<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>SSCB Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/sscb/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/sscb/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 May 2019 07:19:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>21 MAYIS 1864: KAFKASYA’DAN SÜRGÜN EDİLEN HALKLARIN HAKLARINI ARAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/insanligin-sorunlariyla-yuzlesebilmek/21-mayis-1864-kafkasyadan-surgun-edilen-halklarin-haklarini-aramak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/insanligin-sorunlariyla-yuzlesebilmek/21-mayis-1864-kafkasyadan-surgun-edilen-halklarin-haklarini-aramak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 May 2019 07:19:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[11 MAYIS 1918]]></category>
		<category><![CDATA[21 MAYIS 1864]]></category>
		<category><![CDATA[AHMET MİDHAT EFENDİ]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ CANİP YÖNTEM]]></category>
		<category><![CDATA[ATİLLA YAYLA]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[BÜYÜK KAFKAS SÜRGÜNÜ]]></category>
		<category><![CDATA[ÇARPITILAN KAVRAMLAR]]></category>
		<category><![CDATA[ÇERKESYA’DA HÜKÜMET ŞEKLİ]]></category>
		<category><![CDATA[CÛLÂN]]></category>
		<category><![CDATA[DOĞAN DUMAN]]></category>
		<category><![CDATA[EROL KARAYEL]]></category>
		<category><![CDATA[FARUK ARSLANDOK]]></category>
		<category><![CDATA[FATİH EKİM]]></category>
		<category><![CDATA[Golan]]></category>
		<category><![CDATA[GRANDÜK MİHAİL NİKOLAYEVİÇ]]></category>
		<category><![CDATA[GÜNSELİ ŞURDUM]]></category>
		<category><![CDATA[HOMER]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Berkok]]></category>
		<category><![CDATA[KAFKAS HALKLARI]]></category>
		<category><![CDATA[KİMLİK İNŞASI]]></category>
		<category><![CDATA[Kunaytıra]]></category>
		<category><![CDATA[LERMONTOV]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET HACISALİHOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[NART MİTOLOJİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[NİHAT BERZEG]]></category>
		<category><![CDATA[ODİSSA]]></category>
		<category><![CDATA[RUS-KAFKAS SAVAŞLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SETENAY NİL DOĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[Şimali Kafkas Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[sürgün]]></category>
		<category><![CDATA[SÜRGÜN ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ]]></category>
		<category><![CDATA[tehcîr]]></category>
		<category><![CDATA[YUNAN MİTOLOJİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[ZORUNLU GÖÇ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=890</guid>

					<description><![CDATA[Kafkas cumhuriyetlerinde ve Türkiye başta olmak üzere Kafkas kökenli halkların yaşadığı kırkı aşkın ülkede her sene 21 Mayıs 1864 tarihinin yıldönümünde çeşitli yas/anma etkinlikleri yapılmaktadır. Neredeyse tüm Kuzey Kafkas halklarının katılımıyla 11 Mayıs 1918’de kurulan Şimali Kafkas Cumhuriyeti’nin yıldönümü münasebetiyle sevinçle başlayan mayıs etkinlikleri 21 Mayıs’ta yas mahiyetindeki anma merasimlerine dönüşmektedir. SSCB’nin 1991 sonunda dağılmasının [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kafkas cumhuriyetlerinde ve Türkiye başta olmak üzere Kafkas kökenli halkların yaşadığı kırkı aşkın ülkede her sene 21 Mayıs 1864 tarihinin yıldönümünde çeşitli yas/anma etkinlikleri yapılmaktadır. Neredeyse tüm Kuzey Kafkas halklarının katılımıyla 11 Mayıs 1918’de kurulan Şimali Kafkas Cumhuriyeti’nin yıldönümü münasebetiyle sevinçle başlayan mayıs etkinlikleri 21 Mayıs’ta <strong>yas</strong> mahiyetindeki anma merasimlerine dönüşmektedir. SSCB’nin 1991 sonunda dağılmasının ardından dünyanın dört bir yanında artış gösteren bu anma merasimlerinin büyük sürgünün kurbanlarının tarihte çiğnenen hak ve itibarlarının iade edilmesini hedefleyen bir eylemler bütününe dönüştürülmesi icap etmektedir. Zira bu tür etkinlikler iki asrı aşkın soykırım sürecinin ardından gelen yarım asırlık sürgün sürecinde yaşanan acıları unutmamak için anlam ifade etse de soykırım ve sürgün kurbanlarına hak ve itibarlarının iadesini sağlamaya yetmeyecektir.</p>
<p><strong>Öncelikle Çarpıtılan Kavramları ve Tarih Algısını Düzeltmek</strong></p>
<p>Çarlık döneminde başlayıp sosyalist dönemde zirveye çıkan çarpıtmanın boyutlarını görmek için birkaç örnek vermek yeterli olacaktır:</p>
<p>Rus tarihçilerinin 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Kafkasya’da cereyan eden soykırımlardan ‘Kafkas Savaşları’, sürgünlerden ‘göç’, Kafkas halklarından ‘dağlı’ şeklinde yanlı ve maksatlı tanımlamalarla bahsetmesi, günümüzde ise federatif yapıyı üniterleştirme politikalarının bir tezahürü olarak Kafkasya’nın ‘Güney Rusya’ şeklinde adlandırılması hakkaniyet kaygısı taşımayan, yanlı ve art niyetli tutumların sadece birkaç örneğidir. Kafkas halklarının birbiriyle savaştığı izlenimi uyandıran tamlamanın doğrusu ‘Rus-Kafkas Savaşları’dır. Tahkir amacı da taşıyan ‘dağlı’ tanımlaması yerine mazur görülebilecek en masum tanım ‘yerli’ olabilir. Abaza, Çerkes, Çeçen, Oset, Avar, Lak, Lezgi, Karaçay, Balkar gibi kavim adları tek tek anılmak istenmiyorsa en azından “Kafkas Halkları” denmelidir. Kafkasyalılar yedi bin yıl boyunca yaşadıkları cennet vatanlarını kendi irade ve tercihleriyle terk etmiş değildir ki bu büyük çaplı zorunlu nüfus hareketi ‘göç’ olarak isimlendirilebilsin! Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına yönelen ve bazı tarihçiler tarafından ‘zorunlu göç’ ya da ‘tehcir’ olarak adlandırılan cebrî nüfus hareketini ifade edebilecek en uygun kavram ‘sürgün’dür.</p>
<p><strong>21 Mayıs 1864: Büyük Kafkas Sürgününün Boyutlarını Görmek</strong></p>
<p>İnsanlığın bilinen tarihinde görülen en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden biri, 155 yıl önce, 21 Mayıs 1864’te resmiyet kazanan ve yirmi yılı aşkın bir sürede, -büyük çoğunluğu Çerkeslerden oluşmak üzere- iki milyona yakın Kafkasyalının binlerce yıllık yurtlarından sürülerek dönemin Osmanlı coğrafyasında iskân edilmesi hadisesidir.</p>
<p>Üç asır boyunca süren zalim saldırılarda onlarca katliam gerçekleştirmiş olan Rusya’nın bir buçuk asır önce Kafkas halklarına dayatmış olduğu sürgün süreci de yeni bir katliama dönüşmüştür. Zira apar topar yurtlarını terk etmek zorunda kalan insanların büyük çoğunluğu büyük acılar ve yokluklar içinde hayata veda etmiştir. Sağ kalabilenler de kültürel ve demografik soykırıma maruz kalmıştır. Rus-Kafkas savaşlarının Kafkas halkları aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasının ardından Kafkasya’dan Osmanlı coğrafyasına kitleler halinde nüfusun bir kısmı yollarda bir kısmı da büyük zorluklarla ulaştığı sahillerde hastalıktan, yorgunluktan ve yoksulluktan kırılmıştır.</p>
<p>Rus Çarı II. Aleksandr’ın, “Kafkasya Orduları Başkomutanı” ve “Naip” sıfatıyla atadığı kardeşi Grandük Mihail Nikolayeviç, 1864 yazında Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: “Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir.” (Berkok, 526). İşte bu yüzden, esareti en büyük şerefsizlik addeden Kafkasyalılar, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Lermontov bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir:</p>
<p>“Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarlarını terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraberlerinde getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!” (Berkok, 524).</p>
<p>Büyük çoğunluğu Çerkeslerden oluşmak üzere Osmanlı Devleti’ne sığınan Kafkas halkları, başta Anadolu olmak üzere Balkanlar, Suriye, Ürdün ve Irak’ta yoğun şekilde iskân edilmişti. Yurtlarından büyük zulümlerle sürdüğü 2 milyon insanı gittiği yerde de rahat bırakmayan Rusya, onların nerelerde iskân edileceğine de müdahale etmişti. Rusya’nın 2 Mart 1878’de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin yeniden iç bölgelere götürülmesi istenmiştir (Berzeg). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli’den Anadolu’ya ve Şam havalisine göçürülmüştür.</p>
<p>1864’te yaşanan büyük sürgünde yurtlarından edilen insanların sayısı ile ilgili Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlı Devleti’nin nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866’da muhacirlerin sayısının bir milyona ulaştığını belirtir. Osmanlı nüfusu konusunda kıymetli çalışmalara imza atmış olan Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında yurtlarından zorla çıkarılan Kafkasyalıların, çoğu Çerkeslerden oluşmak üzere 2.000.000 civarında olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti’ne ulaşabilen muhacir sayısının ise 1.500.000 olduğunu belirtir (Karpat).</p>
<p>Yeterli kayıtların yapıl(a)maması sebebiyle o döneme ait vesikalar noksan da olsa, 25 yıllık araştırmalarım neticesinde yurtlarından sürülen Kafkasyalıların sayısı konusunda vardığım kanaat şudur: Kafkasya’da yaşanan iç sürgünleri, 1944’te Sibirya ve Orta Asya’ya sürülenleri, Balkanlardan Anadolu’ya, Bandırma civarından Güneydoğu’ya göçürülenleri, Yahudi-Arap savaşında Suriye’de Cûlân (Golan) bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra’dan sürülenleri de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla yurdundan sürülen Kafkasyalı sayısı 3 milyonu aşmaktadır. Bu büyük kitlenin yarısı, daha iskân edilecekleri mahallere ulaşamadan yollarda, bir kısmı da ilk iskân mahallerinde büyük gruplar halinde hayatlarını kaybetmiştir!</p>
<p>Toplumsal yapıda derin tahribatlara yol açan ‘Büyük Kafkas Sürgünü esnasında ve öncesindeki soykırımlarda yaşama hakkı başta olmak üzere birçok temel hakları ihlal edilen mağdur insanların hak ve itibarlarının iade edilmesi, bugünkü torunlarına Rusya yönetimince özür beyanlarının iletilmesi, anavatanlarına dönme ve dedelerinin topraklarında yeniden iskân edilme hakkı verilmesi, sembolik de olsa manevi tazminat ödenmesi, milyonlarca mağdurun hakkını iade etmese de bir teselli vesilesi olacaktır.</p>
<p><strong>Hak ve İtibar İadesi İçin Uluslarüstü Sürgün Araştırmaları Enstitüsünü Kurmak</strong></p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca gerçekleştirilen sürgünlerin, bu insanlık suçuna maruz kalmış halkların temsilcilerinin de katılımıyla oluşturulacak uluslararası bir özel organizasyon tarafından derinlemesine araştırılarak ortaya konulmasını, bu insanlık suçunu işleyen devletlerin, ezdikleri ve sürdükleri halklar başta olmak üzere bütün bir insanlıktan özür dilemeleri, soyları kırılan ve sürülen halklara mümkün olabilecek en büyük bir cömertlikle hem itibarlarını hem de tarihî haklarını iade etmeleri belirlenecek bir sistemle sağlanmalıdır.</p>
<p>Çerkesler başta olmak üzere hemen tüm Kafkas halklarının sürgünü, iskânı ve uyumu gibi hayati meseleleriyle ilgili on binlerce belge barındıran Osmanlı Arşivleri ile Rus, Gürcü, İngiliz, Alman vb. devlet arşivlerini de inceleyerek Büyük Kafkas Sürgünü’nü tüm boyutlarıyla ortaya koyabilecek bir enstitü sadece Kafkas halklarının değil, kitleler halinde yerlerinden sürülen diğer halkların da sürgünlerini araştırarak insanlığa büyük bir hizmet sunacaktır. Böylece siyasi, etnik vb. kaygılar taşımadan insaniyet namına hakkaniyet zemininde yürütülecek kapsamlı bir çalışmadan sonra mazlum, mağdur ve mehcur halklara itibarlarının iade edilmesi ve yaşayan torunlarına haklarının iade edilmesi mümkün olacaktır.</p>
<p><strong>Düşünce, Kültür ve Sanatın Kimlik İnşasındaki Rolünü Kavramak</strong></p>
<p>17 Mayıs 2019 tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesi’nde konuşmacı olarak katıldığım “1864 Sürgünü Ardından Türkiye’de Çerkesler” başlıklı panelde sunduğum tebliği özetlediğim bu kısmın ardından gazeteci <strong>Erol Karayel</strong>’in “Kimlik ve kültürün korunmasında sanat ve edebiyatın katkısı” başlıklı tebliğinden aldığım notları da paylaşmakta yarar görüyorum:</p>
<p>Millî kimliğin korunması için ekonomi, siyaset, eğitim, akademya, uluslararası ilişkiler ve sosyal hayat alanlarında yapılacak çok iş vardır. Kültürel kimliğin korunmasında bunların hepsinden öncelikli ve bu alanların hepsini besleyecek temel bir çalışma alanı bulunmaktadır: Düşünce, sanat ve edebiyat alanı. Kimlik yozlaşmasının önüne ancak bu alanda yapılacak yoğun ve verimli çalışmalarla geçilebilir.</p>
<p>Örselenen kolektif bilincin yeniden inşa edilmesi ve toplumda bir ‘var olma’ iradesinin ortaya çıkartılması için bu iradeyi üretip besleyecek entelektüel gayrete ihtiyaç vardır. Toplumu etkileyen her türlü gelişmeyi düşünce süzgecinden geçirmek ve millî yapıya uygun hale getirebilmek çok önemlidir. Bu yapılmazsa sunulana tâbi olunur, önerilen kalıba girilir ve millî dava da kaybedilir. Ünlü düşünce ve siyaset adamı Aliya İzetbegoviç; “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir” sözüyle bu gerçeği gayet veciz bir şekilde ifade etmiştir. Peygamber Efendimizin (s) de; “Kim kime benzemeye çalışırsa ondandır” buyurmuştur… Karayel uzunca tebliğinde Kafkasya’da üretilen edebiyatın gücüne de işaret ediyor:</p>
<p>Yunan mitolojisi ikibin yıldır Batı dünyasını cezbetmektedir. Antik Yunan mitolojisinin ve özellikle bundan hayat bulan felsefesinin Rönesans düşünürleri, ressamları, şairleri ve yazarları üzerinde ilham şeklinde geniş bir etkisi olmuştur. Rönesans, Avrupa’nın kilitli zihnini açan anahtar olarak kabul edilmektedir. Bu sayede Avrupa’da bilim, insanlık, din ve siyaset alanlarında yeni bakış açıları ortaya çıkmıştır. Ali Canip Yöntem; “Bütün edebiyatların en zengini, en mümtazı eski Yunanlılarınkidir. Avrupa edebiyatlarının en mümtazları bu ananın yavrularıdır.” diyerek Avrupa’daki tüm edebî çalışmaları Yunan köküne bağlamaktadır. Yunan mitolojisi Avrupa medeniyetini hazırlayan temel kaynak olarak görülmektedir. Bu yüzdendir ki Yunanlılar bugün her konuda Avrupa toplumlarının tam sempati ve desteğini almakta, yaptığı şımarıklıklara göz yumulmaktadır.</p>
<p>Halbuki Yunan mitolojileri Nart mitolojisinin bir versiyonudur. Kökleri Kafkasya’dadır. Homer’in Odissa’sının aslında bir Kafkasya seyahatnamesi olduğunu kaç kişi biliyor? Bugün Yunanlılara büyük prestij sağlayan bu edebî metinler Kafkas halklarını anlatmaktadır. Özetle Yunan mitolojileri tamamıyla Nart Destanlarının versiyonudur…</p>
<p>Bugün dünya üzerinde geniş bir taraftar kitlesi olan liberal düşüncenin ideal toplumsal düzen için öngördüğü “devleti minimize, özgürlükleri maksimize etme” formülü Kafkasya’da başarıyla gerçekleştirilmiş, yüzyıllarca ayakta duran devletsiz bir toplum düzeni kurulabilmiştir. Liberal düşüncenin Türkiye’deki en önemli isimlerinden Prof.Dr. Atilla Yayla, kendisi de bir Çerkes olan Ahmet Midhat Efendi’nin “Çerkesya’da Hükümet Şekli ve Uygarlık Düzeni” isimli Xabze (Çerkes Töresi) toplumunu anlatan makalesini okuduktan sonra yazdığı takdimde şu değerlendirmeyi yapar: “Yazı siyaset teorisi açısından bir hayli ilginçtir. Merkezî bir siyasi yönetim olmaksızın toplumsal düzenin olamayacağı yolundaki klasik tezi yalanlayan bir örnektir.”</p>
<p>Evet, xabze toplumunda devlet yoktur ama başka bölgelerde ancak devletle sağlanabilen toplumsal düzen xabze (teâmüli kaideler bütünü) tarafından fevkalade bir şekilde sağlanmıştır. Çerkesler başka coğrafyalarda devlet gücüyle kurulabilen toplumsal düzeni, ‘devlet’ diye bir aygıt oluşturup başlarına bela etmeden kurmuşlar ve yüzlerce yıl da bu düzeni başarıyla sürdürmüşlerdir…</p>
<p>Karayel, tebliğini düşünce üretmenin önemine dikkat çekerek bitirdi:</p>
<p>Sağlam bir fikrî alt yapı ile yoğun kültürel ve sanatsal üretimler, kişilerin mensubiyet duygusunu ve özgüvenini artırır, yitirilmiş olan var olma iradesini yeniden ortaya çıkartarak pekiştirir. Düşünce üretemezsek, başkalarının üretimlerini tüketen bir topluluk haline gelir ve bu deryada kaybolup gideriz. Dilimiz, kültürümüz, çevremiz, hayat tarzımız, değerlerimiz başkaları tarafından şekillendirilir.  Nitekim Batı düşüncesinin, rasyonalist, objektivist, pozitivist, ilerlemeci vb. tezlerinin diğer toplumların neredeyse tamamını etkisi altına almış olmasının temelinde, diğer düşünce akımlarındaki bu kabızlığın rolü vardır.</p>
<p>Panelin moderatörlüğünü üstlenen <strong>Doç.Dr. Setenay Nil Doğan</strong> da her iki tebliğin vurguladığı hususları özetledikten sonra Çerkes/Kafkas soykırım ve sürgününü başka toplumlara anlatabilmenin ve onların da bu davaya destek olmalarının önemine dikkat çekti…</p>
<p>Büyük Kafkas Sürgününü anlatan bir sinevizyon gösteriminin ardından YTÜ Balkan ve Karadeniz Araştırmaları Merkezi (BALKAR) Müdürü <strong>Prof.Dr. Mehmet Hacısalihoğlu</strong>’nun açılış konuşmasıyla başlayan panel üç saat kadar sürdü. Karahindiba çiçeğinin Çerkesler başta olmak üzere Kafkas halklarına reva görülen soykırım ve sürgüne şahitliğini anlatan kısa bir video gösterimiyle tamamlanan panel, salonu dolduran öğrenci, araştırmacı, siyasetçi ve STK temsilcilerinin yoğun ilgisine mazhar oldu. Katılımcıların büyük çoğunluğu, organizasyonda aktif rol oynayan YTÜKAF Kulübü’nün ikram ettiği iftar yemeğine de katıldı…</p>
<p><strong>Tavsiye Edilebilecek Bazı Türkçe Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>Berkok, İsmail; Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958.</li>
<li>Berzeg, Nihat; Çerkesler, Kafkas Sürgünü, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul 2010, 316 s.</li>
<li>Karpat, Kemal. H.; Osmanlı Nüfusu 1830-1914, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003, 338 s.</li>
<li>Güngör, Fethi; “Kafkasya’da Soykırım ve Sürgün -Kısa Bir Sosyolojik Tahlil-”, “Geçmişten Günümüze Kafkasların Trajedisi” içinde; Uluslararası Konferans Kitabı, Düzenleyen: Kafkas Vakfı, CRR Konser Salonu, İstanbul, 21 Mayıs 2005, s.11-38.</li>
<li>Hacısalihoğlu, Mehmet (Ed.); 1864 Kafkas Tehciri: Kafkasya’da Rus Kolonizasyonu, Savaş ve Sürgün, BALKAR-IRCICA Yayınevi, İstanbul 2013, 729 s. www.academia.edu/10546491/1864_Kafkas_Tehciri_Kafkasya_da_Rus_Kolonizasyonu_Sava%C5%9F_ve_S%C3%BCrg%C3%BCn_Caucasian_Exodus_of_1864_Russian_Colonization_of_Caucasia_War_and_Exodus_</li>
<li>Aslan, Cahit; Bir Soykırımın Adı: 1864 Büyük Çerkes Sürgünü, ASAM Yayını, Ankara 2006.</li>
<li>Bolat, Gökhan; “Kavram Tartışmaları Etrafında 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü”, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 6, Yalova, Nisan 2013, s.121-142.</li>
<li>Kumıkov, Tuğan; Çerkeslerin Türkiye’ye Sürgünü (Nalçik: Adıgi, Kültür ve Tarih Dergisi, S. 3, 1992), s. 88, Murat Papşu (der.), Vatanından Uzaklara Çerkesler, (İstanbul: Çiviyazıları, 2004) içinde.</li>
<li>Turğut, Reyhan; Kuzey Kafkas Halklarının Büyük Sürgünü (21 Mayıs 1864), Yüksek Lisans Tezi, Karabük Üniversitesi, Kabul tarihi: 21 Mayıs 2019, 180 s.</li>
<li>Berzeg, S. E. (2006) “Kafkasya’daki Yok Etme Savaşı ve Sürgünler Günümüzde de Sürüyor”, Geçmişten Günümüze Kafkasların Trajedisi, Kafkas Vakfı Yayınları, İstanbul.</li>
<li>Anavatanlarından Sürülüşlerinin 150. Yılında Çerkesler, Kafdav Yayınları, Ankara 2014.</li>
<li>Esadze, S. (1999) Çerkesya’nın Ruslar Tarafından İşgali (Kafkas-Rus Savaşlarının Son Dönemi), Kafkas Derneği Yayınları, Çev: Murat Papşu, Ankara.</li>
<li>Habiçoğlu, B. (1993) Kafkasya’dan Anadoluya Göçler ve İskânlar, Nart Yayıncılık, İstanbul.</li>
<li>Saydam, A. (1997) Kırım ve Kafkasya Göçleri (1856-1876), Türk Tarih Kurumu, Ankara.</li>
<li>www.balkar.yildiz.edu.tr/duyurular/<strong>Panel:-1864</strong>-S%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BC-Ard%C4%B1ndan-T%C3%BCrkiye&#8217;de-%C3%87erkesler/77</li>
<li>www.yenisafak.com/dunya/<strong>buyuk-surgun-150-yilinda</strong>-649370</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/insanligin-sorunlariyla-yuzlesebilmek/21-mayis-1864-kafkasyadan-surgun-edilen-halklarin-haklarini-aramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KORKUYU YENİP GÜVENİ İKAME EDEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/korkuyu-yenip-guveni-ikame-edebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/korkuyu-yenip-guveni-ikame-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2016 09:02:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret günü]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın buyruğu]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika'nın keşfi]]></category>
		<category><![CDATA[anlama ve bilme]]></category>
		<category><![CDATA[Aristo]]></category>
		<category><![CDATA[baş öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[Batâlise]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Bütün yollar Roma'ya çıkar]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih 48:28]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Golan]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[ilk öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İsa]]></category>
		<category><![CDATA[İskender]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Keyfe Bedee’l-Hawf?!]]></category>
		<category><![CDATA[Konstantiniye]]></category>
		<category><![CDATA[Korku Nasıl Başladı?!]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Maide 5:69]]></category>
		<category><![CDATA[Mâverâunnehr]]></category>
		<category><![CDATA[Mazlumder]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[muallim-i evvel]]></category>
		<category><![CDATA[muallim-i sânî]]></category>
		<category><![CDATA[Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Nahl 16:1]]></category>
		<category><![CDATA[Nehrin Ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Ptolemaios]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Saff 61:9]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Sokrat]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[Tevbe 9:33]]></category>
		<category><![CDATA[Toynbee]]></category>
		<category><![CDATA[yenidendoğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:62]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:9]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=415</guid>

					<description><![CDATA[“Unutmayın ki; Allah&#8217;a yakın olanlar, gelecekten dolayı kaygı, geçmişten dolayı keder duymayacaklar.” (Yunus, 10:62). &#160; Dört yıl önce böyle soğuk Aralık günlerinde yakınlarıyla birlikte Suriye’nin Golan tepesinin eteğinde kurulu köyünden İstanbul’a hicret eden Cevdet Said, Roma uygarlığının Şam’da yaşadığı iki büyük mağlubiyetten kaynaklanan iki bin yıllık korkusunu irdeleyen bir çalışmasını on yıl önce Şam’da yayınlamıştı. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Unutmayın ki; Allah&#8217;a yakın olanlar,<br />
gelecekten dolayı kaygı,<br />
geçmişten dolayı keder duymayacaklar.”<br />
(Yunus, 10:62).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dört yıl önce böyle soğuk Aralık günlerinde yakınlarıyla birlikte Suriye’nin Golan tepesinin eteğinde kurulu köyünden İstanbul’a hicret eden Cevdet Said, Roma uygarlığının Şam’da yaşadığı iki büyük mağlubiyetten kaynaklanan iki bin yıllık korkusunu irdeleyen bir çalışmasını on yıl önce Şam’da yayınlamıştı. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü münasebetiyle İstanbul Mazlumder’in Eyüp ilçesinde düzenlemiş olduğu insan hakları gecesinde konuşmasını tercüme etmek üzere yeniden bir araya geldiğimiz üstadın Suriye’de süren savaşa ışık tutan değerlendirmelerini, “<em>Keyfe Bedee’l-Hawf?!</em> (Korku Nasıl Başladı?!)” isimli risalesini özetleyerek kamuoyunun dikkatine sunmakta büyük yarar görüyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batı’nın İki Bin Yıllık Korkusunun Nasıl Başladığını Anlamak</strong></p>
<p>“… Afrika’dan çıkıp Doğu Akdeniz üzerinden dünyaya dağılan insanlar Mısır’dan Çin’e kadar bu bölgede yayılmış ve yeni yerlere yerleşmiştir. Bu süreçte Akdeniz havzasında medeniyetler ortaya çıkmıştır. İnsanoğlu yerleştiği bu yerlerde varlıkla etkileşim içerisine girmiş ve gelişen düşünce yapısı sayesinde medeniyetler inşa etme aşamasına erişmiştir. Beşeriyeti birbirine bağlayan bir köprü vazifesi gören ve Afrika, Asya ve Avrupa gibi üç büyük kıtayı birbirine bağlayan Doğu Akdeniz Bölgesi, dünyanın peygamber gönderilmesi için en elverişli bölgesini de oluşturmuştur.</p>
<p>İşte bu coğrafi ve kültürel kavşakta yaşayan insanlar, birçok şeyi çok yönlü olarak görüyor, anlıyor ve öğreniyordu. Bu yüzden bakış açıları daha geniş oluyordu. Böylece, Nuh ve İbrahim nebilerin dönemlerinde ‘<u>insanlığı birleştirme</u>’ düşüncesi doğmuştu. Ancak, başkalarıyla iletişim içerisine girme imkânı bulamayan kabileler ve topluluklar, insanlığı <u>kendilerinden ibaret</u> zannediyordu. Oysa nebilerin insanlığa getirdiği mesajlar bölgesel ve kültürel farklılıklardan bağımsız olduğu için, nebevî bakış açısı, bir bölgeye ya da bir gruba özel bakış açılarından çok daha yüksek düzeyde ve çok daha kuşatıcı olmaktaydı. Zira, nebevî bakış açısı yüksek bir mesaj içermekteydi.</p>
<p>Doğu Akdeniz Bölgesi’nin kuzeyi ile güneyi arasında tarihî bir irtibat bulunmaktadır. Bu iki bölge arasında, Japonya veya Çin ile aralarında bulunmayan bahse değer, kıymetli tarihî olaylar söz konusudur. Mesela, Mısır ile Yunanistan arasında; Makedonyalı İskender’in bölgeye gelişi, İbrahim, Musa ve İsa nebilerin dinlerini bölgede yayması gibi önemli olaylar paylaşılmıştır. İsa aleyhisselam gönderildiğinde Mısır ile Irak arasında bir ilişki mevcut idi. Zira, İbrahim aleyhisselam bu iki bölgeyi birbirine bağlamıştı. Yine mesela, kuzey ile güney bölgeleri İskender’in bölgeye gelişiyle kuvvetli bir irtibat kurmuş oldu. O kadar ki, güneyde İskenderiye kuzeyde ise İskenderun kentleri kurulmuştu. Ptolemaios (<em>Batâlise</em>) ve Roma medeniyetleri bu bölgede gelişmiş ve Doğu Akdeniz Bölgesi’ni bir Roma gölüne dönüştürmüştü. O derece ki, “Bütün yollar Roma’ya çıkar” denmeye başlanmıştı.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şiddete Dayalı Roma Medeniyetinin Barışçıl Vahiy Medeniyetine İkinci Kez Yenilmesi</strong></p>
<p>“İsa aleyhisselam ile İskender arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Aristo’nun talebesi İskender askerî bir lider olarak bölgeye gelmişti. Oysa Hz. İsa böyle değildi. Onun dünya görüşü <u>insani bir yaklaşım</u> üzerine kurulmuştu. Bu yüzden bütün bir Roma imparatorluğunu <u>barışçıl bir yöntemle</u> Hıristiyanlaştırmıştı. İşte bu dönemde Doğu Akdeniz Bölgesi’nin kuzey tarafı ile güney tarafı arasında uzun soluklu, diyaloğa dayalı istikrarlı bir ilişki gelişmiş oldu.</p>
<p>Bu dönemde Doğu ile ilişkiler sınırlı idi. Elbette Irak’a kadar uzanmıştı bölgenin etkisi. Ancak, orası ayrı bir dünya gibi görüldüğünden “<em>Mâverâunnehr</em>; Nehrin Ötesi” diye isimlendirilmişti. Kıtalararası kesişme noktası ve geçiş kapısı niteliğindeki Filistin’den gelen İsa Mesih’in getirdiği mesajla Roma büyük bir değişim yaşamıştı. Ortaya çıkan yeni küresel fikir akımı, Batı’yı temsil eden Romalı İskender ile Doğu’yu temsil eden Hz. İsa’nın karşılıklı faaliyetleri neticesinde doğmuştu.</p>
<p>İslam’ın mesajı Doğu Akdeniz Bölgesi’ne ulaştığında Roma medeniyetiyle karşılaştı. <u>İslam-Roma karşılaşmasının galibi İslam oldu</u>, <u>Roma bölgeden uzaklaştırıldı</u>. Aynen Hıristiyanlığın yayılış seyrinde olduğu gibi İslam da bölgede yayılarak tâ Konstantiniye’ye kadar dayandı. Diğer taraftan İspanya’ya kadar ulaştı. Nihayetinde bir Roma gölü olan <u>Akdeniz İslam gölüne dönüştü</u>. İşte İslam’ın bu yayılışı; Roma’nın, Yunan’ın, Aristo’nun ve tilmizi İskender’in Hz. <u>İsa’dan sonra ikinci kez reddedilmesi</u> anlamına geliyordu.</p>
<p>Ancak, aynen Hıristiyanlık ulaştığında olduğu gibi <u>Şam bölgesi</u> İslamiyet buraya ulaştığında da Roma’nın elinde idi. Romalılar uzun zamandır bölgedeki varlıklarını korumaktaydı. Zira, Toynbee’nin belirttiği gibi Romalılar karşıdakiyle anlaşabilecekleri bir iletişim dili geliştirmeyi başarmıştı. İşte bu yüzden Doğu Akdeniz Bölgesi’nin hem kuzey hem de güney yakalarındaki hakimiyetlerini koruyabilmişlerdi. Her iki bölgede büyük bir askerî varlıkları bulunmaktaydı. İki bölge arasında güvenli geçiş yolları oluşturmuşlardı. İnsancıl bir düşünce zeminine ihtiyaç duyan uygarlık araç ve gereçlerini geliştirmişlerdi. Çünkü Hz. İsa’nın mesajı onlara bu yöntemi öğretmişti.</p>
<p>İsa aleyhisselamdan sonra ikinci kez İslamiyet tarafından refüze edilen <u>Roma uygarlığı bölgeden uzaklaştırılmıştı</u>. Onlar Şam’ı terk ederken İslam uygarlığı şöyle diyordu: “Selam sana ey Şam! Onlar artık ebediyen gitti.” Böylece İslamiyet bölgede kendi medeniyetini inşa etmeye başlamıştı. Ancak onlar bölgeye haçlı savaşlarıyla geri döndüler. Böylece iki asır süren haçlı seferlerini ve savaşlarını başlatmış oldular.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batı’nın Temel Sorunu: Tarihî Travmalardan ve Bagajlardan Kurtulamamak</strong></p>
<p>Bölge insanının hafızasında bütün bu tarihî kavgalar, saldırı ve savunmalar muhafaza edilmektedir. Tarihî hafızamız hem İbrahim’in hem İskender’in hem Sokrat’ın hem de İskender’in hocası Aristo’nun etkilerini yaşatmaktadır. İslamiyet bölgede yayıldığında bütün bu tarihî müktesebatı devralmaktan; Yunan düşüncesinden, Sokrat felsefesinden ve ‘<em>muallim-i evvel</em>: ilk/baş öğretmen’ unvanıyla anılan Aristo’nun felsefi düşüncelerinden yararlanmaktan kaçınmadı. Müslümanlar komplekse kapılmadan bu birikimden yararlanmayı bilmiştir. Çünkü Müslümanlar güçlü ve <u>muktedir</u> tarafı, Romalılar ise iktidarını yitirmiş <u>zayıf</u> tarafı temsil ediyordu.</p>
<p>Haçlı seferleri esnasında Batılılar Müslümanlarla yakın temas kurma imkânı buldu. Böylece Müslümanların kültürüne âşina oldular, onların eserlerini okudular, bazılarını Batı dillerine tercüme ettiler. Böylelikle kendi kadim tarihlerini, Eski Yunan’ı ve Aristo’yu yeniden keşfetmiş oldular. Nihayetinde Batılılar Yunan felsefesiyle, onu alıp tedris eden ve güncelleyen Müslümanlar kanalıyla yeniden buluşmuş oldular. Müslümanlar bu felsefeyi derinleştirmiştir. O kadar ki, Farabi’ye ‘<em>muallim-i sânî</em>: ikinci öğretmen’ unvanı verilmiştir.</p>
<p>Avrupa, Müslümanlarla girdiği bu etkileşimin ardından ‘rönesans: yenidendoğuş’ fikrini geliştirmeye ve bu uğurda adımlar atmaya başladı. Müslümanlar ise tam tersine Haçlı Seferleri sonrasında <u>parçalanmaya</u> başladı. Oysa Avrupalılar tercüme ettikleri kitapları okuyarak Avrupa’nın yeniden doğuşunu gerçekleştirmeye başlamıştı. Amerika’yı keşfetmeleri, dünyanın dört bir yanına ulaşmaya başlamaları işte bu yeniden doğuş fikriyle birlikte gerçekleşti.</p>
<p>Batılılar Müslümanların o zamana kadar tıp, felsefe ve diğer tüm bilim dallarında ortaya koymuş olduğu kültürel mirası aldılar ve yararlandılar. Tarihî bir okuma yaparak şunu söyleyebiliriz: Yunan medeniyeti güç değil <u>bilgi medeniyeti</u> idi. O dönemde Yunan’da olduğu kadar bilgi birikimi sağlamış başka bir bölge yoktu. İslamiyet gelince hakimiyet sağladı ve bilgiyi aldı…</p>
<p>Avrupa medeniyeti yeniden toparlandıktan sonra Batılılar bölgemize bir daha geldiler. Bu sefer <strong>sömürge savaşları</strong>yla geldiler coğrafyamıza. Mesela, bir Çinli ya da bir Japon’la karşılaştığımızda, takınacağımız tavrı belirleyen tarihî bir ortak geçmişimiz olmadığını fark ederiz. Oysa, bir Yunanlı ya da bir Avrupalı ile karşılaştığımızda takınacağımız tavır farklı olmaktadır. Zira, yukarıda anlattığım tarihî olayların gelişim seyri tutum ve davranışımızı belirlemektedir. Firavun ile, Yahudiler ile, Hıristiyanlar ile, Romalılar/Bizanslılar ile ortak bir tarihî hatıramız olduğu için onlarla ilişki kuracağımız zaman karşılıklı olarak <u>tarihteki tecrübelerimiz zihinlerimizde canlanıvermektedir</u>. Bu <u>tecrübeler</u> yok olmuyor, bilakis <u>şuuraltımızı</u> <u>yönetiyor</u>. İşte bu yüzden tarihteki Yahudi-Hıristiyan çekişmeleri günümüzde de etkisini sürdürebilmektedir. Hatırlarsanız, dönemin iki süper gücünden biri olan SSCB dağıldığında, Batılılar tarihî çekişmelerin etkisiyle dünya kamuoyuna şu açıklamayı yapmıştı:</p>
<p>“<u>Şimdi sıra İslam’a geldi. Bundan sonraki hedefimiz İslamiyet’i çökertmektir!”</u></p>
<p>Batılılar dünyayı keşfedip bakışları genişlediğinde büyük bir güç ve otorite elde ettiler. Bu durum onlarda ötekini <u>daha düşük seviyede görme</u>ye itti. Başkalarını hiçbir şey bilmeyen cahiller olarak görmeye başladılar. Anlama yetisinin sadece kendilerinde bulunduğu kompleksine kapılmaları, kurdukları yeni medeniyette belirleyici bir etken oldu. Sovyetler Birliği dağıldığında ABD Başkanı Bush’un söyledikleri, işte bu kompleksin bir neticesidir:</p>
<p>“Bu yüzyıl, Doğu Kilisesi ile Batı Kilisesi arasındaki çatışmada rakibimiz olan düşmanımızın yıkıldığı bir yüzyıl oldu&#8230;” Bush’un şahsında Batı dünyası bu büyük korkusundan kurtulur kurtulmaz bu sefer şu yeni hedefi koymuştu:</p>
<p>“Şimdi hedefimiz gelecek yüzyılda İslam’ı mağlup etmektir!”</p>
<p>İşte bu tarihî hafıza Batılıların İslam’dan bu kadar korkmalarına yol açmaktadır. Zira, tarihten gelen bu korku insanlığın hareket seyri boyunca yakasını hiç bırakmayan uzun soluklu bir korkudur. Korkuyu değil güveni yayan nebiler <u>insanlığı birleştirip bütünleştirme</u> misyonu ifa etmişlerdir. Nitekim, Son Nebi’nin ifade buyurduğu; “İnsanların en hayırlısı insanlığa en çok yararı dokunandır.” düsturunu koyabilmek gerçekten muhteşem bir fikrî gelişmenin parlak bir göstergesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm: Korku İmparatorluğuna Güven Duygusuyla Karşılık Vermek</strong></p>
<p>Batı’nın kronik korkusu karşısında takınmamız gereken tavır; olayı kavramak, kalplerimizi yatıştırmak ve derinliğimize kök salmış bir iman ile güven duygusuna kavuşmaktır:</p>
<p>“Allah&#8217;ın buyruğu (mutlaka) yerine gelecektir; öyleyse artık onun tez elden gelmesini istemeyin!” (Nahl, 16:1).</p>
<p>Bu hakikati kavrayarak bilinçle yaşamaya başladığımızda uyanmış olacağız. İhtiyaç duyduğumuz şey <strong>anlama ve bilme</strong> yetisidir:</p>
<p>“De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ne var ki, sadece akleden kalbe sahip olanlar bunu kavrayabilir.” (Zümer, 39:9).</p>
<p>Bu dünyada olup biteni bilenler ve bundan sonra olabilecekleri öngörebilenler hiç diğerleriyle bir olur mu? Bize düşen, ‘insanlara şahitlik’ edecek düzeyde olayları anlamaktır. Müslümanların olup biteni anlaması gerekir. Bize düşen, insanlık âleminde eşitliği ve <u>adaleti tesis etme çabalarına katkı</u> yapmaktır. Ancak, anlamazsak bir şey yapmamız da mümkün olamaz, <u>sefil vaziyette kalmaya devam ederiz</u>!</p>
<p>Nihayetinde galip gelecek olan, Allah ve kâinatın anlamsız olmadığı konusunda ortaya en sahih tasavvuru koyabilecek olanlardır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim İslam dininin eninde sonunda tüm diğer düzenlere galip geleceğini ilan etmektedir:</p>
<p>“O, Elçisini (doğru yol) rehberliği ve hak dini (yayma görevi) ile göndermiştir ki, bu (dini) öteki bütün (bâtıl) dinlere üstün kılsın. Elbette hiç kimse Allah kadar (hakikate) şahitlik yapamaz.” (Fetih, 48:28; Tevbe, 9:33; Saff, 61:9).</p>
<p>Şam’da kurulu “Fikr” Yayınevi’nin, daha önce 1961’de yayımlanmış olan “İslam’dan Bu Kadar Korku Niye?” isimli 26 sayfalık risaleyi yeniden basmak istemesi üzerine Nisan 2006’da kitapçığının baş kısmına eklediği “Korku Nasıl Başladı?” başlıklı 23 sayfalık bölümü Üstad Cevdet Said şöyle bitiriyor:</p>
<ul>
<li>Korku duymanız, sizin insan aklına ve onun değiştirici gücüne inanmamanız anlamına gelir. Bu da sizi kendinizi korumak için <u>akıldan başka bir şeye inanmay</u>a götürür.</li>
<li>Korku, ‘öteki’ni <u>anlamamaktan</u> kaynaklanır ve öteki anlaşılınca güven başlar.</li>
<li>Korku ile hareket edince herkes zarar görür, <u>güven ile hareket edince</u> herkes huzur bulur.</li>
<li>Şiddet yöntemine inanan asla kendini güvende hissedemez ve müzmin bir korkağa dönüşür. <u>Akla güvenenler</u> ise <u>gönül huzuruna kavuşacaktır</u>:</li>
</ul>
<p>“Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan, ıslah edici iyi işler işleyen hiç kimse, gelecekten endişe etmeyecek ve geçmişten dolayı da üzüntü duymayacaktır.” (Maide, 5:69).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Cevdet Said. (2006). <strong><em>“Keyfe Bede’el-Hawf?! (Korku Nasıl Başladı?!)”</em></strong> <em>Lime Hâze’r-Ru’bu Kulluhû mine’l-İslâm?</em> İçinde, Dımaşk: Dâru’l-Fikr, s.7-14, 27-29.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/korkuyu-yenip-guveni-ikame-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AVRASYA İSLAM ŞÛRASI TEŞKİLATI KARARLARINI  HAYATA GEÇİREBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-teskilati-kararlarini-hayata-gecirebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-teskilati-kararlarini-hayata-gecirebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Oct 2016 09:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[AİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya İslâm Şûrası]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya İslam Şurası Teşkilatı Toplantısı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya'da Kadim Bilgi ve Hikmetin Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[Avusturya]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Belçika]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Danimarka]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsviçre]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaasya]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=380</guid>

					<description><![CDATA[Marifet DAİŞ’i Değil AİŞ’i Kurabilmek Daha ziyade Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya coğrafyasında yer alan ülkelerin dinî kurumları ile  Müslüman toplulukların dinî kuruluşları arasında din hizmetleri ve din eğitimi alanlarında işbirliğini geliştirmek maksadıyla 1995 yılında başlatılan Avrasya İslam Şûrası (AİŞ), güncel dinî problemlerle ilgili bir istişare forumu olarak da hizmet vermektedir. Daimi sekretaryası T.C. Diyanet İşleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Marifet DAİŞ’i Değil AİŞ’i Kurabilmek</strong></p>
<p>Daha ziyade Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya coğrafyasında yer alan ülkelerin dinî kurumları ile  Müslüman toplulukların dinî kuruluşları arasında din hizmetleri ve din eğitimi alanlarında işbirliğini geliştirmek maksadıyla 1995 yılında başlatılan Avrasya İslam Şûrası (AİŞ), güncel dinî problemlerle ilgili bir istişare forumu olarak da hizmet vermektedir.</p>
<p>Daimi sekretaryası T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından deruhte edilen AİŞ, Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmenlerin sayısındaki hızlı artış yanında, milyonlarca insanın kanı üzerine kurulan SSCB’nin 1991 sonunda hızla çökmesiyle Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya’da bağımsızlığını ilan eden yirmiyi aşkın ülkede büyük bir iştiyakla yeniden dine yönelişin doğal bir uzantısı olarak, artan talepleri ve ihtiyaçları karşılamak maksadıyla oluşturulmuştur.</p>
<p>Büyük çoğunluğu sosyalist rejimde üç veya dört nesil boyunca dinin, peygamberin, dindarın ve ahlâki değerlerin horlandığı bir süreçten sonra bölgede İslam’ın yeniden öğretilmesi, özellikle genç kuşakların İslam’ın ahlak, adalet, eşitlik, hürriyet, sosyal ve fiziki çevreye ilişkin hak ve sorumlulukları idrak etmelerinin, yaşadıkları toplumlarda uyum içerisinde hayatlarını idame ettirebilmeleri açısından hayati önem taşımaktaydı. Bu maksatla, İslam medeniyeti ve kültür mirasının kaynaklarından mümkün olduğunca istifade edilerek geliştirilecek ortak bir yaklaşımın, kişilerin özgüvenini güçlendirmesi ve farklı kültürlere ve inanışlara mensup insanlarla sağlıklı iletişim kurulabilmeleri için kültürel kimlik ve aidiyet bilincinin sağlıklı temellere oturtulmasına katkı sağlamak hedeflenmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AİŞ’in Temel Çerçevesini ve Amaçlarını Hatırlamak</strong></p>
<p>Avrasya bölgesi Müslüman topluluklarının dinî kuruluş temsilcilerinin katılımıyla <strong>23-27 Ekim 1995</strong> tarihlerinde <strong>Ankara</strong>’da düzenlenen ve takriben bir asır sonra ilk defa bir araya gelebilen kardeş topluluklar için tarihi bir fırsat sunan 1. Avrasya İslam Şûrası Toplantısı&#8217;nın ana gündemini doğal olarak <strong>din eğitimi</strong> meselesi oluşturmuştur. Girişimin daimi bir yapıya dönüştürülmesi kararı da 1. Avrasya İslam Şûrası’nın en önemli kararlarından biri olmuştur.</p>
<p>Avrasya İslam Şûrası’nın daimi yapıda kurulması yönünde en önemli adım, <strong>21-24 Ekim 1996</strong> tarihlerinde <strong>İstanbul</strong>’da yapılan 2. AİŞ Toplantısı’nda atılmıştır. Bu toplantıda katılımcı Müslüman dinî kurum ve kuruluş temsilcileri, “Avrasya İslam Şûrası’nın Kuruluşu ve Faaliyetleri Hakkında Protokol”ü kabul etmişlerdir. AİŞ’in yapısı ve işleyişine dair temel çerçeveyi de belirleyen Protokol’de öne çıkan maddeleri şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<ul>
<li>Müslüman dinî kurum ve kuruluşlar arasında din hizmeti ve din eğitimi ihtiyaçlarının düzenli ve eşgüdümlü bir şekilde karşılanması için işbirliğinin geliştirilmesi,</li>
<li>Bu işbirliği ve ilişkilerin devamlılığını sağlamak maksadıyla girişimin merkezi Ankara olmak üzere “Avrasya İslam Şûrası” adı altında kurumsallaştırılması,</li>
<li>Bu oluşumun müşterek dinî problemlerin çözümü için yol ve yöntem bulunmasında bir istişare zemini olarak değerlendirilmesi,</li>
<li>Müslüman halk ve toplulukları dinî konularda bilgilendirmek ve manevi duygularını geliştirmek amacıyla her türlü matbu, sesli ve görsel basım ve yayım faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi,</li>
<li>İbadet vakitleri ile dinî günlerin tespitinde birliğin sağlanmasına dair bir yöntem geliştirilmesi,</li>
<li>Din hizmetleri ve din eğitimi sunumunda yeni yaklaşım ve yöntemlerin geliştirilmesi,</li>
<li>Müşterek değer ve mirasın muhafaza ve müdafaa edilmesi…</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Kararlarını Hayata Geçirebilmek</strong></p>
<ol>
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; “Türk Cumhuriyetleri, Balkan-Kafkas Ülkeleri, Türk ve Müslüman Toplulukları İstişare Toplantısı” adıyla <strong>23-27 Ekim 1995</strong> tarihleri arasında <strong>Ankara</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Toplantının sonuç bildirgesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilişkide bulunduğu ülkelere ihtiyaç duyulan din görevlilerini ve dinî yayınları göndermeye devam etmesi, cami ve mescitlerin inşası veya onarılması konularında karşılıklı işbirliğinin sağlanması, kurumlarımız arasında din hizmetinin sunulmasına yönelik ilişkilerin geliştirilmesi ve kuvvetlendirilmesi, keza bu ilişkilere süreklilik kazandırılması amacıyla girişimin “Avrasya İslam Şûrası” adıyla kurumsallaştırılması hususunda fikir birliğine varılmıştır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; 32 ülke ve topluluktan 58 dinî idare temsilcisinin katıldığı Şûra, 6 oturum halinde <strong>21-24 Ekim 1996</strong> tarihlerinde <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Bilimsel araştırmalara dayanan dinî yayınların önemi, misyonerlik faaliyetlerinin çeşitleri, metotları ve bunlara karşı alınması gereken tedbirler, günümüz ihtiyaçlarına cevap verebilecek din görevlilerinin nasıl yetiştirileceği gibi konular ele alınmış ve Şûra’da alınan kararlar “İstanbul Bildirisi” adı altında 5 madde halinde kamuoyuna açıklanmıştır.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>25-29 Mayıs 1998</strong> tarihlerinde yine <strong>Ankara</strong>’da düzenlenen ve 35 ülkeden 49 dinî önderin katıldığı Şûra’da; ülke ve topluluklar arasında tarihî, dinî ve kültürel bağların yeniden canlandırılması için gerekli çalışmaların yapılması; din eğitimi ve öğretimi görmeleri amacıyla üye ülke ve topluluklardan Türkiye’ye öğrenci gönderilmesine devam edilmesi hususunda mutabık kalınmış ve 18 maddeden oluşan sonuç bildirgesi kamuoyuna ilan edilmiştir.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>24-28 Temmuz 2000</strong> tarihleri arasında Bosna-Hersek’in başkenti <strong>Saraybosna</strong>’da gerçekleştirilen toplantıya 16 ülke ve 10 bölgeden toplam 47 dinî önderin yanı sıra, Bosna-Hersek’teki Katolik, Yahudi ve Ortodoks cemaatlerinin dinî liderleri de katılmıştır. “İslam ve Demokrasi”, “Hak ve Özgürlükler”, “Din Hizmetlerinin Stratejileri” ve “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” konuları detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Şûra’da, Türkiye’nin irticai akımlara karşı alınmasını istediği önlemler konusunda fikir birliği sağlanmış; İslâm dininin çağdaş bir yorumu için çalışmaların bir an önce başlatılması, dinî gün ve bayramların Diyanet İşleri Başkanlığı’nca belirlenen tarihlere uygun olarak kutlanması yönündeki uygulamanın devamı, Türkçe’nin Avrasya İslâm Şûrası toplantılarında ortak dil olarak benimsenmesi karara bağlanmış ve 30 maddelik sonuç bildirgesi yayınlanmıştır.</li>
</ol>
<ol start="5">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>15-19 Nisan 2002</strong> tarihlerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin <strong>Gazimagusa</strong> şehrinde gerçekleştirilmiştir. “Ülkelerimiz ve Topluluklarımızın Bulundukları Ülkelerde Yoğunlaşan Misyonerlik Faaliyetleri”, “İslam’ın Evrenselliği, Barış ve Hoşgörü Anlayışı ile Teröre Bakış Açısı”, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” ile “Ülkelerimiz ve Topluluklarımızdaki Dinî Kurumlar ile Dinî Faaliyetlerin Değerlendirilmesi” konularının müstakil oturumlarda ele alındığı 5. Şûra’nın sonuç bildirgesinde; “Kıbrıs’ta adil ve kalıcı çözüm için eşit ve egemen iki devlet arasında oluşturulacak yeni bir ortaklığın, adanın ve bölgenin güvenlik ve esenliğine hizmet edeceğinin her fırsatta vurgulanması tarzında Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin konumuna ilişkin düşünceler yanında, Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde süregelen savaşların, şiddet ve terör eylemlerinin kınanması, Avrasya coğrafyasında yaşayan Müslüman ülke ve topluluklar arasında araştırmaya dayalı sağlıklı bir din anlayışının yerleşmesi ve misyonerlerin istismar ettikleri alanlarda bilgi boşluğunu kapatmak için ortak bir çalışma grubu oluşturularak temel İslam kaynaklarının tercüme edilmesi, ayrıca telif eserler hazırlanarak ülke ve topluluklarımıza gönderilmesi” gibi önemli tespit ve kararlar yer almıştır.</li>
</ol>
<ol start="6">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>05-09 Eylül 2005</strong> tarihlerinde yurtdışından 59, yurtiçinden 64 katılımcının iştirakiyle <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. “Osmanlı’da, Türkiye Cumhuriyeti’nde, Ortaasya’da ve Balkanlar’da Din, Kültür ve Kimlik” ve “Çağdaş Dünya’da Müslüman Kimlik: Sorunlar ve Yorumlar” başlığını taşıyan konular müstakil oturumlar halinde sahalarında uzman bilim adamlarınca sunulan tebliğlerle detaylıca tartışılarak <strong>kimlik</strong> meselesi bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. 23 maddelik sonuç bildirgesinde özetle; “<u>Müslüman kimliğinin</u> coğrafi, etnik veya ulusal kimlikleri dışlamayan, cinsiyet ayrımını reddeden, birleştirici ve kuşatıcı <u>bir üst-kimlik olduğu</u>, Müslümanların gelecek tasavvurunun her geçen gün zaafa uğradığı, İslam karşıtı bir kimlik tasarlanarak dışlama ve aşağılama stratejileri geliştirildiğinin farkına varılması gerektiği, kendini İslam’a izafe eden bazı nevzuhur hareketlerin Müslüman kimliğine zarar verdiği, Şûra üyesi ülkelerin <u>özeleştiride bulunmalarının zarureti</u>, Balkanlar’da kaybolmuş vakıf mallarının envanterinin çıkarılması gerektiği, halkların seçtiği dinî liderlere herkesin saygı duyması gerektiği, mevcut <u>sorunların aşılmasında üye ülkelere ve topluluklara büyük sorumluluklar düştüğü</u>, “Avrasya Raporu” adıyla bir bülten yayınlanması, dinî inanç ve kültürün korunmasında önemli bir yere sahip olan <strong>aile</strong> konusunda kitapçıklar hazırlanması, TRT-İnt kanalıyla Avrasya’ya hitap edecek dinî-ahlâki bir program gerçekleştirilmesi…” gibi konulara vurgu yapılmıştır.</li>
</ol>
<ol start="7">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; 42 ülke ve topluluktan 70, Türkiye’den 55 davetlinin iştirakiyle <strong>12-15 Mayıs 2009</strong> tarihleri arasında <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Polonya’dan Moğolistan’a, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Sibirya’ya kadar uzanan geniş Avrasya Coğrafyasında yer alan Türk ve Müslüman Topluluklarının bulundukları ülkelerin dinî lider, müftü ve temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilen 7. Şûra’da; “Avrasya Coğrafyası Dinî Kurumlarının Dinî Bilginin Kaynaklarına İlişkin Durum ve Tutumları”, “Avrasya Coğrafyasında Kadim Dinî Bilgi Kaynakları ve Aktüel Değeri”, “Avrasya Coğrafyasında Dinî Bilginin Güncel Kaynakları”, “Avrasya Coğrafyasında Dinî Bilginin Üretimi ve Yenilenme Yöntemleri”, “Dinî Bilgi Üreten Kurumlar: Medreseler, Fakülteler, Araştırma Merkezleri- Yöntem, Vizyon, Hedef ve Katkılar” başlıkları altında tebliğler sunulmuştur. Katılan bütün temsilcilerin ittifakla kabul ettiği 12 maddelik “İstanbul 2009 Sonuç Bildirgesi”nde tebliğlerin ortak vurguları kamuoyu ile paylaşılmıştır.</li>
</ol>
<ol start="8">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; 42 ülke ve topluluktan 70, yurt içinden de 55 davetlinin iştirakiyle <strong>19-22 Kasım 2012</strong> tarihleri arasında <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Avrasya coğrafyasında yer alan Türk ve Müslüman Topluluklarının bulundukları ülkeler yanında ilk defa Avrupa ülkelerinde (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere ve İsviçre) bulunan İslami kuruluşların temsilcilerinin katılımıyla İstanbul’da gerçekleştirilen 8. Şûra’da “Gelenekten Geleceğe Avrasya’nın İslam Ufku” ana teması işlenmiştir. “Avrasya’da Kadim Bilgi ve Hikmetin Temelleri”, “Avrasya’da İslam Geleneği ve Yeni Algılar”, “Geçmişten Geleceğe Avrasya’da Dinî Kurumlar”, “Avrasya’da Birlikte Yaşama Tecrübesi”, “Avrasya’da Müslümanların Geleceği” başlıklı oturumlarda sunulan tebliğler ve müzakerelerle konular enine boyuna irdelenmiş, mutabık kalınan 14 maddelik sonuç bildirgesi kamuoyuna duyurulmuştur.</li>
</ol>
<p>“Avrasya’da İslam: Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi” temasıyla 11-14 Ekim 2016 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen 9. Avrasya İslam Şûrası sonuç bildirgesini takip eden yazımızda ele alacağız inşaAllah.</p>
<p>Kardeşlerinin dertlerine deva olmak için Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantılarında nitelikli çaba harcayan tüm dinî önderlere şükranlarımızı sunar, Rabbimizin bu mütevazı çabaları İslam dünyasının kanayan yaralarına merhem kılmasını niyaz ederiz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong>http://<strong>avrasyaislamsurasi</strong>.diyanet.gov.tr/tr-TR, 11.10.2016.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-teskilati-kararlarini-hayata-gecirebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CEVDET SAİD’İ ANLAYABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2015 12:34:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[13:2]]></category>
		<category><![CDATA[14:32]]></category>
		<category><![CDATA[14:33]]></category>
		<category><![CDATA[16:14]]></category>
		<category><![CDATA[16:78]]></category>
		<category><![CDATA[16:90]]></category>
		<category><![CDATA[3:64]]></category>
		<category><![CDATA[41:34]]></category>
		<category><![CDATA[60:8]]></category>
		<category><![CDATA[61:8]]></category>
		<category><![CDATA[73:5]]></category>
		<category><![CDATA[9:32]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[atom bombası]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[farisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatiha]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Humeyni]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[ırk]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Mesih]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[sehhara]]></category>
		<category><![CDATA[şii]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[te'vîl-i ahdâs]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<category><![CDATA[Zeyd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=198</guid>

					<description><![CDATA[“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).   Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).</p></blockquote>
<p><strong> </strong></p>
<p>Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun dikkatini temel meselelere çekmeye devam edeceğiz.</p>
<p>Geçen hafta “Cevdet Said’i Tanıyabilmek” başlıklı yazımızda üstadı kısaca tanıtmış, etkilendiği şahsiyetleri hatırlatmış; Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde üstadın cihad anlayışı ile savaş ve şiddetin sorun çözme kabiliyetinin bulunmadığı konularındaki ısrarlı vurgularını aktarmıştık.</p>
<p>Kur’an’ın hakikatini anlamadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranışın da yanlış olacağını, sorunların silahla çözüleceğini zannedenlerin ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenlerin derin bir yanılgı içinde olduğunu, hakikat düşmanlarının Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ettiklerini ve cihadın ‘insanları öldürmek’ değil, Kur’an’ın anlaşılması ve ilahi mesajının yayılması için mücadele etmek olduğunu altmış yıldır anlatan üstadımızın Müslümanların temel sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin kanaatlerini Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde özetle ve kendi ifadeleriyle aktaracağız:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ı hakkıyla anlayabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var!</p></blockquote>
<p>“Kerim Kur’an’ı yeniden anlama çabası içine girmeliyiz. Zira, Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var! Bu durum onların Kur’an’ı anlamadığının en bariz göstergesidir. Maalesef milyonlarca müslüman için Kur’an hâlâ inmemiş hükmündedir!</p>
<blockquote><p>Ayağımızı sağlam basarsak, yani Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz.</p></blockquote>
<p>Esasen işe çocuklardan başlamalı ve Kur’an’ın yüksek mânâlarını onlara nasıl kavratabileceğimizin yollarını bulmalıyız. Her gün en az kırk kez okuduğumuz Fâtiha’yı, hattâ, sadece “<strong><em>Rabbü’l-âlemîn</em></strong>” âyetini tam kavrayabilsek bütün meseleleri çözeceğiz. Ama maalesef Müslümanlar daha Fâtiha Sûresi’ni bile yeterince anlayamamış! <em>Rabb</em>, Allah’tır. <em>Âlemîn</em> ise; kâinat, insanlar ve âhirettir. Nitekim Kur’an’ı baştan sona okuduğumuzda, tüm âyetlerin bu dört temel konuya odaklandığını görürüz.</p>
<p>Ayağımızı yere sağlam basabilirsek, yani, Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz. Zira, ışık gelirse karanlık kendiliğinden kaybolacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Irk meselesini doğru anlamak</strong></p>
<p><strong> </strong>Bizi annelerimizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkartan Allah Teala’dır (16:78). Sünni, Şii, Arap, Farisi, Kürt, Türk olarak değil, <strong>insan</strong> olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra annemiz, babamız, ailemiz, sosyal çevremiz bize dilimizi, kültürümüzü, dinimizi ve mezhebimizi öğretiyor. Atalarımız bize yanlış kültürel miraslar bıraktığı, biz de bu miraslara körü körüne tabi olduğumuz için bir türlü doğruyu bulamıyoruz. Hakkı ve hakikati bulabilirsek, bâtıl kendiliğinden yok olmaya mahkumdur.</p>
<p>Peygamberimiz Zeyd’i oğlu gibi severdi. Ailesi geldiğinde Zeyd’e “muhayyersin, istersen onlarla git, istersen benim yanımda kal” demişti. O da Allah Rasulü’nün yanında kalmayı tercih etmişti. Yani, Hz.Zeyd biyolojik ailesini değil, iman ailesini tercih etmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlara adalet ve ihsan ile davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın yönetim alanında bize önerdiği ölçü adalet, insan ilişkilerinde önerdiği ölçü ise ihsandır. Bu, gerçekten çok ağır bir beyandır. Nitekim vahiy kendisini “<em>qawlen seqîlen</em>; ağır bir söz” (73/5) olarak tanımlamaktadır. “Adalet ve ihsan” ayeti (16:90) her hafta yüzbinlerce camide hatipler tarafından hutbelerin sonunda sürekli okunuyor, ama maalesef hiç anlaşılmıyor. Allah Teala, bize kötü davranana bile iyi davranmamızı tavsiye ediyor. Böyle davranırsak, o zaman o düşmanımızın bile bize sımsıcak bir dost kesileceğini de haber veriyor (41:34).</p>
<p>Rabbimiz, sadece ‘müminler arasında’ değil, tüm ‘insanlar arasında’ adalet ve ihsan ile hükmetmemizi, hükümet etmemizi, onlara ‘ihsan’ ile muamele etmemizi emrediyor. Adalet ve ihsanın kıyamete kadar asla yok olmayacağını ve kıymetinden hiç bir şey kaybetmeyeceğini çok iyi anlamalıyız.</p>
<p>Adaletin, yani eşit muamelenin kıymetini en çok ezilen kesimler, kadınlar ve çocuklar bilir. Müşrikler Peygamberimiz’e; “ayak takımımız senin peşine takılıyor, onlar yanındayken biz seninle oturup konuşmayız” diyorlardı. Çünkü onlar, kendilerinden düşük bir seviyede gördükleri insanları kendileriyle eşit görmeye yanaşmıyor, onlarla iyi geçinmeye tenezzül bile etmiyorlardı.</p>
<p>Hükmün, idarenin, otoritenin, kısaca yönetimin tek ölçüsü adalet, yani eşit davranmak iken, maalesef dünyada geçerli yegâne kural güç olmuş, insanlık birbirini katledip duruyor! Oysa Kur’an, bir insanı öldüreni bütün insanları öldürmüş gibi günahkâr sayar. Zerre kadar hayır işleyen de, zerre kadar şer, yani kötülük işleyen de bu eylemlerinin karşılığını bulacaktır. Zira, bütün yaratılmışlar iradesiz varlıklar olarak hareket ediyorken, insanoğluna irade, yani seçme hürriyeti, tercih hakkı verilmiştir. Dolayısıyla, doğruyu mu seçmiş eğriyi mi, bu tercihinin karşılığını mutlaka görecektir.</p>
<p>Kur’an’da en çok geçen ve en uzun anlatılan kıssa Hz. Musa ile Firavun kıssasıdır. Farklı sûrelerde tam 70 kez geçen bu kıssa güç ile ilkenin mücadelesini anlatıyor.</p>
<p>Cuma hutbelerinde hatibin sürekli okuduğu ayette (16:90) ve Mümtehane Sûresi’nde buyurulduğu üzere (60:8), insanlara adalet ve ihsan ile muamele etmeliyiz ve insanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullaha/yasalara uygun davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Allah’ın varlık ve özellikle insan için koyduğu sünneti/yasaları keşfedip bu yasalara uygun davranmamız gerekir.</p></blockquote>
<p>Sünnetullahı keşfetmemiz lazım. ‘İnsan’ başta olmak üzere bütün yaratılmışların kanununu kavramamız gerekir. Çocukların bu hakikatleri kavraması çok daha önemlidir. Allah Teala tüm yaratılmışları insanın emrine müsahhar kılmıştır (13:2, 14:32, 14:33, 16:14 vd.). “<em>Sehhara</em>”, bedelsiz ve zorunlu hizmet etmek üzere emrine tahsis etmek anlamına gelir.</p>
<p>Varlığın ve insanın kanunlarını, Allah’ın onlar için koyduğu sünneti/yasayı keşfedip ona uygun davranmamız gerekir. Aksi takdirde zararlı çıkarız. Elektriğe iletken bir cisimle dokunursanız sizi çarpar. Ama kanununa uygun davranırsanız, size karşılıksız ve kesintisiz bir hizmet sunar.</p>
<p>Biz Kur’an’ı anlamak için okumalı, ayetlerin maksat ve hedeflerini kavramalıyız. Nasıl ki elektriğin bir kanunu varsa insanın da bir kanunu var. İnsanoğlu, aklını kullanarak, kanunu keşfederek nasıl ki tabiatı emrine âmâde kılıyorsa, tarihin ve sosyal olayların kanunlarını keşfederek daha insani, daha medeni bir hayat sistemi kurabilir. Nitekim insan bu kapasitede yaratılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Te’vîl-i ahdâs: olayları doğru okuyabilmek</strong></p>
<p>Müslümanlar tarih ilmine gereken önemi vermediği için dünyada olup biteni kavrayamıyor! Bu durum ümmetin ruh sağlığını bozuyor. Bu yüzden tarihi bilmek ruh sağlığımız açısından son derece önemlidir. Yeryüzünü fesada boğanlar Müslümanlara hayvan muamelesi yapıyorlar! Bize tepeden bakıp ‘şunlara bakın, nasıl da vahşi hayvanlar gibi birbirlerini tepeliyorlar’ diye gülüyorlar! Dünyada olup biteni anlamamız lazım. Bunun için de tarihi okuyup ibret almamız, olaylar arasında bağ kurabilmemiz gerekiyor. Olayları kavrayıp birbirleriyle bağını kurabilirsek; gözümüzün önünde cereyan eden Japonya’nın gelişmesi, AB’nin kuruluşu ve şiddetten kurtuluşu, Humeyni’nin silahsız devrimi ve silahlı hezimeti, SSCB’nin çökmesi, Saddam’ın bir bayram sabahı kurban edilircesine asılması gibi büyük olayları anlayabilir ve bunlardan dersimizi çıkarabiliriz. Tarihi doğru okuyabilirsek bu olayların hepsi bizim için birer ibret dersi olur.</p>
<p>Pakistan yıllar önce atom bombası yaptı. Peki, bu bombaların Pakistan’ın gelişmesine ne katkısı oldu? Şimdi İran nükleer silah üretme peşinde. Bunca yatırımla üreteceği silahları nerede kullanacak, ne işine yarayacak acaba? Bu silahlar hangi sorunu nasıl çözecek? 1950’de Mısır-Suriye ittifakı kurulmuştu ama maalesef başarısızlıkla sonuçlanmıştı&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bâki olan haktır, bâtıl yok olmaya mahkumdur</strong></p>
<p>Ra’d Sûresi’nde hakkın ne anlama geldiği gayet güzel anlatılmaktadır. “O, gökten suyu indirir, sel olur vadilerde akar, köpükleri gider, suyu kalır&#8230;” (13:17). Allah, hakkı ve bâtılı bu temsille anlatır, köpük gider su kalır, cüruf gider çelik kalır. Zira, köpük ve cüruf yok olmaya mahkûmdur. Tarih boyunca gözlemlediğimiz odur ki, daha iyisi gelince eskisi yok olmaktadır.</p>
<p>Müşrikler Allah’ın nurunu söndürmeye çabalayadursun, ışık gelince karanlık kendiliğinden yok olacaktır. Daha faydalısı ortaya çıkınca, az faydalı olan ortadan kalkıyor. Elli yıl önce kullandığımız eşyaları kullanmıyoruz artık, çünkü bugün daha iyisi var. Dünyada veba gibi yaygın hastalıklardan binlerce insan ölüyordu, ama artık vebadan kimse ölmüyor. Günümüzde tıp bilimi ve tedavi imkânları gelişti, bütün dünyada insanların ömrü uzadı. Ortalama hayat beklentisi bazı Batı ülkelerinde 80 yaşın üstüne çıktı. Ama, maalesef Afrika’nın bazı ülkelerinde ortalama insan ömrü 50 yaşın üstüne daha yeni çıkabildi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Gelecek Kur’an’ındır</strong></p>
<p>“Kur’an’ın eşitlik söylemine dünya hâlâ ulaşabilmiş değildir. Eşitlik, ‘bana ne varsa sana da o var’ diyebilmektir. ‘Eşitiz’ demek, ‘sen de ben de aynıyız, bana özel bir ayrıcalık veya herhangi bir imtiyaz yok’ demektir. Batılı bazı düşünürlerin eserlerini okurdum, bir süredir hepsi gözümden düştü, çünkü eşitliği içselleştiremiyorlar. Mesela, BM’deki veto hakkına karşı çıkamıyorlar. Tarih boyunca geniş kitleler hep ezilegelmiş, eşitlik ise sadece söylemlerde kalmıştır. Oysa Kur’an insanlığa gerçek bir eşitlik çağrısı yapmamızı emir buyurmaktadır (3:64).</p>
<p>Yahudiler Mesih’i yalanladı. Hıristiyanlar da Hz. Muhammed’i yalanladı, sahte mesih olarak tekfir etti ve böylece Yahudilerin düştüğü hataya düştüler. Ama, ben çok umutluyum. Kur’an’ın yüksek hakikatlerinin bütünüyle ortaya çıkacağına, insanların bu hakikatleri kavrayacağına bütün varlığımla inanıyorum. BM’nin çarpık yapısı da değişecek, insanların birbirleriyle ilişkileri de çok daha iyi bir düzeye erişecek. Bu hakikatler çok kıymetli, bunlar bizim geleceğimiz. Olayların iç yüzünü anlamak, hakikati kavramak gerçekten de çok önemli. Ben bu hakikatleri kavrayabilmek için şahsen çok çalıştım. Bu fikirler burada kalmamalı, aramızdan daha kapsamlı düşünenler ve bu düşünceleri daha ileriye götürenler mutlaka çıkmalıdır. Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır (9:32, 61:8), buna bütün kalbimle inanıyorum&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSANLIĞIN SÜRGÜNLERLE YÜZLEŞEBİLMESİ</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-surgunlerle-yuzlesebilmesi/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-surgunlerle-yuzlesebilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2015 09:17:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[3:195]]></category>
		<category><![CDATA[5:33]]></category>
		<category><![CDATA[59:3]]></category>
		<category><![CDATA[Ahıska]]></category>
		<category><![CDATA[Asurlular]]></category>
		<category><![CDATA[Bizanslılar]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni tehciri]]></category>
		<category><![CDATA[Hammurabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[ihrâc]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Humeyni]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Persler]]></category>
		<category><![CDATA[Romalılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Sibirya]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Vahdettin]]></category>
		<category><![CDATA[Sümerler]]></category>
		<category><![CDATA[sürgün]]></category>
		<category><![CDATA[tehcîr]]></category>
		<category><![CDATA[Tehcir Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=97</guid>

					<description><![CDATA[&#160; “Erkek olsun kadın olsun, -ki zaten hepiniz mükellef olarak birbirinize eşitsiniz- emek veren hiç kimsenin emeğini zayi etmeyeceğim. Kötülükten ve kötülük diyarından hicret edenlere, yurtlarından sürülenlere, yolumda eziyet çekenlere, savaşanlara ve öldürülenlere gelince: Onların kötülüklerini mutlaka örteceğim ve elbet onları Allah’tan bir ödül olarak zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağım; zira ödüllerin en güzeli Allah [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><em>“Erkek olsun kadın olsun, -ki zaten hepiniz mükellef olarak birbirinize eşitsiniz- emek veren hiç kimsenin emeğini zayi etmeyeceğim. Kötülükten ve kötülük diyarından hicret edenlere, <u>yurtlarından sürülenlere</u>, yolumda eziyet çekenlere, savaşanlara ve öldürülenlere gelince: Onların kötülüklerini mutlaka örteceğim ve elbet onları Allah’tan bir ödül olarak zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağım; zira ödüllerin en güzeli Allah katındadır.” (3:195).</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsteğe bağlı ya da zorunlu, iç veya dış nüfus hareketlerine ilişkin kelime ve kavramları incelemeyi gelecek yazımıza bırakarak sürgün kavramını Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nden özetle iktibas etmekle yetinelim:</p>
<p><strong>Sürgün</strong>; bir kişinin veya bir topluluğun ceza yahut güvenlik tedbiri olarak yaşadığı yerden başka bir yere belli bir süre ya da ömür boyu kalmak üzere isteği dışında gönderilmesi ve orada ikamet etmeye mecbur tutulmasıdır. Kelime, hakkında bu ceza veya tedbirin uygulandığı kişi ve gönderildiği yeri de ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde peygamberlerin yahut bir ülke veya belde halkının topluca yurtlarından çıkarılması manasındaki sürgün (<em>ihrâc</em>) ile ilgili birçok atıf vardır. Topluluğun sürgün edilmesi manasına gelen “<em>celâ</em>” bir âyette (59:3) ve “<em>nefy</em>” bir âyette (5:33) geçmektedir.</p>
<p>Sürgün bir ülkeden başka bir ülkeye olabileceği gibi aynı ülke içinde kişinin doğup yaşadığı veya yerleştiği yerden başka bir bölgeye gönderilmesi biçiminde de gerçekleşebilir. Toplu sürgün uygulamasına genellikle siyasal veya sosyal gerekçelere bağlı olarak doğabilecek zararlara karşı önlem niteliğinde ve bilhassa kamu düzeninin korunması amacıyla başvurulur; literatürde bu tür sürgün uygulamaları daha çok “<em>tehcîr</em>” kelimesiyle ifade edilir. İskân amaçlı sürgünler, yerleşik hale getirilmesi istenen göçebe toplulukların belli bir yerde ikamete zorlanması şeklinde tarihte sıkça rastlanan uygulamalardır.</p>
<p>Toplu sürgünlerin bir diğer örneği, özellikle savaşlar sonunda yenilen taraf halkının yaşadığı yerden başka yere gitmek zorunda bırakılmasıdır. Gönüllü sürgünde de kişi yaşadığı yeri terk etmediği zaman hukuki ya da sosyal başka bir yaptırımla karşılaşacağı için doğrudan veya dolaylı bir zorunluluk hali sürgünün temel unsurudur. Ülke dışına yapılan sürgün uygulamaları neticesinde kişiler vatandaşlık haklarını kaybedebilmekte, hatta mal varlıklarına el konulabilmektedir.</p>
<p>Sürgün cezasının Hammurabi kanunlarında yer aldığı, Sümerler, Asurlular, Hititler, Persler, Yunanlılar, Romalılar ve Bizanslılar tarafından uygulandığı bilinmektedir. Eski Yunan’da sürgün cezası adam öldürme suçu için sıkça uygulanır, siyasi suç mahkumları on yıl süreyle sürgün edilirdi. Roma İmparatorluğu’nca belli adalar sürgün yeri olarak kullanılırdı. Bizanslılar sınırları içerisinde değişik kitlelere sürgün uygulayıp askerî, ekonomik ve sosyal yönden birtakım çıkarlar sağlıyorlardı. Cahiliye Araplarında da kabilenin örf ve âdetine aykırı davranmakta ısrar edenler sürgün edilirdi. İslâm tarihinde ve özellikle Osmanlılar döneminde gerek bir topluluğa yönelik gerekse hukuki yaptırım niteliğindeki sürgün geniş bir uygulama alanı bulmuştur.</p>
<p>Batı ülkelerinin uyguladığı sürgünler kolonileşme tarihi boyunca sürmüş; İngiltere, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Rusya, Hollanda, Danimarka gibi devletler suçluları Amerika, Afrika, Brezilya, Avustralya gibi deniz aşırı ülkelere sürgün etmiştir. Fransızlar için Fransız Guyanası, İtalya için Sicilya adası, Rusya için Sibirya önemli sürgün merkezleri olmuştur. İspanya’daki Müslümanların ve Yahudilerin XV-XVI. yüzyıllarda ülkeden zorla çıkarılması, bilhassa Rusya’nın XIX. yüzyıl boyunca Balkanlar ve Kafkasya’daki müslüman ahaliyi tehcir etmesi, II. Dünya Savaşı sonrasında Kırım’daki bütün Tatarları sürmesi toplu sürgün uygulamalarının önemli örneklerindendir.</p>
<p>Ulus-devletlerin ortaya çıkması ve devletle vatandaşları arasındaki bağın ilke olarak çözülemez olduğu yönündeki doktrinin benimsenmesinin ardından, işlenen suçlardan ötürü ülke dışına sürgün nadiren uygulanır hale gelmiş olmakla birlikte halk hareketleri ve devrimler birçok siyasi sürgüne yol açmıştır. Diğer taraftan XX. yüzyıl uluslararası hukuku, ülkeleri işgal edilen ve ülkeyi terk etmek zorunda bırakılan hükümet üyelerini iktidara ilişkin iddialarını devam ettirmeleri durumunda meşru hükümet şeklinde tanımış ve bunu ifade etmek için “sürgünde hükümet” kavramını geliştirmiştir.</p>
<p>İslâm hukukçuları cezai yaptırım olarak sürgünün meşruiyeti hususunda görüş birliği içindedir. Bununla birlikte Kur’an ve Sünnet’te bazı suçlar için öngörülen sürgün cezasının mahiyeti, kimlere uygulanacağı, süresi ve uygulanacağı yer konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür&#8230; (TDV İA, 38/164).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tarihin en büyük sürgünleri</strong></p>
<p>İki bin yıl boyunca Yahudiler’in Babil’den, Medine’den, İspanya’dan, Almanya’dan ve Avrupa’nın bir çok ülkesinden sürülmesi, Osmanlı Devleti’nin son demlerinde 1915’te çıkarılan “Tehcir Kanunu” çerçevesinde Ermenilerin ülke içinde zorunlu göçe tabi tutulması, 1923’te ‘Nüfus Mübadelesi’ kapsamında Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleştirilen nüfus değişimi ve Mart 1964’te İsmet İnönü tarafından alınan ani bir kararla İstanbul’da yaşayan Rumların 48 saat içerisinde Türkiye’yi terk etmeye zorlanması, 15 Mayıs 1948’de İsrail&#8217;in kuruluşuyla başlayan ve ‘Nekbe (Büyük Felaket)’ adıyla anılan sürgünde 700 binden fazla Filistinlinin yurtlarından uzaklaştırılması gibi bir çok sürgün olayı müstakil birer araştırmaya konu yapılacak çapta sürgünler olup on bin karakterle sınırlı bu yazımızda Kırım ve Kafkas sürgünlerine değinmekle yetinmek durumundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sovyet Dönemi Sürgünleri</strong></p>
<p>Komünist yönetimin sürgüne gönderdiği bir milyon Sovyet Almanı, Karaçay-Malkar Türkleri, Çeçenler, İnguşlar, Kabardeyler, Kalmuklar, Kırım Tatarları, Kırım Rumları, Kırım Ermenileri, Ahıska Türkleri ve Kürtler 20 yıl süren ilk sürgün döneminde herhangi bir iş kampından kaçamadan ağır şartlar altında hayatlarını sürdürmeye çalışmıştır. Son günlerde yayınlanan SSCB arşiv belgelerine göre Sovyet döneminde sürgün edilen 2.300.223 insanın % 79.8&#8217;i devamlı olarak özel sürgün yerlerinde, % 20.2&#8217;si diğer özel küçük yerleşim yerlerinde ikamete mecbur bırakılmıştı.</p>
<p>23 Şubat 1944&#8217;te yarım milyon insan (362 bin Çeçen ve 135 bin İnguş) Sibirya&#8217;ya sürüldü. <strong>Çeçen ve İnguş</strong> halkı bu sürgün esnasında nüfusunun yüzde 38’ini kaybetti. 9 Ocak 1957’de Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1959 yılında ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti&#8217;ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311 binden ibaretti.</p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan&#8217;da Rus birlikleriyle Çeçen direnişçiler arasında başlayan ve halen devam eden savaşta 50 bine yakını çocuk olmak üzere 250 bin insan katledildi. Hür dünyanın gözü önünde yaşanan birinci ve ikinci Rus-Çeçen savaşları yüz binin üzerinde Çeçen’in mülteci hayatı yaşamasına, 30 bini aşkın insanın sakat kalmasına yol açtı&#8230;</p>
<p><strong>Karaçay</strong> Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943&#8217;te Sovyet askerlerince boşaltılarak 33 bini çocuk olmak üzere 69 bin Karaçaylı; 8 Mart 1944&#8217;te ise 37 bini aşkın <strong>Malkar</strong> hayvan vagonlarıyla Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan&#8217;ın iç bölgelerine zorla gönderildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>18 Mayıs 1944: Kırım Tatarlarının Sürgünü</strong></p>
<p>Stalin dönemi sürgünleri Kuzey Kafkasya halklarıyla sınırlı kalmadı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan ve 3 gün süren yoğun sürgün operasyonu Kasım ayına kadar artçı sürgünlerle devam etti ve 200 bin Kırım Tatarı zorla yurtlarından koparılarak Orta Asya&#8217;nın ücra köşelerine götürüldü. ‘Sürgünlik’ operasyonuna 32.000&#8217;den fazla NKVD birliği katılmıştı. Sürgün edildiği resmen kabul edilen 194 bin kişiden 152 bin kişi Özbekistan’a, 8.597 kişi Mari&#8217;ye, 4.286 Kazakistan’a, geriye kalan 30 bin kişi ise Rusya&#8217;nın çeşitli oblastlarına zorla götürülmüştü. Sovyet muhaliflerinin bilgilerine göre, pek çok Kırım Tatarı, Sovyetler Gulag sistemi tarafından yapılan büyük ölçekli projelerinde köle gibi çalıştırılmıştır.</p>
<p>Nüfusunun yüzde 42&#8217;sini zor şartlar altında yitiren Kırım Tatarları yurtlarına dönebilmek için 1980&#8217;li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra yurtlarına döndüklerinde evlerinin ve topraklarının Ruslara ve Ukraynalılara dağıtıldığını gördüler. Sorunlarını çözemeden Rusya’nın Ukrayna’yı yeniden işgal etmesiyle Kırım Tatarlarının durumu yeniden darboğaza girdi.</p>
<p>Gürcistan&#8217;ın <strong>Ahıska</strong> bölgesinde yaşayan 300 bin &#8216;Osmanlı Türkü&#8217;, 14 Kasım 1944 tarihinde anavatanlarından koparılarak Sibirya’ya sürgün edildi. Bugüne kadar yurtlarına dönememiş olan Ahıskalılar Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD&#8217;de bölük pörçük bir hayat sürmektedir. Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün yaşadı. Fergana&#8217;da çıkan olaylar gerekçe gösterilerek 100 bin Ahıskalı ikinci vatan bildikleri Özbekistan&#8217;dan komşu ülkelere ve Rusya&#8217;nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna&#8217;ya göç etmek zorunda bırakıldı. Gürcistan, Avrupa Konseyi&#8217;ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden anavatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdiği halde bugüne kadar bu taahhüt yerine getirilmedi.</p>
<p>Azerbaycan&#8217;ın <strong>Dağlık Karabağ</strong> bölgesinin Ermenistan tarafından 1992-94 yıllarında yaşanan savaşta işgaliyle başlayan süreçte 1 milyonu aşkın ‘kaçgın’ Azeri, halen zor şartlar altında Azerbaycan&#8217;ın çeşitli vilayetlerinde hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadır.</p>
<p>1804 yılında baş gösteren Sırp isyanı ile başlayarak iki asır boyunca <strong>Balkanlar</strong>dan Anadolu’ya yönelen nüfus hareketleri, özellikle Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’dan yüzbinlerce Türk, Boşnak ve Arnavut dönem dönem mülklerini ve yurtlarını terk ederek Türkiye&#8217;ye gelmek zorunda bırakılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bireysel Sürgünler</strong></p>
<p><strong> </strong>İnsanlık tarihi boyunca toplu sürgünler yanında bireysel sürgünler de sıkça görülmüştür. Mesela Osmanlı döneminde şiirleri/eserleri yüzünden, ahlakî sebeplerle, düşmanlarının gözden düşürmesi sonucu, görevinde başarısız olması veya siyasi ihtilaflar sebebiyle sürgüne gönderilenler olmuştur.</p>
<p>Sürgün yeri olarak, kaçma ihtimaline karşılık özellikle Bozcaada, Midilli, Sakız, Girit, Rodos ve Kıbrıs gibi adalar seçilmiştir. Malta, Fizan, Bursa ve Sinop önemli sürgün mekânlarından idi.</p>
<p>Sürgün yemiş insanlar arasında dünya çapında şöhrete sahip Sultan Vahdettin gibi siyasi, İmam Humeyni gibi dini liderler de bulunmaktadır. 23 Nisan 1924 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla yurt içinde oturmaları ve Türkiye&#8217;ye girmeleri yasaklanan 150&#8217;liklerden, 26 Haziran 1938 yılında yasak yürürlükten kaldırıldıktan sonra yurda dönen pek az kişi olmuştur.</p>
<p><strong> </strong>Tarihin şahit olduğu en büyük sürgünlerden biri olan <strong>21 Mayıs 1864: Büyük Çerkes Sürgünü</strong>’nü gelecek yazımıza bırakarak, sürgünlerin yaşanmadığı insanca bir hayatı birlikte inşa edebilmek niyazıyla yazımızı burada noktalayalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tavsiye Edilebilecek Bazı Türkçe Kaynaklar</strong>:</p>
<ul>
<li>Adem Sağır; “Sürgün Sosyolojisi Bağlamında Göçün Sosyo-politiği: Sovyet Rusya Örneği”, Avrasya İncelemeleri Dergisi (AVİD), I/1, 2012, s. 355-391.</li>
<li>Cemal Kutay; Yüzellilikler Faciası, 1. cilt, İstanbul 1955.</li>
<li>Justin McCarthy; Ölüm ve Sürgün, Çev. Bilge Umar, 7. Baskı, İstanbul 1995, 404 s.</li>
<li>Kamil Erdeha; Yüzellilikler, Tekin Yayınevi, İstanbul 1998, 240 s.</li>
<li>Kemal Daşcıoğlu; Osmanlı’da Sürgün, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2007.</li>
<li>Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu; “Kırım Tatar Millî Kurtuluş Hareketinin Kısa Tarihi”, <a href="http://www.surgun.org/tur/bilgi.asp?yazi=ktmh">surgun.org/tur/bilgi.asp?yazi=ktmh</a></li>
<li>Seyit Tuğul, SSCB’de Sürgün Edilen Halklar, İstanbul 2003.</li>
<li>Tuba Işınsu Durmuş, Osmanlının Sürgün Şairleri, Kapı Yayınları, İstanbul 2014, 228 s.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-surgunlerle-yuzlesebilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
