<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;ani Hayat Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/kurani-hayat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/kurani-hayat/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 05 Sep 2018 12:14:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>DİNÎ MÜKTESEBATI KUR’AN’A ARZEDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2015 09:07:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:208-209]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Dilipak]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın dini]]></category>
		<category><![CDATA[ataların dini]]></category>
		<category><![CDATA[beşerî]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Din-i Mübin]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Yunus]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Sarmış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dini]]></category>
		<category><![CDATA[kültür ve din]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[rivayet]]></category>
		<category><![CDATA[Teke Tek]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=173</guid>

					<description><![CDATA[“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!” (Bakara 2:208-209) Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!”<br />
(Bakara 2:208-209)</p></blockquote>
<p>Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine din yükselen değer olmaya devam etmektedir. İnsanların inanma ve tapınma ihtiyaçlarını hurafe dinleriyle karşılamak için ince stratejiler yürüten egemen güçler, insanlığa huzur getirebilecek yegâne alternatif olan ‘İslam Dini’nin anlaşılmaması için büyük çabalar ortaya koymaktadır. Zira, indirilen İslam’ın hakikati anlaşıldığında kendi sömürge düzenlerinin yerle bir olacağını çok iyi bilmektedirler.</p>
<p>İndirilen ‘İslam Dini’ne derinden düşmanlık yapan ve yayılmasını engellemek için büyük bedeller ödeyen şer güçlerinin; toplumları uyutan uydurulmuş dine, başlarındaki kötü yöneticileri ve perişan durumlarını itiraz edilemez alın yazıları olarak kabul etmeyi müminlerine iman esası olarak telkin eden paralel dine pasif, hatta yer yer aktif destek vermeleri anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>Elinde tuttuğunu kendisini kurtuluşa erdirecek mutlak hakikat zanneden Müslüman topluluklardan gelecek iyi niyetli tepkilere ve sistemlerinin yok olmaması için bütün güçleriyle harekete hazır şer odaklarından gelecek saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültürel birikimi ayıklayarak vahyin onayına sunabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İyi niyetli tepkilere ve art niyetli saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p></blockquote>
<p>4 Ağustos 2015 akşamı Habertürk televizyonunda ‘Teke Tek’ programına konuk olan üç kıymetli hoca, yaklaşık beş saat süren canlı yayında Müslümanlar için hayati derecede önem arz eden konuları müzakere etmişti. Yankıları uzun süre devam eden bu programda Caner Taslaman; “&#8230; Şu an yaşanan din bir ilmihal İslam’ı. Müslümanlar zannetmesinler ki hadisi yaşıyorlar, Kur’an’ı yaşıyorlar. Kur’an’a rağmen neler var? O yüzden bu fıkıh literatürünün Kur’an süzgecinden geçirilmesi çok önemli…” sözleriyle Müslümanların din algısını şekillendiren fıkıh müktesebatının Kur’an’a arz edilmesinin zaruretine vurgu yapmıştı.</p>
<p>Mehmet Okuyan hoca; “… Çözüm dinî tüm kültürü Kur’an’a arz etmek. Biz toptancı yaklaşımın ekolü değiliz; süpürüp atmayız, süpürüp almayız. Bir mihenk taşını, bir ölçüyü alıp sözü ona vurmaktan yanayız. Rivayetleri Kur’an’a vuralım diyoruz&#8230; Zira, Kur’an adına, din adına konuşmak başka; Kur’an’dan konuşmak başka&#8230;” sözleriyle din kültürü müktesebatımızı toptan almak ya da süpürüp atmak yerine belli bir metot dahilinde Kur’an’a arz ederek, vahye uygun olan ile olmayanı ayıklamanın, vahye uygun olanı alıp aykırı olanı atmanın zaruretinden bahsetmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ataların ocağından külü değil közü taşıyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ı merkeze koyan tahkik ekolü mensuplarının itirazı kültüre değil, ona din muamelesi yapılarak Allah’ın kemale erdirdiği dine yamanmasınadır.</p></blockquote>
<p>Mustafa İslâmoğlu hoca ise aynı ‘Teke Tek’ programında Âlem-i İslam’ın mevcut perişan durumunu, bunun sebeplerini, tevbe edip arınarak ve kültürel birikimi ayıklayarak çıkış yolu bulabileceğimizi şu şekilde anlatmıştı:</p>
<p>“… İslam’ın sahibi kim? Biz İslam’ın talibiyiz, sahibi Allah’tır. Sahibiyiz deyince ona malımız muamelesi yapıyoruz, tasarrufta bulunmaya kalkıyoruz, mülkiyet zannediyoruz, onu başkasından kıskanmaya başlıyoruz. Din Allah’ın. Allah dinini tamamladı. Allah’ın tamamladığı dinine sen bir şey ilave ettiğinde ne demiş oluyorsun?&#8230; ‘Sen eksik bırakmışsın!’ demiş oluyorsun.</p>
<p>Din kimin için? İnsan mı din için, din mi insan için? Hangisi? ‘İnsan din için’ derseniz insanı bozdurup dine yediriyorsunuz&#8230; İnsan Allah’ın muradı. İnsan Allah’ın şaheseri. İslam insanlığın son adası, son sığınağı… Biz Müslümanlar İslam’ı çok yorduk. İslam’a yük olduk. Çok ağır bagajlar yükledik. ‘Şu âlimin görüşü’ dedik, İslam’ın sırtına yükledik. ‘Şu mezhebin görüşü’ dedik İslam’ın sırtına yükledik. ‘Bizim şeyhin yorumu’ dedik İslam’ın sırtına yükledik.</p>
<p>İslam’ın sahibi Allah’tır. Tanımlama hakkı Allah’ındır. Biz sahibi değiliz, dini biz tanımlayamayız. Kendini dinin sahibi sanırsan, mezhebini, meşrebini dinin sahibi sanırsan tanımlamaya başlarsın. Tanımlarsın, karşındakini kendi tanımına göre dine sokar ya da dinden çıkarırsın. Dini tanımlamaya kalkmak Allah’tan rol çalmaktır!</p>
<p>İnsan olmadan Müslüman olunmaz, bunun altı çizilmeli… İnsanlığın yüz karası olursak bu sadece bizim değil, insanlığın vebali olur. Kalpsiz ve şefkatsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın kalbi olmaya aday olmamız gerekiyor. Şefkatsizlere anne olmamız gerekiyor.</p>
<p>Biz tevbeyi, özeleştiriyi unuttuk. Yunus gibi tevbe etmeliyiz. Suçlu öteki değil, hayır, suçlu biziz! Kültürümüzü eleyeceğiz, atalarımızın ocağından külü değil, közü taşıyacağız!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Ataların dini’nden ‘Allah’ın dini’ne dönebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır.</p></blockquote>
<p>Yakın zamanda Yeni Akit gazetesinde peş peşe yayımladığı bir kaç yazısında Müslümanların sorunlarını Türkiye özelinde analiz eden Abdurrahman Dilipak, İslam ümmetinin “dine karşı bir din” tehdidi ile karşı karşıya olduğuna (28.07.2015) dikkat çekerek, kültürün dinleştirilmesinin yol açtığı vahim sonuçları ve çözüm önerilerini şu sözleriyle özetlemiştir:</p>
<p>“&#8230; Halkın bilgisi dışında bir hakikat kaynağı varsa, insanlar için taklitten başka bir yol kalmıyor. Tabii bu kader tartışmalarını, keşf, keramet, şefaat tartışmalarını da beraberinde getirecektir. Peygamberin ümmetinden gizlediği bir şeriat esasen mümkün değildir. Tamamlanmış, eksiksiz bir kitaptan söz ediyoruz. Onun insanlar için hidayet rehberi olmasından söz ediyoruz.</p>
<p>Bakınız, bugünkü fitnenin altında bu din algısı üzerindeki farklı yorumlar yatıyor. Bu tartışma ile bizi atomize etmek, sonra birbirimize karşı kışkırtıp nötralize etmek ve ardından da insanları neye inanacaklarını bilmez hale getirmek istiyorlar. Böylece agnostik hale gelen halk kolayca dinden soğutulabilecektir&#8230;” (100 Yılda Bir Müceddid, 27.07.2015).</p>
<p>&#8220;&#8230; Biz, tek parti döneminde 54 farzla sınırlı bir din algısını, çok partili dönemde seremoni ve ritüellerle zenginleştirdik ama, o evrensel genişlik, tevhidi duruş, tefekkür derinliği, hikmet ve estetik yönünü, ilmi yanını ihmal ettik.. Tefrika felaket halini aldı. Allah’ın dini, yeri göğü, ölümü ve hayatı açıklıyor, ama bizim yaşadığımız din, karı ile koca arasındaki ihtilafı bile çözmüyor.. Şimdi bizim aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor.</p>
<p>“Atalarımızın dini”nden “Allah’ın dini”ne dönmemiz lazım, dinimizi mezhep, ideoloji ve tarikatımızın içine sıkıştırmak yerine, mesleğimizi, meşrebimizi, tarikatımızı, mezhebimizi dinin çerçevesi ile çerçevelememiz, din dışı oluşum ve geleneklerden ise hayatımızı arındırmamız gerekiyor. Dinimizi Kur’an ve sünnete göre tashih etmemiz gerekiyor.. Din büyüklerimizi İlah ve Rab edinmememiz, dinimizi Allah’a has kılmamız gerekiyor.&#8221; (Biz Gökte Uçar Suda Yürürüz, 26.08.2015).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Doğruyu eğriden ayırabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermemek için dikkatli olmalıyız.</p></blockquote>
<p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır. Dinî müktesebatımızı, din zannettiğimiz kültürel birikimimizi Kur’an’a arzedebildiğimiz takdirde hangi inanç, tutum ve davranışlarımızın indirilmiş dinin, hangilerinin de kültürel dinin emirleri olduğunu rahatlıkla birbirinden ayırabiliriz. Burada birkaç hususu örnek olarak vurgulamakla yetinmek durumundayız:</p>
<ol>
<li>Kur’an’ın korunduğunu haber veren indirilmiş dine rağmen; uydurulmuş dinin bazı ayetlerin lafzının, başka bazı ayetlerin de manasının yok olduğu anlamına gelen yorumlarını muteber kabul etmemeliyiz.</li>
<li>Allah’ın indirdiği dinde sözü edilen dünya, ahiret, gayb ve şahadet âlemlerinin yanı başına kondurulan, Kur’an’da olmadığı halde uydurulan dinde büyük manalar yüklenen berzah âlemi, kabir âlemi, misal âlemi, ezel âlemi, ruhlar âlemi gibi hayali âlemlere itibar etmemeliyiz.</li>
<li>Peygamber’in gaybı bilmediğini açıkça söyleyen Kur’an ayetlerine rağmen; uydurulmuş dinin bunun tam aksini iddia eden yorumlarına kutsal metin muamelesi yapmamalıyız.</li>
<li>İndirilmiş dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın öldüğünü söylemesine rağmen; uydurulmuş dinin onun gökte yaşadığını ve geri döneceğini iddia eden rivayetleri üzerine akide bina etmemeliyiz.</li>
<li>Zannın hak namına hiç bir kıymet ifade etmediğini açıkça ifade eden Kur’an-ı Mübin’e rağmen; ilim ve akıl dışında bir çok bilgi kaynağını dinimizin, inancımızın ve hayatımızın odağına oturtmamalıyız.</li>
<li>Tercihlerimizin ve eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmemiz gerektiğini açıkça ve defalarca beyan buyuran Kur’an-ı Hakim’e rağmen; sorumluluktan kaçarak, tercih ve eylemlerimizin faturalarını başka adreslere keserek, çarpık bir kader anlayışını dinin merkezine yerleştiren kültür dininin zehirleyici tembelliğine teslim olmamalıyız.</li>
<li>Atalar yolunu körü körüne takip etmeyi yasaklayan Kur’an-ı Aziz’e rağmen; atalarımızdan gelen gelenek ve göreneklere din muamelesi yapan anlayışı mazur görmemeliyiz.</li>
<li>Bizi akıl, irade, vicdan, güç ve sorumluluk bilinci gibi yüksek nimetlerle donatan Rabbimiz sorumluluğun ve hesabın ferdi olduğunu beyan buyurmasına rağmen; kültür dininin ‘biat et rahat et’ zihniyetinin ayartıcı konforuna kapılmamalıyız.</li>
<li>Allah’ın kemale erdirdiği Din-i Mübin ile iktifa etmeli, haşâ Allah’a din, peygambere takva öğretircesine cahilane tavırlara girmemeli, Allah’a kul olmak yerine haşâ Allah’a ırgat muamelesi yapma densizliğine düşmemeliyiz.</li>
<li>Ezcümle, Allah’ın din olarak indirdikleri ile dinin aslında olmayan ve sonradan karışan görüş, yorum, karar, içtihat ve uygulamaları birbirinden dirayetle ayırabilmeliyiz. Ancak, bu ayıklamayı yapabilmek için önce temyiz kudretimizi güçlendirmeliyiz.</li>
</ol>
<p>Aksi takdirde Kur’an’ın berrak mesajını kulak ardı etmek veya bu mesajı din kültürünün ürettiği paralel din ile örtmek gibi vahim bir neticeye hizmet etmekten, böylece dünyada ve ukbâda azaba duçar olmaktan kurtulamayız. Din ile kültürü ayırt edemez isek, bilge kral merhum Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermiş oluruz. Keza, Kur’an şairi merhum Mehmet Âkif’in ağır tenkidine muhatap oluruz, Allah korusun:</p>
<p><em>“Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;</em></p>
<p><em>Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz kültüre değil onu dinin yerine koymayadır</strong></p>
<p>İndirilen din ile uydurulan dini, Allah’ın dini ile onun yanı başında oluşturulan paralel dini birbirinden ayırt etmenin zaruretine vurgu yapan âlim ve mütefekkirler kültür düşmanlığı yapan insanlar değildir. Onların itirazı kültüre din muamelesi yapılarak, Allah’ın kemale erdirdiği dine noksan muamelesi reva görülerek ona ilave yapma girişimlerinedir. Nitekim, kültürel müktesebatın Allah’ın dinine eklemlenmesi neticesinde beşerî olana ilahi muamelesi yapılması hadsizliğidir. Ümmet-i Muhammed’in sorularının ana kaynağını oluşturan bu mesele anlaşılır ve kültür ile din tefrik edilir, dinî müktesebat Kur’an’a arzedilir, vahye uyan alınıp uymayan atılır, kültür ve geleneği kendi yer ve konumlarında tutmaya razı olunur ve dinin yerine geçirilmeye kalkışılmazsa mesele kalmaz.</p>
<p>İbrahim Sarmış hocanın vurguladığı gibi “önce ve her şeyin üstünde Kur’an’ın olması gerektiğini seslendirenler ne Kur’an’ın uygulaması olan pratik sünneti yahut tümden hadisi gözardı etmiş, ne de kültürün ve okumanın düşmanlığını yapmıştır. Bütün istedikleri ve söyledikleri, Allah’ın âlemlere hidayet ve rahmet olarak indirdiği Kur’an’ın din olarak görülmesi, uygulama ve anlatım olarak sünnetin onun uygulaması olarak bilinmesi ve din adına yazılanların ve söylenenlerin Kur’an’la test edilmesi, ona uygun olanların alınması, aykırı olanların bırakılmasından ibarettir.” (Kültürün Dinleşmesi ve Savunulması, Kur’ani Hayat, sayı: 43, s.15, Eylül 2015).</p>
<p>Sonuç olarak; tevhit inancından uzaklaşan, şirkin envaı çeşidine bulanan, dinlerden herhangi bir din haline dönüştürülen mevcut din; tarihin belli dönemlerinde kalmış, bireyin ve toplumun sorunlarına çözüm üretmeyen, hattâ, müntesiplerine büyük acılar çektiren ağır sorunlara bizzat kaynaklık eden, hayattan kopuk, ruhaniyet ve maneviyat yumağı bir ‘ibadet’ dini yani tapınak dini haline gelmiştir. Oysa İslam tapınak değil hayat dinidir, ‘ibadet’i değil kulluğu esas alır vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN AYI RAMAZANDA İHYA OLMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuran-ayi-ramazanda-ihya-olmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuran-ayi-ramazanda-ihya-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2015 18:55:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:183-184]]></category>
		<category><![CDATA[2:185]]></category>
		<category><![CDATA[2:186]]></category>
		<category><![CDATA[2:187]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[kadir gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an ayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Savm]]></category>
		<category><![CDATA[zekât]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=106</guid>

					<description><![CDATA[“Ramazan ayı, içerisinde insanlara ilahi mesajları açıkça ortaya koyan, tevhit ile şirki ayırt eden Kur’an’ın elçimiz Muhammed’e vahyedilmeye başlandığı önemli bir aydır. Bu ay girdiğinde hepiniz oruç tutunuz&#8230;” (Bakara, 2/185). İhya olmak; canlanmak, çok daha iyi duruma gelmek demektir. Rabbimizle, Kur’an’la, kendimizle, ailemizle ve insanlarla ilişkilerimizi gözden geçirmek, kendimizi derleyip toparlamak, bedenimizi ve ruhumuzu tazelemek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ramazan ayı, içerisinde insanlara ilahi mesajları açıkça ortaya koyan, tevhit ile şirki ayırt eden Kur’an’ın elçimiz Muhammed’e vahyedilmeye başlandığı önemli bir aydır. Bu ay girdiğinde hepiniz oruç tutunuz&#8230;” (Bakara, 2/185).</p></blockquote>
<p>İhya olmak; canlanmak, çok daha iyi duruma gelmek demektir. Rabbimizle, Kur’an’la, kendimizle, ailemizle ve insanlarla ilişkilerimizi gözden geçirmek, kendimizi derleyip toparlamak, bedenimizi ve ruhumuzu tazelemek için ramazan ayı eşsiz bir nimet olarak varlığımızı kuşatacak. Ramazanda oruçla bedenimizi, Kur’an’la ruhumuzu terbiye edebilirsek, on bir ayın sultanını ona yakışır şekilde ihya etmiş, bu mübarek ayda oruç ve Kur’an ile ihya olma imkânı elde etmiş oluruz.</p>
<p>Sözlük anlamına da uygun olarak ‘kuru sıcak’ günlerde ihya edeceğimiz ‘ramazan’ ayı, ay takviminin dokuzuncu, üç ayların sonuncu ayıdır. Bu ayı diğer onbir aydan farklı ve üstün kılan özellik, vahyin inmeye başladığı ‘kadir gecesi’nin bu ayın içinde olmasıdır. Dolayısıyla, bu aya “Kur’an ayı” denmesi son derece isabetli bir tanımlama olmuştur.</p>
<p>İnsanlık, son vahyin inmeye başladığı bir ramazan gecesinde, kıyamete kadar sürecek bir ihya projesine muhatap olmuştur. Dolayısıyla, bu mübarek ayda vahiyle daha yakın bir temas kurabilirsek, Kur’an’ı anlayarak daha çok okuyup okuduklarımızla tasavvurlarımızı gözden geçirirsek ve hayatımıza çekidüzen verirsek, muktezayı hâle mutabık bir davranış ortaya koymuş oluruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Oruç: kendini tutmak</strong></p>
<blockquote><p>İmam Cafer, ‘Kur’an’ı hakkıyla okumaktan gaye, onu tefekkür edip, ahkâmıyla amel ederek, müjdelerini umarak ve yasaklarından sakınarak okumaktır’ der.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın doğum ayı olan ramazanı oruç ile ihya etme emrinin hikmeti nedir? Bu mühim sorunun cevabını Mustafa İslâmoğlu hocamdan dinleyelim:</p>
<p>“Farsça ‘gün’ anlamına gelen <em>rûze</em>’nin Türkçeleşmişi olan ‘oruç’un Kur’an lisanındaki karşılığı <em>savm</em>’dır. <em>Savm</em>, hem ‘tutmak’ hem de ‘terk etmek’ anlamını ihtiva eder. Kelimenin kök manası ‘yeme ve içmeden kesilmek, ağzı kapalı olmak, içine ilave bir şey almamak’tır. Lisanımızda namazı “kılarız”, abdesti “alırız”, zekâtı “veririz”, kelime-i şehadeti “getiririz”, hacca “gideriz”, orucu ise “tutarız”.</p>
<p>Oruç tutmak, başta orucun tarafını tutmaktır. Yani, “Ben oruçtan yanayım, ben orucun tarafındayım!” demektir. Oruç tutmak kendini tutmaktır. Başımıza ne geliyorsa kendimizi tutamadığımız için geliyor. Günahların kökeni, öfkesini tutamamak, nefsini tutamamak, şehvetini tutamamak, dilini tutamamak gibi sebeplere dayanır. Kişi orucu ne kadar tutarsa, oruç da kişiyi o kadar tutar. Kim orucun başını dik tutarsa, oruç da onun başını dik tutar. Oruç onu kula kul olmaktan koruyan bir kalkan, onu kulu kul edinmekten koruyan bir akıl olur. Bu anlamıyla oruç ‘aç kalmak’ değil ‘beslenmek’tir. Aç bırakılan bedendir. Bunun anlamı, insanın maddi yanının ‘ikincil’ olduğunu vurgulamaktır. Birincil olan yanı akleden, düşünen, hatırlayan, öğüt alan, inanan, değer üreten, iyiyi kötüden ayıran yanıdır&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an ayı ramazan</strong></p>
<blockquote><p>Reşid Rıza, anlayarak Kur’an okumanın her mükellefe farz olduğunu savunur ve Müslümanların hazin durumunu Kur’an’ı anlamamaya ve taklitle yetinmeye bağlar.</p></blockquote>
<p>Kutsiyet ve bereketin sebebi zaman değil vahiydir. Vahyin sebebi <em>hidayet</em>, yani “rehberlik”tir. Hidayetin sebebi ise tüm vahiylerin vasfı olan <em>beyyinât</em> ve <em>furkân</em>’dır. <em>Beyyinât, </em>“savunulan hakikati isbatlamak için yeterli olan apaçık belgeler” anlamına gelir. <em>Furkân</em> ise “iyiyi kötüden, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, adaleti zulümden ayırmaya yarayan nitelik veya yetenektir.” Ramazan orucunu emreden Bakara Sûresi’nin 285. âyetinde Kur’an işte bu iki vasfıyla takdim edilir. Vahiy muhatabına rehberlik etme (hidayet) amacını ancak âyette vurgulanan iki vasfı sayesinde gerçekleştirir. Bunların birincisi olan <em>beyyinât;</em> Kur&#8217;an&#8217;ın kendisinde olup karşısındakine sunduğu; ikincisi olan <em>furkân</em> ise muhatabında inşa ettiği bir niteliktir. Sadece Kur&#8217;an&#8217;ın inşa ettiği bir tasavvur ve akıl <em>furkân</em> olma vasfını kazanır. Böyle bir tasavvur ve akılla bakan bir göz ancak <em>beyyinât</em>&#8216;ın delalet ettiği hakikatleri yerli yerinde görür ve kavrar.</p>
<p>Kur’an’ın doğum ayı olan Ramazan’ın bedenin aç bırakılarak ihya edilmesinin nedeni burada ortaya çıkmaktadır. Bu neden, mü’minin akli ve ruhi melekelerini tahrik ve teşvik ederek onun anlama ve düşünme yeteneğini artırmaktır. Bunun Kur’an’la alakası açıktır: Bu suretle vahyin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmak. Zaten vahyi “okumak” da budur. Zira okumaktan maksat anlamaktır. Bir şey anlaşılmıyorsa, aynı zamanda okunmuyor demektir. İkra’ emr-i ilahisi, “oku” emrinden ayrı olarak bir de “anla” emrine muhtaç değildir. Okuyup anlamayı birlikte içerir. Tabii ki anlamaktan maksat yaşamaktır. Ne var ki, bir mesaj anlaşılmadan yaşanamaz.</p>
<p>İşbu nedenle ramazan Kur’an ayıdır. Ramazan bize Kur’an’ı getirdiği için ‘ramazan’dır. Ramazanlarımız Kur’an’ı okuduğumuz, anladığımız, yaşadığımız ve yaşattığımız kadar mübarektir&#8230; Ömrü Ramazan olanın âhireti bayram olur. O bayram cennetin ta kendisidir. Ramazan mü’minde şu sözü söyleme şuurunu inşa eder: Küfre, şirke ve zulme karşı orucumu bozarsam, keffaretim cehennem olsun!” (M.İslâmoğlu, “Kur’an ve Ramazan”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2008, sayı: 2, s.3-5).</p>
<h4><strong>Oruç ve ramazan âyetleri </strong></h4>
<h4>Kur’an-ı Kerim’de oruç ve ramazanla ilgili beyanların toplu halde yer aldığı Bakara Sûresi’nin ilgili âyetlerini, Hasan Elik hocanın “Özlü Kur’an Tefsiri”nden okuyalım:</h4>
<p>“183-184: Ey elçimiz Muhammed’e iman edenler! Oruç ibadeti sizden önceki dönemlerde vahyedilen kitaplarda farz kılınmış olduğu gibi, ramazan ayında size de farz kılınmıştır. Bu ay içerisinde hasta veya yolcu olan ve bu durumu sebebiyle oruç tutamayanlar, bu özür hali bittikten ve ramazan geçtikten sonra, tutamadığı günler kadar oruç tutsun. Ayrıca ramazan ayında, hasta veya yolcu olduğu için oruç tutamayanlar içerisinde varlıklı olanlar, özürleri bittikten ve ramazan ayı geçtikten sonra, hem tutamadıkları orucu tutmalı hem de fidye vermelidirler. Bu fidyenin miktarı, bir yoksulu doyuracak erzaktır. Kim gönülden gelerek daha fazlasını verirse, bu onun için daha hayırlı olur. Elbette ki hastalık ve yolculuk şartlarına rağmen ramazan orucunu tutmanız sizler için en iyi olanıdır.</p>
<p>185: Ramazan ayı, içerisinde insanlara ilahi mesajları açıkça ortaya koyan, tevhidle şirki ayırt eden Kur’an’ın elçimiz Muhammed’e vahyedilmeye başlandığı önemli bir aydır. Bu ay girdiğinde hepiniz oruç tutunuz. Yolcu veya hasta olanlar, tutamadıkları oruçları başka bir zamanda tutabilirler. Böylece oruç tutamadığınız günleri daha sonradan tamamlamış, sizleri bu tevhide yönlendiren Allah’a şükretmiş, O’na olan kulluk görevinizin bir kısmını ifa etmiş olursunuz. Allah sizin için zorluk değil, kolaylık murat eder.</p>
<p>186: Ey elçimiz Muhammed! Allah nezdinde bazı varlıkları aracı kabul eden ve kendilerini Allah’a yakınlaştıracakları ümidi ile onlara dua eden müşriklere de ki: Allah’a ulaşmak için o varlıkların aracılığına ihtiyacınız yoktur. Zira Allah sizlere çok yakındır. Eğer benim peygamberliğime ve tevhide iman ederseniz, sizlere hak ettiğiniz mükâfatı verecektir. Bu nasihati dikkate alıp şirkten vaz geçerseniz, doğru yola ermiş olursunuz.</p>
<p>187: Ey müminler! Oruçlu olduğunuz günlerin gecelerinde eşlerinizle ilişkiye girebilirsiniz. Sizler eşlerinizle et ve tırnak gibisiniz. Birbirinizin en özel hallerini bilir, sırlarını muhafaza edersiniz. Allah, oruçlu olduğunuz ramazan ayında geceleri dahi eşlerinizden uzak durmanın sizin için oldukça zor ve sıkıntılı olduğunu bildiği için size bu ruhsatı vermiştir. Buna göre gece boyunca, yani tan yerinin aydınlığı gece karanlığından iyice ayrılıncaya kadar yiyip içebilir ve eşlerinizle yakınlaşabilirsiniz. Tan yeri ağardıktan sonra artık bu fiilleri kesmeli ve akşam vaktine kadar oruçlu kalmalısınız. Diğer taraftan, mescitlerde itikafa girdiğiniz dönemlerde eşlerinizle ilişkiye girmeyiniz. Bunlar Allah’ın bu hususla ilgili olarak sizlere bildirdiği hükümlerdir. Sakın bunları çiğnemeyiniz. Allah sizlere işte bu şekilde hükümlerini açıklamaktadır ki, O’nun rızasına uygun ameller yapabilesiniz.” (Elik ve Coşkun, Tevhit Mesajı, 2013:64-66).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Müslümanlar Kur’an’ı anlamış değil!</strong></p>
<blockquote><p>İmam Gazali, Kur’an’ı anlamadan ve ondan yararlanmaksızın okuyanları aldanmışlar arasında sayar.</p></blockquote>
<p>Elbette vahyi anlama çabasını bir aya hasretmek doğru bir yaklaşım değildir. Ancak, mübarek ramazan günlerinde, her zamankinden çok daha uzun ve çok daha derinlikli bir şekilde Kur’an’ı yeniden anlama çabası içine girmeliyiz. Zira, Üstad Cevdet Said’in ifadesiyle, Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile günümüz Müslümanlarının tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe bulunmaktadır! Üstada göre, uzunca bir süredir yaşadığımız perişan vaziyet, Müslümanların Kur’an’ı hakkıyla anlamadığının en bariz göstergesidir:</p>
<p>“Maalesef, milyonlarca müslüman için Kur’an hâlâ inmemiş hükmündedir! Her gün en az kırk kez okuduğumuz Fâtiha’yı, hattâ, sadece “<em>Rabbü’l-âlemîn</em>” âyetini tam kavrayabilsek, bütün meseleyi çözeceğiz. Ama, maalesef daha Fâtiha Sûresi bile yeterince anlaşılamamış! <em>Rabb</em>, Allah’tır. <em>Âlemîn</em>: kâinat, insanlar ve âhirettir. Bütün Kur’an’ı okuduğumuzda, tüm âyetlerin bu dört temel konu etrafında odaklandığını görürüz. Ayağımızı sağlam basarsak, yani, Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış ve yaklaşım geliştirebilirsek, sorunlarımız bir bir çözülecek. Hak gelince batıl kendiliğinden yok olacak.</p>
<p>Mesela, Furkan Sûresi’nin son kısmında Rahman’ın kulları anlatılır. Bu sûrede “<em>We câhidhum bihi cihaden kebîra</em>: Onlarla Kur’an yoluyla en büyük cihadını gerçekleştir” buyurulur ve ‘büyük cihad’ın silahla değil, Kur’an’ın yüce mânâ ve hakikatlerini insanlara anlatmak yoluyla yapılması gerektiği anlatılır. Oysa insanlar bu âyeti bu şekilde anlamamış, silah yoluyla cihadın doğru bir yöntem olduğunu zannetmiştir. Oysa cihad, asla ‘insanları öldürmek’ değildir! Bilakis cihad, Kur’an’ın anlaşılması ve mesajının yayılması için mücadele etmektir.</p>
<p>İnsanlara ‘lâilahe illallah’ı bile dayatmak caiz değildir. Bunu yeterince anlamazsak, yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz inanış ve davranışlar da yanlış olacaktır. DAİŞ vb. hareketler yanlış bir düşünce üzerine davranışlarını bina ettiği için, doğru bir iş yaptıklarını zannederek yanlış işler yapıyorlar. Oynanan oyunun hakikatini görüp şiddetten uzak durmamız gerekir. Yoksa düşmanlarımız, Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak bazı örgütler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vuracaklar&#8230;” (F.Güngör ve İ.Hasanoğlu, “Allâme Cevdet Said ile Kur’an’ın Sorun Çözme Yöntemi Üzerine”, Öze Dönüş dergisi, Kış 2015, sayı: 1, s.34-42).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ı anlayarak okumak ibadettir</strong></p>
<p>Kur’an ayı ramazana hazırlık çabalarına mütevazı bir katkı olması niyazıyla kaleme aldığımız bu yazımızı, merhum Abdulcelil Candan hocanın konumuzla doğrudan alakalı bir makalesinden kısa bir iktibasla bitirelim:</p>
<p>“Kur’an’ı okumaktan gaye, onu düşünerek ve anlayarak okumaktır (Sâd, 38/28). Said b. Cübeyr Kur’an’ı anlamadan okuyanı kör insana benzetir. Bakara Sûresi’nin 121. âyetinde geçen “hakkıyla okumak”tan gaye; lisan, akıl ve kalp üçlüsünün uyumlu birliktelikle gerçekleştirdiği bir okumadır. Lisan güzel telaffuz eder, akıl anlamını bihakkın kavramaya çalışır, kalp ise bu mânâların hizmet ettiği maksatları idrak etmek için tefekkür eder. İmam Cafer es-Sadık da âyetin tefsiri bağlamında şu tespiti yapar: Kur’an’ı hakkıyla okumaktan gaye, onu tefekkür edip, ahkâmıyla amel ederek, müjdelerini umarak ve yasaklarından sakınarak okumaktır. Yoksa, tefekkürsüz bir ezberleme ve harfler üzerinde zaman geçirme değildir.</p>
<p>Kur’an, kendisini anlamadan okuyanları sağır ve körlere benzetmiştir (Furkan, 25/73). Zerkeşi, “Kur’an okudukları halde Kur’an onları gırtlaklarını geçmez,” hadisinin, Kur’an’ı tecvidle okudukları halde manasını anlamayanlar hakkında olduğunu söyler. Reşid Rıza, anlayarak Kur’an okumanın her mükellefe farz olduğunu savunur ve Müslümanların içinde bulundukları hazin durumu Kur’an’ı anlamamaya ve taklitle yetinmeye bağlar. İmam Gazali, Kur’an’ı anlamadan ve ondan yararlanmaksızın okuyanları aldanmışlar arasında sayar. Kısacası, Kur’an’ı anlamadan okumak insana cüzi oranda sevap getirse bile, Kur’an’ın gönderiliş gayesini ve okuma emrinin maksadını gerçekleştirmez&#8230;” (A.Candan, “Ramazanda Kur’an Okumak”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2008, sayı: 2, s.26-30).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuran-ayi-ramazanda-ihya-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BATI’NIN NÂKIS İNSAN HAKLARI  SÖYLEM VE BELGELERİYLE YETİNMEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2015 10:55:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:258]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa insan hakları sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Coşkun Can Aktan]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hayy]]></category>
		<category><![CDATA[eski roma]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[haklar ve özgürlükler antolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[İHEB]]></category>
		<category><![CDATA[insan hak(sızlık)ları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları evrensel bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[insan vecibeleri]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kuala lumpur]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=76</guid>

					<description><![CDATA[Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir. Bir medeniyetin ürettiği söylem ve eylemler, ontolojik zemininin izlerini taşır. Batı’da ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri ile bunların pratikleri, beş asırlık tecrübeye rağmen sorunlarından [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir.</p></blockquote>
<p>Bir medeniyetin ürettiği söylem ve eylemler, ontolojik zemininin izlerini taşır. Batı’da ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri ile bunların pratikleri, beş asırlık tecrübeye rağmen sorunlarından kurtulabilmiş değildir. Bunun sebebi, Batı’da insanın günahkâr doğduğuna inanılmasıdır. Batı medeniyeti fıtraten kötü kabul ettiği insanı hep hayvan üzerinden tanımlar; alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan&#8230; tanımları üzerinden geliştirilen sadece ‘insan’ algısı değil, ‘hak’ algısı da sorunludur. Vecibe yüzünü ihmal eden ve sorumluluk dengesini kurma kaygısı gütmeyen tek yönlü hak algısı, Batı’da üretilen insan hakları söylem ve belgelerine de yansımaktadır. Nitekim bu çarpık insan tasavvuru ve illetli hak algısı Batı medeniyetinin sonunu getiren iki önemli neden olmuştur. Batı’nın içtenlikten uzak, ayrımcı ve maddeci medeniyetinin temelinde yatan ve Eski Roma’ya kadar uzanan güç kutsayıcılığı ile kaynakların kıt, ihtiyaçların ise sınırsız olduğu, keza üretimin aritmetik, nüfusun ise geometrik olarak çoğaldığı, dolayısıyla beyaz insanın hayatta kalabilmek için dünya pastasından daha fazla pay almaya hak sahibi olduğu düşüncesine zemin hazırlayan derin yanılgıları vardır. Ne var ki Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir.</p>
<p>Tarihte başka bir dinle yaşama tecrübesinin zayıf olduğu Batı’da geliştirilen insan hakları söyleminin sorunlu oluşunun temelinde yatan bir başka sebep, Batı’da insan hakları tarihinin, kiliseden ve burjuvaziden koparılan hakların tarihi olarak gelişmesidir. Zira Batı’da yaygın zihniyete göre kilise haşâ Tanrı’dan, kral kiliseden, burjuva sınıfı da kraldan haklarını söke söke almıştır. Bu çarpık zihniyet zemininde üretilen insan hakları belgelerinin bütün insanları değil, öncelikle Batılı insanları ‘insan’ ve ‘hak’ bağlamında muhatap aldığı, uygulamada ortaya çıkan belirgin ayrımcılık çelişkisini gideremediği yüzlerce açık örnekte açıkça ortaya çıkmıştır.</p>
<blockquote><p>Batı’da yaygın zihniyete göre kilise haşâ Tanrı’dan, kral kiliseden, burjuva sınıfı da kraldan haklarını söke söke almıştır.</p></blockquote>
<p><strong>Hiç olmamasından iyi ama yeterli değil</strong></p>
<p>Batı’nın insan hakları söylem ve belgeleri yetersiz olmakla birlikte, evrensel doğruya ve adalete yönelmede bir imkân olarak değerlendirilebilir. Batı’da üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin; ihmalleri, yanlışları ve kazanımları ile birlikte ve İslam dini ve Müslümanlar başta olmak üzere tüm din ve toplumların kırmızı çizgilerini de hesaba katarak yeniden değerlendirilmesi ve noksanlıklarının giderilmesi gereklidir.</p>
<p>Mevcut insan hakları birikimini insanlığa ait bir havzanın tecrübesi olarak kabul edip, insanlığın diğer havzalarının da tecrübeleri ile buluşturup, tüm insanlığı kuşatan kapsamlı bir çerçeve elde etmek mümkündür. Hak ve hukuk tanımadan dünya çapında elde ettiği askeri, siyasi ve ekonomik üstünlüğünü kötüye kullanan ‘Batılı’ insanın kendi tecrübesini tüm insanlığın kazanımı olarak sunması, salt bu tecrübeye dayanan bir insan hakları söylemi ve belgesi dayatması, diğer uygarlıkları görmezden gelmesi insan hakları söylemiyle çelişmektedir. Batı’nın bu müstekbir ve müstağni tavrının diğer toplumlar tarafından kabul edilmesi ve kanıksanması da insan haysiyeti ve insan hakları söylemiyle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple, “insan hakları” söylem ve belgelerinin Batı’nın tahakkümünden kurtarılması ve kapsamlı yeni bir insan hakları belgesi hazırlanması bir insanlık ödevi olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<blockquote><p>“İnsan hakları” söylem ve belgelerinin Batı’nın tahakkümünden kurtarılması ve kapsamlı yeni bir insan hakları belgesi hazırlanması bir insanlık ödevi olarak önümüzde durmaktadır.</p></blockquote>
<p><strong>“İnsan hakları” mı, “insan vecibeleri” mi?</strong></p>
<p>Batı’nın “insan vecibeleri”ni ihmal eden yaklaşımını, Mustafa İslâmoğlu Hoca’nın Kur’ani Hayat dergisinin insan hakları konulu sayısında kaleme aldığı baş yazıdan iktibas edelim: “Batının temel insan hakları olarak saydığı unsurlar, İslam’a göre hak değil vecibedir. Mesela en temel hak olan “yaşama hakkını” ele alalım. Batıda, “yaşama” temel bir insan hakkı olarak ele alınır. Zira tüm diğer haklar gibi, bu hak da, alt sınıfların mücadele yoluyla egemenlerden aldığı haklardan biridir. Fakat Batı’da “yaşama hakkı” olarak ele alınan şey, İslam’da çok daha üst seviyeye çıkarılarak, “yaşama vecibesi” olarak ele alınır. Zira insanlar hayatı, kendilerini yönetenlerin lütfu olarak elde etmemişlerdir. İslam aklında, hayat kölelere efendileri tarafından sunulmuş bir lütuf, altsınıflara burjuvazi tarafından sunulmuş bir hak, tebaaya yönetici tarafından sunulmuş bir ihsan değildir. Nitekim bu, tam da Nemrud’un bakış açısıdır: “&#8230; İbrahim demişti ki: “Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir”. (Nemrud) cevap verdi: “Ben de hayat verir ve öldürürüm!” (Bakara 2:258). Hayatın sahibi, “el-Hayy” olan Allah’tır. İnsana hayatı bahşeden O’dur. Sadece İbrahim’e değil, Nemrud’a da hayatı O vermiştir. Sadece efendilere değil, kölelere de hayatı O vermiştir. Sadece galiplerin değil, mağlupların hayatını da O vermiştir. Hayat, Allah’ın insanoğluna mukaddes bir emanetidir. İnsanoğlu, O’nun emanet ettiği hayatı korumakla mükelleftir. Bu da yaşamayı bir “hak” değil, bir “vecibe” kılar.</p>
<blockquote><p>Uygulamada hakkın değil gücün öne çıkmasına mani olamaması, özellikle doğu toplumlarına karşı siyasi baskı aracı olarak kullanılabilmesi İHEB’in itibarını zedeleyen önemli bir problemdir</p></blockquote>
<p>Hak ile vecibe arasındaki fark çok büyüktür. İnsan hakkından feragat edebilir. Buna kimse karışamaz. Hatta her feragat bir fedakârlık olduğu için, bunu yapan insan övülür. Hakkından feragat ettiğinden dolayı kimse sorumlu tutulamaz. Fakat insan, üzerine vecibe olan bir şeyden feragat edemez. Etse de buna “feragat” değil, “sorumsuzluk” denir. O kimse yükümlülüğünü yerine getirmediği için mesul duruma düşer. Bunu yapanın bizzat kendisi hak ihlali yapmış olur. Bu söylediklerimizi Batı’nın “yaşama hakkı” anlayışına tatbik edecek olursak: Batı’da yaşamak bir “hak” olduğu için, kişi bu hakkından feragat edebilir, vazgeçebilir. Hatta her hakta olduğu gibi bir başkasına devredebilir. Batıda intihara ve ötenaziye yaklaşımın temelinde bu yanlış tasavvur yatar. Fakat İslam’da yaşamak bir vecibe olduğu için, kişi bu hakkından kendi gönlüyle de olsa feragat edemez, vazgeçemez, bir başkasına devredemez. Bu yüzden İslam’a göre intihar çok büyük bir günahtır. Sebebi, Allah’ın emanet ettiği “yaşama vecibesini” ihlal etmek, hayat emanetine ihanet etmektir. Hak, özü itibarıyla hak değildir, yani hak mutlaklaştırılamaz. Öyle olsaydı katilin özgürlük hakkı elinden alınarak cezalandırılmazdı. Keza, bağımlının uyuşturucu kullanma hakkı elinden alınamazdı&#8230;” (İslâmoğlu, Kur’ani Hayat, 2015: 40/8-9).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batılı belgelerde yer almayan temel haklar</strong></p>
<blockquote><p>BM’de imtiyazlı beş ülkenin halâ veto hakkı kullanabilmesi, derhal sonlandırılması gereken bir insanlık ayıbıdır.</p></blockquote>
<p>Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948’de Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa Konseyi’nin 4 Kasım 1950’de Roma’da imzaladığı ve 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren “İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS)” Batı’da üretilen insan hakları belgelerinin en gelişmiş iki örneğidir. Dünyanın büyük çoğunluğunu yok sayarak belli başlı bazı ülkelerin ortaya koyduğu bu her iki sözleşmede göz ardı edilen temel hak ve hürriyetleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>Kâinatı yaratan, hayat, akıl, irade, hak bilinci gibi insana has yüksek emanetleri bahşeden Allah’ın yok sayılması, Allah hakkının söz konusu edilmemesi.</li>
<li>İnsanın yaratılmasına vesile olan, onu büyük zahmetlerle büyüten ve yetiştiren ana baba hakkının göz ardı edilmesi.</li>
<li>Hakların doğumla başlaması, dolayısıyla doğum öncesi ihlallerin suç kabul edilmemesi, hattâ kürtajda olduğu gibi bu ihlalin bir hak olarak kabul edilmesi. Oysa, ana rahmine düşen ve can bağışlanan ceninin sağlıklı doğma hakkı vardır.</li>
<li>Sadece insanların değil, hayvanlar ve bitkiler dahil tüm canlıların hayat hakkı.</li>
<li>Yetim ve öksüzler başta olmak üzere, yolda kalmış, borç yükü altında ezilen, vb. dezavantajlı kesimlerin hakları.</li>
<li>Aile, kardeş, akraba, komşu, dost, misafir vb. sosyal grupların hakları.</li>
<li>Dinin, ilahi kitabın, ulemanın, öğretmenin, dindaşların hakkı.</li>
<li>Asırlara baliğ olan uzun bir süreçte oluşturduğu manevi ve ahlaki değerleri görmezden gelinen toplumun hakkı.</li>
<li>Hakkı tesis ettiği için yüceltilmeyi hak eden ve yanıltmamayı bekleyen hukukun hakkı.</li>
<li></li>
</ul>
<p><strong>Batı kökenli hak belgelerinin temel zaafları27827</strong></p>
<blockquote><p>Salt hukuki sözleşmeler olarak kabul edilen insan hakları bildirgeleri ahlaki boyuttan yoksun olduğu için kolaylıkla siyasi manipülasyon aracına dönüştürülebilmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p></blockquote>
<p>İngiltere’de 1215 tarihinde papa, kral ve baronlar arasında yetki ve güç paylaşımını konu alan “Magna Carta Libertatum; Büyük Özgürlük Fermanı&#8221; ile başlayıp 19. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’da ve Amerika’da yirmiyi aşkın önemli bildirge imzalanmıştır. Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında yine Avrupa ve Amerika’nın odak noktayı oluşturduğu yetmiş kadar küresel önemli belge dünya ülkeleri tarafından imzalanmıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu kısa yazımızda biz BM’nin ve AB’nin insan hakları sözleşmelerini esas alarak her iki belgenin şu temel zaaflarına dikkat çekmek istiyoruz:</p>
<ul>
<li>Uygulamada hakkın değil gücün öne çıkmasına mani olamaması, özellikle doğu toplumlarına karşı siyasi baskı aracı olarak kullanılabilmesi İHEB’nin itibarını zedeleyen önemli bir problemdir. 67 yıldır geçerli olan bu bildirgeye rağmen BM’de imtiyazlı beş ülkenin halâ veto hakkı kullanabilmesi, derhal sonlandırılması gereken bir insanlık ayıbıdır.</li>
<li>Avrupa’da üretilen hak belgeleri; ötenazi, uyuşturucu kullanma, aileyi gereksiz gören nikâhsız birliktelikler ve eşcinsel evlilikler gibi anormal davranışları hak kapsamında ele alarak bütün bir insanlığın geleceğini koruma hakkını hafife almaktadır.</li>
<li>İçtenlikten yoksun olduğundan ayrımcılık yapmayı ve çifte standart uygulamayı kendine hak gören Batı, temel hakları ilkesel olarak savunmak yerine zamana, mekâna ve amaca göre farklı hak ve özgürlük söylemleri ortaya koyabilmektedir.</li>
<li>Ahlakı, vicdanı ve maneviyatı hesaba katmadığından ruhsuz olan bu bildirgeler, Batı’ya kendi menfaatleri doğrultusunda imtiyazlı bir hak algısı kurgulayabilme fırsatı tanıyabilmektedir. Salt hukuki sözleşmeler olarak kabul edilen insan hakları bildirgeleri ahlaki boyuttan yoksun olduğu için kolaylıkla siyasi manipülasyon aracına dönüştürülebilmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></li>
<li>Bireyin devlet karşısında korunmasına odaklanmış olması sebebiyle hakkın vecibe yüzünü görememesi, keza hak ve sorumluluk dengesini yeterince kuramaması BM ve AB insan hakları sözleşmeleri başta olmak üzere Batı menşeli insan hakları söylem ve belgelerinin derhal giderilmeyi bekleyen önemli zaafları olarak insanlığın önünde durmaktadır.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu belgelerin Türkçe tam tercümeleri için Hak-İş Konfederasyonu tarafından Coşkun Can Aktan editörlüğünde yayınlanan “Haklar ve Özgürlükler Antolojisi”ne bakılabilir (Ankara 2000: 39-634).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Adil Dünya Derneği’nin Aralık 1994’te Kuala Lumpur’da düzenlediği konferansın tebliğlerinden oluşan ve Pınar Yayınları tarafından 2004’te yayımlanan “İnsan Hak(sızlık)ları” isimli kitap bu konuda yüzlerce örneği detaylıca sunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSANI TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 11:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[akif]]></category>
		<category><![CDATA[akif insan şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[doğa bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[filozof]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[insan şiiri sadeleştirilmiş]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Canatan]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=36</guid>

					<description><![CDATA[Batı felsefesi, alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir. Tarih boyunca doğusundan batısına kadar dünyanın hemen her tarafında insanın mahiyetini kavramak için gayret sarf eden, bir meçhulü kendince tarif etmeyi deneyen çok düşünür gelip geçmiştir. Bunların büyük bir kısmı mahlukatın en [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Batı felsefesi, alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir.</p></blockquote>
<p>Tarih boyunca doğusundan batısına kadar dünyanın hemen her tarafında insanın mahiyetini kavramak için gayret sarf eden, bir meçhulü kendince tarif etmeyi deneyen çok düşünür gelip geçmiştir. Bunların büyük bir kısmı mahlukatın en kompleks üyesini tanımanın zorlu uzun yolunu sürmek yerine sadece bir hususiyetinden yola çıkarak onu tanımlayıvermeyi tercih etmiştir. Oysa, en değerli, en şerefli ve en üstün olduğuna dair elimizde kesin delil olmasa bile çok değerli, çok şerefli ve çok üstün bir varlık olduğunu, yeryüzünün yönetiminin uhdesine tevdi edildiğini Kur’an ayetlerinden öğrendiğimiz insanı anlamak, onun mahiyetini bihakkın kavramak, onu tanımlamak hakikaten hiç de kolay bir olay değildir.</p>
<p>Yaklaşık iki asırdan beri doğa bilimleri ve teknoloji yanında sosyal bilimlere de damgasını vurmuş olan Batı felsefesi ve bilimsel üretimi; alet kullanan hayvan, düşünen hayvan, söz verebilen hayvan, isyan eden hayvan, hisseden hayvan, ticaret yapabilen hayvan, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir. Doğu felsefesinde aynı indirgemeyi yapan düşünceler yanında insanda insanüstü vasıflar vehmeden yüceltmeci düşünce ve inanç hareketlerine de rastlanmaktadır.</p>
<p>Doğa ve tıp bilimleri kadar olmasa da önemli gelişmeler katetmiş olan insan ve toplum bilimlerine; özellikle filozofların, antropologların, ilahiyatçıların, psikologların, sosyologların ve pedagogların insanın hakikatini kavramaya  yönelik çalışmasına rağmen ‘insan’a dair esaslı izahlar getirilemeyişini Kadir Canatan, Alman filozofu ve felsefe tarihçisi Ernest Cassirer’in izahları çerçevesinde şöyle cevaplıyor: Bir taraftan insana ilişkin bilgilerdeki aşırı uzmanlaşmanın sebep olduğu epistemolojik parçalanma, diğer taraftan da bu parçalanmayı sona erdirecek kavramsal bir bütünlüğe ulaşmadaki zorluk (İnsan Fenomeni, Açılım Kitap, 2014: 8).</p>
<p>Doğu ile Batının ifrat ve tefritini reddeden İslam, insanı hak ettiği ve layık olduğu bir konumda değerlendirmiş, onu Allah’ın kulu ve yeryüzünün yöneticisi olarak takdim etmiş, yerde ve göklerdeki yaratılmışları da onun hizmetine ve emrine amade kılmıştır. Birbirlerinin halefi/halifesi olarak yeryüzünü imarla görevlendirilen insanın kâmil, olgun, bütün, tam bir insan olmasının yol ve yöntemini Kur’an apaçık şekilde ortaya koymuş, sevgili Efendimiz de, kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa ‘insan-ı kâmil’in en güzel örneğini hayatıyla göstermiştir.</p>
<p>Kendimizi bilme gayretiyle telif ettiğimiz ve geçen hafta bu sayfada sizlerle paylaştığımız “İnsanı Anlamak” başlıklı yazımızın mütemmimi olarak bu hafta büyük mütefekkir Âkif’in “İnsan” şiirini paylaşmak istiyorum (Safahat, Hece Yayınları, 2010: 80-82). İnsanla ilgili ayetlerin manzum tefsiri mahiyetindeki bu muhteşem şiiri, daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’ani Hayat dergisinin ‘insan’ konulu sayısında (Ocak-Şubat 2015: 39/118-119) yayımlanan manzum sadeleştirmemizle birlikte takdirlerinize sunuyorum:</p>
<p><strong>Mehmet Âkif ERSOY</strong></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><strong><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">İNSAN</span></strong></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">“Ve tez’umu enneke cirmun sağîr,</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">Ve fîke’ntava’l-âlemu’l-ekber.”</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">(İmam Ali)</span></em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></td>
<td><strong><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">İNSAN</span></strong></p>
<p><em><span style="font-size: 18px;line-height: 27px">“Sanırsın haa, sen cirmini sağîr,<br />
Sende cem’olmuşken âlem-i kebîr;<br />
Küçük bir cisim mi sanırsın kendini sen,<br />
En büyük âlem benliğinde saklı iken!”<br />
(İmam Ali)</span></em></td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 50%">Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,<br />
&#8220;Muhakkar bir vücûdum!&#8221; dersin ey insan, fakat bilsen.<br />
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:<br />
Avâlim sende pinhândır, cihanlar sende matvîdir:Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,<br />
Olur kalbin tecellîzâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.<br />
Musağğar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;<br />
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!</p>
<p>Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun;<br />
Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.<br />
Esirindir- tabîat, dest-i teshîrindedir eşya;<br />
Senin ahkâmının münkâdıdır, mahkûmudur dünya.</p>
<p>Bulutlardan sevâ’ik sayd eder irfân-ı çâlâkin;<br />
Yerin altında ma’denler bulur nakkâd-ı idrâkin.<br />
Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın;<br />
Nedir dağlar, semâ peymâ senin şehbâl-i pervâzın!</p>
<p>Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde,<br />
Olur dem-sâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde.<br />
Dayanmaz pîş-i ikdâmında mâni’ler müzâhimler;<br />
Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler.</p>
<p>Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fikr-i hikmettir,<br />
Ki her işrâkı bir sönmez ziyâ-yı sermediyyettir;<br />
Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilhâm-ı sa’yindir,<br />
Ki her hatvende eyler sâye-küster vâhalar zâhir.</p>
<p>Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller&#8230;<br />
Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller.<br />
Yıkar bârû-yı istibdâdı bir âsûde tedbîrin;<br />
Semâlardan inen te’yîdisin gûyâ ki takdîrin!</p>
<p>Taharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye;<br />
Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtîye!<br />
Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde,<br />
Bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde.</p>
<p>O istikbâledir şevkin, odur ma’şûk-i vicdânın,<br />
O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.<br />
O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırârîdir;<br />
Terakkî meyli artık fitratında rûh-ı sârîdir!</p>
<p>Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin,<br />
Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin!<br />
Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır&#8230;<br />
Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.</p>
<p>Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,<br />
Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.<br />
Serâir perde pûş-i zulmet olsun varsın isterse&#8230;<br />
Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman rûhunu ye’se:</p>
<p>Emel, meş’al-keşin, bir reh-nümâ hem-râhın olmuşken,<br />
Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten.<br />
Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnû’ât,<br />
Taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!</p>
<p>Tutar mâhiyyet-i Sâni’, o en heybetli mâhiyyet,<br />
Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et!<br />
Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbi’sin&#8230;<br />
Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kâni’sin!</p>
<p>Dururken böyle bîpâyân-ı terakkî-zâr karşında;<br />
Nasıl dersin ya &#8220;Pek mahdûd bir cirmim&#8221; tutarsın da.<br />
Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın:<br />
Tekâlîfin emânet-gâhısın bir başka cevhersin!</p>
<p>Hayâtın eksik olmazken ağır bin bârı arkandan;<br />
Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;<br />
Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,<br />
Yolundan kalmayıp dâim gidersin&#8230; Hem ne sür’atle!</p>
<p>Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,<br />
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:<br />
Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hem pâyen<br />
Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken.<span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></p>
<p><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"><br />
</span></td>
<td style="width: 50%">Haberdar olmamışsın kendi zatından da hâlâ sen,<br />
&#8220;Değersiz bir varlığım!&#8221; dersin ey insan, fakat bilsen.<br />
Senin niteliğin oysa meleklerden de yücedir<br />
Tüm âlemler sende saklı, dünyalar sende gizlidir:Taşarken Rahman&#8217;ın feyzi bütün yerlerden, göklerden<br />
Rabb’in nur üstüne nuru akseder senin sinenden!<br />
Cismin pek küçüktür amma zirvesi Hak san’atının;<br />
Bu onurla sınırın yok, sonu yok itibarının!</p>
<p>Sözün sultanı Allah’ın en güzel beyti olmuşsun;<br />
Hikmetle fıtrat verenin bilinmez sırrı olmuşsun.<br />
Emrindedir bütün varlık, tüm tabiat avucunda,<br />
Kararına boyun eğen tutsağındır senin, dünya.</p>
<p>Bulutlardan yıldırımlar avlar senin güçlü bilgin;<br />
Yerin altında madenler bulur tenkitçi idrâkin.<br />
Dalgalar naz beşiğindir, denizler ise yatağın;<br />
Neymiş dağlar, ölçer göğü, tek bir tüyü kanadının!</p>
<p>Hava, hükmünü hızlıca yayan bir araç anında,<br />
O an sesine yoldaştır âlemin her bir yanında.<br />
Dayanamaz gayretine karşı engeller, zorluklar;<br />
Kaçar, sen azimle cenge girişince saldırganlar.</p>
<p>Karanlıklarda gezsen de, fikir hikmet fenerindir,<br />
Bir ışık ki parıltısı sönmemiş, sönmeyecektir;<br />
Susuz çöllerde kalsan da, gayretin rehberin olur,<br />
Her bir adımında gölge eyler vahaları korur.</p>
<p>Ne zindanlar olur engel, ne idamlar, ne sürgünler&#8230;<br />
Duraksamaz, yürürsün sen, yol kesse de demir eller.<br />
Yıkar zulmün surlarını, sessiz sakin bir tedbirin;<br />
Pekişti hükmü seninle, göklerden inen takdirin!</p>
<p>Araştırmaktan usanmaz, yüceldikçe yücelirsin;<br />
Atıldıkça atılayım başka yarınlara dersin!<br />
Anlı şanlı günlerinde, mutlu mesut hallerinde,<br />
Daha uzak bir gelecek vardır senin hayâlinde.</p>
<p>O gelecek için coşkun, odur senin varlık aşkın,<br />
O kutsi neşeye vurgun, durup dinlenemez canın.<br />
O coşkunun çekimiyle zorunludur yolculuğun;<br />
İlerleme arzusuyla kuşatılmış zira ruhun!</p>
<p>Yaratılış sırlarından haberdar olmak istersin,<br />
Bilinmezlik yığınından hemen kurtulmak istersin!<br />
Başlangıcın, günün, sonun, ki üç çetin muammadır&#8230;<br />
Geleceğin devirleri durur karşında hep hazır.</p>
<p>Anlamanın sevdasıyla, hep koşarsın hiç durmazsın,<br />
Hakikatin kokusunu almadan da oturmazsın!<br />
Sır perdesi karanlığı örtmüş olsun ister ise&#8230;<br />
Düşürmez, düştüğün yokluk ruhunu ümitsizliğe:</p>
<p>Emel meşalendir bir de kılavuz yoldaş olmuşken,<br />
Çekinmezsin sen hiç asla karanlıklara girmekten!<br />
Yaratılış gerçekleri bir gün gelip aydınlansa,<br />
Araştırmayı bırakıp bir an durur musun? Asla!</p>
<p>Bu sefer de Yaratan&#8217;ın hakikatini anlamak,<br />
Ateşiyle kavrulursun, durmaksızın koşturarak!<br />
Durmak yoktur senin için, hep bir ilerleyiştesin&#8230;<br />
Ne bu güne razı olur, ne gelenle yetinirsin!</p>
<p>Dururken böyle sonsuz bir ilerleyiş hep karşında;<br />
Tutup nasıl dersin &#8220;küçük bir varlığım ben aslında!”<br />
Meleklerden daha büyük iltifatlara mazharsın:<br />
Emanetleri yüklendin, zira sen başka cevhersin!</p>
<p>Eksik olmazken hayatın bin bir zorluğu sırtından;<br />
Ölümler ve tüm korkular saldırırken dört bir yandan;<br />
Sen en ağır belalara göğüs gerer maharetle,<br />
Yolundan kalmayıp daim gidersin&#8230; Hem ne süratle!</p>
<p>Yaratılışın eşsiz bir kopyası olduğun elbet,<br />
Tecelli etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:<br />
Nasıl davranmak gerekir, makamın böyle yüceyken,<br />
Hayvan olmasın, değerin meleklerden de üstünken?</p>
<p><em>Sadeleştiren: Fethi Güngör</em><br />
<em>Kartal, 27 Aralık 2014</em></p>
<p><em>Yetmiş sekiz sene evvel göçtü hak şairi Âkif,</em><br />
<em>Cennette en mûtenâ yer olsun mekânı ey Lâtîf!</em></p>
<p><span style="font-size: 18px;line-height: 27px"> </span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insani-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TASAVVURU DOĞRU İNŞA ETMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/tasavvuru-dogru-kurmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/tasavvuru-dogru-kurmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2015 11:20:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:31]]></category>
		<category><![CDATA[55:1-4]]></category>
		<category><![CDATA[96:4-5]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[el-Basîr]]></category>
		<category><![CDATA[el-Habîr]]></category>
		<category><![CDATA[el-Semî]]></category>
		<category><![CDATA[er-Raqîb]]></category>
		<category><![CDATA[kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[suret]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvur]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvurat]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[yücelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=19</guid>

					<description><![CDATA[Arapça ‘sa-we-ra’ kökünden türetilen ‘sûret’ isminin mastarı olan ‘tasavvur’ kelimesi sözlükte; kendi kendine resmetme, zihinde canlandırma, zihinde şekillendirme, zihinde kurma, tahayyül etme, göz önüne getirme, kurgulama, düzenleme, bir şeyi nasıl yapacağını düşünme, tasarı, tasarım, dizayn, plan, niyet, maksat, kavram, mefhum gibi birbiriyle bağlantılı çeşitli manalara gelmektedir. &#160; Tasavvur kelimesi mantık ilminde ‘tasavvurat’ şeklinde çoğul kipinde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arapça <em>‘sa-we-ra’</em> kökünden türetilen ‘<em>sûret</em>’ isminin mastarı olan ‘<em>tasavvur</em>’ kelimesi sözlükte; kendi kendine resmetme, zihinde canlandırma, zihinde şekillendirme, zihinde kurma, tahayyül etme, göz önüne getirme, kurgulama, düzenleme, bir şeyi nasıl yapacağını düşünme, tasarı, tasarım, dizayn, plan, niyet, maksat, kavram, mefhum gibi birbiriyle bağlantılı çeşitli manalara gelmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tasavvur kelimesi mantık ilminde ‘<em>tasavvurat</em>’ şeklinde çoğul kipinde kullanıldığında, ‘<em>tasdikat</em>’ın zıddı olarak, önermelerin zihinde meydana gelişini ve bunların teorisini konu edinen alt bölüm anlamına gelmektedir. Düşünceyi oluştururken zihni hataya düşmekten korumayı amaçlayan mantık ilminde tasavvurat, varlıkların niteliklerini tabii hiyerarşisine mutabık şekilde zihinde tasnif etmeye ve onların konumlarına muvafık şekilde kavramsallaştırılmasına; tasdikat ise kavramları birbiriyle bağlantılandırarak bir hükme varmaya, önermeleri belli bir düzene göre sıralayarak bir sonuca ulaşmaya, yani kıyas faaliyetine tahsis edilen iki temel alanın isimleridir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tasavvurun en kıymetli malzemesi kelime ve kavramlardır. Kelime; anlamlı ses veya ses birliği, söz, sözcük demektir. Kavram ise bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı olup fehva, nosyon ve mefhum kelimeleriyle de ifade edilir. Bir bilim, sanat veya meslek dalıyla ya da bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan kelimeye de terim denir (TDK, Türkçe Sözlük, 2005). Türkçede  kavram için mefhum, terim için de ıstılah kelimeleri yaygın şekilde kullanılmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kavramların gücü</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir dilde bir konuda kullanılan kelime ve kavramların çokluğu o kültürde söz konusu konunun ne kadar büyük öneme sahip olduğunun belirgin bir göstergesidir. Mesela, Kızılderililerin tüyle, Arapların deveyle, Türklerin at ile ilgili ziyadesiyle kelime ve kavram üretmesi, bu varlıkların o toplumlar için hayati önemi haiz işlevleri icra ettiğine delalet eder. Keza, Avrupa dillerinde aile ve akrabalık ilişkilerine ilişkin kelime sayısı iki elin parmaklarını geçmezken, Arapça, Türkçe ve Farsça başta olmak üzere müslüman toplumların dillerinde bu konuda düzinelerce kelime ve kavram üretilmiş olması, ailenin ve akrabalık ilişkilerinin müslüman toplumlarda ne kadar çok önemsediğini gösterir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mustafa İslâmoğlu Hoca’nın pek veciz şekilde ifade ettiği veçhile; “ilahi bir inşa projesi olan vahiy, muhatabı olan insanın; a) kelime ve kavramlarıyla tasavvurunu, b) önerme ve hükümleriyle aklını, c) örnekleriyle şahsiyetini, d) maksat ve ruhuyla hayatını inşa eder.” (Kur’ani Hayat, 2011: 16/3).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir sözü, bir talimatı ya da bir açıklamayı yanlış anlayan bir insanın, makul bir davranış ortaya koyması ve doğru bir iş yapması beklenemez. Kazara işi doğru yapsa bile bunun bir kıymeti olmaz. Zira, insan davranışlarının değeri onun niyetlerine bağlıdır. Mesela, niyet etmeden gün boyu aç kalan bir mü’min oruç tutmuş sayılmaz. Bir amelin salih olması için en başta niyetin, sonra usulün sahih olması icap eder. Sevgili Efendimiz’den <em>(aleyhissalatu vesselam)</em> aktarılan uzun ‘niyet hadisi’, on dört asır önceki çetin şartlarda gerçekleştirilen riskli ve meşakkatli bir hicretin bile niyeti sahih olmayınca salih ve makbul bir amel olmayacağını açıklamaktadır. Niyet hadisinden öğreneceğimiz en büyük ders, tasavvurun, zihindeki kurgunun insan için ne kadar büyük önem taşıdığıdır. Bir başka ifadeyle, muteber olan, kendi kuruntularımızla değil, Rabbimizin bizim için belirlediği parametrelerle tasavvurumuzu oluşturup, O’nun çizdiği sınırlar dahilinde eylemler ortaya koymaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İstikamet açısını çizdiği ve bilgi değişkenine göre davranışları şekillendirdiği için tasavvur, âdemoğlunun insanlığını gerçekleştirebilmesinde stratejik bir öneme sahiptir. Zira, tasavvurun şekillendirdiği davranışlar bir ömür tekrar edilerek insanın karakterini, hayat tarzını, dolayısıyla hem dünyasını hem de ukbâsını inşa etmiş olur. Tasavvurda başlayan küçücük bir sapma, davranışta onlarca kat büyüyerek şahsiyet oluşumunda had safhaya ulaşır ve nihayetinde sınırı aşarak insanı ters istikamete yönlendirebilir. Böylece, Allah’ın cennetine davet ettiği insan, kendisine bağışlanan yetenekleri kötüye kullanarak yanlış bir menzile revan olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsana bahşedilen muhteşem yetenek</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti&#8230;” (2:31). Yüce Yaratan âdemoğlunu varlıkları, olayları, olgu, oluş ve süreçleri kavrayabilme ve onlara isimler verebilme yeteneğiyle donattı. “Yücelik” anlamına gelen “<em>s-m-w</em>” kökünden türetilen “isim” koyabilme yeteneği, yeryüzünün halifesi tayin edilen insana bahşedilmiş muhteşem bir ayrıcalıktır. Âdemoğlu, tarih boyunca on binlerce dili, milyonlarca kelime ve kavramı bu muhteşem ilahi bağış sayesinde geliştirebilmiştir. Her biri Allah’ın yüceliğini gösteren harikulâde bir âyet olan bu diller, kelimeler ve kavramlar sayesinde insanoğlu meramını ifade edebilme, ileri sosyal kurumlar ve sistemler kurabilme imkânına kavuşmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“<em>er-Rahmân, ‘alleme’l-Kur’ân, halaka’l-insan, ‘allemehu’l-beyan</em>; Rahmân, öğretti Kur’an’ı, yarattı insanı, öğretti ona beyanı&#8230;” (55/1-4). Yani muradını, derdini, isteğini açıkça ortaya koyabilmeyi, kelime ve kavramları kullanarak duygu ve düşüncelerini paylaşabilmeyi, dil marifetiyle hemcinsleriyle etkili iletişim kurabilmeyi insana sonsuz rahmet sahibi Yüce Allah öğretti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanoğluna gerek varlık isimlerinin, gerek beyanın/ifade becerisinin, gerekse bilmediklerinin kalem/yazı ile (96:4-5) öğretildiğinden bahseden ayetlerde ‘<em>tef’il</em>’ kalıbının kullanılması, bu öğretme/öğrenme fiilinin bir anda olup biten bir olay olmayıp, bilakis uzun bir zamana yayılan, tedricen, yavaş yavaş gerçekleşen bir süreç olduğunu ifade etmektedir. Nitekim, Arapçada ‘tef’il’ kalıbı hem manadaki kuvvetli vurguyu ve ehemmiyeti, hem fiilin müteaddi oluşunu, hem de bu geçişliliğin birden fazla etkileneni olması durumunu bünyesinde barındırır. Dolayısıyla, büyük bir olay olarak öğrenme sürecinde âdemoğlu vahyin ışığında tasavvurunu oluşturarak varlıkların isim ve müsemmalarını kavramaya, varlık hiyerarşisini doğru bir şekilde zihninde ve hayatında kurgulamaya muvaffak olur.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kısa insanlık tarihi boyunca, kendisine bahşedilen muazzam kelime ve kavramlarla oynayanlar, onları eğip bükenler, içini boşaltıp işlevsizleştirmeye çalışanlar hiç eksik olmadı. Aynı ilaha iman eden, aynı kitabı okuyan, aynı peygamberin yolundan giden, ahiret gününde hesaba çekileceğine inanan iki milyarlık İslam dünyasında bunca kargaşa ve çatışmaların sebeplerini irdelediğimizde, büyük bir acıyla kelime ve kavramlara aynı manaları yüklemediklerinin yattığı görürüz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah, vahiy, ahiret, şeytan, dünya, insan, hak, islam, peygamber, sünnet, fıtrat, ahlak, takva, ilim, iman, küfür, tevhid, adalet, emanet, izzet, zillet, mülkiyet, ibadet, cihad, şehadet, tarih, hicret, irade, kader, kutsal, hayır, şer, bid’at gibi onlarca temel kavram maalesef bölgeye, mezhebe, hattâ meşrebe göre farklılık arz etmekte. Bu vahim durum onların sağlıklı iletişim kurmasını engellemekte, birbirlerini anlamakta zorlanan müslüman gruplar çözümü şiddete başvurmakta, dahası gücü ve şiddeti kutsamakta aramakta! Böylece sözün gücü kaybolmakta, gücün sözü geçerli olmakta!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tasavvuru doğru kurmak</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ümmet-i Muhammed’in takriben iki asırdan beri yaşadığı zelil vaziyetten kurtulabilmesi, böylece, pâyimal olan izzetine yeniden kavuşabilmesi, tasavvurunu doğrultabilmesine bağlıdır. Müslümanların, yukarıda sıraladığımız kavramlar başta olmak üzere düzinelerce kavram çiftini vahyin ışığında yeniden üretmesi, vahyin mana ve maksadını yaşadığımız çağın diliyle insanlığın idrakine yeniden sunması, muhayyel ve mutasavver yorumlara tamah etmeden Allah’ın verdiğiyle ve gösterdiğiyle yetinmesi, Kur’an’a, İslam’a zam ya da tenzilat yapmaktan artık vaz geçmesi gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üstad Cevdet Said, Türkçeye “Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları” adıyla çevrilen “<em>Hattâ Yuğayyirû mâ bi Enfusihim</em>; Nefislerindekini Değiştirmedikçe” isimli eserinde (Beyrut, 1972) tasavvurun ne kadar büyük ehemmiyete sahip olduğunu ortaya koyan bir dev masalı anlatır. Zamanın birinde devler ülkesinde anlı şanlı bir dev varmış. Bu devin namı tüm civarda yayılmış. Bir başka dev, bu kahraman devle tanışmak istemiş ve iltifatkâr bir mektup göndererek arzusunu bildirmiş. Ne var ki, umduğunun aksine, had bildiren bir cevap almış. Bu aşağılayıcı cevap üzerine, gururlu devin karşısına çıkıp onurunu kurtarmak için intikam almaya karar vermiş. Derhal yola koyulmuş; koşar adımlarla mağrur devin yaşadığı şehre varmış. Hasmının gürleyerek gelişini duyan mağrur devin dizlerinin bağı çözülmüş, rengi atmış. Durumun vahametini kavrayan karısı biçare kocasına yatağa girmesini söylemiş, yorganı da devin ayakları dışarıda kalacak şekilde örtmüş… Öfkeli dev hışımla mağrur devin nerede olduğunu sormuş. Kadın parmağını ağzına götürüp “şşt” demiş, “yavaş ol, çocuğu uyandıracaksın!” Ve yorganın altından taşan bir çift iri ayağı işaret etmiş öfkeli deve. Bu iri ayakları gören öfkeli devin kalbine bir korku düşmüş. Başından soğuk sular boşalmış. “Çocuğu bu kadar iriyse, babası kim bilir ne kadar büyük!” diye düşünmüş. Bacakları titremiş, arkasını dönmüş, kaçıp gitmiş geldiği yoldan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu kıssadan çıkarmamız gereken hisse, tasavvurdaki değişmenin güçlü devi azizken nasıl zelil kıldığı, kuvvetliyken nasıl zayıf düşürdüğü, onurunu kurtarmak için çıktığı yolda kendi onurunu bizzat kendisinin nasıl ayak altı ettiğidir. Bu masal, “<em>es-Semî</em>; her şeyi hakkıyla duyan”, “<em>el-Habîr</em>; her şeyden hakkıyla haberdar olan”, “<em>el-Basîr</em>; her şeyi hakkıyla gören”, “<em>er-Raqîb</em>; her şeyi mükemmelen murakabe eden, gözetimi altında tutan” gibi Allah Teâlâ’nın yüce esmâ ve sıfâtını, burunlarının ucunu görmekten aciz küresel istihbarat teşkilatlarına yakıştıran(!), algıları, duyguları, beşerî ve iktisadî imkânları, dahası ilmî müktesebatı bile yönetilerek sömürülen âlem-i İslam’ın hâl-i pürmelâlini ne kadar da hazin bir şekilde yansıtıyor!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rabbim bizleri, doğru bir tasavvur kurabilen, böylece erdemli davranışlar ortaya koyabilen, nihayet her iki cihanda kurtuluşa götürecek inşa ve ıslah faaliyetleri gerçekleştirebilen salih kullarından olmaya muvaffak eylesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/tasavvuru-dogru-kurmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
