<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnsan Olmak Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/insan-olmak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/insan-olmak/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 05 Sep 2018 12:14:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>ÖZGÜR BİREYİN  HAK VE SORUMLULUK DENGESİNİ KURABİLMESİ</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2015 06:06:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11:13]]></category>
		<category><![CDATA[16:99]]></category>
		<category><![CDATA[17:73]]></category>
		<category><![CDATA[19:80]]></category>
		<category><![CDATA[19:93]]></category>
		<category><![CDATA[19:95]]></category>
		<category><![CDATA[2:255]]></category>
		<category><![CDATA[2:48]]></category>
		<category><![CDATA[33:72]]></category>
		<category><![CDATA[40:12]]></category>
		<category><![CDATA[6:107]]></category>
		<category><![CDATA[6:148]]></category>
		<category><![CDATA[6:94]]></category>
		<category><![CDATA[7:6]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Yaparel]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=93</guid>

					<description><![CDATA[İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar.</p></blockquote>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “<em>ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ</em>: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey olarak insanın fıtratında var olan hak bilincini geliştirmeyi amaçlamış, hak ve sorumluluk dengesini kurarak dünyada insanca bir hayat nizamı kurmayı öğütlemiştir. Bu emaneti toplumsal alanda yapma ödevinde olan insan, fert olarak hak sahibi kılındığı gibi vecibelerin de öncelikli muhatabı olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birey mi toplum mu?</strong></p>
<blockquote><p>Bahşedilen bir hakkın kullanımı kişinin keyfine kalmış bir husus olmayıp o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de.</p></blockquote>
<p>Hak ve sorumluluklar toplumsal alanda görünür olsa da meselenin odağında birey bulunmaktadır. Nitekim, dünyadaki tutum ve davranışlarının hesabını vermek üzere mahşer alanına gruplar halinde sevk edilecek olan insanlar toplu halde değil, bilakis tek tek, “ferden” (19:95:5, 19:80:5), “abden” (19:93:10), “furâdâ” (6:94:3), “vahdeh” (40:12:6) yani ferden ferda sorguya çekilecektir. Bu bireysel sorgudan elçiler de muaf değildir (7:6:6). Bu sebeple insan hak ve sorumlulukları kişiye özgü olup vazgeçilemez ve devredilemez niteliktedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Din psikolojisi hocası Prof.Dr. Recep Yaparel, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan “İslam’a Giriş: Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar” isimli eser içinde yer alan “Birey: Özgür ve Sorumlu Varlık” başlıklı çalışmasında (Ankara 2007: 347-364) özgürlük ve sorumluluk konusunda odakta ferdin oluşunu şu şekilde açıklamaktadır: İnsan açısından birey vasfını kazanmak, onun tabiatının normal bir neticesidir. Yani, insana giydirilmiş ya da ödünç olarak verilmiş bir imtiyaz değildir. Bu onun en doğal insan hakkıdır. Ancak, insanlık tarihi, bu hakkın ona nasıl, ne kadar ve ne şekilde verileceği ya da verilip verilmeyeceği üzerindeki tartışmaların sahnesi olduğu kadar, aynı zamanda en geniş arşividir (354).</p>
<blockquote><p>Batıda üretilen insan hakları söylemleri, başta Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından nakıstır.</p></blockquote>
<p>Doğumla birlikte birey olma yolunda ilk adımını atan insan yavrusunun tabiatındaki bedenî, hissî ve bilişsel (kognitif, zihnî) unsurlar eşzamanlı gelişmeye ve güçlenmeye başlar. Bu güçleri vasıtasıyla birey adayı insan, çevreye uyum sağlayabilmektedir. Ancak, bu uyumunun sağlıklı ve insan onuruna uygun olabilmesi, bu unsurlar arasındaki bütünlük ve ahenge bağlıdır. “Benlik” diye isimlendirilen bu kişilik bütünlüğü ferdîleşme süreci ile paralel gitmediğinde insan, yalnızlık ve güçsüzlük duygularıyla baş edebilmek uğruna birtakım sağlıksız ya da normal olmayan, insan onuruyla bağdaşmayan davranışlara yönelebilmektedir. Bu çerçevede insana bahşedilen özgürlük (hürriyet), onu varlık sebebine yükseltirken ağır bir sorumluluk yüküyle de karşı karşıya bırakmaktadır. Bireyselleşme sürecinde ortaya çıkan ve insan hayatının olmazsa olmazlarından bir diğeri de tecrit (izolasyon) edilmekten ya da psikolojik yalnızlıktan kaçınma ihtiyacıdır (356).</p>
<blockquote><p>Sadece haklardan söze edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p></blockquote>
<p>Kişilik bütünlüğünün harcı diyebileceğimiz ahlaki değerlerin kazanılması ve yaşanması, toplum sayesinde mümkün olduğundan, bireyin mutlak anlamda kendisini toplumdan tecrit etmesi, ruhsal ve fiziksel anlamda sağlıklı bir hayat açısından uygun değildir. Çevre karşısında kişilik bütünlüğünü, yani benliğini korumak ve geliştirmek durumunda olan birey için sadece reaksiyonda bulunmak yeterli değildir. Sürekli değişme istidadı gösteren çevreyi yeniden yorumlamak ve yapılandırmak, bireyin çevresine yönelik eylemlerinde aktif rol oynamasını kaçınılmaz hâle getirmektedir. Her bireyin içinde bulunduğu durum kendine özgü olacağından, her bireyin kendi sorunlarını tek tek çözmesi en uygun yaklaşım olacaktır. İnsana tanınan bu büyük ayrıcalık aynı zamanda onun ferdîleşmesini mümkün kılan en değerli unsurdur (357).</p>
<blockquote><p>Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur.</p></blockquote>
<p>Her açıdan üstün niteliklerle donatılmış bir varlık olan insan diğer taraftan birtakım zaaflarla da mualleldir. Zaten insanın ayrıcalığı bu ikilemin doğurduğu dinamizmden neşet etmektedir. İnsan tabiatında doğuştan var olan bu dinamizm ve değişkenlik, toplumla girilen karşılıklı etkileşimin de katkısıyla, bölünemez bir bütünlük arz eden tek tek, biricik bireylerin gelişmesine zemin hazırlamaktadır (359). Kur’an’ın “emanet” olarak tanımladığı hedef, yani tüm insanların birlikte gerçekleştirerek paylaşacakları huzur, barış ve mutluluk dolu bir hayat; bu görevin üstesinden gelebilecek donanıma sahip bireylerin önüne konmuştur (33:72). Çünkü şeytanın desiselerine maruz kalan benliklerini sahip oldukları gerçek iman ve irade gücüyle ayakta tutabilen bireyler, sadece Allah’ın emanetinin gereğini yerine getirebilir. Bunun sebebi, benlik sahibi kişilere, yani bireylere, şeytanın gücünün yetmeyeceği gerçeğidir (16:99). Benlik yapısındaki düzen ve ahenk birtakım içsel ve dışsal faktörlere bağlı olarak bozulabilse de, birey olabilmeyi başarmış insanlar, tabiatlarındaki asli özelliklerine, –güçlü irade ve doğru algılayışlarının da yardımıyla–, tekrar Allah’a dönerek ve O’nu sürekli hatırlayarak birey olmanın yegâne anlamı olan benliklerini güçlendirebilir (361).</p>
<blockquote><p>Allah kulunun şirk koşmasını asla dilemez, ancak, onun düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına alarak şirk koşmasını da engellemez.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın insan kişiliğindeki hassas denge hâline işaret eden “takva” kavramı, dengedeki bozulmanın neden olabileceği olumsuz sonuçlara karşı bireyin kendisini muhafaza etmesini ifade etmektedir. Takva, insanın, birey olma bilinciyle, gerçeklik karşısında benliğini koruma gayreti içerisinde haddini aşmayarak dengeyi devam ettirmesidir (362). Kur’an, bazı dinlerde olduğu gibi Allah ile insan arasına herhangi bir aracının girmesine müsaade etmemektedir. Çünkü aksi, kişinin bireyselliğinin ihlali anlamına gelir. Onurlu birey, Allah’ın karşısında tek başına dimdik ayakta durabilme cesaretine ve gücüne sahip olmakla sorumludur: “Hiçbir kimsenin diğerinin adına bir şey yapamayacağı, hiçbir aracının kabul edilmeyeceği, hiçbir karşılığın alınmayacağı ve insanların hiçbir yardım görmeyecekleri kıyamet gününden sakınınız.” (2:48). Kıyamet günündeki durumu tasvir eden benzeri ayetlerdeki manzara, bireyselliğin ve tekbaşınalığın doruk noktası olarak görülebilir. Böyle bir güne hazır olmanın ön şartı, birey olmayı başarabilmektir. Kur’an böylece, kabileciliğin ve kavmiyetçiliğin hüküm sürdüğü bir toplumsal yapı içerisinde değersizleşen insan onurunun yeniden hak ettiği düzeye çıkabilmesi için, bireyin evrendeki konumuyla ilgili bilinç düzeyini yükseltmeyi hedeflemektedir. Kur’an’ın idealize ettiği insanlık projesinde bireyler, birbirinden kopuk ve ilintisiz monadlar gibi hareket eden varlıklar değildir. Tam tersine, kendisi için istediğini bir başkası için de istemedikçe gerçek bir mümin olamayacağı bilinciyle sürekli iyinin ve güzelin elde edilmesinin peşinde koşan kimselerdir (363).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hak varsa sorumluluk da var</strong></p>
<blockquote><p>Baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Allah tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255).</p></blockquote>
<p>Yeryüzünün halifesi seçilerek yönetme emaneti kendisine tevdi edilen insan, elbette bu emaneti ifa edebilecek haklar sistemiyle desteklenmiştir. Ancak, olay haklardan ibaret olmayıp bu haklar sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. İstisnai durumlar ve dezavantajlı kişiler hariç, hakkın söz konusu olduğu yerde sorumluluk da zorunlu olarak söz konusu olur. Sadece haklardan söz edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p>
<p>Hakkın aynı zamanda bir ‘vecibe’ boyutunun bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Zira, bahşedilen bir hakkın kullanımı insanın keyfine kalmış bir husus olmayıp kişinin o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de. Bu yüzden, alacağı bir haktan feragat etmek kişi için faziletli bir davranış sayılırken, vecibe olan bir haktan feragat etmek görevini ihmal etmek ve sorumsuz davranmak anlamına gelir, bu yüzden de cezalandırılır. Batı dünyasında ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri, başta her şeyi yaratan, hak bilincini bahşeden Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından, insanlığın derdine deva olamamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sadece Allah’a kul olmak </strong></p>
<p>Hak ve sorumluluk dengesini gözeten hakiki bir özgürlük anlayışı, ancak, Allah’a kul olmakla elde edilebilir. Zira, Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur. Sadece Allah’a kul olan, O’nun vaz’ettiği zamanlar ve mekânlar üstü ezeli ve ebedi ilkelere riayet eden insan, yaratılmış, kurgulanmış hiç bir gücün önünde eğilmez, insanın özgürlüğünü ipotek altına almaya çalışan, onu köleleştirerek sömürmek isteyen tüm odaklara karşı mücadele etme hak ve vecibesini bütün benliğiyle hisseder ve bu yolda bir ömür mücadele eder.</p>
<p>Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı hoca, En’âm Sûresi’ndeki “Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı&#8230;” ayetinin tefsirini yaparken (6:107), Yüce Allah’ın kulunun şirk koşmasını asla dilemediğini, zira şirki büyük bir zulüm olarak tanımladığını, ancak, insanın şirk koşmasını da engellemediğini, düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına almadığını izah eder (Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları, İstanbul 2013: 6/466-467).</p>
<p>Hz. Peygamber de (s) insanların dine girmesi için zorlayıcı tedbirler almamıştır. Çünkü onun görevi mesajı ulaştırmaktı, kabul ettirmek değil: “Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Onlara &#8216;zor ve baskı&#8217; kullanacak değilsin.” (88:21-22).  Zira, baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Yaratıcı tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255). Bu yüzden Yüce Allah, dinden dönen mürtedler hakkında dünyada bir yaptırım uygulanmayıp o kişilerin Kendisine havale edilmesini istemektedir (4:137). İşte Kur’an insana bu denli geniş bir özgürlük alanı tanımaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çarpık kadercilik anlayışı </strong></p>
<p>Kur’an’ın “kendi elleriyle kazandıkları yüzünden” diyerek insanın sorumluluğunda olduğunu açıkça ifade ettiği eylemlerini İslam tarihi boyunca ‘kader’e havale edenler hep olmuştur. Oysa, Allah “Bir topluluk kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (11:13) buyurmuş, bireysel ve toplumsal değişimden insanı sorumlu tutmuştur. Allah Rasulü (s) bu âyetin tefsiri sadedinde “Nasıl olursanız, öyle idare olunursunuz.” buyurmuştur. İsrâ Sûresi’ndeki “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” (17:73) âyetiyle eylemlerin sorumluluğu açıkça insana verilmişken, asırlar boyunca İslam dünyasında, tıpkı müşriklerin düşündüğü gibi “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık.” (6:148) şeklindeki batıl savunmayla özdeş addedilebilecek çarpık bir kader anlayışı yayılma alanı bulabilmiştir.</p>
<p>Gerek batıda üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin, gerekse İslam dünyasında on dört asır boyunca oluşan hak söylemlerinin Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmesi ve Müslümanların ve tüm insanlığın dikkatine sunulması ehem bir vecibe olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSAN OLABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2015 10:41:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[çift kutup]]></category>
		<category><![CDATA[doğu ve batı]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hinduizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanın görevi]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İslambilim]]></category>
		<category><![CDATA[kabiliyet]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Mutezile]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tam insan]]></category>
		<category><![CDATA[tek boyutlu insan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=72</guid>

					<description><![CDATA[Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep muhtaç olmuştur. Zira, görme eyleminin gerçekleşebilmesi için gözün varlığı yetmez, ışığa da ihtiyaç duyulur. Nitekim, son vahiy Kur’an’ın kendisine verdiği güzel isimlerden biri de “nur” olup, bu nur kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<blockquote><p>İnsan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın ifa edebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur.</p></blockquote>
<p>Doğuştan getirdiği ve bir ömür bünyesinde barındırdığı olumlu-olumsuz, iyi-kötü hasletleri sebebiyle insan kendine ve Rabbine yabancılaşabildiği gibi “emanet”e sadakat göstererek, ona ihanet etmeyerek potansiyelinin zirvesine çıkabilmekte, olgun, dengeli, tam bir insan olabilmektedir. İnsan, kötü hasletlerini terbiye ederek, iyi hasletlerini geliştirerek; Yaratan başta olmak üzere -sınırlı düzeyde de olsa- varlık bilgisi ve bilincine sahip olabilen, zeki, akıllı, fedakâr, tahammülkâr, ümitvar, kendini kontrol edebilen, affedebilen, vefalı, mütevazı, sevgi dolu, gerçekçi, hürriyetine düşkün, değerlere/ilkelere göre davranan, aidiyet hisseden, emanete riayet eden, sorumluluk bilincine sahip bir varlık olabilmekte, böylece yeryüzünün yöneticiliğini hak etmektedir.</p>
<blockquote><p>İmtihanın sırrı, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiştir.</p></blockquote>
<p>Öbür taraftan insan, ihtiras, kibir, yığma tutkusu, nankörlük, zalimlik, cahillik, müstağnilik, zayıflık, sabırsızlık, acelecilik, cimrilik, cedelcilik, hasım olmaya yatkınlık, hırs, yaygaracılık, unutkanlık, korkaklık, kindarlık, hayalcilik, isyankârlık, ihanet/hıyanet, tutkuyla bağlanma, bile bile yanlış yapma gibi derin menfi zaafları sebebiyle, imar etme göreviyle kendisine emanet edilen yeryüzünü ve dünya hayatını büsbütün ifsad edebilen bir varlıktır. İmtihan sırrı tam da bu iki uç arasında bir denge sağlayabilmekte, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiş durumdadır.</p>
<blockquote><p>İnsanoğlu görevini bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir.</p></blockquote>
<p>İnsanoğlu, emanete riayet etme ve yeryüzünü imar etme görevini; kendi nefsini, ailesini, toplumunu tezkiye ederek/arındırarak, bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir. Bu yüksek görevini bihakkın yerine getirebilmesi için kendisine ruh, akıl, irade, vicdan, iman, haysiyet, varlıklara isim verebilme, zaman bilinci, organizasyon becerisi, sosyalleşme, sosyal kurumlar oluşturabilme, hak ve özgürlük bilinci, hakikat aşkı, gibi yüksek kabiliyetler ihsan edilmiştir. Bu kadar emanetin diğer yaratılmışlara değil de insana  tevdi edilmiş olması; onun ‘yeryüzünün halifesi’ seçilmesi, sınava tabi tutulması, kendisine yöneltilen soruların cevapları mahiyetindeki tercihlerinin karşılığını gerek bu dünyada gerekse ahirette görecek bir varlık olması sebebiyledir.</p>
<blockquote><p>Allah Teala, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini ideal model olarak göstermektedir.</p></blockquote>
<p><strong>İnsan olabilmek</strong></p>
<p>Haysiyeti ve hürriyeti için, inandığı değerler için canını bile feda edebilecek kadar yüksek bir hakşinaslık duygusu taşıyan insan, baskı ve zorbalıkla değil, güzel muamele ve ikna yoluyla yola gelecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bu yüzden Allah Teala, emir ve yasaklarını beyan buyururken gerekçelerini de bildirmektedir. Yine, Yüce Yaratan, yüksek bir kopyalama yeteneğiyle yarattığı insanın bu özelliğine uygun olarak, mesajını insanlığa iletmek üzere seçip gönderdiği elçilerini, aynı zamanda insanlık için “en güzel örnek”ler, rol-modeller olarak takdim etmiştir. Allah Teala “<em>yâ eyyühe’n-nas</em>; ey insanlar” hitabıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini de ideal, olgun, tam insan olma yolunda ideal model olarak göstermektedir. Nitekim, bir meleğin ya da sadece bir kitabın değil, bir insanın elçi olarak seçilip gönderilmesi; onun taklit edilebilir, izinden gidilebilir olması, insanların ‘kendi içlerinden’, kendi türlerinden biri olması hasebiyledir.</p>
<blockquote><p>İnsan “beşer” olarak doğar, zamanla “insan” olur. İnsanlaşma doğumdan ölüme kadar devam eden bir süreçtir.</p></blockquote>
<p><strong>Zıt noktalar arasında insanlaşma süreci</strong></p>
<p>İnsan doğasının iyiliği-kötülüğü, doğuştanlığı-sonradanlığı, tikelliği-tümelliği, insanın özgürlük ve kader sorunu, insanın kurtuluşu meselesi gibi kadim büyük problemleri Doğu’nun ve Batı’nın din ve felsefelerine göre detaylıca inceleyen Prof.Dr. Kadir Canatan’ın, 2014 sonunda yayınladığı “İnsan Fenomeni” isimli eserinin sonuç kısmında yer alan şu kıymetli tespitler alana çok önemli katkılar sunmaktadır:</p>
<blockquote><p>“Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal insan ise çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (Ali Şeriati)</p></blockquote>
<p>İslam’a göre insan, potansiyel olarak zıtlıkları içeren, dolayısıyla tek boyuta indirgenmesi mümkün olmayan bir varlıktır. Bu dünyada hem iyi hem de kötü eğilimler sergilemektedir. Tümden iyi ya da tümden kötü insan yoktur. Eğer insan kendinde bulunan iyi özellikleri geliştiriyor ve bu özellikleri koruyacak bir sosyal çevrede yaşıyorsa, o iyi bir insan olur. Tersi durumda ise kötü bir insan olur. Bu, iyi insandan kötü davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmediği gibi kötü insandan da hiçbir zaman iyi davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmez. Kur’an’a göre insan, hiç bir zaman olmuş-bitmiş bir varlık değildir. O, “beşer” olarak doğar, ama zamanla “insan” olur. İnsanlaşma bir süreçtir ve bu süreç, doğumdan ölüme kadar kesintisiz bir şekilde sürer. Beşer, potansiyel insandır. Beşer “doğulur”, insan “olunur”. Kendi iç dünyasında insan, iki uç nokta arasında gidip gelmeye müsaittir (s.352).</p>
<blockquote><p>“’Semanın çocuğu’ iken ‘yeryüzünün kurdu’na dönüşen insan ile hayvan arasında kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!” (Aliya İzzetbegoviç)</p></blockquote>
<p>İslam, insanın dünya hayatının bir sınav alanı olduğunu vurgulayarak, onu ‘sorumlu’ ve ‘bilinçli’ bir birey olarak tanımlamaktadır. İman edip etmemek kişinin bilinçli bir tercihidir. Seçim ve tercihin olduğu yerde, Hristiyanlıkta var olan ‘doğuştanlık’ ve ‘sabit bir doğa’ fikrini kabullenmek mümkün değildir (s.354). Geleneksel düşünce ve dinlerde insanın doğum, yaşam ve ölümünü kuşatan ilahi determinizm fikri oldukça yaygındır. İslam düşüncesine de sirayet etmiş olan bu ‘kadercilik fikri’, insanın irade ve seçimlerini iptal eden ve özgürlüğünü ortadan kaldıran bir yaklaşımdır (s.355). Mutezile dışındaki kelam ekolleri kader konusunu ontolojik (yaratma) düzleminden taşırarak insan fiillerini de kapsayacak şekilde genişletmişler ve insanı eylemlerinin yapıcısı olmaktan çıkarmışlardır. Böylece, varlık âleminde var olan hiyerarşi fikrini yıkarak insan ile diğer canlılar ve cansız nesneler arasındaki temel farkı ortadan kaldırmışlardır (s.357). İnsanın fiillerini Allah’a izafe eden böyle bir kader fikrinde ısrar edenler, dünyanın bir sınav alanı olduğu esasına dayalı sistemi çökertmektedir. Bu durumda ortada ne kendi içinde tutarlı bir dini sistem kalmakta, ne de ‘sorumlu’ ve yargılanma konusu bir insan fikri kalmaktadır! (s.358).</p>
<p>Kur’an’da, Hinduizm’de olduğu gibi bir ‘çevrim’ fikrine ya da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi ‘günahkâr’ bir insan doğası fikrine rastlanmaz. Dolayısıyla bu din ve öğretilerin anladığı anlamda bir kurtuluş düşüncesi yoktur. İslam’da kendine özgü bir hidayet felsefesi mevcuttur. İnsan her ne kadar aklıyla ve kendi çabalarıyla eşyanın hakikati konusunda bazı bilgilere ulaşabilirse de hidayet için ilahi rehberliğe muhtaçtır. Nitekim peygamberliğin gerekçesi de budur. İnsan, dünya hayatında bir öndere ihtiyaç duyar. Bu nedenle Allah, tarih boyunca pek çok elçi göndererek insana doğru yolu göstermiştir. Fakat yol gösterme/hidayet, insan için bir seçim meselesidir. Hiç kimse hidayete zorlanamayacağı gibi hiç kimse de çaba sarfetmeksizin kurtuluşa eremez (s.361).</p>
<p>Kur’an’a göre insan tabiatı hem iyiye hem de kötüye meyillidir. İnsan, seçim ve tercihleriyle kendi doğasına müdahalede bulunur ve özbilincini kullanarak kendine istikamet belirler. İnsan, dikey olarak salt iyilik üzere olan melek ile salt kötülük üzere olan şeytan arasında gidip gelme, “melekten yüce, şeytandan alçak” olma imkânına sahiptir. Bedensel tabiatı onu aşağıya, ruhsal tabiatı ise onu yukarıya çeker. Kurtuluş için iman, yani Allah’a teslimiyet şarttır, ama bu sadece bir başlangıçtır. İman, amelle ete kemiğe bürünmek zorundadır. İnsanın kurtuluşu, bu anlamda kendi elindedir. İnsan, Allah’ın ve elçilerinin gösterdiği yola katılıp bu yol üzerinde sürekli bir çaba (cihad) içinde olursa, iman aktif hale gelir. Nitekim tüm peygamberler insanlara önder ve rol-model olma işlevlerini tebliğ, hicret ve cihad görevleri yoluyla yerine getirmişlerdir. Hidayetin zıddı olan dalalet, sapma anlamına gelir. İnsan, manevi yolculuğunda kendisini saptıran veya engelleyen manilerle mücadele etmek, yani cihad etmek zorundadır (s.362).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Günümüz insanı ve ideal insan </strong></p>
<p><strong> </strong>Modern hayatta ne yazık ki faziletli insan değil uysal insan, erdemli davranan değil, menfaatine göre yön değiştiren insan modeli yaygınlaşmış durumda. Eğitimiyle, siyasetiyle, ekonomisiyle&#8230; modern sistem insanı olmaya ve olgunlaşmaya değil de imaja ve görünür olmaya yönlendirmektedir. “Doğu ve Batı Arasında İslam” eserinin müellifi bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle kapitalizmden önce ‘semanın çocuğu’ olan insan, ‘yeryüzünün kurdu’ olmuştur artık: Yiyen, içen, uyuyan, soğuktan ve sıcaktan korunan, çiftleşen, cinsel haz duyan, toplum içinde faaliyet gösteren, fakat diğer hayvan türlerinden konuşma yeteneği, dili, düşünme ve el üretimi, estetik eğilimleri ile farklı olan bir ‘hayvan’. İnsan ile hayvan arasında, kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı’nın “tek boyutlu insan” tezi karşısında “tam insan” tezini savunan merhum Ali Şeriati günümüz insanı ile ideal insanı şu şekilde mukayese etmektedir:</p>
<p>“Mevcut insan daha çok yarar ve çıkara eğilimli olan insandır. Arzu edilen ve ideal insan ise olması gereken, bütün öğretilerin, bütün sanatların ve bütün dinlerin övdükleri ve en azından yaratma savında oldukları insandır. Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal ve arzulanan insan ise tam tersine, çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (İslambilim I, Fecr, 2011:236).</p>
<p><strong> </strong>Emanete sadakat gösteren, ‘takva elbisesini giyerek’ sorumluluk bilinci kuşanan, insanlara yandaşlık, düşmanlık ya da çıkar odaklı değil, insan olmaları hasebiyle adalet ve ihsan ile muamele eden, geçici dünya menfaatlerine tamah etmeden hakkı üstün tutan, hakkın yanında duran, sorunlarını birbirlerini yok edercesine çatışarak değil, konuşarak, feragatte bulunarak, Allah’ın en ileri model olarak insanlığa gösterdiği “affetme” yöntemini tercih ederek kalıcı çözüme kavuşturabilen, vahye mutabık bir hayatın inşası için bir ömür çaba sarfeden insanlardan olabilmek duasıyla&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSANI TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 11:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[akif]]></category>
		<category><![CDATA[akif insan şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[doğa bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[filozof]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[insan şiiri sadeleştirilmiş]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Canatan]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=36</guid>

					<description><![CDATA[Batı felsefesi, alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir. Tarih boyunca doğusundan batısına kadar dünyanın hemen her tarafında insanın mahiyetini kavramak için gayret sarf eden, bir meçhulü kendince tarif etmeyi deneyen çok düşünür gelip geçmiştir. Bunların büyük bir kısmı mahlukatın en [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Batı felsefesi, alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir.</p></blockquote>
<p>Tarih boyunca doğusundan batısına kadar dünyanın hemen her tarafında insanın mahiyetini kavramak için gayret sarf eden, bir meçhulü kendince tarif etmeyi deneyen çok düşünür gelip geçmiştir. Bunların büyük bir kısmı mahlukatın en kompleks üyesini tanımanın zorlu uzun yolunu sürmek yerine sadece bir hususiyetinden yola çıkarak onu tanımlayıvermeyi tercih etmiştir. Oysa, en değerli, en şerefli ve en üstün olduğuna dair elimizde kesin delil olmasa bile çok değerli, çok şerefli ve çok üstün bir varlık olduğunu, yeryüzünün yönetiminin uhdesine tevdi edildiğini Kur’an ayetlerinden öğrendiğimiz insanı anlamak, onun mahiyetini bihakkın kavramak, onu tanımlamak hakikaten hiç de kolay bir olay değildir.</p>
<p>Yaklaşık iki asırdan beri doğa bilimleri ve teknoloji yanında sosyal bilimlere de damgasını vurmuş olan Batı felsefesi ve bilimsel üretimi; alet kullanan hayvan, düşünen hayvan, söz verebilen hayvan, isyan eden hayvan, hisseden hayvan, ticaret yapabilen hayvan, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir. Doğu felsefesinde aynı indirgemeyi yapan düşünceler yanında insanda insanüstü vasıflar vehmeden yüceltmeci düşünce ve inanç hareketlerine de rastlanmaktadır.</p>
<p>Doğa ve tıp bilimleri kadar olmasa da önemli gelişmeler katetmiş olan insan ve toplum bilimlerine; özellikle filozofların, antropologların, ilahiyatçıların, psikologların, sosyologların ve pedagogların insanın hakikatini kavramaya  yönelik çalışmasına rağmen ‘insan’a dair esaslı izahlar getirilemeyişini Kadir Canatan, Alman filozofu ve felsefe tarihçisi Ernest Cassirer’in izahları çerçevesinde şöyle cevaplıyor: Bir taraftan insana ilişkin bilgilerdeki aşırı uzmanlaşmanın sebep olduğu epistemolojik parçalanma, diğer taraftan da bu parçalanmayı sona erdirecek kavramsal bir bütünlüğe ulaşmadaki zorluk (İnsan Fenomeni, Açılım Kitap, 2014: 8).</p>
<p>Doğu ile Batının ifrat ve tefritini reddeden İslam, insanı hak ettiği ve layık olduğu bir konumda değerlendirmiş, onu Allah’ın kulu ve yeryüzünün yöneticisi olarak takdim etmiş, yerde ve göklerdeki yaratılmışları da onun hizmetine ve emrine amade kılmıştır. Birbirlerinin halefi/halifesi olarak yeryüzünü imarla görevlendirilen insanın kâmil, olgun, bütün, tam bir insan olmasının yol ve yöntemini Kur’an apaçık şekilde ortaya koymuş, sevgili Efendimiz de, kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa ‘insan-ı kâmil’in en güzel örneğini hayatıyla göstermiştir.</p>
<p>Kendimizi bilme gayretiyle telif ettiğimiz ve geçen hafta bu sayfada sizlerle paylaştığımız “İnsanı Anlamak” başlıklı yazımızın mütemmimi olarak bu hafta büyük mütefekkir Âkif’in “İnsan” şiirini paylaşmak istiyorum (Safahat, Hece Yayınları, 2010: 80-82). İnsanla ilgili ayetlerin manzum tefsiri mahiyetindeki bu muhteşem şiiri, daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’ani Hayat dergisinin ‘insan’ konulu sayısında (Ocak-Şubat 2015: 39/118-119) yayımlanan manzum sadeleştirmemizle birlikte takdirlerinize sunuyorum:</p>
<p><strong>Mehmet Âkif ERSOY</strong></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><strong><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">İNSAN</span></strong></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">“Ve tez’umu enneke cirmun sağîr,</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">Ve fîke’ntava’l-âlemu’l-ekber.”</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">(İmam Ali)</span></em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></td>
<td><strong><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">İNSAN</span></strong></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">“Sanırsın haa, sen cirmini sağîr,<br />
Sende cem’olmuşken âlem-i kebîr;<br />
Küçük bir cisim mi sanırsın kendini sen,<br />
En büyük âlem benliğinde saklı iken!”<br />
(İmam Ali)</span></em></td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 50%">Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,<br />
&#8220;Muhakkar bir vücûdum!&#8221; dersin ey insan, fakat bilsen.<br />
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:<br />
Avâlim sende pinhândır, cihanlar sende matvîdir:Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,<br />
Olur kalbin tecellîzâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.<br />
Musağğar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;<br />
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!</p>
<p>Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun;<br />
Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.<br />
Esirindir- tabîat, dest-i teshîrindedir eşya;<br />
Senin ahkâmının münkâdıdır, mahkûmudur dünya.</p>
<p>Bulutlardan sevâ’ik sayd eder irfân-ı çâlâkin;<br />
Yerin altında ma’denler bulur nakkâd-ı idrâkin.<br />
Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın;<br />
Nedir dağlar, semâ peymâ senin şehbâl-i pervâzın!</p>
<p>Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde,<br />
Olur dem-sâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde.<br />
Dayanmaz pîş-i ikdâmında mâni’ler müzâhimler;<br />
Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler.</p>
<p>Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fikr-i hikmettir,<br />
Ki her işrâkı bir sönmez ziyâ-yı sermediyyettir;<br />
Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilhâm-ı sa’yindir,<br />
Ki her hatvende eyler sâye-küster vâhalar zâhir.</p>
<p>Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller&#8230;<br />
Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller.<br />
Yıkar bârû-yı istibdâdı bir âsûde tedbîrin;<br />
Semâlardan inen te’yîdisin gûyâ ki takdîrin!</p>
<p>Taharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye;<br />
Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtîye!<br />
Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde,<br />
Bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde.</p>
<p>O istikbâledir şevkin, odur ma’şûk-i vicdânın,<br />
O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.<br />
O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırârîdir;<br />
Terakkî meyli artık fitratında rûh-ı sârîdir!</p>
<p>Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin,<br />
Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin!<br />
Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır&#8230;<br />
Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.</p>
<p>Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,<br />
Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.<br />
Serâir perde pûş-i zulmet olsun varsın isterse&#8230;<br />
Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman rûhunu ye’se:</p>
<p>Emel, meş’al-keşin, bir reh-nümâ hem-râhın olmuşken,<br />
Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten.<br />
Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnû’ât,<br />
Taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!</p>
<p>Tutar mâhiyyet-i Sâni’, o en heybetli mâhiyyet,<br />
Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et!<br />
Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbi’sin&#8230;<br />
Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kâni’sin!</p>
<p>Dururken böyle bîpâyân-ı terakkî-zâr karşında;<br />
Nasıl dersin ya &#8220;Pek mahdûd bir cirmim&#8221; tutarsın da.<br />
Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın:<br />
Tekâlîfin emânet-gâhısın bir başka cevhersin!</p>
<p>Hayâtın eksik olmazken ağır bin bârı arkandan;<br />
Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;<br />
Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,<br />
Yolundan kalmayıp dâim gidersin&#8230; Hem ne sür’atle!</p>
<p>Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,<br />
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:<br />
Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hem pâyen<br />
Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken.<span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></p>
<p><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></td>
<td style="width: 50%">Haberdar olmamışsın kendi zatından da hâlâ sen,<br />
&#8220;Değersiz bir varlığım!&#8221; dersin ey insan, fakat bilsen.<br />
Senin niteliğin oysa meleklerden de yücedir<br />
Tüm âlemler sende saklı, dünyalar sende gizlidir:Taşarken Rahman&#8217;ın feyzi bütün yerlerden, göklerden<br />
Rabb’in nur üstüne nuru akseder senin sinenden!<br />
Cismin pek küçüktür amma zirvesi Hak san’atının;<br />
Bu onurla sınırın yok, sonu yok itibarının!</p>
<p>Sözün sultanı Allah’ın en güzel beyti olmuşsun;<br />
Hikmetle fıtrat verenin bilinmez sırrı olmuşsun.<br />
Emrindedir bütün varlık, tüm tabiat avucunda,<br />
Kararına boyun eğen tutsağındır senin, dünya.</p>
<p>Bulutlardan yıldırımlar avlar senin güçlü bilgin;<br />
Yerin altında madenler bulur tenkitçi idrâkin.<br />
Dalgalar naz beşiğindir, denizler ise yatağın;<br />
Neymiş dağlar, ölçer göğü, tek bir tüyü kanadının!</p>
<p>Hava, hükmünü hızlıca yayan bir araç anında,<br />
O an sesine yoldaştır âlemin her bir yanında.<br />
Dayanamaz gayretine karşı engeller, zorluklar;<br />
Kaçar, sen azimle cenge girişince saldırganlar.</p>
<p>Karanlıklarda gezsen de, fikir hikmet fenerindir,<br />
Bir ışık ki parıltısı sönmemiş, sönmeyecektir;<br />
Susuz çöllerde kalsan da, gayretin rehberin olur,<br />
Her bir adımında gölge eyler vahaları korur.</p>
<p>Ne zindanlar olur engel, ne idamlar, ne sürgünler&#8230;<br />
Duraksamaz, yürürsün sen, yol kesse de demir eller.<br />
Yıkar zulmün surlarını, sessiz sakin bir tedbirin;<br />
Pekişti hükmü seninle, göklerden inen takdirin!</p>
<p>Araştırmaktan usanmaz, yüceldikçe yücelirsin;<br />
Atıldıkça atılayım başka yarınlara dersin!<br />
Anlı şanlı günlerinde, mutlu mesut hallerinde,<br />
Daha uzak bir gelecek vardır senin hayâlinde.</p>
<p>O gelecek için coşkun, odur senin varlık aşkın,<br />
O kutsi neşeye vurgun, durup dinlenemez canın.<br />
O coşkunun çekimiyle zorunludur yolculuğun;<br />
İlerleme arzusuyla kuşatılmış zira ruhun!</p>
<p>Yaratılış sırlarından haberdar olmak istersin,<br />
Bilinmezlik yığınından hemen kurtulmak istersin!<br />
Başlangıcın, günün, sonun, ki üç çetin muammadır&#8230;<br />
Geleceğin devirleri durur karşında hep hazır.</p>
<p>Anlamanın sevdasıyla, hep koşarsın hiç durmazsın,<br />
Hakikatin kokusunu almadan da oturmazsın!<br />
Sır perdesi karanlığı örtmüş olsun ister ise&#8230;<br />
Düşürmez, düştüğün yokluk ruhunu ümitsizliğe:</p>
<p>Emel meşalendir bir de kılavuz yoldaş olmuşken,<br />
Çekinmezsin sen hiç asla karanlıklara girmekten!<br />
Yaratılış gerçekleri bir gün gelip aydınlansa,<br />
Araştırmayı bırakıp bir an durur musun? Asla!</p>
<p>Bu sefer de Yaratan&#8217;ın hakikatini anlamak,<br />
Ateşiyle kavrulursun, durmaksızın koşturarak!<br />
Durmak yoktur senin için, hep bir ilerleyiştesin&#8230;<br />
Ne bu güne razı olur, ne gelenle yetinirsin!</p>
<p>Dururken böyle sonsuz bir ilerleyiş hep karşında;<br />
Tutup nasıl dersin &#8220;küçük bir varlığım ben aslında!”<br />
Meleklerden daha büyük iltifatlara mazharsın:<br />
Emanetleri yüklendin, zira sen başka cevhersin!</p>
<p>Eksik olmazken hayatın bin bir zorluğu sırtından;<br />
Ölümler ve tüm korkular saldırırken dört bir yandan;<br />
Sen en ağır belalara göğüs gerer maharetle,<br />
Yolundan kalmayıp daim gidersin&#8230; Hem ne süratle!</p>
<p>Yaratılışın eşsiz bir kopyası olduğun elbet,<br />
Tecelli etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:<br />
Nasıl davranmak gerekir, makamın böyle yüceyken,<br />
Hayvan olmasın, değerin meleklerden de üstünken?</p>
<p><em>Sadeleştiren: Fethi Güngör</em><br />
<em>Kartal, 27 Aralık 2014</em></p>
<p><em>Yetmiş sekiz sene evvel göçtü hak şairi Âkif,</em><br />
<em>Cennette en mûtenâ yer olsun mekânı ey Lâtîf!</em></p>
<p><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"> </span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSANI ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-anlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 11:31:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[10:14]]></category>
		<category><![CDATA[13:11]]></category>
		<category><![CDATA[15:28-29]]></category>
		<category><![CDATA[15:29]]></category>
		<category><![CDATA[16:78]]></category>
		<category><![CDATA[17:13-14]]></category>
		<category><![CDATA[17:70]]></category>
		<category><![CDATA[2:256]]></category>
		<category><![CDATA[2:39]]></category>
		<category><![CDATA[21:30]]></category>
		<category><![CDATA[22:5]]></category>
		<category><![CDATA[25:44]]></category>
		<category><![CDATA[25:54]]></category>
		<category><![CDATA[31:20]]></category>
		<category><![CDATA[32:9]]></category>
		<category><![CDATA[35:39]]></category>
		<category><![CDATA[36:77]]></category>
		<category><![CDATA[37:11]]></category>
		<category><![CDATA[38:71-72]]></category>
		<category><![CDATA[38:72]]></category>
		<category><![CDATA[6:165]]></category>
		<category><![CDATA[66:6]]></category>
		<category><![CDATA[7:129]]></category>
		<category><![CDATA[76:1]]></category>
		<category><![CDATA[76:29]]></category>
		<category><![CDATA[76:3]]></category>
		<category><![CDATA[91:7-10]]></category>
		<category><![CDATA[95:4]]></category>
		<category><![CDATA[95:5]]></category>
		<category><![CDATA[96:1]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[alak]]></category>
		<category><![CDATA[antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[çift kutup]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[halifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Elik]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanın görevi]]></category>
		<category><![CDATA[insanın yaratılışı]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kâfir]]></category>
		<category><![CDATA[mâ]]></category>
		<category><![CDATA[mükerrem]]></category>
		<category><![CDATA[şâkir]]></category>
		<category><![CDATA[salsâl]]></category>
		<category><![CDATA[sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhit Mesajı]]></category>
		<category><![CDATA[Turâb]]></category>
		<category><![CDATA[ünsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=25</guid>

					<description><![CDATA[‘İnsan’ isminin Arapçada ‘unutmak’ anlamına gelen ‘n-s-y’ kökünden türediğini ileri sürenler de olmakla beraber; ‘ünsiyet peyda etmek, kaynaşmak, uyum sağlamak, samimi olmak’ anlamlarını veren ‘e-n-s’ kökünden türemiş olması kuvvetle muhtemeldir. Zira, unutkanlık vasfından bir isme sahip olması insanın şanına yaraşmamakta, onun sosyalleşme ihtiyacı ve vasfıyla tam bir mutabakat arz eden ‘ünsiyet kurma’ kökünden mülhem bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘İnsan’ isminin Arapçada ‘unutmak’ anlamına gelen <em>‘n-s-y’</em> kökünden türediğini ileri sürenler de olmakla beraber; ‘ünsiyet peyda etmek, kaynaşmak, uyum sağlamak, samimi olmak’ anlamlarını veren <em>‘e-n-s’</em> kökünden türemiş olması kuvvetle muhtemeldir. Zira, unutkanlık vasfından bir isme sahip olması insanın şanına yaraşmamakta, onun sosyalleşme ihtiyacı ve vasfıyla tam bir mutabakat arz eden ‘ünsiyet kurma’ kökünden mülhem bir isim kazanmış olması insanın hakikatine daha münasip düşmektedir. Nitekim, ünsiyet, munis, nisa gibi aynı kökten türeyen kelimelerde olduğu gibi “insan” kelimesi de, Sevan Nişanyan’ın etimolojik sözlüğüne göre “iyi huylu ve yumuşak başlı olma, evcilleşme” (Sözlerin Soyağacı, 2009:267) anlamlarına gelmektedir.</p>
<blockquote><p>Akidenin değil bilimin konusu olan ‘insanın yaratılışı’ meselesinde Yahudi ilahiyatından İslam kültürüne taşınmış sorunlu bir kaç rivayetle yetinmek doğru değildir.</p></blockquote>
<p><strong>İnsanın ilk yaratılışı</strong></p>
<p>Akidenin değil bilimin konusu olan ‘insanın yaratılışı’ meselesinde Yahudi ilahiyatından İslam kültürüne taşınmış sorunlu bir kaç rivayetle yetinmek insanın hakikat arayışına mugayirdir. Kur’an&#8217;ın bir çok yerinde insanın hangi özden yaratıldığı konusunda değişik ifadeler kullanılır: <em>Turâb</em>; toprak (22:5), <em>salsâl</em>; pişirilmiş çamur (55:14), <em>hamein mesnûn</em>; şekil verilmiş çamur (15:28), <em>tîn</em>; çamur (37:11), <em>mâ’</em>; su (21:30), <em>alak</em>; embriyo (96:1)&#8230; Bütün bu kelime ve  kavramlar, insanın tabiatın bağrından çıktığını ve onun birbirinin devamı ve mütemmimi olan uzun bir süreçte en güzel kıvama getirildiğini göstermektedir.</p>
<blockquote><p>Rabbimiz insana güvendiğini, bahşettiği yüksek yetenek ve emanetler sayesinde onun hakkaniyet temelinde gelişmiş sosyal sistemler kurabileceğini beyan buyurmuştur.</p></blockquote>
<p>İlgili ayetleri incelendiğimizde görmekteyiz ki, insanın hammaddesi toprak ile suyun (25:54; 36:77) buluşmasıyla karılmış, beşerin yaratılışı bir süreç dâhilinde ortaya çıkmıştır. Nitekim, insan bedenini inceleyen fizik, kimya ve biyoloji bilimleri vücudumuzun yüzde 65’inin oksijen, 18’inin karbon, 10’unun hidrojen, 3’ünün azot, 1.5’inin kalsiyum, 1’inin fosfor, geri kalan yüzde 1.5’inin de nitrojen vb. diğer organik ya da inorganik bileşenlerden oluştuğunu ortaya koymuştur. Rabbimizin ilahi bir sanat eseri olarak mükemmelen bir araya getirdiği bu bileşenlerin oluşturduğu kas, sinir ve bağ gibi dokular sayesinde, bedenimizin solunum, sinir, hareket, üreme, dolaşım ve sindirim gibi hayati sistemleri muhteşem bir uyum içerisinde işlerlik kazanmaktadır.</p>
<p>Ne var ki, insanı “<em>mükerrem</em>; çok değerli” kılan, ona ‘ilahi ruh’tan üflenmesidir (38:71-72). Allah Teala, yaratılışını en düzgün hale getirdikten ve ruhundan üfledikten sonra diğer yaratılmışların ona saygılarını sunup insana boyun eğmesini ferman buyurmuştur (15:28-29, 31:20). İşte beşer, üflenen bu ruh sayesinde ‘insan’ mertebesine yükselmiştir. Zira, ruh üflendikten sonra insanın kendisini hayvandan ayıran üstün yetenekleri ortaya çıkmıştır (32:9, 15:29, 38:72).</p>
<blockquote><p>İnsanoğlu “<em>halifetullahi fi’l-ard</em>; Allah’ın yeryüzündeki halifesi” değil, “<em>halâife fi’l-ard</em>; yeryüzünde birbirlerinin halifesi” olarak görevlendirilmiştir.</p></blockquote>
<p>Yüce Yaratan insanı yeryüzünde halife atayacağını beyan buyurduğunda, melekler, zaten yeryüzünde var olan ve sorumsuzca yaşayan, kan dökerek istediğini elde eden, mal kavgası yapan, güçlünün zayıfı ezdiği bir beşer hayatını müşahede etmekte oldukları için beşer türünün halife seçilmesinin hikmetini o an idrak edememiş ve “biz seni överiz, yüceltiriz”, hikmetini idrak edemesek de senin tayinin ve takdirin elbette en güzelidir mealinde bir tepki vermişler, Rabbimiz de “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” (2:30) buyurarak insana güvendiğini, bahşettiği yüksek yetenek ve emanetler sayesinde onun hakkaniyet temelinde gelişmiş sosyal sistemler kurabileceğini beyan buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın değil, yekdiğerinin halifesi</strong></p>
<p>Ayet-i kerimede sarahaten beyan buyurulduğu üzere insanoğlu “<em>halifetullahi fi’l-ard</em>; Allah’ın yeryüzündeki halifesi” değil, “<em>halâife fi’l-ard</em>; yeryüzünde birbirlerinin halifesi” olarak görevlendirilmiştir (6:165, 7:129, 10:14, 35:39&#8230;). Hâşâ, Allah’ın halifeye ihtiyacı olmadığı gibi ona vekâlet edebilecek bir varlık da yoktur. İnsanlar gibi gruplar ve toplumlar da birbirinin ardılı olarak hayat sürüp gitmektedir. Dün yaşayan seleflerimizin yerini dolduran bizler, bu yerleri bizden sonra gelecek haleflerimize devretmek durumundayız. Kıyamete kadar dünya bu şekilde deveran edip duracaktır.</p>
<blockquote><p>İnsanın yeryüzündeki temel misyonu, kendi nefsini, ailesini, toplumunu ve bütün bir insanlığı <em>tezkiye</em> etmek, ıslah temelli bireysel ve toplumsal değişimi gerçekleştirmektir.</p></blockquote>
<p>Halife tayin edilen insanın yeryüzündeki temel misyonu, kendi nefsini (91:7-10), ailesini (66:6), toplumunu ve bütün bir insanlığı <em>tezkiye</em> etmek, böylece Allah’ın koyduğu ilkeler doğrultusunda ıslah temelli bireysel ve toplumsal değişimi (13:11) gerçekleştirmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âdemoğlunun çift kutuplu yapısı</strong></p>
<p>“<em>Ahsen-i takvim</em>” üzere, en güzel kıvamda yaratılan (95:4), çok değerli kılınan (17:70) insan, yaratıkların büyük çoğunluğundan daha üstün bir konuma yüceltilen çok şerefli bir varlıktır. Tahammülkâr, kendini kontrol edebilen, affedebilen, Yaratan başta olmak üzere -sınırlı düzeyde de olsa- varlık bilgisi ve bilincine sahip olan insanın; yığma tutkusu, nankörlük, zalimlik, cahillik, müstağnilik, zayıflık, acelecilik, hasislik, cedelcilik, hasım olmaya yatkınlık, hırs, yaygaracılık, bile bile yanlış yapma gibi terbiyeye muhtaç derin zaafları da bulunmaktadır. Nitekim, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmesi, insanın tabi tutulduğu imtihanın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.</p>
<p>Bütün varlıklar “<em>ma hulika leh</em>; yaratılış amacı” doğrultusunda hayatını sürdürürken; insan, kendisine bahşedilen irade ve hürriyet emanetini kötüye kullanarak yanlış yola sapabilmekte, şirazeden çıkabilmektedir. İnsan, iki uçlu yapısı sebebiyle meleklerden üstün bir mertebeye erişebileceği gibi hayvanlardan daha aşağı bir derekeye de inebilecek özellikte bir varlıktır (25:44, 95:5).</p>
<blockquote><p>Allah, bahşettiği akıl, irade, sorumluluk bilinci gibi yüksek meziyetler sebebiyle yolu seçme hakkını tanıdığı insana, tercihini kullanırken hiç bir baskı uygulamamıştır.</p></blockquote>
<p>İşte bu sebeple Allah, “annesinin karnından hiç bir şey bilmez halde çıkardığı” (16:78) insana “yolu gösterdi” (76:3) ama <em>şâkir</em> ya da <em>kâfir</em> olmak, cennetin ya da cehennemin yolunu tutmak konusunda onu serbest bıraktı. Bahşettiği akıl, irade, sorumluluk bilinci gibi yüksek meziyetler sebebiyle yolu seçme hakkını tanıdığı insana tercihini kullanırken hiç bir baskı da uygulamadı (2:256). Ancak, sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz elbette kullarının doğru yolu tutmasını ve ebedi saadete nail olmasını istemekte, onların yanlışa sapmasına asla razı olmamaktadır: “Bütün bunlar bir öğüt ve uyarıdır. Şu halde, dileyen Rabbine varan bir yol tutsun.” (76:29).</p>
<blockquote><p>İnsanın hakikatini kavrayarak ona fıtratına muvafık muamele edersek ferdi, ailevi ve sosyal huzuru temin etmenin kanununu keşfetmiş oluruz.</p></blockquote>
<p><strong>İnsana fıtratınca davranmak</strong></p>
<p>İnsanın hakikatini kavrayarak ona fıtratına muvafık muamele edersek ferdi, ailevi ve sosyal huzuru temin etmenin kanununu keşfetmiş oluruz. İnsanlarla birlikte yaşarken, onlarla iletişim kurarken, birlikte iş yaparken Allah’ın insan kullarının ortak davranış özelliklerini göz önünde bulundurursak sağlıklı, etkili bir iletişimin zeminini yakalamış, bozuk iletişimden kaynaklanan ve bütün bir hayatı, hattâ kalıcı ahiret hayatını etkileyen kin ve düşmanlıkları baştan engellemiş oluruz.</p>
<blockquote><p>İnsanoğlu baskı ve zorbalıkla değil, izah ve ikna yöntemiyle yola getirilebilecek bir fıtratta yaratılmıştır.</p></blockquote>
<p>İnsanoğlu baskı ve zorbalıkla değil, izah ve ikna yöntemiyle yola getirilebilecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bu yüzden Allah’a iman konusunda bile insana baskı yapmak caiz değildir. Zira, Yüce Yaratan insanın özgürlük alanını bu denli geniş çizmiştir.</p>
<p>Gelişmiş bir kopyalama yeteneği olan insan iyi davranışlar gibi kötü davranışları da taklit ederek çoğaltır. Bu yüzden insana sözlü mesaj iletme yanında ona güzel örnek olarak doğru davranışı göstermek daha büyük önem arz eder.</p>
<p>Bazı belgesel çalışmalarında günümüze kadar yerkürenin 110 milyar civarında insanı misafir ettiği belirtiliyor. Halen dünyada yaşamakta olan 7 milyar insan, toplam sayının %6’sına tekabül etmektedir. En başından günümüze kadar yaşayan insanların ortak davranış özelliklerini merak eden psikologlar şu hususların altını çizmiştir:</p>
<p>İnsanlar, aile ve iş hayatları başta olmak üzere bütün bir sosyal hayatta reddedilme korkusu duyar. Kişiliğinin, düşünce, davranış ve kararlarının kabul görmesini bekler. İzzetinefsinin/özsaygısının saldırıya uğramasına direnir. Maddi ya da manevi bir karşılık bekler. Söylenene değil anladığına göre hüküm verir. Hoşlandığı şeylerden konuşulmasını ister. Kendisinden hoşlanan insandan hoşlanır ve ona güvenir. Davranışlarında görünen sebepler dışında gizli sebepler güdebilir. En önemli insanlardan bile basit davranışlar sadır olabilir. Birden çok rol ve statüyü eşzamanlı olarak üstlenebilir. Burada tehlikeli olan rolleri karıştırmaktır. Bu bilgileri aktarırken, insanın ruh yapısı hakkında henüz işin başında sayılabilecek psikoloji biliminin tespitlerine ihtiyatla yaklaşmakta yarar olduğunu da unutmamak gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanın farkı</strong></p>
<p>İnsanlar gibi bitkiler ve hayvanlar da can sahibi iken, akıl, irade, vicdan, iman, ahlak, şeref ve haysiyet, hak ve adalet duygusu, sorumluluk bilinci, varlıklara isim verebilme yeteneği gibi yüksek emanetleri bünyesinde  barındıran ‘ruh’ sadece insana üflenmiştir. Yeryüzünün halifesi seçilip ruh üflenerek bu emanetlerin kendisine tevdi edilmesinden önce insan zaten yeryüzünde hayat süren canlı bir varlıktı. Ancak, sorumlu bir varlık değildi. İnsan suresinde bu beşer döneminin çok uzun bir zaman sürdüğü açıkça beyan edilmiş (76:1), arkeoloji, antropoloji ve tıp başta olmak üzere çeşitli bilim dalları da bu hakikati tescil etmiştir.</p>
<p>Hayvanlar hakimiyetin meşruiyetinin gücün üstünlüğünde olduğunu benimserken, insanlar hakkın üstünlüğünü benimser. Hayvanlarda hakimiyet çekişmesi güçlü erkekler arasında geçerken insanlarda erkek, kadın, güçlü, zayıf ayrımına bağlı olmadan tüm insanlar arasında gerçekleşmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanın görev ve sorumluluğu</strong></p>
<p>Halife seçilen ve emanet uhdesine tevdi edilen insan, dünyadaki eylemlerinin, duygu, düşünce ve davranışlarının, inanç ve tercihlerinin karşılığını büyük imtihan gününde en ince detayıyla bulacak (17:13-14), son derece adil bir muhakemeden sonra ebedi mutluluk evine ya da ebedi ceza evine yerleştirilecektir. Dolayısıyla insan, tutum ve davranışlarını ilahi mesaja uygun biçimde ortaya koymalı, sınav salonu mesabesindeki bu dünyada hayatını vahiyle inşa etmelidir. Allah&#8217;tan başkasına ilahi sıfatlar yakıştıran, yaratılmışlara mabut muamelesi yapan, böylece kendini küçük düşüren, değerini ucuzlatan insanların dünyadaki bütün çabaları boşa gidecek, ahirette iflas edenlerden olacaktır.</p>
<p>Şûrâ Sûresi’nin 11. ayetini Hasan Elik hocanın özlü tefsiriyle aktararak yazımızı noktalayalım: “Allah yerin ve göğün yaratıcısıdır, üreyip çoğalabilmeniz için sizleri de, hayvanları da erkekli ve dişili çiftler halinde yaratan da O’dur. Hiçbir şey O’na benzemez, O’na denk olmaz. Öyleyse nasıl olur da diğer bazı varlıklardan medet umar, âdeta Allah’ı tazim eder gibi onlara tazimde bulunursunuz? Doğrusu O, sizin bu yaptıklarınızı görmekte, hakkında söylediğiniz asılsız sözleri işitmektedir ve hesap günü hepinize gereken cezayı verecektir.” (Tevhit Mesajı, 2013:1030).</p>
<p>Yeryüzünü yönetme görevini bihakkın yerine getirebilmesi için beşeri akıl, irade, vicdan, iman, haysiyet, varlıklara isim verebilme gibi yüksek kabiliyetlerle donatarak onu insan kılan Rabbimize hamdolsun. Vahyin insanı inşa etmesine en güzel örnek olan sevgili Efendimiz’e salât olsun. Hak ve hürriyet temelinde vahye mutabık bir hayat inşa etmeye gayret eden tüm insanlara selam olsun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
