<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>şirk Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/sirk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/sirk/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sat, 26 Dec 2020 19:22:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KABA GÜCE DEĞİL YASAYA,  KORKUYA DEĞİL GÜVENE İTİBAR ETMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2016 09:48:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 2:256]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Churchill]]></category>
		<category><![CDATA[Çörçil]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[dinde zorlama]]></category>
		<category><![CDATA[dünya beşten büyüktür]]></category>
		<category><![CDATA[eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gibb]]></category>
		<category><![CDATA[Hitler]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hucurât 49:11]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahimî]]></category>
		<category><![CDATA[İsevî]]></category>
		<category><![CDATA[İskender]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsrâ 17:9]]></category>
		<category><![CDATA[kaba güç]]></category>
		<category><![CDATA[Keyfe Bedee’l-Hawf?!]]></category>
		<category><![CDATA[Korku Nasıl Başladı?!]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[Ra'd 13:28]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Saf 61:8]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Toynbee]]></category>
		<category><![CDATA[veto zulmü]]></category>
		<category><![CDATA[yasa]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:62]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:65]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:9]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=419</guid>

					<description><![CDATA[“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur&#8217;an en doğru yola yöneltmekte, erdemli ve güzel davranışlar sergileyenleri kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.” (İsrâ, 17:9). &#160; Yaşayan İslam mütefekkirlerinden üstad Cevdet Said’in Batı’nın iki bin yıllık korkusunu analiz eden risalesinden iktibasa devam ediyoruz: &#160; Dinde Baskı ve Zorlamaya Hiçbir Surette Yer Olmadığına İman Etmek “Kâinatı yaratan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur&#8217;an en doğru yola yöneltmekte, <u>erdemli ve güzel davranışlar sergileyenleri</u> kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.” (İsrâ, 17:9).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşayan İslam mütefekkirlerinden üstad Cevdet Said’in Batı’nın iki bin yıllık korkusunu analiz eden risalesinden iktibasa devam ediyoruz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dinde Baskı ve Zorlamaya Hiçbir Surette Yer Olmadığına İman Etmek</strong></p>
<p>“Kâinatı yaratan ve yöneten Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ yegâne sistem olup bu sistemin birtakım sabit/değişmez yasaları vardır. Avrupalılar bu yasaları Müslümanlardan daha iyi kavramış ve kullanmıştır. Müslümanlar ise bu yasalardan/ sünnetullahtan yararlanarak köklü bir değişime yol açacak modeller üretememişlerdir.</p>
<p>Astronomi ile yeryüzünün konumuna ilişkin yaklaşımlarda ortaya koyduğu köklü değişim, insanlığa büyük bir güç vermiştir. Gökbilimindeki devrim toplumsal bilimlerdeki devrimi doğurmuştur. İsevî ve İbrahimî düşünce, Batı dünyasının girişimiyle son derece önemli bir aşamaya ulaşmıştır: Demokrasi. Her ne kadar dindışı bir kaynaktan geliyor ve imandan uzak duruyor ise de demokrasiyi geliştirenler, insanlığın lehinde ya da aleyhinde tanıklık eden zümreyi oluşturmaktadır. Biz ise halen tarihin dışında duruyoruz. Tarih dışı kaldığımız için <u>insanlığa tanıklık edemiyoruz</u>. Bu yüzden dünyada olup bitenleri doğru okuyamıyoruz.</p>
<p>Makedonyalı İskender’in askerî gücüyle bölgemize gelişi ve önce İsa aleyhisselam tarafından, ardından İslamiyet tarafından <u>ikinci kez reddedilmiş ve bölgemizden püskürtülmüş olmalarını</u> Batılılar bir türlü unutamamaktadır. İşte, Batı’nın önce Haçlı Seferleri ve savaşları ile başlayan ve yakın dönemde sömürge savaşları ile devam eden ilişki biçimleri, hafızalarında korudukları bu acı tarihî tecrübeler üzerine bina edilmektedir.</p>
<p>Ne var ki Batı bugün büyük bir çıkmaz içindedir. Nitekim, genellikle ilk hamlede galip gelen ikinci hamle şansını hasmına vermektedir. Medeniyetleriyle gurura kapılan Batı dünyası bütün dünyaya hükmederken Batı dışında bir varlık yokmuş havasına girerek diğer toplumlara ‘marjinal’ muamelesi yapmaktadır. Daha önce dünyayı Roma/Bizans’tan ibaret zannettikleri gibi şimdi de dünyayı Avrupa’dan ve Batı medeniyetinden ibaret zannediyorlar.</p>
<p>Müslümanlar da tarihi unutmadılar. Hafızalarını da kaybetmediler. Farklı görüşlere sahip Müslüman grupların olduğu doğrudur. Ancak, bütün Müslümanlar son derece büyük bir misyon üstlendiklerinin bilincindedir. Bu misyon tevhidin tâ kendisidir. Her ne kadar Müslümanlar tevhidi henüz biraz puslu görüyorlarsa da, henüz bütünüyle berraklık kazanmış bir tevhid inancını ortaya koyamamışlarsa da, demokrasinin anlam ve önemini henüz içselleştirememiş olsalar da, Batılı yazarların kitaplarında ve yazılarında, onların Doğu’dan korktuklarını, sel misali ülkelerini basıp kendilerini boğmalarından kaygı duyduklarını görebiliyoruz. Batılıların büyük acılar çekerek ve bedel ödeyerek ulaştığı ve insanı kilisenin tahakkümünden kurtarıp ona saygınlığını kazandıran demokrasinin mahiyetini biz henüz yeterince kavrayamamış olmamıza rağmen Batı bizim kendilerini yutmamızdan korkmaktadır.</p>
<p>Öte yandan, Gibb ve Toynbee, bir gün insanlık âlemini kuşatan bir birlik kurulacaksa, bunun Müslümanların ortaklığı ve desteği olmadan gerçekleşemeyeceğini, zira insanlar arasında gerçek eşitlik fikrini savunanın sadece İslam olduğunu yazmışlardır. Çünkü İslam’a göre medenileşme kabiliyeti olmayan bir tek insan ya da bir tek grup yoktur.</p>
<p>Bilim adamlarının yerkürenin merkez olmadığını, güneşin dünyanın değil tam tersine dünyanın güneşin etrafında döndüğünü keşfetmesi ile büyük bir devrim gerçekleşmiş oldu. Gökbilim alanındaki bu devrimin bir benzeri de Avrupa merkezli sömürgeci Hıristiyan Yunan medeniyetinin yıkılmasıyla sosyal alanda vuku bulmuştur. Mesela, eski dönemlerde insanlar krallarını (mesela firavunları) büyük, kendilerini de küçük görüyorlardı. Sosyal alandaki devrimden sonra kralların bir kıymeti kalmadı. Yükselen değer halk oldu. Bu gelişme gerçekten büyük bir sosyal devrimdir. <u>Dünyayı hegemonyası altında inleten güçleri korkutan işte bu sosyal devrim yasasıdır</u>. Çünkü dünya uyandığında bu despot güçler hakimiyetlerini ve “Ben sizin en yüce rabbiniz değil miyim?”, “Sizin benden başka bir rabbiniz olduğunu bilmiyorum.” gibi firavunvari düşünce sistemlerini kaybedecektir.</p>
<p>Müslümanlar olarak bu propagandaların hakikatini kavrayıp insanlara nasıl tahakküm edildiğini anladığımızda büyük bir tatmin duygusu yaşayacağız. Batı medeniyetinin nâkıs yönlerini gördüğümüzde özgüvenimizi geri kazanacağız. Batı’nın kurduğu sistemdeki sadece veto hakkını ele alalım mesela. Çirkin bir Batı icadı olan veto hakkı(!) şirkin en büyüğünü ifade etmekte olup, bu diktatörce uygulama dünyanın problemler yumağı halinde kalmasına yol açmakta ve insanlığın gelişimini engellemektedir.</p>
<p><u>Batı düzeninin en büyük açığı olan ‘veto’ zulmünü deşifre etmeye diğer toplumlardan çok daha yatkın olan Müslümanlardır</u>. Zira, düzenden az çok yararlanan diğerlerinin bu büyük kusuru deşifre etmesi söz konusu değildir. Müslümanlar <u>Batı düzeninin</u> bu büyük kusurunu, yani insanları eşit görmeyişini, <u>ötekini insan olarak bile görmemesini</u> rahatlıkla gözlemleyebilmektedir. Diğer toplumlar ise sadece kendi varlıklarının da kabul edilmesini istemekle yetinmektedir.</p>
<p>Batı düzeninin öteki ile diyalog dili şiddet, hegemonya ve alay dilidir. Bu dili o kadar abarttılar ki, ironik karikatürler yayınlamaktan bile çekinmediler. Oysa bu tavırları sebebiyle asıl komik duruma düşen kendileridir. Ama biz Müslümanlar olarak onları alaya almayız. Zira bizim değerlerimiz vardır:</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Hiçbir kişi ve zümre bir diğer kişi ve zümreyi alaya alıp hor görmesin&#8230;” (Hucurât, 49:11). İşte Kur’an böylesine büyük sosyal yasalar ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu yüzden, kaba güçle insanlar üzerinde hegemonya kurmayı düşünen ve buna yeltenen ister Müslüman olsun ister gayr-ı müslim, kesinlikle yanılgıya düşmektedir. Zira bunlar ne insanı ne de onun düşünce mekanizmasını anlayabilmişlerdir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet/Eşitlik Fikrini İçselleştirebilmek, Veto İmtiyazını Bütünüyle Yok Etmek</strong></p>
<p>“Batılıların Allah tasavvuru âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla oluşmuş bir tasavvur değildir. İnsanlık ailesi olarak Allah’ı âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla tasavvur edebildiğimizde o zaman din ilim olacaktır. Din ilme dönüştüğünde küreselleşecektir. İşte o zaman Birleşmiş Milletler demokratik bir yapıya kavuşabilecek ve sorun çözülmüş olacaktır. O zaman insanlığın sorunları çözüm yoluna girmiş olacaktır. Zira bütün dünya müşterektir. Sadece Hindistan ve Çin dünya nüfusunun üçte birini oluşturmaktadır. Ancak her ikisi de dünya düzeninde etkin olabilmekten uzaktır. İşte onlar da meydana girdiğinde -ki bu süreç başlamıştır- sorun çözülecektir.</p>
<p>İnsanlar arasında adaleti sağlama mesajıyla gelen dini ilim temelinde ve âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla anlamaya ve bu şekilde öğrenmeye başladığımızda, aynen maddenin ve enerjinin bize hizmet etmesi gibi insanın da bize hizmet etmeye başladığını göreceğiz. İşte o zaman insan algımız değişecek ve itminana kavuşacağız. Nasıl ki yasasını öğrendiğimiz için elektrikten korkmuyorsak, aynı şekilde yasalarını öğreneceğimiz insandan da korkmamaya başlayacağız.</p>
<p><u>Adalet/eşitlik fikrini içselleştirebilmek insan için son derece büyük bir ‘değer’dir</u>.  Adaleti reddetmek şirke düşmek için yeterlidir. Nitekim şirk budur zaten:</p>
<p>“Doğrusu sana ve senden öncekilere (insanoğluna iletilmek üzere) şöyle vahyedilmişti: ‘(Ey insan!) Eğer Allah&#8217;a ait nitelikleri başkalarına yakıştırırsan, kesinlikle yapıp ettiklerin boşa gidecek, üstelik büsbütün kaybedenlerden olacaksın!’” (Zümer, 39:65).</p>
<p>Bu ayet, herhangi bir sınırlama koymadan büyük bir temel yasayı ortaya koymaktadır. Toplumsal yasaları kabul etmemeyi şirke düşmek olarak tanımlamaktadır bu ayet-i kerime. Nitekim kâinat da eşitlik yasası üzerine kuruludur. Eşitlik bozulursa düzen bozulur. Nasıl ki fizik yasalarına ilişkin bir sorun ortaya çıktığında fizik âlem bozuluyorsa, aynı şekilde büyük insanlık toplumu da birtakım yasalara tâbi olup bu yasaları reddeden/içtenlikle kabul etmeyenler bozgunculuk yapmış olmaktadır. Bunu yapan da korkuya kapılır. Oysa, emrimize/hizmetimize verilmiş kâinata kin tutmanın âlemi yok, kalbimizin bu konuda sakin, gönlümüzün de huzurlu olması gerekir.</p>
<p>Ne kadar büyük bir gücü elinde tutuyor olursa olsun bir insanın başka insanın aklını yönetme gücü yoktur. Gücü elinde bulunduran, korkuyu yaşayanın bizzat kendisidir. Bu yüzden kendisini kaba güçle korumaya yeltenir. Müslümanlar da korkmaktadır ve kendilerini/canlarını sadece kaba kuvvet ile, adale ve silah gücüyle koruyabileceklerini zannetmektedirler! Amerikalılar ise kendilerinden başka bir gücün ortaya çıkmasından korkmaktadırlar.</p>
<p>Bunca korkuya ne gerek var? Oysa sadece insanı tanıyarak, onun hakikatini kavrayarak bütün bu korkuların bertaraf edilmesi mümkündür. Kâinatta geçerli olan yasalarla insanı yöneten yasaları keşfedebilirsek bu korkular kendiliğinden yok olup gidecektir. Yasayı bilen insanın kalbinde korku kalmaz. Korkusu kalmayınca insan mutmain olur/ doyuma ulaşır. Nitekim kalp, ancak âfak ve enfüse ilişkin sünnetullahı/yasaları keşfederse yatışır:</p>
<p>“De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ne var ki, sadece akleden kalbe sahip olanlar bunu kavrayabilir.” (Zümer, 39:9).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm: Kaba Güce Değil Yasaya İtibar Etmek, Korkuyu Değil Güveni Yaymak</strong></p>
<p>“Çözüm; insanlar arasında bu bilinci yaymak ve tüm dünyada bu anlayışı yaygınlaştırmaktır. Çünkü bilinç, insanoğlu için tüm olumlu gelişmelerin kapısını açan bir anahtar mesabesindedir. Çözüm “anlar duruma gelmemiz” ve olayların iç yüzünü kavrayabilmemizdir. İnsanın ve tarihin yasalarını anlamamız ve bilinçlenmemiz gerekmektedir. İnsanlar olayların çoğunu hiç anlamıyorlar. Kendilerine söyleneni sorgulamadan kabul edivermekle yetiniyorlar. Daha önce düşünülmemiş, hiç duymadıkları yepyeni konular üzerinde düşünmeyi beceremiyorlar. Sadece daha önce söylenenleri taklit etmekle iktifa ediyorlar.</p>
<p>İnsan sünnetullahı/yasaları kavrarsa büyük bir güç elde eder, olayların iç yüzünü kavramaya ve olup biteni doğru yorumlamaya başlar. Mesela, Japonlar kaba güç kullanmaksızın bağımsızlıklarını elde ettiler. Ne var ki onların dünyaya verecek bir mesajları yok. Sovyetler Birliği, dünyada en yüksek miktarda yıkıcı güç yığmış olan bir süper güç olmasına rağmen içten yıkılıp gitti. Demek ki silah sahibini koruyamıyor. Esasında silah aynen cahiliye dönemindeki putlara benziyor. <strong>Silahlar modern çağın putlarıdır</strong>. Avrupa halkları birbirini yıkıma uğrattıktan sonra birleşmeyi başarabilmiştir. Ancak, bu birliği kesinlikle güç/kuvvet aracılığıyla sağlamış değillerdir. Ne Hitler ne Mussolini ne de Çörçil onların birlik olmalarını sağlayabilmiştir. Onları birleştiren, tarihlerini kavramaları ve bilinçlenmeleridir. <u>Amerika</u>’nın tarihi henüz çok yakın ve kısa olmakla birlikte hegemonyası çok sürmeden <u>çökecektir</u>. Çünkü <u>insanın yasaya aykırı hareket etmektedir</u>.</p>
<p>Müslümanlar olarak <u>henüz sisteme dâhil olabilmiş değiliz</u>, ama kendimize rağmen bir zaman mutlaka bunu başaracağız. Çünkü şu anda içinde yaşadığımız dünya düzeninin ne bir yararı var ne de değeri. İşte zaten bu yüzden korku üreyip yayılmaktadır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim kalplerin ancak sünnetullahı/ yasaları kavramakla ve onlara uygun davranmakla yatışabileceğini bildirmektedir:</p>
<p>“Onlar ki, inanmıştır ve Allah&#8217;ı anmakla kalpleri huzur/doyum bulmuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah&#8217;ı anarak huzura erişir.” (Ra’d, 13:28).</p>
<p>“Unutmayın ki Allah&#8217;a yakın olanlar, gelecekten dolayı kaygı, geçmişten dolayı da keder duymayacaklar.” (Yunus, 10:62).</p>
<p>İman/güven yakın zamanda gelişip tüm dünyaya yayılacaktır:</p>
<p>“Onlar Allah&#8217;ın (hidayet) nurunu üfürükleriyle söndürmek için can atıyorlar; kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 61:8). Benim bu ayette geçen ‘Allah’ın nuru’ndan anladığım eşitlik çağrısıdır, yani adalet söylemidir.</p>
<p>“Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu hâlde kim şeytani güç odaklarını reddeder de Allah&#8217;a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, her şeyi limitsiz bilendir.” (Bakara, 2:256).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Cevdet Said. (2006). <strong><em>“Keyfe Bede’el-Hawf?! (Korku Nasıl Başladı?!)”</em></strong> <em>Lime Hâze’r-Ru’bu Kulluhû mine’l-İslâm?</em> içinde, Dımaşk: Dâru’l-Fikr, s.15-26.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÂKİF’İN MİLLÎ BİRLİK VE BÜTÜNLÜK  ŞUURUNA ERİŞEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-milli-birlik-ve-butunluk-suuruna-erisebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-milli-birlik-ve-butunluk-suuruna-erisebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2016 06:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[8:45-46]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Balıkesir Zağnos Paşa Camii]]></category>
		<category><![CDATA[birlik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam milleti]]></category>
		<category><![CDATA[kavmiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[kıyam]]></category>
		<category><![CDATA[leş mi kesildin?]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[milli birlik ve bütünlük]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Vâiz Kürsüde]]></category>
		<category><![CDATA[yeis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=277</guid>

					<description><![CDATA[“Siz ey imana erişenler, (savaş durumunda) bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde, sıkı durun ve aralıksız Allah’ı anın ki kurtuluşa erişesiniz! Ve Allah’a ve O’nun Rasulü’ne duyarlık ve bağlılık gösterin; ve sakın birbirinizle çekişmeye girmeyin, yoksa yılgınlığa düşersiniz; cesaretiniz sönüverir. Ve zor durumlarda sabır gösterin: çünkü Allah, gerçekten, zorluğa göğüs gerenlerle beraberdir.” (Enfâl, 8/45-46). Âtiyi Karanlık Görerek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Siz ey imana erişenler, (savaş durumunda) bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde, sıkı durun ve aralıksız Allah’ı anın ki kurtuluşa erişesiniz!<br />
Ve Allah’a ve O’nun Rasulü’ne duyarlık ve bağlılık gösterin;<br />
ve sakın birbirinizle çekişmeye girmeyin, yoksa yılgınlığa düşersiniz;<br />
cesaretiniz sönüverir. Ve zor durumlarda sabır gösterin:<br />
çünkü Allah, gerçekten, zorluğa göğüs gerenlerle beraberdir.”<br />
(Enfâl, 8/45-46).</p></blockquote>
<p><strong>Âtiyi</strong> <strong>Karanlık Görerek Azmi Bırakmamak</strong></p>
<blockquote><p>Şahsi olanla umumi olan arasındaki dengeyi kuramayan insan nemelâzımcılığa teslimiyette tereddüt göstermez.</p></blockquote>
<p>“Âkif’e göre, geleceği karanlık görüp azmi bırakmak, olsa olsa “alçak bir ölüm”dür. İnanan bir insanın, böyle bir ölümle “gebermesi” kabul edilebilecek bir netice değildir. Eylem adamı olan Âkif, hareket etmesi için her türlü imkân sağlandığı hâlde, ölü gibi cansız yatan insana, “leş mi kesildin?” sorusunu yönelterek, insanı ayağa kaldırmak ister. Ayağa kalkmak, bir kıyamdır. Kıyam ise, bir idealin tahakkuku ve bir hakikatin hâkimiyetini temin etme kararlılığıdır. Kıyama kalkma iradesini göstermek hususunda insan, dışarıdan herhangi bir sebebin tahrikini beklememelidir. Hayat hakkı, yolda yürüyenlerindir. Yolda olmak, sonsuza sevdalıların yegâne fiilidir.” (Erbay, 2011: 96).</p>
<p>“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak&#8230;<br />
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.<br />
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.<br />
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:</p>
<p>Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’<br />
Davransana&#8230; Eller de senin, baş da senindir!<br />
His yok, hareket yok, acı yok&#8230; Leş mi kesildin?<br />
Hayret veriyorsun bana&#8230; Sen böyle değildin.</p>
<p>Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?<br />
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?<br />
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?<br />
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!</p>
<p>Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan<br />
Tek bir ışık olsun buluver&#8230; Kalma yolundan.<br />
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!<br />
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!</p>
<p>Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın<br />
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?”&#8230; (Ersoy, 2013: 530).</p>
<p><strong>Kâinatın Olduğu Kadar İnsanın ve Toplumun da Nizamı Olan BİRLİK </strong></p>
<blockquote><p>Âkif’e göre insan evrenin âhengine ve çalışma disiplinine uyarak pek çok şeyi başarabilir.</p></blockquote>
<p>“Birleştirme, birlik, Allah’ın birliğine inanma” gibi anlamlara gelen “tevhid” kelimesi, insanı ve kâinatı anlatan bir kavramdır. Birlik ve beraberlik kâinatın olduğu kadar insanın ve milletlerin  de nizamıdır. Âkif’e göre; insan evrenin âhengine ve çalışma disiplinine uyarak pek çok şeyi başarabilir; çünkü insanoğlu sınırlandırılamayan kabiliyetlere sahiptir. Mehmet Âkif, 12 Şubat 1920 tarihinde Balıkesir Zağnos Paşa Camii’ndeki va’azında, hayatta tek başına hiçbir iş yapılamayacağını belirtir. Ona göre, birlik ve beraberlik aynı zamanda güncel bir ihtiyaçtan doğar (Çapan, 2011: 102):</p>
<p>“Bugünkü hayatın, maîşetin bugünkü ihtiyâcâtın aldığı tarz itibariyle bir insan tek başına bir iş göremiyor. Bütün işler şirketler, cemiyetler, milletler tarafından meydana getiriliyor. Ne fabrikalar, ne demiryolları, ne vapurlar, ne limanlar, ne hastahâneler, ne câmiler, ne mektepler, ne ticarethâneler, ne de din ve vatanı müdâfaa edecek toplar, tüfekler, cephâneler&#8230; Elhâsıl hiçbir şey ferdî sa’y ile, yani tek başına çalışmakla kâbil olamıyor. Bugün hayat öyle bir şekil almış ki, tek başına çalışan bir adamın alnından damlayan terler, tıpkı gözyaşı gibi dökülüp gidiyor, hiçbir fayda temin etmiyor. Ne zaman, bir yere gelmiş binlerce alın birden terlerse işte o vakit bu sa’yin yeryüzünde bir eseri, bir izi görülebilir. Mademki tek başına sarfolunan mesainin kıymeti yoktur, biz de aramızda vahdeti te’min ederek topluca çalışmaya koyulmalıyız.” (Ersoy, 2013a: 230).</p>
<p><strong>Millî Birlik ve Bütünlük Bilincini Müslüman Üst Kimliğiyle İnşa Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez/ Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”</p></blockquote>
<p>“Mehmet Âkif millî birlik ve bütünlük şuurunu; bir toplumu teşkil eden muhtelif unsurların dünya ve hayat görüşlerini belirleyen ortak bir üst kimlik etrafında kenetlenen yaşama iradesi olarak görmektedir. Bu üst kimliği Müslümanlık olarak gören Âkif; Türk, Arap, Fars, Hint, Afgan, Tacik, Kazak, Türkmen, Kırgız, Kürt, Çerkez, Arnavut, Boşnak, Makedon, Malezyalı, Zenci vs. tüm Müslüman toplulukların ortak dünya ve hayat görüşleri olan dinî üst kimliğin hem kuşatıcı hem de duygu birlikteliğini sağlayan gücünü ortaya koymaktadır.</p>
<p>Devlet kavramının tanımı bir toplumsal gurubun ya da bireyin aidiyet duygusuna açık olmalıdır. Çünkü millî birlik ve bütünlüğün bu aidiyet kavramıyla direkt ilişkili olması devlete bağlılıkla sahiplenme ve koruma duygusunu da yanında getirmektedir. Aksi takdirde toplumsal grupların ve bireylerin devlete bağlılıklarına ve millî birlik ve bütünlük düşüncesine katılmaları güçleşmektedir. Müslümanlıkta kavmiyetçiliğe yer olmadığına sıkça vurgu yapan Âkif, ırkçı düşünceleri ayrılığa ve parçalanmaya neden olan en büyük tehdit ve tehlike olarak görmüştür.</p>
<p>Âkif’e göre asırlardır mazlum insanların, yersiz ve￼yurtsuz bırakılan kimsesizlerin ve sahipsizlerin güvenli yurdu ve emin beldesi olan Anadolu coğrafyasına kastetmeye çalışmak, dünya mazlumlarının hayat hakkına ve güvenliğine kastetmek anlamına gelmektedir.” (Demir, 2011: 228).</p>
<p><strong>Kendi Elimizle Düşmanımıza Sunduğumuz En Yıkıcı Silah: Kavmiyetçilik!</strong></p>
<blockquote><p>Âkif’e göre ne zaman bir araya gelmiş binlerce alın birlikte terlerse işte o vakit bu ortak çabanın yeryüzünde bir tesiri görülebilir.</p></blockquote>
<p>Âkif’in milletlerin üstünlük esasına dayanan ırkçılığa karşı çıkışı iki sebepten kaynaklanır: Birincisi, bu anlayışın İslamiyet’le bağdaşmaması, ikincisi ise, bu anlayışın siyasi olarak İslam dünyasını parçalayarak, Batı’nın karşısında kolay bir lokma haline getirmesidir (Kılıç, 2008: 178).</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin “fikr-i kavmiyyet” yüzünden dağılmaya yüz tuttuğunu gören Âkif, ülke içindeki ayrılıklardan düşmanın istifade edeceğini gayet iyi bildiğinden bu vahim gidişi engellemek istemiştir. Zîrâ, memleketi ele geçirmek isteyen düşmanın siyaseti, ülkede karışıklıklar çıkartarak iç düzeni bozmak ve toplumsal yapıyı zayıflatıp nihayetinde parçalamaktır:</p>
<p>“Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,<br />
Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam,<br />
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?<br />
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?</p>
<p>Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,<br />
Aynı milliyyetin altında tutan İslâm’ı,<br />
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir.<br />
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.</p>
<p>Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez..<br />
Son siyâset ise Türklük, o siyâset yürümez!<br />
Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan;<br />
Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.</p>
<p>Siz bu da’vâda iken yoksa, iyâzen-billâh,<br />
Ecnebîler olacak sâhibi mülkün nâgâh.<br />
Diye dursun atalar: “Kal’a içinden alınır.”<br />
Yok ki hiçbir işiten&#8230; Millet-i merhûme sağır!</p>
<p>Bir değil mahvedilen Devlet-i İslâmiyye&#8230;<br />
Girdiler aynı siyâsetle makbereye.<br />
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;<br />
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.</p>
<p>Bırakın eski hükûmetleri, meydandakiler<br />
Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer.<br />
İşte Fas, işte Tûnus, işte Cezayir, gitti!<br />
İşte İran’ı da taksîm ediyorlar şimdi.</p>
<p>Bu da gâyetle tabîî, koşanındır meydan;<br />
Yaşamak hakkını kuvvetliye vermiş Yaradan.<br />
Müslüman, fırka belâsıyle zebun bir kavmi,<br />
Medenî Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?</p>
<p>Ey cemâat, yeter Allâh için olsun, uyanın&#8230;<br />
Sesi pek müdhiş öter sonra kulaklarda çanın!” (Ersoy, 2013: 458-460).</p>
<p>İslam âlemine asırlarca hizmet eden Türk milletini takdir eden Âkif, Osmanlı devlet şemsiyesinin korunmasını bütün dünya Müslümanları için zorunlu görüyordu. O, asla kavmiyetçi değildi, ancak, bütün Müslümanları çatısı altında birleştirecek bir “İslam milleti” fikrinin müdafii idi. Türk ittihatçıları, Arnavut Başkımcıları, Arap kavmiyetçileri vd. ayrılıkçıları çok sert eleştiren Âkif’in bu meyandaki şiirlerini, aradan geçen yüz yıldan sonra bile günümüzdeki ayrılıkçılara uyarlayarak hayret ve esefle okuyabiliyoruz:</p>
<p>“Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk<br />
Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk! (&#8230;)</p>
<p>Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,<br />
Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne?<br />
Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necib?<br />
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda&#8230; Garib! (&#8230;)</p>
<p>Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtâriyyet?<br />
Korkarım, şimdi nasîbin mütemâdî haybet!<br />
Hani, ey unsur-ı bî-râbıta, istiklâlin?<br />
Ebediyyen, sanırım, söndü bütün âmâlin!</p>
<p>Hani “Başkım”cıların kurduğu yüksek hülyâ?<br />
Seni yıllarca avutmuş da o mel’ûn rü’yâ&#8230;<br />
Uyumuştun…Ya uyansaydın eder miydi tebah,<br />
Mülkü, birdenbire âfâka çöken kanlı sabah!”&#8230; (7 Mart 1913, Ersoy, 2013: 516-522).</p>
<p><strong>Şahsi Olanla Umumi Olan Arasındaki Dengeyi Kurabilmek</strong></p>
<p>Dünya üzerinde eşine az rastlanır cemiyetçilerden birisi olan Âkif, içinde yaşadığı toplumun varlığından ve bu varlığın sürekliliğinden üzerine düşen sorumluluğu çok derinden hisseden insanlardandır. İnsan olarak hissettiği bu sorumluluk, onu, bazen çok munis bir dille yol gösteren, bazen de avazı çıktığı kadar haykırarak uyaran sıfatı ile karşımıza çıkarır. Yaşadığı hayatı eskiterek her gün biraz daha sıradanlaştıran insanoğlu, kendine has kıldığı küçük şahsî dünyası içinde kaosu düzenlemeye uğraşırken, boğulduğu meselelere de çare olacak diğerkâmlığı ıskalayarak adım atmaya gayret eder. Şahsî olanla umumî olan arasındaki dengeyi kuramayan insan, tabiatından gelen olumsuzluğa meylin de icbarıyla nemelâzımcılığa teslimiyette tereddüt göstermez. İşte Âkif, ‘insan’ denen mahlûka, azmederek ayağa kalkmayı ısrarla yeniden telkin ederken, yeis hâlinden de şirke benzer olduğu için özellikle uzak durulmasını, içine düşülmemesi gerektiğini öğretir (Erbay, 2011: 98):</p>
<p>“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.<br />
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!<br />
Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;<br />
Me’yûs olanın; rûhunu, vicdânını bağlar,</p>
<p>Lânetleme bir ukde-i hâtır ki; çözülmez..<br />
En korkulu câni gibi ye’sin yüzü gülmez!<br />
Mâdem ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;<br />
Mâdem ki ondan daha mel’ûn, daha çirkin!</p>
<p>Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-ı îman,<br />
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-ı Hudâ’dan,<br />
Hüsrâna rıza verme&#8230; Çalış&#8230; Azmi bırakma;<br />
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!” (Ersoy, 2013: 532).</p>
<p><strong>Vatan Nimetinin Kadrini ve Kıymetini Bilmek</strong></p>
<p>İstiklâl Marşı’nda “Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,/ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cudâ.” diyerek Allah’a yakaran Âkif, bu cennet vatan üzerinde yaşayıp da görevlerini bihakkın yapmayanlara karşı beslediği duyguları kendisinin vatan sevgisiyle mukayese ederek ‘Vâiz Kürsüde’ şiirinde şu mısralarla anlatır:</p>
<p>“Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât;<br />
Hülâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât;<br />
Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.<br />
İçinde leş taşıyan sîneden ne hayr umulur?</p>
<p>Vatan felâkete düşmüş&#8230; Onun hamiyyeti cûş<br />
Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-dûş!<br />
Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,<br />
Kapandı, gitti, bakarsın ki, nekbetin ağzı.</p>
<p>Fakat, sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin:<br />
&#8220;Vatan!&#8221; deyip öleceksin semâda olsa yerin.<br />
Nasıl tahammül eder hür olan esâretine<br />
Kör olsun ağlamayan, ey vatan, felâketine!</p>
<p>Cemâ’at, elverir artık, bu uykudan uyanın,<br />
Hudâ rızâsı için, dünkü hâdisâtı anın!<br />
Kımıldamaz yine gelmezsek intibâha bugün,<br />
İkinci uyku ne dehşetli bir ölüm, düşünün!”&#8230; (Ersoy, 2013: 714).</p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>ÇAPAN, Funda. (2011). “Mehmet Âkif Ersoy’da Birlik ve Beraberlik Fikri”. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, 12-14 Ekim 2011 Bildiriler Kitabı içinde, İZÜ Yayını, s.99-110.</li>
<li>DEMİR, Necati. (2011). “<strong>Mehmet Akif’in Milli Birlik ve Bütünlük Bilincini Günümüzde Okumak</strong>”. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, s.217-239.</li>
<li>ERBAY, Erdoğan. (2011). “<strong>Millî Birlik Meselesinde Âkif’in İnsana Yüklediği Vazife</strong>”. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, s.89-98.</li>
<li>ERSOY, Mehmet Âkif. (2013). <strong>Safahât</strong>. Hazırlayan: Abdullah Uçman. İstanbul: Çağrı Yayınları.</li>
<li>ERSOY, Mehmet Âkif. (2013a). <strong>Tefsir Yazıları ve Vaazlar</strong>. Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Ankara: DİB Yayınları.</li>
<li>KILIÇ, Ahmet Faruk. (2008). <strong>Milli Yürek Mehmet Âkif Ersoy’un Din ve Toplum Anlayışı</strong>. İstanbul: Değişim Yayınları.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-milli-birlik-ve-butunluk-suuruna-erisebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖZGÜR BİREYİN  HAK VE SORUMLULUK DENGESİNİ KURABİLMESİ</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2015 06:06:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11:13]]></category>
		<category><![CDATA[16:99]]></category>
		<category><![CDATA[17:73]]></category>
		<category><![CDATA[19:80]]></category>
		<category><![CDATA[19:93]]></category>
		<category><![CDATA[19:95]]></category>
		<category><![CDATA[2:255]]></category>
		<category><![CDATA[2:48]]></category>
		<category><![CDATA[33:72]]></category>
		<category><![CDATA[40:12]]></category>
		<category><![CDATA[6:107]]></category>
		<category><![CDATA[6:148]]></category>
		<category><![CDATA[6:94]]></category>
		<category><![CDATA[7:6]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Yaparel]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=93</guid>

					<description><![CDATA[İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar.</p></blockquote>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “<em>ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ</em>: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey olarak insanın fıtratında var olan hak bilincini geliştirmeyi amaçlamış, hak ve sorumluluk dengesini kurarak dünyada insanca bir hayat nizamı kurmayı öğütlemiştir. Bu emaneti toplumsal alanda yapma ödevinde olan insan, fert olarak hak sahibi kılındığı gibi vecibelerin de öncelikli muhatabı olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birey mi toplum mu?</strong></p>
<blockquote><p>Bahşedilen bir hakkın kullanımı kişinin keyfine kalmış bir husus olmayıp o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de.</p></blockquote>
<p>Hak ve sorumluluklar toplumsal alanda görünür olsa da meselenin odağında birey bulunmaktadır. Nitekim, dünyadaki tutum ve davranışlarının hesabını vermek üzere mahşer alanına gruplar halinde sevk edilecek olan insanlar toplu halde değil, bilakis tek tek, “ferden” (19:95:5, 19:80:5), “abden” (19:93:10), “furâdâ” (6:94:3), “vahdeh” (40:12:6) yani ferden ferda sorguya çekilecektir. Bu bireysel sorgudan elçiler de muaf değildir (7:6:6). Bu sebeple insan hak ve sorumlulukları kişiye özgü olup vazgeçilemez ve devredilemez niteliktedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Din psikolojisi hocası Prof.Dr. Recep Yaparel, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan “İslam’a Giriş: Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar” isimli eser içinde yer alan “Birey: Özgür ve Sorumlu Varlık” başlıklı çalışmasında (Ankara 2007: 347-364) özgürlük ve sorumluluk konusunda odakta ferdin oluşunu şu şekilde açıklamaktadır: İnsan açısından birey vasfını kazanmak, onun tabiatının normal bir neticesidir. Yani, insana giydirilmiş ya da ödünç olarak verilmiş bir imtiyaz değildir. Bu onun en doğal insan hakkıdır. Ancak, insanlık tarihi, bu hakkın ona nasıl, ne kadar ve ne şekilde verileceği ya da verilip verilmeyeceği üzerindeki tartışmaların sahnesi olduğu kadar, aynı zamanda en geniş arşividir (354).</p>
<blockquote><p>Batıda üretilen insan hakları söylemleri, başta Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından nakıstır.</p></blockquote>
<p>Doğumla birlikte birey olma yolunda ilk adımını atan insan yavrusunun tabiatındaki bedenî, hissî ve bilişsel (kognitif, zihnî) unsurlar eşzamanlı gelişmeye ve güçlenmeye başlar. Bu güçleri vasıtasıyla birey adayı insan, çevreye uyum sağlayabilmektedir. Ancak, bu uyumunun sağlıklı ve insan onuruna uygun olabilmesi, bu unsurlar arasındaki bütünlük ve ahenge bağlıdır. “Benlik” diye isimlendirilen bu kişilik bütünlüğü ferdîleşme süreci ile paralel gitmediğinde insan, yalnızlık ve güçsüzlük duygularıyla baş edebilmek uğruna birtakım sağlıksız ya da normal olmayan, insan onuruyla bağdaşmayan davranışlara yönelebilmektedir. Bu çerçevede insana bahşedilen özgürlük (hürriyet), onu varlık sebebine yükseltirken ağır bir sorumluluk yüküyle de karşı karşıya bırakmaktadır. Bireyselleşme sürecinde ortaya çıkan ve insan hayatının olmazsa olmazlarından bir diğeri de tecrit (izolasyon) edilmekten ya da psikolojik yalnızlıktan kaçınma ihtiyacıdır (356).</p>
<blockquote><p>Sadece haklardan söze edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p></blockquote>
<p>Kişilik bütünlüğünün harcı diyebileceğimiz ahlaki değerlerin kazanılması ve yaşanması, toplum sayesinde mümkün olduğundan, bireyin mutlak anlamda kendisini toplumdan tecrit etmesi, ruhsal ve fiziksel anlamda sağlıklı bir hayat açısından uygun değildir. Çevre karşısında kişilik bütünlüğünü, yani benliğini korumak ve geliştirmek durumunda olan birey için sadece reaksiyonda bulunmak yeterli değildir. Sürekli değişme istidadı gösteren çevreyi yeniden yorumlamak ve yapılandırmak, bireyin çevresine yönelik eylemlerinde aktif rol oynamasını kaçınılmaz hâle getirmektedir. Her bireyin içinde bulunduğu durum kendine özgü olacağından, her bireyin kendi sorunlarını tek tek çözmesi en uygun yaklaşım olacaktır. İnsana tanınan bu büyük ayrıcalık aynı zamanda onun ferdîleşmesini mümkün kılan en değerli unsurdur (357).</p>
<blockquote><p>Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur.</p></blockquote>
<p>Her açıdan üstün niteliklerle donatılmış bir varlık olan insan diğer taraftan birtakım zaaflarla da mualleldir. Zaten insanın ayrıcalığı bu ikilemin doğurduğu dinamizmden neşet etmektedir. İnsan tabiatında doğuştan var olan bu dinamizm ve değişkenlik, toplumla girilen karşılıklı etkileşimin de katkısıyla, bölünemez bir bütünlük arz eden tek tek, biricik bireylerin gelişmesine zemin hazırlamaktadır (359). Kur’an’ın “emanet” olarak tanımladığı hedef, yani tüm insanların birlikte gerçekleştirerek paylaşacakları huzur, barış ve mutluluk dolu bir hayat; bu görevin üstesinden gelebilecek donanıma sahip bireylerin önüne konmuştur (33:72). Çünkü şeytanın desiselerine maruz kalan benliklerini sahip oldukları gerçek iman ve irade gücüyle ayakta tutabilen bireyler, sadece Allah’ın emanetinin gereğini yerine getirebilir. Bunun sebebi, benlik sahibi kişilere, yani bireylere, şeytanın gücünün yetmeyeceği gerçeğidir (16:99). Benlik yapısındaki düzen ve ahenk birtakım içsel ve dışsal faktörlere bağlı olarak bozulabilse de, birey olabilmeyi başarmış insanlar, tabiatlarındaki asli özelliklerine, –güçlü irade ve doğru algılayışlarının da yardımıyla–, tekrar Allah’a dönerek ve O’nu sürekli hatırlayarak birey olmanın yegâne anlamı olan benliklerini güçlendirebilir (361).</p>
<blockquote><p>Allah kulunun şirk koşmasını asla dilemez, ancak, onun düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına alarak şirk koşmasını da engellemez.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın insan kişiliğindeki hassas denge hâline işaret eden “takva” kavramı, dengedeki bozulmanın neden olabileceği olumsuz sonuçlara karşı bireyin kendisini muhafaza etmesini ifade etmektedir. Takva, insanın, birey olma bilinciyle, gerçeklik karşısında benliğini koruma gayreti içerisinde haddini aşmayarak dengeyi devam ettirmesidir (362). Kur’an, bazı dinlerde olduğu gibi Allah ile insan arasına herhangi bir aracının girmesine müsaade etmemektedir. Çünkü aksi, kişinin bireyselliğinin ihlali anlamına gelir. Onurlu birey, Allah’ın karşısında tek başına dimdik ayakta durabilme cesaretine ve gücüne sahip olmakla sorumludur: “Hiçbir kimsenin diğerinin adına bir şey yapamayacağı, hiçbir aracının kabul edilmeyeceği, hiçbir karşılığın alınmayacağı ve insanların hiçbir yardım görmeyecekleri kıyamet gününden sakınınız.” (2:48). Kıyamet günündeki durumu tasvir eden benzeri ayetlerdeki manzara, bireyselliğin ve tekbaşınalığın doruk noktası olarak görülebilir. Böyle bir güne hazır olmanın ön şartı, birey olmayı başarabilmektir. Kur’an böylece, kabileciliğin ve kavmiyetçiliğin hüküm sürdüğü bir toplumsal yapı içerisinde değersizleşen insan onurunun yeniden hak ettiği düzeye çıkabilmesi için, bireyin evrendeki konumuyla ilgili bilinç düzeyini yükseltmeyi hedeflemektedir. Kur’an’ın idealize ettiği insanlık projesinde bireyler, birbirinden kopuk ve ilintisiz monadlar gibi hareket eden varlıklar değildir. Tam tersine, kendisi için istediğini bir başkası için de istemedikçe gerçek bir mümin olamayacağı bilinciyle sürekli iyinin ve güzelin elde edilmesinin peşinde koşan kimselerdir (363).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hak varsa sorumluluk da var</strong></p>
<blockquote><p>Baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Allah tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255).</p></blockquote>
<p>Yeryüzünün halifesi seçilerek yönetme emaneti kendisine tevdi edilen insan, elbette bu emaneti ifa edebilecek haklar sistemiyle desteklenmiştir. Ancak, olay haklardan ibaret olmayıp bu haklar sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. İstisnai durumlar ve dezavantajlı kişiler hariç, hakkın söz konusu olduğu yerde sorumluluk da zorunlu olarak söz konusu olur. Sadece haklardan söz edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p>
<p>Hakkın aynı zamanda bir ‘vecibe’ boyutunun bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Zira, bahşedilen bir hakkın kullanımı insanın keyfine kalmış bir husus olmayıp kişinin o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de. Bu yüzden, alacağı bir haktan feragat etmek kişi için faziletli bir davranış sayılırken, vecibe olan bir haktan feragat etmek görevini ihmal etmek ve sorumsuz davranmak anlamına gelir, bu yüzden de cezalandırılır. Batı dünyasında ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri, başta her şeyi yaratan, hak bilincini bahşeden Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından, insanlığın derdine deva olamamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sadece Allah’a kul olmak </strong></p>
<p>Hak ve sorumluluk dengesini gözeten hakiki bir özgürlük anlayışı, ancak, Allah’a kul olmakla elde edilebilir. Zira, Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur. Sadece Allah’a kul olan, O’nun vaz’ettiği zamanlar ve mekânlar üstü ezeli ve ebedi ilkelere riayet eden insan, yaratılmış, kurgulanmış hiç bir gücün önünde eğilmez, insanın özgürlüğünü ipotek altına almaya çalışan, onu köleleştirerek sömürmek isteyen tüm odaklara karşı mücadele etme hak ve vecibesini bütün benliğiyle hisseder ve bu yolda bir ömür mücadele eder.</p>
<p>Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı hoca, En’âm Sûresi’ndeki “Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı&#8230;” ayetinin tefsirini yaparken (6:107), Yüce Allah’ın kulunun şirk koşmasını asla dilemediğini, zira şirki büyük bir zulüm olarak tanımladığını, ancak, insanın şirk koşmasını da engellemediğini, düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına almadığını izah eder (Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları, İstanbul 2013: 6/466-467).</p>
<p>Hz. Peygamber de (s) insanların dine girmesi için zorlayıcı tedbirler almamıştır. Çünkü onun görevi mesajı ulaştırmaktı, kabul ettirmek değil: “Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Onlara &#8216;zor ve baskı&#8217; kullanacak değilsin.” (88:21-22).  Zira, baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Yaratıcı tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255). Bu yüzden Yüce Allah, dinden dönen mürtedler hakkında dünyada bir yaptırım uygulanmayıp o kişilerin Kendisine havale edilmesini istemektedir (4:137). İşte Kur’an insana bu denli geniş bir özgürlük alanı tanımaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çarpık kadercilik anlayışı </strong></p>
<p>Kur’an’ın “kendi elleriyle kazandıkları yüzünden” diyerek insanın sorumluluğunda olduğunu açıkça ifade ettiği eylemlerini İslam tarihi boyunca ‘kader’e havale edenler hep olmuştur. Oysa, Allah “Bir topluluk kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (11:13) buyurmuş, bireysel ve toplumsal değişimden insanı sorumlu tutmuştur. Allah Rasulü (s) bu âyetin tefsiri sadedinde “Nasıl olursanız, öyle idare olunursunuz.” buyurmuştur. İsrâ Sûresi’ndeki “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” (17:73) âyetiyle eylemlerin sorumluluğu açıkça insana verilmişken, asırlar boyunca İslam dünyasında, tıpkı müşriklerin düşündüğü gibi “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık.” (6:148) şeklindeki batıl savunmayla özdeş addedilebilecek çarpık bir kader anlayışı yayılma alanı bulabilmiştir.</p>
<p>Gerek batıda üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin, gerekse İslam dünyasında on dört asır boyunca oluşan hak söylemlerinin Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmesi ve Müslümanların ve tüm insanlığın dikkatine sunulması ehem bir vecibe olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
