<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>tevbe Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/tevbe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/tevbe/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Thu, 15 Dec 2016 07:09:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>ŞEHİD SEYYİD KUTUB’U DOĞRU ANLAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Aug 2016 09:18:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[29 Ağustos 1966]]></category>
		<category><![CDATA[33:23]]></category>
		<category><![CDATA[33:24]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Abdünnâsır]]></category>
		<category><![CDATA[Efrâhu’r-Rûh]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Müslimin]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Meʻâlim fi’t-Tarîk]]></category>
		<category><![CDATA[ölü manalar]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Sevinci]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Yoldaki İşaretler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=358</guid>

					<description><![CDATA[“Mü&#8217;minler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir. Neticede Allah sözüne sadık kalanların sadakatlerini ödüllendirmek, iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<hr />
<p>“Mü&#8217;minler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir. Neticede Allah sözüne sadık kalanların sadakatlerini ödüllendirmek, iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.” (Ahzâb 33:23-24).</p>
<p>“<em>Efdalu’l-cihâdi kelimetu ‘adlin ‘inde sultânin câir</em>:<br />
Cihadın en üstünü zâlim sultana karşı âdil/doğru sözü söylemektir.”</p>
<p>(Tirmizî, Fiten 13 vd.).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Büyük bedeller ödeyerek çağa ve hayata şahitlik eden ‘şehîd’leri unutmamak, şehadet yıldönümlerinde onları hayırla yâd etmek, asgari vefa borcumuzdur. Bu hafta çağının şahidi/şehidi merhum Seyyid Kutub’u, Türkiye’yi işgal ve taksim girişimine taşeronluk yapan örgütün ele başının bir konuşmasında kendisine atıf yapması sebebiyle, Seyyid Kutub’u ve fikirlerini doğru anlamaya ve istismarcıların onu kötü emellerine alet etmemesine katkı sadedinde şehadetinin ellinci yıldönümünde birlikte hatırlamayı elzem gördüm.</p>
<blockquote><p>“Araç, amacın bir parçasıdır. İnsanın bilinci, temiz bir amaç hissettiği zaman buna ulaşmak için kötü bir yönteme tahammül etmez.”</p></blockquote>
<p>On yılı aşkın bir süre hapiste kalıp tahliye edildiğinde ilk kaleme aldığı<em> “Me</em><em>ʻ</em><em>âlim fi’t-Tarîk</em>’: Yoldaki İşaretler” isimli eserinde savunduğu görüşleri ve bir grup İhvân-ı Müslimîn mensubuyla birlikte bütünüyle kapatılmış olan teşkilatı yeniden canlandırma faaliyetlerine katıldığı gerekçesiyle 9 Ağustos 1965’te tekrar tutuklanan Seyyid Kutub, idam cezasına çarptırılarak <strong>29 Ağustos 1966</strong>’da şehid edildi. İdamından önce Cemal Abdunnâsır’dan <strong>özür dilemesi halinde affedileceği teklifini reddeden</strong> merhumun naaşı bilinmeyen bir yere gömüldü.</p>
<blockquote><p>“Kötü bir yöntemle yüce bir gayeye ulaşabilmemizi düşünebilmem zordur! Zira, yüce gayeler ancak temiz bir kalpte canlanır.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub üzerine bir hayli yazı yazılmış, Türkçeye çevrilen eserlerinde şahsiyeti ve fikriyatı hakkında güzel mütalaalar yapılmış olmakla birlikte, bu yazımızda Beyan Yayınları’nın Arapça metniyle karşılaştırmalı olarak yayına hazırladığı “<em>Efrâhu’r-Rûh: </em>Ruhun Sevinci” isimli risaleden, onun fikriyatına ışık tutan çarpıcı bazı cümleleri özetle iktibas etmeyi daha yararlı buldum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Uyanış İçin Vahyin Işığında Sorunlarla Yüzleşmek</strong></p>
<blockquote><p>“Kötü yöntemleri kullandığımızda kir ruhlarımıza yapışacak; kirlerin izleri ruhlarımızda ve ulaştığımız hedefte izlerini gösterecektir.”</p></blockquote>
<p>Mehmet Yaşar’ın Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, merhum şehidin fikriyatını ve onun fikirlerine karşı takınılan tavırları şu şekilde özetlemektedir:</p>
<p>“Seyyid Kutub’un çabası, etkileri hâlâ devam eden <u>İslâm dünyasının sömürüye maruz kalması, Müslümanların kendi medeniyetlerinin bilincinde olmamaları ve taklitçilikle mücadele</u>ye yönelikti. Onun yazdıkları ve yaşadıkları modern dönemdeki İslâmî hareketleri beslemişse de <u>bazı hareketlerin merhum Kutub’un yazdıklarının çok uzağına savruldukları</u> bir gerçektir.</p>
<p>İslâmî hareketler hakkında yapılan çalışmalarda <u>Seyyid Kutub’un görüşleri ve etkisi</u> mutlaka dikkate alınmaktadır. Elbette onun görüşlerinden etkilenen kişiler ve gruplar olduğu gibi onu eleştirenler de vardır. Hem geleneksel anlayışın dışında bir yaklaşımla Kur’ân’ı tefsir ettiği için hem de zaman zaman gelenek eleştirisi yaptığı için farklı çevrelerin eleştirilerine muhatap olmuştur. Ancak onun Kur’ân’a ilişkin yaklaşımı ve vurguları, vahyi günümüz insanıyla buluşturan, sorunlarıyla yüzleşirken vahiyden destek alması gerektiği uyarısını yapan önemli bir fonksiyona sahiptir. Kitaplarının ve görüşlerinin etkisi dikkate alındığında, İslâm dünyasındaki İslâmî uyanışı besleyen <u>en önemli düşünürlerden biri</u> olduğunda kuşku yoktur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruhun Sevincini Yaşamak ve Allah’tan Razı Olmak</strong></p>
<blockquote><p>“Bekayı hak eden fikirlerin ölmeyeceğine inanıyorum. Yaratılışı gözeten ilahi takdirin, sağlam fikirlerin ölümüne izin vermeyeceğinden eminim.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub’un, kardeşi Emine Kutub’a hapishaneden gönderdiği mektuplardan oluşan Ruhun Sevinci isimli risalesinde; Allah’a teslimiyet, değerlerinden ve kimliğinden emin olma, ölümden korkmama, sevgiyi esas alma, kibre kapılmama, özgürlüğü sorumluluktan kaçmayla karıştırmama, amaç gibi aracın da mubah olması gerektiğini idrak etme gibi bir çok konu hakkındaki damıtılmış fikirlerini paylaşmaktadır:</p>
<p>“Sevgili kardeşim… İçimden geçen bu düşünceleri sana ithaf ediyorum. Ölüm düşüncesi sürekli zihninde yer etmekte, her yerde, her şeyin ardında onu görmekte ve onu hayat ve canlılar üzerinde devam eden zorba bir güç olarak hayal etmektesin. Buna karşılık hayatı ise cılız, ürkmüş, korkuyla dolu olarak görmektesin. Ben ise, ölüme bir an baktığımda onu, hayatın taşkınlığı, coşkunluğu, bolluğu karşısında zayıf ve yorgun görüyorum. Neredeyse hayat sofrasından düşen kırıntıları toplama dışında bir şey yapamamaktadır!</p>
<p>Hayat, sürekli bir canlılık ve akıntı içerisinde devam ediyor. Sayıca ve çeşitçe, nitelik ve nicelik olarak her şey bir ilerleme içerisindedir. Şayet ölüm bir şey yapabilseydi, hayatın ilerlemesini durdururdu! Ölüm, taşkın, coşkun, hayatın kuvveti yanında yorgun ve cılız bir güçtür. <u>Hayat, “<em>Hayy</em>: Diri” olan Allah’ın gücüyle sürekli akmakta ve ilerlemektedir</u>!</p>
<p><strong>Hayat, yılların sayısına göre değil; şuurun değeriyle yaşanır</strong>. Her ne kadar realistler bu durumu bir kuruntu olarak görse de bu onların tüm gerçeklerinden daha doğru bir hakikattir. Çünkü hayat, insanın ona karşı duyduğu şuurdan başka bir şey değildir.</p>
<p>Artık ölümden korkmuyorum, şimdi gelse bile! Çünkü gücüm nispetinde yapabileceğimi yaptım. Eğer yaşarsam yapmak istediğim çok şey var. Ama yapamazsam üzüntüden kahrolmayacağım. Çünkü başkaları bunu gerçekleştirecektir. Zira bekayı hak eden fikirlerin ölmeyeceğine inanıyorum. Ben, bu yaratılışı gözeten ilahi takdirin, sağlam fikirlerin ölümüne izin vermeyeceğinden eminim.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sevgi Tohumunu Ekip İyilik Ağacını Büyütmek</strong></p>
<p>“Biz başkaları için yaşamaya başladığımızda bu hayatı kendimiz için dolu dolu yaşamış olacağız. Başkalarına karşı hislerimizi arttırdığımız ölçüde, hayatımıza yönelik iyilikleri arttıracak ve nihayetinde bu hayatı arttırarak yaşamış olacağız.</p>
<p>İyilik ağacı, musibete karşı dirençli, fırtınaya karşı dayanıklı, kendi yavaş gelişimi içerisinde bir serpilme içerisindedir. Kendisine saldıran şer ağacının diken ve eziyetlerini umursamaz.</p>
<p>Kötülük, insanların hayatın bekası karşısında direndikleri sert bir kabuktan başka bir şey değildir. Kendilerini güvende hissettiklerinde o kabuk yarılır ve nefsin arzuladığı bir meyveye dönüşür. Bu tatlı meyve; <strong>insanlara güven veren</strong>, sevgisinde sadık olan, zorluklarına, acılarına, hatalarına ve saflıklarına karşı gerçek şefkatini gösteren kişilere açılır. İşin en başında biraz hoşgörülü olma, tüm bunların gerçekleşmesinin garantisidir.</p>
<p>Her insanda, iyi bir sözü hak edecek iyi bir yön ve güzel bir meziyet vardır. Ancak nefislerimize sevgi tohumu ekmeden bu gerçeği göremeyiz. <u>Eğer iyilik bizim nefislerimizde olgunlaşmamışsa başkalarına kin besler ve onlara karşı korkuya kapılırız</u>.</p>
<p>İyilik, sevgi tohumu ve hayır arzusu içimizde büyüdüğü gün, başkalarına güvenimizi, iyiliklerimizi ve sevgimizi verebileceğiz.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hedefi Büyük Tutmak, Ama Asla Büyüklenmemek!</strong></p>
<p>“Gerçek büyüklük; insanlara karışıp hatalarına, noksanlarına ve zayıflıklarına karşı hoşgörünün geniş iklimini ve iyiliğini göstermek, <u>kötülüklerden temizlenmeleri</u>, eğitilmeleri ve gücümüz nispetinde bizim seviyemize gelmeleri için büyük bir arzu içerisinde olmaktır. Bunun anlamı; büyük hedeflerimizden, yüce örnekliğimizden vazgeçme veya o insanların içinde bulunduğu kötü durumu övme ve onlardan daha üstün olduğumuzu hissettirme değildir. Gerçek büyüklük; <u>tüm bu karışık durumlar karşısında</u> başarılı olma ve hoşgörüyle bu <u>başarının gerektirdiği gayreti göstermektir</u>.</p>
<p>Saf mutluluk, biz henüz hayatta iken fikirlerimizin ve inançlarımızın başkalarına ait olduğunu kabul etmenin getirdiği doğal kazançtır. Ölümden sonra olsa bile bu fikir ve inançların başkalarının azığı olacağı düşüncesi kalplerimizi rıza, mutluluk ve güvenle doldurmamız için yeterlidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kesretteki Vahdeti, Kâinattaki Tevhidi Görebilmek</strong></p>
<p>“Sadece <u>küçükler</u>, çeşitli görüntülere sahip güçler arasında bir zıtlığın olduğuna inanır. Bu yüzden, <u>din adı altında ilme veya ilim adı altında dine saldırırlar</u>. Amel adı altında sanatı, tasavvufi akide adı altında da dinamik hayatı hakir görürler. Çünkü bunlar, tüm güçlerin toplandığı evrenin hâkimiyeti altında olan bu güçleri bağımsız ve birbirlerinden koparılmış görürler. Ancak <u>büyük önderler, bu birlikteliğin ve uyumun bilincindedir</u>. Zira onlar bu öz kaynağa tutunmuşlardır ve ondan beslenirler. Bunların sayıları çok azdır. İnsanlık tarihinde de az olmuşlardır. Hattâ çok ender kişilerdir. Ancak buna rağmen yeterlidirler. Çünkü bu kâinatı gözetleyen güç, onları şekillendirmekte ve mukadder olan vakitte istenileni ortaya çıkarmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlığın Kavrayabildiklerimizden İbaret Olmadığını İtiraf Etmek</strong></p>
<p>“İnsan aklına duyulan saygı açısından dahi olsun, hayatımızda algılayamadığımız konuların olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bunu vehme ve hurafeye bağımlıların yaptıkları gibi <u>işlerimizi belirsizliğe bırakmak için değil</u>, bilakis bu kâinatın azametini kavramak ve <u>bu büyük kâinat karşısında kendi sınırlarımızı bilmek için</u>dir. Bu sayede insan ruhunda çok fazla marifetlerin açılması mümkün olacaktır. Böylece bu güne kadar aklımızla idrak ettiğimiz çoğu şeyden daha büyük ve daha kuşatıcı bilgilerin bilincinde olmamız mümkün olur. Her gün bilinmeyen yeni şeyleri idrak etmemiz bu gerçeği göstermektedir.</p>
<p>Bizler Allah’ın bu varlıktaki mutlak azametini kavradıkça, kendimizi de yüceltmiş oluruz. Zira biz azamet sahibi Yüce Allah’ın sanatıyız! Kendi vehimlerince <u>ilahlarını küçülterek veya inkâr ederek kendi kıymetlerini arttıracaklarını sanan kimseler</u>, yakın ufuktan başka bir şey görmeyen zavallı kimselerdir. O kimseler, insanın zayıflık ve acizliğinden dolayı Allah’a yöneldiğini sanır. İnsan şimdi güçlü olduğuna göre bir ilaha boyun eğmesini gerektiren bir şey yoktur! Sanki zayıflık basireti açıyormuş, güç ise kapatıyormuş gibi… Oysa insana yaraşan Allah’ın azameti karşısında hislerini arttırması ve gücü arttıkça bu gücün kaynağını idrak etme hususunda daha ileriye gitmesidir. <u>Müminler Allah’ın mutlak kudretini kabul etmeyi</u> zayıflık olarak görmezler. Tam tersine bunu <u>izzet ve güç olarak algılarlar</u>. Zira onlar bu evrenin dayandığı büyük güce dayanırlar.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Özgürlüğü Sorumluluktan Kaçmayla Karıştırmamak</strong></p>
<p>“İnsanın zillet, baskı ve zayıflık prangalarından özgürleşmesi ile insanî sorumluluklardan özgürleşmesi arasında temelde bir fark vardır. Birincisi, gerçek özgürlüktür. İkincisi ise, insanı ağır hayvanî prangalardan kurtaran ve onu insan yapan değerlerden uzaklaştırmaktır! Şüphesiz bu aldatıcı bir hürriyettir. Çünkü bu, gerçekte hayvanî isteklere boyun eğme ve köleliktir. O ilkeler ve düşünceler -dinamik bir akide olmadan- içi boş kelimelerdir veya en fazla <strong>ölü manalar</strong> olabilir. Bize hayatı bahşeden, insanın kalbinde parıldayan bu imanın sıcaklığıdır. Başkaları, parıldayan bir kalpten gelmediği sürece <u>donuk bir zihinden gelen ilkelere veya fikirlere asla iman etmeyecektir</u>.</p>
<p>İnsan ruhu üzerinde vücut bulmayan, yeryüzünde insan suretinde hareket eden bir canlıya dönüşmeyen bir fikir devam edemez. Aynı şekilde bu konuda kalbini, ihlas ve içtenlikle inandığı bir düşünceyle inşa etmeyen bir şahsın varlığı da olmayacaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaca Giden Her Yolun Mubah Olamayacağını İdrak Etmek</strong></p>
<p>“Kötü bir yöntemle yüce bir gayeye ulaşabilmemizi düşünebilmem zordur! Yüce gayeler ancak temiz bir kalpte canlanır. Böyle bir kalp nasıl olur da kötü bir yöntemi kullanmaya tahammül eder? Böyle bir gayeye nasıl yönelebilir? <u>Kıyıya ulaşmak için çamurlu bir yoldan yürürsek</u> kıyıya vardığımızda kirlenmemiz kaçınılmazdır. Çamurlu yol, ayaklarımızda ve yürüdüğümüz yerlerde izlerini bırakacağı gibi kötü yöntemleri kullandığımızda da aynı durum söz konusu olacaktır. Kir, ruhlarımıza yapışacak; kirlerin izleri ruhlarımızda ve ulaştığımız hedefte izlerini gösterecektir.</p>
<p>Ruha göre araç, amacın bir parçasıdır. Ruh âleminde bu farklılıklar ve bölünmeler yoktur. İnsanın bilinci, temiz bir amaç hissettiği zaman buna ulaşmak için kötü bir yönteme tahammül etmez. Aslında <u>fıtratı gereği</u> böyle bir yöntemi kullanmaya yönelmez. “Amaca giden her yol mubahtır!” anlayışı Batı’nın ‘büyük hikmet’idir! Zira <u>Batı, zihniyle yaşar</u>. Zihin dünyasında ise araç ve amaç arasında bölünmüşlük ve farklılıklar bulunabilir…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <em>Efrâhu’r-Rûh</em>: <strong>Ruhun Sevinci</strong>, Çeviri: Mehmet Yaşar, Beyan Yayınları, İstanbul 2016. (Basım aşamasında).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>9</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSAN İLİŞKİLERİMİZİ  KUR’AN’A UYGUN ŞEKİLDE DÜZENLEYEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-iliskilerimizi-kurana-uygun-sekilde-duzenleyebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-iliskilerimizi-kurana-uygun-sekilde-duzenleyebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jun 2016 16:07:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11:114]]></category>
		<category><![CDATA[16:90]]></category>
		<category><![CDATA[2:193]]></category>
		<category><![CDATA[2:256]]></category>
		<category><![CDATA[3:64]]></category>
		<category><![CDATA[41:34]]></category>
		<category><![CDATA[42:40]]></category>
		<category><![CDATA[5:100]]></category>
		<category><![CDATA[5:39]]></category>
		<category><![CDATA[60:7-8]]></category>
		<category><![CDATA[61:8]]></category>
		<category><![CDATA[7:199]]></category>
		<category><![CDATA[9:32]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve ihsan]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[benimseme]]></category>
		<category><![CDATA[Bokoharam]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Emevi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımi]]></category>
		<category><![CDATA[fırka-i nâciye]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve ilke]]></category>
		<category><![CDATA[hakkaniyet]]></category>
		<category><![CDATA[ikna]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[mehcûr]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[sorumluluk bilinci]]></category>
		<category><![CDATA[taassup]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[yeni bir din dili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=325</guid>

					<description><![CDATA[“Hiç şüphe yok ki Allah adil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara karşı cömert olmayı emreder; ve her türlü utanç verici hayasızlığı, selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliği ve sınırları hiçe sayan taşkınlık ve azgınlığı yasaklar: size bu öğütleri verir ki, sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz.” (Nahl 16:90). İnsanın tüm ihtiyaçlarına en tatminkâr cevabı verecek şekilde ikmâl ve itmâm [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hiç şüphe yok ki Allah adil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara karşı cömert olmayı emreder; ve her türlü utanç verici hayasızlığı, selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliği ve sınırları hiçe sayan taşkınlık ve azgınlığı yasaklar: size bu öğütleri verir ki, sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz.” (Nahl 16:90).</p>
<blockquote><p>İnsanın tüm ihtiyaçlarına en tatminkâr cevabı verecek şekilde ikmâl ve itmâm edilen Kur’an’ın insan ilişkilerinde vazetmiş olduğu ilkeleri gözetmemiz gerekir.</p></blockquote>
<p>Akıl, irade, vicdan, sorumluluk bilinci, hakkaniyet gibi son derece kıymetli nimetler yanında insana yüksek bir ünsiyet peyda etme kabiliyeti lûtfederek, geliştirdiği sosyal ilişkiler sayesinde toplumsal bir hayat kurma liyakati bahşeden Rabbimize hamd u senalar olsun.</p>
<p>Gerek aile efradıyla, gerek ashabıyla, gerekse diğer tüm insanlarla son derece nezaketli ve düzeyli ilişkiler geliştirerek numûne-i imtisâlimiz olan sevgili Peygamberimiz’e, onun ehl-i beytine ve ashâbına salât u selam olsun. İnsanları Kur’an’ın hakikatleri ile buluşturma çabasını bir ömür sürdüren gerçek mücahitlere selam ve muhabbet olsun.</p>
<p>Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavrayacak ve makul çözümler üretebilecek, Müslümanların insanlığa ideal bir hayat modeli sunmasına vesile olacak bir nesil yetiştirmek için bütün çabasını ortaya koyan ebeveynlerimize, öğretmenlerimize, mütefekkir ve âlimlerimize minnettarız, sa’yleri meşkûr, amel-i sâlihleri makbûl olsun.</p>
<p>Kıyamete kadar gelecek milyarlarca insanın ve on binlerce topluluğun tüm düşünce, inanç, ibadet, ahlak ve muamelat ihtiyaçlarına en tatminkâr cevabı verecek şekilde ikmâl ve itmâm edilen Kur’an-ı Kerim’in vazetmiş olduğu ve insan ilişkilerinde gözetmemiz gereken prensipleri araştırdığımızda, vehle-i ûlâda şu diriltici âyetlerin yolumuzu aydınlattığını görürüz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Baskı ve Düşmanlık Değil; Eşitlik, İyilik, Fedakârlık, Özgürlük ve Af Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<blockquote><p>Tüm insanlarla; adalet, iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirebilmeli ve insanlarla ilişkilerimizde adalet ve ihsan modelini benimsemeliyiz.</p></blockquote>
<p>“Sizinle aramızdaki şu <strong>ortak ilke</strong>ye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!” (Âl-i İmran 3:64).</p>
<p>“Zorlama dinde yoktur. Artık <strong>doğru</strong> ile <strong>yanlış</strong> birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu halde kim şeytani güç odaklarını reddeder de Allah&#8217;a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, her şeyi limitsiz bilendir.” (Bakara 2:256).</p>
<p>“Mümkündür ki Allah, sizin düşman olarak algıladığınız kimselerle sizin aranızda bir <strong>sevgi</strong> var edebilir; ve Allah’ın (buna) gücü yeter; üstelik Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. Allah size, sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerle <strong>iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki</strong> geliştirmenizi yasaklamaz: Çünkü Allah fedakâr olanları pek sever.” (Mümtehane 60:7-8).</p>
<p>“Madem ki iyilik de bir olmaz, kötülük de; (o halde) sen tezini en güzel biçimde savun! Bak gör o zaman, seninle arasında <strong>düşmanlık</strong> olan biri bile<br />
sanki sımsıcak bir <strong>dost</strong> kesiliverir.”  (Fussilet 41:34).</p>
<p>“Ama kötülüğün cezası, ancak ona denk bir karşılık olabilir; ne var ki kim <strong>affeder</strong> ve <strong>barış</strong> yaparsa, işte onun mükâfatı Allah&#8217;a aittir: Şüphe yok ki O, zalimleri asla sevmez.” (Şûrâ 42:40).</p>
<p>“De ki: <strong>Kötü</strong> ve çirkin olan şeylerle <strong>iyi</strong> ve güzel olan şeyler <strong>eşdeğer</strong>de <strong>olamaz</strong>; kötünün çokluğu hoşuna gitse bile. O halde ey derin kavrayış sahipleri: Allah&#8217;a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki kalıcı mutluluğa erebilesiniz!” (Mâide 5:100).</p>
<p>“Unutma ki iyilikler kötülükleri giderir: işte bu, öğüt alacaklara bir hatırlatmadır.” (Hûd 11:114).</p>
<p>“Bu zulmü işledikten sonra kim <strong>tevbe eder ve kendini düzeltirse</strong>, elbet Allah da onun tevbesini kabul eder; zira Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.” (Mâide 5:39).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âyetleri Doğru Anlayıp Makâsıda Muvâfık Davranış Modelleri Geliştirebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın hakikatlerini gizlemeden ve çarpıtmadan insanlığın önüne arı duru şekilde koyabilirsek dünyanın bozuk düzeni hızla düzelmeye başlayacaktır.</p></blockquote>
<p>Bir kısmını örnek olarak mealen yukarıda zikrettiğimiz âyât-ı beyyinâtında Allah Teâlâ’nın aile başta olmak üzere tüm toplumda gözetmemizi istediği ilkeler doğrultusunda, inanç, din, dil, ırk, kültür, bölge, statü vb. farklardan azâde olarak olağan şartlar altında tüm insanlarla ilişkilerimizde şu ilkelere riayet etmemiz gerekmektedir:</p>
<ol>
<li>Ayrım yapmaksızın tüm insanlarla; adalet, iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirebilmeli ve insanlarla ilişkilerimizde <strong>adalet ve ihsan modeli</strong>ni benimsemeliyiz. İnsanlarla bir yönetim ve hüküm ilişkisi kurduğumuzda muhatabımızın en yakınımız ya da düşmanımız olmasına bakmadan mutlak surette adaleti gözetmeliyiz.</li>
<li>Dünyamız gücün ve şiddetin değil, <strong>hakkın ve ilkenin üstün tutulduğu</strong> bir sisteme hayati derecede ihtiyaç duymaktadır. Bunu da vahyin aydınlığında ve mütefekkir ulemanın önderliğinde Müslümanlar gerçekleştirebilecektir.</li>
<li>Kur’an’ın lafzı ve manası yanında makâsıdını da yeterince kavramadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranış da, zaruri olarak yanlış olacaktır. Bu yüzden Kur’an’ı çağımız insanının idrakine sunabilecek <strong>yeni bir din dili</strong> geliştirebilmeliyiz.</li>
<li>Sorunlarımızı şiddet kullanarak çözebileceğimizi zannedenler, <strong>şiddeti meşru bir yöntem olarak benimseyenler</strong> derin bir yanılgı içinde olduğunu anlamalı ve tevbe etmelidir.</li>
<li>Düşmanlarımız İslam âlemini şiddet ve savaş girdabına sokarak DAİŞ, BokoHaram gibi örgütler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmakta ve Kur’an’ın hak mesajlarının Batı başta olmak üzere tüm dünyada yayılmasını geciktirmektedir.</li>
<li><strong>Cihad</strong> ‘insanları öldürmek’ değil, <u>Kur’an’ın anlaşılması</u> ve mesajının <u>yayılması</u> için <u>mücadele etmek</u> (Nahl 16:90). Olağanüstü şartlarda izin verilen <strong>kıtal</strong> ise, ancak ümmetin oy çokluğuyla seçtiği meşru halifenin halka danışarak alacağı bir kararla ve zulmü ortadan kaldırmak için caiz olabilir.</li>
<li>Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedeflerle Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe bulunmaktadır! Ön yargılarını ve atalarından devraldığı olumsuz mirası kutsama saplantısından kurtularak, mezheplerinin müktesebatını ciddi bir ayıklamaya tabi tutarak Müslümanların<strong> yeniden iman </strong>etmesi ve İslamlaşması gerekmektedir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlara Adalet ve İhsan ile Davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsan ilişkilerimizde “insan fıtratına uyan yolu tutmalı, iyi olanı emretmeli ve haddini bilmezlere aldırmadan” (7:199) yolumuza devam etmeliyiz.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın yönetim alanında bize önerdiği ölçü adalet, insan ilişkilerinde önerdiği ölçü ise ihsandır (16:90). Rabbimiz, sadece ‘müminler arasında’ değil, ‘<u>tüm insanlar arasında</u>’ adalet ve ihsan ile hükmetmemizi, hükümet etmemizi, onlara ‘ihsan’ ile muamele etmemizi emrediyor. Adalet ve ihsanın kıyamete kadar asla yok olmayacağını ve kıymetinden hiç bir şey kaybetmeyeceğini çok iyi anlamalıyız.</p>
<p>Hükmün, idarenin, otoritenin, kısaca yönetimin tek ölçüsü adalet, yani eşit davranmak iken, dünyada halen geçerli yegâne kural <strong>güç</strong> olduğundan, insanlık birbirini katledip durmaktadır! Oysa, bir insanı öldüreni bütün insanları öldürmüş gibi günahkâr sayan Kur’an, zerre kadar hayır işleyenin de, zerre kadar şer işleyenin de bu eylemlerinin karşılığını bulacağını haber vermektedir. Zira, bütün yaratılmışlar iradesiz varlıklar olarak hareket ediyorken, insanoğluna irade, yani seçme hürriyeti, tercih hakkı verilmiştir. Dolayısıyla, tercihinin karşılığını mutlaka görecektir.</p>
<p>Vahyin aydınlığında tarihin ve sosyal olayların kanunlarını keşfederek daha insani, daha medeni, tüm insanların barış içerisinde bir arada huzurla yaşayabileceği bir hayat sistemini kurabiliriz. Nitekim Allah insanoğlunu bu görevi üstlenebilecek bir kapasitede yaratmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Baskı Değil İkna, İtaat Değil Benimseme, His Değil Akıl İle Hareket Etmek</strong></p>
<p>Eşyaya, yani varlıklara kanunlarına uygun davranmamız gerektiği gibi, insana da kanununa uygun davranmamız gerekir. İnsana onun fıtratına, yapısına, yani kanununa uygun şekilde davranan dostluğunu, onun üzerinde baskı kuran ise düşmanlığını kazanır. Zira, baskı, zor, zorbalık insan fıtratının asla kabul edemeyeceği anormal bir durumdur. Savaş zorun, zorbalığın ve baskının zirvesidir. Bu yüzden artık savaşın bir iletişim, terbiye ve sorun çözme yeteneği kalmadığını kabullenmemiz gerekmektedir.</p>
<p>Her gün defalarca okuduğumuz ‘Âyetelkürsi’nin hemen peşinden gelen “<strong><em>lâ ikrâhe fiddîn</em></strong>” ayeti ikrahı, baskıyı, zorbalığı yasaklamıştır. Yüzü ekşitmekten atom bombasına kadar geniş bir yelpazeye yayılabilecek mahiyette olan ‘ikrah’ın, baskının hiç bir türü caiz değildir. Nitekim insanı güç ve baskı ile değil, ikna ile değiştirebilir, onu istediğimiz noktaya ancak ikna ederek getirebiliriz. Üstad Cevdet Said’in sıkça vurguladığı üzere artık dünyada suçlular ve onların sömürdükleri cahiller dışında kimse savaşı sorun çözme yöntemi olarak kullanmamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yöneten-Yönetilen İlişkisinde Eskilerin Yanlışlarını Tekrar Etmemek</strong></p>
<p>Emevi, Abbasi, Fatımi ve Osmanlı saltanatlarının yanlış yönetim modellerini kutsayarak onları ihya etmeye yönelik beyhude çabalarla enerjimizi tüketmemeliyiz. Asırlar boyunca birikmiş kültürlerin değil <strong>Kur’an’ın önerdiği ve öğrettiği İslam</strong>’ı yeniden keşfetmeliyiz. Kur’an’a teslim olmak yerine zanlarımıza ve müktesebata teslim olmayı yeğleme yanılgısından kurtulmalıyız. Kur’an’ı mehcûr bırakmamalı; ona terkedilmiş, köhne, var ama yok muamelesi yapmamalıyız.</p>
<p>Mütefekkir ve âlimlerimiz çağa ve insanlığa tanıklık görevini yaparak, çeşitli gerekçelerle Kur’an’ın hakikatlerini gizlemeden ve vahyin mesajlarını çarpıtmadan insanlığın önüne arı duru şekilde koyabilirse dünyanın bozuk düzeni hızla düzelmeye başlayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet, İyilik ve Fedakârlığa Dayalı Bir İlişki Geliştirebilmek</strong></p>
<p>İslam âleminin mevcut kötü durumunu düzeltebilmesi için şu hususları el birliğiyle gerçekleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum:</p>
<ol>
<li>Kolayca birbirimize düşürülmemize ve ustaca sömürülmemize yol açan <strong>taassuplarımızdan kurtulmalı</strong>, hislerimizle değil <strong>aklımızla</strong> davranışlarımızı şekillendirmeliyiz.</li>
<li>Allah’ın varlık için, özellikle insan ve toplum için vazetmiş olduğu sünneti/yasaları keşfedip bu yasalara uygun davranmalıyız.</li>
<li>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>: Zorlama dinde kesinlikle yoktur.” âyetinde ifadesini bulan emr-i ilâhiye imtisal ederek; baskıyı, şiddeti, zorbalığı bütünüyle terk etmeliyiz.</li>
<li>Biz kendi küçük cemaatimizi “fırka-i nâciye; kurtuluşa erecek yegâne grup” kabul ederek Müslümanıyla gayrimüslimiyle 7 milyar insanı <strong>düşman</strong> gibi görmekten vazgeçmeliyiz. Zira, “<em>welâ ‘udwâne illâ ale’z-zâlimîn</em>” âyeti gereğince, zalimlerden başka kimseye düşmanlık yapma hakkımız olmadığını kavramalıyız. (2:193).</li>
<li>Allah Teala’nın tavsiyesine uyarak, bize kötü davranan insanlara bile iyi davranmalıyız. O zaman en azılı düşmanlarımızın bile bize sımsıcak bir dost kesileceğini göreceğiz. Zira Allah Teâlâ, yarattığı insanın yasasını elbette en iyi bilendir ve asla vadinde hulfetmez. (41:34).</li>
<li>En ağır şartlar altında bile umutsuzluğa kapılmamalı ve Kur’an’ın hakikatlerinin bütün dünyaya yayılarak yerküreyi bir dârusselâma/ barış yurduna dönüştüreceğine bütün varlığımızla inanmalıyız. Ağızlarıyla üfleyerek Allah’ın nurunu söndürmek isteyenler her çağda bulunmakla birlikte Allah’ın mutlaka nurunu tamamlayacağına bütün kalbimizle inanarak çalışmalarımızı ve hikmete muvafık davetimizi barışçıl yöntem ve tekniklerle kesintisiz şekilde sürdürmeliyiz. (9:32, 61:8).</li>
<li>İnsan ilişkilerimizde Rabbimizin gösterdiği şaşmaz metodu uygulamalı, “insan fıtratına uyan yolu tutmalı, iyi olanı emretmeli ve haddini bilmezlere aldırmadan” yolumuza devam etmeliyiz. (7:199).</li>
</ol>
<p>Kur’an ayı mübarek ramazanda Allah’ın kitabını daha yakından tanıyabilmek ve insan ilişkilerindeki sünnetullaha/yasalara muttali olabilmek niyazıyla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-iliskilerimizi-kurana-uygun-sekilde-duzenleyebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜTEFEKKİR ULEMÂDAN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2015 10:28:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[68:4]]></category>
		<category><![CDATA[Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Hanato]]></category>
		<category><![CDATA[hatadan dönmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş]]></category>
		<category><![CDATA[Mecusi]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[özeleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Senusi]]></category>
		<category><![CDATA[Senusilik]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=206</guid>

					<description><![CDATA[“We inneke le’alâ huluqin ‘azîm; Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).  Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın. Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>We inneke le’alâ huluqin ‘azîm</em>;<br />
Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).</p></blockquote>
<p><strong> </strong><a href="http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın.</a></p>
<p>Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna hocanın yetmiş yıllık ilim yolculuğunu özetlemiştik.</p>
<p>Bu haftaki yazımızda muhterem Fikri Tuna’nın temel problemlerimize ilişkin tespit ve önerilerinden bir kaç örnek sunmak istiyorum. 1 Haziran 2014 tarihinde Erenköy’deki evinde gerçekleştirdiğimiz sohbette tuttuğum notlar çerçevesinde, üstadın İslam dünyasında ahlâk ve özeleştiriye duyulan ihtiyaca ilişkin fikirlerini kendi ifadeleriyle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkı İslam’ın Temeli Görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Allah Rasulü daha peygamber olmadan herkes ona itimat eder ve güvenirdi. Herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı.</p></blockquote>
<p>“İslam’da ahlâk meselesi İslami konuların hemen hepsini kapsamaktadır. Çünki, İslami prensiplerin tamamında ahlâki davranış esastır. İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda  ahlâki davranış esastır. Bu zaviyeden bakıldığında, Kur’an’ın mütemadiyen “iman”ın hemen akabinde “amel-i sâlih” mefhumunu getirmesi çok anlamlıdır.</p>
<p>“Amel-i sâlih” genel bir kavram olup güzel iş yapmak anlamına gelir. Ahlâk ise, aynı şekilde güzel iş yapmak demektir. Ahlâki davranmak; doğru olanı yapmak ve eğri olanı terk etmek, fasit ve kötü olanı red etmektir. Onun içindir ki sahabe radıyallahu anhum, ahlâk meselesinde çok hassas davranmışlar, mümkün olduğu kadar, tüm davranışlarında Hz. Peygamber’i ‘üsve’, yani örnek kabul etmişlerdir. Nitekim Kur’an, Peygamber’in eşsiz bir örnek olduğunu sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa haykırmıştır.</p>
<p>Sahabiler Hz. Peygamber’in ahlâkını Kur’an olarak görürdü. Zira Hz. Peygamber Kur’an’ı her alanda yaşamış; toplumda, ailede, çocuklarla, yaşlılarla, barışta, düşmanla karşılaştığında&#8230; her zaman Kur’an’ın ışığı ve öğretisiyle hareket etmiştir. Onu izleyen, onu üsve-i hasene kabul eden sahabiler de Kur’an’ı bu şekilde yaşama gayreti içinde olmuşlardır. İşte, İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır. En yüksek makamdaki insan Hz. Peygamber’dir. Allah Teala Peygamberimiz için “Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4) buyurmuştur. Demek ki, her Müslümanın bu noktaya ulaşmak için çalışması gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘el-Emîn’ Olabilmek </strong></p>
<p>Hz. Peygamber, daha nübüvvet müessesesiyle müşerref olmadan, Kureyş halkı arasında “el-emîn; güvenilir insan” olarak tanınmıştır. Herkes ona itimat eder, herkes ona güvenir, herkes onun doğrucu bir insan olduğunu kabullenir, herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı. Allah Rasulü işte böyle bir insandı. Tam manasıyla mükemmel bir modeldi. Onun için sahabilerden bazıları Hz. Âişe validemize Rasulullah’ın ahlâkını sorduklarında, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Rasulullah’ın ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.”, yani Kur’an’ın beyan ettiği, güzel yol olarak gösterdiği yoldur onun yolu, diye cevap vermiştir.</p>
<blockquote><p>İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda ahlâki davranış esastır.</p></blockquote>
<p>Dolayısıyla, bir müslüman ne kadar fazla Kur’an’a yaklaşırsa, ne kadar fazla Kur’an’ın muhtevasını anlarsa, ne kadar titizlikle Kur’an’ı yaşarsa ve yaşatırsa, Hz. Peygamber’e mütâbaatta, Allah Teala’nın emirlerini yerine getirmekte ve O’na kullukta ne kadar samimi olduğunu o kadar ispatlamış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’a Hayatı İnşa Eden Bir Özne Muamelesi Yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur.</p></blockquote>
<p>Ancak, maalesef, bugün İslam dünyasında Kur’an ve Kur’an’a yaklaşım meselesi tamamen değişik bir durum arz etmektedir. Fransa’nın Ortadoğu dış politika müsteşarlığı görevinde bulunmuş Hanoto, Libya’da yaşayan Senusi hareketini işaret ederek “Bu hareket kurutulmadığı ve yok edilmediği müddetçe İslam’ın ve Kur’an’ın karşısındaki mağlubiyetimiz devam edecektir.” demişti. Hanoto’nun bilhassa Senusi hareketi üzerinde durmasının sebebi, Senusilerin Kur’an’ı yaşama biçimleridir. Senusiler hiç bir zaman başka tarikatlara benzememiş, onlar gibi tekkeci, tembel, kaderci ve Kur’an’ı sadece yüzünden bilen ve onu ticaret metaı halinde kullanan bir tarikat olmamıştır. Dolayısıyla, gerek Fransızların, gerekse İngilizlerin Senusi hareketine bakışları şu çerçevede şekillenmiştir: ‘Senusi hareketi yaşadıkça Kur’an yaşıyor demektir. Kur’an yaşadıkça Avrupa hedefine ulaşmamış demektir.’</p>
<p>Peki, Hanoto’ya ve müsteşriklere göre Avrupa nasıl bir Kur’an anlayışı istiyordu? Onların istediği, Kur’an’ı sadece ezberleyen, hükümlerinden hiç bir şey anlamayan, onun manasını bilmeyen, ancak cenaze gibi belirli dini toplantılarda, kabirlerde, ev ve camilerde papağan gibi Kur’an okuyanların çoğalması idi. Zira böyle bir Müslümanlık onların sömürü düzenine zarar ve ziyan getirmeyecekti. Bu Müslümanlık anlayışı onların sömürü düzenine dokunmayacak, onların kötü düzenlerini yıkmayacaktı. Onların sömürü düzenini baş tacı yapıp, zaten anlamadıkları Kur’an’ın hükümlerini rahatlıkla çiğneyip, sadece Fransızların verdiği kadarıyla iktifa ederek yaşamaya devam edeceklerdi. Fransızların Cezayir halkından istediği buydu.</p>
<blockquote><p>İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır.</p></blockquote>
<p>Onyedi sene boyunca Cezayir’in çeşitli okullarında ve üniversitelerinde ders verirken, Cezayir’i, Fas’ı ve Tunus’u bütün kültürel müesseseleriyle yakından tanıma fırsatını bulduğum için bu üç ülkede din anlayışının sömürgeyle ne kadar içli dışlı olduğunu çok iyi bilmekteyim. Şunu çekinmeden ve tereddüt etmeden söyleyebilirim ki; Türkiye de dâhil olmak üzere İslam dünyasının bir çok yerinde kurulmuş olan ve sayı bakımından hayli kabarık bir yekun teşkil eden bugünkü Kur’an kurslarının durumu, Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın sömürdüğü Müslüman devletlerinin dinî anlayış ve tatbikatından çok da farklı değildir. Kur’an kurslarını sadece ezbercilikte bırakan, Kur’an’ın manasının anlaşılmasını ve tefsirinin yapılmasını reddeden, onun hükümlerinin tatbike konmasını önemsemeyen bir anlayış ne İslam anlayışıdır, ne de Kur’an anlayışı. Bu sadece ve sadece Hanoto gibi İslam âlemini Kur’an’dan, onun muhteviyat ve ahkâmından uzaklaştırarak, sadece cenazelerde ezbere okunmasını sağlamak isteyen bir sömürge projesinden başka bir şey değildir. Bu şekilde yetişen gençler Kur’an’ı anlamıyor, onu mal mülk edinmek için kullanıyor. Halk hâfızı âlim zannedip ona soru soruyor, o da utanmadan bilmediği halde cevap veriyor!</p>
<p>Hz. Peygamber, “İlim âlimlerin ölümüyle yok oluyor. İnsanlar cahillere soru sormaya başlıyor, onlar da bilmedikleri halde cevap veriyorlar, hem kendilerini, hem de soranları dalalete sevk ediyor.” buyurmuştur. Başımıza gelen olayın özü budur. Sebebi de, sömürge sisteminin devamında ısrarcı olmamızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tevbe: Özeleştiri Yapmak ve Hatadan Dönmek</strong></p>
<p>Kur’an özeleştiri meselesine çok güzel bir şekilde işaret etmiştir. Tevbe, hatadan dönmek demektir. İnsan esasen hatalı yaratılmamıştır. Bilakis ilahi fıtrat üzerine yaratılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber; “Her çocuk fıtrat üzerine doğar, onu ana-babası Yahudi, Hıristiyan, Mecusi yapar&#8230;” buyurmuştur. Çevre ve okul çocuğa yön vermektedir. İnsan doğuştan suçlu değil, hayırhahtır. İslam, Hıristiyanlık gibi insanı doğuştan suçlu kabul etmez, Âdem’in suçuna çocuklarını ortak etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam hatayı kabul eder. “Her âdemoğlu hata işler. Ama hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurur Peygamberimiz. Tevbe, doğruya dönüş, ana caddeden ayrılanın tekrar caddeye girmesi demektir. Ana cadde altın silsiledir. O caddeden kopan tehlikeye gidiyor demektir. Böylelerinin ayıkarak tevbe etmesi gerekir. Tevbe eden, ayıkan, hatasından dönen adamdır, Âdem gibi. Çeşitli meziyetleri ve sıfatları yanında insan hata da eder, hiddetlenir, iftira eder, iftiraya uğrar&#8230; Ama, hatasını anlayıp Rabbinin rububiyet ve himayesine dönerse, kendisinin hâlıkı Allah’a dönerse Allah onu affedecek ve doğru yola iletecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âdem hatasını itiraf ederek tövbe etmiş, kâmil insan olduğunu ortaya koymuştur. “Beni ateşten yarattın” diyerek üstünlük taslayan İblis gibi kibirli davranmamıştır. Kaldı ki İblis bu kıyasında da hata etmiştir. Zira toprak ateşten daha bereketlidir. Hatasından dönmediği için Allah onu merhametinden kovmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âlem-i İslam’ı Tenkit Edebilmek</strong></p>
<p>Bugün Âlem-i İslam’ın neredeyse tenkit edilmeyecek bir tarafı yoktur. Ebu’l-Hasen en-Nedevi özeleştirinin zaruretine işaret etmişti. Keza, <em>Hizbu’l-İstiklâl</em> reisi ‘Allâl el-Fâsî’, “<em>en-Nakdu’z-Zâtî</em>; Özeleştiri” isimli bir eser yazmıştı. Ancak, genel olarak İslam âleminde eleştiri maalesef az, özeleştiri ise çok daha azdır. İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur. Zira, her şeyi Allah’a yükleyen, sorumluluktan kaçan, insana taş muamelesi yapan bir anlayıştır cebriye. Bugün bilhassa tarikatlar kanalıyla İslam dünyasında hâkim olan görüş cebriye mezhebidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah böyle istedi” deyip çıkıyor işin içinden. Cezayir’de ve Fas’ta insanların sıkça “<em>mektûb</em>” dediklerini duyarsınız. Fransa niye geldi, niye ülkenizde bu kadar kaldı diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir: “Mektûb; yazılmış”! Niye Almanya Napolyon’a yenildikten sonra “mektûb” deyip oturmamış? Bilakis, bin altıyüz beyliği birleştirip kuvvetli bir devlet kurarak Fransa’nın önüne geçebilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadercilik niye sadece İslam dünyasında var? “İnsan için yaptığı işten başkası yoktur. İnsan ne yaparsa onu bulur. Kim zerre miskal hayır yaparsa onu, zerre miskal şer yaparsa onu bulur&#8230;” mealinde yüzlerce ayet varken Kadercilik Kur’an’a nasıl uygun düşebilir? Allah şirki, ortaklığı asla kabul etmez. İslamiyet tevhid dinidir. İnsana sorumluluk anlayışını veren de Allah’tır. Sorumlu tutmasa neden peygamber göndersin, niye emir ve nehiyler ortaya koysun? Allah bizim hizmetçimiz midir ki her şeyi Allah’a yüklüyoruz? Niye yenildik, niye şerefimiz ayakaltı oldu? Sebep belli: Kadercilik! Oysa Kur’an, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” diyor. Ebu Ubeyde, ‘kaderden mi kaçıyorsun’ dediğinde Hz. Ömer; “Bunu senden başkası söyleseydi kırbaçlatırdım. Allah’ın bu takdirinden başka bir takdirine gidiyorum.” demişti. Doğru bakış açısı budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neden Peygamber aleyhissalatu vesselam gece gündüz çalıştı, yeri geldi savaşlar yaptı? Özeleştiriden kaçarak ve kaderci anlayışa teslim olarak her şeyde bir yabancı suçlu mu arayacağız? Kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz? Niye hatalarımızı kabul etmiyoruz? Niye buna yanaşmıyoruz? Çünkü işimize gelmiyor. Bundan dolayı kaderciliğe sığınıyoruz ve bu anlayışı kurtuluş kabul ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam’da ahlâk ve özeleştiri meselesini ele alırken biraz sert konuşmuş olabilirim, ama İslam âlemi maalesef benim söylediklerimden daha da kötü durumdadır. Allah bizleri doğruya gitmek isteyen Müslümanlardan eylesin&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SORUMLULUĞUMUZU ÜSTLENEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2015 09:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[17:15]]></category>
		<category><![CDATA[17:34]]></category>
		<category><![CDATA[17:36]]></category>
		<category><![CDATA[25:16]]></category>
		<category><![CDATA[33:15]]></category>
		<category><![CDATA[35:18]]></category>
		<category><![CDATA[37:24]]></category>
		<category><![CDATA[39:7]]></category>
		<category><![CDATA[53:38]]></category>
		<category><![CDATA[6:164]]></category>
		<category><![CDATA[66:6]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâm 1]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Aylan bebek]]></category>
		<category><![CDATA[Cum'a 11]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrî]]></category>
		<category><![CDATA[hacda izdiham]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet 20]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[mesuliyet]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Sülün]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan taşlama]]></category>
		<category><![CDATA[sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[vakfe]]></category>
		<category><![CDATA[vinç kazası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=181</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164). &#160; İnsan olmak sorumlu olmaktır Sorumluluk kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan olmak sorumlu olmaktır</strong></p>
<p><strong>Sorumluluk</strong> kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. Bir insanın sorumluluğunu üstlenmesi ise, kendi tercih ve davranışlarının veya yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, bu konuda hesap vermesi ve neticesine katlanması demektir. Herhangi bir konuda sorumluluk taşımayan kimse için kullanılan ‘sorumsuz’ kelimesi aynı zamanda sorumluluk duygusu bulunmayan ya da bu duygusu yeterince gelişmemiş olan, düşünmeden hareket eden, eylemlerinin sonucunu üstlenmeyen problemli insanlar için kullanılmaktadır.</p>
<p>Sorumluluk kelimesi yerine asırlardır kullandığımız Arapça kökenli <strong>mesuliyet</strong> kelimesi sormak ve sorgulamak anlamına gelen ‘<em>se-e-le</em>’ fiil kökünden türetilmiştir. Farklı kalıplarıyla Kur’an-ı Kerim’de çok yerde geçen sorma, sorgulama ve sorumluluk kelimeleri ‘<em>mes’ûl</em>’ ve ‘<em>mes’ûlîn</em>’ kalıbında ism-i mefûl olarak beş yerde geçmektedir (İsra 17:34 ve 36, Furkan 25:16, Ahzab 33:15, Sâffat 37:24). Özetle bu âyetlerde insanların taahhütlerinden, bakışlarından, dinlediklerinden, düşündüklerinden, inançlarından ya da inançsızlıklarından ve ortaya koydukları eylemlerden mesul olduğu ifade edilmektedir.</p>
<p>Belli sıfatları haiz oldukları varsayılarak belli bir süreyle yetkilendirilen ve kendilerine imkânlar verilen kişilerin, kendi irade ve kararlarıyla yaptıkları ya da ihmal ettikleri işlerden sorumlu tutulması, bunlardan dolayı sorgulanması, bu sorgu neticesinde takdir edilmesi ya da cezalandırılması gerekir.</p>
<p>Sorumluluk üstlenmiş olan bir insanın aklını, iradesini ve tüm kapasitesini kullanarak görevini en iyi şekilde yerine getirmesi için var gücüyle çaba harcaması beklenir. Toplumda yerleşmiş teamüllerin ve üstlenilen göreve ilişkin sözleşmenin doğal bir gereği olarak, aynı zamanda vicdanın fıtrî telkinleri doğrultusunda herkesin; görevinin gereklerini en iyi düzeyde bilmesi, görevinin inceliklerinin farkında olması, mevcut birikimiyle yetinmeyerek sürekli kendini yenilemesi ve görev alanına ilişkin yeni gelişmeleri takip etmesi, önceki hatalarını tekrar etmemesi, sorunlara çok daha etkin ve hızlı çözümler üretebilmesi, insanlara nitelikli hizmet sunması, konumuna mülkiyet değil emanet gözüyle bakması, tevazu ve kulluk bilinci ile yapıcı yaklaşımlar ortaya koyması beklenir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluk hiyerarşisini doğru kurmak</strong></p>
<blockquote><p>Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, eylemlerinin sonucunu üstlenmesi ve hata yaptığında özür dileyerek bedelini ödemesi insanın topluma karşı sorumluluğunun doğal bir gereğidir.</p></blockquote>
<p>Öncelikli ve en önemli sorumluluğumuz <strong>Allah’a karşı</strong> olan sorumluluğumuzdur. Allah’a iman edip O’nun bizim için çizdiği sınırları gözetmek, dini yalnızca O’na has kılmak, tevhit inancımıza şirk bulaştırmamak Rabbimize karşı sorumluluğumuzun zorunlu bir gereğidir. Sorumluluk bilincini kuşanmak anlamına gelen <strong>takva</strong>; bir taraftan sürekli Allah’ın huzurunda bulunduğumuz bilinciyle davranmak, öbür taraftan yetki kullanırken adil, insanlarla ilişki geliştirirken dürüst, samimi, saygılı ve merhametli olmak demektir.</p>
<p>Akıl sahibi yetişkin her bir fert, içinde yaşadığı <strong>topluma karşı</strong> sorumludur. Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, tercih ve kararlarının sonucunu üstlenmesi, kimseyi aldatmaması, hata yaptığında özür dilemesi ve bedelini ödemesi, içinde yetiştiği toplumun bütün üyeleri arasında iyiliklerin yaygınlaşması ve kötülüklerin olabildiğince azalması için sürekli gayret etmesi, toplumda maddi ve manevi desteğe muhtaç olanlara elinden gelen yardımı yapması insanın topluma karşı sorumluluğunun gereğidir.</p>
<p><strong>Kendi nefsine </strong>ve <strong>ailesine karşı</strong> sorumlu olan insanın, kendisinin ve aile efradının yanlış yollara düşmemesi için dikkatli ve sorumlu davranması, dünya ve ahiret ateşlerinden kendisini ve yakınlarını koruması Rabbimizin bize açık emirlerindendir (Tahrim 66:6). Sosyal çevresine karşı sorumlu tutulan insan, soluduğu hava, içtiği su, üstünde yaşadığı coğrafya, beslendiği toprak ve hayvanlar başta olmak üzere bütün bir <strong>fizik çevreye karşı</strong> da sorumlu tutulmuştur. Dolayısıyla kendisine emanet edilen bütün bu nimetlerin emniyetinden sorumludur. Bu yüzden, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmeyen, ihmal ya da yanlışlar yapan insanlar hem dünyada hem de ahirette sorguya çekilerek cezalandırılmayı hak eder.</p>
<p>Hiç kimse başkasının günahını yüklenmeyeceği gibi günah sahibi, büyük hesap gününde bu kötü yükünü paylaşacağı bir yardımcı bulamayacak, kendi yanlış tercih ve eylemlerinin, hatalı kararlarının cezasını bizzat kendisi çekecektir (Örnek olarak bakınız: Fâtır 35:18, Necm 53:38, En’âm 6:164, İsra 17:15, Zümer 39:7). Sevgili Efendimiz meşhur “<em>Kullukum râ’in we kullukum mes’ûlun ‘an ra’iyyetih&#8230;</em>” hadis-i şerifi başta olmak üzere bir çok hadisinde insanların sorumluluğunu üstlendiği diğer insanlara karşı davranışlarından hesaba çekileceğini, aile efradına, çalışanlarına, idaresini üstlendiği insanlara karşı sorumlu olduğunu, sorumluluğunun bilincinde olarak onlara karşı hakkaniyetle ve merhametle davranması gerektiğini hatırlatmıştır. (Buharî: Cum’a 11, Ahkâm 1; Müslim: İmamet 20).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hacdaki iki facianın sorumluluğunu üstlenmek</strong></p>
<p>Hicrî 1436 haccında yaşadığımız iki facia, Müslümanların oturup kader ve tevekkül anlayışlarını ciddiyet ve samimiyetle gözden geçirmesi, sorumluluk bilincinin ne olduğunu yeniden hatırlaması, sorumsuz sorumluların cezalandırılarak sorumlu davranma ve sorumluluğunu üstlenme erdeminin yeniden kazanılması gerektiğini, yadsınamaz ve ötelenemez acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p>
<p>Kâbe’de <strong>11 Eylül</strong> 2015 <strong>Cuma</strong> günü devrilen paletli <strong>vinç</strong> kazasında <strong>111</strong> hacı adayı hayatını kaybetmiş, 238 kişi de yaralanmıştır. Müteahhit firma <strong>Bin Ladin</strong> Grubu yöneticisi medyaya verdiği beyanatta; “<em>accident was an <u>act of God</u></em>” diyerek kazanın ‘takdir-i ilahi’ olduğuna vurgu yaptı. Yakını vincin altında ölen Müslümanların bir çoğu; en yakın akrabasının canını ‘kutsal topraklar’da alan Allah’a şükretti. Kâbe’nin güvenliğinden sorumlu olan, bu iş için yüklü bir ücret alan yönetici “<em>Lâ ilâhe illallah</em>” demekle yetindi. Bazı hacı adayları yaralıların yardımına koşmak yerine tavaf ibadetini bozmamayı ve yedi şavtı tamamlamayı tercih etti!&#8230; Birkaç gün sonra anlaşıldı ki, vincin üreticisi Alman firması adına açıklama yapan mühendisin ilk gün dediği gibi vinç, denge ağırlıkları noksan halde kullanılmış. Bununla da kalmayıp, şiddetli rüzgâr estiğinde vincin devrilmemesi için yere indirilmesi gereken ağırlık taşıyan kolu (BOM) hac yoğunluğu gerekçe gösterilerek yere indirilmemiş!</p>
<p>Suudi Arabistan Sağlık Bakanı, bayramın birinci günü hac ibadeti esnasında <strong>şeytan taşlarken</strong> hayatını kaybedenlerin sayısının 769&#8217;a yükseldiğini açıkladı. Yaralıların sayısını ise 934 olarak belirtti. İlk gün 220 olarak verilen ve üçüncü günde dört kat yükselen bu rakamlar muhtemelen biraz daha artacaktır. Sorumluluğunu üstlenip istifa ederek muhakeme edilmeyi istemesi gereken Suudi yöneticiler faturayı ‘talimatları dinlemeyen hacılar’a kesti! Neyse ki yeni kral her iki facia için soruşturma komisyonu kurulması talimatı vermiş&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüksek sorumluluk örneği vakfe duasına ümmetçe âmîn diyebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Hacda yaşanan iki facia, kader ve tevekkül anlayışımızı ciddiyet ve samimiyetle sorgulamayı acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p></blockquote>
<p>Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez hocamız Arafat’ta 56 bine yakın Türkiyeli hacı adayına yaptırdığı vakfe duasında sorumlu bir duruş sergiledi ve sorumluluğu şer odaklarına ya da Allah’a yüklemeyip samimi ve derin bir özeleştiri yaptı:</p>
<p>&#8220;Her işimize Rahmân ve Rahîm isimlerini başlangıç eyledik. Lâkin işlerimizi adalet, hakkaniyet, merhamet ve şefkatle icra edemedik. Birbirimizden merhameti esirgedik&#8230; İslâm’ı hakkıyla temsil edemedik. Kur’an-ı Kerim’i anlamadık, meramını doğru anlatamadık. Böldük, bölündük, kendimizi tek hakikat yolcusu ilan ettik, birbirimizi küfürle itham ettik. Kendimizi, düşüncemizi, mezhebimizi, meşrebimizi kutsadık. Şiddetin adını cihad, zulmün adını zafer koyduk. Senin rahmet dinini, korku dini zannedenler varsa, sorumlusu biziz&#8230;</p>
<p>Dünyaya aldandık, hırs ve tamahın girdabında boğulduk. Kendimize yabancılaştık, iffetin kıymetini, önemini anlayamadık, anlatamadık. Zulme seyirci olduk, mazluma hak ettiği desteği veremedik. Malımızı, makamımızı, her türlü imkânımızı Senin rızana uygun bir biçimde kullanamadık. Cimriliğin, bencilliğin, çıkarcılığın karanlığında kaybolduk&#8230;</p>
<p>Omuzlarımızda kimlerin hakkı var, dilimizle kimleri ezdik, elimizle kimleri incittik? Senin evin gönüllerdi, biz nice gönüller yıktık. Senin rızan bir yetimin başını okşamakta, bir öksüzü sevindirmekte gizliydi. Biz bilerek ya da bilmeyerek kim bilir kaç yetimi yalnızlığa terk ettik, kaç öksüzü gizli köşelerde ağlattık. Komşumuz aç yatarken ondan habersiz kendimizi ağırladık. Sen muhtaçlara yardım için bizleri vesile kılmışken, biz sadece sana “Muhtaçlara yardım et Ya Rabbi!” diye dua etmekle yetindik! Şimdi hepsini burada sana itiraf ediyoruz.</p>
<p>Zulme uğrayan kardeşlerimize el uzatamadık, onları çoğu zaman yalnız bıraktık, gözyaşlarına ortak olamadık. Peygamberimizin emrettiği üzere, bir vücudun uzuvları, bir binanın tuğlaları gibi olamadık. Kardeşlerimizin halleriyle hâllenemedik, dertleriyle dertlenemedik, acılarını acımız, sevinçlerini sevincimiz bilemedik. Ne yazık ki bizler, zihinleri bir, yürekleri bir, gayeleri bir, sevgileri bir, hüzünleri bir, kederleri bir, acıları bir kardeşler topluluğu olamadık!</p>
<p>Kendimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz için isteyemedik. Haset ettik. Gıybet ve iftiraya bulaştık. Kul hakkına girdik. Kardeşimizden hoşgörüyü dahi esirgedik. Kusurumuz boyumuzu aşmış, günahımız asırlara taşmış. Söz veriyoruz&#8230;</p>
<p><u>Açgözlüler yüzünden çocukların aç kalmadığı, Aylan bebeklerin minik bedenlerinin deniz kıyılarına vurmadığı bir dünyada yaşamayı, o dünyayı kurmayı bizlere lütfeyle Ya Rabbi!</u>”</p>
<p>Muhterem hocamızı bu yüksek sorumluluk bilinci ve samimi tevbesinin dolayı tebrik ediyor, özetle iktibas ettiğimiz vakfe duasının sonundaki anlamlı tazarru’u için can u gönülden âmîn diyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluğu Allah’a yükleme kurnazlığından vaz geçmek</strong></p>
<blockquote><p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:<br />
Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu! (Mehmet Âkif).</p></blockquote>
<p>Kur’an şairi Mehmet Âkif, Müslümanların; müptela olduğu sorumsuzluk hastalığını ve adam gibi sorumluluğunu üstlenmek yerine şark kurnazlığıyla mesuliyeti nasıl Allah’a yüklediğini 90 yıl evvel ne kadar da beliğ ifade etmiş:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:</p>
<p>Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.</p>
<p>Taleb nasılsa, tabî’î netice öyle çıkar,</p>
<p>Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?</p>
<p>“Çalış!” dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,</p>
<p>Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!</p>
<p>Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,</p>
<p>Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!</p>
<p>Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,</p>
<p>Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!</p>
<p>Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,</p>
<p>Birer birer oku tekmîl edince defterini;</p>
<p>Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir…</p>
<p>Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!</p>
<p>Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:</p>
<p>“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!</p>
<p>Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;</p>
<p>Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.</p>
<p>Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;</p>
<p>Çoluk çocuk O’na aid: Lalan, bacın, dadın O;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;</p>
<p>Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;</p>
<p>Tabîb-i aile, eczacı&#8230; Hepsi hâsılı O.</p>
<p>Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!</p>
<p>Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!</p>
<p>Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;</p>
<p>Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete… Ha?</p>
<p>Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı imâna?</p>
<p>Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân’a?</p>
<p>Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur’ân…</p>
<p>Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!</p>
<p>Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefih,</p>
<p>Mükellefiyeti Allah’a eyliyor tevcih!</p>
<p>Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,</p>
<p>Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba</p>
<p>Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!</p>
<p>Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!</p>
<p>&#8220;Kader&#8221; senin dediğin yolda şer’a bühtandır.</p>
<p>Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrandır!</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Erol Çetin; “Kur&#8217;an&#8217;da Sorumluluk Kavramı ve Kapsamı”, Kur’ani Hayat dergisi, Sayı: 40, Mart-Nisan 2015, s.105-108.</li>
<li>Murat Sülün, Saffet Köse vd.; Kur’an-ı Kerim’de Mesuliyet (Kaynağı, Sınırları, Sonuçları), Ensar Neşriyat, İstanbul.</li>
<li>Mehmet Âkif Ersoy; Safahat, Fatih Kürsüsü’nden, Çağrı Yayınları, İstanbul 2013, s.666-672.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
