<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>mehmet akif Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/mehmet-akif/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.fethigungor.net/etiket/mehmet-akif/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 05 Sep 2018 12:14:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İ  YÜZ YIL SONRA MİNNETLE YÂD ETMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sultan-ii-abdulhamidi-yuz-yil-sonra-hayirla-yad-etmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sultan-ii-abdulhamidi-yuz-yil-sonra-hayirla-yad-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Feb 2018 10:40:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhamîd-i Sânî]]></category>
		<category><![CDATA[Balkan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Beylerbeyi Sarayı]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesya]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Erbıyık]]></category>
		<category><![CDATA[İttihat ve Terakki Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Nejat Çuhadaroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Pertevniyal Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Rahîme Piristû Kadın Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Çelik]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Tevfik Bölükbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Nazif]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülmecid]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Mahmut]]></category>
		<category><![CDATA[Tebriknâme-i Millî]]></category>
		<category><![CDATA[Tîrimüjgân Kadın Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Vasip Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Çağan]]></category>
		<category><![CDATA[Yalova Üniversitesi.]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldız Hamidiye Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldız Sarayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=634</guid>

					<description><![CDATA[“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem&#8230; Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım&#8230; &#8211; Boğamazsın ki! &#8211; Hiç olmazsa yanımdan koğarım!” (Mehmet Âkif, Safahat 6. Kitap: “Âsım”, 18 Eylül 1919). Sağlam Bir Şahsiyetin Tesadüfen Yetişmediğini İkrar Edebilmek Yüzüncü vefat yıldönümü münasebetiyle hakkında çokça kalem oynatılan ve kelam edilen Sultan II. Abdülhamid, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;</p>
<p>Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem&#8230;</p>
<p>Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım&#8230;</p>
<p>&#8211; Boğamazsın ki! &#8211; Hiç olmazsa yanımdan koğarım!”</p>
<p>(Mehmet Âkif, Safahat 6. Kitap: “Âsım”, 18 Eylül 1919).</p>
<h3>Sağlam Bir Şahsiyetin Tesadüfen Yetişmediğini İkrar Edebilmek</h3>
<p>Yüzüncü vefat yıldönümü münasebetiyle hakkında çokça kalem oynatılan ve kelam edilen Sultan II. Abdülhamid, Sultan Abdülmecid ile Tîrimüjgân Kadın Efendi’nin (Çerkesya 1819 &#8211; İstanbul Feriye Sarayı 1852) ikinci oğulları olarak <strong>21 Eylül 1842</strong> tarihinde dünyaya gelmiştir. On bir yaşında annesini kaybettiği için, babasının emriyle, hiç çocuğu olmayan Rahîme Piristû Kadın Efendi (Çerkesya, Soçi 1826 &#8211; İstanbul, Maçka 1904) kendisine analık etmiştir. Özel hocalar tayin edilerek eğitilen şehzade, Gerdankıran Ömer Efendi’den Türkçe, Ali Mahvî Efendi’den Farsça, Ferid ve Şerif efendilerden Arapça ve diğer ilimleri, Vak‘anüvis Lutfi Efendi’den Osmanlı tarihi, Edhem ve Kemal paşalarla Fransız Gardet’den Fransızca, Guatelli ve Lombardi adındaki iki İtalyan’dan piyano dersleri almıştır (<strong>1</strong>). Kuzey Arnavutçasını konuşabildiği ve konuşulanı anlayabilecek düzeyde Çerkesçe bildiği de malumdur. Annesi, babaannesi, zevcesi ve gelinleri yanında bazı paşaları ile Teşkilât-ı Mahsûsa’nın yönetim kadrosunun büyük oranda Çerkeslerden oluşması Sultan’ın Çerkesçeyi anlayabilecek düzeyde bilmesinin doğal olduğunu izaha kâfidir.</p>
<p>Küçük yaşta anne sevgisinden mahrum kalması ve babasının kendisine yeterince yakın davranmaması onu çocuk yaşından itibaren yalnızlığa mahkûm etmiştir. Taht için uzak bir namzet oluşu dolayısıyla saray muhiti de kendisine fazlaca ilgi göstermemiştir. Saray halkı ve devlet büyükleri zeki, fakat düşünce ve kanaatlerini asla dışa vurmayan Şehzade Abdülhamid’den pek hoşlanmazdı. Bu yüzden herkesin uzak kaldığı bu <strong>akıllı şehzade</strong>, ancak babaannesi Pertevniyal Kadın’ın (Çerkesya 1812 &#8211; İstanbul 1883) yardımı ile Sultan Abdülaziz’e yaklaşabildi. Zekâsı ve politik kabiliyeti dolayısıyla amcası Abdülaziz, onun serbest bir ortamda yetişmesine imkân verdi. Mısır ve Avrupa seyahatlerine onu da götürdü. Şehzadeliği oldukça serbest geçen Abdülhamid, Maslak çiftliğinde toprak işleriyle meşgul oldu. Burada koyun besledi, üstübeç madenleri işletti, borsada başarılı işlemler yaparak servet kazandı… (<strong>1</strong>).</p>
<p>Sultan Abdülmecid’in peş peşe Osmanlı tahtına geçen dört oğlundan ikincisi olan Abdülhamîd-i Sânî’nin anne ve babasının yakın desteğinden mahrum olmasının ona kendi kendine yetme ve <strong>hadiseleri metanetle değerlendirme</strong> yeteneği kazandırdığı söylenebilir.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid fikirlerini ve meramını fevkalâde güçlü bir ifadeyle ve nezaketle anlatırdı. Hafızası pek nadir insanlarda bulunabilecek kadar kuvvetli idi. Dikkati çekecek tarzda üst düzey bir zekâya sahipti. Bu sebeple görüştüğü kimseler üzerinde özel bir tesir bırakırdı. Vücutça zinde ve çevik idi. Daima sade giyinir ve hiçbir hususta gösterişten hoşlanmazdı. Erken yatıp erken kalkmayı alışkanlık edinmişti. Sabahları güneş doğmadan kalkar, duşunu alıp sabah namazını kılar ve hafif bir kahvaltı yapardı. Akşamları daima hafif yerdi. Kendisi ve ailesi için çok mütevazı harcamalar yapar, israftan titizlikle kaçınırdı.</p>
<p>Resim yapmaya, marangozluğa, yüzmeye, ava, atlara ve güvercinlere meraklıydı. Zaman zaman senaryosunu kendi yazdığı komedi tarzındaki piyesleri Saray’daki tiyatro grubuna oynatırdı. Bu oyunların hitap ettiği özel seyirciler olurdu ve bu suretle padişah seyredenlere bazı mesajlar verirdi. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde döneme ait 36 bin fotoğraf bulunması, Sultan’ın şehirler ya da insanlar hakkında bilgi almak maksadıyla kullandığı fotoğraflara ne kadar büyük önem atfettiğinin açık bir ifadesidir. 18 bin cilt kitaba sahip şahsi kitaplığı da onun okumaya ve düşünmeye ne kadar düşkün olduğunun delilidir.</p>
<p>Süt bankası, çoban okulu, boğaza tüp geçit projeleri gibi bugüne uzanan yüzlerce projenin mimarı olan Sultan II. Abdülhamid ilme ve fenne önem verir, devlet işlerini görürken her meseleyi öğrenmek ister, her şeyi sorar, herkesin durumunu araştırır ve bu çerçevede memur tayinlerine bizzat müdahale ederek seçilecek zevatı tespit ederdi. Özellikle mülki ve askerî büyük memurların seçilip tayin edilmelerini yakından takip ederdi. Devlet memurlarına bu kadar müdahale ettiği halde, hâkimlerin seçimine hiç karışmamıştır. İdam cezasından hiç hoşlanmadığı da onun bilinen özelliklerinden biridir. Kurmuş olduğu istihbarat örgütü sayesinde gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında meydana gelen hadiselerden hemen haberdar olur ve ona göre çözümler arardı. (<strong>2</strong>).</p>
<h3>Vefatının 100. Yıl Dönümünde Hamiyetperver Sultanı Hayırla Yâd Etmek</h3>
<p>Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra Selanik’te üç buçuk yıl kaldı. 1912 yılında Balkan Savaşı’nın çıkışı üzerine orada bulunması tehlikeli görülerek İstanbul’a getirildi ve Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirildi. Ömrünün son yıllarını burada geçiren Abdülhamid, bu arada I. Dünya Savaşı’nın çıkışına ve kötü gidişata tanık oldu. <strong>Beylerbeyi Sarayı</strong>’ndaki gözaltı süresi devam ederken, <strong>10 Şubat 1918</strong> tarihinde hayatını kaybetti. Padişahlara mahsus bir cenaze töreni ile Divanyolu’ndaki türbede, dedesi Sultan II. Mahmut ve amcası Sultan Abdülaziz’in yanlarına defnedildi. (<strong>2</strong>).</p>
<p>Üç kıtanın son hükümdarı Sultan II. Abdülhamid Hân’ı vefatının 100. yıl dönümünde hayırla yâd etmek üzere çok sayıda toplantı tertip edilmiştir. Mesela, 8 Şubat 2018 tarihinde İstanbul Kâğıthane’de Osmanlı Arşivleri Konferans Salonu’nda tertip edilen anma törenine Sultan II. Abdülhamid Hân’ın yaşayan torunları da iştirak etti. Törende onun İstanbul’a kazandırdıklarını özetleyen <u>Sultan II. Abdülhamid Hân’ın Dersaadet’i</u> adlı belgesel ve kitabının yanı sıra, 25. cülus yıldönümü vesilesiyle tüm yurtta imar faaliyetlerinin özetlendiği <u>Tebriknâme-i Millî</u>’nin <strong>tıpkı basım</strong>ının tanıtımı da yapıldı. Törende 28 Ocak’ta icra edilecek olan “Sultan II. Abdülhamid Hân’ın Dersaadeti Foto Maratonu”nun kazananlarına ödülleri takdim edildi. Ayrıca tören öncesi Sultan’ın İstanbul’daki yapı envanterine dair “Belge ve Fotoğraf Sergisi”nin açılışı yapıldı. Senaryosunu yazdığı gibi sunuculuğunu da Volkan Çağan’ın yaptığı “Sultan’ı Anlamak: II. Abdülhamid Han” isimli belgesel TRT kanallarında yayımlandı.</p>
<p>Yüzlerce köşe yazısı ve onlarca televizyon programı yanında, Sultan II. Abdülhamid Han Konferansı, Sultan II. Abülhamid Han Söyleşileri, Abdülhamid Han 100. Yıl Anma Sergisi gibi kıymetli ve nitelikli etkinlikler düzenlendi. İstanbul Okmeydanı’nda Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nde gerçekleşen serginin açılışında konuşan İstanbul Valisi Vasip Şahin; “Bu millet esaret görmesin, mağdur olmasın diye 33 yıl boyunca gecesini gündüzüne katan ama sonunda maalesef gadre uğrayan bir padişahın vefatının 100. yıl dönümünde hazırlanan bu nadide eserleri tüm İstanbulluların hatta diğer şehirlerimizde yaşayan vatandaşlarımızın görmesinde çok büyük bir fayda görüyorum.” diyerek serginin önemine dikkat çekti. Müzenin kurucusu Nejat Çuhadaroğlu ise; “Sergi alanında 500’e yakın eser sergileniyor. Abdülhamid Han <u>34 yaşında 34. padişah olarak 33 sene</u> bu ülkenin en önemli, en kritik dönemine imza atmış bir padişah olarak çok önemli bir kişi. O açıdan tarihe olan ilgi ve alakanın artırılması ve geçmişimizi, tarihimizi çok daha iyi öğrenip anlayabilmemiz için böyle bir sergi açma kararı aldık.” (<strong>3</strong>) diyerek tüm vatandaşlarımızı pazartesi hariç her gün açık olan ve 17 Mart’a kadar açık kalacak olan sergiyi ziyaret etmeye davet etti.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı tarafından İstanbul’da Yıldız Sarayı Silahhane Bölümü’nde açılan ve Sultan’ın özel eşyaları ile ıslahat çalışmalarına ışık tutan fotoğrafların tanıtıldığı “Vefatının 100. Yılında Sultan Abdülhamid’i Anlamak” sergisi de 25 Şubat’a kadar randevu alarak gezilebilecek.</p>
<h3>Tebrîknâme-i Millî’de Sultan II. Abdülhamid’in Çeyrek Asırlık Devasa İcraatını Görmek</h3>
<p>“Tebrîknâme-i Millî: Cülûs-i Meyâmin-i Me’nûs-i Hilâfetpenâh-ı Âzamînin Yirmi Beşinci Devr-i Senevî-i Kudsîsi” adıyla İstanbul’da 1318 (1901) yılında Malûmat &#8211; Tahir Bey Matbaası’nda basılan 110 sayfalık kitabın tıpkı basımı Durmuş Kandıra tarafından basıma hazırlanmış olup Prof.Dr. Vahdettin Engin’in önsözüyle Kültür A.Ş. tarafından yayımlanacaktır. Bu kitaba ilişkin makale çalışmaları da mevcut olmakla birlikte, merhum sultanın yüzüncü vefat yıldönümünün arifesinde geniş bir giriş kısmı da eklenerek Yalova Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Recep Çelik tarafından yayımlanmıştır. Eserin önsözündeki açıklamaları birlikte okuyalım:</p>
<p>“Son dönem Osmanlı tarihinin en kudretli Padişahı Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıllık saltanat dönemi yeterince incelenmediğinden, hakkındaki menfi ve kasıtlı propagandalar sürmektedir. Sultan’a yönelik önyargıların Avrupa mahfillerinde destek bulması, konuyu daha da karmaşık hale getirmektedir. Dolayısıyla Sultan Abdülhamid’in kişiliği ve yönetim anlayışı hakkında yapılacak yeni araştırma ve yayınlar günümüzde karşılaştığımız birçok iç ve dış sorunun idraki bakımından önem taşımaktadır. <strong>Tebrîknâme-i Millî</strong> kitabı, Sultan’ın devlet anlayışı ile politika ve icraatlarını ortaya koyması bakımından söz konusu ön yargıların giderilmesine katkı sağlayacak önemdedir.</p>
<p>Kitapta Sultan II. Abdülhamid’in 25 yıl boyunca kendi tahsisatından İmparatorluğun her bir köşesinde yaptırdığı hayır ve hasenat, imar faaliyetleri, fakir halka kömür ve erzak dağıtımı gibi sosyal yardımlar ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur. Kitapta yer verilen o döneme ait zengin görsel malzemeler ise ayrıca önem taşımaktadır. Bu kitap sayesinde ayrıca Sultan Abdülhamid’in kendi bütçesinden başta İstanbul ve ilçeleri olmak üzere İmparatorluğun bütün vilayetlerinde inşa ve ihya ettiği cami, mektep, medrese, dergâh ve türbeler ile köprü, yol, su gibi bayındırlık, hukuk, güvenlik, tarım ve sağlık hizmetleri için yapılan yatırımlar ortaya konulmuş olacaktır. Böylece İstanbul, Mekke ve Medine öncelikli olmak üzere İmparatorluğun her köşesinde ihya edilen ve bir kısmı günümüze ulaşamayan eserlerin bir envanterine ulaşılmış olacaktır.</p>
<p>Sultanın <strong>31 Ağustos 1876</strong>’da tahta çıkışından <strong>1900</strong> tarihine gelene kadar geçen 25 senede Maliye hazinesi dışında sadece kendi tahsisatı ve bütçesinden imparatorluğun ihyası için 72 milyon kuruşu aşan miktarda bir sarfiyat yaptığı görülmektedir. Diğer taraftan Sultan’ın şahsi tahsisatından sadece Müslüman coğrafyasındaki Müslim-Gayrimüslim bütün vatandaşlara değil İran, Amerika, İtalya, İngiltere, İsviçre, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi devletlerde doğal afetlere maruz kalan halka, bu ülkelerde faaliyet gösteren bilim, hayır ve eğitim kurumlarına cömert yardımlarda bulunduğu da dikkati çekmektedir.” (<strong>4</strong>).</p>
<h3>Yanlışı İtiraf, Hakkı Takdir ve İtibarı İade Edebilmek</h3>
<p>İttihat ve Terakki Fırkası içinde Sultan II. Abdülhamid’e düşmanlık edenler oldukça fazladır. Bunlardan daha sonra pişman olan ve hatalarını itiraf edenler de olmuştur. Burada onlardan iki ünlünün pişmanlıklarını dile getirdikleri şiirlerinden kısa birer iktibasla yetinelim:</p>
<p><strong><em>Sultan Abdülhamid Hân’ın Ruhâniyetinden İstimdat</em></strong></p>
<p>…</p>
<p>Târihler ismini andığı zaman,</p>
<p>Sana hak verecek, ey koca Sultan;</p>
<p>Bizdik utanmadan iftira atan,</p>
<p>Asrın en siyâsî padişâhına!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Pâdişah hem zâlim hem deli” dedik,</p>
<p>“İhtilâle kıyam etmeli” dedik;</p>
<p>Şeytan ne dediyse, biz “belî” dedik;</p>
<p>Çalıştık fitnenin intibâhına!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,</p>
<p>Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.</p>
<p>Sade deli değil, edepsizmişiz,</p>
<p>Tükürdük atalar kıblegâhına!</p>
<p>…</p>
<p>Rıza Tevfik Bölükbaşı</p>
<p>*******</p>
<p><strong><em>Hasret olduk eski istibdâda biz! </em></strong></p>
<p>Pâdişâhım, gelmemişken yâda biz,</p>
<p>İşte geldik senden istimdâda biz,</p>
<p>Öldürürler, başlasak feryâda biz,</p>
<p>Hasret olduk, eski istibdâda biz!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dem-bedem coşmakta fakr u ihtiyaç,</p>
<p>Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç,</p>
<p>Memleket mâtemde, öksüz taht u taç,</p>
<p>Hasret olduk eski istibdâda biz!</p>
<p>Süleyman Nazif</p>
<p>Yalova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Hikmet Erbıyık’ın Sultan’ın vefatının yüzüncü yıldönümü münasebetiyle, sağ kurtulduğu büyük bir suikasta sahne olan kendi hayratı şaheser camide kaleme aldığı medhiyeyi bir kadirşinaslık örneği olarak birlikte okuyalım:</p>
<p><strong><em>Sultan Abdülhamîd-i Sânî</em></strong></p>
<p>Bir asır mı beklenir, hakkını teslim için?!</p>
<p>Böyle azîm bir hânı tebşirde tehir niçin?!</p>
<p>Devr-i saltanatında, adalet ve maharet</p>
<p>Onunla kâim oldu, siyasette zarafet.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İttihâd-ı İslâm’ın, o mümtaz bayraktârı</p>
<p>O, Târih-i İslâm’ın, medâr-ı iftihârı</p>
<p>Çok hücumât olsa da İslâm’ın kalesine</p>
<p>Mâhir bir siyasetle, geçti otuz üç sene.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düvel-i muazzama, açsa da beliyyeler</p>
<p>Çözüldü biiznillah, en müşkil mes’eleler</p>
<p>Bihakkın mümessili, o, âlemde salâhın</p>
<p>Dâvâsı mahzâ İslâm, cihangir Padişâh’ın!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Himmetinle başardın, vatanın imarını</p>
<p>Âbad ettin ülkenin, şevkle dört bir yanını</p>
<p>Geçti geniş çöllerden, upuzun demir raylar</p>
<p>İnşa ettin ülkede, nice kervansaraylar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Asr-ı hâzır fünûnun; hâmîsi, müessisi</p>
<p>Azîm bir inkılaptı, mekteplerin tesisi</p>
<p>Kesb-i medeniyette, çok azîm yollar açtın</p>
<p>İlim ü irfan feyziyle, kalıcı nurlar saçtın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdülhamîd-i Sânî! Ey müşfik ulu hakan,</p>
<p>Sana dâim duyulan; derin ta’zîm-i şükran…</p>
<p>Hikmet Erbıyık</p>
<p>Yıldız Hamidiye Camii, 10.02.2018.</p>
<p>Yazımızı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Vefatının 100. Yılında Sultan Abdülhamid’i Anlamak” programında <strong>Cumhurbaşkanı</strong> sıfatıyla yaptığı konuşmadan bir iktibasla bitirelim:</p>
<p>“Dünyanın son evrensel imparatoru olarak damgasını vuran Sultan Abdülhamid ülkemizde yıllarca görmezden gelinmiş ve karalanmaya çalışılmıştır. Bu ülkenin çoğu aydının gözünde kendisi sözüm ona 33 yıllık istibdat rejiminin başıdır. Sultanın hakkını teslim edecek birkaç tespit bile sizi bu insanların gözünde cumhuriyet düşmanı yapabilir… Tarih bir milletin sadece mazisi değil istikbalinin de pusulasıdır. Biz birileri gibi tarihimize yüz çevirenlerden olamayız… Osmanlı’nın Cumhuriyetle barışmasıdır Abdülhamid. Aleyhindeki onca kampanyaya rağmen Abdülhamid Han milletimizin hafızasında <strong>Ulu Hakan</strong> olarak kalmıştır…”</p>
<p>Allah Sultan Abdülhamîd-i Sânî’nin, onu yetiştirenlerin ve ona destek olanların mekânlarını cennet, makamlarını âlî eylesin. Bizlere de ucuz karalamalara yeltenmek yerine insanların yetenek, çaba ve samimiyetlerini görerek bunları inkâr ve israf etmekten sakınıp bilakis minnet ve şükranla takdir edebilecek hakşinaslık ve kadirşinaslık hissiyatı bahşetsin…</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Cevdet Küçük; “<strong>ABDÜLHAMİD II</strong>”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 1988, I/216-224. https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulhamid-ii, 10.02.2018.</li>
<li>http://www.<strong>ikinciabdulhamidindersaadeti</strong>.com/abdulhamid/, 10.02.2018.</li>
<li>http://aa.com.tr/tr/kultur-sanat/<strong>abdulhamidle-ilgili-hazirlanan-en-kapsamli-sergi</strong>-acildi/1061364, 12.02.2018.</li>
<li>Recep Çelik; <strong>Sultan II. Abdülhamid ve İmparatorluğun İhyası (1876-1900) Tebrîknâme-i Millî</strong>, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, Şubat 2018, 240 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sultan-ii-abdulhamidi-yuz-yil-sonra-hayirla-yad-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALİYA’YI, FİKRİYATINI VE DAVASINI ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-fikriyatini-davasini-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-fikriyatini-davasini-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Nov 2016 09:57:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Alev Erkilet]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna Mucizesi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu ve Batı Arasında İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fide Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[II. Endülüs Soykırımına Geçit Vermeyen Bilge Adam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Deklerasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi Kaleminden Aliya İzzetbegoviç]]></category>
		<category><![CDATA[Köle Olmayacağız]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlüğe Kaçışım]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Robin Woodsworth Carisen]]></category>
		<category><![CDATA[Saraybosna İslamcılık Davası]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalist Yugoslavya Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Tahran]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Tanıklığım]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Kureyşi]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdarlı Sıdıka Hanım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=387</guid>

					<description><![CDATA[Üsküdarlı Sıdıka Hanım’ın torunu Aliya, bir İstanbullu kadar bu toprakların çocuğu olup bizden biridir. Üç beş asır önce dünyaya gelmiş olsaydı, o bölgeden gelip Osmanlı sadaret makamına oturmuş Sokollu Mehmed Paşa, Damat İbrahim Paşa, Hersekzade Paşa ve diğerleri gibi dirayetli yöneticiler arasında yer alacaktı. Ya da bilgeliğini öne çıkaracak olursak, İstanbul medreselerinde temayüz etmiş büyük [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdarlı Sıdıka Hanım’ın torunu Aliya, bir İstanbullu kadar bu toprakların çocuğu olup bizden biridir. Üç beş asır önce dünyaya gelmiş olsaydı, o bölgeden gelip Osmanlı sadaret makamına oturmuş Sokollu Mehmed Paşa, Damat İbrahim Paşa, Hersekzade Paşa ve diğerleri gibi dirayetli yöneticiler arasında yer alacaktı. Ya da bilgeliğini öne çıkaracak olursak, İstanbul medreselerinde temayüz etmiş büyük bir müderris, adaletli bir kadı ya da meşhur bir şeyhülislam olacaktı. Belki bir de divan tertib ederek Bosnalı Sabir ve Mostarlı Derviş Paşa gibi ya da Priştineli Mesıhı ve Hayali Bey gibi eski şiirimizin ustalarından biri olarak tarihe geçecekti (1).</p>
<blockquote><p>“Hayat; inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur.”</p></blockquote>
<p><u>Muhammed İkbal</u>, <u>Mehmet Âkif</u> ve <u>Aliya</u>’nın ortak özelliği; yok oluş sürecinde <u>varoluş mücadelesi</u> veren aynı ümmete mensup üç milletin <u>sembol şahsiyetleri</u> olmalarıdır. Muhammed İkbal Pakistan’ın, Mehmet Âkif Türkiye’nin, İzetbegoviç ise Bosna’nın unutulmaz <u>büyük simalar</u>ıdır. Aliya İzzetbegoviç tek kelimeyle Bosna’yı Bosna yapan ruhun kendisine yansıdığı simadır. Aliya, İslam’ın nasıl bir halkın vicdanı ve dili olabileceğinin ve Müslüman milletler için İslam’ın ne anlam ifade ettiğinin parlak bir göstergesidir. Bu idrak, <u>küresel topyekûn saldırı</u> karşısında tutunacağımız dalın ne olduğunu göstermekte ve bize gelecek perspektifi sunmaktadır. İşte bu yüzden Aliya <u>İzetbegoviç üzerine yeniden düşünmek</u> bize çok şey kazandıracaktır (2).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ın Çağlar Üstü Değerlerini Belagatle İfade Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“İslam, korkakların değil cesur ve atılgan Müslümanların omuzları üzerinde yükselecektir.”</p></blockquote>
<p>İnsanlığın ezelî ve ebedî hayat nizamı olan İslam’ın hakikatlerini derinden kavradığı şahsiyetli duruşundan, ilkeli hayat tarzından ve derin fikirlerinden anlaşılan Aliya’dan iktibas edeceğimiz birkaç vecize bile onun ne denli <u>müstakim bir tasavvura sahip muhlis ve muslih bir örnek Müslüman</u> olduğunu göstermeye yeter de artar:</p>
<ol>
<li>İslam Deklarasyonu başlıklı kitabı yazdığı için yargılandığı ‘1983 Saraybosna İslamcılık Davası’nda Sosyalist Yugoslavya Cumhuriyeti yargıçlarına verdiği cevabında:</li>
</ol>
<p>“Ben bir Müslümanım ve öyle de kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü; <strong>İslam</strong>, benim için <u>güzel ve asil olan her şeyin diğer adı</u>; dünyadaki Müslüman halklar için <u>daha iyi bir gelecek</u> vaadinin ya da umudunun, onlar için <u>onurlu ve özgür bir hayat</u>ın, kısacası; benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin diğer adıdır.”</p>
<ol start="2">
<li>“Dünya üzerindeki Müslümanların vaziyetini düşündüğümde ilk sorum hep şu olur: <u>Acaba hak ettiğimiz kaderi mi yaşıyoruz, acaba vaziyetimiz ve mağlubiyetlerimiz konusunda daima başkaları mı suçlu?</u> Eğer biz suçluysak -ki ben böyle olduğu kanaatindeyim- <u>yapmamız gereken</u> neyi yapmadık, yahut <u>yapmamamız gereken</u> neyi yaptık? Bana göre bunlar, bizim <u>imrenilmeyecek</u> vaziyetimizle ilgili iki kaçınılmaz sorudur.”</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>1997’de Tahran’da İslam İşbirliği Teşkilatı (o zamanki adıyla İKÖ: İslam Konferansı Örgütü) toplantısında:</li>
</ol>
<p>“Güzel yalanların bize faydası olmaz, ama acı gerçekler ilaç olabilir… İslam en iyisi, ama biz en iyisi değiliz! Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz.” (Tarihe Tanıklığım, s.414).</p>
<ol start="4">
<li>Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar isimli eserinde 1940. notta Aliya temel zaaf noktamızı şu sözüyle tesbit etmiştir:</li>
</ol>
<p>“Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur.”</p>
<ol start="5">
<li>“İnsanlar daima bir şeyler kutluyor, ayin yapıyorlar. Kutlama yapılmaksızın duramazlar. Sâni’ Teâlâ’ya ibadet etmezlerse, O’nun eserine ibadet ederler. Hâlık Teâlâ’ya secde etmezlerse mahlukâta secde ederler. Tüm fark budur, ama bu esaslı bir farktır.”</li>
</ol>
<ol start="6">
<li>“Hayat; inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur.”</li>
</ol>
<ol start="7">
<li>“İslam, korkakların değil <u>cesur ve atılgan Müslümanlar</u>ın omuzları üzerinde yükselecektir.”</li>
</ol>
<ol start="8">
<li>“Yeryüzünün öğretmeni olmak için gökyüzünün öğrencisi olmak gerekir.”</li>
</ol>
<ol start="9">
<li>“<strong>Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder.</strong>”</li>
</ol>
<ul>
<li>“<strong>Kur’an edebiyat değil, hayattır</strong>; dolayısıyla ona bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır.”</li>
</ul>
<ul>
<li>“İktidara gelirseniz hâl ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlâk kurallarına uyun. Unutmayın ki, sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes er ya da geç, önce milletin ve nihayet Allah’ın önünde hesap verecektir.”</li>
</ul>
<ul>
<li>Müslüman komutan Aliya ordusunu “es-Selâmu Aleykum” diyerek selamlaması, tek ağızdan ordunun verdiği “We Aleykum Selam” cevabının ardından yaverinin “Tekbîr” komutuyla “Allâhu Ekber” nidalarıyla (3) yeri göğü inleten İslam’ın askerlerine şu nasihatleri, bilge önderin İslam’ın ruhunu ne kadar derinden kavradığının göstergesi olarak tek başına yeterlidir:</li>
</ul>
<p>“Sevgili askerler! Emrinizde olanlara söyleyin, savunmasız insanlara zulmetmesinler. <u>Ancak halkın ordusu olduğumuzda ve insanlar bizden korkmadığında muzaffer olabiliriz</u>. İnsanlarını tehdit eden bir ordu sefildir. Bütün gücünüzün kaynağı halkınızdır. Yiyeceğimiz ve içeceğimiz tıpkı bir bitki gibi halkımız tarafından karşılanıyor. Halkımızın ordumuzdan korkmadığından emin olun. Böylece yenilmez olacağız. <u>Şayet adalet ve merhametle halkımızı yanımıza çekersek dünyanın bütün şeytanları toplansa da bizi yenemez</u>. Ayrıca halkınızdan şüphelenmek yerine onlara inanın. Sizin emrinizde asker olan bir gencin, ailesinin her şeyi olduğunu asla unutmayın ve onların hayatlarına değer verin. Bizler özgürlük için mücadele eden ve kimseden nefret etmeyen bir halkız. Kısmen cesaretimiz, kısmen de bilgeliğimiz ve iyiliğe yönelimimizle amacımıza ulaşacağız. <u>Tüm acı tecrübelere rağmen insanlardan nefret etmeyeceğiz</u>. Her şeyin güzel sonuçlanacağı ve bu cehennemden bir çıkış olduğuna dair beslediğim ümitlerin nedeni budur…”</p>
<blockquote><p>“Unutmayın ki, sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes er ya da geç, önce milletin ve nihayet Allah’ın önünde hesap verecektir.”</p></blockquote>
<p>Daha sonra ‘Konuşmalar’ isimli kitabında neşredilen bu hitabesi, bilge önderin; 140 bin insanı katledilmesine, 50 bin kadınına tecavüz edilmesine ve 2,5 milyon vatandaşını mülteci vermiş olmasına rağmen, Rasulullah’ın (s) pâk izinden giderek ordusunu “selam” üzere kurma azminin ne denli keskin olduğunun şahididir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aliya’nın Derinlikli Eserlerinden İstifade Edebilmek </strong></p>
<p>Yaklaşık yirmi yıldır eserleri farklı mütercimler tarafından Türkçeye kazandırılmış olan Aliya İzetbegoviç’in halen tedavülde olan ve rahat erişilebilen kitapları şunlardır:</p>
<ol>
<li><strong><em>İslam Deklarasyonu, </em></strong><em> Baskı, Fide Yayınları, İstanbul 2014, 101 s.</em></li>
</ol>
<p>“Hedefimiz; Müslümanların İslamlaşması, sloganımız; inanmak ve mücadele etmek.” diyen Aliya İzetbegoviç, “İslam Deklarasyonu”nu şu ifadelerle ilan ediyordu:</p>
<p>“Bugün kamuoyuna sunduğumuz bildiri, yabancılara ve şüphe içinde olanlara, İslam’ın şu veya bu sistemin, şu veya bu düşünce grubunun üzerindeki üstünlüğünü ispatlayacak bir metin değildir. Bu bildiri, hangi tarafta olduklarını apaçık bir biçimde kalplerinde hisseden ve <u>nereye ait olduklarını bilen</u> Müslümanlara yöneliktir. Bu gibi insanlar için bu bildiri, onların sevgisi ve aidiyetinin ne gibi görevler yüklediği hakkında gerekli sonuçların çıkarılması için bir çağrıdır.”</p>
<ol start="2">
<li><strong><em>Doğu ve Batı Arasında İslam, </em></strong><em>Çeviren: Salih Şaban, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, 368 s.</em></li>
</ol>
<p>Türkçeye farklı çevirileri yapılan ve çeşitli yayıncılar tarafından neşredilen, özgün adıyla “<strong>İslam İzmeu İstoka i Zapada</strong>” hakkında şu değerlendirmeler yapılmıştır:</p>
<ul>
<li><u>Robin Woodsworth Carisen</u>: Çağdaş dünya, uzun zamandır süregelen ve sonu kestirilemeyen kesif bir ideolojik çatışmanın sahnesidir. Hepimiz bir şekilde bu çatışmalarla yüz yüzeyiz. Bu mücadele içinde acaba İslam’ın yeri neresidir? Bugünkü dünyayı şekillendiren süreçlerde İslam’ın rolü nedir? Eser, tüm bu konuları geniş bir entelektüel ufuk içinde ele alıp cevaplandırmayı amaçlamaktadır.</li>
</ul>
<ul>
<li><u> Tarık Kureyşi</u>: Avrupa yüzyıllardır İslam’dan faydalanıyor, çoğunlukla da onay almadan ve karşılığında hiçbir şey vermeden. Şimdi, Doğu-Batı Arasında İslâm’ın yayımlanmasıyla İslam’a borcunu ödemeye başladı. Rasyonel, fakat duygulara hakaret etmiyor, bedeni kötülemeden ruhu yüceltiyor. Ancak onu bir sınır taşı olarak ayrı tutan şey, tüm soylu fikirlerin doğasında bulunan bir tarzda ifade edilen doğaüstü bilgeliğidir. Şüphesiz, onun çağrısı zamanının ötesine geçecek, çünkü hayatı içine alıyor.</li>
</ul>
<ul>
<li>S. Balic: “Aliya kendi rotasını çiziyor; cüretkâr ama büyüleyici.”</li>
</ul>
<ul>
<li>Dr. İsmail R. el-Faruki: “Bir başyapıt; zaman, içindekileri teyit edecek.”</li>
</ul>
<ol start="3">
<li><strong><em>İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları</em></strong><em>, Çeviren: Dr. Rahman Ademi, Fide Yayınları, İstanbul 2010, 184 s. </em></li>
</ol>
<p>İslam’ı; <u>iman etmek ve salih amel işlemek</u> olarak tanımlayan bu esere göre namaz, oruç, zekât ve hac ibadetleri, eğer insanın ruhu <u>Allah’a iman</u>la doluysa ve davranışlarında <u>iyiliği esas</u> alıyorsa İslam’a aittir. Şayet bu iki vasfı yoksa, bu ibadetler de diğer bütün boş inançlar gibi anlamsızdırlar.</p>
<blockquote><p>“İslam; güzel ve asil olanın, daha iyi bir gelecek vaadinin, onurlu ve özgür bir hayatın, uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin diğer adıdır.”</p></blockquote>
<p>Aliya’nın Türkçeye farklı çevirileri yapılan bazı eserlerinin bir başka eseriyle birlikte basılmış nüshaları da mevcuttur. Mesela;</p>
<ul>
<li><em>İslam Deklarasyonu ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, 2. Baskı, Fide Yayınları, İstanbul 2007, 216 s.</em></li>
<li><em>Özgürlük Mücadelesi ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, Hazırlayan ve katkı yapanlar: Mahmut Hakkı Akın, Faruk Karaarslan, Ümit Aktaş, Malatya Kültür A.Ş. Yayını, Malatya 2016, 344 s.</em></li>
</ul>
<ol start="4">
<li><strong><em>Özgürlüğe Kaçışım</em></strong><em>: Zindandan Notlar, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, 416 s.</em></li>
</ol>
<p>Aliya’nın bilge kişiliğinin billurlaştırdığı düşünce yoğunluklu metinlerinden oluşan bu eserdeki kısa fakat yoğun ve çarpıcı notların fikrî derinliği, onun tarih kurucu kişiliğinin entelektüel boyutu hakkında zengin ipuçları sunmaktadır.</p>
<p>Aliya’nın Müslüman Boşnak toplumunun ait olduğu medeniyetin yeniden diriltilmesi uğruna verdiği mücadele dolayısıyla yaşamak zorunda bırakıldığı uzun hapis yıllarında kaleme aldığı felsefî notlardan oluşan Özgürlüğe Kaçışım, aynı zamanda çağdaş İslâm düşüncesinin en parlak ürünlerinden birisi olarak karşımızda duruyor. ‘Hayat’, ‘varlık’, ‘din’, ‘ölümsüzlük’, ‘özgürlük’ gibi insanoğlunun <u>en temel varoluşsal sorunlar</u>ına ilişkin felsefi çözümlemelerini içeren bu eserinde Aliya;  Müslüman kimliği ile evrensel ölçekte fikir geliştiren bir filozof olarak düşünce iklimimizi zenginleştiriyor, bizi daha çok düşünmeye davet ediyor.</p>
<ol start="5">
<li><strong><em>Konuşmalar</em></strong><em>, 18. Baskı, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, 272 s.</em></li>
</ol>
<p>Aliya’nın çok farklı ortamlarda yaptığı konuşmalardan oluşan bu eser, bir lider ve düşünür olarak Aliya’nın anlaşılmasına önemli bir katkı yapmakla kalmamakta, yirminci yüzyılın sonunda yaşanan insanlık trajedisinin ve bunun sorumlusu olan bir ‘dünya sistemi’nin doğru okunmasına da hizmet etmektedir.</p>
<ol start="6">
<li><strong><em>Bosna Mucizesi:</em></strong><em> Çevirmenler: Fatmanur Altun ve Rıfat Ahmedoğlu, Yöneliş Yayınları, İstanbul 2002, 191 s.</em></li>
</ol>
<p>‘Asırlardır büyük sınırda, Batı ile Doğu dünyalarının kesişme noktasında yaşayan, her ikisine de aidiyet hisseden’ bir toplumun ferdi olarak Aliya, Bosna Mucizesi’nde, Bosna savaşının en hararetli günlerinde Müslümanların maruz bırakıldığı büyük acılara ilişkin değerlendirmeler yapmaktadır.</p>
<p>Aliya’ya göre Bosna’da Müslümanlara yapılmak istenen sıradan bir işgal değildi. Bilakis, “<u>Bir ülkeyi ve bir halkı bir daha asla var olmamak üzere ortadan kaldırma girişimiydi</u>.”</p>
<p>Müslümanların en ağır şartlar altında bile <u>Müslümanlıklarına yakışır onurlu bir mücadele</u> vermeleri gerektiğinin altını ısrarla çizen bilge önder, Müslümanların yaşadıkları büyük zulümlere ve katliama rağmen düşmanlarının vahşetine ortak olmamalarından, benzer katliamlar yapmamalarından, her zaman için dürüstlüğü tercih etmelerinden ve hiçbir dinî ya da tarihî eseri tahrip etmemelerinden onur duymaktadır.</p>
<p>2002 Türkiye Yazarlar Birliği Kitap Yayıncılığı Ödülü’yle taltif edilen bu eser; “Bosna Mucizesi”nin mimarı Aliya İzetbegoviç’in 1993 yılında, Bosna’daki savaşın tüm acımasızlığıyla devam ettiği günlerde yapmış olduğu konuşmalar, vermiş olduğu demeçler ve kendisi ile yapılmış olan röportajlardan müteşekkil olup Bosna’da iki ulusun ya da devletin değil, iyi ile kötünün savaştığını gözler önüne sermektedir.</p>
<ol start="7">
<li><strong><em>Köle Olmayacağız</em></strong><em>, 2. Baskı, Fide Yayınları, 2012, 287 s.</em></li>
</ol>
<p>Bilge devlet adamı Aliya’nın gerek Bosna Hersek, gerekse tüm İslâm dünyası ile ilgili <u>temel sorunlar ve çözümleri</u>ne ilişkin “<u>bilgi ve hikmet</u>” penceresinden baktığı görüş ve düşünceleri yer aldığı eser; muhtelif zaman ve zeminlerde yapılmış konuşmalar ile medeniyet konularında kaleme alınmış makalelerden oluşmaktadır.</p>
<ol start="8">
<li><strong><em>Tarihe Tanıklığım</em></strong><em>, Çevirenler: Ahmet Demirhan, Alev Erkilet, Hanife Öz, 9. Baskı, Klasik Yayınları, İstanbul 2014, 624 s.</em></li>
</ol>
<p>Aliya’nın bu otobiyografisi, onu herhangi bir özgürlük savaşçısından ayıran çok yönlü lider kişiliğini ve öz değerlerin entelektüel ve siyasi alanda yeniden ihyasına adanmış bir ömrün yansımalarından ibarettir. Bu eserin de farklı baskıları mevcuttur. Mesela;</p>
<ul>
<li><strong>Kendi Kaleminden Aliya İzzetbegoviç</strong>: II. Endülüs Soykırımına Geçit Vermeyen Bilge Adam, Çev.: A. Demirhan, A. Erkilet, H. Öz, Vakit Gazetesi Yayını, İstanbul 2003, 400 s.</li>
</ul>
<p>Rabbim cennette mekânını adı gibi âlî eylesin. Bizleri de onun yüce şahsiyetinden ve engin fikirlerinden mustefîd olan salih ve muslih kullarından olmaya muvaffak etsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<ol>
<li>Hüseyin Yorulmaz, <strong>Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç</strong>, Hat Yayınevi, İstanbul 2015, 400 s.</li>
<li>İhsan Eliaçık, <strong>Aliya İzzetbegoviç: Yenilikçi Müslüman Düşünür</strong>, Tekin Yayınevi, İstanbul 2015, 120 s.</li>
<li>https://youtu.be/MiYiBuCH4nI, 19.10.2016.</li>
<li>http://www.yenisafak.com/kultur-sanat/aliyanin-bilge-kralligini-ilan-eden-kitaplar-574697, 19.10.2016.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-fikriyatini-davasini-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÂLİK BİN NEBÎ’NİN  FİKRÎ UYANIŞ PROJESİNİ SÜRDÜREBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/malik-bin-nebinin-fikri-uyanis-projesini-surdurebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/malik-bin-nebinin-fikri-uyanis-projesini-surdurebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Mar 2016 11:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Âfâk Cezâiriyye]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Abdünnâsır]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Afgani]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir İslam Kültür Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Araştırmalar Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Dilleri Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[fikrî dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız Koleji]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[ıslah]]></category>
		<category><![CDATA[Konstantîne]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülebilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[TDV İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Umran Dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=289</guid>

					<description><![CDATA[İslam dünyasının son tökezleme döneminde ortaya çıkan problemleri derinden mütalaa ederek özgün fikirler ortaya koyan, yeni eserler kaleme alarak çözüm önerileri sunan önemli müslüman mütefekkirlerden biri de Mâlik Bin Nebî’dir. Cezayirli büyük düşünürün hayatını, eserlerini ve temel görüşlerini, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin “Mâlik b. Nebî” maddesini esas alarak hatırlamakta, sorunlarımıza kalıcı çözümler oluşturabilmek açısından [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam dünyasının son tökezleme döneminde ortaya çıkan problemleri derinden mütalaa ederek özgün fikirler ortaya koyan, yeni eserler kaleme alarak çözüm önerileri sunan önemli müslüman mütefekkirlerden biri de Mâlik Bin Nebî’dir. Cezayirli büyük düşünürün hayatını, eserlerini ve temel görüşlerini, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin “Mâlik b. Nebî” maddesini esas alarak hatırlamakta, sorunlarımıza kalıcı çözümler oluşturabilmek açısından yarar bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Meşakkatli İnsanlık Yolunu Vakarla Yürüyebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Bin Nebî hayatını İslam dünyasını sömürge durumuna düşüren sebepleri ve kurtuluş çarelerini tespit etmeye adamıştır.</p></blockquote>
<p>28 Ocak 1905’te Cezayir’in Kostantîne kentinde doğan, ilk ve orta öğrenimini bir Fransız okulunda tamamladıktan sonra tahsiline etmek için 1930 Eylülünde Fransa’ya giden Bin Nebî, Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün giriş sınavına katılma başvurusu dinî ve siyasî sebeplerle geri çevrilince Elektrik Mühendisliği Enstitüsü’ne girdi. İhtida ederek Hatice adını alan ve Fransa’da kaldığı yıllar boyunca kendisine büyük destek sağlayan eşiyle de bu sırada tanışıp evlendi. 1935’te elektrik mühendisi oldu. Paris’te Sorbon, Fransız Koleji ve Doğu Dilleri Enstitüsü gibi akademik çevrelerden birçok araştırmacı ve fikir adamıyla tanıştı. Zamanının büyük kısmını felsefe, sosyoloji ve tarih çalışmalarına ayıran Mâlik Bin Nebî, Fransa’da öğrenim gören Arap ve müslüman gençlerin aksine kimliğini kaybetmeden Fransa şartlarında kültür, medeniyet, yenileşme, kalkınma, sömürgecilik ve bağımsızlık gibi konularda birikim sahibi olmaya çalıştı. Ayrıca Fransa’da yaşayan Kuzey Afrikalı gençlerin sömürgeci yönetimlere karşı bilinçlenmesini sağlamaya yönelik faaliyetlerde bulundu. Cezayirli işçileri eğitmek üzere kurulan Cezayir İslam Kültür Merkezi’nin müdürlüğünü yaptı.</p>
<p>Özellikle Cezayir’deki Fransız sömürgeciliğine karşı tavrı ve görüşleri sebebiyle Paris’te çeşitli sıkıntılarla karşılaştı. Elektrik mühendisi olmasına rağmen Fransa’da kendisine iş verilmediği gibi Cezayir’deki babası da memuriyetten uzaklaştırıldı. II. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Paris’te yaşaması daha da zorlaşınca 1939’da Cezayir’e gittiyse de aynı yılın eylülünde geçim sıkıntısı yüzünden Fransa’ya dönmek zorunda kaldı. Almanlar’ın Paris’i işgali sırasında bazı mücadeleci gençlerle birlikte Paris’te Kuzey Afrika’nın kurtuluşu için bir hareket oluşturmaya çalıştı. 1944 yılında tutuklandı ve on ay kadar hapiste kaldı. Cezayir’de vuku bulan kanlı olaylardan sonra ikinci defa hapsedildi.</p>
<p>1956’da Fransa’dan ayrılan Mâlik Bin Nebî hac görevini ifa ettikten sonra Kahire’ye gitti. Burada Cemal Abdünnâsır’la görüştü. Çalışmalarını sürdürebilmesi için Mısır hükümeti kendisine maaş bağladı. Kahire’de Arapça’sını ilerletti. Bir kültür merkezi haline gelen evinde gençlere İslam dünyasının meseleleri ve bunların hal çareleriyle ilgili fikirlerini aktardı. Aynı amaçla Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan ve Kuveyt’e giderek konferanslar verdi. Kahire’deki “İslam Konferansı”nın danışmanlığını yaptı. Bir taraftan telif çalışmalarını sürdürürken öbür taraftan daha önce Fransızca yazdığı eserleri Arapça’ya çevrildi. Böylece Arap dünyası onun fikirlerini tanımaya başladı. Cezayir’in istiklâlini kazanması üzerine 1963’te ülkesine dönen Mâlik Bin Nebî Cezayir Üniversitesi rektörlüğüne, ardından yüksek öğretim danışmanlığına atandı. 1967’de görevinden ayrılarak bütün vaktini ilmî ve fikrî çalışmalara ayıran büyük mütefekkir 31 Ekim 1973’te vefat etti (Murâd, 2003:513).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tökezlemenin Sebebini Kavrayıp Medeniyetimizi Yeniden Ayağa Kaldırabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Bin Nebî, Cezayir’deki Fransız sömürgeciliğine karşı tavrı ve görüşleri sebebiyle Paris’te dışlanma ve hapis gibi çeşitli sıkıntılara maruz kalmıştır.</p></blockquote>
<p>Mâlik Bin Nebî üniversite öğrenciliği döneminden itibaren hayatını, İslam dünyasının sömürge durumuna düşmesinin temel sebeplerini ve kurtuluş çarelerini tespit etmeye ve yazmaya adamıştır. Onun asıl konusu medeniyettir. Müslümanların meselelerini bir medeniyet meselesi olarak gören Mâlik Bin Nebî bir milletin insanlık gerçeğini, medeniyeti kuran ve yıkan etkenleri doğru kavramadıkça kendi medeniyet problemini aşmasının da mümkün olmayacağını söyler. Medeniyet, bir topluma her ferdinin ilerlemesi için gerekli olan bütün unsurları sağlayan manevi ve maddi âmillerin tamamıdır (Müşkiletu’l-Efkâr, s.50). Diğer bir ifadeyle medeniyet bir topluma, fertlerinden her birinin çocukluğundan yaşlılığına kadar varlığının her aşamasında ilerlemesi için gerekli desteği sağlayan ahlâki ve maddi şartların toplamıdır (Âfâk Cezâiriyye, s.38). Böylece medeniyet, onu inşa etmek isteyen milletin her gün ortaya koyduğu gayretlerin neticesini oluşturur. Mâlik Bin Nebî, medeniyetler arasında demir perdeler bulunmadığını belirterek İslam ve Arap dünyasının kendi kimliğini korumak şartıyla Batı medeniyetine açılmasının ve ondan bazı şeyler almasının zaruri olduğunu ifade eder (Vichetu’l-Âlemi’l-İslâmî, s.57-58). Kültür kavramını medeniyetten farklı gören Mâlik Bin Nebî, kültürün bilgiden ziyade davranışla ilgili olduğunu ve ahlâk ilkesi, estetik zevk, pratik mantık, üretim (teknik yönelim) olmak üzere dört unsuru içerdiğini belirtir. Ona göre kültürle toplum arasında güçlü bir bağ vardır; o kadar ki kültürünü kaybeden millet tarihini de kaybeder (Muşkiletu’s-Sekâfe, s.76).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yönetim Tarzını Belirleyenin Toplumsal Yapı Olduğunu Görebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Bin Nebî medeniyeti, bir topluma her ferdinin ilerlemesi için gerekli olan bütün unsurları sağlayan manevi ve maddi âmillerin tamamı olarak tanımlar.</p></blockquote>
<p>Siyasetin tarzını toplumun zihniyet ve yaşayışının bir ürünü olarak gören Mâlik Bin Nebî, toplumsal ortamın temiz ve özgür olması halinde yönetimin bu ortama yabancı unsurları topluma dayatamayacağını, ancak ortam sömürge olmaya elverişli ise yönetimin sömürgeci olmasının da kaçınılmaz olduğunu, dolayısıyla sömürgeciliği yerleştirenin siyasetçiler değil fertlerin bizzat kendileri olduğunu savunur (Şurûtu’n-Nahda, s.60). İslam dünyasındaki dikta yönetimlerini tarihten gelen bozuk mirasın bir sonucu olarak gören ve kişileri kutsallaştırmanın İslam ülkelerinde hâlâ devam ettiğini belirten Mâlik Bin Nebî, Cemâleddîn-i Efgânî’nin önerdiği şekilde gelenekte bir ayıklamaya gitmenin ve mevcut düzeni geleneğin yükünden kurtarmanın gerekli olduğunu söyler (Şurûtu’n-Nahda, s.57). Ayrıca dini de bütün ıslah ve uyanış faaliyetlerinin temeli olarak görür. Ona göre günümüz Müslümanları Kur’an’ı anlamada hem fıtrî hem ilmî zevki kaybettikleri için ondan gerektiği şekilde yararlanmaları mümkün değildir (Murâd, 2003:514).</p>
<p>Mâlik Bin Nebî, İntâcu’l-Müsteşrikîn ve Eseruhû fi’l-Fikri’l-İslâmî el-Hadîs adlı eserinde (s. 8-11 ve 186), İslam’a ve müslümanlara haksız eleştiriler yönelten kötü niyetli şarkiyatçılar yanında ilmî hakikatlere saygısı olan, İslam’ın ve Müslümanların bilime ve insanlığa katkısını ortaya koyan Joseph-Toussaint Reinaud, Reinhart P.A. Dozy, J.J. Sedillot, Miguel A. Palacios gibi müsteşriklerin de bulunduğunu belirterek Müslümanların Batı medeniyeti karşısındaki kompleksini yenme çabalarında bunların da müspet payı olduğunu ifade etmektedir (Murâd, 2003:514).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mütefekkirlerin İzini Sürerek Fikrî Uyanışımızı Gerçekleştirebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Bin Nebî’nin “Kur’an Fenomeni” isimli eseri, Kur’an’ı doğru anlamanın yöntemini ve bunun Müslümanlar için taşıdığı büyük önemi ortaya koymaktadır.</p></blockquote>
<p>Çağdaş müslüman düşüncesi içerisinde önemli bir yere sahip olan Mâlik Bin Nebî, Afgani ve Abduh çizgisine mensup bir düşünür olarak kabul edilebilir. Zira düşünür İslam dünyasındaki ‘uyanış’ olgusunu Cemalettin Afgani ile başlatmakta ve birçok yazısında Abduh, Afgani ve Reşid Rıza üçlüsünü hayırla yad etmektedir. Bu ekolün yaklaşımında ‘öze dönüş’ kavramı belirleyici bir konumdadır. Afgani ve Abduh’tan bu yana (Yusuf Akçura’dan Said Halim Paşa’ya, Mehmet Âkif’ten Muhammed İkbal’e varıncaya kadar) ‘uyanış’a taraftar olan tüm düşünürler ‘öz’e İslam’ın temel değerlerine dönmenin ehemmiyetine vurgu yapmaktadır. Bu düşünce akımının bir diğer vurgusunu da, İslam dünyasının Batı karşısında uğradığı yenilginin temel nedeninin İslam’dan uzaklaşmak olduğu yargısı oluşturmaktadır (Atalar, 2012:76).</p>
<p>Bin Nebî, sömürgecilere karşı verilecek mücadelenin ‘maddi’ alandan ziyade ‘fikir’ ve ‘ruh’ alanında olması gerektiğini düşünmektedir ve bu bağlamda ‘eğitim’in son derece önemli olduğuna inanmaktadır. Esasında Abduh’a ait bu öneride çözüm zamana yayılmıştır. Bin Nebi, günlük pratik çözümler yerine ‘fikrî uyanış’ı düşüncesinin merkezine oturtmuş ve bunun gerçekleşmesi yönünde uğraş vermiştir. Özetle, Bin Nebî düşüncesinde ‘fikir’ merkezdedir ve değişimi gerçekleştirecek olan da bu ‘fikrî uyanış’tır.</p>
<p>Düşüncesinde ‘eşya’yı değil ‘insan’ı merkeze alan Bin Nebî, medeniyeti ‘düşünce bakımından değişmiş insan’ın kurabileceğini söylemektedir. Ona göre, fikrî değişimi gerçekleştirememiş bir kişi, canlı bir sosyolojik varlığın dinamik bir üyesi olamaz. Zira, topluma ‘ruh’ veren, ona dinamizm katan şey, esas itibarıyla, kişinin yaşamış olduğu fikrî dönüşümdür. Bu değişimi yaşamamış birey ya da toplumlar, asla ‘medeni’ olamazlar. Nitekim, ilk Müslüman toplum olan Ashâb, maddi medeniyet kriterlerine vurulduğunda ‘gelişmemiş’ bir toplum olarak nitelenebilecek özelliklerine rağmen, <strong>fikren dönüşüm geçirdikleri için</strong> dinamik bir bünyeye sahip olmuş ve çok kısa sürede maddi başarıyı da yakalamışlardı. Dolayısıyla, Bin Nebî’ye göre, sömürgecilere karşı maddi başarılar kazanılmasına rağmen ‘sömürü olgusu’nun hâlâ devam ediyor olmasının ardında aynı neden yatmaktadır. Müslümanların ‘<strong>sömürülebilirlik</strong>’ vasfı devam ettiği için, sömürü de çeşitli yol ve yöntemlerle varlığını sürdürebilmektedir. Bu sorunun asli çözümü, ‘sömürüye yatkınlığın’ ortadan kaldırılmasıdır. Bu ise, tıpkı Ashâb- Kirâm örneğinde olduğu gibi, yeni bir ‘ruh’un inşası, yani yeni bir ‘düşünsel dönüşüm’ ile mümkündür (Atalar, 2012:76).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsabetli Teşhis İçin Mâlik Bin Nebî’nin Eserlerinden Yararlanabilmek </strong></p>
<p>Mâlik Bin Nebî, Fransız sömürgesinin dayattığı ‘Batılılaşma’ olgusunun etkisiyle hayatının ilk dönemlerinde eserlerini Fransızca kaleme almış, ancak Kahire’de Arapça’sını ilerlettikten sonra çalışmalarını Arap diliyle yazmıştır. Sayısı otuzu bulan kitaplarından Türkçe’ye çevrilmiş olanlar -Türkiye’deki basım tarihi sırasına göre- şunlardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış)</strong>. Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçe’ye çevrilen eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. halinde yayımlanmıştır.</li>
<li><strong>İslâm ve Demokrasi</strong>. Çev. Ergun Göze, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1968, 64 s. Bu çeviri 1992 yılında Boğaziçi Yayınları tarafından 45 s. halinde yeniden yayımlanmıştır.</li>
<li><strong>Kur’ân-ı Kerîm Mucizesi</strong>. Çev. Ergun Göze, İstanbul 1969, Ankara 1991, 220 s. (Le Phénomène Coranique adıyla 1946 yılında Paris’te basılan bu eser, Kur’an’ı doğru anlamanın yöntemini ve bunun Müslümanlar için taşıdığı büyük önemi ortaya koymaktadır. Eserin Abdüssabûr Şâhin tarafından <strong>ez-Zâhiratu’l-Kurâniyye</strong> adıyla Arapça’ya tercüme edilen nüshasının ilk basımı 1986 yılında Şam’da gerçekleştirilmiştir. Düşünürün bu çok kıymetli eseri Yusuf Kaplan tarafından <strong>Kur’an Fenomeni</strong> adıyla Türkçe’ye yeniden çevrilerek 2008 yılında İstanbul’da Külliyat Yayınları tarafından 336 s. halinde yayımlanmıştır).</li>
<li><strong>Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş</strong>. Çev. Ergun Göze, Yağmur Yayınları, İstanbul 1973. Bu eser 1992 yılında Boğaziçi Yayınları’nca yeniden yayımlanmıştır.</li>
<li><strong>İdeolojik Savaş Ajanları ve İslam Dünyası</strong>. Çev. Cemal Karaağaçlı, Fikir Yayınları, İstanbul 1975, 93 s. (Eserin Cemal Aydın tarafından yapılan ikinci çevirisi 95 s. halinde 1997 yılında İstanbul’da Timaş Yayınları’ndan çıkmıştır).</li>
<li><strong>Ekonomi Dünyasında Müslüman</strong>. Çev. Mehmet Keskin, İstanbul 1976.</li>
<li><strong>Sömürge Ülkelerde Fikir Savaşı</strong>. Çev. İlhan Kutluer, İstanbul 1984.</li>
<li><strong>Çağa Tanıklığım</strong>. Çev. İbrahim Aydın, İstanbul 1987. (Fransızcası 1965, Arapçası 1984 yılında yayımlanan eserin Türkçe’ye ikinci çevirisi “Asrın Şahidinin Hatıraları” adıyla Ergun Göze tarafından yapılmış ve 1991 yılında İstanbul’da yayımlanmıştır).</li>
<li><strong>İslam ve Demokrasi</strong>. Çev. Ergun Göze, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1992, 45 s.</li>
<li><strong>İslam Dünyasında Fikir ve Put</strong>. Çev. Cemal Aydın, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1992, 167 s.</li>
<li><strong>Oryantalistlerin Eserleri ve Çağımız İslam Dünyasına Etkisi</strong>. Çev. Cemal Aydın, İstanbul 1997.</li>
<li><strong>Savaş Esintisi; Sömürünün Gerçeği</strong>. Çev. Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1997, 176 s.</li>
<li><strong>Kültür Sorunu ve Bir Toplumun Doğuşu</strong>. Çev. Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2000, 175 s.</li>
<li><strong>Yüzyılın Tanıklığı</strong>. Çev. Muharrem Tan, Lale Kitabevi, İstanbul 2005, 393 s. (Eserin İbrahim Aydın tarafından Türkçe’ye yapılan ilk çevirisi <strong>Çağa Tanıklığım</strong> adıyla İstanbul’da Bir Yayınları tarafından 1987 yılında 432 sayfa halinde yayımlanmıştı. Keza, Ergün Göze tarafından <strong>Asrın Şahidinin Hatıraları</strong> adıyla yapılan çevirisi Boğaziçi Yayınları tarafından 1991 yılında İstanbul’da 183 s. halinde yayımlanmıştı).</li>
<li><strong>Düşünceler</strong>. Çev. Muharrem Tan, Mana Yayınları, İstanbul 2008, 268 s.</li>
</ul>
<p><strong> </strong><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<ul>
<li>Murâd, Saîd. (2003). “MÂLİK b. NEBÎ” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2003, 27/513-514.</li>
<li>Atalar, M. Kürşad. (2012). “Malik Bin Nebi: Çağa Tanıklık Eden Bir ‘Fikir Mücahidi’”. Umran dergisi, İstanbul Ekim 2012, Sayı: 218, s.75-81.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/malik-bin-nebinin-fikri-uyanis-projesini-surdurebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİNÎ MÜKTESEBATI KUR’AN’A ARZEDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2015 09:07:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:208-209]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Dilipak]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın dini]]></category>
		<category><![CDATA[ataların dini]]></category>
		<category><![CDATA[beşerî]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Din-i Mübin]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Yunus]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Sarmış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dini]]></category>
		<category><![CDATA[kültür ve din]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[rivayet]]></category>
		<category><![CDATA[Teke Tek]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=173</guid>

					<description><![CDATA[“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!” (Bakara 2:208-209) Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!”<br />
(Bakara 2:208-209)</p></blockquote>
<p>Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine din yükselen değer olmaya devam etmektedir. İnsanların inanma ve tapınma ihtiyaçlarını hurafe dinleriyle karşılamak için ince stratejiler yürüten egemen güçler, insanlığa huzur getirebilecek yegâne alternatif olan ‘İslam Dini’nin anlaşılmaması için büyük çabalar ortaya koymaktadır. Zira, indirilen İslam’ın hakikati anlaşıldığında kendi sömürge düzenlerinin yerle bir olacağını çok iyi bilmektedirler.</p>
<p>İndirilen ‘İslam Dini’ne derinden düşmanlık yapan ve yayılmasını engellemek için büyük bedeller ödeyen şer güçlerinin; toplumları uyutan uydurulmuş dine, başlarındaki kötü yöneticileri ve perişan durumlarını itiraz edilemez alın yazıları olarak kabul etmeyi müminlerine iman esası olarak telkin eden paralel dine pasif, hatta yer yer aktif destek vermeleri anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>Elinde tuttuğunu kendisini kurtuluşa erdirecek mutlak hakikat zanneden Müslüman topluluklardan gelecek iyi niyetli tepkilere ve sistemlerinin yok olmaması için bütün güçleriyle harekete hazır şer odaklarından gelecek saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültürel birikimi ayıklayarak vahyin onayına sunabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İyi niyetli tepkilere ve art niyetli saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p></blockquote>
<p>4 Ağustos 2015 akşamı Habertürk televizyonunda ‘Teke Tek’ programına konuk olan üç kıymetli hoca, yaklaşık beş saat süren canlı yayında Müslümanlar için hayati derecede önem arz eden konuları müzakere etmişti. Yankıları uzun süre devam eden bu programda Caner Taslaman; “&#8230; Şu an yaşanan din bir ilmihal İslam’ı. Müslümanlar zannetmesinler ki hadisi yaşıyorlar, Kur’an’ı yaşıyorlar. Kur’an’a rağmen neler var? O yüzden bu fıkıh literatürünün Kur’an süzgecinden geçirilmesi çok önemli…” sözleriyle Müslümanların din algısını şekillendiren fıkıh müktesebatının Kur’an’a arz edilmesinin zaruretine vurgu yapmıştı.</p>
<p>Mehmet Okuyan hoca; “… Çözüm dinî tüm kültürü Kur’an’a arz etmek. Biz toptancı yaklaşımın ekolü değiliz; süpürüp atmayız, süpürüp almayız. Bir mihenk taşını, bir ölçüyü alıp sözü ona vurmaktan yanayız. Rivayetleri Kur’an’a vuralım diyoruz&#8230; Zira, Kur’an adına, din adına konuşmak başka; Kur’an’dan konuşmak başka&#8230;” sözleriyle din kültürü müktesebatımızı toptan almak ya da süpürüp atmak yerine belli bir metot dahilinde Kur’an’a arz ederek, vahye uygun olan ile olmayanı ayıklamanın, vahye uygun olanı alıp aykırı olanı atmanın zaruretinden bahsetmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ataların ocağından külü değil közü taşıyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ı merkeze koyan tahkik ekolü mensuplarının itirazı kültüre değil, ona din muamelesi yapılarak Allah’ın kemale erdirdiği dine yamanmasınadır.</p></blockquote>
<p>Mustafa İslâmoğlu hoca ise aynı ‘Teke Tek’ programında Âlem-i İslam’ın mevcut perişan durumunu, bunun sebeplerini, tevbe edip arınarak ve kültürel birikimi ayıklayarak çıkış yolu bulabileceğimizi şu şekilde anlatmıştı:</p>
<p>“… İslam’ın sahibi kim? Biz İslam’ın talibiyiz, sahibi Allah’tır. Sahibiyiz deyince ona malımız muamelesi yapıyoruz, tasarrufta bulunmaya kalkıyoruz, mülkiyet zannediyoruz, onu başkasından kıskanmaya başlıyoruz. Din Allah’ın. Allah dinini tamamladı. Allah’ın tamamladığı dinine sen bir şey ilave ettiğinde ne demiş oluyorsun?&#8230; ‘Sen eksik bırakmışsın!’ demiş oluyorsun.</p>
<p>Din kimin için? İnsan mı din için, din mi insan için? Hangisi? ‘İnsan din için’ derseniz insanı bozdurup dine yediriyorsunuz&#8230; İnsan Allah’ın muradı. İnsan Allah’ın şaheseri. İslam insanlığın son adası, son sığınağı… Biz Müslümanlar İslam’ı çok yorduk. İslam’a yük olduk. Çok ağır bagajlar yükledik. ‘Şu âlimin görüşü’ dedik, İslam’ın sırtına yükledik. ‘Şu mezhebin görüşü’ dedik İslam’ın sırtına yükledik. ‘Bizim şeyhin yorumu’ dedik İslam’ın sırtına yükledik.</p>
<p>İslam’ın sahibi Allah’tır. Tanımlama hakkı Allah’ındır. Biz sahibi değiliz, dini biz tanımlayamayız. Kendini dinin sahibi sanırsan, mezhebini, meşrebini dinin sahibi sanırsan tanımlamaya başlarsın. Tanımlarsın, karşındakini kendi tanımına göre dine sokar ya da dinden çıkarırsın. Dini tanımlamaya kalkmak Allah’tan rol çalmaktır!</p>
<p>İnsan olmadan Müslüman olunmaz, bunun altı çizilmeli… İnsanlığın yüz karası olursak bu sadece bizim değil, insanlığın vebali olur. Kalpsiz ve şefkatsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın kalbi olmaya aday olmamız gerekiyor. Şefkatsizlere anne olmamız gerekiyor.</p>
<p>Biz tevbeyi, özeleştiriyi unuttuk. Yunus gibi tevbe etmeliyiz. Suçlu öteki değil, hayır, suçlu biziz! Kültürümüzü eleyeceğiz, atalarımızın ocağından külü değil, közü taşıyacağız!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Ataların dini’nden ‘Allah’ın dini’ne dönebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır.</p></blockquote>
<p>Yakın zamanda Yeni Akit gazetesinde peş peşe yayımladığı bir kaç yazısında Müslümanların sorunlarını Türkiye özelinde analiz eden Abdurrahman Dilipak, İslam ümmetinin “dine karşı bir din” tehdidi ile karşı karşıya olduğuna (28.07.2015) dikkat çekerek, kültürün dinleştirilmesinin yol açtığı vahim sonuçları ve çözüm önerilerini şu sözleriyle özetlemiştir:</p>
<p>“&#8230; Halkın bilgisi dışında bir hakikat kaynağı varsa, insanlar için taklitten başka bir yol kalmıyor. Tabii bu kader tartışmalarını, keşf, keramet, şefaat tartışmalarını da beraberinde getirecektir. Peygamberin ümmetinden gizlediği bir şeriat esasen mümkün değildir. Tamamlanmış, eksiksiz bir kitaptan söz ediyoruz. Onun insanlar için hidayet rehberi olmasından söz ediyoruz.</p>
<p>Bakınız, bugünkü fitnenin altında bu din algısı üzerindeki farklı yorumlar yatıyor. Bu tartışma ile bizi atomize etmek, sonra birbirimize karşı kışkırtıp nötralize etmek ve ardından da insanları neye inanacaklarını bilmez hale getirmek istiyorlar. Böylece agnostik hale gelen halk kolayca dinden soğutulabilecektir&#8230;” (100 Yılda Bir Müceddid, 27.07.2015).</p>
<p>&#8220;&#8230; Biz, tek parti döneminde 54 farzla sınırlı bir din algısını, çok partili dönemde seremoni ve ritüellerle zenginleştirdik ama, o evrensel genişlik, tevhidi duruş, tefekkür derinliği, hikmet ve estetik yönünü, ilmi yanını ihmal ettik.. Tefrika felaket halini aldı. Allah’ın dini, yeri göğü, ölümü ve hayatı açıklıyor, ama bizim yaşadığımız din, karı ile koca arasındaki ihtilafı bile çözmüyor.. Şimdi bizim aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor.</p>
<p>“Atalarımızın dini”nden “Allah’ın dini”ne dönmemiz lazım, dinimizi mezhep, ideoloji ve tarikatımızın içine sıkıştırmak yerine, mesleğimizi, meşrebimizi, tarikatımızı, mezhebimizi dinin çerçevesi ile çerçevelememiz, din dışı oluşum ve geleneklerden ise hayatımızı arındırmamız gerekiyor. Dinimizi Kur’an ve sünnete göre tashih etmemiz gerekiyor.. Din büyüklerimizi İlah ve Rab edinmememiz, dinimizi Allah’a has kılmamız gerekiyor.&#8221; (Biz Gökte Uçar Suda Yürürüz, 26.08.2015).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Doğruyu eğriden ayırabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermemek için dikkatli olmalıyız.</p></blockquote>
<p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır. Dinî müktesebatımızı, din zannettiğimiz kültürel birikimimizi Kur’an’a arzedebildiğimiz takdirde hangi inanç, tutum ve davranışlarımızın indirilmiş dinin, hangilerinin de kültürel dinin emirleri olduğunu rahatlıkla birbirinden ayırabiliriz. Burada birkaç hususu örnek olarak vurgulamakla yetinmek durumundayız:</p>
<ol>
<li>Kur’an’ın korunduğunu haber veren indirilmiş dine rağmen; uydurulmuş dinin bazı ayetlerin lafzının, başka bazı ayetlerin de manasının yok olduğu anlamına gelen yorumlarını muteber kabul etmemeliyiz.</li>
<li>Allah’ın indirdiği dinde sözü edilen dünya, ahiret, gayb ve şahadet âlemlerinin yanı başına kondurulan, Kur’an’da olmadığı halde uydurulan dinde büyük manalar yüklenen berzah âlemi, kabir âlemi, misal âlemi, ezel âlemi, ruhlar âlemi gibi hayali âlemlere itibar etmemeliyiz.</li>
<li>Peygamber’in gaybı bilmediğini açıkça söyleyen Kur’an ayetlerine rağmen; uydurulmuş dinin bunun tam aksini iddia eden yorumlarına kutsal metin muamelesi yapmamalıyız.</li>
<li>İndirilmiş dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın öldüğünü söylemesine rağmen; uydurulmuş dinin onun gökte yaşadığını ve geri döneceğini iddia eden rivayetleri üzerine akide bina etmemeliyiz.</li>
<li>Zannın hak namına hiç bir kıymet ifade etmediğini açıkça ifade eden Kur’an-ı Mübin’e rağmen; ilim ve akıl dışında bir çok bilgi kaynağını dinimizin, inancımızın ve hayatımızın odağına oturtmamalıyız.</li>
<li>Tercihlerimizin ve eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmemiz gerektiğini açıkça ve defalarca beyan buyuran Kur’an-ı Hakim’e rağmen; sorumluluktan kaçarak, tercih ve eylemlerimizin faturalarını başka adreslere keserek, çarpık bir kader anlayışını dinin merkezine yerleştiren kültür dininin zehirleyici tembelliğine teslim olmamalıyız.</li>
<li>Atalar yolunu körü körüne takip etmeyi yasaklayan Kur’an-ı Aziz’e rağmen; atalarımızdan gelen gelenek ve göreneklere din muamelesi yapan anlayışı mazur görmemeliyiz.</li>
<li>Bizi akıl, irade, vicdan, güç ve sorumluluk bilinci gibi yüksek nimetlerle donatan Rabbimiz sorumluluğun ve hesabın ferdi olduğunu beyan buyurmasına rağmen; kültür dininin ‘biat et rahat et’ zihniyetinin ayartıcı konforuna kapılmamalıyız.</li>
<li>Allah’ın kemale erdirdiği Din-i Mübin ile iktifa etmeli, haşâ Allah’a din, peygambere takva öğretircesine cahilane tavırlara girmemeli, Allah’a kul olmak yerine haşâ Allah’a ırgat muamelesi yapma densizliğine düşmemeliyiz.</li>
<li>Ezcümle, Allah’ın din olarak indirdikleri ile dinin aslında olmayan ve sonradan karışan görüş, yorum, karar, içtihat ve uygulamaları birbirinden dirayetle ayırabilmeliyiz. Ancak, bu ayıklamayı yapabilmek için önce temyiz kudretimizi güçlendirmeliyiz.</li>
</ol>
<p>Aksi takdirde Kur’an’ın berrak mesajını kulak ardı etmek veya bu mesajı din kültürünün ürettiği paralel din ile örtmek gibi vahim bir neticeye hizmet etmekten, böylece dünyada ve ukbâda azaba duçar olmaktan kurtulamayız. Din ile kültürü ayırt edemez isek, bilge kral merhum Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermiş oluruz. Keza, Kur’an şairi merhum Mehmet Âkif’in ağır tenkidine muhatap oluruz, Allah korusun:</p>
<p><em>“Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;</em></p>
<p><em>Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz kültüre değil onu dinin yerine koymayadır</strong></p>
<p>İndirilen din ile uydurulan dini, Allah’ın dini ile onun yanı başında oluşturulan paralel dini birbirinden ayırt etmenin zaruretine vurgu yapan âlim ve mütefekkirler kültür düşmanlığı yapan insanlar değildir. Onların itirazı kültüre din muamelesi yapılarak, Allah’ın kemale erdirdiği dine noksan muamelesi reva görülerek ona ilave yapma girişimlerinedir. Nitekim, kültürel müktesebatın Allah’ın dinine eklemlenmesi neticesinde beşerî olana ilahi muamelesi yapılması hadsizliğidir. Ümmet-i Muhammed’in sorularının ana kaynağını oluşturan bu mesele anlaşılır ve kültür ile din tefrik edilir, dinî müktesebat Kur’an’a arzedilir, vahye uyan alınıp uymayan atılır, kültür ve geleneği kendi yer ve konumlarında tutmaya razı olunur ve dinin yerine geçirilmeye kalkışılmazsa mesele kalmaz.</p>
<p>İbrahim Sarmış hocanın vurguladığı gibi “önce ve her şeyin üstünde Kur’an’ın olması gerektiğini seslendirenler ne Kur’an’ın uygulaması olan pratik sünneti yahut tümden hadisi gözardı etmiş, ne de kültürün ve okumanın düşmanlığını yapmıştır. Bütün istedikleri ve söyledikleri, Allah’ın âlemlere hidayet ve rahmet olarak indirdiği Kur’an’ın din olarak görülmesi, uygulama ve anlatım olarak sünnetin onun uygulaması olarak bilinmesi ve din adına yazılanların ve söylenenlerin Kur’an’la test edilmesi, ona uygun olanların alınması, aykırı olanların bırakılmasından ibarettir.” (Kültürün Dinleşmesi ve Savunulması, Kur’ani Hayat, sayı: 43, s.15, Eylül 2015).</p>
<p>Sonuç olarak; tevhit inancından uzaklaşan, şirkin envaı çeşidine bulanan, dinlerden herhangi bir din haline dönüştürülen mevcut din; tarihin belli dönemlerinde kalmış, bireyin ve toplumun sorunlarına çözüm üretmeyen, hattâ, müntesiplerine büyük acılar çektiren ağır sorunlara bizzat kaynaklık eden, hayattan kopuk, ruhaniyet ve maneviyat yumağı bir ‘ibadet’ dini yani tapınak dini haline gelmiştir. Oysa İslam tapınak değil hayat dinidir, ‘ibadet’i değil kulluğu esas alır vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DURUM TESPİTİNİ DOĞRU YAPABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Aug 2015 07:21:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[10:100]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Abdürreşid İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Afgani]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[durum tespiti]]></category>
		<category><![CDATA[Ebulhasen en-Nedevi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Hamidullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Carullah]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nakib el-Attas]]></category>
		<category><![CDATA[Prens Sabahattin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya Federasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Said Halim Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Şekib Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutup]]></category>
		<category><![CDATA[Şibli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamit]]></category>
		<category><![CDATA[tefrika]]></category>
		<category><![CDATA[tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Tunuslu Hayrettin Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet-i Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=127</guid>

					<description><![CDATA[“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!” (Yûnus, 10/100). Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!”<br />
(Yûnus, 10/100).</p></blockquote>
<p>Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek ve sağlam bir çıkış yolu gösterebilmek için başlangıç noktasını teşkil eder. Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p>
<p>Dünya genelinde çok çeşitli ve en fazla sorun yaşayan bölgeler Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bölgeler olmakla beraber, sorunlarıyla yüzleşebilme ve sapasağlam doğrulup ileriye yürüyebilme potansiyelini bünyesinde barındıran yegâne topluluk Müslümanlardır. Son çeyrek asırda büsbütün yamultulmuş olan perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p>
<blockquote><p>Son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, bir çok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmelidir.</p></blockquote>
<p>Kemikleşmiş bir takım inanç, düşünce ve davranış sorunlarına rağmen Müslümanlar, Allah’ın bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Kur’an’ın aydınlık mesajı ve Rasulü’nün güzel örnekliği ile tevbe-i nasuh sayesinde bütün bir insanlığa önderlik edebilecek imkân ve kabiliyete sahip alternatifsiz tek topluluktur. Çünkü, insanlığın değişmez değerlerini barındıran Kerim Kitap onların elindedir ve bu kitabı yeniden en doğru şekilde anlamak için büyük çabalar ortaya koyan büyük insanlar onların arasındadır.</p>
<p>Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal, Mehmet Akif, Abdürreşid İbrahim, Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Şibli, Şekib Arslan, Nakib el-Attas, Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza, Muhammed Abduh, Musa Carullah, Ebulhasen en-Nedevi, Mevdudi, Hasan el-Benna, Said Nursi, Muhammed Hamidullah, Yusuf el-Karadavi gibi âlimler; Sultan II. Abdülhamit, Said Halim Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Prens Sabahattin gibi siyaset adamları, son iki asırda Müslümanların yaşadığı krizlere çare bulmak için büyük çabalar ortaya koymuşlardır. Bütün bu muhterem zevat ve burada adını anmadığımız daha nice samimi Müslüman, sadece Âlem-i İslam’ın değil, bütün insanlığın buhranlarına çare üretmek için ellerinden gelen gayreti büyük fedakârlıklarla ortaya koymuştur. Bugün de bu saygıdeğer ilim ve fikir erbabının yolunu sürdüren çok kıymetli aydınlar, akademisyenler, âlimler ve kanaat önderleri ıslah ve inşa faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Durum tespitini doğru yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p></blockquote>
<p>Günümüzde elli yedisi İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında toplanmış olan yetmiş kadar İslam ülkesinden, daha isabetli bir tabirle halkı müslüman ülkelerden bahsedebiliriz. Bunların dışında dünyanın hemen her ülkesinde müslüman varlığına rastlanmakta, özellikle Avrupa Birliği, Amerika ve Rusya Federasyonu sınırlarındaki onlarca ülkede müslüman nüfus hızla çoğalmaktadır. Yedi milyarlık dünya nüfusunun dörtte birinden fazlasına tekabül eden iki milyarlık İslam âlemi, yer kürenin en kadim yerleşim yerlerinde barınmakta, doğal kaynakların büyük çoğunluğuna sahip bulunmakta, en büyük zenginlik kaynağı olan beşeri servet açısından dünyanın en genç ve dinamik nüfus kesimine ev sahipliği yapmaktadır.</p>
<p>Medeni, doğal ve beşeri devasa miraslarına rağmen vahiy ile aklın uyumlu birlikteliğinin yitirilmesi, bilimin göz ardı edilmesi, Allah’ın tabiata, tarihe ve toplumsal olaylara koyduğu kanunların yani sünnetullahın gözetilmemesi, gerçekçi değil duygusal, hakkaniyetli değil tarafgir davranılması, zulme ve sömürüye boyun eğilmesi, kötü durumların ‘kader’ yaftasıyla Allah’a fatura edilmesi, sorumluluğunu kuşanarak sorunlarıyla yüzleşmeye cesaret edilememesi, kandırılmaya ve istismar edilmeye teşne olunması gibi derin sorunlar yaşayan İslam ülkelerinin genel görünümüne baktığımızda karşılaştığımız tablo hiç de iç açıcı değildir.</p>
<blockquote><p>İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan ortak sorunların yatay, bölge ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey düzlemde araştırılması gerekmektedir.</p></blockquote>
<p>Allah Teala kâinatı insanın emrine müsahhar kılmış, tabiata, tarihe ve olaylara kanunlar koymuş, bu ilahi yasalarını peygamberi dahi olsa kimsenin hatırı için değiştirmeyeceğini beyan buyurmuş, kanunları keşfedip onlara uygun davrananlara bütün kâinatın hizmet edeceğini bildirmiştir.</p>
<p>Müslümanlar imametin yerine saltanatı geçirdiği, ilmi dinî ve dünyevî diye ikiye böldüğü, akıl ile vahyin arasını ayırdığı, kanunlara değil duygusal taraftarlıklara göre tercihlerini belirler olduğu günden bu yana bir türlü iflah olmamaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Karşılaştırmalı tablolara cesaretle bakabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p></blockquote>
<p>Yedi milyonu Amerika’da olmak üzere dünyada yaşayan 14 milyon Yahudi varlığı 2 milyarlık İslam âleminden daha etkili olabiliyorsa bunun somut sebepleri olması icap etmez mi? Doğa bilimleri, felsefe, sanat, medya, tıp, eczacılık, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, siyaset, uluslararası ilişkiler vb. alanlarda model ortaya koymuş, dünyanın gidişatında etkili olmuş yüzlerce Yahudi’ye karşılık kaç Müslüman şahsiyet gösterebiliyoruz?</p>
<p>Bir milyarı Asya’da, yarım milyarı Afrika’da, 50 milyonu Avrupa’da, 7 milyonu Amerika’da geriye kalan büyük çoğunluğu Ortadoğu’da olmak üzere 2 milyara yakın devasa bir nüfusa sahip İslam âleminin fikrî ve sınaî üretim kapasitesi bir tek Amerika ile hattâ Almanya ile boy ölçüşememekte! İslam âleminin kısırlığı fikrî ve sınaî üretimle de kalmıyor maalesef. Son iki asırda hangi sosyal veya ahlakî modeli insanlığa sunabildik? Son on yılda Türkiye merkezli bir insani yardım hareketinin dünyanın çeşitli bölgelerinde müspet yankılarını görmeye başladık. Ancak, şu anda en iyi olduğumuzu söyleyebileceğimiz bu alanda bile Batı ve Amerika merkezli dev filantropi kuruluşlarıyla yarışacak durumda değiliz.</p>
<p>Dünyada karşımıza çıkacak her dört insandan birisi müslüman olduğu, müslüman toplum bu denli sayısal bir büyüklüğe sahip olduğu halde, son yüz yılda Nobel Ödülü alan 180 Yahudi’ye karşılık Müslüman sayısı 3’ü geçmemektedir. Özellikle son asırlarda ortaya çıkan ve insanlık tarihinde köklü değişimlere yol açan keşif ve icatlarda neredeyse hiç Müslüman imzası göremiyoruz.</p>
<p>320 milyon nüfusa sahip Amerika’da 6 bin kadar üniversite olduğu halde bu nüfusun altı katına sahip İslam dünyasında bahse değer sadece 500 kadar üniversite bulunması mevcut durumun izahında önemli bir gösterge değil midir? Üstelik bu beş yüz üniversiteden ‘dünyanın ilk 500 üniversitesi’ listesine girebilen sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.</p>
<p>Amerika’da milyon nüfus başına 5 bin bilim adamı düşerken bu sayı İslam dünyasında 240 civarında seyretmektedir. Hıristiyan âleminde bir milyon kişi başına bin teknik personel düşerken bu sayı Arap âleminde sadece 50 kişidir! Hıristiyan dünyasında ar-ge faaliyetlerine gayr-ı safi milli hasılanın <u>yüzde 5</u> kadarı ayrılırken (bazı ülkelerde % 7 civarında), bu oran İslam dünyasında <em><u>binde</u></em><u> 2</u> düzeyinde kalmakta, arada dağlar kadar fark oluşmaktadır. Singapur’da bin vatandaşa 460 günlük gazete düşerken bu oran Pakistan’da 23’te kalmakta, İngiltere’de milyon kişi başına 2 bin kitap düşerken, bu rakam kitabın en çok tedavülde olduğu Mısır’da bile 17 gibi düşük bir düzeyde kalmaktadır! Yüksek teknoloji alanına hiç girmeyelim, zira bu alanın kıyas tablosunda bu denli düşük oranları bile göremiyoruz!</p>
<p>Bu tablo, değişmez evrensel değerlerin öbür adı olan İslam’a intisap etmiş, insanlığın biricik umudu olan müminlere hiç mi hiç yakışmıyor. Özellikle son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, birçok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmeli, düştüğü durumun vahametini idrak etmeli, tasavvurlarını vahyin kavram ve örnekleriyle yeniden inşa edip yeryüzünü imar etme ve insanlığa önder olma görevini yeniden üstlenmelidir. Bu görevi üstlenmek, sadece Ümmet-i Muhammed’in davete icabet etmiş müntesipleri için değil, maddi uygarlığın zirvesine ulaşsa da gönlü çöllere dönmüş vaziyette daveti bekleyen büyük kesimi için de hayat memat meselesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorunları tasnif edebilmek</strong></p>
<p>Özellikle son iki asırda Müslümanların çöküş sürecini bizzat yaşayan mütefekkirlerin, ulemanın, siyaset adamlarının ve kanaat önderlerinin mütalaalarını dikkatlice inceleyerek, sorunları tadat ve tasnif edecek, ağırlık oranlarını ve öncelik sıralarını belirleyecek, hangi sorunların hangi sebep ve süreçler neticesinde ortaya çıktığını belirleyecek, aklın ve vahyin işbirliğiyle çözüm için yol haritasını belirleyecek bir merkeze şiddetle ihtiyaç vardır.</p>
<p>Yakın tarihimizde, bir kısmının adını yukarıda andığımız yüzlerce zevat kendi bireysel çabalarıyla durum tespiti, teşhis koyma ve tedavi önerme süreçlerine önemli katkılar yapmışlardır. Bugün de dünyanın hemen her bölgesinde irili ufaklı cemaatlerin, mütefekkir ve âlimlerin fert yada cemaat olarak ıslah ve inşa çabalarına şahit olmaktayız. Bu çabaların her biri ayrı ayrı kıymeti olmakla birlikte; son derece karmaşık bir hal alan, asırlar boyunca müzminleşen bu sorunlar, baş döndürücü bir hızda maddi ve manevi değişimler yaşayan günümüz dünyası şartlarında yetersiz kalmaktadır.</p>
<p>Bu sebeple, Ümmet-i Muhammed’in bütün mensuplarının el birliğiyle, ortak aklı harekete geçirerek, farklı tecrübelerini ortaya koyarak sorunlarını derinlemesine araştıracak, ele aldığı sorunları taassup göstermeden inceleyecek, elde edeceği neticeleri açık yüreklilikle analiz edecek; İslam ülkelerinin yönetimlerine, sivil toplum kuruluşlarına, uluslararası kurum ve kuruluşlara önerilerde bulunacak bir “İslam Dünyasının Sorunlarını Araştırma Merkezi” kurulmalıdır. Dünyada en geçerli dilleri ve iletişim teknolojilerini iyi kullanabilen, tedvin ve tahlil kudreti olan ve temsil kabiliyeti yüksek bir kadroyla hizmet edecek böyle bir merkez veya enstitü, çok kısa zamanda meyvelerini vermeye, önce İslam âleminde, hemen ardından tüm dünyada müşahhas müspet değişimlere vesile olmaya muvaffak olacaktır. Böyle bir merkezi Birleşmiş Milletler’den sonra dünyanın en geniş katılımlı siyasal birliği olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurması en uygun olanıdır. Ancak bugün için o çatı kuruluşun bu görevi ifa kudreti zayıf görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye gibi güçlü bir ülkenin bu tarihi görevi üstlenmesi, ya doğrudan resmi bir araştırma merkezi veya enstitü kurması ya da İDSB (İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği) gibi kuşatıcı bir şemsiye kuruluşun bu vazifeyi deruhte etmesi gerekmektedir.</p>
<p>Tekfircilik, bidatlere boğulma, sömürgeye elverişlilik, şiddeti meşru görme, sünnetullahı göz ardı etme, tarihi övgü ya da sövgü malzemesi yapma, cehaleti, yoksulluğu, kabalığı, parçalanmışlığı içselleştirme, temyiz ve tedvin kabiliyetini yitirme, kavim ve mezhep taassuplarına saplanma, ahlakı hafife alma, çarpık bir kader anlayışını benimseme, Kur’an’ın temel kavramlarını çarpıtma gibi bir takım düşünce, inanç ve davranış sorunlarımız bulunmaktadır. İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan bu gibi ortak sorunların yatay araştırması yanında bölge, ülke ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey planda araştırılması da gerekmektedir. Bu meseleyi deruhte edecek insanlar, sadece Müslümanların değil, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bütün kültür ve toplumların mensupları tarafından şükranla yad edilecek tarihi bir görevi ifa etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSANI TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 11:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[akif]]></category>
		<category><![CDATA[akif insan şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[doğa bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[filozof]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[insan şiiri sadeleştirilmiş]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Canatan]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=36</guid>

					<description><![CDATA[Batı felsefesi, alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir. Tarih boyunca doğusundan batısına kadar dünyanın hemen her tarafında insanın mahiyetini kavramak için gayret sarf eden, bir meçhulü kendince tarif etmeyi deneyen çok düşünür gelip geçmiştir. Bunların büyük bir kısmı mahlukatın en [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Batı felsefesi, alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir.</p></blockquote>
<p>Tarih boyunca doğusundan batısına kadar dünyanın hemen her tarafında insanın mahiyetini kavramak için gayret sarf eden, bir meçhulü kendince tarif etmeyi deneyen çok düşünür gelip geçmiştir. Bunların büyük bir kısmı mahlukatın en kompleks üyesini tanımanın zorlu uzun yolunu sürmek yerine sadece bir hususiyetinden yola çıkarak onu tanımlayıvermeyi tercih etmiştir. Oysa, en değerli, en şerefli ve en üstün olduğuna dair elimizde kesin delil olmasa bile çok değerli, çok şerefli ve çok üstün bir varlık olduğunu, yeryüzünün yönetiminin uhdesine tevdi edildiğini Kur’an ayetlerinden öğrendiğimiz insanı anlamak, onun mahiyetini bihakkın kavramak, onu tanımlamak hakikaten hiç de kolay bir olay değildir.</p>
<p>Yaklaşık iki asırdan beri doğa bilimleri ve teknoloji yanında sosyal bilimlere de damgasını vurmuş olan Batı felsefesi ve bilimsel üretimi; alet kullanan hayvan, düşünen hayvan, söz verebilen hayvan, isyan eden hayvan, hisseden hayvan, ticaret yapabilen hayvan, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir. Doğu felsefesinde aynı indirgemeyi yapan düşünceler yanında insanda insanüstü vasıflar vehmeden yüceltmeci düşünce ve inanç hareketlerine de rastlanmaktadır.</p>
<p>Doğa ve tıp bilimleri kadar olmasa da önemli gelişmeler katetmiş olan insan ve toplum bilimlerine; özellikle filozofların, antropologların, ilahiyatçıların, psikologların, sosyologların ve pedagogların insanın hakikatini kavramaya  yönelik çalışmasına rağmen ‘insan’a dair esaslı izahlar getirilemeyişini Kadir Canatan, Alman filozofu ve felsefe tarihçisi Ernest Cassirer’in izahları çerçevesinde şöyle cevaplıyor: Bir taraftan insana ilişkin bilgilerdeki aşırı uzmanlaşmanın sebep olduğu epistemolojik parçalanma, diğer taraftan da bu parçalanmayı sona erdirecek kavramsal bir bütünlüğe ulaşmadaki zorluk (İnsan Fenomeni, Açılım Kitap, 2014: 8).</p>
<p>Doğu ile Batının ifrat ve tefritini reddeden İslam, insanı hak ettiği ve layık olduğu bir konumda değerlendirmiş, onu Allah’ın kulu ve yeryüzünün yöneticisi olarak takdim etmiş, yerde ve göklerdeki yaratılmışları da onun hizmetine ve emrine amade kılmıştır. Birbirlerinin halefi/halifesi olarak yeryüzünü imarla görevlendirilen insanın kâmil, olgun, bütün, tam bir insan olmasının yol ve yöntemini Kur’an apaçık şekilde ortaya koymuş, sevgili Efendimiz de, kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa ‘insan-ı kâmil’in en güzel örneğini hayatıyla göstermiştir.</p>
<p>Kendimizi bilme gayretiyle telif ettiğimiz ve geçen hafta bu sayfada sizlerle paylaştığımız “İnsanı Anlamak” başlıklı yazımızın mütemmimi olarak bu hafta büyük mütefekkir Âkif’in “İnsan” şiirini paylaşmak istiyorum (Safahat, Hece Yayınları, 2010: 80-82). İnsanla ilgili ayetlerin manzum tefsiri mahiyetindeki bu muhteşem şiiri, daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’ani Hayat dergisinin ‘insan’ konulu sayısında (Ocak-Şubat 2015: 39/118-119) yayımlanan manzum sadeleştirmemizle birlikte takdirlerinize sunuyorum:</p>
<p><strong>Mehmet Âkif ERSOY</strong></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><strong><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">İNSAN</span></strong></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">“Ve tez’umu enneke cirmun sağîr,</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">Ve fîke’ntava’l-âlemu’l-ekber.”</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">(İmam Ali)</span></em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></td>
<td><strong><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">İNSAN</span></strong></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">“Sanırsın haa, sen cirmini sağîr,<br />
Sende cem’olmuşken âlem-i kebîr;<br />
Küçük bir cisim mi sanırsın kendini sen,<br />
En büyük âlem benliğinde saklı iken!”<br />
(İmam Ali)</span></em></td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 50%">Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,<br />
&#8220;Muhakkar bir vücûdum!&#8221; dersin ey insan, fakat bilsen.<br />
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:<br />
Avâlim sende pinhândır, cihanlar sende matvîdir:Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,<br />
Olur kalbin tecellîzâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.<br />
Musağğar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;<br />
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!</p>
<p>Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun;<br />
Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.<br />
Esirindir- tabîat, dest-i teshîrindedir eşya;<br />
Senin ahkâmının münkâdıdır, mahkûmudur dünya.</p>
<p>Bulutlardan sevâ’ik sayd eder irfân-ı çâlâkin;<br />
Yerin altında ma’denler bulur nakkâd-ı idrâkin.<br />
Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın;<br />
Nedir dağlar, semâ peymâ senin şehbâl-i pervâzın!</p>
<p>Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde,<br />
Olur dem-sâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde.<br />
Dayanmaz pîş-i ikdâmında mâni’ler müzâhimler;<br />
Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler.</p>
<p>Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fikr-i hikmettir,<br />
Ki her işrâkı bir sönmez ziyâ-yı sermediyyettir;<br />
Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilhâm-ı sa’yindir,<br />
Ki her hatvende eyler sâye-küster vâhalar zâhir.</p>
<p>Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller&#8230;<br />
Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller.<br />
Yıkar bârû-yı istibdâdı bir âsûde tedbîrin;<br />
Semâlardan inen te’yîdisin gûyâ ki takdîrin!</p>
<p>Taharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye;<br />
Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtîye!<br />
Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde,<br />
Bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde.</p>
<p>O istikbâledir şevkin, odur ma’şûk-i vicdânın,<br />
O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.<br />
O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırârîdir;<br />
Terakkî meyli artık fitratında rûh-ı sârîdir!</p>
<p>Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin,<br />
Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin!<br />
Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır&#8230;<br />
Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.</p>
<p>Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,<br />
Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.<br />
Serâir perde pûş-i zulmet olsun varsın isterse&#8230;<br />
Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman rûhunu ye’se:</p>
<p>Emel, meş’al-keşin, bir reh-nümâ hem-râhın olmuşken,<br />
Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten.<br />
Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnû’ât,<br />
Taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!</p>
<p>Tutar mâhiyyet-i Sâni’, o en heybetli mâhiyyet,<br />
Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et!<br />
Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbi’sin&#8230;<br />
Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kâni’sin!</p>
<p>Dururken böyle bîpâyân-ı terakkî-zâr karşında;<br />
Nasıl dersin ya &#8220;Pek mahdûd bir cirmim&#8221; tutarsın da.<br />
Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın:<br />
Tekâlîfin emânet-gâhısın bir başka cevhersin!</p>
<p>Hayâtın eksik olmazken ağır bin bârı arkandan;<br />
Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;<br />
Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,<br />
Yolundan kalmayıp dâim gidersin&#8230; Hem ne sür’atle!</p>
<p>Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,<br />
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:<br />
Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hem pâyen<br />
Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken.<span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></p>
<p><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></td>
<td style="width: 50%">Haberdar olmamışsın kendi zatından da hâlâ sen,<br />
&#8220;Değersiz bir varlığım!&#8221; dersin ey insan, fakat bilsen.<br />
Senin niteliğin oysa meleklerden de yücedir<br />
Tüm âlemler sende saklı, dünyalar sende gizlidir:Taşarken Rahman&#8217;ın feyzi bütün yerlerden, göklerden<br />
Rabb’in nur üstüne nuru akseder senin sinenden!<br />
Cismin pek küçüktür amma zirvesi Hak san’atının;<br />
Bu onurla sınırın yok, sonu yok itibarının!</p>
<p>Sözün sultanı Allah’ın en güzel beyti olmuşsun;<br />
Hikmetle fıtrat verenin bilinmez sırrı olmuşsun.<br />
Emrindedir bütün varlık, tüm tabiat avucunda,<br />
Kararına boyun eğen tutsağındır senin, dünya.</p>
<p>Bulutlardan yıldırımlar avlar senin güçlü bilgin;<br />
Yerin altında madenler bulur tenkitçi idrâkin.<br />
Dalgalar naz beşiğindir, denizler ise yatağın;<br />
Neymiş dağlar, ölçer göğü, tek bir tüyü kanadının!</p>
<p>Hava, hükmünü hızlıca yayan bir araç anında,<br />
O an sesine yoldaştır âlemin her bir yanında.<br />
Dayanamaz gayretine karşı engeller, zorluklar;<br />
Kaçar, sen azimle cenge girişince saldırganlar.</p>
<p>Karanlıklarda gezsen de, fikir hikmet fenerindir,<br />
Bir ışık ki parıltısı sönmemiş, sönmeyecektir;<br />
Susuz çöllerde kalsan da, gayretin rehberin olur,<br />
Her bir adımında gölge eyler vahaları korur.</p>
<p>Ne zindanlar olur engel, ne idamlar, ne sürgünler&#8230;<br />
Duraksamaz, yürürsün sen, yol kesse de demir eller.<br />
Yıkar zulmün surlarını, sessiz sakin bir tedbirin;<br />
Pekişti hükmü seninle, göklerden inen takdirin!</p>
<p>Araştırmaktan usanmaz, yüceldikçe yücelirsin;<br />
Atıldıkça atılayım başka yarınlara dersin!<br />
Anlı şanlı günlerinde, mutlu mesut hallerinde,<br />
Daha uzak bir gelecek vardır senin hayâlinde.</p>
<p>O gelecek için coşkun, odur senin varlık aşkın,<br />
O kutsi neşeye vurgun, durup dinlenemez canın.<br />
O coşkunun çekimiyle zorunludur yolculuğun;<br />
İlerleme arzusuyla kuşatılmış zira ruhun!</p>
<p>Yaratılış sırlarından haberdar olmak istersin,<br />
Bilinmezlik yığınından hemen kurtulmak istersin!<br />
Başlangıcın, günün, sonun, ki üç çetin muammadır&#8230;<br />
Geleceğin devirleri durur karşında hep hazır.</p>
<p>Anlamanın sevdasıyla, hep koşarsın hiç durmazsın,<br />
Hakikatin kokusunu almadan da oturmazsın!<br />
Sır perdesi karanlığı örtmüş olsun ister ise&#8230;<br />
Düşürmez, düştüğün yokluk ruhunu ümitsizliğe:</p>
<p>Emel meşalendir bir de kılavuz yoldaş olmuşken,<br />
Çekinmezsin sen hiç asla karanlıklara girmekten!<br />
Yaratılış gerçekleri bir gün gelip aydınlansa,<br />
Araştırmayı bırakıp bir an durur musun? Asla!</p>
<p>Bu sefer de Yaratan&#8217;ın hakikatini anlamak,<br />
Ateşiyle kavrulursun, durmaksızın koşturarak!<br />
Durmak yoktur senin için, hep bir ilerleyiştesin&#8230;<br />
Ne bu güne razı olur, ne gelenle yetinirsin!</p>
<p>Dururken böyle sonsuz bir ilerleyiş hep karşında;<br />
Tutup nasıl dersin &#8220;küçük bir varlığım ben aslında!”<br />
Meleklerden daha büyük iltifatlara mazharsın:<br />
Emanetleri yüklendin, zira sen başka cevhersin!</p>
<p>Eksik olmazken hayatın bin bir zorluğu sırtından;<br />
Ölümler ve tüm korkular saldırırken dört bir yandan;<br />
Sen en ağır belalara göğüs gerer maharetle,<br />
Yolundan kalmayıp daim gidersin&#8230; Hem ne süratle!</p>
<p>Yaratılışın eşsiz bir kopyası olduğun elbet,<br />
Tecelli etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:<br />
Nasıl davranmak gerekir, makamın böyle yüceyken,<br />
Hayvan olmasın, değerin meleklerden de üstünken?</p>
<p><em>Sadeleştiren: Fethi Güngör</em><br />
<em>Kartal, 27 Aralık 2014</em></p>
<p><em>Yetmiş sekiz sene evvel göçtü hak şairi Âkif,</em><br />
<em>Cennette en mûtenâ yer olsun mekânı ey Lâtîf!</em></p>
<p><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"> </span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
