<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Roma Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/roma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/roma/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Apr 2018 09:08:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>HAYIR MEDENİYETİNİ YENİDEN İNŞA EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayir-medeniyetini-yeniden-insa-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayir-medeniyetini-yeniden-insa-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Apr 2018 09:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[AYIRICI VASIFLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[DİĞERGÂM]]></category>
		<category><![CDATA[EL-HAYR]]></category>
		<category><![CDATA[GREK]]></category>
		<category><![CDATA[HAYIR]]></category>
		<category><![CDATA[Hint]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İNŞA]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İSMET ÖZEL]]></category>
		<category><![CDATA[KADİM MEDENİYETLER]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[SİVİLİZASYON]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=663</guid>

					<description><![CDATA[“Hayr” kelimesi Arapça “h-y-r” kökünden türeyen bir mastar olup “iyi, seçkin, iyilik, iyi davranış” anlamlarını ifade etmektedir. Türkçe sözlüklerde; “Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iyilik işi, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.” şeklinde tanımlanan “hayır” kökünden türemiş çok sayıda kelime ve bileşik kelime hâlen -diğer tüm Müslüman toplumların anadillerinde olduğu gibi- Türk dilinde de yaygın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hayr” kelimesi Arapça “<em>h-y-r</em>” kökünden türeyen bir mastar olup “iyi, seçkin, iyilik, iyi davranış” anlamlarını ifade etmektedir. Türkçe sözlüklerde; “Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iyilik işi, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.” şeklinde tanımlanan “hayır” kökünden türemiş çok sayıda kelime ve bileşik kelime hâlen -diğer tüm Müslüman toplumların anadillerinde olduğu gibi- Türk dilinde de yaygın şekilde kullanılmaktadır.</p>
<p>Türkçede “h-y-r” kökünden türemiş hayırlı, hayırsever, hayırhah, hayırsız, hayret, hayrülhalef, muhayyer, muhtar, ihtiyar gibi çok sayıda kelime hâlen canlılığını korumaktadır. Hayır beklememek, hayır etmemek, hayır kalmamak, hayra alamet değil, hayra yormak, hayırdır inşallah, hayrı dokunmak, hayrını görmek, hayırla anmak (ya da yâd etmek), hayır dua gibi olumlu veya olumsuz birçok kalıpta kullanılan bu ve benzeri bileşik kelimeler, İslamiyet’i bir hayat tarzı olarak benimseyen toplumların “hayır” odaklı bir medeniyet perspektifine sahip olduğunu da göstermektedir.</p>
<p><strong>“<em>Festebiqû’l-hayrât</em>; hayırlarda yarışın!” Emrine Uygun Davranabilmek </strong></p>
<p>Türevleriyle birlikte “hayr” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 196 yerde dört farklı anlamda kullanılmıştır. “<strong>Seçmek</strong>, tercih etmek” anlamında 21 yerde, “<strong>servet</strong>, mal mülk” anlamında 6 yerde, “<strong>iyi hâl</strong>” anlamında bir yerde (Enfâl 8:23) ve dördüncü anlam grubu olarak da “hayır, <strong>iyilik</strong>, daha iyi, daha hayırlı, yegâne/mutlak iyi, <strong>vahiy</strong>, ecir/sevap, zafer ve ganimet, ahlâken iyi/güzel olan, sevilen, yararlı olan” anlamında “<u>şerrin zıddı</u>” olarak 168 yerde geçmektedir. (<strong>1</strong>).</p>
<p>Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden birisi de “<strong><em>el-HAYR</em></strong>” olup “hayrın kaynağı, zâtı mutlak hayır olan, hayrı eşsiz ve benzersiz olan” demektir. “<em>H-y-r</em>” kökünden türeyen kelime ve kavramlar; “fıtratın ilgi duyduğu, meyledip sevdiği ve istediği şey, iyilik, cömertlik, tercih, üstünlük, hayranlık, şaşkınlık” gibi anlamlara sahiptir. (<strong>2</strong>).</p>
<p>“Herkesin bir hedefi olur ve ona yönelir. <strong>Siz, hayırda (iyiliklerde) yarışın.</strong> Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya getirecektir. Her şeye bir ölçü koyan (ve gücü yeten) Allah’tır.” (Bakara 2:148).</p>
<p>“Gerçekleri içeren bu Kitab’ı sana, önceki Kitapları onaylayıcı ve koruyucu özellikte indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp onların arzularına uyma! Her birinize bir şeriat ve bir yöntem belirledik. Tercihi (size bırakmayıp) Allah yapsaydı hepinizi tek bir toplum yapardı. Oysa verdiği şeylerle sizi (yıpratıcı) bir imtihandan geçirmek için böyle yaptı. <strong>Artık iyi işlerde yarışın.</strong> Tekrar (kalıcı hayata) dönüşünüzde Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size bildirecektir.” (Mâide 5/48).</p>
<p>“Siz, insanlık adına çıkarılmış en hayırlı toplum/ümmetsiniz; iyi ve doğru olanı teklif eder, kötü ve yanlış olandan sakındırırsınız; zira Allah’a inanıp güvenirsiniz. Eğer Ehl-i Kitap da inanıp güvenseydi, haklarında <strong>daha hayırlı</strong> olurdu. Onlardan (Allah’a) güvenip inananlar varsa da, çoğunluğu yoldan çıkmıştır.” (Âl-i İmran 3:110).</p>
<p>Allah Rasulü (s) de birçok hadisinde “hayr” kelimesini kullanmış olup; “<em>Lâ hayra fî</em> …; …de hayır yoktur.”, “<em>Hayrukum</em>…; Sizin en hayırlınız…”, “<em>Hayru’n-nâsi</em>…; İnsanların en hayırlısı…” kalıplarıyla sahih hadis külliyatında onlarca hadis olduğu malumdur.</p>
<p><strong>Medeniyetlerin “Hayır” Telakkilerini Tefrik Edebilmek</strong></p>
<p>“<em>Huwe Hayrun we ebqâ</em>: O hayrın kaynağıdır, O bâkidir.” âyet-i kerimesi mucebince mutlak kaynağı Allah olan hayrın dört kaynağından söz edilebilir. Hayrın; ontolojik kaynağı olan <strong>fıtrat</strong> ve vicdan; teolojik kaynağı olan <strong>inanç</strong>; mutlak kaynağı olan <strong>Allah</strong> ve sosyolojik kaynağı olan <strong>toplum</strong>.</p>
<p>Eski Hind’de hayır faaliyeti yoktu. Çünkü Hinduizm, Brahmanizm, Budizm gibi inançlar görünen âlemin gerçek değil hayal olduğuna inanmaktadır. Ayrıca <strong>kast</strong> sistemini esas aldığından hayır yapmak Yaratıcı’nın işine karışmak gibi algılanır. Konfüçyanizmde hayrın kaynağı toplumsal ve siyasal çıkarlardır.</p>
<p>Ahuramazda-Ehrimen (İyilik Tanrısı-Kötülük Tanrısı) tesniyesine dayalı Zerdüştlük’de, madde bir Rahman’ın bir Şeytan’ın eline geçen ve kimin eline geçerse onun aleti olan bir silah olarak resmedilir. Eski Mısır’da hayır; Firavun’a, yani “Güneş’in/Tanrı’nın oğlu”na(!) hizmet etmektir.</p>
<p>Yahudi ilahiyatı hayrı saf akidenin ve Allah inancının bir gereği olarak değil, sosyal şartların açtığı yaraları kapatmanın bir unsuru olarak görür. Hıristiyanlık; -Kilise seküler/dünyevi olanın karşıtı olduğu için- hayrı sadece teolojik olarak tanımlar, hayrın fıtri, vicdani ve toplumsal tarafını yok sayar. (<strong>2</strong>).</p>
<p>İslam’da ise dünya ile ahireti, madde ile mânayı, Yaratan ile yaratılanı, toplum ile ferdi dengeli bir şekilde ele alan bir hayır telakkisi ve bu telakkiye uygun Hisbe Teşkilatı, Fütüvvet Teşkilatı, vakıflar gibi hayır kurumları ortaya koymuştur. İslam medeniyeti diğer medeniyetlerin aksine muhatabını hazza ve yarara değil, <strong>hayra</strong> çağırır. Müslüman haz için ve yarar için değil, hayır için çabalar. Zira hazzı içgüdüler, yararı nefis, hayrı ise Allah belirler. Haz anlıktır, yararın en uzunu ömürlüktür, hayır ise ölümden sonrasını da kapsayan uzun süreli ve kuşatıcı bir mutluluktur. Hazzın ücreti hemen verilir, yararın karşılığı dünyada görülür, hayrın karşılığı ise hem bu dünyada hem de ahirette görülür.</p>
<p><strong>Hayır Medeniyetini Gerekçelerine Uygun Olarak Yeniden İnşa Edebilmek </strong></p>
<p>“… Mescid-i Haram’a girmenizi engellediler diye bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi aşırılığa sevk etmesin. <strong>İyilikte ve yanlışlardan korunmada (takvada) yardımlaşın ama günahta ve taşkınlıkta yardımlaşmayın</strong>. Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun. (Zira) Allah, suçla ceza arasında sıkı bağ kurar.” (Mâide 5:2).</p>
<p>Yahudiler ve Hıristiyanlar (Mâide 5:51), bütün kâfirler (nankör inkârcılar) (Enfâl 8:73), bütün zalimler (Câsiye 45:19) nasıl birbirlerinin velisi, koruyup kollayıcısı ve destekçisi ise, Allah’ın dosdoğru yolunda yürüme çabası veren mü’minler de birbirlerinin velisidirler (Enfâl 8:72).</p>
<p>“Mümin erkekler ve mümin kadınlar <strong>birbirlerinin velisi</strong>/yakın dostudur. Marufa (Kur’an ölçülerine) uygun olanı ister, münkere (Kur’an’a aykırı olana) engel olurlar. Namazı özenle ve sürekli kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Elçisi’ne de boyun eğerler. Allah, işte bunlara ikramda bulunacaktır. Allah güçlüdür, doğru kararlar verir.” (Tevbe 9:71).</p>
<p>“Sana bağlılık sözleşmesi yapanlar, o sözleşmeyi aslında Allah ile yapmış olurlar. <strong>Allah’ın eli onların elleri üstündedir</strong>. Kim sözünden cayarsa kendi aleyhine caymış olur. Kim de Allah’a karşı üstlendiği görevi yerine getirirse, Allah ona büyük bir ödül verecektir.” (Fetih 48:10).</p>
<p>Hayır medeniyetini inşa yolunda yardımlaşmamızı ve dayanışmamızı, birbirimizi koruyup kollamamızı emreden bu ayetler yanında yolda kalmıştan yetime, muhacirden miskine kadar bütün dezavantajlı insanlara nitelikli destek sunmamızı emreden Rabbimizin yüce buyrukları ile “<em>ed-Dâllu ale’l-hayri kefâ’ilih</em>: Bir <strong>hayra rehberlik eden</strong> onu bizzat yapmış gibidir.” hadisiyle tüm mü’minleri hayrın yaygınlaşmasında görev üstlenmeye teşvik eden Allah Rasulü’nün güzel örnekliği Müslümanların sadece dindaşlarını değil, bütün insanlığı, hayvanatı, nebatatı, hatta cemadatı kuşatan bir hayır medeniyetini yeniden elbirliğiyle inşa etmeleri gerektiğinin gerekçesini oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>İslam Medeniyetinin Ayırıcı Vasıflarını Ortaya Koyabilmek </strong></p>
<p>Medeniyet kavramı sözlük anlamı itibarıyla <strong>uygar</strong> olma durumunu ve uygar kimseye yakışır davranış ve tutum sergilemeyi ifade etmektedir. Felsefede “Barbarlık durumundan çıkıp törelere bağlı olarak belirli bir yurt içinde birlikte yaşama” anlamına gelen medeniyet, toplumbilimde “İnsanların doğaya egemen olma, toplum olarak daha iyi bir hayata ulaşma çabalarından çıkan sonuçların, bilim, teknik, sanat ve kültürün tümü” olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p>Hayatımız başta olmak üzere, verdiği sayısız nimet ve lütuflar karşısında şükran borcumuz olan Allah’a karşı borçluluk bilincini de ifade eden “<em>dîn</em>” kelimesiyle aynı kökten türeyen “<strong><em>medîne</em></strong>” şehri, “<em>medenî</em>” ise kurallara uygun davranan şehirliyi ifade eder. Bilgi ve görgü seviyesi bakımından yüksek düzeyde olan insanı tanımlayan “medenî” sıfatının zıttı “bedevî”dir.</p>
<p>“Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” diyerek Mehmet Âkif Ersoy’un ya da Batı sivilizasyonuna optimizm, üniversalizm ve etnosentrizm gibi vasıfları çerçevesinde ve insanlığa yaşattığı olumsuzluklar üzerinden bakan İsmet Özel’in eleştirileri (<strong>3</strong>) tanımladığımız anlamdaki medeniyete değil, bazı insanları tanrılaştırıp diğerlerini köleleştiren Batı tarzı medeniyete, daha doğru ifadesiyle sivilizasyona yönelik olsa gerektir. Zira, içtenliğin yok oluşu, israfın artması, maddileşme, dünyevileşme, ahireti unutma, yabancılaşma gibi olumsuzluklar İslam medeniyetinin değil; insan kişiliğini ve toplum yapısını bozan, donuklaştıran, sınıflaşma ve sömürüyü beraberinde getiren Batı sivilizasyonunun ürünüdürler.</p>
<p>Uzun yıllar medeniyetlerin mahiyet ve farklılıkları konusunda çalışmalar yapmış olan merhum <strong>Ali Murat Daryal</strong> Hoca’nın tespitlerine göre, bir medeniyet başka hiçbir medeniyete benzemeyi istemez. Zira o taktirde kendisi olmaktan çıkacak, Başkaları gibi de olamayacaktır. Bu takdirde medeniyetler camiasında layık olduğu saygın yerini bulamayacaktır. Çünkü sahicisi varken kimse taklidine itibar etmeyecektir. Ayrıca, o medeniyete mensup insanlar, medeniyet yarışında ön sıraya geçmek hususunda <strong>ümitsizliğe ve yılgınlığa</strong> düşecektir. Dolayısıyla “inşa güçlerini” ve “atılım kabiliyetlerini” kaybedecek ve nihayetinde yok olup gideceklerdir.</p>
<p>Gayet tabiidir ki medeniyetler uzun süren “sosyal hayatları” içinde ihtiyaç duydukları müesseseleri başka medeniyetlerden alacaklardır. Ancak bunları gelişigüzel ve oldukları gibi almayacaklardır. Çünkü <strong>alış tarzları</strong> ve aldıkları müesseseler onların geleceğini belirleyecektir. Bu yüzden medeniyetler, ihtiyaçlarını “kendi hayati ölçülerini” temel alarak belirleyeceklerdir. Müteakiben bu ihtiyaçlarını tahlil ederek, üzerinde durup düşünerek ve mukayeseler yaparak önem sıralarına göre tasnif edecekler, dışarıdan, en fazla ihtiyaç duydukları sosyal kurumları almakla yetineceklerdir.</p>
<p>Medeniyetler ihtiyaç duydukları bazı “sosyal müesseseleri” dışarıdan alacakları zaman önce bu sosyal müesseseleri en alt birimlerine kadar parçalarına ayıracaklar, daha sonra bu bölümler üzerinde ayrı ayrı durup düşünerek, yorumlayarak ve ayırdıkları parçaları kendi zevklerine, dehalarına inanç ve değerlerine göre <strong>yeniden birleştirip</strong> şekillendirdikten sonra bünyelerine kabul edeceklerdir. Bu noktadan sonra artık bu sosyal müessese başka hiçbir medeniyete değil sadece o medeniyete ait olacaktır. (<strong>4</strong>).</p>
<p>İslam medeniyeti önceki medeniyetlerden bazı sosyal kurumları ya olduğu gibi kabul etmiş, ya onları tamamen reddetmiş ya da yepyeni sosyal kurumlar ihdas etmiştir. Yaygın tasnife göre insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş Grek, Roma, Mısır, Hint, Çin vb. yirmialtı kadim medeniyeti karşılaştırdığımızda, İslam medeniyetinin bazı hususiyetleriyle onlardan farklılaştığını görmekteyiz. Özetle İslam medeniyetinin temel özelliklerini şöylece sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li>Allah merkezli olup <strong>tevhid inancı </strong>üzerine kurulmuştur.</li>
<li>Temel kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sahih Sünnet’tir.</li>
<li>İlk evrensel medeniyet olup yerel ve kapalı değil küresel ve açıktır.</li>
<li>Sadece dünyayı ya da sadece ahireti esas almaz, ikisinin altın dengesini kurar.</li>
<li>Maddeyi yüceltmediği gibi hakir de görmez ama mâna önceliklidir.</li>
<li>Kendi aleyhine bile olsa <strong>adalet</strong>ten taviz vermez.</li>
<li>Merhameti ve şefkati sadece dindaşlarını değil tüm yaratılmışları kapsar.</li>
<li>Tüm insanları kardeş bilir ve barışı esas alan iyi ilişkiler (<strong>ihsan</strong>) geliştirir.</li>
<li>Bencil değil diğergâmdır / kendi çıkarını değil başkasını düşünür.</li>
<li>Mekânı da ihmal etmemekle birlikte <strong>zaman öncelikli</strong> bir medeniyettir.</li>
<li>Toplumsal işleri ortak akıl (<strong>şûrâ</strong>) ile karara bağlar.</li>
<li>İmanın yanında akla, tedrice, kolaylığa, sadeliğe, estetiğe de önem verir.</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>Mehmet Okuyan; <strong>Kur’an Sözlüğü</strong>, Düşün Yay., İstanbul 2015, s.311-314.</li>
<li>Mustafa İslâmoğlu, <strong>Esmâ-i Hüsnâ</strong>, 2. Baskı, Düşün Yay., İstanbul 2013, II/1185-1215.</li>
<li>İsmet Özel; Üç Mesele: Teknik &#8211; Medeniyet &#8211; Yabancılaşma, Tiyo Yay., İstanbul 2012, 160 s.</li>
<li>Ali Murat Daryal;<strong> Medeniyetler ve Mesajları</strong>, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV) Yay., İstanbul 2015, 246 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayir-medeniyetini-yeniden-insa-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KABA GÜCE DEĞİL YASAYA,  KORKUYA DEĞİL GÜVENE İTİBAR ETMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2016 09:48:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 2:256]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Churchill]]></category>
		<category><![CDATA[Çörçil]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[dinde zorlama]]></category>
		<category><![CDATA[dünya beşten büyüktür]]></category>
		<category><![CDATA[eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gibb]]></category>
		<category><![CDATA[Hitler]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hucurât 49:11]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahimî]]></category>
		<category><![CDATA[İsevî]]></category>
		<category><![CDATA[İskender]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsrâ 17:9]]></category>
		<category><![CDATA[kaba güç]]></category>
		<category><![CDATA[Keyfe Bedee’l-Hawf?!]]></category>
		<category><![CDATA[Korku Nasıl Başladı?!]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[Ra'd 13:28]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Saf 61:8]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Toynbee]]></category>
		<category><![CDATA[veto zulmü]]></category>
		<category><![CDATA[yasa]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:62]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:65]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:9]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=419</guid>

					<description><![CDATA[“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur&#8217;an en doğru yola yöneltmekte, erdemli ve güzel davranışlar sergileyenleri kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.” (İsrâ, 17:9). &#160; Yaşayan İslam mütefekkirlerinden üstad Cevdet Said’in Batı’nın iki bin yıllık korkusunu analiz eden risalesinden iktibasa devam ediyoruz: &#160; Dinde Baskı ve Zorlamaya Hiçbir Surette Yer Olmadığına İman Etmek “Kâinatı yaratan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur&#8217;an en doğru yola yöneltmekte, <u>erdemli ve güzel davranışlar sergileyenleri</u> kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.” (İsrâ, 17:9).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşayan İslam mütefekkirlerinden üstad Cevdet Said’in Batı’nın iki bin yıllık korkusunu analiz eden risalesinden iktibasa devam ediyoruz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dinde Baskı ve Zorlamaya Hiçbir Surette Yer Olmadığına İman Etmek</strong></p>
<p>“Kâinatı yaratan ve yöneten Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ yegâne sistem olup bu sistemin birtakım sabit/değişmez yasaları vardır. Avrupalılar bu yasaları Müslümanlardan daha iyi kavramış ve kullanmıştır. Müslümanlar ise bu yasalardan/ sünnetullahtan yararlanarak köklü bir değişime yol açacak modeller üretememişlerdir.</p>
<p>Astronomi ile yeryüzünün konumuna ilişkin yaklaşımlarda ortaya koyduğu köklü değişim, insanlığa büyük bir güç vermiştir. Gökbilimindeki devrim toplumsal bilimlerdeki devrimi doğurmuştur. İsevî ve İbrahimî düşünce, Batı dünyasının girişimiyle son derece önemli bir aşamaya ulaşmıştır: Demokrasi. Her ne kadar dindışı bir kaynaktan geliyor ve imandan uzak duruyor ise de demokrasiyi geliştirenler, insanlığın lehinde ya da aleyhinde tanıklık eden zümreyi oluşturmaktadır. Biz ise halen tarihin dışında duruyoruz. Tarih dışı kaldığımız için <u>insanlığa tanıklık edemiyoruz</u>. Bu yüzden dünyada olup bitenleri doğru okuyamıyoruz.</p>
<p>Makedonyalı İskender’in askerî gücüyle bölgemize gelişi ve önce İsa aleyhisselam tarafından, ardından İslamiyet tarafından <u>ikinci kez reddedilmiş ve bölgemizden püskürtülmüş olmalarını</u> Batılılar bir türlü unutamamaktadır. İşte, Batı’nın önce Haçlı Seferleri ve savaşları ile başlayan ve yakın dönemde sömürge savaşları ile devam eden ilişki biçimleri, hafızalarında korudukları bu acı tarihî tecrübeler üzerine bina edilmektedir.</p>
<p>Ne var ki Batı bugün büyük bir çıkmaz içindedir. Nitekim, genellikle ilk hamlede galip gelen ikinci hamle şansını hasmına vermektedir. Medeniyetleriyle gurura kapılan Batı dünyası bütün dünyaya hükmederken Batı dışında bir varlık yokmuş havasına girerek diğer toplumlara ‘marjinal’ muamelesi yapmaktadır. Daha önce dünyayı Roma/Bizans’tan ibaret zannettikleri gibi şimdi de dünyayı Avrupa’dan ve Batı medeniyetinden ibaret zannediyorlar.</p>
<p>Müslümanlar da tarihi unutmadılar. Hafızalarını da kaybetmediler. Farklı görüşlere sahip Müslüman grupların olduğu doğrudur. Ancak, bütün Müslümanlar son derece büyük bir misyon üstlendiklerinin bilincindedir. Bu misyon tevhidin tâ kendisidir. Her ne kadar Müslümanlar tevhidi henüz biraz puslu görüyorlarsa da, henüz bütünüyle berraklık kazanmış bir tevhid inancını ortaya koyamamışlarsa da, demokrasinin anlam ve önemini henüz içselleştirememiş olsalar da, Batılı yazarların kitaplarında ve yazılarında, onların Doğu’dan korktuklarını, sel misali ülkelerini basıp kendilerini boğmalarından kaygı duyduklarını görebiliyoruz. Batılıların büyük acılar çekerek ve bedel ödeyerek ulaştığı ve insanı kilisenin tahakkümünden kurtarıp ona saygınlığını kazandıran demokrasinin mahiyetini biz henüz yeterince kavrayamamış olmamıza rağmen Batı bizim kendilerini yutmamızdan korkmaktadır.</p>
<p>Öte yandan, Gibb ve Toynbee, bir gün insanlık âlemini kuşatan bir birlik kurulacaksa, bunun Müslümanların ortaklığı ve desteği olmadan gerçekleşemeyeceğini, zira insanlar arasında gerçek eşitlik fikrini savunanın sadece İslam olduğunu yazmışlardır. Çünkü İslam’a göre medenileşme kabiliyeti olmayan bir tek insan ya da bir tek grup yoktur.</p>
<p>Bilim adamlarının yerkürenin merkez olmadığını, güneşin dünyanın değil tam tersine dünyanın güneşin etrafında döndüğünü keşfetmesi ile büyük bir devrim gerçekleşmiş oldu. Gökbilim alanındaki bu devrimin bir benzeri de Avrupa merkezli sömürgeci Hıristiyan Yunan medeniyetinin yıkılmasıyla sosyal alanda vuku bulmuştur. Mesela, eski dönemlerde insanlar krallarını (mesela firavunları) büyük, kendilerini de küçük görüyorlardı. Sosyal alandaki devrimden sonra kralların bir kıymeti kalmadı. Yükselen değer halk oldu. Bu gelişme gerçekten büyük bir sosyal devrimdir. <u>Dünyayı hegemonyası altında inleten güçleri korkutan işte bu sosyal devrim yasasıdır</u>. Çünkü dünya uyandığında bu despot güçler hakimiyetlerini ve “Ben sizin en yüce rabbiniz değil miyim?”, “Sizin benden başka bir rabbiniz olduğunu bilmiyorum.” gibi firavunvari düşünce sistemlerini kaybedecektir.</p>
<p>Müslümanlar olarak bu propagandaların hakikatini kavrayıp insanlara nasıl tahakküm edildiğini anladığımızda büyük bir tatmin duygusu yaşayacağız. Batı medeniyetinin nâkıs yönlerini gördüğümüzde özgüvenimizi geri kazanacağız. Batı’nın kurduğu sistemdeki sadece veto hakkını ele alalım mesela. Çirkin bir Batı icadı olan veto hakkı(!) şirkin en büyüğünü ifade etmekte olup, bu diktatörce uygulama dünyanın problemler yumağı halinde kalmasına yol açmakta ve insanlığın gelişimini engellemektedir.</p>
<p><u>Batı düzeninin en büyük açığı olan ‘veto’ zulmünü deşifre etmeye diğer toplumlardan çok daha yatkın olan Müslümanlardır</u>. Zira, düzenden az çok yararlanan diğerlerinin bu büyük kusuru deşifre etmesi söz konusu değildir. Müslümanlar <u>Batı düzeninin</u> bu büyük kusurunu, yani insanları eşit görmeyişini, <u>ötekini insan olarak bile görmemesini</u> rahatlıkla gözlemleyebilmektedir. Diğer toplumlar ise sadece kendi varlıklarının da kabul edilmesini istemekle yetinmektedir.</p>
<p>Batı düzeninin öteki ile diyalog dili şiddet, hegemonya ve alay dilidir. Bu dili o kadar abarttılar ki, ironik karikatürler yayınlamaktan bile çekinmediler. Oysa bu tavırları sebebiyle asıl komik duruma düşen kendileridir. Ama biz Müslümanlar olarak onları alaya almayız. Zira bizim değerlerimiz vardır:</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Hiçbir kişi ve zümre bir diğer kişi ve zümreyi alaya alıp hor görmesin&#8230;” (Hucurât, 49:11). İşte Kur’an böylesine büyük sosyal yasalar ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu yüzden, kaba güçle insanlar üzerinde hegemonya kurmayı düşünen ve buna yeltenen ister Müslüman olsun ister gayr-ı müslim, kesinlikle yanılgıya düşmektedir. Zira bunlar ne insanı ne de onun düşünce mekanizmasını anlayabilmişlerdir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet/Eşitlik Fikrini İçselleştirebilmek, Veto İmtiyazını Bütünüyle Yok Etmek</strong></p>
<p>“Batılıların Allah tasavvuru âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla oluşmuş bir tasavvur değildir. İnsanlık ailesi olarak Allah’ı âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla tasavvur edebildiğimizde o zaman din ilim olacaktır. Din ilme dönüştüğünde küreselleşecektir. İşte o zaman Birleşmiş Milletler demokratik bir yapıya kavuşabilecek ve sorun çözülmüş olacaktır. O zaman insanlığın sorunları çözüm yoluna girmiş olacaktır. Zira bütün dünya müşterektir. Sadece Hindistan ve Çin dünya nüfusunun üçte birini oluşturmaktadır. Ancak her ikisi de dünya düzeninde etkin olabilmekten uzaktır. İşte onlar da meydana girdiğinde -ki bu süreç başlamıştır- sorun çözülecektir.</p>
<p>İnsanlar arasında adaleti sağlama mesajıyla gelen dini ilim temelinde ve âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla anlamaya ve bu şekilde öğrenmeye başladığımızda, aynen maddenin ve enerjinin bize hizmet etmesi gibi insanın da bize hizmet etmeye başladığını göreceğiz. İşte o zaman insan algımız değişecek ve itminana kavuşacağız. Nasıl ki yasasını öğrendiğimiz için elektrikten korkmuyorsak, aynı şekilde yasalarını öğreneceğimiz insandan da korkmamaya başlayacağız.</p>
<p><u>Adalet/eşitlik fikrini içselleştirebilmek insan için son derece büyük bir ‘değer’dir</u>.  Adaleti reddetmek şirke düşmek için yeterlidir. Nitekim şirk budur zaten:</p>
<p>“Doğrusu sana ve senden öncekilere (insanoğluna iletilmek üzere) şöyle vahyedilmişti: ‘(Ey insan!) Eğer Allah&#8217;a ait nitelikleri başkalarına yakıştırırsan, kesinlikle yapıp ettiklerin boşa gidecek, üstelik büsbütün kaybedenlerden olacaksın!’” (Zümer, 39:65).</p>
<p>Bu ayet, herhangi bir sınırlama koymadan büyük bir temel yasayı ortaya koymaktadır. Toplumsal yasaları kabul etmemeyi şirke düşmek olarak tanımlamaktadır bu ayet-i kerime. Nitekim kâinat da eşitlik yasası üzerine kuruludur. Eşitlik bozulursa düzen bozulur. Nasıl ki fizik yasalarına ilişkin bir sorun ortaya çıktığında fizik âlem bozuluyorsa, aynı şekilde büyük insanlık toplumu da birtakım yasalara tâbi olup bu yasaları reddeden/içtenlikle kabul etmeyenler bozgunculuk yapmış olmaktadır. Bunu yapan da korkuya kapılır. Oysa, emrimize/hizmetimize verilmiş kâinata kin tutmanın âlemi yok, kalbimizin bu konuda sakin, gönlümüzün de huzurlu olması gerekir.</p>
<p>Ne kadar büyük bir gücü elinde tutuyor olursa olsun bir insanın başka insanın aklını yönetme gücü yoktur. Gücü elinde bulunduran, korkuyu yaşayanın bizzat kendisidir. Bu yüzden kendisini kaba güçle korumaya yeltenir. Müslümanlar da korkmaktadır ve kendilerini/canlarını sadece kaba kuvvet ile, adale ve silah gücüyle koruyabileceklerini zannetmektedirler! Amerikalılar ise kendilerinden başka bir gücün ortaya çıkmasından korkmaktadırlar.</p>
<p>Bunca korkuya ne gerek var? Oysa sadece insanı tanıyarak, onun hakikatini kavrayarak bütün bu korkuların bertaraf edilmesi mümkündür. Kâinatta geçerli olan yasalarla insanı yöneten yasaları keşfedebilirsek bu korkular kendiliğinden yok olup gidecektir. Yasayı bilen insanın kalbinde korku kalmaz. Korkusu kalmayınca insan mutmain olur/ doyuma ulaşır. Nitekim kalp, ancak âfak ve enfüse ilişkin sünnetullahı/yasaları keşfederse yatışır:</p>
<p>“De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ne var ki, sadece akleden kalbe sahip olanlar bunu kavrayabilir.” (Zümer, 39:9).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm: Kaba Güce Değil Yasaya İtibar Etmek, Korkuyu Değil Güveni Yaymak</strong></p>
<p>“Çözüm; insanlar arasında bu bilinci yaymak ve tüm dünyada bu anlayışı yaygınlaştırmaktır. Çünkü bilinç, insanoğlu için tüm olumlu gelişmelerin kapısını açan bir anahtar mesabesindedir. Çözüm “anlar duruma gelmemiz” ve olayların iç yüzünü kavrayabilmemizdir. İnsanın ve tarihin yasalarını anlamamız ve bilinçlenmemiz gerekmektedir. İnsanlar olayların çoğunu hiç anlamıyorlar. Kendilerine söyleneni sorgulamadan kabul edivermekle yetiniyorlar. Daha önce düşünülmemiş, hiç duymadıkları yepyeni konular üzerinde düşünmeyi beceremiyorlar. Sadece daha önce söylenenleri taklit etmekle iktifa ediyorlar.</p>
<p>İnsan sünnetullahı/yasaları kavrarsa büyük bir güç elde eder, olayların iç yüzünü kavramaya ve olup biteni doğru yorumlamaya başlar. Mesela, Japonlar kaba güç kullanmaksızın bağımsızlıklarını elde ettiler. Ne var ki onların dünyaya verecek bir mesajları yok. Sovyetler Birliği, dünyada en yüksek miktarda yıkıcı güç yığmış olan bir süper güç olmasına rağmen içten yıkılıp gitti. Demek ki silah sahibini koruyamıyor. Esasında silah aynen cahiliye dönemindeki putlara benziyor. <strong>Silahlar modern çağın putlarıdır</strong>. Avrupa halkları birbirini yıkıma uğrattıktan sonra birleşmeyi başarabilmiştir. Ancak, bu birliği kesinlikle güç/kuvvet aracılığıyla sağlamış değillerdir. Ne Hitler ne Mussolini ne de Çörçil onların birlik olmalarını sağlayabilmiştir. Onları birleştiren, tarihlerini kavramaları ve bilinçlenmeleridir. <u>Amerika</u>’nın tarihi henüz çok yakın ve kısa olmakla birlikte hegemonyası çok sürmeden <u>çökecektir</u>. Çünkü <u>insanın yasaya aykırı hareket etmektedir</u>.</p>
<p>Müslümanlar olarak <u>henüz sisteme dâhil olabilmiş değiliz</u>, ama kendimize rağmen bir zaman mutlaka bunu başaracağız. Çünkü şu anda içinde yaşadığımız dünya düzeninin ne bir yararı var ne de değeri. İşte zaten bu yüzden korku üreyip yayılmaktadır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim kalplerin ancak sünnetullahı/ yasaları kavramakla ve onlara uygun davranmakla yatışabileceğini bildirmektedir:</p>
<p>“Onlar ki, inanmıştır ve Allah&#8217;ı anmakla kalpleri huzur/doyum bulmuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah&#8217;ı anarak huzura erişir.” (Ra’d, 13:28).</p>
<p>“Unutmayın ki Allah&#8217;a yakın olanlar, gelecekten dolayı kaygı, geçmişten dolayı da keder duymayacaklar.” (Yunus, 10:62).</p>
<p>İman/güven yakın zamanda gelişip tüm dünyaya yayılacaktır:</p>
<p>“Onlar Allah&#8217;ın (hidayet) nurunu üfürükleriyle söndürmek için can atıyorlar; kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 61:8). Benim bu ayette geçen ‘Allah’ın nuru’ndan anladığım eşitlik çağrısıdır, yani adalet söylemidir.</p>
<p>“Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu hâlde kim şeytani güç odaklarını reddeder de Allah&#8217;a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, her şeyi limitsiz bilendir.” (Bakara, 2:256).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Cevdet Said. (2006). <strong><em>“Keyfe Bede’el-Hawf?! (Korku Nasıl Başladı?!)”</em></strong> <em>Lime Hâze’r-Ru’bu Kulluhû mine’l-İslâm?</em> içinde, Dımaşk: Dâru’l-Fikr, s.15-26.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KORKUYU YENİP GÜVENİ İKAME EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/korkuyu-yenip-guveni-ikame-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/korkuyu-yenip-guveni-ikame-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2016 09:02:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret günü]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın buyruğu]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika'nın keşfi]]></category>
		<category><![CDATA[anlama ve bilme]]></category>
		<category><![CDATA[Aristo]]></category>
		<category><![CDATA[baş öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[Batâlise]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Bütün yollar Roma'ya çıkar]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih 48:28]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Golan]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[ilk öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İsa]]></category>
		<category><![CDATA[İskender]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Keyfe Bedee’l-Hawf?!]]></category>
		<category><![CDATA[Konstantiniye]]></category>
		<category><![CDATA[Korku Nasıl Başladı?!]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Maide 5:69]]></category>
		<category><![CDATA[Mâverâunnehr]]></category>
		<category><![CDATA[Mazlumder]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[muallim-i evvel]]></category>
		<category><![CDATA[muallim-i sânî]]></category>
		<category><![CDATA[Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Nahl 16:1]]></category>
		<category><![CDATA[Nehrin Ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Ptolemaios]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Saff 61:9]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Sokrat]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[Tevbe 9:33]]></category>
		<category><![CDATA[Toynbee]]></category>
		<category><![CDATA[yenidendoğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:62]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:9]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=415</guid>

					<description><![CDATA[“Unutmayın ki; Allah&#8217;a yakın olanlar, gelecekten dolayı kaygı, geçmişten dolayı keder duymayacaklar.” (Yunus, 10:62). &#160; Dört yıl önce böyle soğuk Aralık günlerinde yakınlarıyla birlikte Suriye’nin Golan tepesinin eteğinde kurulu köyünden İstanbul’a hicret eden Cevdet Said, Roma uygarlığının Şam’da yaşadığı iki büyük mağlubiyetten kaynaklanan iki bin yıllık korkusunu irdeleyen bir çalışmasını on yıl önce Şam’da yayınlamıştı. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Unutmayın ki; Allah&#8217;a yakın olanlar,<br />
gelecekten dolayı kaygı,<br />
geçmişten dolayı keder duymayacaklar.”<br />
(Yunus, 10:62).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dört yıl önce böyle soğuk Aralık günlerinde yakınlarıyla birlikte Suriye’nin Golan tepesinin eteğinde kurulu köyünden İstanbul’a hicret eden Cevdet Said, Roma uygarlığının Şam’da yaşadığı iki büyük mağlubiyetten kaynaklanan iki bin yıllık korkusunu irdeleyen bir çalışmasını on yıl önce Şam’da yayınlamıştı. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü münasebetiyle İstanbul Mazlumder’in Eyüp ilçesinde düzenlemiş olduğu insan hakları gecesinde konuşmasını tercüme etmek üzere yeniden bir araya geldiğimiz üstadın Suriye’de süren savaşa ışık tutan değerlendirmelerini, “<em>Keyfe Bedee’l-Hawf?!</em> (Korku Nasıl Başladı?!)” isimli risalesini özetleyerek kamuoyunun dikkatine sunmakta büyük yarar görüyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batı’nın İki Bin Yıllık Korkusunun Nasıl Başladığını Anlamak</strong></p>
<p>“… Afrika’dan çıkıp Doğu Akdeniz üzerinden dünyaya dağılan insanlar Mısır’dan Çin’e kadar bu bölgede yayılmış ve yeni yerlere yerleşmiştir. Bu süreçte Akdeniz havzasında medeniyetler ortaya çıkmıştır. İnsanoğlu yerleştiği bu yerlerde varlıkla etkileşim içerisine girmiş ve gelişen düşünce yapısı sayesinde medeniyetler inşa etme aşamasına erişmiştir. Beşeriyeti birbirine bağlayan bir köprü vazifesi gören ve Afrika, Asya ve Avrupa gibi üç büyük kıtayı birbirine bağlayan Doğu Akdeniz Bölgesi, dünyanın peygamber gönderilmesi için en elverişli bölgesini de oluşturmuştur.</p>
<p>İşte bu coğrafi ve kültürel kavşakta yaşayan insanlar, birçok şeyi çok yönlü olarak görüyor, anlıyor ve öğreniyordu. Bu yüzden bakış açıları daha geniş oluyordu. Böylece, Nuh ve İbrahim nebilerin dönemlerinde ‘<u>insanlığı birleştirme</u>’ düşüncesi doğmuştu. Ancak, başkalarıyla iletişim içerisine girme imkânı bulamayan kabileler ve topluluklar, insanlığı <u>kendilerinden ibaret</u> zannediyordu. Oysa nebilerin insanlığa getirdiği mesajlar bölgesel ve kültürel farklılıklardan bağımsız olduğu için, nebevî bakış açısı, bir bölgeye ya da bir gruba özel bakış açılarından çok daha yüksek düzeyde ve çok daha kuşatıcı olmaktaydı. Zira, nebevî bakış açısı yüksek bir mesaj içermekteydi.</p>
<p>Doğu Akdeniz Bölgesi’nin kuzeyi ile güneyi arasında tarihî bir irtibat bulunmaktadır. Bu iki bölge arasında, Japonya veya Çin ile aralarında bulunmayan bahse değer, kıymetli tarihî olaylar söz konusudur. Mesela, Mısır ile Yunanistan arasında; Makedonyalı İskender’in bölgeye gelişi, İbrahim, Musa ve İsa nebilerin dinlerini bölgede yayması gibi önemli olaylar paylaşılmıştır. İsa aleyhisselam gönderildiğinde Mısır ile Irak arasında bir ilişki mevcut idi. Zira, İbrahim aleyhisselam bu iki bölgeyi birbirine bağlamıştı. Yine mesela, kuzey ile güney bölgeleri İskender’in bölgeye gelişiyle kuvvetli bir irtibat kurmuş oldu. O kadar ki, güneyde İskenderiye kuzeyde ise İskenderun kentleri kurulmuştu. Ptolemaios (<em>Batâlise</em>) ve Roma medeniyetleri bu bölgede gelişmiş ve Doğu Akdeniz Bölgesi’ni bir Roma gölüne dönüştürmüştü. O derece ki, “Bütün yollar Roma’ya çıkar” denmeye başlanmıştı.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şiddete Dayalı Roma Medeniyetinin Barışçıl Vahiy Medeniyetine İkinci Kez Yenilmesi</strong></p>
<p>“İsa aleyhisselam ile İskender arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Aristo’nun talebesi İskender askerî bir lider olarak bölgeye gelmişti. Oysa Hz. İsa böyle değildi. Onun dünya görüşü <u>insani bir yaklaşım</u> üzerine kurulmuştu. Bu yüzden bütün bir Roma imparatorluğunu <u>barışçıl bir yöntemle</u> Hıristiyanlaştırmıştı. İşte bu dönemde Doğu Akdeniz Bölgesi’nin kuzey tarafı ile güney tarafı arasında uzun soluklu, diyaloğa dayalı istikrarlı bir ilişki gelişmiş oldu.</p>
<p>Bu dönemde Doğu ile ilişkiler sınırlı idi. Elbette Irak’a kadar uzanmıştı bölgenin etkisi. Ancak, orası ayrı bir dünya gibi görüldüğünden “<em>Mâverâunnehr</em>; Nehrin Ötesi” diye isimlendirilmişti. Kıtalararası kesişme noktası ve geçiş kapısı niteliğindeki Filistin’den gelen İsa Mesih’in getirdiği mesajla Roma büyük bir değişim yaşamıştı. Ortaya çıkan yeni küresel fikir akımı, Batı’yı temsil eden Romalı İskender ile Doğu’yu temsil eden Hz. İsa’nın karşılıklı faaliyetleri neticesinde doğmuştu.</p>
<p>İslam’ın mesajı Doğu Akdeniz Bölgesi’ne ulaştığında Roma medeniyetiyle karşılaştı. <u>İslam-Roma karşılaşmasının galibi İslam oldu</u>, <u>Roma bölgeden uzaklaştırıldı</u>. Aynen Hıristiyanlığın yayılış seyrinde olduğu gibi İslam da bölgede yayılarak tâ Konstantiniye’ye kadar dayandı. Diğer taraftan İspanya’ya kadar ulaştı. Nihayetinde bir Roma gölü olan <u>Akdeniz İslam gölüne dönüştü</u>. İşte İslam’ın bu yayılışı; Roma’nın, Yunan’ın, Aristo’nun ve tilmizi İskender’in Hz. <u>İsa’dan sonra ikinci kez reddedilmesi</u> anlamına geliyordu.</p>
<p>Ancak, aynen Hıristiyanlık ulaştığında olduğu gibi <u>Şam bölgesi</u> İslamiyet buraya ulaştığında da Roma’nın elinde idi. Romalılar uzun zamandır bölgedeki varlıklarını korumaktaydı. Zira, Toynbee’nin belirttiği gibi Romalılar karşıdakiyle anlaşabilecekleri bir iletişim dili geliştirmeyi başarmıştı. İşte bu yüzden Doğu Akdeniz Bölgesi’nin hem kuzey hem de güney yakalarındaki hakimiyetlerini koruyabilmişlerdi. Her iki bölgede büyük bir askerî varlıkları bulunmaktaydı. İki bölge arasında güvenli geçiş yolları oluşturmuşlardı. İnsancıl bir düşünce zeminine ihtiyaç duyan uygarlık araç ve gereçlerini geliştirmişlerdi. Çünkü Hz. İsa’nın mesajı onlara bu yöntemi öğretmişti.</p>
<p>İsa aleyhisselamdan sonra ikinci kez İslamiyet tarafından refüze edilen <u>Roma uygarlığı bölgeden uzaklaştırılmıştı</u>. Onlar Şam’ı terk ederken İslam uygarlığı şöyle diyordu: “Selam sana ey Şam! Onlar artık ebediyen gitti.” Böylece İslamiyet bölgede kendi medeniyetini inşa etmeye başlamıştı. Ancak onlar bölgeye haçlı savaşlarıyla geri döndüler. Böylece iki asır süren haçlı seferlerini ve savaşlarını başlatmış oldular.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batı’nın Temel Sorunu: Tarihî Travmalardan ve Bagajlardan Kurtulamamak</strong></p>
<p>Bölge insanının hafızasında bütün bu tarihî kavgalar, saldırı ve savunmalar muhafaza edilmektedir. Tarihî hafızamız hem İbrahim’in hem İskender’in hem Sokrat’ın hem de İskender’in hocası Aristo’nun etkilerini yaşatmaktadır. İslamiyet bölgede yayıldığında bütün bu tarihî müktesebatı devralmaktan; Yunan düşüncesinden, Sokrat felsefesinden ve ‘<em>muallim-i evvel</em>: ilk/baş öğretmen’ unvanıyla anılan Aristo’nun felsefi düşüncelerinden yararlanmaktan kaçınmadı. Müslümanlar komplekse kapılmadan bu birikimden yararlanmayı bilmiştir. Çünkü Müslümanlar güçlü ve <u>muktedir</u> tarafı, Romalılar ise iktidarını yitirmiş <u>zayıf</u> tarafı temsil ediyordu.</p>
<p>Haçlı seferleri esnasında Batılılar Müslümanlarla yakın temas kurma imkânı buldu. Böylece Müslümanların kültürüne âşina oldular, onların eserlerini okudular, bazılarını Batı dillerine tercüme ettiler. Böylelikle kendi kadim tarihlerini, Eski Yunan’ı ve Aristo’yu yeniden keşfetmiş oldular. Nihayetinde Batılılar Yunan felsefesiyle, onu alıp tedris eden ve güncelleyen Müslümanlar kanalıyla yeniden buluşmuş oldular. Müslümanlar bu felsefeyi derinleştirmiştir. O kadar ki, Farabi’ye ‘<em>muallim-i sânî</em>: ikinci öğretmen’ unvanı verilmiştir.</p>
<p>Avrupa, Müslümanlarla girdiği bu etkileşimin ardından ‘rönesans: yenidendoğuş’ fikrini geliştirmeye ve bu uğurda adımlar atmaya başladı. Müslümanlar ise tam tersine Haçlı Seferleri sonrasında <u>parçalanmaya</u> başladı. Oysa Avrupalılar tercüme ettikleri kitapları okuyarak Avrupa’nın yeniden doğuşunu gerçekleştirmeye başlamıştı. Amerika’yı keşfetmeleri, dünyanın dört bir yanına ulaşmaya başlamaları işte bu yeniden doğuş fikriyle birlikte gerçekleşti.</p>
<p>Batılılar Müslümanların o zamana kadar tıp, felsefe ve diğer tüm bilim dallarında ortaya koymuş olduğu kültürel mirası aldılar ve yararlandılar. Tarihî bir okuma yaparak şunu söyleyebiliriz: Yunan medeniyeti güç değil <u>bilgi medeniyeti</u> idi. O dönemde Yunan’da olduğu kadar bilgi birikimi sağlamış başka bir bölge yoktu. İslamiyet gelince hakimiyet sağladı ve bilgiyi aldı…</p>
<p>Avrupa medeniyeti yeniden toparlandıktan sonra Batılılar bölgemize bir daha geldiler. Bu sefer <strong>sömürge savaşları</strong>yla geldiler coğrafyamıza. Mesela, bir Çinli ya da bir Japon’la karşılaştığımızda, takınacağımız tavrı belirleyen tarihî bir ortak geçmişimiz olmadığını fark ederiz. Oysa, bir Yunanlı ya da bir Avrupalı ile karşılaştığımızda takınacağımız tavır farklı olmaktadır. Zira, yukarıda anlattığım tarihî olayların gelişim seyri tutum ve davranışımızı belirlemektedir. Firavun ile, Yahudiler ile, Hıristiyanlar ile, Romalılar/Bizanslılar ile ortak bir tarihî hatıramız olduğu için onlarla ilişki kuracağımız zaman karşılıklı olarak <u>tarihteki tecrübelerimiz zihinlerimizde canlanıvermektedir</u>. Bu <u>tecrübeler</u> yok olmuyor, bilakis <u>şuuraltımızı</u> <u>yönetiyor</u>. İşte bu yüzden tarihteki Yahudi-Hıristiyan çekişmeleri günümüzde de etkisini sürdürebilmektedir. Hatırlarsanız, dönemin iki süper gücünden biri olan SSCB dağıldığında, Batılılar tarihî çekişmelerin etkisiyle dünya kamuoyuna şu açıklamayı yapmıştı:</p>
<p>“<u>Şimdi sıra İslam’a geldi. Bundan sonraki hedefimiz İslamiyet’i çökertmektir!”</u></p>
<p>Batılılar dünyayı keşfedip bakışları genişlediğinde büyük bir güç ve otorite elde ettiler. Bu durum onlarda ötekini <u>daha düşük seviyede görme</u>ye itti. Başkalarını hiçbir şey bilmeyen cahiller olarak görmeye başladılar. Anlama yetisinin sadece kendilerinde bulunduğu kompleksine kapılmaları, kurdukları yeni medeniyette belirleyici bir etken oldu. Sovyetler Birliği dağıldığında ABD Başkanı Bush’un söyledikleri, işte bu kompleksin bir neticesidir:</p>
<p>“Bu yüzyıl, Doğu Kilisesi ile Batı Kilisesi arasındaki çatışmada rakibimiz olan düşmanımızın yıkıldığı bir yüzyıl oldu&#8230;” Bush’un şahsında Batı dünyası bu büyük korkusundan kurtulur kurtulmaz bu sefer şu yeni hedefi koymuştu:</p>
<p>“Şimdi hedefimiz gelecek yüzyılda İslam’ı mağlup etmektir!”</p>
<p>İşte bu tarihî hafıza Batılıların İslam’dan bu kadar korkmalarına yol açmaktadır. Zira, tarihten gelen bu korku insanlığın hareket seyri boyunca yakasını hiç bırakmayan uzun soluklu bir korkudur. Korkuyu değil güveni yayan nebiler <u>insanlığı birleştirip bütünleştirme</u> misyonu ifa etmişlerdir. Nitekim, Son Nebi’nin ifade buyurduğu; “İnsanların en hayırlısı insanlığa en çok yararı dokunandır.” düsturunu koyabilmek gerçekten muhteşem bir fikrî gelişmenin parlak bir göstergesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm: Korku İmparatorluğuna Güven Duygusuyla Karşılık Vermek</strong></p>
<p>Batı’nın kronik korkusu karşısında takınmamız gereken tavır; olayı kavramak, kalplerimizi yatıştırmak ve derinliğimize kök salmış bir iman ile güven duygusuna kavuşmaktır:</p>
<p>“Allah&#8217;ın buyruğu (mutlaka) yerine gelecektir; öyleyse artık onun tez elden gelmesini istemeyin!” (Nahl, 16:1).</p>
<p>Bu hakikati kavrayarak bilinçle yaşamaya başladığımızda uyanmış olacağız. İhtiyaç duyduğumuz şey <strong>anlama ve bilme</strong> yetisidir:</p>
<p>“De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ne var ki, sadece akleden kalbe sahip olanlar bunu kavrayabilir.” (Zümer, 39:9).</p>
<p>Bu dünyada olup biteni bilenler ve bundan sonra olabilecekleri öngörebilenler hiç diğerleriyle bir olur mu? Bize düşen, ‘insanlara şahitlik’ edecek düzeyde olayları anlamaktır. Müslümanların olup biteni anlaması gerekir. Bize düşen, insanlık âleminde eşitliği ve <u>adaleti tesis etme çabalarına katkı</u> yapmaktır. Ancak, anlamazsak bir şey yapmamız da mümkün olamaz, <u>sefil vaziyette kalmaya devam ederiz</u>!</p>
<p>Nihayetinde galip gelecek olan, Allah ve kâinatın anlamsız olmadığı konusunda ortaya en sahih tasavvuru koyabilecek olanlardır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim İslam dininin eninde sonunda tüm diğer düzenlere galip geleceğini ilan etmektedir:</p>
<p>“O, Elçisini (doğru yol) rehberliği ve hak dini (yayma görevi) ile göndermiştir ki, bu (dini) öteki bütün (bâtıl) dinlere üstün kılsın. Elbette hiç kimse Allah kadar (hakikate) şahitlik yapamaz.” (Fetih, 48:28; Tevbe, 9:33; Saff, 61:9).</p>
<p>Şam’da kurulu “Fikr” Yayınevi’nin, daha önce 1961’de yayımlanmış olan “İslam’dan Bu Kadar Korku Niye?” isimli 26 sayfalık risaleyi yeniden basmak istemesi üzerine Nisan 2006’da kitapçığının baş kısmına eklediği “Korku Nasıl Başladı?” başlıklı 23 sayfalık bölümü Üstad Cevdet Said şöyle bitiriyor:</p>
<ul>
<li>Korku duymanız, sizin insan aklına ve onun değiştirici gücüne inanmamanız anlamına gelir. Bu da sizi kendinizi korumak için <u>akıldan başka bir şeye inanmay</u>a götürür.</li>
<li>Korku, ‘öteki’ni <u>anlamamaktan</u> kaynaklanır ve öteki anlaşılınca güven başlar.</li>
<li>Korku ile hareket edince herkes zarar görür, <u>güven ile hareket edince</u> herkes huzur bulur.</li>
<li>Şiddet yöntemine inanan asla kendini güvende hissedemez ve müzmin bir korkağa dönüşür. <u>Akla güvenenler</u> ise <u>gönül huzuruna kavuşacaktır</u>:</li>
</ul>
<p>“Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan, ıslah edici iyi işler işleyen hiç kimse, gelecekten endişe etmeyecek ve geçmişten dolayı da üzüntü duymayacaktır.” (Maide, 5:69).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Cevdet Said. (2006). <strong><em>“Keyfe Bede’el-Hawf?! (Korku Nasıl Başladı?!)”</em></strong> <em>Lime Hâze’r-Ru’bu Kulluhû mine’l-İslâm?</em> İçinde, Dımaşk: Dâru’l-Fikr, s.7-14, 27-29.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/korkuyu-yenip-guveni-ikame-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
