<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mevdudi Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/mevdudi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/mevdudi/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Apr 2019 18:12:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E İSLAM ÂLİMLERİNİ TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2019 18:07:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULLAH HERERÎ]]></category>
		<category><![CDATA[ÂLEMİN ALLÂMESİ ZAHİD KEVSERİ]]></category>
		<category><![CDATA[AYETULLAH HUMEYNİ]]></category>
		<category><![CDATA[BEYHAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[CEMALETTİN AFGANİ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[EBU’L-HASEN NEDEVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[EMİR ŞEKİB ARSLAN]]></category>
		<category><![CDATA[FAHREDDİN RAZİ]]></category>
		<category><![CDATA[FERDÎ DİRENİŞLER]]></category>
		<category><![CDATA[FERİD VECDİ]]></category>
		<category><![CDATA[GAZÂLİ]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[HAYAT DÜSTURU KUR’AN]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İBN MEYMUN]]></category>
		<category><![CDATA[İBN TEYMİYYE]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şamil]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[MAĞLUPLAR GALİPLERİ SÜRATLE TAKLİT EDER]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[MEZHEPSİZLİK DE BİR MEZHEPTİR]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[NAZM-I CELÎL]]></category>
		<category><![CDATA[NECİP FAZIL]]></category>
		<category><![CDATA[SADREDDİN YÜKSEL]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİBLÎ NUMANÎ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=865</guid>

					<description><![CDATA[Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını aktarmıştım (<strong>1</strong>).</p>
<p>Eserin birinci bölümünü oluşturan çocukluk hatıraları ile Maraş’tan Şam’a, Libya’dan Cezayir’e, Marakeş’den Yemen’e uzanan uzun ilim yolculuğuna ilişkin bir yazımı (<strong>2</strong>) ve eserin ikinci bölümünü oluşturan seyahatleri, gözlemleri ve analizlerini konu alan bir başka yazımı daha Fikri Hoca hayattayken yayımlamıştım (<strong>3</strong>).</p>
<p>Bu haftaki yazımda “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” (<strong>4</strong>) isimli eserimizden üstadın İslâm âleminin tanınmış âlim ve mütefekkirlerine ilişkin değerlendirmelerine örnek teşkil edecek bir demet iktibas etmek istiyorum.</p>
<p><strong>Mehmet Akif’in Teşhisine ve Çözüm Önerisine Katılmak</strong></p>
<p>“İslâm âlemi Batı karşısında önceden veren el konumundaydı. Mesela, İslâmiyet Batı ilerlemesinde en büyük pay sahibi olan Rönesans’a ilham olmuştur. Bağdat, Kurtuba vb. kentler en şaşaalı dönemini ‘alan el’ değil, ‘veren el’ olarak yaşamıştır.</p>
<p>Müslümanlar aynı kaynaklara bugün de sahiptir: Kur’an, sünnet, icma, kıyas. Kurtuba’da, Nişabur’da, Tahran’da, İstanbul’da o zaman aydınlığı yaşatan kaynaklar bugün de Müslümanların elindedir. Ama Müslümanlar bu kaynaklardan uzak düşmüş durumda, onları anlamıyorlar (s.165).</p>
<p>Sömürü sisteminin kanlı ayakları altında inleyen ve o sisteme karşı direnmeyi düşünemeyen Müslümanlar birinci kaynak olan Kur’an-ı Kerim’i, Akif’in dediği gibi mezarlarda okunmak, duvarlara asılmak için indirilmiş zannediyorlar. Ya açıp fal bakıyoruz ya da mezarda ölülerimiz için okutuyoruz. Hâlbuki <strong>Kur’an bir hayat düsturudur</strong>. Ama ne yazık ki, Kur’an’a Müslümanların dirliğini koruyan bir kitap olarak bakma anlayışı yok olmuştur:</p>
<p>Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,</p>
<p>Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.</p>
<p>“Böyle gördük dedemizden” diye izmihlâli</p>
<p>Boylayan bir sürü milletlerin hâli,</p>
<p>İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!</p>
<p>Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?</p>
<p>Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur’ân’ın,</p>
<p>Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın:</p>
<p>Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;</p>
<p>Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına!</p>
<p>İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,</p>
<p>Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!</p>
<p>(Safahât, İkinci Kitap, s.170).</p>
<p>Oysa Müslümanlık insanın yirmi dört saatini düzenleyen bir sistemdir. Bir Müslüman toplumun başka bir toplumla, insanın Allah’la ve nefsiyle olan ilişkilerini tanzim etmiş, beşeriyetin saadetini ve mutlak adaleti temin için gelmiş bir kitaptır Kur’an. <strong>Böyle bir düsturu ihmal etmek</strong>, İslâm’a en büyük ihanettir.</p>
<p>Avrupa küll halinde İslâm’a hücum ederken, her yönüyle İslâm’ı yok etmek, yapamazsa karıştırmak ve zayıflatmak için geliştirdiği <strong>sömürge sistemine karşı</strong> çıkan güçler; Kafkasya’da İmam Şamil, Hindistan’da, Fas’ta, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Türkiye’de İstiklal Harbi gibi mücadeleler birbiriyle tesanüdü bulunmayan <strong>ferdî direnişler</strong> olmuştur. Batı’nın küll hâlindeki saldırısına külliyen bir direnişle karşılık verilememiştir.</p>
<p>İslâm âleminin zayıflamış ve kendisine olan güveni yitirmiş olması, Batı’dan gelen her şeyi güzel kabul etmesi, İbn Haldun’un ‘mağluplar galipleri süratle taklit eder’ tezini doğrulamaktadır.” (s.166).</p>
<p><strong>Suriye Meselesinde Said Ramazan el-Bûtî’yi Anlamak</strong></p>
<p>“Ramazan el-Bûtî’nin öldürülme şekline çok üzüldüm. Mısır’a vize alamayınca Suriye’ye gitmiştim. Benim hocamdı, nahvi çok güzel anlattı bize. Doktora yaptı, Şam Üniversitesi’nde çalıştı, kurucu dekan Mustafa Sıbai vefat edince o dekan olmuştu… (s.168). Ramazan el-Bûtî, mutekit bir Müslümandı. Babası Şam fakihi denilecek kadar iyi bir İslâm hukukçusu idi… (s.172).</p>
<p>Ramazan el-Bûtî, babası gibi kendisi de tetebbuat sahibi, gerçek bir araştırmacı. Eserlerini temin edip inceledim, İslâm fıkhına derinlemesine vâkıf bir kimse olduğunu ispat etmiş biridir. Gerek Cezayir’de gerek Şam’da kendisiyle karşılaşıp sohbet etmişliğim vardır. Onda anlayamadığım tek şey, Beşşar ve babası hakkındaki tutumudur. Cezayir’de bu konuda kendisine sordum, Hama ve Humus zulmü ortadayken Esad’a niye destek olduğunu sordum, “fitne” deyip geçiştirdi. Gazetelerde Beşşar’ı desteklediğine dair fetvalar verdiğini okudum, acaba bunu da mı fitne diye geçiştirdi? En son Beşşar hakkındaki tutumunu değiştirdiğini, aile efradını Türkiye’ye gönderdiğini, Beşşar’ın zalim olduğunu söylediğini Yeni Şafak gibi bazı gazetelerde okudum. Bu doğru ise Beşşar’ın zalim olduğunu kabullenmiş olabilir.</p>
<p>Türkiye’de Bûtî’ye saldıranlar olmuştur. (İstanbul’a gelen) Cevdet Said’i ziyaretten dönerken, Hayrettin Karaman’ın ona bir itirazını okumuştum. Anlamadan itiraz etmiş. Bûtî’yi de anlamadan hemen saldıranlar var. Ben o kanaatte değilim. Bûtî Eş’ari’dir. Gerçi o mezhep meselelerini aştı. Ehl-i Sünnet’e mensuptur (s.173).</p>
<p>Bûtî şöyle düşünmüş olabilir: Suriye’de ekseriyet tarafından kabul edilen bir nizam var. Karşı çıkanlar; Müslüman Kardeşler, Vahhabiler, Selefiler. Dolayısıyla mevcut nizamın çökertilmesinin fitne ve kargaşa getireceğini, var olandan daha iyi bir durum ortaya çıkmayacağını, bir İslâm devleti kurulması için dengelerin uygun olmadığını, mevcut düzenin korunmasının ehven-i şer olduğunu mu kabul ediyordu acaba?</p>
<p>Bûtî’nin dediği gibi, çeşitli yerlerden gelen teröristler de var muhalifler arasında. Bunların İslâmî nizam kurmak istediği nereden malum? Mevcut düzenin teröristler tarafından getirilecek kargaşadan daha ehven olduğunu mu düşünüyordu acaba Bûtî? Bûtî hakkında hüküm verirken bunlara dikkat etmek gerekiyor.</p>
<p>Her ne olursa olsun, Bûtî de bir insandır, insanlar hatadan hâlî değildir, o da hata işlemiş olabilir. Ama, o gerek Arap gerekse İslâm âleminde yazdığı eserlerle ehliyetini tescil etmiş bir ilim adamı, bir İslâm mütefekkiri idi. Yazdığı eserleri derinlikli, konuları zaruri, sıradan bir âlim olmayıp gerçek anlamda ictihad edebilen, kaynaklardan istifade etme yeteneği olan bir insandı. Sadece kendi memleketine değil tüm İslâm âlemine mâl olmuş, inançlı bir âlimin bu şekilde, camide talebelerine ders verirken bombalanarak hayatına son verilmesi, esas itibarıyla ilme, irfana, barışa, huzura yakışmadığı gibi ilme, hikmete, fikre, hürriyete, barışa hürmetsizlikten başka bir anlam ifade etmez. Böyle kanlı bir saldırıyı hangi taraftan gelirse gelsin kınıyorum, hiçbir şekilde tasvip etmiyorum.” (s.174).</p>
<p><strong>Zahid Kevseri’nin İlmî Kudretini ve Mücadelesini Takdir Etmek</strong></p>
<p>“Zahid Kevseri sadece Türkiye için değil, sadece Mısır ve Suriye için değil, bütün İslâm âlemi için ilmi neşreden, gerçekleri yayan, İslâmî gerçekleri temsil eden büyük bir şahsiyet, büyük bir allâmedir. O bakımdan meşgul olduğu konular da âlemîlik (küresellik) vasfını taşımaktadır. O dünya çapında problemlerle meşgul olmuştur. Çünkü kendisine her yerden konular sorulur ve Kevseri’nin ağzından bu soruların cevapları öğrenilmek istenirdi.</p>
<p>Mesela Hindistan’dan gelen konular, sorulan sorular yani yazılan kitaplar. Nitekim Kevseri çeşitli coğrafyalarda yazılan kitaplara mukaddime yazardı. Gerek Mısır gerek İran gerek Suriye, her İslâm bölgesinde çıkan İslâmî konulara mutlaka bir cevap verir, o meseleyi tahkik eder, o mesele hakkında görüş bildirirdi. Onun için Kevseri’nin makaleleri bu şekilde toplanmış oldu. Aynı zamanda mukaddimeleri de öyledir. Beyhaki’ye yazdığı gibi, İbn Meymun’un kitabına yazdığı gibi. Ebu Hanife ile ilgili kitap yazan Cüveyni, Gazâli, Fahreddin Razi -ki bunların üçü de feylesof sayılır- gibi ulemaya çok sert cevaplar verdi.</p>
<p>İşte bu şekilde Kevseri, <strong>âlemin allâmesi</strong> kabul edildiği gibi, üzerinde durduğu konular da İslâm âlemine, hatta insanlık âlemine taalluk eden meselelerdi. Çünkü İslâmiyet, ‘risale’si yani mesajı bütün insanlar için gönderilen bir dindir. Konuları da tabii ki âlemşümul olacaktır. Kevseri de mevzulara bu şekilde yaklaşmakta idi. Onun için Kevseri meselesi üzerinde daha uzun durmak istedim. Esasında Kevseri’nin hayatı, kitapları, makaleleri, mukaddimeleri hakkında bir kitap hazırlamak istiyorum… (s.175).</p>
<p>… İç ve dış sömürülerin tümüne son verilmelidir. İşte o vakit, İslâm’ın gerçek prensiplerini savunduğumuzu ispat etmiş oluruz. Gerçek manada Müslüman oluruz. Allah, Peygamber’in şemsiyesi altında buluşan, İslâm’ı bu şekilde bütün beşeriyete ulaştıran Müslümanlardan eylesin hepimizi.</p>
<p>İşte hayatı boyunca yazdığı bütün makaleler, kitaplar, mukaddimeler ile İslâm dininin hakikatini göstermeye çalışan İmam Kevseri’nin gayesi de bu temas ettiğim noktalardı. Bunun için büyük mücadeleler verdi.</p>
<p>Kendisine hücum eden kimselere karşı tahammül ederek, İslâm’ı savundu. Bilhassa İbn Teymiyye’yi örnek gösteren kişiler tarafından -ki Kevseri bunları putçular diye anar haklı olarak-, bir taraftan hadisi, sünneti inkâr edenlere, ictihad hareketi dolayısıyla oluşan İslâm hukukuna saldıranlara karşı müthiş bir mücadeleye girişmişti ki bununla da İslâm’ın ana amaçlarını savunmuş oldu.</p>
<p>Mezhepler kaldırıldıktan sonra neyi tatbik edeceğiz? İctihad hareketini mi inkâr edecekler? Kevseri diyor ki: “Mezhepsizlik davası dinsizliğe açılan bir köprüdür.” Suriye’deki kargaşada öldürülen Bûtî ise; “Mezhepsizlik de bir mezheptir.” demişti. Ona göre mezhepsizler Hz. Ömer’in ve Hz. Ali’nin ictihadını reddetmektedirler. Bilhassa dört imamı, hadisi ve diğerlerini reddetme hareketini başlatan onlardır. Tamamen İslâm’ı yıkmaktan başka amaç taşımayan bu mezhepsizlik hareketini kabullenmek mümkün değildir. Zira bu hareketler dinsizliğe götürür (s.193).</p>
<p>Kevseri’nin, cihanşümul bir şekilde vermiş olduğu mücadelede kastı ve arzusu İslâm fıkhını tatbik etmek ve <strong>ictihad hareketini koruyarak</strong> buna ictihad eklemekti. Birtakım inkâr hareketleri, Allah’ı ‘halk’a benzetmek, Allah’ı ‘halk’laştırmak, ‘mahlûk’ ile ‘Hâlik’ arasında fark gözetmemek suretiyle İslâmiyet’i parçalamaktan başka bir amaca hizmet etmezler. İşte İmam Kevseri, bu amaçlara karşı çıkarak İslâm’ın bütünlüğünü ve gerçekliğini savundu. Nasıl Kevseri, cihanşümul bir şekilde kabul gördü ise, hukuk birliğini, inanç birliğini savunduysa, bugün de İslâm devletlerinin İslâm şemsiyesi altında yaşamalarını savunanlar Kevseri’nin çizgisindedirler. İnşâAllah Kevseri’nin çizgisinde gidenlerden oluruz.” (s.194).</p>
<p>Üstat Fikri Tuna’nın İmam Gazâlî, İbn Teymiyye, Şiblî Numanî, Cemalettin Afgani, Malik Bin Nebi, Abdullah Hererî, Mustafa Sıbai, Mustafa Sabri, Ayetullah Humeyni, Ebu’l-Hasen Nedevî, Emir Şekib Arslan, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, Ferid Vecdi, Muhammed Abduh, Said Nursi, Sadreddin Yüksel ve Necip Fazıl gibi yüzlerce âlim ve mütefekkir hakkındaki hâtırat ve değerlendirmelerini kitabın indeksinden yerini bularak okuyabilirsiniz.</p>
<p>Merhum üstadın ilminden ve fikirlerinden istifade etmeyi, hatıratını ve fikirlerini anlattırıp yazmayı, hayatının hasılası mesabesindeki bu kıymetli çalışmayı vefat etmeden hemen önce prova baskı da olsa kitap hâlinde basıp takdim ederek ölüm döşeğinde büyük huzur ve memnuniyet duymasına vesile olmayı nasip ettiği için Yüce Allah’a hamd ediyorum. Zaten bütün çabalarımız en sonunda “elhamdülillah” diyerek sahip olduğumuz tüm nimetleri bize bahşeden Rabbimize hamd edebilmek değil midir?</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1- Fethi Güngör; “<strong>Fikri Tuna Hoca’yı Yakından Tanımak</strong>”, www.dirilispostasi.com/makale/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak-5cabbc42c0d1c563a6401b8b, 09.04.2019.</p>
<p>2- Fethi Güngör; “<strong>Saklı Ulemâyı Keşfedebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1581-sakli-ulemyi-kesfedebilmek.html, 09.11.2015.</p>
<p>3- Fethi Güngör; “<strong>Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html, 16.11.2015.</p>
<p>4- Fethi Güngör; <strong>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul, Mart 2019, ciltli, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İYİ OLMAK VE BOZULMAKTAN KORUNMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/iyi-olmak-bozulmaktan-korunmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/iyi-olmak-bozulmaktan-korunmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2017 09:39:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:85]]></category>
		<category><![CDATA[Allah korkusu]]></category>
		<category><![CDATA[Atâlet]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî]]></category>
		<category><![CDATA[egoistlik]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Ethem Hatiboğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[salah ve fesat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=518</guid>

					<description><![CDATA[“Lâ tufsidû fi’l-ardi ba’de ıslâhihâ: “İyi bir düzene kavuşturulduktan sonra kalkıp yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!” (A’râf 7:85). &#160; Üstat Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî bundan yetmiş yıl evvel 10 Mayıs 1947 tarihinde Hindistan’da Cemâat-i İslâmî genel merkezinde düzenlenen ve çok sayıda Hindu, Sih ve Müslümanın katıldığı umuma açık bir toplantıda verdiği “salah ve fesat” konulu konferansta insanları yıkıma sürükleyen [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Lâ tufsidû fi’l-ardi ba’de ıslâhihâ</em>:</p>
<p>“İyi bir düzene kavuşturulduktan sonra kalkıp<br />
yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!” (A’râf 7:85).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üstat Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî bundan yetmiş yıl evvel 10 Mayıs 1947 tarihinde Hindistan’da Cemâat-i İslâmî genel merkezinde düzenlenen ve çok sayıda Hindu, Sih ve Müslümanın katıldığı umuma açık bir toplantıda verdiği <strong>“salah ve fesat”</strong> konulu konferansta <u>insanları yıkıma sürükleyen davranışlar</u> konusunda uyarmış, <u>ıslah ve inşa yolunun</u> insanın bu dünyada mutluluğa ve refaha ulaşması, ahirette de kurtuluşa ermesi için <u>tek yol olduğunu</u> anlatmıştı.</p>
<p>Bu haftaki yazımda üstat Mevdûdî’nin Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın Beyazıt Meydanı’nda düzenlemiş olduğu 36. Kitap ve Kültür Fuarı’nda okuyucuyla buluşan “Salah ve Fesat” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşmakta yarar görüyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullahın her zaman ve her zeminde işlediğini idrak etmek </strong></p>
<p>“Bu dünyayı yaratan, yeryüzünü döşeyen ve insanları onun üzerine yerleştiren Rabbimiz, hâşâ hiçbir kanunu ve nizamı olmayan kör bir ilah değildir. Hayır, bilakis O’nun dünyanın en ücra köşesine dek hükmeden değişmez kanunları, sağlam kuralları ve güçlü kaideleri vardır. Bu kâinattaki her şey sımsıkı bir şekilde Allah’ın kanunlarına bağlıdır. Aynı şekilde, insanoğlu olarak her birimiz Allah’ın kanunlarına sıkı sıkıya tâbi durumdayız. Nitekim <u>Allah’ın kanunları</u>; doğumumuzda, ölümümüzde, çocukluğumuzda, gençliğimizde, ihtiyarlığımızda, solunum ve sindirim sitemimizde, vücudumuzdaki kan dolaşımında, hastalığımızda ve sağlığımızda hiçbir kusur ve gecikme olmayacak bir şekilde <u>işlemektedir</u>.</p>
<p>Keza Yüce Allah’ın, <u>tarihimizin</u> gelgitlerinde, düşüşümüzde, kalkışımızda, yükselişimizde, yıkılışımızda ve şahsi ve millî yazgılarımız konusunda birtakım <u>kanunları</u> vardır (s.15). Aynı şekilde bu sağlam kanunlar da ilk kanunlar gibi hiçbir kusur ve gecikme olmayacak şekilde işlemektedir. Allah’ın kanunlarına bağlı bir şekilde yoluna devam eden ve en yüksek mertebeye ulaşan yeryüzündeki bir ümmetin bu yolu bırakmadığı sürece yıkılması mümkün değildir. Allah Teala’nın insanın hayatta mutlu ya da bedbaht olması için vazetmiş olduğu kanunların, birisinin değiştirmesiyle değişmesi, bir kimsenin yok etme girişimiyle yok olması ve birisinin iyiliği, bir başkasının da kötülüğü için eğrilip bükülmesi imkânsızdır.” (s.17).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Salahı ve inşayı sevmek, fesadı ve tahribi sevmemek</strong></p>
<p>“Sünnetullahın ilk kanunu; salahı ve inşayı sevmek, fesadı ve tahribi sevmemektir. Allah (c), bu âlemin sahibi olarak, bu âlemin nizamının mümkün olan en güzel şekilde yürütülmesini istemektedir. Dolayısıyla, âlemin güzelleştirilmesi için çok çalışmalı, Allah’ın yaratmış olduğu sebeplerden, vermiş olduğu güç ve yeteneklerden en iyi bir şekilde istifade etmeliyiz. Allah (c) dünyanın yönetimine aday olanlar arasından bu dünyanın işleyişini bozanları; taşkınlık, kötülük, zulüm ve düşmanlıkla âlemi tahrip edenleri asla sevmez. Zira onlar Yüce Allah’ın nazarında dünyanın yönetimini ellerinde tutmaya müstehak değildir. Bu nedenle Allah, bu âlemin idaresini ıslah ve imar için tam liyakat sahibi olan başka birilerine teslim eder.</p>
<p>Yüce Allah, inşa edenlerin ne kadar inşa ettiklerini, tahrip edenlerin de ne kadar tahrip ettiklerini takip etmektedir. Onların yapıcılığı yıkıcılığından daha fazla olduğu sürece ve meydanda onların yaptıklarından daha iyisini yapacak, daha az tahrip edecek bir başka aday olmadığı müddetçe kusurlarına ve hatalarına rağmen bu dünyadaki işlerin yönetimini onlar ellerinde tutacaklardır. Ancak onlara verilen süre zarfında daha çok tahrip edip daha az inşa etmeye başladıklarında, Allah onları bırakacak, makamlarını ellerinden alacak ve bu dünyanın nizamını gerekli şartları taşıyan başka adaylara teslim edecektir. Bu fıtri bir kanundur… (s.19).</p>
<p>Allah (c), yeryüzünün nizamı konusunda adayların farklılığına, kendilerine tevarüs eden haklar olduğunu iddia edenlere ve aynı bölgede ya da aynı milletin içinde doğmuş olma gibi özelliklere itibar etmez. Ancak Allah (c), her zaman; kimlerin bu dünyayı inşa ve ıslah etme konusunda daha çok liyakat sahibi ve yeterli olduğuna, kimlerin de yıkmaya ve tahrip etmeye daha az meyilli olup olmadığına önem verir… (s.41).</p>
<p>Böylece Allah’ın kanunu bir kez daha kendini gösterir ve insanların kendiliğinden oluşturdukları; “<u>İster ıslah etsin ister fesat yapsın, her ülke kendi halkı içindir.</u>” prensibini yerle bir eder. Tarih açık bir şekilde tekerrür eder: Bütün mülkün sahibi Allah’tır, mülkünün yönetimini dilediğine verir, dilediğinden de alır. O’nun bu konudaki hükmü; ırkçılık, milliyetçilik ve tevarüs eden haklara dayalı esaslar üzerine değildir. Aksine sadece ve sadece insanlığın hayrını ve mutluluğunu esas alan temeller üzerine dayalıdır (s.57):</p>
<p>“De ki; “Ey mutlak egemenlik sahibi Allah’ım! Sen egemenliği dilediğine verirsin, dilediğinden de geri alırsın; dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Bütün iyilik ve güzelliklerin kaynağı Sensin. Elbette Sen istediğini yapmaya kâdirsin.” (Âl-i İmran 3:26).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bozuluşun nedenlerini bilmek ve bunlardan uzak durmak</strong></p>
<p>“İnsan hayatında bozuluşa neden olan unsurları dört ana başlık altında toplayabiliriz:</p>
<ul>
<li><strong>Allah’a isyan etmek; </strong>dünyadaki zulüm, adaletsizlik, düşmanlık, zorbalık ihanet vb. bütün ahlaki rezilliklerin kaynağıdır.</li>
<li><strong>Allah’ın hidayetinden yüz çevirmek; </strong>Allah’ın yolundan uzaklaşmak, insanı hayatın tüm alanlarında yerleşmiş olan temel ahlaki değerlerden uzaklaşmasına ve insanın O’nun yolunu terk etmesine neden olmaktadır. Bu uzaklaşma nedeniyle bireyler, toplumlar ve milletler <u>fırsatçılığa yönelirler</u>, dünya lezzetlerinin ve <u>arzularının peşinden koşmaya başlarlar</u>. Tüm bunların neticesinde hedeflerine giden yolda <u>helali ve haramı, meşru ve gayrimeşru olanı ayıramaz hâle gelirler</u>. Son olarak, <u>amaçlarını gerçekleştirmek için</u> en kötü yolları ve vesileleri kullanmaktan zerre kadar çekinmezler (s.115).</li>
<li><strong>Bencillik (egoistlik); </strong>bireyleri diğer <u>insanların haklarına saldırmaya yöneltir</u> ve etnik, millî ve sınıfsal ayrımcılıkları olabildiğince üst seviyelere çeker ve bunun neticesinde fesadın ve yıkımın farklı tezahürleri ortaya çıkar.</li>
<li><strong>Atâlet (kayıtsız kalma) veya nankörlük; </strong>bu durum insanın Allah’ın vermiş olduğu güç ve nimetleri gerçek anlamda kullanamaması ya da hak yerine batıl bir yolda kullanılması durumudur. Birinci durumda Allah’ın kanunu; yeryüzünün idaresini elinde tutan böyle tembel insanların bu yetkiyi uzun süre ellerinde tutmalarına müsaade etmemektir. Dolayısıyla onları yeryüzünün inşası konusunda daha iyi imkânlara sahip diğer insanlarla değiştirir. Diğer bir durum ise milletlerin <u>tahribatlarının miktarının imar çalışmalarından daha fazla olduğu</u> zaman idare ve önderlik koltuğundan azledilmeleridir. Bir meyvenin çekirdeğinin çıkarılıp atılması gibi bir kenara atılırlar ve genellikle <u>yapmış oldukları yıkımın ve tahrip edici programlarının kurbanı olurlar</u>.” (s.117).</li>
</ul>
<p><strong>İyi oluşun nedenleri bilmek ve bunlara riayet etmek</strong></p>
<p>“İnsanı hayatında mutlu edecek ve insanın hayatını bizzat üzerine ikame edeceği unsurları dört ana başlık altında sınıflandırabiliriz:</p>
<ul>
<li><strong>Allah korkusu; </strong>insanları hayatında rezilliklerden ve kötülüklerden alıkoyan ve onların fazilete ve ahlaki değerlere tutunmasını sağlayan tartışmasız tek temel dayanaktır. Bu korku, insan hayatının zamanla gelişmesi ve daha ileriye gitmesi için medeniyet ve uygarlık siteminin üzerine kurulması gereken insani değerlerden; <u>hakikat, adalet, sadakat, iffet, dürüstlük, hakiki bilgi, nefsine hâkim olma</u> diğer tüm <strong>faziletleri</strong> ve güzellikleri ortaya çıkaran yegâne nüvedir. Bu güzelliklerin ve erdemlerin Batılı devletlerin yapmış olduğu gibi belirli bir seviyede başka prensiplere bağlı olarak da ortaya çıkması mümkündür. Ancak bu şekilde belirli prensipler üzerine kurulan erdemlerin gelişim aşaması sadece belirli bir noktaya kadardır. Ayrıca onların ortaya koymuş oldukları temel prensipler değişime kapalı değerler olarak kabul edilemez. O hâlde Allah korkusu, insanları rezilliklerden ve kötülüklerden alıkoyup fazilet ve erdem yolunda kalmalarını sağlayan en sağlam tek temel esas alınmalıdır. Nitekim Allah korkusunun insanın bütün işlerinde ve muamelelerinde sadece belirli bir alanda değil çok geniş bir çerçevede büyük bir etki alanı vardır (s.119).</li>
<li><strong>Allah’ın yoluna tâbi olmak; </strong><u>insanın</u> bireysel, toplumsal, millî ve uluslararası gidişatının <u>sonsuz ve kalıcı ahlaki değerlere bağlı kalmasının tek yoludur</u>. Buna rağmen insanoğlu kendi ahlaki değerlerini kendisi oluşturmaya çalıştığı sürece iki farklı ahlaki ilke ortaya çıkar: Birincisi, ilan edip konuşmalarında övgüler yağdırmaktan geri kalmadıkları ilkeler, ikincisi ise uyduğu ve eylemlerini onun sınırları çerçevesinde ortaya koyduğu ilkelerdir. Sadece şahsi arzular ve millî çıkarlarla uyuşan ikinci tür ilkeler uygulamaya alındığı hâlde, kitaplara altın harflerle kaydedilen ilkeler ise sadece birinci türden ilkelerdir. Bu tür ilkeler, başkasından bir hak alınmak istendiğinde esas alınırken başkasının hakkının verilmesi söz konusu olduğunda göz ardı edilen ilkelerdir. Aynı şekilde bu ahlaki ilkeler, güç sahiplerinin ellerine geçen fırsatlara, arzularına ve değişip yenilenen ihtiyaçlarına göre her zaman değişime açıktır. İnsan; ahlakını mutlak prensipler üzerine inşa etmez ve aksine kendi <u>çıkarları doğrultusunda ahlaki ilkelerin değişkenlik gösterdiğini düşünürse</u>, bu durum bireyleri, milletleri ve halkları zulme ve düşmanlığa sürükler, bunun sonucunda da fesat ve bozgunculuk dünyada olabildiğince yayılır. Bunun tam tersi ise insana güven, barış, refah, huzur ve mutluluk sağlar (s.121). Ahlak için, herhangi bir kişinin çıkarlarına göre değişmeyen, <u>sadece hakkı esas alan ve insanın kesinlikle değişmeyeceğine inandığı kalıcı ilkeler</u> olması gerekmektedir. Sonra insan ister şahsi ister millî olsun veya ister ticaret, siyaset, savaş ve barışla alakalı olsun, hayatının her alanında bu ilkelere sımsıkı bir şekilde bağlı kalır. Kısacası Allah’ın kanunları gibi sapasağlam ilkeler bulamayacağımız çok net bir şekilde ortadadır. Bağlı kalınması kayıtsız şartsız kabul edilmemesi, uygulamaya konulmaması, değiştirilmesi veya tadil edilmesi hâlinde <u>insanın hürriyetinden taviz vermek zorunda kalacağı</u> yegâne vazgeçilmez formül Allah’ın gösterdiğidir (s.123).</li>
<li><strong>Şahsi, millî ve kavmî amaçlar ve arzular üzerine dayalı olmayan, hukuki olarak bütün insanoğlunun eşit olduğu insani bir sistem; </strong>böyle bir sistemde herhangi bir haksızlığa dayalı <u>imtiyazlar, etnik farklılıklar ve suni asabiyetler bulunmamakla </u>birlikte yine belirli bir gruba veya suni başka bir gruba has özel haklar da yoktur. Böyle bir sistemde herkesin gelişmesi, yükselmesi ve ilerlemesi adına <u>fırsat eşitlikleri bulunmakta</u>dır. Dünyanın dört bir yanındaki bireyler bu hukuki hakların kapsayıcılığı altında yaşamaya devem ederler ve bu sistemin sunduğu imkânlardan faydalanırlar.</li>
<li><strong>Sâlih amel; </strong>Yüce Allah’ın bizlere vermiş olduğu <u>güç ve nimetleri en doğru ve en güzel şekilde kullanmamız</u>dır (s.125).</li>
</ul>
<p>Bu dört maddenin ihtiva ettiği konular toplu bir şekilde “<strong>inşa </strong>veya<strong> salah</strong>” olarak isimlendirilmektedir. Erdemli bireylerden oluşan bir birlik olarak bizler için en hayırlı olan hep birlikte fesada neden olan unsurları ortadan kaldırmak, iyiliğin bütün türlerini insan hayatına kazandırmak ve insan hayatının her alanına iyiliği yaymaktır. Eğer bu çabalarımız başarıyla neticelenirse, bu ülkede yaşayanları sırat-ı müstakime sevk edecektir. Allah hiçbir zaman kullarına zulmetmez. O’ndan korkmanız ve O’na karşı saygılı olmanız için topraklarınızın idaresini burada yaşayan sizlerin ellerinden alır ve başka birilerine teslim eder. Eğer bu çabalarımız -Allah korusun- boşa çıkarsa bizlerin, sizlerin ya da bu topraklarda yaşayan diğer insanların akıbeti ne olur bilmiyoruz. <em>Lâ hawle we lâ kuvvete illâ billâh</em>: Allah’ın izni olmadan ne güç olur ne kudret!” (s.127).</p>
<p>Bu imtihan dünyasında konumunun ve görevinin bilincinde olan, salah/iyi oluş için çalışan, fesattan/bozuluştan uzak duran sâlih ve muslih insanlara selam olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Ebu’l-A’lâ el-<strong>Mevdûdî</strong>. (2017). <strong>Salah ve Fesat</strong>, çev. İbrahim Ethem Hatiboğlu, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/iyi-olmak-bozulmaktan-korunmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SON NEBİ’NİN ÖRNEKLİĞİNİ  MEVDUDÎ’DEN OKUMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2017 09:02:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzâb 33/21]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[en güzel örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber’in Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[ideal model]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[sîret]]></category>
		<category><![CDATA[Sîret-i Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Son Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=507</guid>

					<description><![CDATA[“Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir.” (Ahzâb 33/21). &#160; Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak 1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun </em><em>limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ</em>: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için <u>Rasûlullah en güzel örnektir</u>.” (Ahzâb 33/21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak</strong></p>
<p>1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip yayımlanan Mevdûdî’nin Türk dilindeki son eseri “<strong>Sîret-i Nebi</strong>”, “İki Dil Bir Kitap” serisinin 19. kitabı olarak Beyan Yayınları tarafından Nisan 2017 tarihinde okuyucunun istifadesine sunuldu.</p>
<p>“Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı” başlığıyla Türkçeye çevrilen “Sîret-i Server-i ‘Âlem” isimli eserinde Mevdûdî, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin ortaya koyduğu tevhid-şirk mücadelesini ele almıştır. Bu eserinde <u>Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in vazifelerinin birbirini tamamladığı</u>nı ve aynı amacı taşıdıklarını açıklayan üstada göre bu gerçek unutulduğu takdirde, Kur’an-ı Kerim yalnız sözler yığını, sîret-i nebi de sadece bir hayat hikâyesi ve olaylar zincirinden ibaret kalacaktır. Buradaki kıstas dinin ruhuna ve özüne ulaşmaktır. Bu husus ne kadar iyi anlaşılırsa Kur’an ve sîret de o derecede iyi anlaşılacak, keza ne kadar yanlış anlaşılırsa her ikisi hakkındaki bilgimiz de o derecede yanlış ve eksik olacaktır.</p>
<p>Editörlüğünü yaptığım “<strong>Sîret-i Nebi</strong>” isimli eseri, müellifi Mevdûdî’nin esere verdiği ismi koruyarak neşretmeyi tercih ettik. Nitekim İbn-i İshak ve İbn-i Hişam başta olmak üzere Son Nebi’nin (s) hayatını yazan müellifler “<strong>sîret</strong>” kavramını tercih etmişlerdir. “<u>Siyer</u>” şeklinde çoğul formunda kavramlaşan kelime ise İslam edebiyatında daha çok <u>devletlerarası hukuk</u> için kullanılmıştır.</p>
<p>Klasik sîret-i nebeviyye kitaplarının muasır bir nüshası olarak gördüğümüz “Sîret-i Nebi” adlı eserinde Mevdûdî, diğer nebilerden farklı olarak <u>Son Nebi’nin</u> (aleyhimusselam) <u>hayatının en ince detaylarıyla bilindiğini</u>, dolayısıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlık için <strong>en güzel örnek</strong>liği oluşturan <u>ideal model</u> olma işlevini sürdüreceğini açıklamaktadır.</p>
<p>Üstat Mevdûdî’nin 22 Ekim 1975 tarihinde Pencap Üniversitesi’nde verdiği konferansın yazıya dökülüp basılmasıyla ortaya çıkan kitapçık, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın hayatının insanlık için nasıl bir örneklik oluşturduğunu ve bu örnekliğin hayatımızda ne tür bir işleve tekabül ettiğini anlatmaktadır. Bu haftaki yazımızda üstat Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşmak istedim:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örneğimizin Son Nebi Olduğunu İdrak Etmek </strong></p>
<p>“Allah Teala gerçek bilgiyi insanlara iletmek için, <u>görevleri sadece mesajlarını tebliğ etmekle sınırlı olmayan</u> peygamberler göndermiştir. Peygamberler mesajlarını evde ve pratik hayatta davranış hâline getirmiş, sapkınlığa düşenleri doğru yola davet etmiş ve hakiki bilginin pratik örneklerini her bir köşesinde barındıran bir <u>toplum inşa etmek</u> için müminlerin saflarını düzenlemişlerdir (s.27).</p>
<p>Bu kısa izahtan, topluma hidayetin ulaştırılması meselesinin büyük bir ölçüde, Hz. Peygamber’in seçkin kişiliğine ve ahlakına dayalı olduğunu anlamaktayız. Peygamberden başka biri ya da peygamber sıfatına bürünen bir kâfir, aklı başında, bilge ya da ilimde çok ileri gitmiş bile olsa bir beşer olarak bize uygun lider olamayacaktır. Bu şekildeki insanlar hakiki bilgiye sahip değildir ve hakiki bilgiden yoksun olan bir insan, hayatta bizim için adil ve gerçek bir düzen ortaya koyamayacaktır (s.29).</p>
<p>Bizler Kur’an’da kıssaları geçen bütün peygamberlerin nübüvvetini kabul ediyor ve hepsine inanıyoruz. Ancak işin gerçeği, onların getirdiği esaslar ve hayatları ile ilgili doğru bilgiler bizlere sağlıklı şekilde ulaşmamıştır. Aynı şekilde onları örnek alabilmemiz için bu bilgiler hiçbir güvenilir kaynaktan elde edilmemiştir. Hiçbir şüpheye yer yoktur ki, Yüce Allah, Nuh, İbrahim, İshak, Yusuf, Musa ve İsa peygamberlere (aleyhimusselam) semavi mesajını göndermiştir. Biz onların hepsine inanıyoruz. Ancak, onların semavi mesajlarından istifade edebilmemiz için onlara inen mesajlar elimize ilk şekliyle ulaşmamıştır. Yani, onların hayatları bizlere bireysel ve toplumsal hayatın farklı alanlarında örnek alabilmemiz için doğruluğundan emin olacağımız bir şekilde gelmemiştir (s.31).</p>
<p>Herhangi bir kişiden bütün bu peygamberlerin öğretilerini bir araya getiren bir kitap hazırlaması istense, bu şahıs birkaç sayfadan daha fazla yazamayacaktır. Üstelik yazdıklarının çoğunluğu Kur’an-ı Kerim’de zikredilen gerçeklere dayalı olacaktır, çünkü faydalanacağımız güvenilir başka bir kaynak mevcut değildir. Sözün özü, diğer peygamberlerin hidayeti hakkında araştırma yapmak istesek bile, onların tarihlerini ve öğretilerini tahrifsiz bir şekilde ortaya koyan gerçek bilgilere ulaşabileceğimiz sağlam ve güvenilir bir kaynak bulamamaktayız (s.33).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örnek Alınabilecek Bir Hayatın Detaylarına Ulaşabilmek</strong></p>
<p>“Diğer peygamberler farklı olarak Rasulullah’ın (s) şahsiyetini ve ahlakını ihtiva eden rivayetler, hayatın her alanında yolumuza ışık tutması için nesiller boyu muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber ilk çocukluk döneminden hayatının son anına kadar insanlarla iç içe yaşadı. İnsanlar onun hayatına yakından şahit oldular, konuştuklarını, hutbelerini, emirlerini ve yasaklarını duydular ve bunları ezberleyerek kendilerinden sonraki nesillere aktardılar (s.63).</p>
<p>Acaba tarihte hayatı bu şekilde son derece titiz yöntemlerle incelenen başka birisi var mıdır? Diğer bir şahıstan hadis rivayet eden binlerce ravi hakkında kapsamlı kitapların kaleme alındığı başka örnekler biliyor muyuz? (s.71).</p>
<p>Hıristiyan ve Yahudi âlimlerinin Nebevî sünnetin sağlamlığına dair başlattığı şiddetli karalama kampanyalarının temel sebebi aşırı derecede art niyetli olmalarıdır (s.71). Oysa Hz<strong>. </strong>Muhammed’in (s) hayatı ve şahsiyeti hakkında bilgi edindiğimiz dakik kaynaklar gibi diğer hiçbir peygamberin hayatı hakkında kaynak yoktur. Bu husus onu diğer peygamberler arasında farklı kılan özelliklerden biridir. Keza başka hiçbir tarihî şahsiyette kesinlikle görülmemiş bir şekilde, onun hayatının bütün yönlerine dair gerekli ayrıntıları elde etme imkânı mevcuttur (s.75).</p>
<p>Onun güzel hayatına ve takvalı şahsiyetine dair en ince ayrıntıları hadis kitaplarında okuyabiliriz (s.79). Nebi (s) örnek bir komutandı. Elimizde, Müslümanların onun komutasında savaştığı savaşlardan çok detaylı rivayetler bulunmaktadır. Birinci sınıf devlet başkanıydı. Onun dönemindeki devletin tarihi eksiksiz bir şekilde ellerimizin altındadır. O bir hâkimdi ve ona arz edilen davaların bütün gerekçeleri ve verdiği hükümlerin ayrıntıları elimizde bulunmaktadır. Nebi (s) sokaklarda dolaşıp tüccarların ve satıcıların davranışlarını çok yakından takip etmiştir. Zulmü ve hileyi yasaklamış ve insanlara adil ve ölçülü bir şekilde muamelede bulunanlara doğruluk ödülü vadetmiştir (s.77).</p>
<p>Bu temeller üzerine Hz. Muhammed’in, diğer bütün peygamberler içinde insanların sadece ona güzel ahlak, nasihat ve hidayet için yönelmesi gereken tek kişi olduğunu ortaya koyuyoruz. Çünkü kendisine vahyedilen Kitap ilk aslını ve ilk saflığını muhafaza etmiştir. Onun doğru yolu gösteren çok ince ahlaki ayrıntılarla dolu şahsiyeti de bizlere çok sağlam ve güvenilir kaynaklar aracılığıyla ulaşmıştır (s.79). Şimdi onun takva sahibi şahsiyetiyle tebliğ ettiği esasların ve bize ilettiği mesajın ne olduğuna dair bazı örnekler verelim:”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Son Nebi Aleyhisselam’ın Evrensel Mesajına Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>“Hz. Muhammed’in risaletinde gördüğümüz en önemli özelliklerden biri, renk, cinsiyet, dil, ırk ve ülke ayrımını gözetmeksizin her bir insanı beşerî toplumun bir üyesi olarak görmesidir. Allah Rasulü (s) <u>insani iyiliğin bütün temel değerlerini</u> getirmiştir. Bu temel değerlere inananlar Müslüman olarak İslam’ın evrensel kardeşlik bahçesine dâhil olmaktadır. Hz. Muhammed İslam davetini ister doğudan ister batıdan, ister siyah ister beyaz, ister Arap ister Acem olsun; insanın yaşadığı yer ve ülke neresi olursa olsun, milleti ve uyruğu ne olursa olsun, konuştuğu dil ve derisinin rengi ne olursa olsun <u>bütün zamanlardaki ve bütün mekânlardaki tüm insanlara</u> iletmiştir (s.81). Hiçbir tabakanın ve ırkın ayrıcalığı yoktur. Eşitsizliğe ve insanlar arasında ayrılığa neden olacak herhangi bir <u>dil, ülke veya coğrafi bölge imtiyazı söz konusu olamaz</u>. Bu ayrımcılıklardan hiçbirinin İslam toplumunda yeri yoktur (s.83).</p>
<p>Bir insan ile diğeri arasında <strong>ayrım yapmak</strong>, insanlığın başına gelen en büyük musibettir (s.85). Milliyet, ülke, cinsiyet, renk ve dil sebebiyle yapılan ayrımcılıklar insanların birbirine düşman olmasına ve bir toplumun diğerini yok etmesi için tahrik edilmesinde yol açmıştır. İnsanoğlunun birçok kuşağı, ayrımcılığa boyun eğmesi için çeşitli vahşi katliamlara maruz kalmıştır. Nihayet Hz. Muhammed (s) gelmiş ve ayrımcılık sorununa köklü bir çözüm getirmiştir (s.87).</p>
<p>Ana esaslarına göz atıldığında İslam’ın belirli bir millete, kabileye, ırka ya da zümreye meylettiği tek bir açık yön bulunamayacaktır. İslam’ın şer’i kanunları dünyanın her yerindeki bütün insanlar için uygulanabilir niteliktedir. Zira bu kanunlar âdemoğlunun eşit olduğunu beyan etmektedir (s.89).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Diriltici Kanunlarına Uyum İçinde Boyun Eğmek</strong></p>
<p>“Allah Rasulü’nün (s), İslami kaideler aracılığıyla insanlığın yararı ve refahı için getirdiği esasların başında tevhid inancı gelmektedir. Yüce Allah tek yaratıcıdır, kulları üzerinde her şeye gücü yetendir ve âlemlerin tek sahibidir (s.93).</p>
<p>İslam, yüce Allah’ın gücünü ve O’nun her şeyi kuşattığını kabul etmeye imana davet eder. Allah’a iman, ondan başka kimseye itaat etmeyeceğimize, yeryüzünde O’nun emirleriyle çelişecek ya da O’nun emirleri ile aynı değerde kanunlar koyabilecek hiçbir gücün olmadığına yönelik bir kabullenmedir. Allah’a iman; ondan başka kimsenin önünde boyun eğmemeyi ve gücü ne kadar büyük olursa olsun başka bir varlığın önünde boyun bükmenin imkânsız olduğunu kabul etmektir (s.95).</p>
<p>Hz. Muhammed’in daveti, kâinatın kurallarıyla çelişen meydan okumaya son vermek için gelmiştir. Nebi (s) bizlere bütün kâinata hükmeden kurallarla uyum içinde yaşamamız gerektiğini öğretmiş, elçilik görevini şu şekilde ilan etmiştir (s.99):</p>
<p>“Şüphesiz ki ben Allah’ın sizler için gönderdiği elçiyim, rabbimin mesajını tüm insanlara tebliğ ediyorum. <u>Ben de sizler gibi insanım</u>, Allah’ın emirlerini yerine getiriyorum. O’nun mesajından bir şey değiştirme yetkisine sahip değilim. Allah’ın emrettiğine itaat etmekle emrolundum. <u>Onu değiştirmeye ya da ona yeni bir şey eklemeye hakkım yoktur</u>. Kur’an-ı Kerim, bana vahyedilen şeriatın vücut bulmuş şeklidir. Benim fiillerim, Allah’ın emri ve rızası doğrultusunda ortaya konan kanunlardır. Ben Müslümanların ilkiyim, bundan dolayı, bütün insanları başka bir kaynağa dayalı kanunlara bağlı kalmayı terk etmeye ve Allah’ın şeriatına sımsıkı tutunmaya davet ediyorum.” (s.101).</p>
<p>Son Nebi (as) ümmetine işlerin görüş alışverişi ve istişare yoluyla idare edilmesini, Allah’tan açık bir şekilde emirlerin indirildiği bütün durumlarda Allah’ın emirlerine bağlı kalmayı, nassın inmediği durumlarda ümmetine kanaat ve düşünce özgürlüklerini korkmadan kullanmayı öğretmiştir (s.105).</p>
<p>Hak dinin insanlığa sunmuş olduğu bir “hürriyet sözleşmesi” vardır. İnsan, Allah’tan başka kimseye kulluk yapmaz. Hiç kimse, Yüce Allah’tan başka, Hz. Peygamber de dâhil kimseye kulluk yapamaz. <u>Bu sözleşme, insanı Allah’tan başka bir kimseye kulluk etmeme konusunda özgür kılmış ve insanları Allah’tan başka ilahlar edinmemeleri için sınırlamıştır</u>. Bu anlaşma, aynı zamanda hukuka üstünlük tanımıştır. Bir kralın, diktatörün, demokratik parlamenter sistemin ya da Müslüman bir zümrenin, kanunları/şeriatı suiistimal etme, kaldırma ya da kendi kanunlarıyla değiştirme gibi bir hakları yoktur. <u>Din insanlık için prensipler, iyilik ve kötülük için de kalıcı değerler yerleştirmiştir</u>. Hiç kimsenin iyiliği kötülüğe, kötülüğü iyiliğe çevirmek için bu değerleri değiştirme ya da yok etme yetkisi yoktur (s.109):</p>
<p>“Hepiniz Allah’ın önünde hesaba çekileceksiniz.” Allah sizlere bu hürriyeti, hoşunuza giden her şeyi yapmanız veya sorgusuz sualsiz bir yerde yatıp kalkmanız için vermemiştir. Üstelik hesap günü bütün amellerinizden ve söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz. Özgürlük, sizlere hayatın her alanında ancak sınırlı bir şekilde verilmiştir. Mezarlarınızdan diriltileceksiniz, görünmeyeni ve görüneni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O zaman Allah, tüm yaptıklarınızı sizlere haber verecektir. İnsan vicdanı bu manevi gücü kuşandığında, insanı her türlü kötü düşünceden koruyan ve günaha girmesinin önüne geçen bir koruyucuya dönüşecektir&#8230; (s.111).”</p>
<p>Müdekkik bir âlim, müteyakkız bir mütefekkir ve mutedil bir hareket adamı olan üstad Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî’yi, Son Nebi Muhammed Aleyhisselam’ın örnekliğini bizlere belagat ve dirayetle anlattığı için rahmet ve minnetle yâd ediyoruz. Mekânı cennet, makamı âlî olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî. (2017). <strong>Sîret-i Nebi</strong>, çev. İbrahim Ethem Hatiboğlu, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DURUM TESPİTİNİ DOĞRU YAPABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Aug 2015 07:21:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[10:100]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Abdürreşid İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Afgani]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[durum tespiti]]></category>
		<category><![CDATA[Ebulhasen en-Nedevi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Hamidullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Carullah]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nakib el-Attas]]></category>
		<category><![CDATA[Prens Sabahattin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya Federasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Said Halim Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Şekib Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutup]]></category>
		<category><![CDATA[Şibli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamit]]></category>
		<category><![CDATA[tefrika]]></category>
		<category><![CDATA[tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Tunuslu Hayrettin Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet-i Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=127</guid>

					<description><![CDATA[“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!” (Yûnus, 10/100). Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!”<br />
(Yûnus, 10/100).</p></blockquote>
<p>Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek ve sağlam bir çıkış yolu gösterebilmek için başlangıç noktasını teşkil eder. Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p>
<p>Dünya genelinde çok çeşitli ve en fazla sorun yaşayan bölgeler Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bölgeler olmakla beraber, sorunlarıyla yüzleşebilme ve sapasağlam doğrulup ileriye yürüyebilme potansiyelini bünyesinde barındıran yegâne topluluk Müslümanlardır. Son çeyrek asırda büsbütün yamultulmuş olan perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p>
<blockquote><p>Son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, bir çok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmelidir.</p></blockquote>
<p>Kemikleşmiş bir takım inanç, düşünce ve davranış sorunlarına rağmen Müslümanlar, Allah’ın bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Kur’an’ın aydınlık mesajı ve Rasulü’nün güzel örnekliği ile tevbe-i nasuh sayesinde bütün bir insanlığa önderlik edebilecek imkân ve kabiliyete sahip alternatifsiz tek topluluktur. Çünkü, insanlığın değişmez değerlerini barındıran Kerim Kitap onların elindedir ve bu kitabı yeniden en doğru şekilde anlamak için büyük çabalar ortaya koyan büyük insanlar onların arasındadır.</p>
<p>Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal, Mehmet Akif, Abdürreşid İbrahim, Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Şibli, Şekib Arslan, Nakib el-Attas, Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza, Muhammed Abduh, Musa Carullah, Ebulhasen en-Nedevi, Mevdudi, Hasan el-Benna, Said Nursi, Muhammed Hamidullah, Yusuf el-Karadavi gibi âlimler; Sultan II. Abdülhamit, Said Halim Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Prens Sabahattin gibi siyaset adamları, son iki asırda Müslümanların yaşadığı krizlere çare bulmak için büyük çabalar ortaya koymuşlardır. Bütün bu muhterem zevat ve burada adını anmadığımız daha nice samimi Müslüman, sadece Âlem-i İslam’ın değil, bütün insanlığın buhranlarına çare üretmek için ellerinden gelen gayreti büyük fedakârlıklarla ortaya koymuştur. Bugün de bu saygıdeğer ilim ve fikir erbabının yolunu sürdüren çok kıymetli aydınlar, akademisyenler, âlimler ve kanaat önderleri ıslah ve inşa faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Durum tespitini doğru yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p></blockquote>
<p>Günümüzde elli yedisi İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında toplanmış olan yetmiş kadar İslam ülkesinden, daha isabetli bir tabirle halkı müslüman ülkelerden bahsedebiliriz. Bunların dışında dünyanın hemen her ülkesinde müslüman varlığına rastlanmakta, özellikle Avrupa Birliği, Amerika ve Rusya Federasyonu sınırlarındaki onlarca ülkede müslüman nüfus hızla çoğalmaktadır. Yedi milyarlık dünya nüfusunun dörtte birinden fazlasına tekabül eden iki milyarlık İslam âlemi, yer kürenin en kadim yerleşim yerlerinde barınmakta, doğal kaynakların büyük çoğunluğuna sahip bulunmakta, en büyük zenginlik kaynağı olan beşeri servet açısından dünyanın en genç ve dinamik nüfus kesimine ev sahipliği yapmaktadır.</p>
<p>Medeni, doğal ve beşeri devasa miraslarına rağmen vahiy ile aklın uyumlu birlikteliğinin yitirilmesi, bilimin göz ardı edilmesi, Allah’ın tabiata, tarihe ve toplumsal olaylara koyduğu kanunların yani sünnetullahın gözetilmemesi, gerçekçi değil duygusal, hakkaniyetli değil tarafgir davranılması, zulme ve sömürüye boyun eğilmesi, kötü durumların ‘kader’ yaftasıyla Allah’a fatura edilmesi, sorumluluğunu kuşanarak sorunlarıyla yüzleşmeye cesaret edilememesi, kandırılmaya ve istismar edilmeye teşne olunması gibi derin sorunlar yaşayan İslam ülkelerinin genel görünümüne baktığımızda karşılaştığımız tablo hiç de iç açıcı değildir.</p>
<blockquote><p>İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan ortak sorunların yatay, bölge ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey düzlemde araştırılması gerekmektedir.</p></blockquote>
<p>Allah Teala kâinatı insanın emrine müsahhar kılmış, tabiata, tarihe ve olaylara kanunlar koymuş, bu ilahi yasalarını peygamberi dahi olsa kimsenin hatırı için değiştirmeyeceğini beyan buyurmuş, kanunları keşfedip onlara uygun davrananlara bütün kâinatın hizmet edeceğini bildirmiştir.</p>
<p>Müslümanlar imametin yerine saltanatı geçirdiği, ilmi dinî ve dünyevî diye ikiye böldüğü, akıl ile vahyin arasını ayırdığı, kanunlara değil duygusal taraftarlıklara göre tercihlerini belirler olduğu günden bu yana bir türlü iflah olmamaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Karşılaştırmalı tablolara cesaretle bakabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p></blockquote>
<p>Yedi milyonu Amerika’da olmak üzere dünyada yaşayan 14 milyon Yahudi varlığı 2 milyarlık İslam âleminden daha etkili olabiliyorsa bunun somut sebepleri olması icap etmez mi? Doğa bilimleri, felsefe, sanat, medya, tıp, eczacılık, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, siyaset, uluslararası ilişkiler vb. alanlarda model ortaya koymuş, dünyanın gidişatında etkili olmuş yüzlerce Yahudi’ye karşılık kaç Müslüman şahsiyet gösterebiliyoruz?</p>
<p>Bir milyarı Asya’da, yarım milyarı Afrika’da, 50 milyonu Avrupa’da, 7 milyonu Amerika’da geriye kalan büyük çoğunluğu Ortadoğu’da olmak üzere 2 milyara yakın devasa bir nüfusa sahip İslam âleminin fikrî ve sınaî üretim kapasitesi bir tek Amerika ile hattâ Almanya ile boy ölçüşememekte! İslam âleminin kısırlığı fikrî ve sınaî üretimle de kalmıyor maalesef. Son iki asırda hangi sosyal veya ahlakî modeli insanlığa sunabildik? Son on yılda Türkiye merkezli bir insani yardım hareketinin dünyanın çeşitli bölgelerinde müspet yankılarını görmeye başladık. Ancak, şu anda en iyi olduğumuzu söyleyebileceğimiz bu alanda bile Batı ve Amerika merkezli dev filantropi kuruluşlarıyla yarışacak durumda değiliz.</p>
<p>Dünyada karşımıza çıkacak her dört insandan birisi müslüman olduğu, müslüman toplum bu denli sayısal bir büyüklüğe sahip olduğu halde, son yüz yılda Nobel Ödülü alan 180 Yahudi’ye karşılık Müslüman sayısı 3’ü geçmemektedir. Özellikle son asırlarda ortaya çıkan ve insanlık tarihinde köklü değişimlere yol açan keşif ve icatlarda neredeyse hiç Müslüman imzası göremiyoruz.</p>
<p>320 milyon nüfusa sahip Amerika’da 6 bin kadar üniversite olduğu halde bu nüfusun altı katına sahip İslam dünyasında bahse değer sadece 500 kadar üniversite bulunması mevcut durumun izahında önemli bir gösterge değil midir? Üstelik bu beş yüz üniversiteden ‘dünyanın ilk 500 üniversitesi’ listesine girebilen sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.</p>
<p>Amerika’da milyon nüfus başına 5 bin bilim adamı düşerken bu sayı İslam dünyasında 240 civarında seyretmektedir. Hıristiyan âleminde bir milyon kişi başına bin teknik personel düşerken bu sayı Arap âleminde sadece 50 kişidir! Hıristiyan dünyasında ar-ge faaliyetlerine gayr-ı safi milli hasılanın <u>yüzde 5</u> kadarı ayrılırken (bazı ülkelerde % 7 civarında), bu oran İslam dünyasında <em><u>binde</u></em><u> 2</u> düzeyinde kalmakta, arada dağlar kadar fark oluşmaktadır. Singapur’da bin vatandaşa 460 günlük gazete düşerken bu oran Pakistan’da 23’te kalmakta, İngiltere’de milyon kişi başına 2 bin kitap düşerken, bu rakam kitabın en çok tedavülde olduğu Mısır’da bile 17 gibi düşük bir düzeyde kalmaktadır! Yüksek teknoloji alanına hiç girmeyelim, zira bu alanın kıyas tablosunda bu denli düşük oranları bile göremiyoruz!</p>
<p>Bu tablo, değişmez evrensel değerlerin öbür adı olan İslam’a intisap etmiş, insanlığın biricik umudu olan müminlere hiç mi hiç yakışmıyor. Özellikle son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, birçok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmeli, düştüğü durumun vahametini idrak etmeli, tasavvurlarını vahyin kavram ve örnekleriyle yeniden inşa edip yeryüzünü imar etme ve insanlığa önder olma görevini yeniden üstlenmelidir. Bu görevi üstlenmek, sadece Ümmet-i Muhammed’in davete icabet etmiş müntesipleri için değil, maddi uygarlığın zirvesine ulaşsa da gönlü çöllere dönmüş vaziyette daveti bekleyen büyük kesimi için de hayat memat meselesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorunları tasnif edebilmek</strong></p>
<p>Özellikle son iki asırda Müslümanların çöküş sürecini bizzat yaşayan mütefekkirlerin, ulemanın, siyaset adamlarının ve kanaat önderlerinin mütalaalarını dikkatlice inceleyerek, sorunları tadat ve tasnif edecek, ağırlık oranlarını ve öncelik sıralarını belirleyecek, hangi sorunların hangi sebep ve süreçler neticesinde ortaya çıktığını belirleyecek, aklın ve vahyin işbirliğiyle çözüm için yol haritasını belirleyecek bir merkeze şiddetle ihtiyaç vardır.</p>
<p>Yakın tarihimizde, bir kısmının adını yukarıda andığımız yüzlerce zevat kendi bireysel çabalarıyla durum tespiti, teşhis koyma ve tedavi önerme süreçlerine önemli katkılar yapmışlardır. Bugün de dünyanın hemen her bölgesinde irili ufaklı cemaatlerin, mütefekkir ve âlimlerin fert yada cemaat olarak ıslah ve inşa çabalarına şahit olmaktayız. Bu çabaların her biri ayrı ayrı kıymeti olmakla birlikte; son derece karmaşık bir hal alan, asırlar boyunca müzminleşen bu sorunlar, baş döndürücü bir hızda maddi ve manevi değişimler yaşayan günümüz dünyası şartlarında yetersiz kalmaktadır.</p>
<p>Bu sebeple, Ümmet-i Muhammed’in bütün mensuplarının el birliğiyle, ortak aklı harekete geçirerek, farklı tecrübelerini ortaya koyarak sorunlarını derinlemesine araştıracak, ele aldığı sorunları taassup göstermeden inceleyecek, elde edeceği neticeleri açık yüreklilikle analiz edecek; İslam ülkelerinin yönetimlerine, sivil toplum kuruluşlarına, uluslararası kurum ve kuruluşlara önerilerde bulunacak bir “İslam Dünyasının Sorunlarını Araştırma Merkezi” kurulmalıdır. Dünyada en geçerli dilleri ve iletişim teknolojilerini iyi kullanabilen, tedvin ve tahlil kudreti olan ve temsil kabiliyeti yüksek bir kadroyla hizmet edecek böyle bir merkez veya enstitü, çok kısa zamanda meyvelerini vermeye, önce İslam âleminde, hemen ardından tüm dünyada müşahhas müspet değişimlere vesile olmaya muvaffak olacaktır. Böyle bir merkezi Birleşmiş Milletler’den sonra dünyanın en geniş katılımlı siyasal birliği olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurması en uygun olanıdır. Ancak bugün için o çatı kuruluşun bu görevi ifa kudreti zayıf görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye gibi güçlü bir ülkenin bu tarihi görevi üstlenmesi, ya doğrudan resmi bir araştırma merkezi veya enstitü kurması ya da İDSB (İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği) gibi kuşatıcı bir şemsiye kuruluşun bu vazifeyi deruhte etmesi gerekmektedir.</p>
<p>Tekfircilik, bidatlere boğulma, sömürgeye elverişlilik, şiddeti meşru görme, sünnetullahı göz ardı etme, tarihi övgü ya da sövgü malzemesi yapma, cehaleti, yoksulluğu, kabalığı, parçalanmışlığı içselleştirme, temyiz ve tedvin kabiliyetini yitirme, kavim ve mezhep taassuplarına saplanma, ahlakı hafife alma, çarpık bir kader anlayışını benimseme, Kur’an’ın temel kavramlarını çarpıtma gibi bir takım düşünce, inanç ve davranış sorunlarımız bulunmaktadır. İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan bu gibi ortak sorunların yatay araştırması yanında bölge, ülke ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey planda araştırılması da gerekmektedir. Bu meseleyi deruhte edecek insanlar, sadece Müslümanların değil, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bütün kültür ve toplumların mensupları tarafından şükranla yad edilecek tarihi bir görevi ifa etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
