahlaki ilkelerin eskiden beri gelen ve düzeni sağlayan niteliğe sahip olduğunu, korumacılığın ve küreselleşmenin ahlaki ilkelerin aşınmasına ve kaybolmasına etki ettiğini vurgulayan Avdagiç, işletmelerde ahlak ile hukukun yan yana olduğunu, sözleşmelere riayet etmenin sadece hukuki baskı sebebiyle değil aynı zamanda ahlaki bir ödev olarak da görülmesi gerektiğine dikkat çekerek tebliğini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Her şeyden önce işletmeler, uygulamalarını ve ilişkilerini, iş ahlakı çerçevesinde çizmelidir. Bu faktörle firmalar, iş ahlakının önemini kavrayıp sosyo-ekonomik süreçte uygulamalarını geliştireceklerdir. Politik alanın istikrarlı bir şekilde ilerlemesi sağlanmalıdır. Ahlaki ilkelerin uygulanmasında iş dünyasının belli ilkeler temelinde örgütlenmesi de önemlidir. Gerek kamuda gerek özel sektörde gerekse <strong>tüm çalışma alanlarında iş ahlakı ilkelerini temel alan bir anlayışın olması</strong>, kurumsal yapının oluşturulması, iş ahlakının yaygınlaşması açısından oldukça önemlidir. Özetle iş ahlakı, tüketicilerden çalışanlara kadar tüm toplumu, çevreyi ve ticari hayatın her alanını ilgilendiriyor. Ticari hayatta ahlak kurallarının referans alınması, sorunları daha ortaya çıkmadan önleyecek, tüm tarafların yararına olacaktır.” (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Ahlakı ve Hukuku Gözeterek İlerlemek</strong></p>
<p>İş Ahlakı Zirvesi 2019 oturumlarında öne çıkan tespit ve öneriler, sonuç bildirgesinde aşağıdaki şekilde ifade edilerek sıralanmıştır (<strong>4</strong>):</p>
<ol>
<li>İş ahlakı, hukuk ve adalet birlikte ele alınması gereken ve birbirini besleyen kavramlardır. Ahlak ile hukukun uygulandığı yerde adalet ortaya çıkmaktadır. Hukuk ve adaletin olmadığı yerde <strong>iş ahlakı ilk kaybolan değer</strong> olmaktadır.</li>
<li>İşletmelerde yaşanan sorunların çözümünde ve iş ahlakının yaygınlaşmasında <strong>dürüstlükten hiçbir şekilde taviz verilmemelidir</strong>. Burada işletme yöneticilerine büyük görev düşmektedir.</li>
<li>İş dünyasında, iş ahlakı ile ilgili <strong>hukuk desteğinin yetersizliği</strong> en önemli eksikliklerin başında gelmektedir. İş dünyasında ahlaki uygulamalar bağlamında hukuk eksikliği öncelikle giderilmesi gereken bir meseledir. İş ahlakının uygulanmasında kişilerin inanç ve değerleri oldukça önemlidir. Bununla birlikte, iş ahlakının hukukla beslenmesi ve desteklenmesi gerekmektedir. İş ahlakı uygulamalarında yaptırım olmadığı zaman, ahlaki davranışlar keyfilik içerisinde kalmakta ve yeterli karşılığı bulunmamaktadır.</li>
<li>İş ahlakı, hukuk ve adalet temelinde gelişen <strong>girişimcilik</strong> ülkelerin refahı ve kalkınması için büyük öneme sahiptir ve teşvik edilmelidir.</li>
<li>İş ahlakı, tüketicilerden çalışanlara kadar tüm toplumu, çevreyi ve ticari ve sınai hayatın her alanını ilgilendirmektedir. Ticari ve sınai hayatta <strong>ahlak kurallarının referans alınması</strong>, sorunları daha ortaya çıkmadan önleyecek, tüm tarafların yararına olacaktır.</li>
<li>Ahlak, ticareti besleyen ve üretimi verimli kılan bir niteliğe sahip olduğu için, <strong>‘piyasada tutunmak</strong>’ hem üretimde hem de pazarlamada <strong>dürüstlükle mümkündür</strong>. İş ahlakını bir hayat tarzı olarak benimseyen ve iş ahlakı ilkelerine önem veren toplumlar ekonomik kaynaklarını daha etkili ve verimli kullanmaktadır.</li>
<li>İş ahlakı alanında sorun yaşanmaması veya bu sorunların azaltılması için taraflar arasında yapılan sözleşmelerde hem ahlaki hem de hukuki ilkelere uygun düzenlemeler gerekmekte ve bu düzenlemelere hem ahlaken hem de hukuken uymak gerekmektedir. Ahlak ile hukuk yan yanadır. Bu yüzden <strong>sözleşmelere uymak ve gereğini yapmak</strong> sadece hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.</li>
<li>İş dünyasında kamu ve özel sektör kuruluşları ve STK’lar <strong>insan haklarını korumakla</strong> ve buna saygı göstermekle yükümlüdür. Bu kuruluşlar, faaliyetleri sonucu bu konuda bir zarar doğarsa, o zararın telafi edilmesinden sorumludur.</li>
<li>İşletmelerin gönüllülük esasına dayalı sosyal sorumluluk projeleri geliştirmeye başlamış olmaları iyi bir gelişme olmakla beraber, <strong>sosyal sorumluluk faaliyetlerinin yapılış amacı ve şekli</strong> iş ahlakına ve hukuka uygun olmalıdır.</li>
<li>Kamuda iş ahlakı, hukuk ve adaletin yaygınlaşması için kamu idarelerinin <strong>şeffaf, insan odaklı ve denetlenebilir</strong> idareler olması gerekmektedir. Vatandaşın hak araması için geliştirilen CİMER ve Kamu Denetçiliği gibi sistem ve kurumların varlığı önemli olup daha da etkin çalışması sağlanmalıdır.</li>
<li>Modern kapitalist sistem hegemonik bir nitelik ve söyleme sahip olup, iş ahlakı, hukuk ve adalet konusunda ciddi sorunlar doğurmaktadır. Sadece ‘kâr maksimizasyonu’ güdüsüyle hareket etmek, işletmelerin ahlaki anlamda had safhada sorunlar yaşamasına sebep olmaktadır. Küresel kapitalist sistem küresel ölçekte sermayedarların ve emperyal devletlerin çıkarlarını korumaya yönelik kavramlar ve söylemler icat etmektedir. Modern kapitalist sistem disiplin ve düzenlemeler yoluyla iktidarını sürdürmektedir. Sistemin mevcut işleyişi, iş ahlakı, hukuk ve adalet ilişkisini bozmakta ve bu konularda önemli sorunlar doğurmaktadır. Başta küresel iş ortamı olmak üzere tüm iş ortamlarında <strong>insanın sömürülmesine karşı çıkan</strong>, insanın insanla, insanın çevreyle ve insanın Mutlak Yaratıcıyla uyum içinde varlığını sürdürmesine imkân veren bir iş ortamı oluşturulması gerekmektedir.</li>
<li>Günümüzde iş dünyası ile insan hakları ilişkisinde çok uluslu şirketler özel bir öneme sahiptir. Pek çok ulus devletten daha büyük ekonomik ve toplumsal güce sahip bu şirketler farklı ülkelerde toplumsal hayatı önemli ölçüde etkilemektedir. 1990’lı yıllardan itibaren küreselleşmenin artmasıyla, çok uluslu şirketlerin insan hakları alanında birtakım sorumlulukları öne çıkmaya başlamıştır. Bu şirketlerin insan haklarına uygun davranmalarına yönelik mekanizmaların geliştirilmesi büyük önem arz etmektedir. Küresel düzeyde BM ve benzeri kuruluşlar tarafından oluşturulan <strong>iş dünyasında insan haklarını düzenleme ve geliştirme</strong>ye yönelik rehber ilkelerin ve sözleşmelerin bağlayıcılığı ve yaptırım gücünün artırılmalıdır.</li>
<li>Hukuka uygun olan bir şey ahlaka uygun olmayabilir, bu yüzden vicdan önemlidir. <strong>Ahlak</strong>, piyasa iradesinin üzerinde bir vicdan iradesinin oluşmasını sağlayan <strong>güçlü bir dayanaktır</strong>.</li>
<li>Üretici, tüketici ve toplumun memnuniyetini ve haklarını tesis eden bir iş yapma anlayışının yerleştirip yaygınlaştırılması gerekmektedir. Bu bağlamda <strong>iş dünyasının ahlaki ilkeler temelinde yeniden yapılandırılması</strong> önem arz etmektedir.</li>
<li>Özel sektör ve kamuda iş ahlakının yaygınlaşması için, tüm çalışma alanlarında <strong>iş ahlakı ilkelerini temel alan</strong> bir anlayışın geliştirilmesi ve kurumsal yapıların oluşturulması gerekmektedir.</li>
<li>Ahlaki ilkeler eskiden beri var olan ve sosyal düzeni ve adaleti sağlayan bir niteliğe sahiptir. <strong>Ahilik sistemi</strong> asırlardır bu topraklarda başarıyla uygulanmıştır. Ahilik zengin ile fakir, üretici ile tüketici, emek ile sermaye, halk ile devlet arasında iyi ve sağlam ilişkiler kurulmasını sağlamış, hem üretimi hem de sosyal düzeni tesis etmiştir. Bu yüzden ahilik sisteminden bugüne yönelik uygulamalarının geliştirilebileceği çalışmalar yapılmalıdır.” (<strong>4</strong>).</li>
</ol>
<p>Devletin ve toplumun kalkınması ve ilerlemesi için nitelikli çalışmalarına bir yenisini ekleyen İGİAD yönetimini, İş Ahlakı Zirvesi’nde kıymetli birikimlerini paylaşan konuşmacıları, zirvenin başarıyla tamamlanmasında görev alanları ve katılımcıları yürekten tebrik ediyorum. Yoğun emek mahsulü bu zirvenin çıktılarının devlet erkânı gerekse toplum nezdinde hak ettiği ilgiye mazhar olması temennisiyle…</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>https://<strong>igiad</strong>.org.tr/, 11.11.2019.</li>
<li>http://<strong>isahlakizirvesi</strong>.com, 11.11.2019.</li>
<li>https://igiad.org.tr/<strong>tiaz-19</strong>, 11.11.2019.</li>
<li>https://igiad.org.tr/images/tiaz19/<strong>TIAZ19_Bildirge</strong>.pdf, 11.11.2019.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/is-ahlaki-bilincini-gelistirmek-ve-yayginlastirmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GELECEĞİN TÜRKİYESİ İÇİN YÖNETİM SİSTEMİNİ İYİLEŞTİRMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/gelecegin-turkiyesi-icin-yonetim-sistemini-iyilestirmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/gelecegin-turkiyesi-icin-yonetim-sistemini-iyilestirmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Nov 2019 19:37:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[GELECEĞİN TÜRKİYESİ PROJESİ]]></category>
		<category><![CDATA[GELECEĞİN TÜRKİYESİNDE YÖNETİM]]></category>
		<category><![CDATA[HALUK ALKAN]]></category>
		<category><![CDATA[İLİM KÜLTÜR EĞİTİM VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[LÜTFİ SUNAR]]></category>
		<category><![CDATA[NİHAT ERDOĞMUŞ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=947</guid>

					<description><![CDATA[İLKE (İlim Kültür Eğitim Vakfı) tarafından yürütülen “Geleceğin Türkiyesi” projesinin eğitimi konu alan ilk raporu 1 Ekim 2018 tarihinde İstanbul Cevahir Kongre Merkezi’nde düzenlenen yüksek katılımlı bir toplantıyla kamuoyuna tanıtılmıştı. Aradan geçen bir yıl boyunca yürütülen planlı çalışmalar neticesinde Yükseköğretim ve Ekonomi raporlarının ardından projenin Yönetim konulu dördüncü raporu 3 Eylül 2009 tarihinde aynı kongre [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İLKE (İlim Kültür Eğitim Vakfı) tarafından yürütülen “Geleceğin Türkiyesi” projesinin eğitimi konu alan ilk raporu 1 Ekim 2018 tarihinde İstanbul Cevahir Kongre Merkezi’nde düzenlenen yüksek katılımlı bir toplantıyla kamuoyuna tanıtılmıştı. Aradan geçen bir yıl boyunca yürütülen planlı çalışmalar neticesinde <strong>Yükseköğretim</strong> ve <strong>Ekonomi</strong> raporlarının ardından projenin <strong>Yönetim</strong> konulu dördüncü raporu 3 Eylül 2009 tarihinde aynı kongre merkezinde kamuoyuna tanıtıldı.</p>
<p>Açış konuşmasını yapan İLKE Yürütme Kurulu Başkanı Doç.Dr. Lütfi Sunar, Türkiye’de geçmişte sıkça rastlanan ve son örneğini 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşadığımız her türlü gayrimeşru yönetim gaspı girişiminin ülkemizi geri bıraktığının altını çizdi. Vakfın Mütevelli Heyet Başkanı Prof.Dr. Nihat Erdoğmuş ise günümüzde yönetim anlayışının; dünyamızın karmaşık sorunlarına cevap verebilecek kabiliyette olması gerektiğini belirterek, bunun için öncelikle zamanın ruhuna ve temel yönetim ilkelerine göre oluşturulmuş sistemlere ve kurumsal yapılara, bu yapıları destekleyen ve tamamlayan güçlü yönetim teamüllerine ve kültürüne, son olarak bu kurumları yönetecek yetkin yöneticilere ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.</p>
<p><strong>Yönetim Sistemini Meşruiyet ve Adalet Temelinde Yükseltmek</strong></p>
<p>Açış konuşmalarının ardından söz alan yazar Prof.Dr. Haluk Alkan, Geleceğin Türkiyesinde Yönetim başlıklı raporunu ana hatlarıyla anlattı:</p>
<p>“Bu raporda Türkiye’nin yönetim sisteminin meşruiyet ve adalet temelinde yeniden ele alınması öncelikle önerilmektedir. Millet adına karar alabilen, uygulayan ve denetleyen bütün organların <strong>millete dayalı bir meşruiyet</strong> zemininde yapılanmaları gerekmektedir. Bu amacı gerçekleştirmek her şeyden önce seçim sistemi, siyasi partiler reformu ve kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasıyla yakından ilgilidir. Ancak meşruiyet temelinde yapılanan tüm organların, aynı zamanda iç süreçleri ve aldıkları kararların toplumun yaygın kabulü, yönetsel etkililik, hak ve özgürlükleri genişletici sınırlar içinde kalmaları sağlanmalıdır. Bu sayede üretilen kurumların yerleşik hâle gelmesi mümkün olabilecektir.</p>
<p><strong>Adalet</strong> temeli siyasal kurumlar arasında ve onlara yönelik bir denge ve denetim mekanizmasının oluşturulmasıyla mümkün olabilir. Kurumsal meşruiyet ve adalet temelinde siyasal kurumların oluşturulması ile sistemin uzun ömürlü olabilmesinin en önemli dayanağı olan yerleşik teamüllerin gelişmesine de bir zemin oluşturulmuş olacaktır. Dolayısıyla böyle bir yönetim sistemi yönetilenler nezdinde başlıbaşına bir <strong>değer</strong> olabilecek ve <strong>süreklilik</strong> kazanacaktır (Alkan, Özet Rapor, s.1).</p>
<p>Bu çerçeveden rapor dört bölüm hâlinde yapılandırılmıştır. Birinci bölüm <strong>yönetim sistemleri</strong> üzerine yapılan tartışmaların küresel görünümü ve bu tartışmalar çerçevesinde Türkiye’nin konumuna nasıl yaklaşılabilir sorusuna odaklanmaktadır. İkinci bölümde <strong>Türkiye’nin anayasa politiği</strong>, Osmanlı döneminden 1982 rejimine kadar geçen süreçte tartışılmakta ve analiz edilmektedir. Üçüncü bölüm daha çok Türkiye’de son dönemde yaşanan kurumsal değişim sürecine odaklanmaktadır. Bu çerçevede 2007 Anayasa değişiklikleri ve <strong>Nisan 2017 referandumu</strong> ile getirilen Cumhurbaşkanlığı Sisteminin arka planı, özellikleri ve yansımaları, Türkiye’nin parti sistemi, seçim sistemi, kamu yönetimi yapısı ve yargı-siyaset gerilimi bağlamında tartışılmaktadır. Dördüncü bölüm, Anayasa, parti sistemi, seçim sistemi, kamu yönetimi ve yerel yönetimler düzleminde Türkiye’nin <strong>gelecek yönetim sistemi</strong> vizyonu açısından getirilebilecek önerilere ayrılmıştır.” (Alkan, Özet Rapor, s.2).</p>
<p><strong>Türkiye’nin Anayasa Politiğini Doğru Analiz Etmek</strong></p>
<p>“Türkiye’nin modernleşme süreci iki farklı siyaset tarzı arasındaki bir gerilim hattının oluşmasına neden olmuştur. Bu siyaset tarzlarından ilki <strong>toplumu dönüştürmeyi</strong> hedef edinmiş, toplum için doğruların ne olduğunu bilen, <strong>yukarıdan aşağıya siyaset</strong> yapma tarzıdır. Dolayısıyla en iyimser yaklaşımla, tam anlamıyla demokratik bir model ancak toplumun belli bir aşamaya gelmesiyle mümkün olabilir. Bunun için geçiş sürecinin yönetimi gerekir ve bu sürece aydın-kentli bir elit kılavuzluk etmelidir. İkinci siyaset tarzı taleplerin karşılanmasını esas alan, devletin işlevinin bu talepleri karşılayacak şekilde dizayn edilmesi olduğunu düşünen <strong>aşağıdan yukarıya siyaset</strong> yapma tarzıdır. Birinci siyaset tarzı kendini bürokrasi, aydın ve akademi ortaklığı ile ifade ederken, ikinci eğilim doğal olarak temsili organlar aracılığı etkisini siyasi hayatta göstermiştir.” (Alkan, Özet Rapor, s.8).</p>
<p>“Türkiye’nin anayasa politiği dikkate alındığında, yönetim sisteminin, anayasal kurumların seçilmiş otoritelere karşı aşırı derecede blokaj yetkileri ile donatıldığı ve böyle bir blokaj sisteminin oluşmasında etkili olan güçlerin zaman zaman siyasi hayata antidemokratik müdahalelerde bulunarak sistemde revizyon yapabildikleri bir işleyişe sahip olduğu görülmektedir. Böyle bir işleyiş, vesayetçi kurumlara karşı tepki ve siyasi anlaşmazlıklarda vesayetçi kurumlar üzerinden sonuç alma eğilimi olmak üzere iki farklı siyaset tarzını güçlendirmiştir.</p>
<p>Dolayısıyla Türkiye’nin yönetim sisteminin geleceği açısından:</p>
<ul>
<li><strong>Vesayetçi kurumların</strong> oyun kuruculuğuna dayalı bir anayasal anlayıştan hükûmet sistemlerinin demokratik doğasını esas alan, seçim meşruiyetine dayanan, aynı zamanda denge denetleme mekanizmalarının kurumsallaştırıldığı bir değişime gereksinim bulunmaktadır.</li>
<li>Bu kurumsallaşmanın hayata geçirilmesinden sonraki süreçte siyasi aktörlerce demokratik denge denetleme mekanizmalarının vesayetçi kurum olarak algılanmaması ve yine siyasi aktörlerin <strong>siyaset dışı unsurlar</strong> üzerinden politika geliştirmeye yönelik siyaset yapma tarzından vazgeçmeleri yönünde yönetsel geleneklerin oluşturulması önem kazanacaktır.” (Alkan, Özet Rapor, s.11).</li>
</ul>
<p><strong>Kamu Yönetim Sistemini Daha Sade ve İşlevsel Hale Getirmek</strong></p>
<p>“Türkiye’de kamu yönetim sistemi açısından gerek merkezî örgütlenmenin iç yapısı gerekse merkezî yönetim ile yerel yönetimler arasındaki ilişki ve yetki paylaşımı açısından <strong>merkeziyetçilik</strong> hâkim bir görünümdür. Bu yapısal özellik Türkiye’nin sahip olduğu yönetim kültürü mirasından kaynaklanmaktadır. Yerel yönetimler, merkezî yönetimin beklentilerini yerel düzeyde yerine getiren organlar olarak görülmüşlerdir.</p>
<p>Türkiye’de bir bakanlık teşkilatının hizmet alanının kendi özelliklerinden kaynaklanan örgütsel farklılıkların dışında merkez teşkilatında 5, bağlı kuruluşlarda 5, taşra birimlerinde 13 hiyerarşik birim bulunmaktadır. Bakanlıklara bağlı kuruluşlar bu sayıya dâhil değildir. Ayrıca her bakanlığın hizmet alanından kaynaklanan merkez ve hiyerarşik alt birimleri eklendiğinde karşımıza <strong>devasa bir örgüt ağı</strong> çıkmaktadır. Bu yapı bakanlıklar arasında görev, yetki ve sorumluluk çakışması, farklı adlarla kurulmuş, ama aynı işlevi gören iç denetim birimlerinin varlığı, fonksiyonel/tema bazlı ikili örgütlenme sorunu, ekonomi yönetiminin koordinasyonu, bakanlıkların bünyesinde aynı işi yapan farklı birimlerin bulunması gibi sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.” (H. Ateş, Türk Kamu Yönetiminin Örgütlenmesi ve Denetimi, Ankara 2018, s.32-44’ten aktaran: Alkan, Özet Rapor, s.15).</p>
<p>“<strong>Bağımsız idari otoriteler</strong> birçoğu bakanlıkların yetki alanlarına giren konularda, onlardan bağımsız olarak karar alabilmektedirler. Bu otoritelerin hiyerarşik denetim ve idari vesayet denetimine tâbi olmadıkları genel kabul görmektedir. Çoğu kurul olarak yapılandırılmış bu otoriteler belli bakanlıklarla “ilgili” veya “ilişkili” olarak gösterilmektedir. Bu kurullar için kuruluş düzenlemelerinde bazı denetim usulleri getirilmişse de, yıllık rapor vermek gibi, bu denetimin hangi sonuca bağlanacağı konusunda çoğunlukla belirsizlikler bulunmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de personel rejimi statü hukuku temelinde belirlenir. Başka bir ifade ile hizmetin niteliğine göre <strong>sözleşme ilkesi</strong> ancak yine kanunla gösterilen sınırlı alanlarda geçerlidir. Her ne kadar göreve atanmada <strong>liyakat</strong> ilkesi geçerli olsa da görevde kalmada liyakatten çok <strong>kariyer</strong> ilkesi geçerlidir. Memur olmak, meslekte yükselmenin önceden belirlendiği ve hizmette geçirilen süreye bağlı olarak mümkün olduğu neredeyse ömür boyu sürecek bir mesleğe sahip olmak demektir. Dolayısıyla kamu personel rejimi, <strong>bireysel başarının ödüllendirildiği</strong> bir sisteme yabancıdır. Bu, kamu personelinin inisiyatif almasını engelleyen diğer bir faktördür.” (Alkan, Özet Rapor, s.16).</p>
<p><strong>Meclis’i Güçlendirmek ve Yargının Hesap Verebilirliğini Sağlamak</strong></p>
<p>“Cumhurbaşkanlığı sisteminin olası yansımaları ele alınırken konunun iki boyutlu bir analiz çerçevesi içinde değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu boyutlardan ilki, yeni sistemin yerleşmesinde onu doğuran aşağıdan yukarıya siyaset yapma tarzının bugüne kadar yaşadığı güçlüklerin giderilmesi ve sistem meşruiyetinin bu temelde sağlanmasıdır. İkinci boyut, yeni sistemin getirdiği kurumsal çerçevenin beraberinde getirdiği siyaset tarzının Türkiye’de yerleşik siyasi geleneklerle etkileşiminin nasıl olacağı veya sağlanacağı sorusu çerçevesinde şekillenecektir.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı sistemi, yeni bir yasama ve yürütme ilişkisi doğuracaktır. Bu çerçevede öncelikle yürütmenin yeni yapısı ve bu yapı ile yasama ve siyasetin ilişkisinin değişimi ve bu değişime uygun kurumsal düzenlemeler üzerinde düşünülmelidir.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı sistemi, Meclis’in yasama faaliyetinde inisiyatifinin güçlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Meclis’in kanun formülasyonu, ortak metin oluşturma yönünde uzlaşmacı mekanizmalar, teknik ve danışmanlık düzeyinde altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bütçe ve Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri konularında yeni sistemin mantığı ve işlerliği açısından tartışmalı konuları ve oluşabilecek boşlukları giderici ek düzenlemelerin üzerinde durulmalıdır.</p>
<p>Yüksek yargı atamalarının meşruiyeti, yüksek yargıçların hâkim güvencesi ve mahkemelerin bağımsızlığı çerçevesinde hesap verebilirliğinin sağlanması, sistemin yerleşmesi açısından önemli konu başlıklarından biridir.</p>
<p>Anayasal düzeydeki bu alanların dışında seçim sistemi, kamu yönetiminin yapılanması, yerel yönetimler gibi alanlarda ne gibi değişikliklere gidilmesi gerektiği de tartışılması gereken tamamlayıcı diğer konulardandır.” (Alkan, Özet Rapor, s.22).</p>
<p>“<strong>Meclis</strong>’in temsil kapasitesinin ve <strong>özerk karar alma ve denetim inisiyatifinin güçlendirilmesi</strong>, bunu destekleyecek şekilde milletvekili statüsünün ve seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi, kanun-kararname ilişkisinin bir sonucu olarak temel/çerçeve kanun uygulamasına geçilmesi ve yargının hesap verebilirliğinin sağlanması, Türkiye’nin yönetim sisteminin geleceği konusunda anayasal düzeyde temel öncelikler olmalıdır.</p>
<p>Anayasal düzenlemeleri destekleyici nitelikte, siyasi parti üyeliği, delege seçimleri, parti yönetimlerinin seçimi gibi konularda parti içi demokrasinin kurumsal alt yapısının oluşturulması, karma seçim sistemleri temelinde temsil-istikrar dengesinin sağlanması, kamu yönetimi alanında konulara odaklı <strong>esnek örgütlenme ve personel rejimi</strong> modellerinin güçlendirilmesi, cumhurbaşkanının atama yetkilerinin iş yükü-politika etkililiği temelinde yeniden ele alınması ve <strong>kademeli yerel yönetim modeline geçilmesi</strong> gibi reformların gerçekleştirilmesi üzerinde düşünülmelidir.” (Alkan, Özet Rapor, s.27).</p>
<p>“<strong>Sonuç</strong> olarak Türkiye’de siyaset, anayasal oligarşik yapılarla girişilen uzun ömürlü bir mücadele sonucunda bugünlere gelmiştir. Özellikle 2007 krizi ile doruğa çıkan bu gerilim, önce 1982 Anayasası’nın mantıksal kurgusunun çökmesi, daha sonra da bir tür başkanlık sistemi olan cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle sonuçlanan bir değişime kapı aralamıştır. Bu noktada şu hususun altının çizilmesi gerekir; gerek parlamenter gerek başkanlık gerekse yarı başkanlık sistemleri, demokrasinin krizlerine bir çözüm olarak ortaya çıkmış demokratik sistemlerdir. Bu sistemlerin her birinin avantajlı yönleri olduğu kadar sorunlu yönleri de bulunmaktadır. Yine her bir sistemin demokratik uygulamalarının yanı sıra otoriter uygulamaları da söz konusudur. Dolayısıyla Türkiye’de, kendi yaşadığı zorlu sürecin dinamikleri dikkate alınarak cumhurbaşkanlığı sistemi, yönetilenlerin beklentilerini dikkate alarak <strong>katılımcı bir anlayışla konsolide edilmek</strong> zorundadır.</p>
<p>Türkiye’nin deneyimi, bugün dünyada örnekleri görülen <strong>otoriterleşme</strong> süreçlerinden farklı dinamiklerden beslenmektedir. Türkiye deneyiminin küresel ölçekte görülen değişimin içine topyekûn boca edilmesi, bu deneyimin özgünlüğüne büyük zarar verecektir. Türkiye anayasal oligarşiye karşı edindiği başarıyı katılımcı bir konsolidasyon süreci ile tamamlamak yönünde bir hareket stratejisi benimsemelidir.</p>
<p>Bu çerçevede mevcut anayasal çerçevenin yeniden ele alınarak, 2017 değişikliklerini tamamlayıcı değişiklerin yapılması sistemin demokratik konsolidasyonunu güçlendirecektir. Anayasal düzeyde yapılacak değişikliklerin hayata geçirilmesinde önemli olan alanlarda destekleyici reformlar çok önemlidir. <strong>Kanunların</strong> ve ilgili mevzuatın taranarak yeni sistemin işlerliğine katkı sağlayacak şekilde <strong>revize edilmesi</strong> gerekmektedir. Bakanlıklar ve diğer yürütme birimleri ile meclis arasında iş birliği ve iletişim mekanizmalarının güçlendirilmesi, yine güçlü bir meşruiyet temelinde seçilen başkan ile çok partili bileşime sahip bir yasama arasındaki ilişkiler konusunda, kurumsal mekanizmaların ve <strong>uzlaşmacı</strong> geleneğin oluşmasını sağlayacak kurumsal mekanizmalar üzerinde düşünülmelidir. Meclis’in yeni sistemin ruhuna uygun olarak güçlenmesi, kanun yapma kapasitesinin güçlendirilmesine dönük bir yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Yeni sistemin gerektirdiği yargı, siyasi partiler rejimi, seçim sistemi, kamu yönetimi ve yerel yönetimler reformunun Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin özgün yönleri dikkate alınarak hayata geçirilmesi geleceğin Türkiye’sinde gündeme gelecek başlıca temaları oluşturacaktır.” (Alkan, Özet Rapor, s.28).</p>
<p>Geleceğin Türkiyesinde Yönetim Raporu’nun Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin bölgede ve dünyada -meşruiyet, adalet, verimlilik ve etkinlik açısından- örnek alınacak bir yönetim sistemi yetkinliğine ulaşmasına katkı sunması temennisiyle…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>https://ilke.org.tr/<strong>gelecegin-turkiyesi</strong>, 03.09.2019.</li>
<li>https://ilke.org.tr/gelecegin-turkiyesinde-<strong>yonetim-raporu-sunuldu</strong>/2082, 03.09.2019.</li>
<li>ALKAN, Haluk. (2019). <strong>Geleceğin Türkiyesinde YÖNETİM</strong>. Geleceğin Türkiyesi Raporları-4, İstanbul: İlke Yayınları, xxv+155 s. https://ilke.org.tr/gelecegin-turkiyesinde-yonetim-raporu, 03.09.2019.</li>
<li>ALKAN, Haluk. (2019). <strong>Geleceğin Türkiyesinde YÖNETİM: Sorunlar, Eğilimler ve Çözüm Önerileri</strong>. Özet Rapor-4, İstanbul: İlke Yayınları, 40 s. https://ilke.org.tr/gelecegin-turkiyesinde-yonetim-ozet-rapor, 03.09.2019.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/gelecegin-turkiyesi-icin-yonetim-sistemini-iyilestirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BAĞIMLILIKLA MÜCADELEDE ÖNLEYİCİ FAKTÖRLERE YOĞUNLAŞMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/bagimlilikla-mucadelede-onleyici-faktorlere-yogunlasmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/bagimlilikla-mucadelede-onleyici-faktorlere-yogunlasmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Sep 2019 09:07:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[A. HÜMEYRA KUTLUOĞLU KARAYEL]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞIMLILIK YAPAN MADDELER]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞIMLILIKLA MÜCADELE]]></category>
		<category><![CDATA[DÜŞKÜNLÜK]]></category>
		<category><![CDATA[HALİM ÖMER KAŞIKÇI]]></category>
		<category><![CDATA[İ. TAYFUN UZBAY]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAMER]]></category>
		<category><![CDATA[İNSANİ VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR MERKEZİ]]></category>
		<category><![CDATA[KÜLTEGİN ÖGEL]]></category>
		<category><![CDATA[MADDE BAĞIMLILIĞI]]></category>
		<category><![CDATA[MADDE BAĞIMLILIĞI İLE MÜCADELE KOMİSYONU]]></category>
		<category><![CDATA[MADDE BAĞIMLILIĞININ TEDAVİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[MADDEYE ULAŞMAK]]></category>
		<category><![CDATA[MUAMMER EROL]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[TEMİZ KALMA]]></category>
		<category><![CDATA[UYUŞTURUCUYLA MÜCADELE]]></category>
		<category><![CDATA[YALOVA BAĞIMLILIKLA MÜCADELE İL KOORDİNASYON KURULU]]></category>
		<category><![CDATA[YALOVA İL SAĞLIK MÜDÜRÜ]]></category>
		<category><![CDATA[YALOVA VALİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[YEŞİLAY]]></category>
		<category><![CDATA[YOKSUNLUK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=936</guid>

					<description><![CDATA[Yalova Bağımlılıkla Mücadele İl Koordinasyon Kurulu, 28 Ağustos 2019 tarihinde Sayın Valimiz Muammer Erol başkanlığında toplandı. İl Sağlık Müdürü Uzm.Dr. Halim Ömer Kaşıkçı’nın açılış konuşması ve sunumunun ardından bağımlılıkla/uyuşturucuyla mücadele konusunda 2019 yılında Yalova Üniversitesi’nde gerçekleştirilen akademik çalışmaları anlatan Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Mustafa Öksüz, üniversite bünyesinde “Madde Bağımlılığıyla Mücadele Komisyonu” oluşturduklarını duyurdu. Bağımlılık alanında yapılacak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yalova Bağımlılıkla Mücadele İl Koordinasyon Kurulu, 28 Ağustos 2019 tarihinde Sayın Valimiz Muammer Erol başkanlığında toplandı. İl Sağlık Müdürü Uzm.Dr. Halim Ömer Kaşıkçı’nın açılış konuşması ve sunumunun ardından bağımlılıkla/uyuşturucuyla mücadele konusunda 2019 yılında Yalova Üniversitesi’nde gerçekleştirilen akademik çalışmaları anlatan Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Mustafa Öksüz, üniversite bünyesinde “Madde Bağımlılığıyla Mücadele Komisyonu” oluşturduklarını duyurdu.</p>
<p>Bağımlılık alanında yapılacak çalışmaların koordineli biçimde yürütülmesi madde bağımlılığıyla mücadelede etkin sonuçlar elde edilmesine zemin hazırlayacaktır. Bu vesileyle bir yıl önce yayımlanan özlü bir raporu yeniden gündeme getirmekte yarar görüyorum. Zira <strong>sosyal sağlığımızı korumak</strong> ve geliştirmek amacıyla kamu kurumları yanında gönüllü kuruluşların da önemli çalışmaları ve yayınları bulunmaktadır. Yerel, bölgesel ve küresel düzlemde çeşitli sosyal, siyasal ve ekonomik problemlere ilişkin kıymetli raporlar yayımlayan İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (İNSAMER) Ağustos 2018’de yayımladığı “Madde Bağımlılığı ve Mücadele” başlıklı özlü raporuyla hem meselenin ehemmiyetine dikkat çekiyor hem de çözüm önerilerini sunuyor. Üretken araştırmacı A. Hümeyra Kutluoğlu Karayel’in hazırlamış olduğu rapora -uygun ara başlıklar ekleyerek özetlemek suretiyle- yeniden dikkat çekmekte yarar görüyorum.</p>
<p><strong>Vücudumuzun Doğal İşlevselliğini Titizlikle Korumak</strong></p>
<p>“Madde bağımlılığı, vücudun işlevlerini olumsuz yönde etkileyen maddelerin kullanılması, bundan dolayı zarar görüldüğü halde bu maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Bağımlı, madde kullanımına ara verdiğinde yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde kullanım sıklığını ve dozunu artırır [1].</p>
<p>Günümüzde, özellikle gençler arasında çok yaygın olan madde kullanımı maalesef ciddi bir problemdir. Bir defayla, merakla, bana bir şey olmaz gibi başlangıçlarla madde dünyasına adım atanlar, bu sürecin sonunda kendilerini bağımlısı oldukları maddeden kurtulmak için çırpınırken bulurlar. Adeta bir <strong>düşkünlük</strong> olarak tanımlanabilecek bu bağımlılık, kişiyi günlük hayatını ve ilişkilerini sürdüremez hale getirir; vücut her gün biraz daha fazla madde arar ve bir önceki doz yetersiz kalır.</p>
<p>Özetle kişinin kullandığı madde miktarı sürekli ve düzenli olarak artıyorsa ve alınan madde her geçen gün daha da hızlı tüketiliyorsa madde bağımlılığı süreci başlamış demektir. Bunu kabullenmek istemeyen birey, sistemli bir şekilde bir sonraki madde kullanımını planlar, maddeyi nereden ve nasıl temin edeceğini düşünür. Zararlı ve yanlış olduğunu bildiği halde madde kullanımını sonlandırmayı istemez ve önüne çıkan engeller ne ve kim olursa aldırış etmeden bağımlısı olduğu <strong>maddeye ulaşmak </strong>için mücadele eder. Çünkü bilir ki madde kullanımına ara verir veya dozu azaltırsa yoksunluk oluşacaktır (s.1).</p>
<p><strong>Yoksunluk</strong>; kişinin kullandığı madde miktarını ve sıklığını azalttığında oluşan, hayatını devam ettiremeyecek kadar şiddetli bir biçimde yaşadığı fiziksel ve ruhsal bozuklukların tümüdür. En sık karşılaşılan yoksunluk belirtileri şunlardır: intihara meyilli olma, saldırganlık, öfke, sinir krizleri, huzursuzluk. Bu duruma düşmek istemeyen kişi, tüm bu maddi ve tıbbi zorluklarına rağmen madde tüketimine devam eder. Bütün bu süreçleri sürdürmede ısrarcı olanlarda ve bağımlılığını tedaviye yanaşmayanlarda bir süre sonra yetersiz gelen dozun artışı sonucunda vücut, beyin fonksiyonları ve kalp iflas eder; süreç ölümle son bulur.” (s.2).</p>
<p><strong>Madde Bağımlısını Davranış Özelliklerinden Tanımak</strong></p>
<p>“Dünya Sağlık Örgütü bağımlı kişinin özelliklerini şöyle tarif eder:</p>
<ol>
<li>Maddeyi elde etmeye ve kullanmaya yönelik yoğun arzu ve ihtiyaç hissetme,</li>
<li>Kullanılan dozu artırma eğilimi,</li>
<li>Maddenin fiziksel ve psikolojik etkilerine karşı yoğun hassasiyet ve etkileri arayış içinde olma,</li>
<li>Maddenin kişinin hayatında önemli bir şey haline gelmesi,</li>
<li>Kişinin işte, evde veya okulda yükümlülüklerini sürdürmesini önleyecek şekilde yineleyici biçimde madde kullanması,</li>
<li>Fiziksel tehlike yaratabilecek durumlarda (mesela araç kullanırken) madde etkisinde olma ve bu durumun tekrarlanması,</li>
<li>Madde kullanımına ilişkili yasal sorunlarının varlığı,</li>
<li>Madde kullanımının kişinin sosyal hayatında ve yakınlarıyla ilişkilerinde yineleyici ve kalıcı sorunlara yol açması ancak buna rağmen madde kullanımının sürdürülmesi.” (s.2).</li>
</ol>
<p><strong>Bağımlılık Yapan Maddelerin Yıkıcı Gücünü Görmek</strong></p>
<p>“Dünya Sağlık Örgütü’ne göre uyuşturucu; “sağlık nedenleriyle alınanlar dışında, yaşayan organizmaya alındığında, organizmanın bir veya birden çok işlevini değiştirebilen herhangi bir maddedir.” <strong>Uyuşturucu</strong>; kişiyi uyuşturan, hareketsiz kılan, kontrolünü kaybettiren maddeler için kullanılan bir terimdir. Uyuşturucu maddeler, bedene girdiklerinde ruhsal, eylemsel ve bedensel değişikliklere neden olup bağımlılık yapabilen kimyasallardır.</p>
<p>Tüm bağımlılık yapıcı maddeler için uyuşturucu sözcüğünü kullanmak doğrudur. Aşağıda sıralananların hepsi bağımlılık yapıcı etkisi olan maddelerdir [2-3]:</p>
<ol>
<li>Sigara (ve diğer tütün mamulleri),</li>
<li>Alkol,</li>
<li>Opiyatlar (morfin, eroin, kodein, metadon, meperidin),</li>
<li>Uyarıcılar (amfetamin, kokain, ekstazi, kafein),</li>
<li>Merkezî sinir sistemini baskılayanlar (barbitüratlar, meprobomat, benzodiazepinler, alkol, akineton),</li>
<li>Halüsinojenler (liserjik asid dietilamid, meskalin, psilocybin, dimetiltriptamin, dietil triptalmin, dimetoksimetil amfetamin, metilendioksi amfetamin),</li>
<li>Uçucu maddeler (tiner, benzen, gazolin, glue, bali gibi yapıştırıcılar),</li>
<li>Esrar ve benzerleri</li>
<li>Fensiklidin (PCP). (s.3).</li>
</ol>
<p>Yukarıda görüldüğü üzere uyuşturucu sınıflandırmasına dâhil olan çok sayıda madde vardır. Bunlardan kimisi (morfin ve esrar gibi) doğal olup doğada bulunabilirken, kimisi de sentetik veya ekstazi gibi laboratuvarlarda üretilen cinstendir. Bu sebeple bu maddelerin bir kısmı yasal bir kısmı ise değildir.</p>
<p>Madde kullanımı bu kadar yaygınken maddelerin içeriği, zararı, yan etkileri hakkında bir o kadar <strong>yetersiz bilgi </strong>sahibi olunması ise durumun ciddiyetiyle örtüşmemektedir. Oysaki kişiler, özellikle gençler, bu maddelerin içeriği hakkında detaylı bilgiye sahip olduklarında bunları kullanma ihtimalleri azalacaktır.” (s.4).</p>
<p><strong>Bağımlılık Riskini Yükselten Etkenlerden Kaçınmak</strong></p>
<p>“Bağımlılık geliştirme riski aşağıda sıralanan gruplardaki kişilerde daha fazladır:</p>
<ol>
<li>Ergenlik dönemindeki gençlerde,</li>
<li>Madde kullanımını yaşadığı sorunları unutmada bir çözüm yolu olarak görenlerde,</li>
<li>Arkadaşlarının beğenisini kazanmak, grup tarafından kabul edilmek, onların dikkatini çekmek, bir gruba ait olmak için maddenin araç olabileceğini düşünenlerde,</li>
<li>Madde kullanımını eğlenceli bir şeymiş gibi görenlerde ve dolayısıyla maddelerin zararına ve içeriğine dair çok fikri olmayanlarda,</li>
<li>Arkadaş baskısına “hayır” deme becerisine sahip olamayan kişilerde,</li>
<li>Ebeveyni boşanmış olan çocuklarda,</li>
<li>Sosyoekonomik düzeyi yüksek kişilerde,</li>
<li>Psikolojik problemleri olan kişilerde.” (s.15).</li>
</ol>
<p><strong>Önleyici Faktörleri Önemsemek</strong></p>
<p>“Madde kullanımının bu kadar yaygın ve erişimin de kolay olduğu günümüzde, maalesef çevremizde madde bağımlısı birçok kişi bulunmaktadır. Bazı belirtilerden kimlerin madde bağımlısı olduğu veya içinde bulundukları risk faktörleri sebebiyle kullanma potansiyeli taşıdığı anlaşılabilmektedir. Fakat bütün <strong>yıkıcı etkilerine karşın</strong> madde kullanımının önüne geçmede yeterli performans gösterilememektedir. Bu da kısmi olarak önleyici faktörleri bilmemekten kaynaklanmaktadır. Madde bağımlılığında önleyici faktörler şu şekilde sıralanabilir (s.16):</p>
<ol>
<li>Uyuşturucu maddelerle ilgili yaşa uygun doğru bilgilendirme çalışmalarının yapılması,</li>
<li>Güçlü ve pozitif aile bağları,</li>
<li>Başkalarıyla kıyaslamadan kaçınma,</li>
<li>Öğüt ve nasihat yerine empatik bir yaklaşımla çocukla iletişim kurma,</li>
<li>Çocuklarıyla ilgilenen, alakalı ebeveynler olma,</li>
<li>Yargılayıcı, aşağılayıcı veya otoriter bir üsluptan ziyade sakin ve yumuşak bir şekilde çocukla alakadar olma,</li>
<li>Çocukla etkili iletişim kurabilme ve uyumlu bir şekilde konuşma,</li>
<li>Ebeveynlerin çocuklarının kimlerle arkadaşlık ettiğinden haberdar olmaları,</li>
<li>Ebeveynlerin çocuklarının nerelerde vakit geçirdiğinden ve nelerle meşgul olduklarından haberdar olmaları,</li>
<li>Ebeveynlerin çocuklarının izlediği yayınlardan ve takip ettiği yazınlardan haberdar olmaları,</li>
<li>Aile içi kuralların açık olması ve herkesin bunlara uyması,</li>
<li>Okulda başarılı olma,</li>
<li>Özgüven sahibi olma,</li>
<li>İç disiplin sahibi olma,</li>
<li>İçsel kontrolün varlığı,</li>
<li>Sorun çözme yetilerine sahip olma,</li>
<li>Hoşgörülü olma,</li>
<li>Sağlıklı bir psikolojiye ve bedene sahip olma,</li>
<li>Vakti faydalı etkinliklerle geçirme,</li>
<li>Okul, STK’lar ve kulüpler gibi kurumlarla kurulmuş güçlü bağlar olması,</li>
<li>Sorumluluk sahibi olma ve toplumda rol model olma,</li>
<li>Sigara, içki ve uyuşturucuya karşı sosyal etki farkındalığını artırma,</li>
<li>Stresli olayların az sayıda olması,</li>
<li>Kaliteli sağlık hizmeti ve sosyal hizmetin varlığı.” (s.17).</li>
</ol>
<p><strong>Madde Bağımlılığını Tedavi Etme Yollarını Aramak</strong></p>
<p>Madde bağımlılığının tedavisi kolay olmamakla birlikte mümkündür. Fakat ciddi emek, sabır ve zaman gerektirmektedir. Bu süreçte tedaviler, hastanın özelliklerine göre yatarak ya da ayakta yapılmaktadır. Bunun için madde bağımlısı kişiler kendileri veya yakınları tarafından hastanelere bağlı Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezleri (AMATEM) ile psikiyatri kliniklerine başvurarak tedavi olabilmektedirler. Aynı zamanda bağımlılığın tedavisi, tek bir açıdan değerlendirilip çözülebilecek cinsten de değildir. Bu karmaşık sorunu çözebilmek için hastaya bütüncül bir yaklaşımla yönelmek gerekmektedir. Bu yaklaşımlar hastalığın tedavisinde etkin ve temiz kalma süresini arttırmada fonksiyoneldir.</p>
<p>Madde bağımlılığının tedavisinde işe yarayan teknikler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<ol>
<li>Kabullenme</li>
<li>Farmakolojik tedavi [4]</li>
<li>Psikoterapi</li>
<li>Bilinçlendirme</li>
<li>Aktivite programları</li>
<li>Sanat terapisi</li>
<li>Diyet</li>
<li>Sosyal çevrenin düzenlenmesi</li>
<li>Stresle baş etme yöntemlerinin öğrenilmesi</li>
<li>Rahatlatıcı nefes egzersizleri.” (s.18-25).</li>
</ol>
<p>Bu maddelerin detaylı izahları için raporu incelemenizde yarar vardır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong> olarak; çağımızın en önemli ve sık görülen problemlerinden biri olan madde bağımlılığı özellikle gençler arasında hızla yayılmaktadır. Hayat telaşı ve iş yoğunluğu gibi çeşitli sebeplerden ötürü çocuklarıyla yakından alakadar olamayan ebeveynler maalesef kötü çevre, ergenlik dönemi zorlulukları, yanlış arkadaşlar ve uyuşturucunun kolay temini sebebiyle çocuklarını madde bağımlılığına kurban vermektedirler.</p>
<p>Madde hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan gençler ve yetişkinler bazen merak duygusuyla, bazen dikkat çekme arzusuyla, bazen de psikolojik problemleri sebebiyle maddenin tuzağına düşerek bağımlılık yolunda sonu genellikle ölümle biten çok riskli adımlar atmaktadırlar. Hem bireyi hem de toplumu bu illetten korumak maksadıyla bilgilendirme çalışmaları, kamu spotları, eğitim programları hazırlamak ve özellikle ebeveynleri ve gençleri bu konu hakkında bilgi sahibi kılmak çok önemli bir risk önleyici çalışmadır.</p>
<p>Önleyici çalışmalar sayesinde maddenin ölümcül içeriği hakkında bilgi sahibi olan kişiler, maddeye daha az eğilim duymaktadır ve <strong>temiz kalan</strong> bireyler sayesinde toplum da temiz kalabilmektedir. Bilinçlendirme programlarının yanı sıra ilaç tedavisi, psikoterapi seansları, sosyal destek, sanat ve daha birçok alan, kullanılabilecek alternatif tedavi dallarındandır. Bu tedaviler uygulanarak uzun bir süreçte, sabır ve emekle hasta-uzman iş birliği sayesinde madde bağımlılığının üstesinden gelinebilir. Ancak unutulmaması gereken en önemli korunma yolu maddeye hiç başlamamaktır. (s.25).</p>
<p>Geleceğimiz olan gençliğimizin uyuşturucu maddelerle hiç tanışmamasını, böylece daha en başından bağımlılık hastalığına yakalanmamasını elbirliğiyle sağlayabilmek umuduyla…</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>KARAYEL, A. Hümeyra Kutluoğlu. (2018). <strong>Madde Bağımlılığı ve Mücadele</strong>.</p>
<p>İnsamer Araştırma No: 77, İstanbul, Ağustos 2018, 32 s.</p>
<p>https://insamer.com/tr/madde-bagimliligi-ve-mucadele_1601.html, 31.08.2018.</p>
<p><strong>Rapordaki Atıflar</strong>:</p>
<p>[1] “Madde Bağımlılığı”, Yeşilay, https://www.yesilay.org.tr/tr/bagimlilik/madde-bagimliligi</p>
<p>[2] Kültegin Ögel, “Bağımlılık Yapan Maddeler”, http://www.ogelk.net/Dosyadepo/maddeler.pdf</p>
<p>[3] SA Schroeder, “Tobacco Control in the Wake of the 1998 Master Settlement Agreement”, New England Journal of Medicine, 2004, 350: 293-301.</p>
<p>[4] İ. Tayfun Uzbay, “Madde Bağımlılığının Tedavisi”, http://www.eczaakademi.org/images/upld2/ecza_akademi/makale/20110325100450madde_bagimliligi_tedavisi.pdf</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/bagimlilikla-mucadelede-onleyici-faktorlere-yogunlasmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AİLE HAYATINA DEVLET ELİYLE MÜDAHALE ETMEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/aile-hayatina-devlet-eliyle-mudahale-etmemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/aile-hayatina-devlet-eliyle-mudahale-etmemek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Sep 2019 07:15:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Öner]]></category>
		<category><![CDATA[DEVLETİN AİLE YAŞAMINA MÜDAHALESİ]]></category>
		<category><![CDATA[HÜSEYİN SEVİM]]></category>
		<category><![CDATA[Kaya Kartal]]></category>
		<category><![CDATA[MAZLUMDER İSTANBUL ŞUBESİ]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar Soyalan]]></category>
		<category><![CDATA[MEVLANA İBRAHİM ASIM BİLİR]]></category>
		<category><![CDATA[NURİ YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[ÖMER FARUK KARATAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[RESUL UZAR]]></category>
		<category><![CDATA[RUMEYSA KILIÇ]]></category>
		<category><![CDATA[YASİN DIVRAK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=934</guid>

					<description><![CDATA[Toplum sağlığımızı muhafaza etme hususunda önem arz eden bir mesele hakkında MAZLUMDER İstanbul Şubesi tarafından yayımlanan “Devletin Aile Yaşamına Müdahalesi Raporu”na dikkat çekmekte yarar görüyorum. Ağustos 2019’da tamamlanarak kamuoyuna duyurulan rapor beş başlıktan oluşmaktadır: Erken Yaşta Evlilik ve Cinsel İstismar Nafaka Düzenlemesi Çocukla Şahsi Münasebet ve İcra Hükümleri 6284 Sayılı Kanun ve Bu Kanundan Kaynaklanan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Toplum sağlığımızı muhafaza etme hususunda önem arz eden bir mesele hakkında MAZLUMDER İstanbul Şubesi tarafından yayımlanan “Devletin Aile Yaşamına Müdahalesi Raporu”na dikkat çekmekte yarar görüyorum. Ağustos 2019’da tamamlanarak kamuoyuna duyurulan rapor beş başlıktan oluşmaktadır:</p>
<ol>
<li>Erken Yaşta Evlilik ve Cinsel İstismar</li>
<li>Nafaka Düzenlemesi</li>
<li>Çocukla Şahsi Münasebet ve İcra Hükümleri</li>
<li>6284 Sayılı Kanun ve Bu Kanundan Kaynaklanan Mağduriyet ve Sorunlar</li>
<li>Zorunlu Eğitim ve Okula Gönderilmeyen Çocuklara Yönelik El Koymayı da İçeren Tedbir Kararları.</li>
</ol>
<p><strong>Kanuni Düzenlemeler Yaparken Toplumun Yapısını Gözetmek</strong></p>
<p>Modern devletlerin toplumları dizayn edici bir tutum benimseyerek kanun zoruyla toplumu kendi istedikleri gibi olmaya mecbur bırakmasını eleştiren rapor, kanuni düzenlemeler yaparken hangi ihtiyaçtan doğduğunu, ne gibi sonuçlar doğuracağını, toplumun örf ve âdetleriyle uyum sorunu yaşanıp yaşanmayacağını göz önünde bulundurmanın önemine vurgu yapmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de bu durumun tipik bir örneği olarak <strong>aile hayatına müdahale</strong> eden kanuni düzenlemeleri eleştirel bir yaklaşımla değerlendiren rapor, geleneksel aile düzeninde dinden kaynaklandığı zannedilen bazı yanlış kabuller yüzünden sorunlar yaşandığına da dikkat çekerek ev içi şiddet, kız çocuğunun zorla ve erken yaşta evlendirilmesi, kadına uygulanan baskı gibi yanlış davranışların din kanalıyla meşrulaştırılmak istendiğini tespit etmektedir.</p>
<p>Rapora göre bu problemlerle yüzleşirken kültürün içinden çözümler aramak ve tedbirler geliştirmek yerine, kolaya kaçılarak ve uyum sorunu göz ardı edilerek farklı kültürlere eğilim gösterilmiştir. Böylece bireyci toplum tasavvurunun öneri ve tedbirleri, tepeden inmeci bir üslupla topluma dayatılmıştır. Ailenin, karı-kocanın, ana-babanın ve çocukların sahip olması gereken birtakım haklar ellerinden alınmış; onlardan esirgenen yetkiler, imtiyazlar ya da zorlama hakları devletlere devredilmiştir. Böylece devlet; eğitim ve öğretimden dinle kurulacak ilişki biçimlerine; evlenme yaş ve şekillerinden velayet ve nafaka ilişkilerine; aile üyelerinin ev içi ilişkilerinden birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerine kadar sayısız alanda <strong>ana ve tek kural koyucu</strong> haline gelmiştir!</p>
<p>Devletin dizayn edici rolünün aile hayatı üzerinde yol açtığı mağduriyetleri incelemek maksadıyla hazırlanan rapor, meseleye <strong>ürettiği mağduriyetler</strong> bakımından yaklaşarak tartışan taraflara katkı yapmayı amaçlamaktadır.</p>
<p><strong>Toplumun Hücresi Mesabesindeki Aileyi Zedelememek</strong></p>
<p>Raporun hazırlanma gerekçesi önsözünde şu şekilde açıklanmıştır:</p>
<p>“Eski dönemlerde evrenin mükemmel bir düzene göre işlediği varsayılır, insanın ancak evren yasalarına uygun bir sosyal düzen içerisinde mutlu olacağı kabul edilirdi. Aile bu <strong>sosyal düzenin en küçük birimi</strong> ve yapı taşıydı ve niteliği de o düzene göre şekillenirdi. Merkeziyetçi ve otoriter toplumlarda ataerkil aile yapısına, din merkezli toplumlarda ise rollerin dinî kabullere göre dağıtıldığı aile yapısına rastlanırdı.</p>
<p>Evrendeki mükemmel düzen fikri modernizm tarafından geçersiz kılınınca, insanoğlu bu düzeni keşfetmekten vazgeçip kendi toplum kurgularını oluşturmaya başladı ve bunları gerçek yapmaya girişti. Bu gelişme insan aklının ve iradesinin özgürleşmesi açısından olumluydu. Ancak toplum mühendisliği fikrini de kaçınılmaz olarak beraberinde getirmekteydi. Belli bir toplum kurgusunu esas alan devletler; “Toplum bu değerleri kabul etmeye hazır mı, yeni model toplum değerleriyle örtüşüyor mu?” diye bakmadan dizayn faaliyetine giriştiler. Modern ulus devlet, aynı zamanda ideolojik bir devletti ve böyle davranmayı kendisine bir hak olarak gördü. O dönemlerin kötü bir mirası olarak bugün devletler hâlâ <strong>dizayn edici</strong> bir tutum içerisindedirler…</p>
<p>Bu rapor, Türkiye’de devletin dizayn edici rolünün aile hayatı üzerinde ne gibi mağduriyetlere yol açtığını incelemek maksadıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede:</p>
<ul>
<li>Tevhid-i Tedrisat uygulaması, zorunlu resmî eğitim ve zorunlu müfredat dayatması ile düşünce, inanç ve ifade özgürlüğüne aykırı olarak ailelerin <strong>çocuklarını yetiştirme haklarının</strong> ellerinden nasıl alındığı; bazı ailelerin çocuklarına nasıl ve hangi gerekçelerle el konulduğu/ konulabileceği irdelenmiştir.</li>
<li>6284 sayılı kadına karşı şiddeti önlemeye dönük hazırlandığı söylenen kanun ile gündeme gelen suiistimaller, beslenen ve güçlenen <strong>kadın-erkek karşıtlığı</strong>, beyana dayalı olarak verilen tedbir kararlarıyla evlilik birliğinin geri dönülmez şekilde nasıl sona erdirildiği ve ailelerin yıkıldığı analiz edilmiştir.</li>
<li>Erken yaşlarda meşru bir evlilik ilişkisi yokken gerçekleşen cinsel birliktelikler sorunsuz kabul edilirken, karşılıklı rıza ile ve birbirlerini severek evlenen gençlerin, devlet tarafından belirlenen ve hiçbir objektif/biyolojik kıstasa uymayan <strong>evlilik yaşı dayatması</strong> ile ne tür mağduriyetlerle baş başa bırakıldıkları gösterilmeye çalışılmıştır.</li>
<li>Çok kısa süren hatta fiilen gerçekleşmeyen evlilikler sonrasında bile insanların <strong>süresiz nafaka</strong> uygulaması ile hapis cezası tehdidi altında nasıl bir ömür borçlandırılabildikleri incelenmiştir.</li>
<li>Boşanma süreci ve sonrasında gündeme gelen velayet ilişkilerindeki çarpıklıklar ile icra müdürlüğü kanalıyla gerçekleşen ve polislerin de katıldığı teslimlerde çocukların ve anne-babaların ne tür <strong>psikolojik yıkımlar</strong>a muhatap kılındığı; bu uygulamalarla çocukların, boşanan taraflarca birbirine sıkılan kurşunlar haline nasıl getirildiği gözler önüne serilmeye çalışılmıştır.</li>
</ul>
<p>Ele aldığı konuların her biri, felsefi zemininden başlayarak sosyolojik sonuçlarına kadar çok boyutlu tartışmayı fazlasıyla hak etmektedir ve tartışılıyor da! Ancak tartışan taraflar kendilerini güçlü bir felsefi zeminde görmekte, durdukları zeminin tartışmalı olduğunu göz önünde bulundurmamakta bu yüzden de tartışmalardan netice alınamamaktadır.</p>
<p>Bir insan hakları kurumu, taraf olmayı zorunlu kılan felsefi ve sosyolojik bir tartışmaya giremez. Misyonu ve <strong>ilkeleri gereği</strong> meseleye “ürettiği mağduriyetler” yönünden yaklaşmak zorundadır. Hararetli tartışmaların yaşandığı bir vasatta, sadece ürettiği mağduriyetler üzerinden meselelere yaklaşmak muhtemelen pek çok kişi tarafından yeterli bulunmayacaktır. Ancak ürettiği mağduriyetleri objektif bir gözle görmenin tartışmalara ve tartışan taraflara yapacağı katkı göz ardı edilemez. Bu çerçevede biz kurumsal ciddiyetin gereği olarak ilkelerimizin bize çizdiği sınırlardan ayrılmayacağız.” (s.10-11).</p>
<p><strong>Toplumun Yapı Taşı Aileyi İdeolojilere Kurban Etmemek</strong></p>
<p>MAZLUMDER İstanbul Şubesi tarafından hazırlanan “Devletin Aile Yaşamına Müdahalesi Raporu”na dikkat çeken bu haftaki yazımızı raporun sonuç ve değerlendirme kısmını özetle iktibas ederek tamamlayalım:</p>
<p>“Toplumun en küçük birimi ve kadim bir kurum olarak aile, bireyin öne çıktığı modern dönemde tanım ve içerik değişikliğine uğramış ve çeşitli tartışmaların konusu olmuştur. Her din, gelenek ya da ideoloji farklı bir tanım yapsa da, aile; tüm kültürler tarafından <strong>toplumun yapı taşı</strong> olarak görülürdü. Fakat bu kabul modern dönemle birlikte ve özellikle post modernizmin etkisiyle değişmeye başlamıştır.</p>
<p>Birey eksenli tasavvurun hâkim olduğu yeni dönemde bütün ilişki biçimleri değişmiş, kapitalizmin yükselmesi ve modern ulus devletlerin hemen her alanda söz sahibi olmaya başlamasıyla içinden çıkılamaz problemler her tarafımızı kuşatmıştır…</p>
<p>Modern ulus devletler o kadar etkili ve <strong>müdahaleci</strong> hale gelmiştir ki, binlerce yıldır nasıl yapılıyorsa bugün de öyle karşılıklı rıza ile ve kendi dinlerine ya da geleneklerine uygun olarak evlenen gençlerin evliliğini yok saymakta, çoğunlukla birkaç yaş büyük olan kocayı tecavüzcü damgası vurarak cezalandırmaktadır. Bugün hiç de azımsanmayacak sayıdaki masum, “erken yaşta evlilik” iddiasıyla cezaevlerinde tutulmakta ve birçok eş, çocuk, anne ve baba onların yolunu beklemektedir. Bahse konu müdahaleci ve tepeden inmeci bakış sebebiyle sorun göz ardı edilebilmekte ve doğru düzgün tartışılamamaktadır.</p>
<p>Toplumların kendi kültürel kodlarıyla şekillenmiş; aile, karı-koca, kız-kadın-erkek, çocuk, genç, ergen, cinsiyet, cinsellik, beden, namus, örf, adet, gelenek gibi kavram ve örneklikler, çağımızda çeşitli kirli örnekler ya da sapmalar üzerinden düşmanlaştırılmaktadır. Böylece bu kavramlar reddedilip yerine başka bir ideolojinin kavramları <strong>kanunlar eliyle</strong> ve devlet gücü kullanılarak boca edilmekte veya bahse konu kavramların içi boşaltılarak bu kavramlar yepyeni tanımlarla piyasaya sunulmaktadır.</p>
<p>Hiçbirimiz bu <strong>ideolojik dayatmaları</strong> kabul etmek, bunlara razı olmak zorunda değiliz! Engin bir bilinçle, modern-post modern dil ve argümanların büyüsüne kapılmadan, kompleks duymadan mücadelemizi sürdürmeli, kendimizin olanı; iyiyi, güzeli, temizi şaşı gözlerle izlemekten vazgeçmeliyiz. Belki bu vazgeçiş bizleri ya da kurumlarımızı belli bir piyasanın dışına itebilir ancak unutulmamalıdır ki asıl olan piyasada bulunmak ya da akredite olmak değil <strong>hak ve adalet için mücadele</strong> etmektir.</p>
<p>Bütün bu kaygılarla gündemimize gelen bu rapor muhakkak ki birtakım eksiklikler barındırıyor. Ancak temelde ailemizin, hayatımızın ve toplumumuzun önemli alanlarına etki eden müdahaleleri ortaya koyarak bir farkındalık ve bilinç oluşturmayı amaçladık…</p>
<p>Bir giriş denemesi olarak görülmesi gereken raporla Tevhid-i Tedrisat uygulaması, 6284 sayılı kadına karşı şiddeti önlemeye dönük hazırlandığı söylenen kanun, devlet tarafından belirlenen evlilik yaşı dayatması, süresiz nafaka uygulaması ve icra müdürlüğü kanalıyla gerçekleşen teslimlerde çocukların ve anne-babaların ne tür psikolojik yıkımlara muhatap kılındığı gözler önüne serilmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Tartışılması ve değerlendirilmesi gereken meseleler elbette ki bunlardan ibaret değildir. Ancak bir insan hakları kuruluşu olarak felsefi veya sosyolojik tartışmalara girmeden bir meselenin ürettiği mağduriyetleri ortaya koymak da önemlidir. Zira durumu düzeltmek isteyenlere ve tartışan taraflara sağlıklı verilerle konuşma imkânı verir.</p>
<p>Bu çerçevede, kanunların ve doğal olarak devletin aileye ve aile hayatına müdahalesinin yakıcı şekilde hissedildiği beş alana ilişkin tespit ve değerlendirmelerimizi içeren DEVLETİN AİLE YAŞAMINA MÜDAHALESİ başlıklı raporumuzu dikkatinize sunuyoruz.”</p>
<p>Raporun süreçlerini yöneten MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı Ali ÖNER’e ve raporun hazırlanmasında emeği geçen Av. Ömer Faruk KARATAŞ, Av. Rumeysa KILIÇ, Av. Mevlana İbrahim Asım BİLİR’e, keza raporu yayınlanmadan önce gözden geçirip değerlendirmeler yapan Av. Kaya KARTAL, Av. Yasin DIVRAK, Nuri YILMAZ, Hüseyin SEVİM, Mehmet Yaşar SOYALAN ve Resul UZAR’a, son derece önemli bir toplumsal sorunumuza eğildikleri ve çözüm önerileri geliştirdikleri için şükranlarımızı sunuyoruz.” (s.47-49).</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p><strong>Devletin Aile Yaşamına Müdahalesi</strong>. MAZLUMDER İstanbul Şubesi, Eylül 2019, 49 s., http://mazlumder.org/tr/main/faaliyetler/duyurular/19/devletin-aile-yasamina-mudahalesi-raporu/13619, Erişim Tarihi: 02.09.2019.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/aile-hayatina-devlet-eliyle-mudahale-etmemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BAĞIMLILIK İLLETİNE EN BAŞINDAN MÂNİ OLMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/bagimlilik-illetine-en-basindan-mani-olmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/bagimlilik-illetine-en-basindan-mani-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Sep 2019 09:53:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ADOLESAN]]></category>
		<category><![CDATA[AMBİVALANS]]></category>
		<category><![CDATA[AMİGDALA]]></category>
		<category><![CDATA[ARINMA SONRASI TEMİZ KALINAN DÖNEM]]></category>
		<category><![CDATA[BADEM]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞIMLILIK BEYİN HASTALIĞI]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞIMSIZ HAYATLARA DOKUNUŞ]]></category>
		<category><![CDATA[bağımlılık]]></category>
		<category><![CDATA[BAŞAÇIKMA BECERİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[DEĞİŞİM KARARI ALMA]]></category>
		<category><![CDATA[DETOKSİKASYON SÜRECİ]]></category>
		<category><![CDATA[DOĞU MARMARA KALKINMA AJANSI]]></category>
		<category><![CDATA[ERGEN]]></category>
		<category><![CDATA[EŞTANIMLAMA]]></category>
		<category><![CDATA[ITIR TARI CÖMERT]]></category>
		<category><![CDATA[KAÇAK AFYON]]></category>
		<category><![CDATA[KARARSIZLIK]]></category>
		<category><![CDATA[KOMORBİDİTE]]></category>
		<category><![CDATA[MARKA]]></category>
		<category><![CDATA[MILLER VE ROLLNICK]]></category>
		<category><![CDATA[MOTİVASYONEL GÖRÜŞME TEKNİKLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[NÜKS]]></category>
		<category><![CDATA[PROLAPSE]]></category>
		<category><![CDATA[PUBERTE]]></category>
		<category><![CDATA[RELAPS]]></category>
		<category><![CDATA[SEKONDER KAZANÇLAR]]></category>
		<category><![CDATA[SOKRATİK SORGULAMA]]></category>
		<category><![CDATA[SOSYAL ÖĞRENME YÖNTEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[YALOVA İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ]]></category>
		<category><![CDATA[YALOVA NARKOTİK ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜ]]></category>
		<category><![CDATA[YOKSUNLUK BELİRTİLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[ZARAR AZALTIM]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=932</guid>

					<description><![CDATA[Doğu Marmara Kalkınma Ajansı (MARKA) tarafından desteklenen “Bağımsız Hayatlara Dokunuş” başlıklı proje Yalova İl Emniyet Müdürlüğü tarafından hayata geçirildi. Proje kapsamında, bağımlı kişilerle çalışan kamu personeline yönelik “Motivasyonel Görüşme Teknikleri” eğitimi 21-22.08.2019 tarihlerinde paydaş kurum İl Sağlık Müdürlüğü’nde verildi. Yalova Üniversitesi adına iştirak ettiğim eğitime Belediye, Denetimli Serbestlik İl Müdürlüğü, İl Jandarma Komutanlığı, Aile, Çalışma [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğu Marmara Kalkınma Ajansı (MARKA) tarafından desteklenen “Bağımsız Hayatlara Dokunuş” başlıklı proje Yalova İl Emniyet Müdürlüğü tarafından hayata geçirildi. Proje kapsamında, bağımlı kişilerle çalışan kamu personeline yönelik “Motivasyonel Görüşme Teknikleri” eğitimi 21-22.08.2019 tarihlerinde paydaş kurum İl Sağlık Müdürlüğü’nde verildi. Yalova Üniversitesi adına iştirak ettiğim eğitime Belediye, Denetimli Serbestlik İl Müdürlüğü, İl Jandarma Komutanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü, İl Müftülüğü, Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Yeşilay Derneği Yalova Şubesi temsilcileri de katıldı.</p>
<p>Kurum temsilcilerinin uyumlu ve verimli katkı sunduğu iki günlük eğitimi başarıyla veren Doç.Dr. Itır Tarı Cömert’in aktardığı bilgi, gözlem ve tecrübelerini, istifadenin yaygınlaşması ve bağımlılık illetine daha en başından mâni olmanın önemine dikkat çekmek maksadıyla konuya ilgi duyanlar için uygun ara başlıklar ekleyerek özetledim.</p>
<p><strong>Bağımlılığı Bir Beyin Hastalığı Olarak Tanımlamak</strong></p>
<p>“Bağımlılık bir beyin hastalığıdır. Kullanılan madde, beyin hücrelerinin birbiriyle iletişimini etkilemektedir. Beynimiz reseptörlerle, bir çeşit anahtar-kilit sistemiyle çalışmaktadır. Madde kullanıcılarında bu sistem bozulmaktadır. Madde kullanımı prefontal korteksin; öğrenme, düşünme, algılama yetilerini kademeli olarak bozmaktadır. Böylece dürtü kontrolü ve irade çalışmaz hale gelmektedir.</p>
<p>Madde bağımlılığı mitolojik bilgilere açık bir alandır. Bağımlılar bir süre sonra maddeyi zevk için kullanılmazlar, artık maddeyi yoksunluk yaşamamak için kullanırlar. Maddeyi ilk kullandıklarında aldıkları etkiyi almak isterler. Bu da tolerans gelişmesine neden olmaktadır. DSM-5’in (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) en önemli kriterlerinden biri tolerans gelişimidir. Madde aynı etkiyi yaratmayınca bağımlı dozajı artırmaya başlıyor. Amaç zevk almak değil. Kilit-reseptör ilişkisi değişince madde alınmadığında <strong>yoksunluk belirtileri</strong> ortaya çıkmaktadır. Bu da fiziksel ciddi acılara yol açmaktadır. Bağımlı bu acıyı yaşamak istemediği için madde kullanmaya devam eder. Çözüm; yoksunluk belirtilerini en aza indirebilirsek, madde kullanımının önüne geçmiş oluruz.</p>
<p>Madde kullanımı bir sonuçtur, sebep değil. Toplumun her kesiminden insan madde kullanabilmektedir. Bağımlılar arasında sosyoekonomik ve sosyokültürel ayırımlar yapmak mümkün değildir. Yeşilay gibi <strong>önleyici sağlık tedbirleri</strong> almalıyız. Zira madde kullanımı bir çeşit intihar girişimidir. Dolayısıyla ontolojik olarak kendi varlığını ortadan kaldırma girişimidir.”</p>
<p><strong>Dönüşü Olmayan Çıkmaz Sokağa Baştan Hiç Girmemek</strong></p>
<p>“Maddeyle <strong>bir kez tanışmak</strong> teknik açıdan <strong>bağımlı</strong> olarak tanımlanmaya yeterlidir. ‘Biyolojik’ ve ‘psikolojik’ bağımlılık ayrımı 60’ların tanımı olup artık bu tanımı kullanmamak gerekir.</p>
<p>Maddeler; solunum, uyku vb. fiziksel hayati düzenimizi yöneten limbik sistemimizi de etkilemektedir. İlkel savunma mekanizmamız olan amigdala (badem) düzgün çalışmayınca gelen tehlikeyi fark edip tedbir almamız, savaş-kaç tepkisi vermemiz mümkün olmaz. Madde amigdalayı olumsuz etkiler. Dolayısıyla insanın kendisini tehlikeye atmasına yol açar. Yaygın anksiyete vb. durumlar da amigdalanın sürekli çalışması ve sürekli tehlike uyarısı vermesi sebebiyle aynı sonuca yol açar.</p>
<p>Yoksunluk halinde, psikotik ve şizofrenik ataklar tetiklenir, bağımlı halüsinasyonlar görmeye başlar. Beynin kimyasal düzeni bozuldu mu bunu geriye döndürmek mümkün olmuyor! Taze Çengelköy hıyarını turşu olduktan sonra geri döndürmek mümkün müdür?”</p>
<p><strong>Kalıcı Çözüm İçin Doğru Soruları Sorabilmek</strong></p>
<p>“Pazarlama politikalarıyla madde kullanımı da değişebilmektedir. İki, hatta üç hat ülkemizden geçmekte olup bu da maddeye erişimi kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>Sigara bağımlıları sentetik esrar (bonzai) kullanmaya daha yatkın olmaktadır. Sigara ve alkol eşzamanlı olarak kolay ulaşılabilen maddeler olarak yaygın bağımlılık yapan maddelerdir. Komorbiditesi/eştanımlaması en yüksek madde alkoldür. Alkol vücuttaki suyu emerek çalışır.</p>
<p>Her bünyenin çalışma sistemi farklı olduğu için toplu çözümler sunmak söz konusu değildir.</p>
<p>Uyuşturucu madde kullanımını ne önleyebiliyoruz ne de tedavi edebiliyoruz. Bazı ülkeler ‘zarar azaltım’ politikası güdüyorlar. Bizim uygulayamayacağımız bir tür denetimli serbestlik… Bağımlılığa dinsel ve etik olarak, anane ve tıbbi açıdan da müdahale edemiyoruz. Tek yaptığımız, kullanım isteğini kesecek ilaçlar vermekle yetinmek!</p>
<p>Ülkelerin bağımlılıkla ilgili istatistikleri güvenilir değildir. Zira siyah rakamlar vardır. Eroin kullanımının en yoğun olduğu ülkelerden biri İran mesela. Uçucu madde ulaşımı kolay olduğu için dünyada çok yaygın kullanılmaktadır. Bazı temel nedenler varsayıyoruz ama hangi maddenin ne kadar ve niçin kullanıldığını tam olarak bilmek mümkün olmamaktadır. Çünkü kullanıcılar farklı maddelere yönelebilmektedir.</p>
<p>Kaçak afyon Afganistan, İran ve Irak’ta çok yaygın kullanılmaktadır. Tıpta çok önemli bir madde olan afyon üretiminde Türkiye dünya ikincisi, birincisi Hindistan. Bu kadar yoğun uluslararası ve iç denetime rağmen her iki ülkede de kaçak üretim yapılmaktadır.</p>
<p>Ülkemizde cezalar caydırıcı değil. Mesela bir gecede 30 bin lira kazanan bir işletme şikâyet halinde 5 bin lira ceza ödeyerek kapalı mekânda sigara içme yasağını ihlale devam etmektedir.</p>
<p>Sigara bağımlılığından küçük adımlarla kurtulmak tavsiye edilebilir. Aile ve çocuklarla daha fazla zaman geçirme, spor gibi etkinlikler sigarayı bırakma kararını olumlu yönde desteklemektedir.”</p>
<p><strong>Bireyin Problemlerini Kendisinin Çözmesine Yardımcı Olmak </strong></p>
<p>“Motivasyonel Görüşme” tekniğinde Sokratik sorgulama ile 5N1K gibi sorularla her bireyin kendi problemlerini kendisinin çözmesine yardımcı olmak esastır. Sokrat, Platon ve Aristo’nun Atina’da okulları vardı… Sokrat’ın çobana problem çözdürmesi gibi soruları doğru sorarsak muhatap sorunu çözebilir. Çapraz sorular sormuyoruz ve “Neden?” demiyoruz, yargılayıcı sorular yerine değişime yöneltecek sorular soruyoruz.</p>
<p>Motivasyonel görüşme tekniği, olumlu davranış değişikliği oluşturabilmek amacıyla kararsızlığı ortadan kaldırmaya odaklanır. Yeni döngüye alışmak ve davranışı değiştirmek için bireyin zamana ihtiyacı olacaktır. Değişim hepimiz için fiziksel olarak acı verici olduğu gibi psikolojik olarak da çöküntü vericidir.</p>
<p>Haz merkezi uyarılınca seretonin ve dopamin üretir. Uyuşturucu maddeler bu merkeze sürekli salınım yaptırmak ister. Bu da mümkün olmayınca sürekli madde alma ihtiyacı ortaya çıkar.</p>
<p>“Birey psikolojik rahatsızlığı olduğu için mi madde kullanır, madde kullandığı için mi psikolojik rahatsızlığı olur?” sorusu tavuk yumurta meselesi gibidir.</p>
<p>Bağımlılık; relaps (nüks) ile prolapse (arınma sonrası temiz kalınan dönem) arasındaki döngüdür. Tolerans gelişimi enteresandır; bağımlı 20 yıl bıraksa bile bir kullanımla maddeye yeniden dönebilir, hem de aynı dozajla! Bağımlılar travmatik bir kırılma yaşayıp da başetme mekanizması yetersiz kaldığında yeniden bildikleri ve güvendikleri maddeye sığınıyorlar. Bu yüzden bağımlı bireylerin iletişim kurma, kendini tanıma, karar verme, başetme becerisini geliştirme gibi yetilerinin güçlendirilmesi gerekir.</p>
<p>Bağımlılık genetik aktarımla çocuğa geçmektedir. Birçok araştırma bunu destekleyen bulgular ortaya koymuştur.</p>
<p>Bağımlılıkta “çay-sigara” gibi kognitif/bilişsel eşleşmelerin etkisi büyüktür. Zira bağımlılıkta <strong>sosyal öğrenme yöntemi</strong> çalışmaktadır. Mesela toplumda sigara içmek büyüme göstergesi kabul edildiği için gençler alkol ve sigaraya yönelmektedir.</p>
<p>Maddeye yönelmede tek etken kötü arkadaş grubu değildir. Merak, madde bağımlılığına başlamada %29 oranında etkilidir. Herkes merak eder ama herkes denemez. Aile, arkadaş çevresi ve toplum bu merakı körükleyebilmektedir.</p>
<p>Puberte; fiziksel değişim, cinsiyet hormonlarının aktive olması, ergen/adolesan olma, psikolojik bir süreç olup “ben de varım” diyen ergen bu süreçte yetişkin olarak varolmayı öğrenir. 11-16 yaşlarında yoğunlaşan bu süreç bazen 25 yaşına kadar sürer. Çünkü prefontal korteksin gelişimi 25 yaşına kadar devam edebilmektedir.</p>
<p>7 tirilyon kadar nöron (sinir ucu) ile doğuyoruz. Vücudumuzun tüm uzuvları yenilendiği halde ölen yeni sinir hücresi yenilenmiyor, sadece yeni yolaklar oluşturabiliyor. Kullanmadığımız sinir ağları budanıyor, kullandıklarımız besleniyor ve gelişiyor. 0-6 yaş arasında çocuğun kullandığı yolaklar ölmez. Bu yüzden çocuğa bu yaş grubunda çok fazla uyaran vermek gerekir.</p>
<p>Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz beynimiz değil beynimizi çevreleyen kortekstir. Bir canlının gelişmişliği <strong>korteks</strong> ile ölçülür. Korteks ne kadar kalınlaşırsa beyin yönetim işlevini o kadar başarılı yapar.</p>
<p><strong>Bağımlılık</strong> sinir uçlarını tahrip ettiği için bu beyin hastalığı <strong>tedavi edilememektedir</strong>! Kimyasal bağımlılıkta detoksikasyon süreci 21 gündür.</p>
<p>Miller motivasyonu bir ‘kişilik özelliği’ olarak değil ‘değişikliğe hazır olma durumu’ olarak tanımlamıştır. Ona göre Motivasyonel Görüşme; “Kararsızlığı (ambivalansı) keşfetmek ve çözmek yoluyla değişim için içgüdüsel motivasyon oluşturan yönlendirici, danışan merkezli bir yöntem”dir. Amaç kararsızlığı azaltarak değişimi gerçekleştirmektir.</p>
<p>Bir iç motorla bir de dış motorla çalışırız. “Bak, o başardı ben de başarabilirim” diye içsel konuşma yaparız. Anamız babamız, öğretmenimiz vb. gaz verir, gözümüz keserse deneriz. Bu iki motorun dengeli çalışması lazımdır. Sürekli iç ya da sürekli dış denetimle hareket etmek doğru değildir.</p>
<p>Miller motivasyonel görüşme tekniğini alkol bağımlılarıyla çalışırken geliştirmiştir. Daha sonra Miller ve Rollnick detaylandırılmış halini birlikte geliştirmiş olup günümüzde kullanılan teknik budur.</p>
<p>Bağımlılar aynı davranışı yapar gibi görünürler, o yolda buluşurlar ama gerekçeleri farklıdır. Onları bu duruma iten içsel sebepleri bulmamız ve bağımlının maddeyi bırakmaya hazır hale gelmesini ve bırakmanın/temiz kalmanın devamlılığını kalıcı kılmamız gerekmektedir. Amaç bağımlıya istek duyduğunda bununla başaçıkma becerisi kazandırabilmektir.</p>
<p>Bağımlılarda direnç çok fazladır, yoksunluk nedeniyle maddeyi bırakmak istemezler. Sekonder kazançları da vardır; sorumluluk almazlar, çalışmazlar… Sistem madde bağımlısını beslediğinden bağımlılıktan kurtulmak zorlaşmaktadır. Motivasyonel görüşme direnci kırma ve yavaş yavaş değişimi gerçekleştirmeye ikna etme sürecidir.</p>
<p>Yetişkin, anne baba, arkadaş değil sınır ve kanun koyandır. Bu, çocuğun kişilik gelişimini engellemek değildir. Onun ‘kanun koyan’a ihtiyacı vardır. Gencin fabrika ayarlarını bozmamalıyız. Bir “bebeksin” diyoruz, bir “kazık kadar oldun” diyoruz. Ergen “ben birey olarak toplumun içinde varım” diyemediği için canımızı sıkarak, bizi öfkelendirerek “dikkat çekmek” istiyor. Bizi kendisiyle yüzleşmeye mecbur bırakıyor. Güç savaşı, varoluş savaşı başlıyor böylece. Ergende ya da madde bağımlısında hangisini beslersek onu güçlendirmiş oluruz.</p>
<p>Amaç bağımlının farkındalık kazanmasına, <strong>değişim kararı almasına</strong>, sürekli aktif olmasına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda sosyal destek mekanizması çok önemlidir.</p>
<p>Motivasyonel görüşmede bağımlıya çözüm önerisi sunmuyoruz, çözümü onun bulmasını sağlıyoruz. Amaç kendisi için iyi olanı yapmaya çalışması için yüreklendirmek ve düşüncesini davranışa dönüştürmesini sağlamaktır. Sorular sorarak kendi kendine o soruları sormasını ve cevaplarını vermesini sağlıyoruz.</p>
<p>Bağımlının kendine yeterliliğini desteklemek, onun güçlü yönlerini açığa çıkarmak ve böylece ona bütün anahtarların kendisinde olduğunu anlatabilmek gerekmektedir.</p>
<p>Çevre şartları madde bağımlılığında önemli bir etkendir. Genç ailede karar mekanizmasına katılamayınca kendi kararını kendisinin aldığını göstermek için maddeye yönelebilmektedir. Bu şekilde “ben kendi kararımı aldım, buyurun bakalım” diye meydan okuyabilmektedir. Çevresini değiştirmeyen bağımlı bir süre temiz kaldıktan sonra maddeye yeniden yönelebilmektedir. Bu yüzden yeni bağımlıyı temiz kaldığı dönemde yeni bir sosyal gruba dahil etmek ve onu meşgul etmek oldukça önemlidir…”</p>
<p>Yalova’da ilgili kurumların temsilcilerini bir araya getirerek başarılı bir eğitime imza atan Narkotik Şube Müdürlüğü, ev sahibi İl Sağlık Müdürlüğü ve proje desteği sağlayan MARKA yöneticilerine, proje ekibine, katılımcılara ve eğitimci Doç.Dr. Itır Tarı Cömert’e toplumumuzun topyekûn iyilik haline yaptıkları somut katkılardan dolayı şükranlarımı sunarım.</p>
<p>Bağımlılığın sosyokültürel boyutunu bir başka yazıda ele almak umuduyla…</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>TARI CÖMERT, Itır. (2019). “<strong>Bağımsız Hayatlara Dokunuş</strong>” (MARKA destekli Yalova Narkotik Şube Müdürlüğü projesi) kapsamında verilen 2 günlük eğitim sunusu. Yalova İl Sağlık Müdürlüğü, 21-22.08.2019.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/bagimlilik-illetine-en-basindan-mani-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İLERLEYEBİLMEK İÇİN ÖNCE GEÇMİŞİMİZLE YÜZLEŞMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Feb 2019 06:30:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[KALEMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN’IN REHBERLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT KAYA]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI MEDRESELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[SAHABE DÖNEMİ İHTİLAFLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SEYFİYE]]></category>
		<category><![CDATA[ÜSKÜDAR KİTAP FUARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=836</guid>

					<description><![CDATA[Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka kitaba dikkatinizi çekmek istiyorum.</p>
<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hoca’nın yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong>, Mart 2015 &#8211; Ocak 2018 tarihleri arasında Merkez’de gerçekleştirilen konferanslardan on üçünün metinlerini ihtiva etmektedir (<strong>1</strong>). Gelenekten geleceğe İslam Âlemi’nin çeşitli meselelerine temas eden ve dikkatle okuduğum bu konferans metinlerinden size de bir demet sunmak istiyorum.</p>
<p><strong>İslam’ı İyi Temsil Etmek: Samimi, Dürüst ve Takvalı Olmak</strong></p>
<p>Marmara Üniversitesi’nde tefsir bilim dalında yüksek lisans eğitimimi alırken hem dersimize gelen hem de tez danışmanlığımı yapan İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) Mütevelli Heyet Başkanı Prof.Dr. Ali ÖZEK, Haseki Eğitim Merkezi’nde 5 Mart 2015 tarihinde vermiş olduğu “Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği” başlıklı konferansta iyi örneklikle İslam’ı temsil görevimizi şu şekilde anlatmıştır:</p>
<p>“Çeşitli ülkelerden Müslüman olan insanlar Müslümanların gayretiyle Müslüman olmuyor. Birçok kimse <strong>Kur’an’ın tercümesini okuyor</strong> ve dikkatini çekiyor, sonra da ilgileniyor, ilgilenince de hidayet yolunu buluyor.</p>
<p>Yusuf İslâm ile Londra’da bir gün beraber oturduk. Bana nasıl Müslüman olduğunu anlattı ve dedi ki: “Benim bir futbolcu kardeşim var. Libya’ya maça gitmişti. Oradan İngilizce Kur’an tercümesi getirmiş ve bana; “Al şunu sen oku, ben bununla ilgilenmiyorum.” demişti. Ben de alıp bir kenara koymuştum. Aradan bir hayli zaman geçmişti. Bir gün canım sıkılmıştı. Bakınırken Kur’an tercümesi gözüme ilişti. Alıp okumaya başladım. Okudukça dikkatimi çekti, daha dikkatli okumaya başladım. Neticede kendime göre araştırdım, başka kitaplar da bulup okudum ve ondan sonra Müslüman olmaya karar verdim. Adımı da <strong>Yusuf İslâm</strong> olarak değiştirdim.”</p>
<p>İşin asıl garibi, Müslüman olduktan sonra, bu Müslümanlar nasıl yaşıyor, nasıl insanlardır, ülkeleri nasıldır diye çok merak etmiş. Bir İslâm ülkesine gideyim diye karar vermiş ve Mısır’a gitmiş. Orada halkın durumunu görünce “yanlış mı yaptım acaba” diye içine bir şüphe gelmiş!  “Benim anladığım Müslümanlık böyle değil, Müslümanları farklı gördüm ve ben imanımı kaybettim!” diye korkmaya başlamış. Sonra aklına bir şey gelmiş. “Gördüğüm bu insanlar Müslüman ama Müslümanlığı bu kadar anlıyorlar. Bunların hayatı, davranışı böyle.” diye düşünmüş. Niyeti sahih olduğu için Cenâb-ı Allah onu o şüpheden kurtarmıştır. Ondan sonra yoluna devam etmiştir.</p>
<p>“Yâ Rabbi! Göz açıp kapayacak kadar bir zaman bile olsa beni nefsime bırakma.” diye bir dua vardır. Dikkat edin, <strong>insanın en büyük düşmanı</strong> kendi nefsidir. İnsanın içinde <strong>iyi</strong> de vardır <strong>kötü</strong> de. Bunlar insana yerleştirilmiştir. Onun için Allah’a sığınırız. Korku ile reca arasında olunmalıdır. Ne kadar büyük bir âlim olursan ol, ne kadar dindarım dersen de bunların hiçbirinin garantisi yoktur. Tek garanti, Allah’ın koruması, korku ile ümidin bir arada olmasıdır.</p>
<p>Eskiden papazlar Hıristiyanlara cennetten arsa satıyorlarmış. Günümüzde birçok hoca ve şeyh de; “şöyle yaparsan cennete girersin, beni dinlersen kurtulursun” gibi ifadelerle <strong>Müslümanları kandırıyorlar</strong>! Bunlar yanlıştır. İnsanları kandırmak kolaydır.</p>
<p>Başka dinden İslâm’a dönenler Müslümanlara bakarak Müslüman olmuyor; Kur’an’ı okuyarak Müslüman oluyorlar. Bunun belki istisnası vardır ama zordur. Çünkü biz Müslümanlar iyi örnek olamıyoruz. Eskiler oluyordu. Müslümanlar İslâm tarihinde ilk asırda dünyanın bilinen bölgelerinin hepsini fethetmiş, fethedilmeyen çok az yer kalmıştı. Nasıl yaptılar bunu? Çünkü <strong>o Müslümanlar iyi örnekti</strong>.</p>
<p>Dinin esası samimiyettir. İnanacaksın, <strong>samimi</strong> olarak bağlanacaksın. Bir de <strong>dürüst</strong> olacaksın. Dürüst değilsen Müslüman olmuşsun ya da olmamışsın o kadar önemli değil. Allah Rasulü (s); “Güzel ahlâk gibi bir asalet olamaz.” buyuruyor. Yani bir insanın davranışı dürüst, ahlâkı güzelse, işte o en büyük asalettir. Babası, annesi falancadır, filancadır, bu hiç önemli değildir. Aynı şekilde haramlardan kaçmak kadar da bir <strong>takva</strong> olamaz…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>İlim ve Fikir Alanında İlerlemek İçin Geçmişimizle Yüzleşmek</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden emekli Prof.Dr. Mahmut KAYA, İhtisas Merkezi’nde 30 Kasım 2015 tarihinde verdiği “Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek” başlıklı konferansta Osmanlı Devleti’nin ilim ve fikir alanında zayıf kalmasının sebeplerini anlatmıştır:</p>
<p>“Osmanlı coğrafyasındaki medreselerin yüzde doksan beşi ortaokul seviyesindeydi. Yüksek tahsil veren medreseler İstanbul’da bulunuyordu. Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka husus, Osmanlı ulema sınıfının <strong>bürokrat</strong> olduğu gerçeğidir. İlmî araştırma yapmak ise ulemanın kendi ihtiyarına bırakılmıştı. Bu yüzden <strong>623 yıl</strong> gibi uzun süren bu dönemde akranları arasında eserleriyle temayüz edenler, her asırda bir eldeki parmak sayısını ne yazık ki geçmiyordu. Mesela Osmanlı’da şeyhülislamlık makamına yükselenlerin sayısı <strong>130</strong> civarında olduğu halde, ilim hayatımıza katkıda bulunacak nitelikte eser sahibi olanların sayısı maalesef onu geçmez. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte ben sadece birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum:</p>
<ol>
<li>Bilindiği üzere medresede ilim dili Arapça idi; Mısır, Şam ve Bağdat gibi ilmî muhitlerde yeterince ikamet edenler hariç, ulema <strong>Türkçe düşünüp Arapça yazmaya kalkışınca </strong>gerçekten zorlanıyor ve kendinden beklenen başarıyı gösteremiyordu. Dahası, Arapça yazmak prestij meselesi kabul edildiği için Türkçe yazmak da işine gelmiyordu. Ayrıca o dönemde Türkçe ilmî terminoloji henüz yeterince gelişmiş de değildi. Halkın dinî ve ahlaki ihtiyaçlarını karşılamak, edebî ve destani duygularını tatmin etmek üzere Türkçe yazanlar ise genellikle ulema sınıfından sayılmayan ve halkın “kır mollası” dediği mahalli hocalardı.</li>
<li>Bir başka husus, 19. yüzyılın son çeyreğine gelinceye kadar Osmanlı’da Türkçenin gramerinin yazılmayışıdır. Bu yüzden medrese eğitimi <strong>Arapça gramer ağırlıklı</strong> olmak üzere uzun yıllar sürüyordu. Aynı bilgileri içeren metinler art arda okutulmakla kalmıyor, bu metinler üzerine yazılan çeşitli şerhler ve şerhler üzerine yazılan hâşiye ve taʻlîkâtla meşguliyet uzun yıllar alıyordu. Asıl üzerinde yoğunlaşılması gereken dinî ilimlerden ziyade âlet ilimlerine gereğinden fazla önem verildiğinden, âdeta vasıta konumundaki dilbilgisi gaye gibi telakki ediliyordu. Maalesef günümüzde, hâlâ medreseyi idealize ederek “merdiven altı eğitim” yöntemiyle gençlerimizin yıllarını heba edenler ve buralardan kendilerine rant devşirenler, dahası, halk nezdinde ulemadan sayılıp itibar görenler var.</li>
<li>Ulemamız Türkçenin gramerini yazmadığı gibi lügatini de yazmamıştır. İlk defa Türkçenin lügatini yazan Osmanlı vatandaşı bir Arnavut olan Şemseddin Sami’dir ve kendisi ulema silsilesinden değildir. <strong>Grameri ve lügati olmayan bir dilin</strong> kabile ve aşiret dilinden ne farkı var! Böyle bir dille ilim yapılabilir mi? Bu ortamda yetişen insan ne kadar üstün zekâlı olursa olsun, evrensel düzeydeki düşüncelerini olanca derinlik ve inceliğiyle ifade edebilir mi? Oysa dil, bir milletin öz kimliğidir. Dil, düşüncenin temel malzemesi olduğu için biz kelimelerle düşünür ve her alandaki başarılarımızı dil ile ortaya koyarız.</li>
<li>Medrese eğitiminde görülen önemli eksikliklerden biri de <strong>tarih ve coğrafya</strong> derslerine müfredatta yer verilmemesidir. Üzerinde pek fazla durulmayan bu eksikliğin, bir ilim adamının zihin dünyasında nasıl bir karışıklığa yol açtığını düşünelim: Bizim zihin yapımız her şeyi, her olgu ve olayı zaman ve mekân çerçevesinde algılar ve anlamlandırır. Zira zaman ve mekân zihnimizin temel iki kategorisidir. Tarih ilmi bize zaman fikrini, coğrafya ise mekân bilgisini verir. Biz insan olarak her olayın hangi zamanda ve nerede meydana geldiğini ancak bu bilgilerle anlarız. Şayet bu bilgilere sahip değilsek, okuduğumuz ve duyduğumuz bilgileri zihnimizde bir yere yerleştiremeyiz ve anlayamayız. Elbette ki bunun sonucu <strong>zihnî bulanıklık</strong> ve korkunç bir kaostur. Bu önemli eksikliğin ancak 1914’teki “Islâh-ı Medâris” programıyla giderildiğini görmekteyiz.</li>
<li>Bilindiği gibi Osmanlı devlet sistemi temelde üç kurum üzerine oturmaktaydı: <em>Seyfiye</em> (ordu), <em>kalemiye</em> (bürokrasi) ve <em>ilmiye</em>. Gerçekten de devleti 623 yıl ayakta tutan etkenler, güçlü bir ordu ve bürokrasi ile bilgi üretmekten ziyade daha önce üretilmiş olan bilgileri bir şekilde tekrarlayıp aktaran ilmiye sınıfı idi. Çünkü İslami ilimler alanındaki verimli çalışmalar ve tedvin hareketi, kendi içinde klasiklerini vücuda getirmiş, en olgun düzeye ulaşmış ve artık duraklama dönemi başlamış bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıkışı da tam bu döneme rastlamaktadır. Biliyoruz ki, sistemleşmiş, her alandaki kurumlarıyla oturmuş ve yerleşmiş bir medeniyette, yeni bir ilim ve fikir hareketinin ortaya çıkması gayet zordur. Ayrıca Osmanlı bir tarım toplumu olduğu için statik bir yapıya sahipti. Bu gibi toplumlarda yeni fikir hareketlerini tetikleyecek olaylara pek rastlanmaz. Dolayısıyla 13. yüzyıla kadar üretilen bilgi ve tecrübe birikimi, sorunlarını çözme konusunda Osmanlı’ya yetiyordu…” (<strong>3</strong>).</li>
</ol>
<p><strong>Sahabe Dönemi İhtilaflarından Doğru Dersi Çıkarmak</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi hocası olarak görev yapmakta olan Prof.Dr. Adnan DEMİRCAN, 18 Ocak 2016 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Sahabe Dönemi İhtilafları” konulu konferansında günümüzdeki ihtilafların çözümüne de ışık tutan şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“Hem takriben 30 yıl olarak kabul ettiğimiz Raşid Halifeler dönemi hem de Emevîler döneminin üçte ikilik kısmı <strong>Ashab Dönemi</strong> olarak düşünülmelidir. Bu dönemin çok iyi bir şekilde tahlil edilmesi gerekir. Bizim ilk üç asırda yazılan ilk dönem klasik eserlerimizde bu dönemi tahlil edip anlamamıza imkân verecek çok malzeme vardır. Ancak mezhepleşme süreciyle birlikte artık mezhepler kurumsallaşıp İslâm dünyasında düşünce kodlarını belirleyince, <strong>tarihi geriye doğru okumak</strong> suretiyle her mezhep kendi tarih anlayışı çerçevesinde bir tarih inşa etmiştir. Öyle ki Allah Rasulü döneminde meydana gelen bazı hadiseler de bu anlayışlar çerçevesinde kurgulanmıştır.</p>
<p>Geçmişte meydana gelen hadiseleri genel çerçevesiyle biliyoruz; ancak bu hadiselere verdiğimiz anlam, sonradan oluşturduğumuz paradigmalar çerçevesinde şekillenmektedir. Evet, mezhebî algılar çerçevesinde tarihi geriye doğru okuyarak anlamlar inşa etmişiz. İnşa ettiğimiz anlamlar çerçevesinde de o dönemde yaşamış olan insanları konumlandırıyoruz. Mesela <strong>Haricîler</strong>, kendi görüşlerini paylaşmayan Müslümanları çok ağır sıfatlarla itham edip <strong>tekfir</strong> ediyorlar. Bu insanlar, din kardeşlerine karşı neden bu kadar katı bir görüşe sahip oluyorlar? Çünkü kendi görüş ve inançlarını temellendirmek için tarihi geçmişe doğru okuyarak yeniden inşa ediyorlar. Bu ‘inşa edilen’i de sonradan gelenler ‘hakikat’ zannediyor! Müslümanlar geçmişteki hadiselere genelde mezhebî perspektiften baktıkları için sürekli geçmişte yaşamış olan insanlar hakkında değerlendirme yaparken; “Acaba falanca cennete mi gidecek yoksa cehenneme mi?” diye düşünüyorlar. Oysa hiç kimsenin birilerini cennete ya da cehenneme gönderme yetkisi ve hakkı yoktur!</p>
<p>Sahabe döneminde Müslümanlar arasında meydana gelmiş olan iki önemli büyük fitne var. Bunlardan biri Hz. Peygamber’in dâr-ı bekaya irtihalinden çeyrek asır sonra Müslümanlardan bir grubun Medine’ye giderek Müslümanlar arasında halifenin evini kuşatıp, evin içerisine girip onu katletmeleriyle başlayan, Hz. Ali’nin bir Hâricî tarafından katledilmesi ile devam eden ve Hz. Hasan’ın Muâviye ile barış yapmasıyla sonuçlanan süreçtir. <strong>Birinci fitne dönemi</strong> beş yılı aşkın bir zaman sürmüş; Müslümanlar arasında çeşitli savaşlar meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>İkinci fitne dönemi</strong> Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesiyle başlamış ve Yezîd’in halife olmasıyla çıkmaza girilmiştir. Hz. Hüseyin Yezîd’in veliahtlığına karşı çıktığı gibi halife olduğunda da ona biat etmemiştir. Yezîd’in halifeliğe gelişinden birkaç ay sonra, hicrî 61 yılının başlarında (m. 680) meydana gelen <strong>Kerbela hadisesi</strong>, ikinci fitne döneminin -etkileri günümüze kadar uzanan- en kritik olayıdır. İkinci fitne dönemi, hicrî 73 (m. 692) yılında Abdullah b. Zübeyr’in Mekke’de Emevî ordusu tarafından muhasara edilerek öldürülmesiyle son bulmuştur.</p>
<p>Yıllarca devam eden iki fitne hadisesi de Ashab Dönemi’nde meydana geldi. Bu iki fitnenin vuku bulduğu yıllarda sahabiler hayattaydı. Birinci fitne döneminde Ashab’ın toplum üzerindeki ağırlığı ikinci fitneye göre daha fazlaydı. Çünkü birinci fitne hicrî 35 ile 41 yılları arasında, ikinci fitne ise 61 ile 73 yılları arasında meydana gelmişti.” (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Siyasi İhtilafları Akide Alanına Taşımaktan Kaçınmak</strong></p>
<p>“Bu çatışmalar esası itibariyle siyasidir. Nitekim Hz. Ali ile Muâviye Sıffîn’de savaşırken bir dinî hükmün kabul edilip edilmemesi sebebiyle değil, siyasî bir mesele çerçevesinde kavga etmiştir. Orada bir âyeti inkâr etme, bir dinî emri reddetme veya uygulatma gibi bir durum söz konusu değildir.</p>
<p>Birinci fitne dönemini Hz. Osman’ın katliyle başlatıyoruz (18 Zilhicce 35/ 17 Haziran 656). Kuşkusuz tarihî meseleleri tek başına değerlendiremeyiz. Eğer bir yerde bir hadise vuku buluyorsa o hâdiseyi inşa eden bir süreçten bahsetmek gerekir. Birçok unsur, hadiseyi geliştirir onu etkiler ve inşa eder. Bazen bunların bir kısmını görürüz, bazen göremeyiz.</p>
<p>Hepsinin kendine göre doğruları vardı. Tarihçi hâkim değildir. Hatta hakem bile değildir. Bu sebeple olanlar hakkında yargıda bulunma hakkımız yoktur. Mahkeme-i Kübra’da Allah’ın şaşmaz adaleti önünde herkes hesap verecektir. Allah’ın mutlak adaletine iman ediyoruz. Bize karşı da onlara karşı da âdil davranacağına imanımız tamdır. Hâşâ, Allah adına onlarla ilgili bir karar verme hadsizliğinde bulunacak değiliz. Tarih ilmi zaten buna izin vermez. Ancak şunu ifade edebiliriz ki oradaki insanların hepsinin kendilerine göre iddiaları, gerekçeleri ve beklentileri vardı.</p>
<p>Bu dönemde meydana gelen savaşlarda İslâm dünyasında çok temel kırılmalar meydana gelmiştir. Öncelikle Müslümanların <strong>yönetim</strong> ile olan <strong>ilişkilerinde</strong> ciddi sorunlar meydana gelmiştir. Bir süre sonra <strong>hilafet hanedana dönüştüğünden</strong> Allah Resûlü’nün irtihalinden sonra her halife değişiminde küçük ya da büyük bir kriz ortaya çıkıyordu. Çünkü Müslümanlar el yordamıyla sorun çözmek durumundaydılar.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir’in biatinde krizden kıl payı kurtulan ümmet açısından Hz. Ömer’in biatinde şartlar biraz daha iyiydi. Ama sonraki dönemlerde liderin belirlenmesi krizlere sebep olmuştur. Emevîler zamanında iki veliaht tayin etmişler; ancak sorunu yine çözememişler. Abbasiler zamanında üç veliaht tayin etmişler, yine de çözememişler. Osmanlılar kardeş katline izin vermişler; buna rağmen <strong>iktidarın el değiştirme sorununu</strong> yine tam olarak çözememişler.</p>
<p>Nihayet Müslümanların birinci fitne dönemindeki çatışmaları önemli bazı itikadi problemleri ve buna bağlı olarak mezhepsel yapıları besledi. Bunlardan biri mürtekib-i kebirenin yani büyük günah işleyen kişinin durumuyla ilgilidir.</p>
<p>Öldürdükten sonra Hz. Osman’ı öldürmenin gerekçelerini oluşturmaları gerekiyordu, bunu da şöyle kurgulamışlardı: Büyük günah işleyen kişi Allah’a isyan etmiş, kâfir olmuştur. Bu adam tövbe etmezse Allah’ın emrine karşı geldiği için kendisine tövbe teklif edilir. Tövbe etmezse öldürülür. Bu görüş, belki zaman içinde bu kadar net şekilleniyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan büyük tartışmaların temelini oluşturuyor. Hâricîlik düşüncesinin ana yaklaşımlarından bir tanesi budur.</p>
<p>IŞİD örneğinde olduğu gibi günümüzde de mürtekib-i kebireyi tekfir etme ya da kendi görüşünden olmayan kişileri <strong>din dışı ilan etme</strong> ve mürted olduğu için öldürme yaklaşımı devam etmektedir!</p>
<p>Hâricîler Hz. Osman’ın öldürülmesinin haklı olduğunu savunmuşlardır. Hz. Ali’nin yanındayken ona muhalif olanları tekfir etmişler; ondan ayrıldıktan sonra onu da tekfir etmekten geri durmamışlardır! Hâricîlerin dinamik yapısı, kendi aralarında sürekli ayrışmalara sebep olmuştur.</p>
<p>Fitne süreçlerinin İslâm dünyasına bıraktığı önemli bir sorun da hilafet hakkı meselesidir…” (<strong>4</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Ali ÖZEK, “<strong>Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.39-46.</li>
<li>Mahmut KAYA; “<strong>Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.47-58.</li>
<li>Adnan DEMİRCAN; “<strong>Sahabe Dönemi İhtilafları Üzerine Bazı Mülahazalar</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.59-80.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GELECEĞİN TÜRKİYE’Sİ İÇİN EĞİTİMİ BUGÜNDEN PLANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gelecegin-turkiyesi-icin-egitimi-bugunden-planlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gelecegin-turkiyesi-icin-egitimi-bugunden-planlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Oct 2018 05:18:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[AMERİKAN PEDAGOJİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[EĞİTİM BİLİMLERİ BÖLÜMÜ]]></category>
		<category><![CDATA[FAKÜLTE-OKUL İŞBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Kültür Eğitim Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[İMAM-HATİP OKULLARI]]></category>
		<category><![CDATA[İNSANİ YETKİNLEŞME]]></category>
		<category><![CDATA[LÜTFİ SUNAR]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[MEB]]></category>
		<category><![CDATA[MESLEĞE UYGUNLUK]]></category>
		<category><![CDATA[MİLLÎ EĞİTİM BAKANI]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA SAFRAN]]></category>
		<category><![CDATA[OKUL MERKEZLİ YERİNDEN YÖNETİM]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZEL GRUPLARIN EĞİTİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[PDR]]></category>
		<category><![CDATA[PERFORMANS YÖNETİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[PISA SINAVLARI]]></category>
		<category><![CDATA[PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK VE REHBERLİK]]></category>
		<category><![CDATA[SOSYAL HİZMET BÖLÜMÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Yalova Üniversitesi.]]></category>
		<category><![CDATA[YÜRÜTME KURULU ÜYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[YUSUF ALPAYDIN]]></category>
		<category><![CDATA[ZİYA SELÇUK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=763</guid>

					<description><![CDATA[İLKE (İlim Kültür Eğitim Derneği) tarafından yürütülen “Geleceğin Türkiye’si” projesinin ilk raporu 1 Ekim 2018 tarihinde İstanbul Cevahir Kongre Merkezi’nde düzenlenen yüksek katılımlı bir toplantıyla kamuoyuna tanıtıldı. Derneğin Yürütme Kurulu Başkanı Doç.Dr. Lütfi Sunar, her zaman değişime hazırlıksız yakalandığımız için asıl sebepleri düşünmeye vakit bulamadığımıza dikkat çekti. Değişime vakitlice hazırlanmak maksadıyla geliştirilen proje kapsamında eğitim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İLKE (İlim Kültür Eğitim Derneği) tarafından yürütülen “Geleceğin Türkiye’si” projesinin ilk raporu 1 Ekim 2018 tarihinde İstanbul Cevahir Kongre Merkezi’nde düzenlenen yüksek katılımlı bir toplantıyla kamuoyuna tanıtıldı. Derneğin Yürütme Kurulu Başkanı Doç.Dr. Lütfi Sunar, her zaman <strong>değişime hazırlıksız yakalandığımız için</strong> asıl sebepleri düşünmeye vakit bulamadığımıza dikkat çekti. Değişime vakitlice hazırlanmak maksadıyla geliştirilen proje kapsamında eğitim konulu ilk raporun ardından yükseköğretim, iktisat, yönetim, dış politika, kültür, sosyal politikalar ve sivil toplum konulu raporların da yer alacağı sekiz raporu 2020 yılında tamamlamayı hedeflediklerini açıklayan Sunar, geleceğin Türkiye’si projesinde; adalet, kuşatıcılık, tutarlılık, yapıcılık, katılım ve istişare, teorik bütünlük ve <strong>uygulanabilirlik ilkelerine riayet eden</strong> raporlar hazırlayacaklarını belirtti.</p>
<p><strong>Durum Tespitinde Hamasi Davranmayıp Gerçekçi Olmak</strong></p>
<p>Çok sayıda eğitim bürokratı, öğretmen, öğrenci ve STK temsilcinin katıldığı tanıtım toplantısında söz alan Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Mustafa Safran, okulda müfredat ya da mekândan ziyade meselenin öğretmende düğümlendiğine vurgu yaptığı konuşmasında şu itirafları dile getirdi:</p>
<p>“Biz iyi öğretmen yetiştiremedik. MEB bütçesinin %90’ı yola, taşımalı sisteme gidiyor. Eğitim felsefesinde; neyi, nasıl, niçin yetiştireceğimiz konusunda 1939’dan beri bir yenilenme yapmamışız. Anormal bir sınav baskısı var. Bu koşullar içinde bu sınavları kaldırmamız da mümkün görünmüyor. Okullar arasındaki gelişmişlik farkı gelişmiş ülkelerde %12, Türkiye’de ise %70! Üniversitelerimiz de böyle. Okul dışı eğitim okuldan daha fazla oldu artık. En az bilgi veren ve çocuğun yetişmesinde en az katkı yapan okuldur! Okulu daha cazip hale getirmemiz lazım.”</p>
<p>İLKE Yürütme Kurulu Üyesi ve Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Dr. Yusuf ALPAYDIN’ın, toplantıdaki sunumunu esas alarak “Geleceğin Türkiyesinde EĞİTİM” başlıklı raporunu şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“AK Parti hükümetleri döneminde onaltı yılda 7 bakan değiştiren, dersanelerin kapatılması, sınav sisteminin bütünüyle değiştirilmesi gibi köklü politikaları hayata geçiren MEB ideolojik sorunlarla da baş etmeye çalışmıştır. Okullaşma oranlarında; derslik başına öğrenci ve öğretmen başına öğrenci sayılarında önemli iyileşmeler sağlanmıştır. Temel eğitimde kız öğrencilerin okullaşma oranı erkekleri geçmiş, diğer okullarda ise erkek öğrenci oranına yaklaşmıştır (s.12-15).</p>
<p>2003 ila 2012 yıllarındaki PISA sınavlarında, Türkiye’den sınavlara katılan öğrencilerin performansları en alt %15’lik dilimden yukarı doğru hareket ederek %35’lere yükselmiştir. Ancak 2015 yılında bir gerileme yaşanmış ve sınava giren 72 ülke arasında Türkiye 50. (alttan 22. sırada) yer alabilmiştir (s.21)!</p>
<p><strong>Öz Değerlerimize Dayalı ve Birey Odaklı Bir Eğitim Sistemi Kurabilmek</strong></p>
<p>Eğitimi pragmatizm ve kitleselleştirme yaklaşımından daha ileri bir seviyeye taşımalıyız. Kitle eğitiminden ziyade bireyin özelliklerini daha fazla dikkate alan bir eğitim sistemi kurmalıyız. Modern eğitim paradigması Batı’nın ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Türkiye’de Amerikan pedagojisini uygulamak yerine kendi eğitim paradigmamızı ortaya koymalıyız. Müfredatta iç tutarlılık, yerelleşme, pilot uygulamalar, esneklik, çeşitlilik gibi özellikleri önemsemeli, akademik içeriği hafifletmeli ve sadeleştirmeliyiz. Disiplinlerarası bir yaklaşımla gencimize <strong>problem çözme odaklı</strong> bir müfredat benimsemeliyiz. Tanıma ve yöneltme fonksiyonunu yerine getirmekte yetersiz kalan rehberlik sistemimizi güçlendirmeliyiz (s.65 vd.).</p>
<p>Veliler ve öğrenciler ısrarla uzaktaki bir okula gitmeye çalışmaktadır. Çünkü o okulun daha kaliteli olduğuna inanmaktadırlar. Bu külfetli sorunun çözümü <strong>okullar arasındaki farkı</strong> en aza indirmektir (s.89 vd.).</p>
<p>Okulun hızlı değişime ayak uydurması oldukça zor görünmektedir. Bugün eğitimini verdiğimiz birçok meslek onbeş sene sonra belki de hiç olmayacak. Bu yüzden öğrencilerimizin <strong>ortak becerilerini artırmayı</strong> hedefleyen bir yaklaşım benimsemeliyiz. Mesleki ve teknik eğitimde asıl sorun, lise ve üniversite mezunları arasındaki gelir farkının büyük oluşudur. Buna yol açan da ülke ekonomisinin yapısıdır. Geliri düşük firmalar düşük ücretle eleman çalıştırmayı yeğlemektedir… (s.96 vd.).</p>
<p>Özel öğretim kurumlarına yönelik teşvik politikaları artırılarak devam ettirilmelidir. Ancak MEB özel okullardaki istihdam şartlarını denetlemeli ve iyileştirilmesine yönelik tedbirler almalıdır (s.104 vd.).</p>
<p><strong>Özel grupların eğitimi</strong> en başarısız olduğumuz alandır. Özel eğitim kapsamındaki hem engelli hem de üstün yetenekli öğrencilere yönelik özel okulların sayısı ve kapasitesi artırılmalıdır. Bu öğrencilere verilecek eğitimin mahiyeti konusunda nitelikli bir eğitim yaklaşımı ve kılavuzu oluşturulmalıdır (s.110 vd.).</p>
<p>Toplumda okulların ve öğrencilerin yarısını İmam-Hatip’lerin oluşturduğu yönünde bir algı oluşturulmasına rağmen bunların oranı %13’ü geçmemektedir. Türkiye’de üretilmiş özgün bir model olan <strong>İmam-Hatip okulları </strong>mesleki lise kategorisinden çıkarılmalı, bu okullarda ortaokul ve lise düzeyindeki öğrenci sayıları artırılmalıdır. Arap komşularımızla daha etkin ilişkiler geliştirebilmek için bu okullardaki Arapça ve İslami ilimler dersleri nitelik itibarıyla iyileştirilmelidir (s.117 vd.).</p>
<p><strong>Daha Nitelikli Eğitim ve Öğretim İçin Gereken Tedbirleri Alabilmek</strong></p>
<p>Öğretmenlerimizin daha nitelikli yetiştirilebilmesi için daha en başından eğitim fakültelerine öğrenci alırken adaylar daha kapsamlı bir değerlendirmeye tâbi tutulmalı, <strong>mesleğe uygunlukları</strong> çeşitli psikometrik testlerle ölçülmelidir. Eğitim fakülteleri ile MEB arasındaki <strong>fakülte-okul işbirliği</strong> süreci geliştirilmeli, böylece akademisyenlerin saha ile bağları güçlendirilmelidir. Eğitim fakültelerinin kapasiteleri MEB’nın öğretmen ihtiyacına göre gözden geçirilmeli, öğretmen arz ve talebine yönelik projeksiyon çalışmaları on yılda bir güncellenmelidir. Ücretli öğretmenlik uygulaması tamamen sonlandırılmalıdır. Öğretmen adaylarının işe alım süreçleri <strong>çok boyutlu, adil ve şeffaf</strong> bir şekilde gerçekleştirilmelidir (s.129 vd.).</p>
<p>Millî Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk “performans yönetimi olmayacak” dedi ama bu zorunlu bir durumdur. Çalışanla çalışmayan mutlaka ayırt edilmelidir. Bugüne kadar işini yapmadığı için hiçbir öğretmenin görevine son verilmedi! Özel okullardaki öğretmenlerimiz kendilerini geliştirmede daha başarılılar. Demek ki kalite sorunumuz değil <strong>performans yönetimi</strong> sorunumuz var. Kariyer sistemi kurarak bu sorunun üstesinden gelmeliyiz. Hayat, toplum, bilgi, her şey değişiyor ama öğretmen değişmiyor! Yılda üç saatlik bir eğitimle öğretmen kendisini yenileyemez! (s.136 vd.).</p>
<p>MEB 60 bin okulu başarıyla yönetemiyor. O halde yetki devri yapmalıdır. <strong>Okul merkezli yerinden yönetim</strong> modeline geçilmelidir. Güvenlikçi kaygılarımız nedeniyle gençliğimizi kaybettik! Eski bakanlarımızdan birisi “Maarifin önündeki en büyük engel Maarif Teşkilatı’dır.” demişti. Okullarımızda değişmeyi ve gelişmeyi sağlayacak olan müdürlerdir. Dolayısıyla müdürlerimizin özlük haklarını iyileştirmemiz gerekmektedir (s.143 vd.).</p>
<p><strong>Geleceğe Güvenle Bakabilmek İçin Eğitimde Değişimi Gerçekleştirebilmek</strong></p>
<p>“Geleceğin Türkiyesinde EĞİTİM” başlıklı raporun sonuna eklenen “Türkiye’nin Eğitim Vizyonu” başlıklı <strong>yol haritası</strong>, siyasetçisinden bürokratına, akademisyeninden gazetecisine, öğretmeninden velisine bütün bir toplum olarak dikkate almamız gereken öneriler sıralamaktadır:</p>
<p>“Geleceğe güvenle bakabilmek için önümüzdeki yıllarda Türk eğitim sistemi şunları tam olarak başarmış olmalıdır:</p>
<ol>
<li>Eğitim geleneğimizden doğan <strong>insani yetkinleşme odaklı</strong> <strong>bir eğitim</strong> anlayışı: Devlet ideolojisi ve ekonomi odaklı bir anlayış yerine insani gelişim odaklı bir eğitim anlayışını benimseyen, bireylerin sahip oldukları kabiliyetleri geliştirmeyi önceleyen bir eğitim anlayışı.</li>
<li><strong>Tarihsel ve düşünsel derinliği olan</strong> eğitim programları: Toplumumuzun tarihsel derinliklerinden kaynaklanan ilim ve düşünce birikiminin varlık, insan, bilgi ve kemalat tasavvuru ile şekillenen bir pedagoji, kavram örgüsü ve tasarıma sahip eğitim programları.</li>
<li><strong>Kalite güvencesini sağlayan okullar</strong>: Her biri temel kalite standartlarını karşılayan, eşitsizliğin azaldığı, mimarisi ile öğrencinin ve öğretmenin içinde bulunmaktan keyif alacağı, özel grupların ihtiyaçlarına göre farklı şekilde tasarlanmış bir yaşam alanı olan okullar.</li>
<li><strong>Liyakat sahibi okul liderleri</strong>: Okul gelişimine odaklanmış, yüksek eğitimli, teknik ve insani yeterlilikler bakımından kendini kanıtlamış, okulun tüm süreçlerine vizyon katabilecek eğitim liderleri.</li>
<li><strong>Sürekli öğrenen ehil bir eğitimci kadrosu</strong>: Fikrî ve teknik bakımdan gelişime odaklanmış, lider, rol model, usta, meslek ahlakına ve maneviyata sahip, öğrencinin hayatına dokunan işinin ehli öğretmenler.</li>
<li><strong>Yerinden ve okul merkezli bir yönetim anlayışı</strong>: Eğitim paydaşlarının katılımına dayalı, merkezin yükünü azaltmış, yerel eğitim kurullarına ve okullara yetki devrini gerçekleştirmiş, dinamik ve gelişim odaklı bir yönetim anlayışı.</li>
<li><strong>Adil bir performans değerlendirme ve teşvik sistemi</strong>: Eğitim çalışanlarının çabalarını görüp takdir edebilen, her birine emeğine uygun kariyer, statü gibi teşvikler sunan objektif bir performans değerlendirme sistemi.</li>
<li><strong>Güçlü kurumsal iletişime sahip eğitim kurumları</strong>: Velilere, öğrencilere ve tüm topluma güven veren, güçlü ve açık toplumsal iletişime sahip, kültürü, yönelimleri ve stratejileri bilinen ve kabul gören bir bakanlık teşkilatı ve okullar.” (s.155).</li>
</ol>
<p style="text-align: center">*******</p>
<p>Yalova Üniversitesi’nde Sosyal Hizmet Bölümü’nde ders veren bir öğretim üyesi olarak söz aldığım toplantıda da dile getirdiğim üzere raporun 3. bölümünde <strong>rehberlik ve yöneltme hizmetleri</strong> anlatılırken sosyal çalışmacılara değinilmemesi bir nakisadır. Zira yüzbinlerce mülteci, engelli, yetim vb. dezavantajlı öğrencimizin eğitim gördüğü okullarımızda; sayıca yeterli düzeyde olmayan PDR (psikolojik danışmanlık ve rehberlik) öğretmeni kadrolarının artırılması yanında sosyal çalışmacılar için de yeni kadrolar ihdas edilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bakanlığın iki yıl önce başlattığı ancak menfur 15 Temmuz işgal girişimiyle akim kalan ‘her okula en az bir sosyal çalışmacı atama girişimi’ ivedilikle gündeme alınmalıdır.</p>
<p>İnsanımızı tedricen kemale ulaştıracak, beklendik iyi ve yetkin davranışları geliştirecek sağlam bir eğitim sistemi oluşturarak ülkemize, bölgemize, ümmete ve tüm insanlığa güzel bir örneklik sunabilme çabalarımızı bereketlendirmesi için Rabbimize yakarıyoruz…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>http://ilke.org.tr/<strong>geleceginturkiyesi</strong>, 01.10.2018.</li>
<li><a href="http://ilke.org.tr/haberler/gelecegin-turkiyesi-projesinin-ilk-raporu-aciklandi">http://ilke.org.tr/haberler/gelecegin-turkiyesi-projesinin-ilk-raporu-aciklandi</a>, 01.10.2018.</li>
<li>ALPAYDIN, Yusuf. (2018). <strong>Geleceğin Türkiyesinde EĞİTİM</strong>. Geleceğin Türkiyesi Raporları-1, İstanbul: İlke Yayınları, 172 s. http://ilke.org.tr/yayinlar/gelecegin-turkiyesinde-egitim, 01.10.2018.</li>
<li>ALPAYDIN, Yusuf. (2014). “<strong>Türkiye’de Lisansüstü Eğitimdeki Kapasite Genişlemesinin Analizi</strong>”. Yeni Türkiye Dergisi Türk Eğitimi Özel Sayısı-1, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, s.745-750.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gelecegin-turkiyesi-icin-egitimi-bugunden-planlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>OLAĞANÜSTÜ HÂL UYGULAMALARINI OLAĞANLAŞTIRMAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sebilurresad/olaganustu-hal-uygulamalarini-olaganlastirmamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sebilurresad/olaganustu-hal-uygulamalarini-olaganlastirmamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jul 2018 16:48:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sebilürreşad]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[7145 SAYILI YASA]]></category>
		<category><![CDATA[AV. SEMİH BİTEN]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[CEZAEVİ ŞARTLARI]]></category>
		<category><![CDATA[DELİLDEN SUÇA VE SUÇLUYA ULAŞMA]]></category>
		<category><![CDATA[HAK VE ADALET PLATFORMU (HAP)]]></category>
		<category><![CDATA[HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ KISITLAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[HAKLARI KISITLAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[HAKLARIN ÖZÜNÜ ZEDELEME]]></category>
		<category><![CDATA[HELSİNKİ YURTTAŞLAR DERNEĞİ (HYD)]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD)]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI GÜNDEMİ DERNEĞİ (İHGD)]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI ORTAK PLATFORMU (İHOP)]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI VE MAZLUMLAR İÇİN DAYANIŞMA DERNEĞİ (MAZLUMDER)]]></category>
		<category><![CDATA[KAMU GÖREVİNDEN İHRAÇ]]></category>
		<category><![CDATA[MAZLUMDER İSTANBUL ŞUBESİ]]></category>
		<category><![CDATA[MEVLANA İBRAHİM ASIM BİLİR]]></category>
		<category><![CDATA[NURİ YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL DÖNEMİ HAK İHLALLERİ RAPORU]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL SONRASI DÜZENLEMELER]]></category>
		<category><![CDATA[SAVUNMA HAKKININ ETKİN KULLANILMASI]]></category>
		<category><![CDATA[TERÖRLE MÜCADELEDE HUKUK İÇİNDE KALMA]]></category>
		<category><![CDATA[ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ-TÜRKİYE (UAÖ-TÜRKİYE)]]></category>
		<category><![CDATA[YASİN DIVRAK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=717</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye içinde ve dışında insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi, her türlü insan hakları ihlallerinin son bulması için çalışmalar yürütülmesi amacıyla 28 Ocak 1991 tarihinde 54 kurucu üye ile faaliyete başlayan İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder), insan haklarını, insan haysiyetiyle ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan, siyasal, ekonomik, sosyal, hukuki, psikolojik, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye içinde ve dışında insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi, her türlü insan hakları ihlallerinin son bulması için çalışmalar yürütülmesi amacıyla 28 Ocak 1991 tarihinde 54 kurucu üye ile faaliyete başlayan İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (<strong>Mazlumder</strong>), insan haklarını, insan haysiyetiyle ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan, siyasal, ekonomik, sosyal, hukuki, psikolojik, kültürel ve fiilî her türlü girişimi insan hakları ihlali ve “zulüm” olarak görmektedir. (<strong>1</strong>).</p>
<p>MAZLUMDER İstanbul Şubesi, <strong>OHAL Dönemi Hak İhlalleri Raporu</strong>’nu<strong> 30 Mart 2018</strong> tarihinde İstanbul-Aksaray’daki ofisinde düzenlediği basın toplantısıyla kamuoyuna duyurdu. Erken seçimin sıcak atmosferinde araya kaynamaması için bu önemli raporu özetle paylaşmayı vecibe addederek Nisan ayı başında hazırladığım bu yazı, nihayet yayınlanacak bir mecra buldu ve Sebîlürreşad dergisinin 1030 sayılı Temmuz 2018 nüshasında yayınlandı… (Raporda yer alan verilerin Mart 2018 öncesiyle sınırlı olduğunu hatırda tutmak gerekir).</p>
<p><strong>OHAL Dönemi Hak İhlallerini Hakkaniyetle Rapor Edebilmek </strong></p>
<p>Uzun ve titiz bir çalışma neticesinde hazırlanan OHAL Dönemi Hak İhlalleri Raporu, basın toplantısında Mazlumder İstanbul Şube Başkan Yardımcısı Av. Semih Biten tarafından şu şekilde tanıtılmıştı (<strong>2</strong>):</p>
<p>“Bilindiği üzere Derneğimiz, kuruluşundan bu yana darbe karşıtı bir duruş sergilemiş, 28 Şubat post modern darbesi karşısında da dimdik durmayı başarmıştır. Tarihte az görülür şekilde halkın karşı koymasıyla akamete uğrayan 15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi de Derneğimiz; Yönetimi, üyeleri, destekçileri ve gönüllüleriyle darbelere karşı bu duruşunu sürdürmüştür.</p>
<p>Darbe girişimi sonrasında, darbeyle ve darbecilerle, ortaya çıkan kargaşa ve şiddet olaylarıyla mücadele etmek amacıyla ülke genelinde Olağanüstü Hal ilan edildi. (İki yıl zarfında OHAL 7 kez uzatıldı, 34 adet olağanüstü hâl KHK’sı yayınlandı, 127 bin kişi kamudan ihraç edildi, 1431 vakıf ve dernek kapatılarak mallarına el konuldu).</p>
<p>Devletlere olağan üstü, yani normal hukuk zemini dışında, yani anormal düzenlemeler ve müdahaleler yapma yetkisi tanıyan ve bu özelliğiyle doğal olarak <strong>bireysel, sosyal ve siyasi hakları kısıtlamak</strong> anlamına gelen OHAL ve uygulamaları ilk günden itibaren MAZLUMDER tarafından izlendi, birçok sonucu hakkında basın açıklamaları yapıldı ve tetkik edildi.</p>
<p>Bu kapsamda “OHAL Dönemi Hak İhlalleri Raporu”, devlet veya devlet dışı kişilerden, kurumsal yahut şahsi hiçbir maddi fon veya finans kullanmaksızın, tamamen Derneğimizin üye ve gönüllülerinin maddi-manevi emek ve katkılarıyla hazırlanan bir çalışma olup üç ana bölüm ve bir ekten oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci bölümde <strong>OHAL’in ve KHK’ların anayasal çerçevesi</strong> değerlendirilmiş ve çıkarılan KHK’lar insan hakları yönünden değerlendirmeye tâbi tutulmuştur. Bununla birlikte ortaya çıkan sosyal maliyet, yani mağduriyetler ele alınmıştır. İkinci bölümde OHAL döneminde yaşanan <strong>soruşturma ve kovuşturma süreçleri</strong> değerlendirilmiş, KHK’lar ile işten atılmaların, uzun gözaltı ve tutukluluk sürelerinin, mal varlıklarına tedbir konulmasının, iddianamelerin gecikmesinin yol açtığı <strong>mağduriyetler</strong> ele alınmıştır.</p>
<p>Üçüncü bölümde ise OHAL döneminde ve OHAL’in oluşturduğu atmosferin de etkisiyle yoğunlaşan hak ihlali iddialarına kategorik başlıklar halinde değinilmiştir. Değerlendirmelerimizi yaparken gerek derneğimize gelen başvurularda dile getirilen gerekse de basın yayın organları ve sosyal medyaya yansıyan <strong>ihlal iddiaları </strong>esas alınmıştır. Raporun eki niteliğindeki bölümde ise KHK düzenlemeleri ayrıntılı olarak ele alınmış, bugüne dek yayınlanan <strong>KHK’ların içerikleri, etki alanları</strong> da dikkate alınarak belirli başlıklar altında istatistiki bilgilerle birlikte değerlendirmeye tâbi tutulmuştur.”</p>
<p><strong>OHAL Uygulamalarını İnsan Hakları Çerçevesinde Tutabilmek</strong></p>
<p>“Başarılmış darbelerin ardından yaşanan <strong>hukuksuzluk ve kaosun nedeni</strong>, toplumsal desteği olmayan cuntanın, olası muhalefeti sindirerek kendisini kabul ettirmeye çalışmasıdır. Ama halk tarafından engellenen bir darbe teşebbüsü sonrasında işletilecek bir <strong>hesap sorma süreci</strong>nde, toplumsal destek sorunu bulunmaz. Toplumun çoğunluğu, zaten meşru yönetimi desteklemektedir. Darbe teşebbüsüyle ortaya çıkan tehdit, bu desteğin gücüyle belki biraz geç ama mutlaka bertaraf edilebilir. Bu nedenle halk tarafından engellenen bir darbenin ardından yaşananların “başarılı” olmuş bir darbe sonrasında yaşananlardan farklı olması gerekir.</p>
<p>Toplumsal meşruiyet, hukuk içinde kalarak ve <strong>herkesin</strong> (suçluların bile) birtakım <strong>haklara sahip olduğu</strong>nu kabul ederek sağlanır. 15 Temmuz darbe girişiminin akabinde ilan edilen ve halen uygulanmakta olan OHAL döneminde, darbeci yapıyla irtibat ve iltisağı olduğu düşünülen kişilere karşı yetkililerin takındığı bazı tutum ve davranışlar insan hakları yönü ile kabul edilebilir değildir. Bu süreçte, haklarında somut delil dahi olmaksızın, <strong>sırf ihbarlara dayanılarak</strong> birçok kimse hakkında yasal işlem yapılmıştır. Bu durumun telafisi çok zor (belki de imkânsız) <strong>mağduriyetler</strong> oluşturduğu ve oluşturacağı muhakkaktır.</p>
<p>Raporda yer alan tespit, tahlil ve örnekler gösteriyor ki darbe teşebbüsü sonrası ilan edilen OHAL döneminde özellikle KHK’lar vasıtasıyla keyfî uygulamaların önü açılmış, olağanüstü dönemlerde dahi dokunulmaz kabul edilen bazı temel <strong>hakların özüne dokunacak düzenlemeler</strong> yapılmıştır.”</p>
<p><strong>Suç ve Suçluyla Mücadele Ederken Hakların Özünü Zedelememeye Özen Göstermek </strong></p>
<p>“KHK’larla on binlerce insan bir daha dönmemek üzere <strong>kamu görevinden ihraç</strong> edilmiştir. OHAL komisyonu kurulana kadar bu kişilere, hukuk nazarında haklarını arayabilecekleri bir yol da gösterilmemiştir. Komisyonun kurulup fiilen çalışmaya başladığı zamana kadar geçen sürede oluşan mağduriyetler, insan hakları yönünden kabul edilebilir makuliyet sınırının çok üzerindedir. Fiilen çalışmaya başladığı tarihten sonra ise ihraç edilen kişilerin sayısal çokluğu ve yapılan başvuruların yüzbinlerle ifade ediliyor oluşu karşısında Komisyon, <strong>etkili bir denetim mekanizması</strong> olmaktan da uzaktır. Komisyon üyelerinin sayısı da göz önünde bulundurulduğunda, mağduriyetlerin nasıl giderileceği ciddi bir soru işareti oluşturmaktadır.</p>
<p>Suç isnat edilen kişilerin yargı mercileri önünde masumiyetlerini etkin bir şekilde ispat edebilme <strong>imkânlarının kısıtlanması</strong> yeterince mağduriyet oluşturuyorken, en son çıkarılan 696 sayılı KHK’yla hükme bağlanan “<strong>tutuklulara tek tip kıyafet uygulaması</strong>”, masumiyet karinesinin de açık bir şekilde ihlali anlamına gelmektedir. İnsanlık dışı uygulamaların ve hak ihlallerinin sembolü haline gelen Guantanamo uygulamasını örnek alan bu düzenlemeden <strong>derhal geri dönülmelidir</strong>.</p>
<p>KHK’larla, darbe teşebbüsü, terör eylemleri ve bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması süreçlerinde yer alan sivillere, belirsiz ifadelerle tanınan <strong>hukuki ve cezai sorumsuzluk</strong>, keyfî davranışlara sebep olma potansiyeline sahiptir ve yeni hak ihlallerine kapı aralayacak düzenlemelerdir. Darbeye ve darbecilere karşı koyma vatandaşların tabii bir hakkıdır ve TCK gereği “meşru müdafaa” kapsamında bir eylemdir. Mer’î hukukta bu tür eylemlere karşı şahsi cezasızlık ve hukuka uygunluk nedenleri açıkça düzenlenmişken, muğlak ifadelerle yürürlüğe konulan düzenlemeler, kendisini kendinden menkul “vatan savunması”ndan sorumlu gören, <strong>hukuk dışına çıkmaya istekli</strong> kişileri cesaretlendirebilir.</p>
<p>Hukukun temel prensiplerinden olan, <strong>“delilden suça ve suçluya” ulaşma</strong> ilkesinin, OHAL döneminde yürütülen soruşturmalarda yara aldığı görülmektedir. Geçmişte de bu ilkenin ihlali nedeniyle birçok masum insan cezalandırılmıştır. Bu OHAL döneminde de <strong>devletin geçmiş alışkanlıklarını devam ettirdiği</strong>, somut deliller olmaksızın kişileri gözaltına aldığı, tutukladığı üzüntüyle izlenmektedir. Tüm soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin etkili ve adil bir şekilde yürütülmesi, hukuki delile dayanarak gözaltına alma ve tutuklamaların yapılması, tüm bunlarla birlikte insan haklarının özüne zarar vermeden suça ve suçluya ulaşılması gerekmektedir.”</p>
<p><strong>Tedbir Amaçlı Kısıtlamaları Hukuksuz Bir Cezalandırmaya Dönüştürmemek  </strong></p>
<p>“OHAL döneminde CMK’daki gözaltı sürelerinin uzatılmasının yanında, yargının geçmişten gelen soruşturmaları <strong>makul sürede sonuçlandırmama</strong> alışkanlığının daha da arttığı, iddianamelerin uzunca bir süre hazırlanmadığı, şüpheli sıfatını taşıyan birçok kimse ile ilgili henüz soruşturma süreçlerinin tamamlanmadığı görülmektedir. Üstelik bu kişilerin birçoğu hakkında adlî kontrol veya tutuklama gibi <strong>hürriyeti kısıtlayıcı tedbirler</strong>e başvurulmaktadır. İddianamelerin hazırlanamaması ve yargılama süreçlerinin uzaması nedeniyle, aslında “tedbir” mahiyetinde olması gereken tutuklama uygulaması, “<strong>cezalandırma</strong>” aracına dönüşmektedir. Soruşturma ve yargılama makamlarının <u>delilleri toplamadan suçluyla ilgili tedbirlere başvurma</u> alışkanlığından vazgeçerek mevcut süreçleri en hızlı şekilde sonuçlandırması kaçınılmaz bir zorunluluktur.</p>
<p>OHAL döneminde <strong>cezaevlerinde</strong> de insan hakkı ihlallerinde artışlar yaşandığı gözlemlenmiştir. Özellikle FETÖ örgüt üyeliğiyle suçlanan kişiler ile diğer tutukluların <strong>farklı uygulama</strong>ya maruz bırakılması, avukat görüşlerine zaman sınırı getirilmesi, avukat görüşlerinin görevli nezaretinde yapılması veyahut kayda alınması gibi uygulamalar <u>savunma hakkının etkin kullanılmasını engelleme</u>ktedir.</p>
<p>OHAL nedeniyle tüm tutuklu ve hükümlülerin zaten kötü olan <strong>cezaevi şartları daha da kötüleşmiştir</strong>. Mevcut cezaevlerinin kapasiteleri insani yaşam standartlarının altında iken darbe girişimi sonrası tutuklanan, haklarında hüküm verilen binlerce kişi nedeniyle cezaevleri bütün mahpuslar açısından <u>en temel insani ihtiyaçların dahi karşılanamadığı mekânlar</u> haline gelmiştir. OHAL bahane edilerek cezaevleri yasaklarında artışlar yaşanmaya başlamıştır.</p>
<p>Hukukun askıya alındığı, hukuki güvencenin zayıfladığı, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği “<strong>darbeler</strong>” insan hakları açısından ne kadar <strong>kabul edilemez</strong> ise, birçok temel hak ve hürriyetin askıya alındığı bir sürece evirilen OHAL dönemleri de kabul edilemezdir.</p>
<p>Bu vesileyle MAZLUMDER İstanbul Şubesi olarak; darbelerle, darbecilerle ve her türlü suç odaklarıyla mücadelenin hukuk içinde kalınarak yapılması, temel insan hakları ilkelerine riayet edilmesi gerektiği çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. Unutulmamalıdır ki; <strong>mücadele hukuk içinde kalındığında anlam ifade eder</strong>. Adil devlet, düşmanına bile adaletle davranabilen devlettir; adaletten hiçbir zaman vazgeçmemeye davet ediyoruz.</p>
<p>İstisnai bir uygulama olan ve bugüne kadar ciddi hak ihlallerine yol açmış ve yeni hak ihlallerini üretme potansiyeline sahip <strong>OHAL’in bir an önce sona erdirilmesi</strong> gerekmektedir. Ulusal ve uluslararası mevzuatın uyulmasını zorunlu kıldığı ilkelere riayet edilmesi, dokunulmaz kabul edilen <strong>hakları zedeleyici</strong> uygulamalardan uzak durulması gerekmektedir.</p>
<p>Bu meyanda OHAL sürecini insan hakları ve mağduriyetler üzerinden inceleyen “OHAL Dönemi Hak İhlalleri Raporu”muzu kamuoyunun dikkatine sunuyor, bundan sonraki süreçleri de yakından takip edeceğimizi ve adil şahitler <strong>adil şahitler</strong> olarak sözümüzü söylemekten çekinmeyeceğimizi, bir kez daha ilan ediyoruz.” (<strong>2</strong>).</p>
<p>Maksatlı bazı yorum ve yönlendirmelerine katılmasak da, Hak ve Adalet Platformu (HAP) ile İHOP’un OHAL raporları da insan hakları savunucuları ile merkezî yönetimin doğrudan muhatapları başta olmak üzere kamuoyu tarafından dikkate alınması gereken çalışmalardır. Örnek olarak, Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD), İnsan Hakları Derneği (İHD), İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD) ve Uluslararası Af Örgütü &#8211; Türkiye (UAÖ-TÜRKİYE)’nin bir araya gelerek oluşturduğu <strong>İnsan Hakları Ortak Platformu</strong>, “Olağanüstü Hal Tedbir ve Düzenlemeleri Güncellenmiş Durum Raporu &#8211; Türkiye 21 Temmuz 2016-31 Aralık 2017” başlıklı raporunu 11 Ocak 2018 tarihinde yayınlamış olup detaylı liste ve tablolarla desteklenen bu rapor ile Hak ve Adalet Platformu’nun raporu, Mazlumder’in OHAL Raporu’nun yanısıra insan hakları savunucularının gözden kaçırmaması gereken bir çalışmadır. (<strong>3</strong>).</p>
<p>Dünya mazlumlarının umudu olmaya devam eden Türkiye’mizin 15 Temmuz 2016 tarihinde maruz kaldığı işgal ve taksim girişiminin akabinde uygulamaya konan ve yedi kez uzatılan olağanüstü hâl dönemini yönetim ve toplum olarak kanıksayıp bu dönemdeki hak ihlallerini <u>görmezden gelirsek</u> ya da bunları işin doğası icabı kabul edip <u>ihlalleri içselleştirirsek</u>, maazallah işte o zaman Mısır, Suriye, Irak, Afganistan vd. bazı İslam ülkeleri gibi olağanüstü durumun on yıllar boyunca olağanlaştırıldığı bir sürece evriliriz ki, o vakit menfur girişimin dolaylı da olsa büyük oranda muvaffak olduğunu kabul etmek zorunda kalabiliriz! (<strong>4</strong>).</p>
<p>Tam “OHAL bitti, İki yıl boyunca yaşanan mağduriyetler artık sona eriyor” diye düşünülürken, yeni bir gelişmeyle karşı karşıya kalınmıştır. 25.07.2018 tarihinde toplam 28 maddeden oluşan “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” isimli bir teklif TBMM’de kabul edilmiş, Cumhurbaşkanı’nın onaylaması sonucu da 31.07.2018 tarihli 30495 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. <strong>7145</strong> sayılı bu yasa incelendiğinde, kamu otoritesine bazı <strong>hak ve özgürlükleri kısıtlama</strong> konusunda geniş takdir yetkilerinin verildiği görülmektedir. Bu gelişme üzerine Mazlumder, yasanın hak ihlallerine yol açacağından duyduğu endişeyi toplumla paylaşmak ve yaşanması muhtemel hak ihlalleri konusunda kamu otoritesini uyarmak maksadıyla “OHAL Sonrası Düzenlemelere Dair Değerlendirmeler” başlıklı bir çalışma daha hazırlamış ve yayımlamıştır (<strong>5</strong>). Özetini sunduğumuz Rapor’un tamamlayıcı eki niteliğindeki bu değerlendirmede OHAL sonrası dönemle ilgili düzenlemeler içerisinde hak ihlali oluşturabilecek, hakların özünü zedeleyebilecek ve özgürlükleri kısıtlayacak nitelikte olan maddelerin kısa bir analizi yapılmıştır. Olağanüstü hâli dolaylı yollarla kalıcı kılma riski taşıyan bu düzenlemelerin ivedilikle gözden geçirilerek ‘olağanüstü hâli olağanlaştırma’ tehlikesinin bütünüyle bertaraf edilmesi gerekmektedir.</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>http://<strong>org</strong>/tr/main/pages/hakkimizda-biz-kimiz/65, 02.04.2018.</li>
<li>İstanbul Mazlumder; <strong>OHAL Dönemi Hak İhlalleri Raporu</strong>, 92 s., http://istanbul.mazlumder.org/tr/main/faaliyetler/basin-aciklamalari/1/ohal-donemi-hak-ihlalleri-raporumuz-yayinlanm/13231, 30.03.2018.</li>
<li>İHOP; <strong>OHAL Durum Raporu</strong> (21 Temmuz 2016-31 Aralık 2017), 58 s., http://www.ihop.org.tr/2018/01/11/ohal_durum-raporu/, 11.01.2018.</li>
<li>Cevdet Said; “<strong>Anayasa ve Olağanüstü Hâl Uygulamaları</strong>”, http://dirilispostasi.com/a-7504-anayasa-ve-olaganustu-hl-uygulamalari.html, 19.11.2017.</li>
<li>Yasin Dıvrak, Mevlana İbrahim Asım Bilir, Nuri Yılmaz; <strong>OHAL Sonrası Düzenlemelere Dair Değerlendirmeler</strong>, Mazlumder Yay., İstanbul 2018, 12 s. http://www.mazlumder.org/tr/main/faaliyetler/duyurular/19/ohal-sonrasi-duzenlemelere-dair-degerlendirme/13325, 17.08.2018.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sebilurresad/olaganustu-hal-uygulamalarini-olaganlastirmamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSRAFA DÜŞÜP ÖLÇÜYÜ VE DENGEYİ KAYBETMEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/israfa-dusup-olcuyu-dengeyi-kaybetmemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/israfa-dusup-olcuyu-dengeyi-kaybetmemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Jun 2018 13:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[AHMET YAMAN]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ERBAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[AŞIRI GİTMEK]]></category>
		<category><![CDATA[BOŞA HARCAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[CENGİZ KALLEK]]></category>
		<category><![CDATA[CİMRİLİK]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Elif Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[GAZZÂLÎ]]></category>
		<category><![CDATA[GÖSTERİŞ TÜKETİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[HADDİ AŞMAK]]></category>
		<category><![CDATA[HALE ŞAHİN]]></category>
		<category><![CDATA[HİLAL CEYLAN KÖKSAL]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAMİ ÜRETİM TARZI]]></category>
		<category><![CDATA[İSRA SÛRESİ]]></category>
		<category><![CDATA[israf]]></category>
		<category><![CDATA[İTİDAL]]></category>
		<category><![CDATA[KARIN TOKLUĞU]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSRİF]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[PİNTİLİK]]></category>
		<category><![CDATA[SAÇIP SAVURMAK]]></category>
		<category><![CDATA[SAVURGANLIK]]></category>
		<category><![CDATA[SINIRIN AŞILMASI]]></category>
		<category><![CDATA[TABERÎ]]></category>
		<category><![CDATA[TEBZÎR]]></category>
		<category><![CDATA[TEKÂSÜR]]></category>
		<category><![CDATA[TÜKETİM BEYGİRİ]]></category>
		<category><![CDATA[TUTUMLULUK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=690</guid>

					<description><![CDATA[Varlık âleminde müstesna bir konuma sahip insanoğluna bahşedilen vahiy, akıl, irade gibi büyük ölçekli nimetlerden başlayarak sosyal ağlardan doğal kaynaklara kadar sayısız nimetler hoyratça tüketilmektedir. İnsanların özbenliğini ve ömrünü budalaca tüketmekten kaçınmadığı böylesine savurgan bir çağda israfın mahiyetine, boyutlarına ve tahrip gücüne dikkat çekip insanlık sorumluluğumuzu kuşanma konusunda farkındalık oluşturmak maksadıyla israf konusunu daha sık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Varlık âleminde müstesna bir konuma sahip insanoğluna bahşedilen vahiy, akıl, irade gibi büyük ölçekli nimetlerden başlayarak sosyal ağlardan doğal kaynaklara kadar sayısız nimetler hoyratça tüketilmektedir. İnsanların özbenliğini ve ömrünü budalaca tüketmekten kaçınmadığı böylesine savurgan bir çağda israfın mahiyetine, boyutlarına ve tahrip gücüne dikkat çekip insanlık sorumluluğumuzu kuşanma konusunda farkındalık oluşturmak maksadıyla israf konusunu daha sık gündemimize taşımamız icap etmektedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“(Helâlinden) yiyiniz ve içiniz ama israf etmeyiniz! Zira Allah müsrifleri sevmez!” (A’râf 7:31).</p>
<p>“Rahman’ın o iyi kulları, harcamalarında ne israfa düşerler ne de cimrilik yaparlar; bu ikisinin arasında dengeli bir tutumu benimserler.” (Furkan 25:67).</p>
<p><strong>Savurganlıkla Pintilik Arasında Dengeli Bir Tutum Benimsemek</strong></p>
<p>Gerçek, meşrû ve mâkul olanın dışına çıkma, itidalden sapma anlamında kullandığımız ‘<strong><em>isrâf</em></strong>’ kavramı Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde şöyle tanımlanır:</p>
<p>“Arap dilinde “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” gibi anlamlara gelen ‘<strong><em>seref’</em></strong> kökünden türetilmiş olup inanç, söz ve davranışta dinin, akıl veya örfün uygun gördüğü <strong>ölçülerin dışına çıkmayı</strong>, özellikle mal veya imkânları meşrû olmayan amaçlar için saçıp savurmayı ifade eder. İsrafçı kişiye ‘<strong><em>müsrif’</em></strong> denir. Gazzâlî’nin açıklamalarına göre dinin, âdetlerin ve insanlığın gerekli kıldığı yerlere gerekli gördüğü ölçüde harcamak cömertlik, bu ölçülerin altına düşmek cimrilik, bunların üstünde harcamada bulunmak ise israftır. Taberî, İsrâ Sûresi’nin 27. âyeti münasebetiyle ‘<em>tebzîr</em>’i “Allah’ın verdiği malı isyan sayılan yerlere harcamak” şeklinde açıklamıştır. Mâverdî de israfı harcamanın niceliği, tebzîri ise niteliğiyle ilgili görür. Buna göre doğru yerlere de olsa haddinden fazla harcamak israf, miktarı ne olursa olsun yanlış yerlere harcamada bulunmak ise ‘<strong><em>tebzîr’</em></strong>dir.</p>
<p>Maddî ve manevi <strong>imkânlar</strong>ı Allah’ın insanlara bağışladığı birer <strong>emanet</strong> sayan İslâm dini, bunları Allah’ın rızasını kazanmaya ve insanlara mutluluk getirmeye elverişli yerlerde kullanmayı emreder. İçki, kumar, fuhuş, rüşvet gibi içtimaî ve ferdî zararlar doğuran hususlarda yapılan harcamaların açık hükümlerle yasaklanması yanında insanların tutkularını kamçılayan, toplumda kıskançlık doğuran <strong>gösteriş tüketimi</strong>nin yasaklanması veya hoş karşılanmaması da aynı gerekçelere dayanmaktadır. Dinen haram kılınan maddelerle lüks sayılanların tüketimi israf olduğu gibi helâl kabul edilen maddelerin günün icaplarına göre <strong>ihtiyaçtan fazla tüketim</strong>i de haram veya mekruh sayılmıştır.</p>
<p>Esasen genel olarak <strong>tutumluluk ve itidal</strong> İslâm’ın ibadetlerde bile öğütlediği temel bir ilkedir. Nitekim sorumluluklarını ihmal edecek derecede ibadete dalmak, camilerin aşırı biçimde süslenmesi, kabirlere lüzumundan fazla harcama yapılması vb. ölçüsüzlükler uygun görülmemiştir.</p>
<p>Günümüzde özellikle beşerî ve maddî kaynak ve imkânların kullanımındaki savurganlığı ifade eden israfın kapsamının belirlenmesinde inanç, örf âdet, tutum, tercih ve alışkanlıkların rolü vardır. İsrafı belirleyen kıstas dinî, millî, içtimaî, ailevî, meslekî temel rollerin hakkıyla ifası için ruhen, aklen ve bedenen ihtiyaç duyulan şeylerin tatminine yönelik kaynak istihdamı ve harcamalarda din, akıl ve örfün belirlediği <strong>sınırın aşılması</strong> olarak düşünülebilir.</p>
<p>İslâmî anlayışa göre beşerî <strong>ihtiyaçlar sınırlı</strong>dır; arzu ve <strong>ihtiraslar ise sınırsız</strong> olup salt nefsanî arzuların tatmini için yapılan aşırı tüketim israftır. İsraf yasağı temeli üzerinde oluşan <strong>İslâmî üretim tarzı</strong> vatandaşların gıda, barınak, giyecek, eğitim, sağlık, güvenlik, ulaşım, haberleşme gibi <strong>ihtiyaçlarını karşılama</strong>yı hedefler. Üretimi yönlendiren şey fert ve kamu yararıyla kayıtlı olan tüketimdir. İslâm’da hedef insanın kemâlidir; buna ise tüketmekle değil daha erdemli olmakla ulaşılır; erdemle tasarruf arasında olumlu bir ilişki bulunduğu muhakkaktır.” (<strong>1</strong>).</p>
<p><strong>Kur’an’ın ve Nebevi Sünnetin İsraftan Sakındıran Uyarılarına Kulak Asmak </strong></p>
<p>‘<em>S-r-f</em>’ kökünden türemiş kelimeler Kur’an-ı Kerim’de 23 yerde geçmekte olup şu üç anlam alanında kullanılmıştır:</p>
<p>“Aşırı gitmek ve haddi aşmak, boşa harcamak ve saçıp savurmak, haram.” (<strong>2</strong>).</p>
<p>Kur’an’da <strong><em>müsrif</em></strong> terimi “kendini heder eden; sadece bedensel dürtülerine bağlı kalıp ahlaki endişe ve yükümlülüklerden uzak kalan ve böylece ruhsal yetilerini boşa harcayan kişi” anlamında kullanılmıştır. Müsriflerle ilgili “Kendi güçlerini boşa harcayanlara, yapıp ettikleri işte böyle güzel görünür.” (Yunus 10:12) ayeti, hayat boyunca “kendilerini, kendilerine verilen güç ve yetileri boşa harcayanlar”ın düşüncesiz rahatlıklarını ve budalaca kendilerinden hoşnutluklarını dile getirmektedir.” (<strong>3</strong>).</p>
<p>Hicrî 1439 yılı ramazan ayında ana tema olarak israfı seçen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu vesileyle ikinci baskısını yayımladığı “İsraf: Dengeyi ve Ölçüyü Kaybetmek” (<strong>4</strong>) isimli eserde israf, on dört bölüm yazarı tarafından farklı boyutlarıyla ele alınmış olup birkaç pasajı iktibas etmeyi lüzumlu buluyorum:</p>
<p>“Bugün hem bireysel hem de küresel boyutta çok temel bir kriz ve ahlak sorunu hâline gelen israf; sadece eşya ile sınırlı olmayıp zaman, ömür ve hülasa bütün nimetler konusunda haddi aşmayı ifade eden bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) konunun uhrevi boyutuna vurgu yapan; “Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 1) hadisiyle, insanın yeryüzü serüveninde dikkat etmesi gereken öncelikli değerlere işaret etmektedir.” (Prof.Dr. Ali Erbaş, s.7-10).</p>
<p><strong>Kamu Kaynaklarını İsraf Etme Vebalinden Kaçınmak </strong></p>
<p>“Milletler, ferdî israf sebebiyle olmasa bile kamu sektöründeki israf ve kötü yönetim yüzünden yoksullaşabilir. Bundan dolayı devlet gelirleri lüks kamu harcamaları, aşırı kadrolaşma veya karşılıksız yüksek ücretlerle israf edilmemelidir. Tasarruflar, müsriflerin lüks tüketim mallarına duydukları isteğin tatminine harcanır ve sermaye miktarını arttırmak için kullanılmazsa iktisadî gelişmeyi engeller. Çünkü sermaye tasarrufla artar, israf ve kötü kullanımla da azalır. Ülke gelirinin önemli bir kısmı üretken olmayan kesimlere tahsis edilirse gerçek üreticilerin geçimi zorlaşır. İnsan, elindeki her türlü imkânı meşruiyet sınırları içinde kullanmakla sorumludur.” (<strong>1</strong>).</p>
<p>“İsrafın en az önemsenen fakat yansımaları itibariyle <strong>en zararlı</strong> olanı kamuda yani devlet işlerinde, kaynaklarında ve mallarında yapılanıdır. Bu israf türü bazen Müslümanların yönetim işlerini emanet olarak omuzlarına alan devlet yetkilileri eliyle bazen de yönetilen bireyler eliyle yapılmaktadır.</p>
<p>Öncelikle kamu görevlerine <strong>layık ve ehil olmayanlar</strong>ın getirilmesi bu alandaki israfın ilk adımıdır. “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman <strong>adaletle hükmetmenizi</strong> emrediyor…” (Nisa 4:58) buyruğu ile “İş ehil olmayana verilince kıyameti bekle!” (Buhârî, İlim 2) ikazı, kamu görevlendirmelerinde ne kadar hassas olunması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ehliyet ve liyakate göre değil de bir tür <strong>yakınlık</strong> veya <strong>çıkar ortaklığı</strong>na dayalı görevlendirmeler yapılırsa bunun hem hizmet kalitesinde azalmaya hem kamu kaynaklarının verimsiz harcanmasına hem de gerçek hak sahiplerinin hakkının gasp edilmesine sebep olması gibi istenmeyen sonuçları olacaktır. Bu sonuçların her birinin farklı anlamlarda <strong>israf</strong> olduğu da ortadadır.</p>
<p>Kamu yatırımlarının planlanması ve harcamalarının yapılmasında <strong>gerçek ihtiyaç ölçütü</strong>nün göz ardı edilip kısa vadeli sübjektif çıkarların ya da siyasî hesapların belirleyici olmasının da israf kapsamına gireceği bir gerçektir. Kamu yöneticilerin- den bu yönde haksız taleplerde bulunmak da söz konusu is- raf vebalinin altına girmek olacaktır. “Devletin malı deniz…” anlayışının ne din ne akıl ne de vicdan bakımından bir izahı yapılabilir. Hz. Peygamber’in şu beyanları bu noktada hem yöneticiler hem memurlar hem de yönetilenlerce daima göz önünde bulundurulmalıdır (Prof.Dr. Ahmet Yaman, s.13-26):</p>
<p>“Kamu görevleri birer emanettir. Layık olduğu için onu alan ve gereğini hakkıyla yerine getirenler dışında bu görevler kıyamet gününde rezillik ve pişmanlık doğuracaktır.” (Müslim, İmâre 16).</p>
<p>“Allah Teâlâ bir kimseyi Müslümanların başına idareci yapar da o kişi Müslümanların ihtiyaç, talep ve yoksunluklarıyla ilgilenmezse Allah Teâlâ da kıyamet gününde onun ihtiyaç, talep ve yoksunluğuyla ilgilenmez.” (Ebû Dâvûd, Harâc 12). (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>İnsani Erdemlerden Soyutlanıp Tüketim Beygirine Dönüşmemek</strong></p>
<p>“Tüketimin önü alınmaz bir çılgınlığa dönüşmesinin iki önemli göstergesi var. Birincisi, tüketen toplumun hayatındaki <strong>dengesizlik</strong>, ikincisi de üreticilerin <strong>ucuz iş gücü</strong>nü sağlayabilmek için başvurduğu yöntemler. İnsanlar, o kadar çok şey alıyorlar ki bu istifçiliğe dönüşüyor. Bu sefer bu eşyaları sığdıracak yer bulamıyor ve sonunda aldıkları <strong>eşyaların hizmetçisi</strong> durumuna düşüyorlar. Evler daralıyor. Onca eşyanın içinden kullanacakları şeyleri seçmek bile stres sebebi oluyor. Yaşam alanlarını hafifletme ihtiyacı duymaya başlıyorlar. Yeteri kadar aldıklarında arzuların sınırsız, imkânların ve zamanın ise sınırlı olduğunu fark ediyorlar.</p>
<p>Tüketim çılgınlığının ikinci göstergesi daha can sıkıcı: üreticilerin ucuz iş gücü sağlamak için kullandığı yöntemler. Önceden sınırlı sayıda alabildiğimiz ürünlerin şimdi nasıl bu kadar ucuz olduğunu hiç düşündünüz mü? Tekstil sektörünü ele alalım. Her bütçeye uygun sınırsız ürünün var olduğu bu sektör, dünyada en çok paranın döndüğü alan. “Bedava” diye nitelendirdiğimiz ucuzlukta ürünlere ulaşabiliyoruz. Bu çok ucuz giysilerin bedelini kim ödüyor sizce? Elinize aldığınız bir ürün, Avrupa ya da Amerika’dan ithal edilmiş oluyor; fakat üretim yeri olarak gösterilen yerler üçüncü dünya ülkeleri. Gelişmiş ülkeler, kendi topraklarında tekstil üretimini en az seviyeye indirmiş durumda. Çünkü üretimde kullanılan kimyasallar, işçileri sağlığından ediyor. Üretim esnasında oluşan atıklar, doğaya zarar veriyor. Hindistan, Pakistan vb. üçüncü dünya ülkeleri, <strong>karın tokluğuna çalışan işçiler</strong>le dolu. Ve bu işçilerin çoğu, mesleklerinden dolayı, ölümcül hastalıklara yakalanıyorlar. Bu giysilerin üretimi esnasında doğaya verilen zarar ise cabası.” (Hilal Ceylan Köksal, s.139-147). (<strong>4</strong>).</p>
<p>İsrafa düşüp dengeyi ve ölçüyü kaybetmemek için farkındalık oluşturmak maksadıyla hazırladığımız bu ikinci yazımızı, bize sayısız nimetler bahşeden Allah Teâlâ’nın şu iki ağır ihtarıyla noktalayalım:</p>
<p>“… Sonra o Gün, (dünyadayken) size verilmiş olan her nimetten elbette sorguya çekileceksiniz!” (Tekâsür 102:8).</p>
<p>“Doğrusu, saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir! Şeytan ise Rabbine karşı çok büyük nankörlük etmiştir.” (İsra 17:27).</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Cengiz Kallek; “<strong>İsraf</strong>” Maddesi, TDVİA, Ankara 2001, c.23, s.178-180.</li>
<li>Mehmet Okuyan; <strong>Kur’an Sözlüğü</strong>, Düşün Yay., İstanbul 2015, s.423-425.</li>
<li>Muhammed Esed; <strong>Kur’an Kavramları</strong>, İşaret Yay., İstanbul 2016, s.158-159.</li>
<li>Elif Erdem ve Hale Şahin (Ed.); <strong>İsraf: Dengeyi ve Ölçüyü Kaybetmek</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2. Baskı, Mayıs 2018, Ankara, 174 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/israfa-dusup-olcuyu-dengeyi-kaybetmemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“TÜRKİYE İSRAF RAPORU”NU DİKKATE ALMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-israf-raporunu-dikkate-almak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-israf-raporunu-dikkate-almak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jun 2018 22:24:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[AİLE YAŞAM YÖNETİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[B. TOLAN]]></category>
		<category><![CDATA[bağımlılık]]></category>
		<category><![CDATA[BİLİNÇ DÜZEYİ]]></category>
		<category><![CDATA[BİLİNÇLİ TÜKETİCİ]]></category>
		<category><![CDATA[BİREYSEL EMEKLİLİK]]></category>
		<category><![CDATA[BM GIDA VE TARIM ÖRGÜTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[C. CEDERBERG]]></category>
		<category><![CDATA[ÇEVRE PROBLEMLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[EKMEK İSRAFI]]></category>
		<category><![CDATA[ELVERİŞSİZ DEPOLAMA]]></category>
		<category><![CDATA[EV İDARESİ]]></category>
		<category><![CDATA[F. BÜYÜKKAVUKÇU]]></category>
		<category><![CDATA[FAO]]></category>
		<category><![CDATA[FİNANSAL YÖNETİM]]></category>
		<category><![CDATA[FOOD AND AGRİCULTURE ORGANİZATİON]]></category>
		<category><![CDATA[GERİ DÖNÜŞÜM]]></category>
		<category><![CDATA[GÜMRÜK VE TİCARET BAKANLIĞI]]></category>
		<category><![CDATA[İSRAF RAPORU]]></category>
		<category><![CDATA[J. GUSTAVSSON]]></category>
		<category><![CDATA[J. HYMAN]]></category>
		<category><![CDATA[J.C. BUZBY]]></category>
		<category><![CDATA[KAYNAK KULLANIMI]]></category>
		<category><![CDATA[LÜKS TÜKETİM]]></category>
		<category><![CDATA[M.A. ÖZER]]></category>
		<category><![CDATA[MODA]]></category>
		<category><![CDATA[O. GÜNDÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ÖNCELİKLİ DÖNÜŞÜM PROGRAMI]]></category>
		<category><![CDATA[ONUNCU KALKINMA PLANI]]></category>
		<category><![CDATA[S. GÜVEN]]></category>
		<category><![CDATA[SADE HAYAT TARZINI]]></category>
		<category><![CDATA[SAHRAALTI AFRİKASI]]></category>
		<category><![CDATA[SINIRSIZ TÜKETİM]]></category>
		<category><![CDATA[T.O. ÇADIRCI]]></category>
		<category><![CDATA[TÜKETİCİNİN KORUNMASI VE PİYASA GÖZETİMİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ]]></category>
		<category><![CDATA[TÜKETİM KÜLTÜRÜ]]></category>
		<category><![CDATA[TUTUMLU OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[U. SONESSON]]></category>
		<category><![CDATA[Y. KAHVECİOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[YENİDEN KULLANIM]]></category>
		<category><![CDATA[YURTİÇİ TASARRUFLAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=688</guid>

					<description><![CDATA[Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018) çerçevesinde Türkiye genelinde israfın boyutlarının incelenmesi, israfın yoğun olarak gerçekleştiği tüketim alanlarının ortaya konması ve böylelikle israfı önlemeye yönelik iletişim çalışmalarına kaynaklık edecek bulgulara ulaşılması amacıyla 26 ilin kent merkezlerinde 1.650 görüşme gerçekleştirilerek ulaşılan sonuçlar Türkiye İsraf Raporu adıyla Mart 2018 ortasında yayımlanmıştır. İsraf konusunda farkındalık oluşturmaya katkı sadedinde raporu özetleyerek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018) çerçevesinde Türkiye genelinde israfın boyutlarının incelenmesi, israfın yoğun olarak gerçekleştiği tüketim alanlarının ortaya konması ve böylelikle israfı önlemeye yönelik iletişim çalışmalarına kaynaklık edecek bulgulara ulaşılması amacıyla 26 ilin kent merkezlerinde 1.650 görüşme gerçekleştirilerek ulaşılan sonuçlar <strong>Türkiye İsraf Raporu</strong> adıyla Mart 2018 ortasında yayımlanmıştır. İsraf konusunda farkındalık oluşturmaya katkı sadedinde raporu özetleyerek çözüm yollarına dikkat çekmeyi vecibe addediyorum.</p>
<p><strong>Yurtiçi Tasarrufları Artırabilmek ve İsrafı Önleyebilmek</strong></p>
<p>“2023 hedeflerine uygun olarak 10. Kalkınma Planında yer verilen amaçlara ulaşılmasını sağlayacak 25 adet <strong>öncelikli dönüşüm programı</strong>ndan ‘Yurtiçi Tasarrufların Artırılması ve İsrafın Önlenmesi’ başlıklı öncelikli dönüşüm programı kapsamında Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü’ne, ‘İsrafın Azaltılması ve Mükerrer Tüketimin Önlenmesi’ bileşenini yürütme sorumluluğu verilmiştir.</p>
<p>Gayrisafi millî harcanabilir gelirin tüketilmeyen kısmı olan <strong>yurtiçi tasarruflar</strong>, yatırımların finansmanı açısından büyük önem taşımaktadır. Diğer yandan, mevcut <strong>kaynakların etkinlikten uzak kullanımı</strong> anlamına gelen <strong>israf</strong>, ekonomideki tasarrufları azaltmakta ve doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı artırmaktadır.” (s.7).</p>
<p>“XX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren tüm toplumların temel özelliği haline gelen tüketim olgusu, ekonomik bir olgu olmanın yanı sıra kültürel, psikolojik ve sosyal bir olgu olarak da belirginleşmeye başlamıştır (Kahvecioğlu, 2004:42).</p>
<p>Tüketim toplumundaki <strong>sınırsız tüketim</strong> anlayışı, insanın doğa ile uyumlu yaşaması yerine kaynakların kötü kullanımına ve israfa yol açmaktadır (Tolan, 1991:297). İsrafa dayalı tüketim anlayışı, sınırlı kaynakların giderek yok olmasına yol açarak çevreyi tahrip etmektedir. Daha fazla enerji tüketimi için yapılan nükleer santraller, ekolojik dengenin bozulması, toprak kaybı, yok olan doğal kaynaklar, ormanların bilinçli olarak yok edilmesi, çölleşme, biyolojik çeşitliliğin azalması, temiz su kaynaklarının kirletilmesi, hava kirliliği, küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi ve radyoaktif atıklar gibi <strong>ciddi çevre problemleri</strong> ‘istediğin kadar tüket’, ‘her zaman tüket’ anlayışının bir sonucudur (Özer, 2001:20).</p>
<p><strong>Tüketim kültürü</strong> insan hayatının her tarafını kuşatmış durumdadır. Bu kültür insanlığın sahip olduğu nimet, güzellik ve değer adına ne varsa hepsini tüketmekte ve zaman zaman ekonomik krizlere dahi neden olabilmektedir. Bu kuşatmadan kurtulmanın tek yolu ekonomik açıdan <strong>sade bir hayat tarzını benimsemek</strong>tir. Sade hayatın en önemli unsuru <strong>ihtiyaç kadarıyla yetinme</strong> anlayışıdır. Bu anlayış tarzı kaynakları yerinde ve idareli kullanmayı, israf etmemeyi, tutumlu olmayı ve tasarrufu özendirmeyi gerektirmektedir.” (s.8).</p>
<p>“<strong>Tasarruf</strong> sadece yoklukta değil aynı zamanda varlıkta da <strong>hiçbir şeyi ziyan etmemek</strong>tir. İsraf etmemek yani tasarruf yapmak hem aile bütçesi hem de ülke ekonomisi adına gelecek nesillere taşınması, benimsenip uygulanması ve yaşatılması gereken <strong>önemli bir değer</strong>dir. Bizim sahip olduğumuz kültür birçok konuda “çoğu zarar, azı karar”, “bir lokma, bir hırka”, “ak akçe kara gün içindir”, “sakla samanı gelir zamanı”, “damlaya damlaya göl olur”, “ayağına yorganına göre uzat”, “har vurup harman savurma” gibi deyim ve atasözleriyle bireylere <strong>tutumlu olma</strong>yı, israftan kaçınmayı ve tasarruf yapmayı öğütlemektedir (Gündüz, 2002:148).” (s.10).</p>
<p><strong>Su, Enerji, Giysi ve Gıda İsrafını Kontrol Altına Alabilmek </strong></p>
<p>“Günümüzde sanayileşme, atıklar, tarım alanındaki aşırı ve bilinçsiz gübreleme ve ilaçlama suyun kalitesini bozarken; nüfusun giderek artması, arazilerin bilinçsiz kullanılması, ormanların tahrip edilmesi, küresel ısınmaya bağlı kuraklık ve iklim değişiklikleri de <strong>suyun miktarını ve rejimini</strong> olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca artan su talebine paralel olarak <strong>suyun bilinçsiz kullanım şekli</strong> de kullanılabilir suya olan talebi hızla artırmaktadır (Güven, 2007:47).” (s.11).</p>
<p>“Toplumdaki alt tabakalar üst tabakalara benzemek için <strong>moda</strong> eylemi oluştururken, üst tabakalar da alttakilerin kendilerine benzemesini engellemek amacıyla yeni farklılaşma biçimleri ararlar. Kitlelerin modayı takibi, satılan ürünlerin bir karaktere sahip olduğu, kişiyi güzelleştirecek, saygınlık verecek, mutlu edecek büyüyü taşıdığı düşüncesiyle bir <strong>bağımlılık</strong> haline gelerek sürekli tüketim körüklenmektedir (Çadırcı, 2010:145).” (s.18).</p>
<p>Kaliteli, az kullanılmış veya hiç kullanılmamış giysilerin ve abiye elbise, gelinlik, nişanlık gibi tek kullanım değeri olan giysilerin satış ya da bağış yoluyla elden çıkarılması, bu ürünlere ikinci hatta üçüncü defa <strong>yeniden kullanım</strong> fırsatı verilmesi hem sosyo-ekonomik bakımdan zayıf olan kişilere destek olmak hem de giysi israfı ile mücadele açısından çok önemli bir uygulama olmaktadır (Büyükkavukçu, 2007:102). (s.20).</p>
<p>Makyaj malzemeleri, parfüm, mücevherler, saatler, deri ürünler, ayakkabılar, çantalar, arabalar, çiniler, kristal ve porselenler gibi <strong>lüks tüketim</strong> için yapılan harcamaları azaltabilmenin tek yolu <strong>ihtiyaçlarını doğru tespit</strong> edebilen, detaylı piyasa araştırması yapan, alternatifleri fiyat ve kalite açısından karşılaştıran, sosyal açıdan çevresine <strong>sorumlu</strong> bir anlayışla satın alma davranışında bulunan <strong>bilinçli</strong> <strong>tüketici</strong> olmaktan geçmektedir.” (s.21).</p>
<p><strong>Gıda İsrafı Çılgınlığına Dur Diyebilmek </strong></p>
<p>“Yılda 870 milyon insanın yetersiz beslendiği (dünya nüfusunun %12,5’i) ve milyonlarca insanın açlık nedeniyle hayatını kaybettiği dünyamızda gıda israfı ciddi boyutlara ulaşmıştır. FAO’ya (Food and Agriculture Organization; BM Gıda ve Tarım Örgütü) göre dünyada yıllık ekonomik değeri <strong>1 trilyon</strong> ABD dolarına karşılık gelen <strong>1.3 milyar ton gıda</strong> <strong>israf edilmektedir</strong>. Bu miktarın dünya gıda üretiminin 1/3’üne denk geldiği tahmin edilmektedir. Dünyada her üç tabaktan biri çöpe gitmektedir. Bu kayıpta en büyük payı da <strong>endüstrileşmiş ülkeler</strong> almaktadır. Gelişmiş ülkelerde perakende ve tüketici kaynaklı <strong>%40’ı aşan kayıp</strong> ve israf, 222 milyon ton gıdaya eşdeğerdir ve bu Sahraaltı Afrikasının toplam üretimine yakın bir değeri ifade etmektedir (Gustavsson, vd., 2011:3). (s.15).</p>
<p>Gıda zincirinin halkalarında ortaya çıkan kaybın ve <strong>israfın nedenleri</strong> hanelerde; israfın farkında olmama, alışveriş planı yapmama, son kullanma tarihi ve kullanım talimatı ile ilgili karmaşıklık, artan yiyeceklerin nasıl değerlendirileceği ile ilgili bilgi eksikliği, restoran ve hazır yemek sektöründe; standart porsiyon büyüklüğü, gelecek müşteri sayısının ve tüketim miktarının doğru tahmin edilememesi, perakende satış yerlerinde; etkin olmayan stok yönetimi, satın alma sayısını artıran tutundurma çabaları (iki alana bir bedava vb.), mağaza tasarımında estetik problemler, çiftçi ve imalatçılarda ise üretime ilişkin eksiklikler, hasat sırası ve sonrası kayıplar, hatalı işleme teknikleriyle ambalajlama hataları ve tüm gıda zincirinde <strong>elverişsiz depolama</strong> olarak açıklanabilir (Buzby ve Hyman, 2012:565).” (s.16).</p>
<p>Günde <strong>5 milyon</strong> ekmeğin israf edildiği Türkiye’de buğdayın ekilmesinden ekmeğin soframıza gelmesine kadar geçen süreçlerde harcanan emek, hammadde ve enerji hesaba katıldığında millî servetimiz de ekmekle birlikte çılgınca israf edilmektedir. <strong>Ekmek israfı</strong> en çok fırınlarda, daha sonra sırasıyla lokanta ve otellerde, öğrenci ve personel yemekhanelerinde ve nihayet evlerde yapılmaktadır.</p>
<p><strong>İsraf Raporunun Sonuç ve Önerilerinden Ders Çıkarabilmek </strong></p>
<p>“Aşırı tüketim davranışının giderek popüler hale geldiği günümüz tüketim toplumunda satın alma ve tüketim davranışlarının hem doğal çevreye, doğal kaynaklara ve toplumda yaşayan diğer bireylere hem de toplumun geleceğine ve refahına olan etkisi ortadadır.</p>
<p>Türkiye genelinde tasarrufun artırılması ve israfın önlenmesi öncelikli dönüşüm programı kapsamında israfın boyutlarının incelenmesi ve israfın yoğun olarak gerçekleştiği tüketim alanlarının belirlenmesi amacıyla yapılan bu çalışmanın sonucunda şunlar bulunmuştur:</p>
<p><strong>Tasarruf Yapma Alışkanlığı Zayıf </strong></p>
<ol>
<li>Bireylerin tasarruf yapma oranı yalnızca <strong>%14</strong> olduğu,</li>
<li>Tasarruf yapmayanların en önemli nedenin gelir yetersizliği olduğu,</li>
<li>Kamuoyunun %1,8’i nasıl tasarruf yapacağını bilmediğinden tasarruf yapmadığı,</li>
<li>Altın, Dolar ve Euro’nun en çok evde saklandığı,</li>
<li>Özellikle altın biriktirenlerin, altını %77 oranında evde sakladığı,</li>
<li>Son 1 yıl içerisinde <strong>bireysel emeklilik</strong> yoluyla tasarruf yapma oranının yalnızca <strong>%0,8</strong> olduğu,</li>
</ol>
<p><strong>Kredi Kartı Kullanımında İsraf</strong></p>
<ol start="7">
<li>Kredi kartı sahipliği oranının %45 olduğu,</li>
<li>Aylık ortalama kredi kartı borcunun 970-TL olduğu ve kredi kartı sahiplerinin %18’inin kredi kartı borcunu kapatamadığı, <strong>%6,6</strong>’sının ise kredi kartı borcunun asgari ücretini bile ödeyemediği,</li>
<li>Tüm bu verilerden hareketle, Türk halkının kredi kartı kullanımı konusunda bilinç düzeyinin <strong>düşük</strong> olduğu,</li>
</ol>
<p><strong>Ekmek, Su, Enerji, Gıda ve Giyim Tüketiminde İsraf</strong></p>
<ol start="10">
<li>İsrafın çoğunlukla ‘gereksiz aşırı tüketim” olarak algılandığı,</li>
<li>Türkiye nüfusunun %8,6’sının hanelerinde ekmeği çöpe attığı, hanelerinde ekmek tasarrufu yapmayanların <strong>haftada kişi başı 226 gr</strong> ekmeği çöpe attığı,</li>
<li><strong>Aylık</strong> ortalama, 65-TL su, 108-TL elektrik, 443-TL gıda, 210-TL giyim 236-TL eğlence ve sosyalleşme <strong>harcama</strong>sı yapıldığı,</li>
<li>Su tüketimi <strong>bilinç düzeyi</strong>nin %75, elektrik tüketimi bilinç düzeyinin %79, gıda tüketimi ve giysi tasarrufu bilinç düzeyinin %72 civarında olduğu, ısınma tasarrufu bilinç düzeyinin ise ancak %60’lar civarında olduğu,</li>
<li>Yemekleri tüketeceği kadar pişirmenin ve gıdaları ihtiyacı kadar satın almanın <strong>gıda tasarrufu</strong> konusunda en çok sergilenen davranışlar olduğu,</li>
<li>Alışveriş listesi <u>yapma</u>nın ve alışveriş <u>listesinin dışına çıkmama</u>nın gıda tasarrufu konusunda en az sergilenen davranışlar olduğu,<strong> </strong></li>
</ol>
<p><strong>Geri Dönüşüm Bilinci Düşük </strong></p>
<ol start="16">
<li>Geri dönüşüm kavramını toplumun %30’unun duymadığı,</li>
<li>Bireylerin geri dönüşüme ilişkin davranışlarda yeterince bulunmadıkları,</li>
<li>Geri dönüşüm konusunda en çok bilinen uygulamanın çöpleri tiplerine göre geri dönüşüm kutularına atmak olduğu ve bu uygulamanın bile <strong>%40</strong> oranında bilindiği,</li>
<li>Toplumun %20’sinin ise (geri dönüşüm kavramını bilenlerin %32’si) geri dönüşüm kavramını bildiği halde geri dönüşüm kutularını kullanmadığı tespit edilmiştir.” (s.141).</li>
</ol>
<p><strong>Önerileri Uygulamaya Geçirebilmek </strong></p>
<p>“Sürdürülebilir kalkınma konusunda başarıya ulaşmanın en önemli yollarından biri de birey ve ailelere gerek kendilerinin gerekse gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılamada sahip oldukları <strong>sınırlı kaynakların etkin ve verimli kullanılması</strong>nın önemini anlatmak, olumlu davranışlar geliştirmelerine yardımcı olacak bilgileri edinmelerine imkân veren <strong>eğitici faaliyetlere katılma</strong>larını sağlamaktır.</p>
<p>Sürdürülebilir nitelik taşımayan tüketim alışkanlıklarının değiştirilerek enerji kullanımında verimliliğin sağlanabilmesi için kamu kurum ve kuruluşlarının, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği ve iletişim içinde olup, tüketicilerin konutlarda ve iş yerlerinde enerji tasarrufuna ilişkin konularda bilgilendirilme ve bilinçlendirilmeleri için eğitim programları hazırlanmalı ve bu programlar yaşamboyu eğitim çerçevesinde sürekli bir hale getirilmelidir. Hatta örgün eğitim programlarının içerisine <strong>aile yaşam yönetimi dersi</strong> konarak geleceğimiz olan çocuklarımız ve gençlerimiz sadece genel yetenek ve genel kültür alanında değil aynı zamanda <u>kaynak kullanımı</u>, <u>finansal yönetim</u> ve <u>ev idaresi</u> konusunda bilinçlendirilmelidir.</p>
<p>Bireylerin; tasarruf yapma ve tasarrufları finansal sistem içerisinde değerlendirme konusunda bilgilendirilmesi, yastık altı tasarrufun risklerinin anlatılması, kredi kartı ve elindeki kaynakları ekonomik imkânlarına göre kullanma konusunda <strong>bilinçlendirilmesi</strong> gerekmektedir.” (s.142).</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ul>
<li>Gümrük ve Ticaret Bakanlığı (2018); <strong>Türkiye İsraf Raporu</strong>, Ankara Mart 2018, 146 s. https://tuketici.gtb.gov.tr/kurumsal-haberler/turkiye-israf-rapor, 15.03.2018.</li>
<li>Buzby, J.C. &amp; J. Hyman (2012); “Total and Per Capita Value of Food Loss in the United States”, Food Policy, 37, 561-570.</li>
<li>Büyükkavukçu, F. (2007); Annemden Dinlediklerim: Çankırı’da Kadınların Tasarrufa Yönelik Uygulamaları, Ankara: Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayını, Yayın No:35.</li>
<li>Çadırcı, T.O. (2010); “Tüketicilerin Sosyo-Psikolojik ve Demografik Özelikleri, İlgilenim, Subjektif Bilgi ve Güven Düzeyine Bağlı Olarak Moda Giysi Pazarının Bölümlendirilmesi”, Öneri, 9(33), 143-152.</li>
<li>Gustavsson, J. &amp; C. Cederberg &amp; U. Sonesson (2011); “Global Food Losses and Food Waste: Ex- tent, Causes and Preventation”, International Congress Save Food, Interpack 2011 Düsseldodf.</li>
<li>Gündüz, O. (2002); “Bursa’da Değişen Alışveriş Merkezleri ve Değişen Tüketim Kültürü”, I. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu 4-6 Nisan Bildiri Kitabı, Uludağ Üniversitesi, 1,143-154.</li>
<li>Güven, S. (2007); “Türkiye Su Fakiri Bir Ülke Olma Yolunda Hızla İlerliyor”, Yeni Fırın Unlu Gıda Teknolojileri Dergisi, 11, 46-48.</li>
<li>Kahvecioğlu, Y. (2004); “Tüketim Toplumu, Çevresel Risk ve Türkiye”, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Bursa.</li>
<li>Özer, M.A. (2001); “Ekolojik Harekette Yol Ayrımı: Yeşillikler ve Derin Ekoloji”, Yerel Yönetim ve Denetim Dergisi, 6(9), 13-25.</li>
<li>Tolan, B. (1991); Toplum Bilimlerine Giriş, 3. baskı, Ankara: Adım Yayınları.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-israf-raporunu-dikkate-almak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
