<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yahudi Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/yahudi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/yahudi/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 03 Jan 2017 18:03:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>İSLAM’DAN NİÇİN KORKTUKLARINI ANLAYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamdan-nicin-korktuklarini-anlayabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamdan-nicin-korktuklarini-anlayabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2017 09:19:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[A. Alba]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:139]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça konuşan halkların]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[batılı adam]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Bolşevizm]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[George Sarton]]></category>
		<category><![CDATA[Gibb]]></category>
		<category><![CDATA[Gustave Young]]></category>
		<category><![CDATA[güvenliği yaygınlaştırmak]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’dan Neden Korkuyorlar?]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Komunizm]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Laurence Brown]]></category>
		<category><![CDATA[Leopold Weiss]]></category>
		<category><![CDATA[Lothrop Stoddard]]></category>
		<category><![CDATA[Marmaduke Pickthall]]></category>
		<category><![CDATA[Massignon]]></category>
		<category><![CDATA[mazlumluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhacir ve Ensar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[mütefekkir]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu'nun Batı Kültürünü Kucaklaması]]></category>
		<category><![CDATA[Rumeysa Ömün]]></category>
		<category><![CDATA[Salazar]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[sanatsal]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin-i Eyyubi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Uzakdoğu]]></category>
		<category><![CDATA[William E. Gladstone]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın DoğuTarihi Üzerine Dersler]]></category>
		<category><![CDATA[Yakındoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ye's]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[zalimlik]]></category>
		<category><![CDATA[zayıflık]]></category>
		<category><![CDATA[zulmü önlemek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=421</guid>

					<description><![CDATA[“Öyleyse ne yılgınlığa kapılın ne de üzülün: eğer gerçekten inanıyorsanız, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz.” (Âl-i İmran, 3:139). &#160; Dört yıldır İstanbul’da yaşayan ünlü mütefekkir Cevdet Said’in 1961 yılında Şam’da yayımlanmış olan bir kitapçığı Ekim 2016’da “İki Dil Bir Kitap” serisi Beyan Yayınları tarafından &#8220;İslam&#8217;dan Neden Korkuyorlar?&#8221; adıyla yayımlandı. Hacmi küçük ancak önemi büyük bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Öyleyse ne yılgınlığa kapılın ne de üzülün: eğer gerçekten inanıyorsanız, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz.”<br />
(Âl-i İmran, 3:139).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dört yıldır İstanbul’da yaşayan ünlü mütefekkir <strong>Cevdet Said</strong>’in <strong><u>1961</u></strong> yılında Şam’da yayımlanmış olan bir kitapçığı Ekim 2016’da “İki Dil Bir Kitap” serisi Beyan Yayınları tarafından &#8220;İslam&#8217;dan Neden Korkuyorlar?&#8221; adıyla yayımlandı. Hacmi küçük ancak önemi büyük bu eserin altmış yıl kadar önce irdelediği konuların ifade ve işaret ettiği hakikatlerin İslam dünyası için ne anlam ifade ettiğini bugün daha iyi anlayabiliyoruz. İlk kısmını kendi çevirimi esas alarak iki yazı halinde sizlere sunduğum kitabın ikinci kısmını konunun tamamlanması açısından Rumeysa Ömün çevirisinden özetle iktibas ediyorum:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>“  1. Batılı araştırmacıların ve gelecekle ilgili tahmin yürüten raportörlerin araştırma sonuçlarını ve bunlardan elde edilen düşünceleri bilmek bizim için de faydalı olacaktır. Hattâ, ulaşılan sonuçlar isabetli olsun hatalı olsun bize fayda verecektir.</p>
<p>Geçen yüzyılın başlarından günümüze kadar Avrupa ve Amerika’da “Doğu” hakkında pek çok araştırma ve inceleme çalışması yapıldı. Bu çalışmalar ister Uzakdoğu ister Ortadoğu ister Yakındoğu isterse de Asya veya Afrika adı altında yapılmış olsunlar, ortak noktaları aynıydı. Araştırma konularının, üslup ve tarzlarının farklılığına rağmen önemli <strong>ortak noktaları İslam</strong>’dı. Bundan, gerek mevcut durumu rapor eden araştırmaların, gerekse de gelecekle ilgili tahmin yürüten araştırmaların İslam olgusuna ne kadar önem verdiği anlaşılmaktadır. Bir kısmı uyanıklıkla korku ve endişe yaratmaya çalışan, bir kısmı gerçekleri saptırarak alaycılık üreten, bir kısmı da doğrudan saldırı içeren tüm bu yaklaşımlar, aslında İslam’a verilen önemi göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="2">
<li>Batılıların nerede durduğundan ve durdukları yerin dip akıntılarından <strong>Muhammed Esed</strong> (Leopold Weiss) şöyle söz eder:</li>
</ol>
<p><em>“Onların insanın içine sinmeyen bu farklı duruşlarının sebebi, bilinçsiz de olsa <u>İslam düşüncesinin çağdaş düşünce karşısında durabilecek vakarlı ve denk bir düşünce olduğunu bilmelerinden</u> kaynaklanıyor. Çağdaş düşünceyi hatır gönül saymadan, ama haksızlık da etmeden, hak etmediği değeri vermeden, ama kelepire de düşürmeden <u>ancak İslam düşüncesi</u> layık olduğu yere oturtabilir. Bundan dolayı öfkeleniyorlar ve kendileriyle aynı seviyede olana karşı <u>büyüklük taslıyorlar</u>. Ancak bu konuda duygularını gizlemekten de aciz kalıyorlar.”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="3">
<li><strong>George Sarton</strong>, “<em>Ortadoğu’nun Batı Kültürünü Kucaklaması”</em> adını verdiği tezinde şöyle demektedir:</li>
</ol>
<p><em>“9 ve 12. yüzyıllar arasında Arapça konuşan halkların gösterdiği başarılar, <u>tüm bildiklerimizi alt üst edecek kadar yüksek seviyede</u>dir. Ortadoğu halkları, geçmişte de Yunan medeniyetinden önce 2 bin yıl kadar <strong>dünyaya önderlik etmişlerdi</strong>. Ortaçağda da yaklaşık 400 yıl önderlik ettiler. Yakın ve uzak gelecekte bu kavimlerin <u>dünyaya (yeniden) önderlik etmesinin önünde bir engel yoktur</u>.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<ol start="4">
<li>Amerikalı <strong>Lothrop Stoddard</strong>, koparmaktan hep aciz kaldıkları Müslümanlar arasındaki <strong>sağlam bağlar</strong> hakkında Avrupalıların ve Amerikalıların dikkatini çekmiş; bu <u>birliği yıkmak</u> için önerilen görüşlere de değinmiştir. Bu görüşlerden birisi, <u>siyasi bir sistem olarak inançla iç içe girmiş olan </u><em><u>“hilafet”</u></em><u> konusudu</u> Ancak yazara göre İslam birliğinin gerçek nedeni, dinin beşinci rüknü olan <strong>Hac</strong>’dır:</li>
</ol>
<p><em>“İslam toplumu, genel anlamı ve kapsamı itibarıyla, birlik bilincini ve İslam yurdunda yaşayan her Müslümanın kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa sımsıkı yapışmasını ifade eder. Bu birlik bilinci, kökleri itibarıyla kadimdir ve Risalet’in sahibi zamanında ortaya çıkmıştır. Birliğin tarihi, Peygamber cihadı başlattığında Muhacir ve Ensar’ın onun etrafında kümelendikleri yıllara kadar uzanır… 13 yüzyıldan fazladır, uğradığı hamleler İslam toplumunu herhangi bir yönden zayıflatmış ve onu bir anlığına da olsa yere yıkabilmiş değildir. Tersine gün geçtikçe <u>gücü, direnci, bağışıklığı ve kendine olan <strong>güveni artıyor</strong></u>.” </em></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol start="5">
<li>İngiliz oryantalist “<strong>Gibb</strong>” önce şu soruyu ortaya atar:</li>
</ol>
<p><em>“Acaba günün birinde İslam tehlikesi yeniden başımıza gelebilir mi?”</em> Sonra bu tehlikenin gerçekleşme ihtimaline karşı çeşitli cevaplar verir ve şunu ilave eder:</p>
<p><em>“Evet, Müslümanlar bugün zayıf ve parçalanmış durumdadırlar. Ne gençlerinde kendilerini feda edecek bir azim görebiliyoruz ne de görüş ve itibar sahibi olanlarında. <u>Bunlar bırakınız sorun çözmeyi, ciddi oturumlar tertip edip sorunlarını konuşacak gücü dahi kendilerinde göremiyorlar</u>.” </em>Sonra İslam âleminde 1900’lerden bu yana düzenlenen konferansların muhtemel hedeflerine değindikten sonra der ki:</p>
<p><em>“İslam âleminin eninde sonunda bu sistemde kendi halklarının sahip olduğu müthiş kaynaklara yatırım yapma imkânı bulacağını ve bundan mükemmel üretimler elde edeceğini iddia etsek bile, bu konferanslar ve benzeri çalışmalar bu amaçlara ulaşmaya asla hizmet etmeyecektir. Ancak, İslam toplumundaki pek çok hareket noktasının araştırmacılar tarafından ihmal edildiğini hesaba katmalıyız. Hattâ bu noktalar -Massignon’un da işaret ettiği gibi- bazen kimsenin tehlikesine dikkat çekmediği anlarda, müthiş bir hızla olgunlaşarak birdenbire ortaya çıkar ve tüm dünyayı korkutabilir. Asıl büyük mesele <u>“liderlik” meselesi</u>dir. <strong><u>İslam yeniden “Selahaddin-i Eyyubi’sini bulursa</u></strong><u>, bu adam büyük siyasi tecrübeyle İslam mesajı bilincini bir araya getirebilir</u>. Ancak böyle bir dinî bilinç ruhların derinliklerine inmeyi başarabilir.”</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol start="6">
<li><strong>Salazar</strong> bazı gazetecilerle yaptığı bir konuşmasında Müslümanların ortaya çıkıp dünyayı değiştirmeleri olasılığının <u>gerçek bir tehlike</u> olduğunu söylemiştir. Birileri, ‘Müslümanlar bunu düşünmekten çok kendi anlaşmazlıkları ve kendi iç çatışmalarıyla meşguller’ dediğinde Salazar, ‘ben de onların tüm bu <u>anlaşmazlıklarını bize yöneltmesinden korkuyorum</u>’ diye cevap vermiştir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="7">
<li><strong>Marmaduke Pickthall</strong><em>,</em> konuyu başka bir açıdan yorumlar:</li>
</ol>
<p><em>“Müslümanların kendi medeniyetlerini tüm dünyaya yayma imkânları vardır. Müslümanlar, ilk çıktıklarında taşıdıkları </em><em>“<u>ahlaka” geri dönerlerse, daha önce yayıldıkları hızın aynısıyla yayılırlar</u>. Çünkü bu <u>boş dünyanın, onların medeniyet ruhunun önünde durmaya gücü yetmeyecektir</u>.” </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="8">
<li><strong>Laurence Brown</strong> da bu konuyu açıklıkla dile getirenlerdendir: <em>“Daha önce değişik uluslardan çekiniyorduk. Ancak bunları test ettikten sonra bu korkuların meşru gerekçesini bulamadık. Yahudi tehlikesinden, sarı ırk tehlikesinden, Japonya’nın Çin’e hükmetme arzusundan ve Bolşevizm tehlikesinden korkardık. Ancak bu korkuların hiç birisi hayal ettiğimiz gibi çıkmadı… <u>Gerçek tehlike Müslümanların içkin oldukları o yayılma ve boyun eğdirme gücüyle, sahip oldukları o dehşet verici ve sıkı canlılıktır</u>. <u>Avrupa sömürgeciliğine karşı set olabilecek tek güç onlardır</u>.” </em></li>
</ol>
<p><em> </em></p>
<ol start="9">
<li>İngiliz siyasetçi <strong>William</strong> E. <strong>Gladstone</strong> 20. Yüzyıl başlamadan hemen önce Batı’yı şöyle uyarmıştı:</li>
</ol>
<p><em>“Müslümanların taşıdığı şu Kur’an var olduğu sürece, Avrupa Doğu üzerinde egemenlik kuramayacak, kendine bağladığı yerlerde asla güvende olamayacaktır.” </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="10">
<li><strong>Gustave Young</strong>’ın kitabında anlattığı İslam aleminin sömürgeci Avrupa’ya ve ona özenen Siyonizm’e karşı ortaya koyacağı hesaplaşmanın özeti şudur:</li>
</ol>
<p><em>“İslam dünyası, sömürgeci Avrupa’nın kendisi için hazırladığı ve kefenlerini dizdiği ölümün pençesinden kurtulmuştur. İslam âlemi Avrupa sömürgeciliği ve Siyonizm’le hesaplaşmak için hızlı adımlarla kendi gençlerine yönelmektedir. Bu <u>korkunç ve çetin bir hesaplaşma olacaktır</u>.” </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="11">
<li><strong>A. Alba</strong>’nın kaleme aldığı <em>“Yakın Doğu Tarihi Üzerine Dersler” </em>adlı kitapta şöyle bir diyalog yer alır:</li>
</ol>
<p><em>“(Soru:) Günün birinde Müslümanlar bizi yenerlerse dünyanın durumu ne olur? (Cevap:) O zaman bu günkü Cezayirli veya Faslı Müslümanların durumuna düşeriz.” </em></p>
<p><em> </em></p>
<ol start="12">
<li>1952 yılında bir Fransız yetkilinin verdiği dikkate değer ayrıntılarla iktibaslara son verelim:</li>
</ol>
<p><em>“Komünizm Avrupa için bir tehlike değildir. Çünkü o sadece ortaya çıkmış olgular zincirinin bir halkasıdır. Bundan gelecek tehlike, yalnızca siyasi veya askeri tehlike olur. Ancak hiçbir zaman insani ve düşünsel varlığımızı sonlandırma ve yok etme tehdidine maruz bırakacak bir karşı uygarlık tehlikesi değildir. Bizi tüm şiddetiyle doğrudan tehlikeye maruz bırakan gerçek tehdit İslam tehlikesidir. İslam dünyası, kelimenin tam anlamıyla bizim batı dünyamızdan kopuk, bağımsız bir dünyadır. Kendilerine has bir <u>ruhsal dirence sahipler ve tarihsel bir medeniyetten beslenmektedirler</u>. Onlar, sahip olduklarıyla batılılaşma gereği duymadan, <u>kurallarını koydukları yeni bir dünyayı hak ediyorlar</u>. Yani kendi medeniyetlerinin ruhunu ve kişiliğini özel bir biçimde batı medeniyetinin potasında eritmek zorunda değiller. Onlara, rüyalarını gerçekleştirme fırsatı verecek olan, daha önce Batılının yaptığı gibi, kendisine ait endüstriyel ilerlemeyi gerçekleştirmektir. Bu bilgi seviyesine ulaştıklarında ve geniş çerçeveli bir sanayi üretiminin altyapısını kurduklarında, kendi uygarlıklarının sanatsal ve kültürel kalıplarını dünyaya taşıyabilirler. Yeryüzünde yayılır, <u>Batı’nın ruhunu ve kurallarını ortadan kaldırır, Batı medeniyetini ve mesajını tarihin müzesine kaldırabilirler</u>…</em></p>
<p><em>O halde haydin bu dünyaya istediğini verelim ve üretim arzusunu güçlendirelim. Ama çağdaş üretim adına, istediği ve ihtiyaç duyduğu her şeyi <u>onun için biz üretelim</u>. Onu bilimsel, sanatsal ve endüstriyel üretim alanından uzak tutmamızın şartı budur. Bu planı yapmaktan aciz kalırsak ve bu dev bağlarından kurtulmayı başarırsa, hele bir de Batı mahallesiyle üretim konusunda baş edemeyeceği bilinçsizliğinden kurtulursa, kendi ani ölümümüzü hazırlamış oluruz. Bu durum sürekli baskın yeme tehlikesiyle bizi karı karşıya bırakacaktır. Batı kültür ve medeniyeti, tarihsel bir felakete maruz kalacak, sonunda <u>Batı da onun liderlik görevi de sona erecektir</u>.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Sonuç</strong> olarak; bütün bu iktibaslardan <strong>uygar Batılı adamın özelliklerini ve anlayışını</strong> net olarak anlayabiliyoruz. <u>Batılı adamın anlayışında</u> hak, adalet ve saygıdeğer olma haklarının insana sırf insan olduğu için verilmediğini, <u>elinde silah olduğu için ve kendisine verilmezse onu zaten alacağı için verildiğini görüyoruz</u>. Batı uygarlığının insanını sarmış olan bu anlayış onu <strong>korkutuyor</strong>. Bu durum, başkaları da bu haklara aynısıyla veya fazlasıyla sahip olduğunda; kendisinin hak, adalet ve saygınlık gibi haklarını kaybetmekten korkmasına sebep oluyor. Hattâ bu tablo oluştuğunda <strong>kontrolü kaybedeceğini</strong> düşünüyor. Avrupa uygarlığının insanı, kendi tarihini unutamaz. O, 300 yıl boyunca <u>insanlara nasıl terbiye edilecek vahşiler gibi muamele ettiğini çok iyi bilir</u>. Şimdi günahlarının farkına varmış, psikolojik yönden ıstırap çekmektedir. Vicdanı ona işlediği günahlardan ötürü musallat olurken, bir yandan da <u>kısas edilmekten korkmaktadır</u>. Çünkü güç, onun elinden başka ellere geçmeye başlamıştır ve kendisi yarın hangi konumda olacağını bilmemektedir.</p>
<p><u>Batı artık suç işleme özgürlüğü günden güne kısıtlanan ve artık bir gün adaletin de karşısına çıkarılabileceğini düşünen bir suçlu gibidir</u>. Bu tip bir insanı “normal” addetmek yanlış olur. Çünkü kendisi zaten <u>normal olmayan bir medeniyetin ürünü</u>dür. Bu insan hayatı ancak <u>zalimlik, zayıflık ve mazlumluk</u> olarak tasavvur edebilir. Çünkü onun uygarlık felsefesinde bu vardır. Onun var olma mücadelesinden anladığı da budur. Böyle yaşamıştır ve böyle yaşamaya da devam edecektir.</p>
<p>Günümüz dünyası yeni bir ‘<strong>bilinçli insan</strong>’ modeli yetiştirecek farklı bir medeniyete muhtaçtır. Bu insan modeli, insanlar arasında yürürken varlığını taşıdığı silaha dayandırmayacak, başkaları da silah taşıdıkları için var olmayacaklar, herkes varlığını ‘<strong>güvenilir’</strong> olmaktan alacaktır. Bu insan tipinin silaha, güce ve insan haklarına bakışı, batmaya yüz tutmuş Batı medeniyetinin anlayışından çok farklı olacaktır. Bu yeni medeniyetin üreteceği insan da belki, silahı çok önemseyecektir. Ancak verdiği bu önem zulmetmek için değil, <strong>zulmü önlemek ve güvenliği yaygınlaştırmak</strong> için olacaktır.</p>
<p>Müslümanlar olarak güçlendiğimiz gün kendilerine; <em>“</em><strong>Gidiniz, artık serbestsiniz</strong><em>!” </em>diyeceğimizi Batılılara şimdiden hatırlatmanın bir faydası da olmayacaktır. Önemli olan bu serbest bırakma kararını vereceğimiz güne kadar <strong>canla başla çalışmak</strong>tır. Davamızın sonu <em>“Hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a.”</em> diyebilmektir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Cevdet Said. (2016). <strong>İslam’dan Neden Korkuyorlar?</strong> (<em>Lime Hâze’r-Ru’bu Kulluhû mine’l-İslâm?)</em>, çev. Rumeysa Gökbayrak Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.73-121.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamdan-nicin-korktuklarini-anlayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜTEFEKKİR ULEMÂDAN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2015 10:28:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[68:4]]></category>
		<category><![CDATA[Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Hanato]]></category>
		<category><![CDATA[hatadan dönmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş]]></category>
		<category><![CDATA[Mecusi]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[özeleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Senusi]]></category>
		<category><![CDATA[Senusilik]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=206</guid>

					<description><![CDATA[“We inneke le’alâ huluqin ‘azîm; Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).  Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın. Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>We inneke le’alâ huluqin ‘azîm</em>;<br />
Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).</p></blockquote>
<p><strong> </strong><a href="http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın.</a></p>
<p>Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna hocanın yetmiş yıllık ilim yolculuğunu özetlemiştik.</p>
<p>Bu haftaki yazımızda muhterem Fikri Tuna’nın temel problemlerimize ilişkin tespit ve önerilerinden bir kaç örnek sunmak istiyorum. 1 Haziran 2014 tarihinde Erenköy’deki evinde gerçekleştirdiğimiz sohbette tuttuğum notlar çerçevesinde, üstadın İslam dünyasında ahlâk ve özeleştiriye duyulan ihtiyaca ilişkin fikirlerini kendi ifadeleriyle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkı İslam’ın Temeli Görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Allah Rasulü daha peygamber olmadan herkes ona itimat eder ve güvenirdi. Herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı.</p></blockquote>
<p>“İslam’da ahlâk meselesi İslami konuların hemen hepsini kapsamaktadır. Çünki, İslami prensiplerin tamamında ahlâki davranış esastır. İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda  ahlâki davranış esastır. Bu zaviyeden bakıldığında, Kur’an’ın mütemadiyen “iman”ın hemen akabinde “amel-i sâlih” mefhumunu getirmesi çok anlamlıdır.</p>
<p>“Amel-i sâlih” genel bir kavram olup güzel iş yapmak anlamına gelir. Ahlâk ise, aynı şekilde güzel iş yapmak demektir. Ahlâki davranmak; doğru olanı yapmak ve eğri olanı terk etmek, fasit ve kötü olanı red etmektir. Onun içindir ki sahabe radıyallahu anhum, ahlâk meselesinde çok hassas davranmışlar, mümkün olduğu kadar, tüm davranışlarında Hz. Peygamber’i ‘üsve’, yani örnek kabul etmişlerdir. Nitekim Kur’an, Peygamber’in eşsiz bir örnek olduğunu sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa haykırmıştır.</p>
<p>Sahabiler Hz. Peygamber’in ahlâkını Kur’an olarak görürdü. Zira Hz. Peygamber Kur’an’ı her alanda yaşamış; toplumda, ailede, çocuklarla, yaşlılarla, barışta, düşmanla karşılaştığında&#8230; her zaman Kur’an’ın ışığı ve öğretisiyle hareket etmiştir. Onu izleyen, onu üsve-i hasene kabul eden sahabiler de Kur’an’ı bu şekilde yaşama gayreti içinde olmuşlardır. İşte, İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır. En yüksek makamdaki insan Hz. Peygamber’dir. Allah Teala Peygamberimiz için “Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4) buyurmuştur. Demek ki, her Müslümanın bu noktaya ulaşmak için çalışması gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘el-Emîn’ Olabilmek </strong></p>
<p>Hz. Peygamber, daha nübüvvet müessesesiyle müşerref olmadan, Kureyş halkı arasında “el-emîn; güvenilir insan” olarak tanınmıştır. Herkes ona itimat eder, herkes ona güvenir, herkes onun doğrucu bir insan olduğunu kabullenir, herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı. Allah Rasulü işte böyle bir insandı. Tam manasıyla mükemmel bir modeldi. Onun için sahabilerden bazıları Hz. Âişe validemize Rasulullah’ın ahlâkını sorduklarında, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Rasulullah’ın ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.”, yani Kur’an’ın beyan ettiği, güzel yol olarak gösterdiği yoldur onun yolu, diye cevap vermiştir.</p>
<blockquote><p>İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda ahlâki davranış esastır.</p></blockquote>
<p>Dolayısıyla, bir müslüman ne kadar fazla Kur’an’a yaklaşırsa, ne kadar fazla Kur’an’ın muhtevasını anlarsa, ne kadar titizlikle Kur’an’ı yaşarsa ve yaşatırsa, Hz. Peygamber’e mütâbaatta, Allah Teala’nın emirlerini yerine getirmekte ve O’na kullukta ne kadar samimi olduğunu o kadar ispatlamış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’a Hayatı İnşa Eden Bir Özne Muamelesi Yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur.</p></blockquote>
<p>Ancak, maalesef, bugün İslam dünyasında Kur’an ve Kur’an’a yaklaşım meselesi tamamen değişik bir durum arz etmektedir. Fransa’nın Ortadoğu dış politika müsteşarlığı görevinde bulunmuş Hanoto, Libya’da yaşayan Senusi hareketini işaret ederek “Bu hareket kurutulmadığı ve yok edilmediği müddetçe İslam’ın ve Kur’an’ın karşısındaki mağlubiyetimiz devam edecektir.” demişti. Hanoto’nun bilhassa Senusi hareketi üzerinde durmasının sebebi, Senusilerin Kur’an’ı yaşama biçimleridir. Senusiler hiç bir zaman başka tarikatlara benzememiş, onlar gibi tekkeci, tembel, kaderci ve Kur’an’ı sadece yüzünden bilen ve onu ticaret metaı halinde kullanan bir tarikat olmamıştır. Dolayısıyla, gerek Fransızların, gerekse İngilizlerin Senusi hareketine bakışları şu çerçevede şekillenmiştir: ‘Senusi hareketi yaşadıkça Kur’an yaşıyor demektir. Kur’an yaşadıkça Avrupa hedefine ulaşmamış demektir.’</p>
<p>Peki, Hanoto’ya ve müsteşriklere göre Avrupa nasıl bir Kur’an anlayışı istiyordu? Onların istediği, Kur’an’ı sadece ezberleyen, hükümlerinden hiç bir şey anlamayan, onun manasını bilmeyen, ancak cenaze gibi belirli dini toplantılarda, kabirlerde, ev ve camilerde papağan gibi Kur’an okuyanların çoğalması idi. Zira böyle bir Müslümanlık onların sömürü düzenine zarar ve ziyan getirmeyecekti. Bu Müslümanlık anlayışı onların sömürü düzenine dokunmayacak, onların kötü düzenlerini yıkmayacaktı. Onların sömürü düzenini baş tacı yapıp, zaten anlamadıkları Kur’an’ın hükümlerini rahatlıkla çiğneyip, sadece Fransızların verdiği kadarıyla iktifa ederek yaşamaya devam edeceklerdi. Fransızların Cezayir halkından istediği buydu.</p>
<blockquote><p>İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır.</p></blockquote>
<p>Onyedi sene boyunca Cezayir’in çeşitli okullarında ve üniversitelerinde ders verirken, Cezayir’i, Fas’ı ve Tunus’u bütün kültürel müesseseleriyle yakından tanıma fırsatını bulduğum için bu üç ülkede din anlayışının sömürgeyle ne kadar içli dışlı olduğunu çok iyi bilmekteyim. Şunu çekinmeden ve tereddüt etmeden söyleyebilirim ki; Türkiye de dâhil olmak üzere İslam dünyasının bir çok yerinde kurulmuş olan ve sayı bakımından hayli kabarık bir yekun teşkil eden bugünkü Kur’an kurslarının durumu, Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın sömürdüğü Müslüman devletlerinin dinî anlayış ve tatbikatından çok da farklı değildir. Kur’an kurslarını sadece ezbercilikte bırakan, Kur’an’ın manasının anlaşılmasını ve tefsirinin yapılmasını reddeden, onun hükümlerinin tatbike konmasını önemsemeyen bir anlayış ne İslam anlayışıdır, ne de Kur’an anlayışı. Bu sadece ve sadece Hanoto gibi İslam âlemini Kur’an’dan, onun muhteviyat ve ahkâmından uzaklaştırarak, sadece cenazelerde ezbere okunmasını sağlamak isteyen bir sömürge projesinden başka bir şey değildir. Bu şekilde yetişen gençler Kur’an’ı anlamıyor, onu mal mülk edinmek için kullanıyor. Halk hâfızı âlim zannedip ona soru soruyor, o da utanmadan bilmediği halde cevap veriyor!</p>
<p>Hz. Peygamber, “İlim âlimlerin ölümüyle yok oluyor. İnsanlar cahillere soru sormaya başlıyor, onlar da bilmedikleri halde cevap veriyorlar, hem kendilerini, hem de soranları dalalete sevk ediyor.” buyurmuştur. Başımıza gelen olayın özü budur. Sebebi de, sömürge sisteminin devamında ısrarcı olmamızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tevbe: Özeleştiri Yapmak ve Hatadan Dönmek</strong></p>
<p>Kur’an özeleştiri meselesine çok güzel bir şekilde işaret etmiştir. Tevbe, hatadan dönmek demektir. İnsan esasen hatalı yaratılmamıştır. Bilakis ilahi fıtrat üzerine yaratılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber; “Her çocuk fıtrat üzerine doğar, onu ana-babası Yahudi, Hıristiyan, Mecusi yapar&#8230;” buyurmuştur. Çevre ve okul çocuğa yön vermektedir. İnsan doğuştan suçlu değil, hayırhahtır. İslam, Hıristiyanlık gibi insanı doğuştan suçlu kabul etmez, Âdem’in suçuna çocuklarını ortak etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam hatayı kabul eder. “Her âdemoğlu hata işler. Ama hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurur Peygamberimiz. Tevbe, doğruya dönüş, ana caddeden ayrılanın tekrar caddeye girmesi demektir. Ana cadde altın silsiledir. O caddeden kopan tehlikeye gidiyor demektir. Böylelerinin ayıkarak tevbe etmesi gerekir. Tevbe eden, ayıkan, hatasından dönen adamdır, Âdem gibi. Çeşitli meziyetleri ve sıfatları yanında insan hata da eder, hiddetlenir, iftira eder, iftiraya uğrar&#8230; Ama, hatasını anlayıp Rabbinin rububiyet ve himayesine dönerse, kendisinin hâlıkı Allah’a dönerse Allah onu affedecek ve doğru yola iletecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âdem hatasını itiraf ederek tövbe etmiş, kâmil insan olduğunu ortaya koymuştur. “Beni ateşten yarattın” diyerek üstünlük taslayan İblis gibi kibirli davranmamıştır. Kaldı ki İblis bu kıyasında da hata etmiştir. Zira toprak ateşten daha bereketlidir. Hatasından dönmediği için Allah onu merhametinden kovmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âlem-i İslam’ı Tenkit Edebilmek</strong></p>
<p>Bugün Âlem-i İslam’ın neredeyse tenkit edilmeyecek bir tarafı yoktur. Ebu’l-Hasen en-Nedevi özeleştirinin zaruretine işaret etmişti. Keza, <em>Hizbu’l-İstiklâl</em> reisi ‘Allâl el-Fâsî’, “<em>en-Nakdu’z-Zâtî</em>; Özeleştiri” isimli bir eser yazmıştı. Ancak, genel olarak İslam âleminde eleştiri maalesef az, özeleştiri ise çok daha azdır. İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur. Zira, her şeyi Allah’a yükleyen, sorumluluktan kaçan, insana taş muamelesi yapan bir anlayıştır cebriye. Bugün bilhassa tarikatlar kanalıyla İslam dünyasında hâkim olan görüş cebriye mezhebidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah böyle istedi” deyip çıkıyor işin içinden. Cezayir’de ve Fas’ta insanların sıkça “<em>mektûb</em>” dediklerini duyarsınız. Fransa niye geldi, niye ülkenizde bu kadar kaldı diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir: “Mektûb; yazılmış”! Niye Almanya Napolyon’a yenildikten sonra “mektûb” deyip oturmamış? Bilakis, bin altıyüz beyliği birleştirip kuvvetli bir devlet kurarak Fransa’nın önüne geçebilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadercilik niye sadece İslam dünyasında var? “İnsan için yaptığı işten başkası yoktur. İnsan ne yaparsa onu bulur. Kim zerre miskal hayır yaparsa onu, zerre miskal şer yaparsa onu bulur&#8230;” mealinde yüzlerce ayet varken Kadercilik Kur’an’a nasıl uygun düşebilir? Allah şirki, ortaklığı asla kabul etmez. İslamiyet tevhid dinidir. İnsana sorumluluk anlayışını veren de Allah’tır. Sorumlu tutmasa neden peygamber göndersin, niye emir ve nehiyler ortaya koysun? Allah bizim hizmetçimiz midir ki her şeyi Allah’a yüklüyoruz? Niye yenildik, niye şerefimiz ayakaltı oldu? Sebep belli: Kadercilik! Oysa Kur’an, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” diyor. Ebu Ubeyde, ‘kaderden mi kaçıyorsun’ dediğinde Hz. Ömer; “Bunu senden başkası söyleseydi kırbaçlatırdım. Allah’ın bu takdirinden başka bir takdirine gidiyorum.” demişti. Doğru bakış açısı budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neden Peygamber aleyhissalatu vesselam gece gündüz çalıştı, yeri geldi savaşlar yaptı? Özeleştiriden kaçarak ve kaderci anlayışa teslim olarak her şeyde bir yabancı suçlu mu arayacağız? Kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz? Niye hatalarımızı kabul etmiyoruz? Niye buna yanaşmıyoruz? Çünkü işimize gelmiyor. Bundan dolayı kaderciliğe sığınıyoruz ve bu anlayışı kurtuluş kabul ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam’da ahlâk ve özeleştiri meselesini ele alırken biraz sert konuşmuş olabilirim, ama İslam âlemi maalesef benim söylediklerimden daha da kötü durumdadır. Allah bizleri doğruya gitmek isteyen Müslümanlardan eylesin&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DURUM TESPİTİNİ DOĞRU YAPABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Aug 2015 07:21:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[10:100]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Abdürreşid İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Afgani]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[durum tespiti]]></category>
		<category><![CDATA[Ebulhasen en-Nedevi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Hamidullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Carullah]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nakib el-Attas]]></category>
		<category><![CDATA[Prens Sabahattin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya Federasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Said Halim Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Şekib Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutup]]></category>
		<category><![CDATA[Şibli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamit]]></category>
		<category><![CDATA[tefrika]]></category>
		<category><![CDATA[tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Tunuslu Hayrettin Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet-i Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=127</guid>

					<description><![CDATA[“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!” (Yûnus, 10/100). Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!”<br />
(Yûnus, 10/100).</p></blockquote>
<p>Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek ve sağlam bir çıkış yolu gösterebilmek için başlangıç noktasını teşkil eder. Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p>
<p>Dünya genelinde çok çeşitli ve en fazla sorun yaşayan bölgeler Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bölgeler olmakla beraber, sorunlarıyla yüzleşebilme ve sapasağlam doğrulup ileriye yürüyebilme potansiyelini bünyesinde barındıran yegâne topluluk Müslümanlardır. Son çeyrek asırda büsbütün yamultulmuş olan perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p>
<blockquote><p>Son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, bir çok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmelidir.</p></blockquote>
<p>Kemikleşmiş bir takım inanç, düşünce ve davranış sorunlarına rağmen Müslümanlar, Allah’ın bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Kur’an’ın aydınlık mesajı ve Rasulü’nün güzel örnekliği ile tevbe-i nasuh sayesinde bütün bir insanlığa önderlik edebilecek imkân ve kabiliyete sahip alternatifsiz tek topluluktur. Çünkü, insanlığın değişmez değerlerini barındıran Kerim Kitap onların elindedir ve bu kitabı yeniden en doğru şekilde anlamak için büyük çabalar ortaya koyan büyük insanlar onların arasındadır.</p>
<p>Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal, Mehmet Akif, Abdürreşid İbrahim, Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Şibli, Şekib Arslan, Nakib el-Attas, Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza, Muhammed Abduh, Musa Carullah, Ebulhasen en-Nedevi, Mevdudi, Hasan el-Benna, Said Nursi, Muhammed Hamidullah, Yusuf el-Karadavi gibi âlimler; Sultan II. Abdülhamit, Said Halim Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Prens Sabahattin gibi siyaset adamları, son iki asırda Müslümanların yaşadığı krizlere çare bulmak için büyük çabalar ortaya koymuşlardır. Bütün bu muhterem zevat ve burada adını anmadığımız daha nice samimi Müslüman, sadece Âlem-i İslam’ın değil, bütün insanlığın buhranlarına çare üretmek için ellerinden gelen gayreti büyük fedakârlıklarla ortaya koymuştur. Bugün de bu saygıdeğer ilim ve fikir erbabının yolunu sürdüren çok kıymetli aydınlar, akademisyenler, âlimler ve kanaat önderleri ıslah ve inşa faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Durum tespitini doğru yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p></blockquote>
<p>Günümüzde elli yedisi İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında toplanmış olan yetmiş kadar İslam ülkesinden, daha isabetli bir tabirle halkı müslüman ülkelerden bahsedebiliriz. Bunların dışında dünyanın hemen her ülkesinde müslüman varlığına rastlanmakta, özellikle Avrupa Birliği, Amerika ve Rusya Federasyonu sınırlarındaki onlarca ülkede müslüman nüfus hızla çoğalmaktadır. Yedi milyarlık dünya nüfusunun dörtte birinden fazlasına tekabül eden iki milyarlık İslam âlemi, yer kürenin en kadim yerleşim yerlerinde barınmakta, doğal kaynakların büyük çoğunluğuna sahip bulunmakta, en büyük zenginlik kaynağı olan beşeri servet açısından dünyanın en genç ve dinamik nüfus kesimine ev sahipliği yapmaktadır.</p>
<p>Medeni, doğal ve beşeri devasa miraslarına rağmen vahiy ile aklın uyumlu birlikteliğinin yitirilmesi, bilimin göz ardı edilmesi, Allah’ın tabiata, tarihe ve toplumsal olaylara koyduğu kanunların yani sünnetullahın gözetilmemesi, gerçekçi değil duygusal, hakkaniyetli değil tarafgir davranılması, zulme ve sömürüye boyun eğilmesi, kötü durumların ‘kader’ yaftasıyla Allah’a fatura edilmesi, sorumluluğunu kuşanarak sorunlarıyla yüzleşmeye cesaret edilememesi, kandırılmaya ve istismar edilmeye teşne olunması gibi derin sorunlar yaşayan İslam ülkelerinin genel görünümüne baktığımızda karşılaştığımız tablo hiç de iç açıcı değildir.</p>
<blockquote><p>İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan ortak sorunların yatay, bölge ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey düzlemde araştırılması gerekmektedir.</p></blockquote>
<p>Allah Teala kâinatı insanın emrine müsahhar kılmış, tabiata, tarihe ve olaylara kanunlar koymuş, bu ilahi yasalarını peygamberi dahi olsa kimsenin hatırı için değiştirmeyeceğini beyan buyurmuş, kanunları keşfedip onlara uygun davrananlara bütün kâinatın hizmet edeceğini bildirmiştir.</p>
<p>Müslümanlar imametin yerine saltanatı geçirdiği, ilmi dinî ve dünyevî diye ikiye böldüğü, akıl ile vahyin arasını ayırdığı, kanunlara değil duygusal taraftarlıklara göre tercihlerini belirler olduğu günden bu yana bir türlü iflah olmamaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Karşılaştırmalı tablolara cesaretle bakabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p></blockquote>
<p>Yedi milyonu Amerika’da olmak üzere dünyada yaşayan 14 milyon Yahudi varlığı 2 milyarlık İslam âleminden daha etkili olabiliyorsa bunun somut sebepleri olması icap etmez mi? Doğa bilimleri, felsefe, sanat, medya, tıp, eczacılık, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, siyaset, uluslararası ilişkiler vb. alanlarda model ortaya koymuş, dünyanın gidişatında etkili olmuş yüzlerce Yahudi’ye karşılık kaç Müslüman şahsiyet gösterebiliyoruz?</p>
<p>Bir milyarı Asya’da, yarım milyarı Afrika’da, 50 milyonu Avrupa’da, 7 milyonu Amerika’da geriye kalan büyük çoğunluğu Ortadoğu’da olmak üzere 2 milyara yakın devasa bir nüfusa sahip İslam âleminin fikrî ve sınaî üretim kapasitesi bir tek Amerika ile hattâ Almanya ile boy ölçüşememekte! İslam âleminin kısırlığı fikrî ve sınaî üretimle de kalmıyor maalesef. Son iki asırda hangi sosyal veya ahlakî modeli insanlığa sunabildik? Son on yılda Türkiye merkezli bir insani yardım hareketinin dünyanın çeşitli bölgelerinde müspet yankılarını görmeye başladık. Ancak, şu anda en iyi olduğumuzu söyleyebileceğimiz bu alanda bile Batı ve Amerika merkezli dev filantropi kuruluşlarıyla yarışacak durumda değiliz.</p>
<p>Dünyada karşımıza çıkacak her dört insandan birisi müslüman olduğu, müslüman toplum bu denli sayısal bir büyüklüğe sahip olduğu halde, son yüz yılda Nobel Ödülü alan 180 Yahudi’ye karşılık Müslüman sayısı 3’ü geçmemektedir. Özellikle son asırlarda ortaya çıkan ve insanlık tarihinde köklü değişimlere yol açan keşif ve icatlarda neredeyse hiç Müslüman imzası göremiyoruz.</p>
<p>320 milyon nüfusa sahip Amerika’da 6 bin kadar üniversite olduğu halde bu nüfusun altı katına sahip İslam dünyasında bahse değer sadece 500 kadar üniversite bulunması mevcut durumun izahında önemli bir gösterge değil midir? Üstelik bu beş yüz üniversiteden ‘dünyanın ilk 500 üniversitesi’ listesine girebilen sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.</p>
<p>Amerika’da milyon nüfus başına 5 bin bilim adamı düşerken bu sayı İslam dünyasında 240 civarında seyretmektedir. Hıristiyan âleminde bir milyon kişi başına bin teknik personel düşerken bu sayı Arap âleminde sadece 50 kişidir! Hıristiyan dünyasında ar-ge faaliyetlerine gayr-ı safi milli hasılanın <u>yüzde 5</u> kadarı ayrılırken (bazı ülkelerde % 7 civarında), bu oran İslam dünyasında <em><u>binde</u></em><u> 2</u> düzeyinde kalmakta, arada dağlar kadar fark oluşmaktadır. Singapur’da bin vatandaşa 460 günlük gazete düşerken bu oran Pakistan’da 23’te kalmakta, İngiltere’de milyon kişi başına 2 bin kitap düşerken, bu rakam kitabın en çok tedavülde olduğu Mısır’da bile 17 gibi düşük bir düzeyde kalmaktadır! Yüksek teknoloji alanına hiç girmeyelim, zira bu alanın kıyas tablosunda bu denli düşük oranları bile göremiyoruz!</p>
<p>Bu tablo, değişmez evrensel değerlerin öbür adı olan İslam’a intisap etmiş, insanlığın biricik umudu olan müminlere hiç mi hiç yakışmıyor. Özellikle son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, birçok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmeli, düştüğü durumun vahametini idrak etmeli, tasavvurlarını vahyin kavram ve örnekleriyle yeniden inşa edip yeryüzünü imar etme ve insanlığa önder olma görevini yeniden üstlenmelidir. Bu görevi üstlenmek, sadece Ümmet-i Muhammed’in davete icabet etmiş müntesipleri için değil, maddi uygarlığın zirvesine ulaşsa da gönlü çöllere dönmüş vaziyette daveti bekleyen büyük kesimi için de hayat memat meselesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorunları tasnif edebilmek</strong></p>
<p>Özellikle son iki asırda Müslümanların çöküş sürecini bizzat yaşayan mütefekkirlerin, ulemanın, siyaset adamlarının ve kanaat önderlerinin mütalaalarını dikkatlice inceleyerek, sorunları tadat ve tasnif edecek, ağırlık oranlarını ve öncelik sıralarını belirleyecek, hangi sorunların hangi sebep ve süreçler neticesinde ortaya çıktığını belirleyecek, aklın ve vahyin işbirliğiyle çözüm için yol haritasını belirleyecek bir merkeze şiddetle ihtiyaç vardır.</p>
<p>Yakın tarihimizde, bir kısmının adını yukarıda andığımız yüzlerce zevat kendi bireysel çabalarıyla durum tespiti, teşhis koyma ve tedavi önerme süreçlerine önemli katkılar yapmışlardır. Bugün de dünyanın hemen her bölgesinde irili ufaklı cemaatlerin, mütefekkir ve âlimlerin fert yada cemaat olarak ıslah ve inşa çabalarına şahit olmaktayız. Bu çabaların her biri ayrı ayrı kıymeti olmakla birlikte; son derece karmaşık bir hal alan, asırlar boyunca müzminleşen bu sorunlar, baş döndürücü bir hızda maddi ve manevi değişimler yaşayan günümüz dünyası şartlarında yetersiz kalmaktadır.</p>
<p>Bu sebeple, Ümmet-i Muhammed’in bütün mensuplarının el birliğiyle, ortak aklı harekete geçirerek, farklı tecrübelerini ortaya koyarak sorunlarını derinlemesine araştıracak, ele aldığı sorunları taassup göstermeden inceleyecek, elde edeceği neticeleri açık yüreklilikle analiz edecek; İslam ülkelerinin yönetimlerine, sivil toplum kuruluşlarına, uluslararası kurum ve kuruluşlara önerilerde bulunacak bir “İslam Dünyasının Sorunlarını Araştırma Merkezi” kurulmalıdır. Dünyada en geçerli dilleri ve iletişim teknolojilerini iyi kullanabilen, tedvin ve tahlil kudreti olan ve temsil kabiliyeti yüksek bir kadroyla hizmet edecek böyle bir merkez veya enstitü, çok kısa zamanda meyvelerini vermeye, önce İslam âleminde, hemen ardından tüm dünyada müşahhas müspet değişimlere vesile olmaya muvaffak olacaktır. Böyle bir merkezi Birleşmiş Milletler’den sonra dünyanın en geniş katılımlı siyasal birliği olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurması en uygun olanıdır. Ancak bugün için o çatı kuruluşun bu görevi ifa kudreti zayıf görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye gibi güçlü bir ülkenin bu tarihi görevi üstlenmesi, ya doğrudan resmi bir araştırma merkezi veya enstitü kurması ya da İDSB (İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği) gibi kuşatıcı bir şemsiye kuruluşun bu vazifeyi deruhte etmesi gerekmektedir.</p>
<p>Tekfircilik, bidatlere boğulma, sömürgeye elverişlilik, şiddeti meşru görme, sünnetullahı göz ardı etme, tarihi övgü ya da sövgü malzemesi yapma, cehaleti, yoksulluğu, kabalığı, parçalanmışlığı içselleştirme, temyiz ve tedvin kabiliyetini yitirme, kavim ve mezhep taassuplarına saplanma, ahlakı hafife alma, çarpık bir kader anlayışını benimseme, Kur’an’ın temel kavramlarını çarpıtma gibi bir takım düşünce, inanç ve davranış sorunlarımız bulunmaktadır. İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan bu gibi ortak sorunların yatay araştırması yanında bölge, ülke ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey planda araştırılması da gerekmektedir. Bu meseleyi deruhte edecek insanlar, sadece Müslümanların değil, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bütün kültür ve toplumların mensupları tarafından şükranla yad edilecek tarihi bir görevi ifa etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
