<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;an Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/kuran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/kuran/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Dec 2017 19:00:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>KUDÜS’ÜN TARİHÎ TECRÜBESİNDEN DERS ALABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2017 18:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülmelik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b. Tolun]]></category>
		<category><![CDATA[Alkame b. Mücezziz]]></category>
		<category><![CDATA[Artuklu Beyi Belek]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbil Kralı Nebukadnezzar]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Buhtunnasr]]></category>
		<category><![CDATA[Dâvûd]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü Beyti’l-Makdis]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü’l-Kuds]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[Geç Bronz]]></category>
		<category><![CDATA[Geldemar]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[Harput Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Herod]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî]]></category>
		<category><![CDATA[İmâdüddin Zengî]]></category>
		<category><![CDATA[İşbîliye]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Jüpiter Capitolina]]></category>
		<category><![CDATA[Kral Yehoyakim]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsal Mezar Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Leys b. Sa‘d]]></category>
		<category><![CDATA[Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Makedonyalı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Aksâ]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Harâm]]></category>
		<category><![CDATA[mi‘rac]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Memluk Sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî]]></category>
		<category><![CDATA[Musul]]></category>
		<category><![CDATA[Nasr b. İbrâhim el-Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Nasriyye Medresesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Harman]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin-i Eyyubi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Sevilla]]></category>
		<category><![CDATA[Süfyân es-Sevrî]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye Eyyûbîleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tankred]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[Tolunoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tus]]></category>
		<category><![CDATA[Üç İlâhî Din]]></category>
		<category><![CDATA[Yahuda Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yebusiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yeruşalayim]]></category>
		<category><![CDATA[Zerubbabel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=593</guid>

					<description><![CDATA[Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve takdirlerine sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kudüs’ün Her Üç İlâhî Dindeki Önemini Hesaba Katmak </strong></p>
<p>“Üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan ve kutsal sayılan Kudüs şehri milâttan önce XIV. yüzyıldan bu yana; Urusalim, Yeruşalem, Dârüsselâm, Moriya, Yebus, Sion, Dâvûd’un Şehri, Ariel, İliya, Medînetü Beyti’l-Makdis gibi isimlerle anılmıştır.</p>
<p>Lut gölünün bulunduğu çukur alanın batısında ve bu alandan fay diklikleriyle ayrılmış olan Yahudiye platosunun dalgalı yüzeyi üzerinde kurulmuştur. Lut gölüne 24, Akdeniz kıyılarına kuş uçuşu mesafe olarak 52 km. uzaklıkta bulunan şehrin deniz seviyesinden yüksekliği Harem-i Şerif’te 747 metredir (s.323).</p>
<p>Kendisine adalet yurdu, inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri, Allah’ın şehri, orduların rabbinin şehri, mukaddes şehir gibi isimler verilmiş şehrin Arapçadaki adı olan “bereket, mübarek olmak” mânasındaki “Quds”ün bu son isimden geldiği belirtilmektedir.</p>
<p>Kur’an’da Kudüs ismi geçmediği gibi İslâm kaynaklarında bu şehrin adı olarak zikredilen diğer isimlere de rastlanmamaktadır. Ancak müfessirler, Kur’an’daki “el-Mescidü’l-Aksâ” (el-İsrâ 17/1), “mübevvee sıdk” (Yûnus 10/93) ve “el-arzü’l-mukaddese” (el-Mâide 5/21) gibi tabirlerle ya Kudüs’teki Beytülmukaddes’in (Taberî, XV, 16-17) ya da genellikle söz konusu şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişlerdir (Fahreddin er-Râzî, XI, 196-197). Öte yandan Elmalılı Muhammed Hamdi âyette geçen el-Mescidü’l-Aksâ’nın Beytülmakdis, mübarek kılındığı haber verilen çevresinden de Kudüs ve civarı olduğunu söylemektedir (Hak Dini, IV, 3144-3145). Mescid-i Aksâ tabiri, İslâm’ın ilk dönemlerinde bazan Kudüs için de kullanılmakla birlikte asırlar boyunca bununla özellikle Harem-i Şerif kastedilmiştir (s.324).</p>
<p>Resûl-i Ekrem’in sağlığında belli bir dönem için Kudüs’ün kıble olarak tercih edilmesi, müslümanların bu şehri dinî bir merkez olarak görmelerinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Kudüs, Hz. İbrâhim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı, mukaddes olarak da tanımlanan bir bölgede bulunması, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği Beytülmakdis’i barındırması, İsrâiloğulları’nın ve onlara gönderilen peygamberlerin mücadelelerine mekân olması açısından semavî dinler geleneğinde önemli bir yere sahip olmuştur.” (s.326).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlık Ayıbı: En Kıdemli Yerleşim Yerlerinde Bile Barışı Tesis Edememek </strong></p>
<p>“Kudüs’ün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Şehirde bulunan <strong>milâttan önce IV. binyıl</strong>a ait çömlekler, bu binyılın son bölümünde şehrin güneydoğu kısmında bir kavmin yaşadığını, ilk ve orta Bronz çağına ait bulgular, III. binyılda ve II. binyılın ilk devirlerinde Hiksoslar dönemi ve öncesinde bu bölgede insanların bulunduğunu göstermektedir. İslâm tarihçilerine göre ilk kurucuları Amâlika olan Kudüs şehri, tarih sahnesine ilk defa Erken Bronz çağında diğer bazı eski Ken‘ân şehirleriyle birlikte çıkmıştır. XIX ve XVIII. yüzyıllara ait Mısır metinlerinde Kudüs bir Ken‘ân site devleti olarak zikredilir.</p>
<p>Kudüs (Yeruşalayim) adı Tevrat’ta hiç geçmemektedir. Tevrat’ta bahsedilen Salem şehrinin Kudüs olduğu yolundaki geleneksel görüş doğru ise Eski Ahid’de şehirden ilk defa Hz. İbrâhim’in çağdaşı olan ve onunla görüşen Kral Melkisedek sebebiyle bahsedilmektedir (Tekvîn, 14/18).</p>
<p>Geç Bronz çağında (m.ö. XV. yüzyıl civarı) Filistin’e gelen Hurriler Kudüs’te yeni yapılar inşa etmişlerdir…</p>
<p>Mısır’dan çıktıktan ve çölde kırk yıl kaldıktan sonra Yeşu önderliğinde Filistin topraklarına giren İsrâiloğulları kendilerine saldıran Kudüs Kralı Adonitsedek ve müttefiklerini mağlûp etmiş, fakat Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e girmemişlerdir (Yeşu, 10/1-43). Ken‘ân diyarının İsrâiloğulları arasındaki taksimatında Kudüs Bünyamin sıbtına düşmüşse de (Yeşu, 15/8) Dâvûd’un şehri alışına kadar Yebusiler’in elinde kalmıştır… (s.324).</p>
<p>Dâvûd bütün İsrail’e kral olunca Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e karşı harekete geçip Sion Hisarı’nı almış ve buraya Dâvûd’un Şehri adını vermiştir. Kudüs’ü krallığın merkezi yapan Dâvûd şehri güçlendirmiş, Yebusiler’in Zion (Sion) dedikleri hisarı yeniden imar etmiş, kendisine bir ev yaptırmış, orayı dinî bir merkez haline getirmek istemiş ve bunun için ahid sandığını Kudüs’e getirterek sarayına yakın bir yerdeki çadıra yerleştirmiştir. Hz. Dâvûd’dan sonra oğlu Süleyman yedi yıl içinde Kudüs’te muhteşem bir mâbed (Mescid-i Aksâ) inşa etmiş, ayrıca kendisine bir saray yaptırmış, ahid sandığını bulunduğu yerden alarak mâbeddeki özel yerine koymuş, Kudüs’ün çevresine duvar çektirmiştir. Hz. Süleyman’ın vefatı üzerine krallık ikiye bölününce Kudüs güneydeki Yahuda Krallığı’nın merkezi olmuştur…</p>
<p>Kral Yehoyakim zamanında Bâbil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) Kudüs’e girerek kralı emri altına almış, pek çok insanla birlikte mâbedin değerli eşyalarını da götürmüştür…</p>
<p>Bâbil esareti sonrasında Kudüs Pers hâkimiyetine girmiş (m.ö. 538), ardından Makedonyalı Büyük İskender şehri almış (332), onun 323’teki ölümünü takiben şehir çeşitli savaşlar görmüş, önce Mısırlı Ptolemaioslar, daha sonra 198’den itibaren Selefkiler şehre hâkim olmuşlardır… Helenistik dönemin (332-63) ardından 63 yılında Pompeus Kudüs’ü işgal etmiş, şehri kuşatan duvarların bir kısmını yıktırmış, Crassus 54’te mâbedi yağmalamış, 40 yılında Partlar şehri ele geçirmiş, Büyük Herod 37’de şehri alıp duvarları onarmış, çeşitli yapıların yanında mâbedi yeniden inşa etmiştir…</p>
<p>Hz. Süleyman’ın, arkasından Zerubbabel’in, daha sonra Herod’un inşa ettirdiği mâbedlerin yerine Jüpiter Capitolina’ya ithaf edilen bir tapınak, ardından Merkad-i Îsâ Kilisesi’nin inşa edileceği yere de Afrodit Mâbedi yapılmıştır. Şehre girmeye kalkışan yahudilere ölüm cezası konmuş, ancak İmparator Konstantinos bu yasağı kaldırmıştır…</p>
<p>Hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın sözlerine hürmeten (Matta, 24/2) Süleyman Mâbedi’ni yeniden inşa etmeyi reddettiklerinden burası müslümanların fethine kadar harabe halinde kaldı. 614’te Sâsânîler tarafından işgal edilen Kudüs’ü 629’da Bizans İmparatoru Herakleios kurtarmış ve İranlılar’dan geri aldığı kutsal haçı Kudüs’teki yerine koymuş, şehir 638’de müslümanlar tarafından fethedilmiştir.” (s.325).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ve Merhamete Dayalı Bir Yönetim Tesis Edebilmek </strong></p>
<p>“… Kudüs’te bir cami inşa edilmesini emreden Hz. Ömer kadı olarak tayin ettiği Ubâde b. Sâmit’ten halka İslâm’ı öğretmesini istedi. Filistin’in fethinden sonra bölgenin yarısının yönetimini verdiği Alkame b. Mücezziz’e Kudüs’ü idare merkezi yapmasını tavsiye etti. Hz. Osman da Kudüs’e önem verdi ve Silvan bahçeleri gelirlerini şehrin fakir halkına vakfetti. Yahudi, hıristiyan ve müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Kudüs’ün fethinin ardından birçok sahâbî ve tâbiîn şehri ziyaret etmiş, bir kısmı buraya yerleşmiştir. Bazı sahâbîlerin Kudüs’te medfun olduğu bilinmektedir.</p>
<p>… Emevîler devrinde Kudüs’te yapılan en önemli imar faaliyeti Kubbetü’s-Sahre ve Mescid-i Aksâ’nın inşası olmuştur. Abdülmelik tarafından yaptırılan ve İslâm mimarisinin en güzel eserlerinden biri olan Kubbetü’s-sahre’nin inşa sebebi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş ve büyük tartışmalar yapılmıştır. Ya‘kûbî’nin eserinde (Târîh, II, 261) ve diğer bazı kaynaklarda Abdülmelik’in müslümanları hac için Mekke yerine Kudüs’e yöneltmek amacıyla bu eseri inşa ettirdiği kaydedilmektedir. Ancak, bazı tarihçiler Abdülmelik döneminde de hac için Mekke’ye gidildiğini belirterek buna karşı çıkmışlardır (s.327).</p>
<p>Makdisî, Abdülmelik’in müslümanların Bizans’tan aldıkları merkezlerdeki görkemli kiliseler karşısında duydukları ezikliği gidermeyi amaçladığını belirtir. Kudüs’teki diğer önemli mimari eserlerden Mescid-i Aksâ, Abdülmelik veya oğlu Velîd tarafından inşa edilmiştir…</p>
<p>Abbâsîler’in iktidara gelmesi ve Bağdat’ın başşehir olmasıyla Suriye ve Filistin bölgeleri nisbeten geri planda kaldıysa da Kudüs, İslâm dünyasında Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir olma özelliğini sürdürdü…</p>
<p>Kudüs, II. (VIII.) yüzyılda önemli bir ilim ve öğretim merkezi haline geldi. Evzâî, Süfyân es-Sevrî, Leys b. Sa‘d ve Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî şehri ziyaret ederek dersler verdiler. Aynı yüzyılda Râbia el-Adeviyye, Bişr el-Hâfî ve Serî es-Sakatî gibi sûfîlerin Kudüs’te bulunması şehri sûfîler için de cazip hale getirdi. Abbâsîler döneminde Kudüs hem dinî ve ilmî gaye ile hem ziyaret ve ticaret amacıyla gelen birçok kişinin güven içinde uğradığı bir şehir haline geldi. Bununla birlikte bazan salgın hastalık, deprem ve Me’mûn döneminde yaşanan kıtlık gibi tabii âfetlerden, ayrıca isyanlardan etkilendi. Özellikle Mu‘tasım-Billâh zamanında Filistin bölgesinde çiftçileri etrafına toplayan Ebû Harb el-Müberka‘ el-Yemânî liderliğindeki ayaklanma sırasında büyük zarar gördü. İsyancıların şehre girmesi üzerine halk şehirden kaçtı ve üç dine ait ibadet mekânları âsiler tarafından tahrip edildi.</p>
<p>Mısır’da <strong>Tolunoğulları</strong> hânedanını kuran Ahmed b. Tolun 264’te (878) Filistin’i alınca Tolunoğulları’nın eline geçen Kudüs uzun bir süre Kahire merkezli devletlerin idaresinde kaldı…</p>
<p><strong>Fâtımîler</strong> devrinde Kudüs’te tıp alanında büyük gelişmeler oldu ve Muhammed b. Ahmed et-Temîmî’nin de aralarında bulunduğu birçok tabip burada yetişti. Şehirde açılan bîmâristanın zengin vakıfları bulunuyor, hastalar burada ücretsiz tedavi ediliyordu. IV. (X.) yüzyılın sonlarında İsmâilî daveti yaygınlaştırmak amacıyla şehirde bir dârülilim kuruldu. V. (XI.) yüzyılın ilk yarısında Filistin’de ardarda meydana gelen depremler Kudüs’ü de etkiledi. 407’de (1016) yıkılmış olan Kubbetü’s-Sahre ve 424’teki (1033) büyük depremde zarar gören Mescid-i Aksâ, Halife Zâhir el-Fâtımî tarafından yeniden inşa edildi. Fâtımîler devrinde 424 (1033) ve 456 (1064) yıllarında şehrin surları ve kaleleri saldırılara karşı yeniden gözden geçirilip onarıldı… (s.329).</p>
<p><strong>Selçuklular</strong>’ın Kudüs’e hâkim oldukları yirmi beş yıl içerisinde şehir Sünnî çizgide önemli ilmî gelişmelere sahne oldu. Şâfiî âlimlerinden Nasr b. İbrâhim el-Makdisî, Nasriyye Medresesi’ni kurdu, onun ardından bir Hanefî medresesi kuruldu. Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî, Hanbelî mezhebi doğrultusunda dersler verdi. Bu dönemde İslâm dünyasının çeşitli yörelerinden çok sayıda meşhur âlim Kudüs’e gelmeye başladı. Bunlar arasında Endülüs’ten İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî, Tus’tan Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve İşbîliye’den (Sevilla) Ebû Bekir İbnü’l-Arabî de bulunmaktaydı. 486’da (1093) Kudüs’ü ziyaret eden ve üç yıl süreyle burada kalan Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Mescid-i Aksâ’da müslümanların kendi aralarında veya hıristiyan ve yahudilerle ilmî tartışmalar yaptıklarından bahseder.</p>
<p>Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta da kutsal sayılması, Hz. Peygamber’in mi‘rac için Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi (isrâ), müslümanların ilk kıblesi olması ve Kur’an’da atıflarda bulunulmuş olması gibi sebeplerle Kudüs’ün İslâm toplumlarında her zaman önemli bir yeri olmuştur. Bu sebeple Kudüs’ün faziletlerine dair bazan zayıf veya uydurma rivayetlerin de yer aldığı “Fezâilü’l-Kuds” (Fezâilü Beyti’l-Makdis) literatürü oluşmuştur.” (s. 329).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Haçlılar Dönemindeki Acı Tecrübelerden Gereken Dersi Çıkarabilmek </strong></p>
<p>“I. Haçlı Seferi’ne katılan ordular, yaklaşık üç yıl süren yürüyüşten sonra 7 Haziran 1099 Salı sabahı o sırada Fâtımîler’in elinde bulunan Kudüs’ün karşısındaki en yüksek noktaya ulaştılar… Beş hafta süren kuşatmadan sonra şehir düştü (23 Şâban 492 / 15 Temmuz 1099). Tankred’in sancağı Kubbetü’s-sahre’ye asıldı. Tankred burasını kutsal bir yer olmasına aldırış etmeden yağmaladı. Bu arada halkın bir kısmı korku içinde şehrin henüz düşmeyen güney mahallelerine doğru kaçmaya başladı… Vali ve adamları Kudüs’ten canlı olarak çıkan tek müslüman grup oldu. (s.329).</p>
<p>Müslümanlar 17 (638) yılında Kudüs’ü fethettiklerinde Halife Ömer hıristiyanlara can ve mal güvenlikleri konusunda söz vermiş, onların haklarını belirten bir anlaşma imzalamış, Haçlılar ise tam aksine bir davranışla şehirde bulunan bütün müslümanları, hatta müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Mûsevîler’i öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdir. Haçlılar evlerde, camilerde ve yollarda bulunan herkesi kadın, çocuk demeden öldürdüler. Mescid-i Aksâ’ya sığınmış olanlar da kılıçtan geçirildi…</p>
<p>Haçlılar Kudüs’te bütün müslüman eserlerini de yağmaladılar. Kubbetü’s-sahre ve Mescid-i Aksâ’daki değerli eşya tahrip edildi, çalınıp götürüldü. Camiler kiliseye çevrildi veya başka maksatlarla kullanıldı. Zaman içinde yeni kiliseler yapıldı. Kutsal Mezar Kilisesi tekrar inşa edildi. Kudüs kralları bu kilisede gömüldüler. Kilisenin güneyinde bulunan ve Vaftizci Yahyâ’ya nisbet edilen kilise ile hacıların konakladığı misafirhane ve hastahane büyütülerek içinde 1000 kişiyi barındıracak bir hastahane ve bir kilise inşa edildi. Burası Hospitalier Şövalye Tarikatı’nın yönetimine verildi. Kubbetü’s-sahre’nin üzerine haç dikildi ve o zamana kadar açıkta duran kayanın (kutsal taş) üstü örtülüp üzerine bir mihrap oturtuldu. Mescid-i Aksâ Camii’nde değişiklikler yapılarak kralların sarayı haline getirildi. Yanı başındaki yer ise Templier tarikatının kullanımına verildi. Bunun dışında şehirde fazla değişiklik olmadı. Kudüs genelde eski görünüşünü korumakla birlikte tam bir hıristiyan şehri haline geldi. Müslüman ve yahudilerin şehirde sürekli kalmasına izin verilmedi. (s.330).</p>
<p>… II. Baudouin, 1123’te Artuklu Beyi Belek’e esir düşüp Harput Kalesi’nde hapsedilince Kudüs Krallığı bir yıl Geldemar tarafından yönetildi.</p>
<p>… Musul ve Halep hâkimi atabek İmâdüddin Zengî, 24 Aralık 1144’te Urfa’yı fethederek buradaki Haçlı Kontluğu’na son verdi. Böylece ilk kurulan Haçlı devleti ortadan kalkmış oldu. Bu gelişme üzerine Kudüs Krallığı ve diğer Haçlı devletleri sıranın kendilerine de geleceği korkusuyla paniğe kapıldılar (s.330).</p>
<p>… Mi’raç kandiline denk düşen 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Selâhaddin Kudüs’e girdi. Haçlılar’ın seksen sekiz yıl önce kana buladıkları şehirde hiçbir taşkınlık yapılmadı; müslümanlar zafer sevincini olgunluk içinde kutladılar. Haçlılar Kudüs’ten çıkıp giderken Ortodoks ve Ya‘kūbî hıristiyanlar şehirde kaldı. Mûsevîler’in de şehre yerleşmesine izin verildi. Hıristiyanlara ait kutsal yerlerin idaresi Ortodoks kilisesine teslim edildi (s.331). Bir süre Kudüs’te kalan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Haçlılar tarafından saray olarak kullanılan Mescid-i Aksâ’yı camiye çevirdi ve Templier tarikatının yaptığı değişiklikleri ortadan kaldırdı. Nûreddin Mahmud’un Halep’te yaptırdığı minberin getirilmesini emretti. Şehrin idaresini düzene koyduktan sonra 24 Şâban 583’te (29 Ekim 1187) Sûr şehrine hareket etti. Selâhaddîn-i Eyyûbî devrinde surlar tamir ettirildi ve önlerine derin hendekler kazıldı. Burçlar inşa edildi. Sultan Kudüs’ün idaresini Fakih Ziyâeddin Îsâ’ya verdi, onun 1189’da ölümü üzerine de yerine Hüsâmeddin en-Necmî getirildi. Kudüs’ten ayrılan Haçlılar hâlâ ellerinde bulunan Sûr, Trablus, Antakya gibi şehirlerde kümelendiler. Kudüs Krallığı bir asır daha Suriye’nin kıyı şehirlerinde Akkâ merkez olmak üzere varlığını sürdürdü (s.332).</p>
<p>… Daha sonraki yıllarda da Kudüs’ü ele geçirmeye uğraşan Haçlılar’ın girişimleri başarıya ulaşmadı. el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler, Suriye Eyyûbîleri’ni ve müttefikleri Haçlılar’ı Gazze dışında yaptıkları savaşta bozguna uğrattılar (Cemâziyelevvel 642 / Ekim 1244). Böylece Kudüs kesin olarak Haçlılar’ın elinden çıkmış ve Mısır Eyyûbîleri’nin hâkimiyetine girmiş oldu. Haçlılar’ın 1099’da Kudüs’ü ilk alışından 145 yıl sonra şehir Türkler’in eline geçmişti.” (s.332).</p>
<p>Mısır Memluk Sultanları ve Osmanlı Devleti dönemlerinde Kudüs’ün yaşadığı barış sürecine ilişkin bölümlerini sonraki yazımızda aktaracağız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, <strong>“Kudüs” maddesi</strong>, TDVİA, c. 26, s. 323-338, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Ömer Faruk Harman; “<strong>Kudüs: Üç İlâhî Dinde De Önemli Bir Yere Sahip Olan ve</strong> <strong>Kutsal Sayılan Şehir</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 323-327, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Casim Avcı; “<strong>Kudüs: Fethedilişinden Haçlı İstilâsına Kadar</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 327-329, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Işın Demirkent; “<strong>Kudüs: Haçlılar Dönemi</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 329-332, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞÛRANIN TARİHTEKİ YAPICI İŞLEVİNİ HATIRLAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Oct 2017 09:22:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah b. Zübeyr]]></category>
		<category><![CDATA[AtinaIspartamâna]]></category>
		<category><![CDATA[âyan]]></category>
		<category><![CDATA[Bağlarbaşı Kültür Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[Encümen-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs Emevîleri]]></category>
		<category><![CDATA[eşraf]]></category>
		<category><![CDATA[Hafsî sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Halife Mansûr]]></category>
		<category><![CDATA[Hârûn]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hilal Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hasan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[idarîsiyasî]]></category>
		<category><![CDATA[İfk olayı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[kabile reisleri]]></category>
		<category><![CDATA[kumandanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlikî fakihleri]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Meşveret]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[MekkeEski Türk devletlerihıristiyanlarKatolikRomasenatomeclisRoma]]></category>
		<category><![CDATA[meşûremüşâvereistişâreMeşveretşevrİslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Muâviye b. Ebû Süfyân]]></category>
		<category><![CDATA[Murâbıt sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer b. Abdülazîz]]></category>
		<category><![CDATA[PalmiraDârünnedve]]></category>
		<category><![CDATA[Raşid Gannuşi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Sebe Kraliçesi Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[şûra yöntemi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Kübrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Üsâme b. Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[yöneticiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=572</guid>

					<description><![CDATA[20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın şûrayı merkeze alan bir din olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın <u>şûrayı merkeze alan bir din</u> olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve adaletin ikamesi için silahla değil aklımızla cihat etmemiz gerektiğini hatırlattı. Biz de bu büyük düşünürümüzün izinden giderek bu haftaki yazımızda şûranın tarih boyunca nasıl yapıcı/inşa edici bir işlev üstlendiğini hatırlatmak istedik.</p>
<p>Çok katmanlı müzmin sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin tarihte nasıl kurumsallaştığını ve ne gibi işlevler gördüğünü Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Danışma yöntemiyle sorunu açığa çıkarmak ve en isabetli çözümü ortak akılla belirlemek</strong></p>
<p>“Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki <strong><em>şûrâ</em></strong>; fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde <u>yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere </u><strong><u>danışıp</u></strong><u> onların eğilimlerini göz önünde bulundurması</u>nı ifade eder. Şûra ile aynı kökten (<em>şevr</em>) türeyen birçok kelimenin “bir şeyi bulunduğu yerden alma ve <u>açığa çıkarıp görünür hâle getirme</u>” mânasında birleştiği, özellikle balın kovandan çıkarılması işini anlatmak için bu kökten gelen kelimelerin kullanıldığı ve danışma işinin de bir meselede isabetli karara varabilmek amacıyla kişilerin fikirlerinin açığa çıkmasını sağlamaktan ibaret olduğu dikkate alındığında şûranın terim anlamıyla kök anlamı arasında <u>semantik ilişki</u>nin bulunduğu söylenebilir. <em>Meşveret, meşûre, müşâvere, istişâre </em>ve <em>teşâvür</em> de <em>şûrâ</em> ile aynı anlamdadır. Şûra kelimesi ayrıca “üzerinde ortaklaşa görüş beyan edilen iş” mânasına geldiği gibi görüş bildiren kimseler topluluğunu (<em>ehlü’ş-şûrâ</em>) belirtmek için de kullanılmaktadır (s.230).</p>
<p>Uygulanma biçimi ve ölçüsü değişmekle birlikte <strong>yöneten-yönetilen</strong> ayrışmasının ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren hemen bütün toplumlarca bilinen şûra yönteminin en eski örnekleri arasında yer alan eski Yunan şehir devletlerindeki uygulamalar siyaset biliminde özel ilgiye konu olmuştur. Zira bunların en önemlileri olan <strong>Isparta ve Atina</strong>’da siyasî iktidar çeşitli seviyelerde <strong>meclisler</strong> yoluyla ve paylaşılarak kullanılmaktaydı. <strong>Roma</strong> devlet düzeni içinde başta <strong>senato</strong> olmak üzere her dönemde yasama, yürütme ve yargılama alanlarında ya da bazı yöneticilerin seçiminde istişarî veya bağlayıcı yetkileri olan çeşitli meclislere yer verilmiştir. İslâm öncesi dönemde bilhassa Katolik hıristiyanlarda bir kısım dinî meselelerin tartışılıp çözüme bağlanması için yüksek düzeyde din adamlarının “konsil” adı verilen toplantıları da bir tür şûra kabul edilebilir…</p>
<p>Eski Türk devletlerinde hükümdarların çok sayıda danışman bulundurduğu ve birer danışma kurumu olarak kurultayların düzenlendiği bilinmektedir. İslâm öncesi dönemde Araplar da gerek kurdukları krallıkların gerekse şehir devletlerinin ve aşiretlerin yönetiminde şûra yöntemine başvurmuştur… Araplarda kabile reisi, kabileyi ilgilendiren meselelerde aşiret şeyhleriyle kabile meclisine danışıp karar vermekle yükümlüydü. Mekke’nin siyasî ve idarî işleri Dârünnedve’den yürütülüyordu… Palmira’da da (Tedmür) benzer bir meclis vardı.” (s.230).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın emrine ve Rasulullah’ın örnekliğine uygun bir şûra modeli oluşturabilmek</strong></p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’in 42. sûresi Şûrâ adını taşıdığı gibi bu sûrenin 38. âyetinde <em>şûrâ</em> kelimesi geçmekte, ayrıca iki âyette aynı kökten türeyen “<em>teşâvür</em>” (2:233) ve “<em>şâvir</em>” (3:159) kelimeleri yer almaktadır. Bunlardan “karşılıklı danışma” anlamındaki <em>teşâvür</em>, çocuğun iki yıl dolmadan sütten kesilmesine eşlerin karşılıklı istişare ile karar verebileceklerini belirtmektedir. Ailevî bir meselede bile istişarenin emredilip eşlerin karara eşit düzeyde katılmasının aranması, ortak sorumluluk gerektiren konularda <u>tek taraflı iradeye dayalı uygulamanın uygun görülmediği</u>ni vurgulamaktadır (s.231).</p>
<p><em>Şâvir</em> kelimesini içeren âyette Hz. Peygamber’e iş hususunda müminlerle <strong>istişare</strong> etmesi <strong>emredilmiştir</strong>. Bu ifadeyle ilgili yorumlardan birinde esasen Resûl-i Ekrem’in danışmaya ihtiyacı bulunmadığı, ancak bu emirle kendileriyle istişare ederek müminlere değer verdiğini göstermesinin, böylece onların ihlâs ve itaatlerinin artıp güçlenmesinin amaçlandığı ileri sürülmektedir. Bir diğer yaklaşım müşavereyi Resûlullah’ın müslüman topluma <strong>örnek olma</strong> konumuyla açıklamaktadır. Daha dikkate değer bir görüş ise söz konusu müşavere emrini, Hz. Peygamber’in akıl yönünden üstünlüğünü teslim etmekle birlikte, onun dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip bulunmadığı ve <u>başkalarının fikir ve birikimlerinden de yararlanma</u>ya ihtiyaç duyabileceği biçiminde yorumlanmaktadır.</p>
<p>Şûra kelimesinin geçtiği âyet, “<em>Onların işleri aralarında şûra iledir</em>.” biçiminde bildirmeli (<em>ihbârî</em>) önerme yapısında sevk edilip ilk müslüman toplum bakımından bir <strong>övgü</strong> anlamı taşımakla birlikte âyetin aynı zamanda sonraki müslüman toplumlara yönelik bir <strong>istek</strong> öngördüğü, dolayısıyla şûranın müslüman toplumun bir <strong>karar alma yöntemi</strong> olarak belirtildiği açıktır. Şûranın müslümanların diğer temel nitelikleri (iman etme, namaz kılma, infakta bulunma ve zulmü engelleme) arasında zikredilmesi ve bu âyetin yer aldığı sûreye “<em>Şûrâ</em>” adının verilmesi de <u>şûraya atfedilen önem</u>in göstergesidir.</p>
<p>Öte yandan birçok âyette şûra kelimesi kullanılmadan <u>danışmanın önemi</u>ne dikkat çekilmektedir. Meselâ <strong>Hz. Mûsâ</strong>’nın, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi <strong>Hârûn</strong>’un kendisine yardımcı yapılması ve işine ortak edilmesi yönündeki duası (20:29-32), klasik literatürde devlet başkanının kendisiyle istişare edeceği “tefvîz veziri” tayininin meşruiyetini açıklama bağlamında değerlendirilmiştir. Bir diğer âyette ise <strong>Hz. Süleyman</strong>’ın kendisine itaat etmelerini isteyen mektubunu aldığında Sebe Kraliçesi <strong>Belkıs</strong>’ın halkın temsilcisi konumundaki kişilerden nasıl davranması gerektiği hususunda <u>görüşlerinin sorulduğu</u> bildirilmekte ve onların görüşlerini almadan hiçbir önemli meseleyi karara bağlamadığı yolundaki sözü nakledilmektedir (27:28-33). Bu olay, tarihsel süreç dikkate alındığında <u>iktidarın kullanımına toplumun temsilcilerinin katılması</u> hususunda önemli bir aşamaya işaret etmektedir.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devlet yönetiminde şûra yöntemini kurumsallaştırmak ve işlevsel kılmak </strong></p>
<p>“Hadislerde <em>şûra, meşveret, meşûre, istişare</em> ve <em>teşâvür</em> gibi kelimeler sözlük anlamlarıyla sıkça geçmektedir. Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından <strong>doğru karar almanın gerekli bir yöntemi</strong>” diye tanımlanmıştır (Tirmizî, “Fiten” 78). Hz. Peygamber müslümanlara şûrayı <strong>emrettiği</strong> gibi kendisinin de genel ya da özel işlerde ashabı ile görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem, ilk müslüman toplumun var olma mücadelesinde belirleyici önemdeki her kararı ashabı ile istişare ederek almıştır. Bunlar arasında Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının çeşitli aşamaları, Bey‘atürrıdvân ve Hudeybiye Antlaşması örnek verilebilir.</p>
<p>Hicretin 3. yılında (m.625) Kureyş’in savaşmak için Medine’ye yöneldiği öğrenilince <strong>Hz. Peygamber</strong>, Medine’de kalınıp savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını daha yerinde bulan çoğunluğun görüşüne uymuş ve savaş Uhud’da gerçekleşmiştir. Hudeybiye’de yapılan antlaşma sebebiyle hayal kırıklığı ve büyük üzüntü yaşayan sahâbîlerin Resûlullah’ın üç defa emretmesine rağmen kurbanlarını kesip tıraş olmak için kalkmamaları üzerine <u>eşi Ümmü Seleme ile konuşup tavsiyesine uyması</u> da belirtilmesi gereken ilginç bir örnektir. Mescide minber inşa edilmesi ve insanların namaza hangi usulle çağrılacağı gibi ibadetle ilgili bazı konularda da ashabı ile istişare eden Resûl-i Ekrem’in İfk olayında Hz. Ali ile Üsâme b. Zeyd’i çağırıp onların fikirlerini alması da onun istişare hususunda kişisel ya da toplumsal iş ayırımı yapmadığını gösterir. Ebû Hüreyre de Hz. Peygamber kadar <strong>istişareye önem veren bir kimse</strong> görmediğini söylemiştir (Tirmizî, Cihâd 35).</p>
<p>Hulefâ-yi Râşidîn halife/imam seçimi, vali tayini ve savaşa karar verilmesi gibi kuralları bilinen, fakat kişiye ya da olaya göre karara bağlanması gereken işlerle Kitap ve Sünnet’te hükmü bulunmayan toplumsal <strong>sorunların çözümünde</strong> Resûlullah’ı takip ederek <strong>şûra yöntemi</strong>ne uygun davranmıştır. Hz. Ebû Bekir’e biat edilmesi, dinden dönen ve zekât vermeyi reddeden kabile ve topluluklara savaş açılması, Kur’an’ın cem‘i ve Hz. Ömer’in halife olarak belirlenmesi <strong>Hz. Ebû Bekir</strong> döneminde <u>istişare yoluyla alınan önemli kararların örnekleri</u>ndendir (s.231).</p>
<p><strong>Hz. Ömer</strong> devlet teşkilâtının oluşturulması yanında yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin konularda sahâbenin önde gelenleriyle istişare etmiş, <strong>kararlar</strong> ancak <u>ortak bir yaklaşıma ulaşıldıktan ya da en azından ağırlıklı görüşün ortaya çıkmasından sonra yürürlüğe konulmuştur</u>. Hz. Ömer’in ashabın ileri gelenlerine Medine’nin uzağındaki yerlere yerleşme izni vermemesinin en önemli gerekçelerinden biri devlet yönetiminde şûra yöntemini <u>işlevsel</u> kılmaktı. Daha sonra sahâbenin başka merkezlere dağılmasıyla ortaya çıkan politik kargaşa onun bu öngörüsünün isabetini kanıtlamaktadır.</p>
<p>Ayrıca sahâbe dönemi icmâ örneklerinin ortaya çıkışında ve klasik icmâ teorisinin meydana gelişinde Hz. Ömer’in <strong>şûraya dayalı yönetim anlayışı</strong>nın ve bu usulle gerçekleştirdiği yasal düzenlemelerin etkili olduğu muhakkaktır. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifenin seçimi için oluşturduğu altı kişilik heyet İslâm tarihinde “<em>ehlü’ş-şûrâ/ashâbü’ş-şûrâ</em>” diye anılmış, bu heyetin seçilmesi ve çalışma şekli “<em>emrü’ş-şûrâ</em>” adıyla anılır olmuştur.</p>
<p><strong>Hz. Osman</strong>’ın ve Hz. Ali’nin hilâfetinde de <u>şûraya ilke düzeyinde bağlı kalındığı</u> söylenebilir. Meselâ Abdullah b. Sa’d, İfrîkıye’nin fethi için kendisine mektup yazınca Hz. Osman yanında bulunan ashabın ileri gelenlerine konuyu danışmış, 30 (650) yılında Kur’an’ın farklı şekillerde okunmasını ve tahrifini önlemek için Hafsa nezdinde bulunan nüshadan istinsah edilip bazı beldelere gönderilmesi meselesini ashabın önde gelenlerini bir araya getirip karara bağlamış, 34’te (654) fitne olayları başladığında bölge valilerini çağırıp onlarla istişare etmiştir.</p>
<p>Hz. Osman’ın şehid edilmesi üzerine hilâfeti kabule zorlanan <strong>Hz. Ali</strong>, bu işin <u>şûranın görevi</u> olduğunu söylemesine rağmen daha kötü hadiseleri önlemek için görevi kabul etmek durumunda kalmış, o da zaman zaman önemli kararların alınmasında ashaptan yanında bulunanlara ve ileri gelenlere danışmıştır. Ancak bu iki halife döneminde ortaya çıkan politik ayrışmalarla birlikte <u>şûranın genel bir siyaset yöntemi niteliğini kaybettiği</u> ve <u>işlerin kişisel inisiyatiflere bırakıldığı</u> görülmektedir. <strong>Muâviye</strong> b. Ebû Süfyân’ın <strong>Hz. Hasan</strong> ile anlaşırken hilâfet meselesinin kendisinden sonra bir şûraya bırakılmasını kabul ettiği rivayet edilir. <strong>Abdullah b. Zübeyr</strong>, Hicaz’da halifeliğini ilân ettiğinde hilâfeti şûra esasına döndürmeyi vaat ediyordu.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam tarihi boyunca geliştirilen şûra kurumları tecrübesinden istifade edebilmek</strong></p>
<p>“İslâm tarihi boyunca müslümanlar tarafından kurulan devletlerde hükümdara danışmanlık yapan çeşitli kurul ve kurumlar oluşturularak meşveret usulü işletilmeye çalışılmakla birlikte şûra genellikle <u>yönetim merkezlerinde bulunan kimselerin katılımıyla sınırlı</u> kalmıştır. Bilhassa Emevîler’le başlayan süreçte şûranın toplumun önde gelenleri (kabile reisleri, <strong>eşraf</strong>, âyan), <strong>yöneticiler</strong> ve ordu <strong>kumandanlar</strong>ı ile ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle, birlikte ya da ayrı, genel ya da özel biçimde gerçekleştirilmiştir (s.232).</p>
<p><strong>Ömer b. Abdülazîz</strong> döneminde ise şûrada sadece ulemâ ve fukaha bulunmaktaydı… Halife <strong>Mansûr</strong>’un <u>istişareden sonra hükmedeceğini ifade etmesi</u> Abbâsîler zamanında da şûra fikrinin korunduğunu göstermektedir. Irak, Horasan ve Mısır gibi bölgelerde de şûra heyetleri kurulmuştur. Endülüs Emevîleri’nde bir tür kazâî şûra gelişmiştir… <strong>Endülüs</strong>’te mülûkü’t-tavâif zamanında ortaya çıkan “<em>meşyeha</em>” ve Mağrib ile Endülüs’te kullanılan “<em>mele’</em>” terimleri de bir tür danışma meclisini ifade etmektedir. Murâbıt sultanları şûrayı vazgeçilmez bir prensip haline getirmişlerdi. <strong>Yûsuf b. Taşfîn</strong> devlet adamları ve Mâlikî fakihleriyle istişare etmeden karar almazdı. Hafsî sultanları devlet işlerinde kendi seçtikleri şeyhülâzamın başkanlık ettiği, din âlimleri ve devlet adamları arasından seçilen on şeyhten oluşan ve “<em>tabakâtü’l-aşere</em>” adı verilen bir şûraya danışırdı… (s.232).</p>
<p>Türkler müslüman olduktan sonra, devlet işlerini danışma yoluyla yürütme geleneklerini (kengeş, kurultay) İslâm’ın şûra prensibiyle kaynaştırmış, Büyük Selçuklular’da Dîvân-ı A‘lâ, Osmanlılar’da farklı dönemlerde uygulanan Meclis-i Meşveret, Encümen-i Şûrâ, Meclis-i Şûrâ, Şûrâ-yı Kübrâ, Şûrâ-yı Devlet, padişahın huzurunda yapılan Şûrâ-yı Saltanat gibi şûra meclisi modelleri uygulamış ise de müslüman ülkelerinde meşrutiyet ya da cumhuriyet şeklinde yapılanan sistemler kuruluncaya kadar hukukî bakımdan <u>en üst yöneticinin yetkilerini sınırlayan</u>, herkes için <strong>bağlayıcı kararlar alabilen</strong> ve bütün ülkeyi temsil eden şûra mekanizmalarının oluşturulabildiği söylenemez.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLİĞİN TESİSİ VE HAKLARIN KORUNMASI İÇİN  ŞÛRÂ MECLİSİNİ TOPLAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Sep 2017 09:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adaletle muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Ali bin Ebî Tâlib]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek mümin]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslami]]></category>
		<category><![CDATA[istişare]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:8]]></category>
		<category><![CDATA[maslahat]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed (s)]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebû Zehre]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[temsilciler]]></category>
		<category><![CDATA[terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:108]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=559</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Türkiye’de Ebu Zehra künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974), mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Türkiye’de <strong>Ebu Zehra</strong> künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim <strong>Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974)</strong>, mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve usulü, ceza hukuku, aile hukuku, sîret-i Nebi, İslam toplumunun özellikleri, İslam önderleri gibi konularda yüzlerce kitap ve makale telif etmiştir. Birçok eseri Türkçeye de çevrilmiş bulunan Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- basılan “<strong>En Büyük Mucize</strong> <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, İslam dünyasında birliğin tesis edilmesi ve son iki asırdır sürekli çiğnenen temel haklarının yeniden ikame edilip korunması için şûrâ meclisini toplamanın önemine dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümler <strong>üç ana temel</strong> üzerinde durur: Bunların ilki, <strong>adalet</strong>tir ki bu; hükümlerin temeli, düzeni ve tamamına erme aracıdır. İkincisi, <strong>maslahatın gözetilmesi</strong>dir. Üçüncüsü ise Müslümanlar arasında <strong>istişare</strong> etmektir.</p>
<p>Şüphesiz her topluluk kendi içerisinde <strong>bağlarını</strong> iki şekilde kuvvetlendirir. Bunların birincisi, insanlar arasında adaleti sağlayan, kulların maslahatını gözeten, haklarını ve sorumluluklarını düzenleyen hâkim otorite ile olan ilişkilerle ilgili düzenlenmiş <strong>kanunlar</strong>dır. İkincisi ise kalpleri süsleyen ve insanları birbirine bağlayan <strong>faziletler</strong>dir (s.169).</p>
<p>İkinci tür yargısal veya yönetimsel hükümlerle gerçekleştirilemez. O yalnızca ruhsal bir güzelleşme ve vicdani bir <strong>terbiye</strong> ile mümkündür. İlk tür ise Kur’an’ın hükmü ve adalet, insanların maslahatı ve şûra olarak zikrettiğimiz üç temel dayanağının düzenlediği bir yapıdır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, dosta ve düşmana karşı <strong>adaletle muamele</strong> etmeye çağırır. Çünkü o <u>yalnızca dostlara hasredilip daraltılamayacak</u> ölümsüz bir hakikattir. Şüphesiz o düşmanları kapsadığı vakit en yüce ve kutsal anlamlara sahip olur: “Bir topluma olan <strong>kininiz</strong>, sakın ha <strong>sizi adaletsizliğe itmesin</strong>. Âdil olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının…” (Mâide 5:8).</p>
<p>Kur’an’da zikredilen <strong>adalet</strong> kavramı, dilediğine verip dilediğinden de esirgeyebilmesi için <strong>yöneticiye tanınmış bir hak değil</strong> bilakis onun <strong>üzerine yüklenmiş bir sorumluk</strong> ve boynuna asılmış bir emanettir. Şüphesiz ki adalet, korunması açısından, yöneticilere yüklenen en büyük ve <strong>en ağır emanet</strong>tir. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan sakındıkları ve kendisinden dolayı tedirgin oldukları, insanın ise düşünmeden üstlendiği emanet de bu olsa gerekir (s.171).</p>
<p>Adaletin birçok kısmı vardır. Her kısımda hakikat farklı bir görünüm sergilese de adaletin tüm manalarını kuşatan hakikat, <strong>her hak sahibine hakkını vermek</strong>tir. Bu hakkın kişisel, toplumsal veya siyasi olması durumu değiştirmez. Hakkın sahibine ulaştırılmasında veya adaletin sağlanması adına, ceza alması icap edenin cezalandırılmasında yaşanan her türlü aksaklık bir tür <strong>zulüm</strong> kabul edilir.</p>
<p>İslam’ın da öngördüğü gibi adalet özünde <u>her durumda eşitlik demek değil</u>dir. Bilakis eşitlik kimi zaman adaleti sağlarken kimi zaman da zulüm olur. Sebepler, işler ve üretim gücü konusunda farklılıklar söz konusu olduğunda eşitlik tam bir zulüm hâlini alır.</p>
<p><strong>Adalet</strong>, kişilerin zenginlik ve fakirlikte eşit olmaları demek değildir. Çünkü bu ikisi çoğu zaman farklılığın iki meyvesidir. Bu farklılık insanların karşılarına çıkan fırsatlardaki farklılıklar ve kaderlerin farklı yazılmasından doğar. O halde insanlar arasında zenginlik ve fakirlik konusunda görülen farklılık, ortadan kaldırılması mümkün olmayan yerleşmiş gerçeklerden biridir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim bu hakikati kabul eder ve İslam şeriatı, elde edilen gelirler ve ekonomik sonuçlarda zenginler ve fakirler arasında eşitlik düzeni kurmaya çalışmaz. Ancak fakirlikten doğan sıkıntıları hafifleterek bu sorunu çözer ve <u>fakirliğin kişinin değerini düşürmesinin önüne geçer</u>. Fakir olana da zengin için geçerli olan tüm insani, kanuni, siyasi ve sosyal hakları tanır (s.173).</p>
<p>Her ne kadar adalet ve eşitlik arasında bir bağlantı yanında fikrî bir ayrılık söz konusu olsa da geçerli olan kural, yargısal, kanuni ve siyasi eşitliğin adaletin temellerinden biri ve hakikatinden bir parça olmasıdır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, şerefli ve soylu kimselerle zayıf olanları yargı ile ilgili hükümlerde eşit tutar ve insanları iki farklı ölçekle yargılayan bir yargı anlayışını cahiliye hükmü olarak görür.” (s.175).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaç gibi aracın da meşru olması gerektiğine inanmak ve ahlaklı davranmak</strong></p>
<p>“İhlâs ve güzel ahlak bağlarıyla bağlı olan faziletin gölgesinde her yönüyle varlığını sürdüren hürriyet, şeref ve insani bir hayat tarzının manalarından olan adalet, maslahat ve bu ikisinin ihtiva ettiği her olgu insanın gerçek amaçlarıdır. Eğer herhangi bir hususta <strong>istişare</strong> gerekli olduysa ancak hedefin açıkça ortaya konmasından sonra istişarenin bir sonucu olarak hedefe ulaşmada izlenecek yol açıklanır. Çünkü <strong>şûra</strong> ancak amaçları bilerek araçlar için doğru ve dürüst bir sınır koyabilir. Hakikatte amaçların açıklanması kullanılacak araçların anlamını belirler. Nitekim bir hedefe ulaşmada kullanılacak olan araçların o hedefin cinsi ve türünden olması icap eder. Eğer amaç yüce ise ona ulaşmak için kullanılacak <u>araçların da yüce olması </u>kaçınılmazdır (s.175).</p>
<p>Aynı şekilde amaç insani olgunluğa yöneliyorsa kullanılan aracın da aynı ölçüde değerli olması gerekir. Yaratılıştan gelen hüküm açısından <u>araç ve amacı ayrı görenler ahlaksız kişilerdir</u>. Çünkü onlar kimi zaman <u>yüce bir amacın her türlü yöntemi geçerli kılacağı iddiasıyla</u> en kutsal dinî, ahlaki ve içtimai ilkeleri <strong>yıkmaktan geri durmazlar</strong>! Onlara göre ‘amaç, aracı meşru kılar’ ki, bu sözü dile getirirken kast ettikleri şey seçkin bir amacın kötü bir aracın kabul edilmesini kolaylaştıracağıdır. İşte bu, arzuladıklarına ulaşmaktan başka hiçbir şeye önem vermeyen <u>Avrupa düşüncesinin bir ürünü</u>dür. Böylece bu kimseler ‘amaç aracı meşru kılar’ iddiasıyla her türlü kutsalı ayaklar altına alır ve <u>yasakları kabul edilir hâle getirirler</u>.</p>
<p>Hakikatte bu onların günahlarını örtmek, amaçlarını gizlemek ve suçlarını meşru kılmak adına kullandıkları bir <strong>maske</strong>den ibarettir. Şüphesiz onların amaçları da kullandıkları araçlarla aynı türdendir. Gerçekten erdemli olan kimse, Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasaklar olan ahlakın emir ve yasaklarına boyun eğer ve bunların tamamını kendi içerisinde amaç olarak görür. <u>Gerçek erdeme yönelten bir yolun erdemli olması kaçınılmazdır</u>. Ali bin Ebi Talib (r) şöyle demiştir:</p>
<p>“Hilekâr ve dönek bir adam, Allah’ın emir ve yasaklarından bir mânii içinde barındıran bir çıkış yolunu görebilir ve kalbinde din konusunda samimi olmayan bir kimse ise bundan istifade eder.”</p>
<p>Bu sözü, adalet ve maslahat gibi üstün amaçların, kendisine vesile olacak olan şûranın türünü belirlediğini, bizimse bu nedenle amacın açıklanmasına öncelik verdiğimizi kanıtlamak üzere zikrettik.” (s.177).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Problemlerimize Kalıcı Çözümler Oluşturabilmek İçin Şûra Meclisi’ni Toplamak</strong></p>
<p>“<strong>Şûra</strong> (<u>İslami istişare meclisi</u>) konusuna gelince… İslam’da İslam cemaatinden ayrı olarak yönetici atamak ve yöneticiyi görevden almak hususunda yetkili bir gücün bulunmadığını takdir etmek, şûra hükmünü anlatmada yeterli bir ifade olacaktır. Zira Allah Teâlâ’nın “Onların işleri, aralarında danışma iledir.” (Şûra 42:38) kavli ile İslam’da tesis edilmiş olan şûra hükmü gereğince <u>ümmetin tamamı kendi yöneticilerini tayin veya azletme hakkına sahiptir</u>. Gerçek şûra, cemaatin, kendi liderini kendisinin atamasını ve ondan razı olup kendi açısından hoşnut olunan ve olunmayan her hususta bu lidere itaat etmek, lider açısından da her yönüyle adalet ve Allah’ın ve kulların haklarının gözetilmesi şartları üzerine biat etmesini gerektirir. Şûra’nın ilk ve son kaynağı şûra içerisinde temsilcileri bulunan cemaatin tâ kendisidir. Bu <strong>temsilciler</strong>, ilk olarak ve bizzat ümmetin yaptığı bir seçimle veya din, hayatın gidişatı ve siyasi deneyimler konusunda bir <strong>ilme</strong> ve ekonomi, toplum ve toplumsal meseleler hususunda kayda değer bir <strong>tecrübeye sahip</strong> insanlar olmaları nedeniyle bu görev için <strong>seçilmiş</strong> olmalıdırlar… (s.231).</p>
<p>İslam’a göre <u>hiç kimse</u> başkaları üzerinde dilediğince tasarrufta bulunacağı kendisine bağışlanmış <u>kutsal bir otorite</u>ye sahip olduğunu <u>iddia edemez</u> ve bu yetkiyi zorla ele geçiremez. Hz. Muhammed’in (s) Rabbine kavuşmasının ardından <u>vahiy kesin bir şekilde kesilmiştir</u>. Müslümanlar için geriye yalnızca onun (s) bıraktığı, kıyamet gününe değin ölümsüz bir delil olan <strong>Allah’ın Kitabı</strong> ve içinde kendisini izleyeni asla saptırmayan tertemiz bir yol bulunan şerefli <strong>Nebevi Sünnet</strong> kalmıştır.</p>
<p>Nebevi hilafetin kime verildiği hususunda bir vasiyetin varlığını ve Peygamber (s)’in bu vasiyeti nedeniyle yöneticilik kutsallığının kendilerine ait olduğunu iddia eden bazı İslami grupların bu iddiaları ise Müslümanlar tarafından dikkate alınmamıştır. Zira Müslümanlar ne Allah’ın kitabında ne de Rasulullah (s)’in sünnetinde açık veya ima suretinde buna işaret eden bir delil bulamamışlardır. Böylece gerçek İslami hilafet, <u>seçim ve tam bir biatleşme</u> temeli üzerine kurulmuştur.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gerçek müminler olabilmek ve dinimizin hükümlerine uygun bir hayat sürebilmek </strong></p>
<p>“Sonuç olarak bizim çağrımız şudur: Şüphesiz bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler olmamak için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz.</p>
<p>Allah’ın sınırlarının yeniden tesis edilmesini, farz kıldığı işlerin ve Allah’ın şeriatının hayata geçirilmesini ve Muhammed (s) ve Arapların önderleri olan raşit ashabının inşa ettiği faziletli/erdemli şehri/ülkeyi yeniden kurmayı arzuluyoruz.</p>
<p>Hiçbir müminin kendisine itiraz edemeyeceği, belirlenmiş ve sabitlenmiş olan İslami düzene göre ekonomimizin inşa edilmesini canı gönülden diliyoruz. Aksi takdirse bizim Müslümanlar olarak anılmamız, hiçbir delili bulunmayan bir iddia, sözde kalan bir isimlendirme ve şekilcilikten öteye gitmeyecektir. (s.235).</p>
<p>Şüphesiz Kur’an hukukuna göre amel etmek, her Müslümanın üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Yine bu konuda ilim sahibi olan her bir ferdin buna davet etmesi ve Kur’an’ın tüm hükümlerine sımsıkı tutunması açık bir farzdır.” (s.237).</p>
<p>“De ki: <strong>İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz</strong>.” (Yusuf 12:108).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 240 s.</li>
<li><strong>Muhammed Ebu Zehra</strong>; <strong>İslam Birliği (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>)</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2016, 208 s.</li>
<li>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Esra Yayınları, Konya 1996.</li>
<li>Saffet Köse; “<strong>Muhammed Ebû Zehre</strong>” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, yıl: 2005, cilt: 30, s.519-522.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VAHYİN DİLİNE VE TERİMLERİNE VÂKIF OLABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahyin-diline-terimlerine-vakif-olabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahyin-diline-terimlerine-vakif-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Aug 2017 13:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[âdil bir Rabb]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’tan Resulü’ne]]></category>
		<category><![CDATA[Bâtıl]]></category>
		<category><![CDATA[hâdi]]></category>
		<category><![CDATA[hakikati hatırlatma]]></category>
		<category><![CDATA[Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[hayr]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[ilahi kelam]]></category>
		<category><![CDATA[iman objesi]]></category>
		<category><![CDATA[insan nesli]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[İşaret Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik]]></category>
		<category><![CDATA[kavl]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar Soyalan]]></category>
		<category><![CDATA[mevsukiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhatap]]></category>
		<category><![CDATA[mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Şuarâ 26:192-200]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vahy]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin Dili ve Terimleri]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcı]]></category>
		<category><![CDATA[zihninde hazır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=562</guid>

					<description><![CDATA[Mehmet Yaşar Soyalan’ın ilahi vahyin mahiyetine ilişkin uzun soluklu çalışmaları “Vahyin Dili ve Terimleri” isimli son eseriyle okuyucu ile buluşmuş oldu. Bu haftaki yazımızda müellifin Ağustos 2017’de ilk baskısı gerçekleştirilen eseri için son söz yerine kaleme aldığı genel değerlendirmeyi sizlerle paylaşarak sizleri bu kıymetli çalışmadan haberdar etmek istedim. Vahiy, inzal, kitap, ayet, beyan, burhan, hadis, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Yaşar Soyalan’ın ilahi vahyin mahiyetine ilişkin uzun soluklu çalışmaları “Vahyin Dili ve Terimleri” isimli son eseriyle okuyucu ile buluşmuş oldu. Bu haftaki yazımızda müellifin Ağustos 2017’de ilk baskısı gerçekleştirilen eseri için son söz yerine kaleme aldığı genel değerlendirmeyi sizlerle paylaşarak sizleri bu kıymetli çalışmadan haberdar etmek istedim.</p>
<p>Vahiy, inzal, kitap, ayet, beyan, burhan, hadis, rüşd, hidayet vb. elli farklı terimi detaylıca inceleyen eser, insanları ötekileştirmeyen bir rahmet diline sahip olan Kur’an-ı Kerim’in bir hedef ve amaca binaen vahyedildiğini, ilk muhatabının özel şartlarını ve kültürel kodlarını da hesaba katarak ilahi vahyi onun anlayacağı şekilde kendi dilinde gönderdiğini, mesajını tasvirî bir dil kullanarak muhatabına ulaştırdığını, Arap dilinin edebî teknik ve yöntemlerini nasıl kullandığını örnekleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlahi Vahyin Bütünüyle Allah Tarafından “İlka” Edildiğine İnanmak</strong></p>
<p>“İncelemeye ve analiz etmeye çalıştığımız elli terim, ilahi vahyin, “ne”liği ve “nasıl”lığı yanında, onun şehadet ve gaybi alana ait <strong>konum ve yapısı</strong>nı da farklı boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Hatta bu terimler, bir bütün olarak ilahi vahyin <strong>geçmiş, an ve gelecek</strong> <strong>tasavvuru</strong> hakkında da muhatabına temel bir bakış açısı vermekte, bir çerçeve çizmektedir.</p>
<p>Öncelikle şunu söylememiz gerekir ki, ilgili terimlerin bize gösterdiği en temel şey, bu ilahi vahyin, <strong>Resul’ün iradesi ve tasavvuru dışında</strong>, onun söz, düşünce ve konuşmalarıyla karışmadan, ondan bağımsız olarak, onun zihninde oluşmuş/oluşturulmuş ve onun diliyle Arapça bir okuma olarak ilk muhataplarına ulaşmış olduğudur. Resulullah dâhil ilk muhatapların da (inananı ve inanmayanı ile birlikte) ilahi vahyin kendi kültürlerinin bir parçası olan ana dilleriyle ve bu dile ait deyim ve terimlerle kendilerine seslendiği konusunda bir şüpheleri bulunmamaktadır. Bu nedenle onu <strong>anlama, kavrama, içselleştirme ve muhataplık</strong> konusunda bir sorunla karşılaşmamışlardır.</p>
<p>Yine bu kelime ve terimlerin Mushaf içindeki kullanımlarından anlıyoruz ki, hem Resullulah hem de inanıyla inanmayanı ile ilk muhataplar, bu ilahi vahyin Abdullah oğlu Muhammed’in (s) <strong>kendi sözü olmadığı</strong>, kendisine dışarıdan ‘<em>atılan</em>’ bir söz olduğu konusunda<strong> hemfikir</strong>dirler.” (s.500).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlahi Vahyin ‘İlahi Kelam’dan İbaret Olduğunu Kabullenmek</strong></p>
<p>“Vahiyle ilgili kelimeler, gerek ilahi kelamın kendisini ifade etsin, gerek bu ilahi kelamın iniş sürecini anlatsın, gerekse bu ilahi vahye aracılık edeni/edenleri tanımlasın veyahut ilahi vahyin muhtevası ile ilgili olsun, her zaman, <strong>Allah’tan Resulü’ne</strong>/resullerine verilen/<strong>indirilen şey</strong> olarak, yani ilahi kelam anlamında kullanılmış veya onunla ilişkilendirilmiştir. Başka bir deyişle, bu kelimelerden hiç birisi, Resullere, kendilerine verilen <strong>ilahi kelam</strong> hariç, kendileri ile herhangi bir şekilde iletişime geçildiği veya <u>başka bir vahiy/bilgi/haber/işaret verildiğini ifade edecek bir bağlamda kullanılmamıştır</u>. Hiçbirisi böyle bir olay veya olgu ile ilişkilendirilmemiş, böyle bir olayı veya olguyu anlatmada bir araç olarak kullanılmamıştır (s.501).</p>
<p>İlk muhataplar ya da incelediğimiz kelimeler nezdinde yahut ilahi vahyin hiçbir aşamasında veyahut <u>Mushaf içindeki hiçbir pasajda Kur’an dışı vahye ait bir atfa rastlamıyoruz</u>. Yani bu terimlerle veya bu terimlerden bağımsız olarak ilahi kelamın hiçbir yerinde beşer ile Yaratıcı arasında ilahi kelamın vahyedilmesi dışında farklı bir vahyin veya iletişimin varlığına yahut olgusuna ait herhangi anlayış veya bir atıf söz konusu olmamıştır.</p>
<p>Vahye ilişkin elli civarındaki bu terimler, Yaratıcı-yaratılan/beşer ilişkisinin, <u>Yaratıcı’nın rahmetinin ve inayetinin bir tecellisi</u> olarak ancak ilahi vahiy şeklinde tecelli ettiğini, ilahi vahyin de yukarıdan aşağıya doğru <strong>tek taraflı</strong> olarak resulün iradesi dışında onun zihnine <em>ilka</em>/hazır bulma şeklinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yine bu terimlerle Resulullah’ın zihnine ilka olunan bu ilahi vahyin ilk muhatapların pek çoğunun sandığı gibi cin kaynaklı bir söz değil, kaynağı Yüce Yaratıcı olan <strong>muhkem/sapasağlam bir söz</strong> olduğu, bu söze dışarıdan herhangi bir katışma ve müdahalede bulunulmadığı, yabancı bir el değmediği, onun tertemiz/mutahhar aracılar/resuller tarafından taşındığı ifade edilmiştir… (s.501).</p>
<p>Vahye ilişkin terimlerle ilahi vahyin kalplerine ilka edildiği resullerin birer <strong>beşer </strong>oldukları, olağanüstü bir güce sahip olmadıkları, gaybı bilmedikleri, ölümlü oldukları, diğer insanlar gibi doğa kanunlarına/ilahi yasalara tâbi oldukları, toplumları içinde, işinde gücünde <strong>emin</strong> bir beşer/insan olarak yaşadıkları, özellikle Resulullah Hz. Muhammed söz konusu olduğunda kendisine ilahi vahiy dışında bir mucize verilmediği de ifade edilmektedir.” (s.502).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkı Bâtıldan Ayıran Kur’an’ı Hayat Rehberi Olarak Benimsemek </strong></p>
<p>“Kur’an’daki vahye ilişkin terimler ve bu terimlerin geçtiği pasajlar, ilahi vahyin <strong>amaç ve hedefleri</strong>ne yönelik tespitler ortaya koymakta, onun insanlık için <strong>hakkı bâtıldan ayıran</strong> bir <em>furkan</em>/kılavuz, bir <em>beyyine</em>, bir delil/ayet, bir otorite/sultan, kendisine inananlar için bir rehber/hâdi, rahmet, nimet, bir ümit ve kurtuluş olduğunu ifade etmekte, onda muhkem ve müteşabih olarak Allah’ın iradesinin/muradının her yönü ile ortaya konduğunu ifade etmekte ve bunları örneklerle açıklamaktadır.</p>
<p>Yine bu terimler ilahi vahyin tabiatına/doğasına dair de pek çok ipucu vermektedir. Örneğin onun <strong>sözlü</strong> bir metin, bir hitabe şeklinde tecelli ettiği, Yaratıcı’nın amaç ve iradesine uygun olarak bir süreç içerisinde muhatabını karanlıklardan aydınlıklara çıkaran bir <em>hâdi</em>/<strong>hidayet rehberi</strong> olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde bu terimler, gayb ve şehadet alanı hakkında konuşan bir hitabe olarak onun, muhatabını ikna etmek için pek çok yöntem kullandığı, tasvirî bir anlatım yanında <strong>tekrarlı ve karşıtlı bir anlatım</strong> diline sahip olduğunu da ortaya koymaktadır (s.502).</p>
<p>Yine bu terimler doğrudan veya dolaylı olarak, ilahi vahyin/ilahi kelamın içeriğine/<strong>muhtevası</strong>na dair tespitler de vermektedir. Öyle ki bir bütün olarak ilahi kelamın/Kur’an’ın muhtevasına dair açıklamalar ve ipuçları yanında, onun <strong>iyi ve kötü</strong> olarak gördüğü şeylerin mahiyeti ve genel ilkeleri hakkında da açıklamalarda bulunmaktadır. Ayrıca bunlara dair örneklerle muhatabından neler istediğini, nelerin yapılmasını tavsiye edip/emredip nelerin yapılmasının hoş karşılanmayıp yasakladığını ve ona neler vadettiğini de ortaya koymaktadır.” (s.502).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy ile İlhamı Birbirine Karıştırmamak</strong></p>
<p>“Vahiy ve ilham çok zaman birbirinin yerine kullanılsa da, ontolojik düzlemde benzer olgulara işaret etse de vahiy hem din dili açısından hem de olgunun mahiyeti açısından daha özel ve teknik bir duruma işaret eder (s.503). Nitekim tarihi ve toplumsal bir miras ve tecrübenin bir sonucu olarak “vahiy” ve ilham”ın farklı şeyler olması gerektiğini de biliriz. Vahyi ilhamdan ayıran şey, vahiy veya ilham ürünü olarak kabul edilen söz ve metinlerin kendileri olmalıdır. Bunu biraz daha açarsak şunları söyleyebiliriz:</p>
<ol>
<li>Vahyi ilhamdan ayıran şey, dili, üslubu, muhtevası ile birlikte metin/hitabe/söz olarak muhatap üzerindeki <strong>etkisi ve gücü</strong>dür.</li>
<li>Vahiy ve ilhamı zihninde toplayan/meczeden ve ilk defa muhataba ulaştıran kişi/lerin konumu, ona sadakati ve onunla ilişki biçimidir.</li>
<li>Muhataplarının tutumu, yani ilhamdan farklı olarak muhatapların vahyi bir <strong>iman objesi</strong> olarak görmeleri ve ona karşı duydukları saygı ve sadakattir. (s.504).</li>
</ol>
<p>Bu durumda vahiy ister aracı olan resul ve ister ilk muhatabı tarafından <strong><em>Yaratıcı’nın, iradesini muhatabında tecelli kılması</em></strong> olarak kabul edilen şey olarak ele alınabilir. Peki, Yaratıcı’nın iradesinin bir vahiy olarak Kur’an’da tecelli kılınmasının anlamı ve bu iradenin <em>mahiyeti</em> nedir? Konuyu son ilahi vahiy Kur’an özelinde değerlendirelim. Kur’an’ın, Yüce Yaratıcı tarafından seçilmiş Resul Muhammed’e ilka edildiğine inanan bir mü’min olarak bu iradenin, bu İlahi Kelam’ın muhtevasını oluşturduğunu ifade edebilirim (s.504).</p>
<p>İlahi vahiy, Fazlur Rahman’ın da dediği gibi Resul’ün zihninde hem “<strong>anlam</strong>” hem de “<strong>lafız</strong>” olarak oluşmuş olmalıdır. Çünkü Resul’ün zihnine “ağır bir söz/<em>kavlen sakilen</em>” atılacağının/ilka edileceğinin ifade edilmiş olması, Resul’ün muhataplarına okuduğu şeyi <strong>zihninde hazır olarak bulmuş</strong> olmasını gerekli kılar… (s.504).</p>
<p>Esas olan, ilahi vahiy olan ve bugün elimizde Mushaf olarak bulunan Kur’an’ın Resulullah Muhammed’in ağzından Yüce Yaratıcı’ya ait bir kelam olarak muhataplarına ulaşmış bir metin/hitabe olmasıdır. Bu durumu, yani ilahi iradenin bir yaratılmışta/beşerde nasıl tecelli ettiğini şu ayetler de benzer bir şekilde dile getiriyor (s.505):</p>
<p>“Muhakkak ki, o (Kur&#8217;an) Âlemlerin Rabbi&#8217;nin indirmesidir. Onu, uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir dil ile senin kalbine <strong>güvenilir bir vahiy</strong> olarak indirmiştir. Bu durum öncekilerin kitapları için de geçerlidir. İsrailoğulları bilginlerinin bu durumu/bu olguyu biliyor olması, onlar için yeterli bir kanıt değil midir? Onu Arap olmayan birine indirseydik ve o bunu okusaydı ona inanmazlardı.” (Şuarâ 26:192-200).</p>
<p>Bu ilahi kelamın elimizde Mushaf olarak mevcudiyeti ve kesintisiz süregelen Müslüman gelenek ve toplumsal tecrübe, Hz. Muhammed’in kendisine gelen, yani kalbinde/hafızasında bir fikir, bir söz olarak toplanan bu ilahi kelamı, geldiği gibi/olduğu gibi muhataplarına aktardığı fikri tarihi ve toplumsal bir gerçeklik olarak yaşayagelmektedir. Yine bu şahitlik, onun kendi zihnine <strong><em>ilka</em></strong> olunan bu <strong>söz</strong>ü (<strong><em>kavl</em></strong>), o dönemin ve o coğrafyanın bir geleneği ve vahyin doğasının bir gereği olarak muhataplarına/çevresindekilere yine bir <strong>söz olarak</strong> aktarmış olduğunu da ortaya koymaktadır. Aynı şekilde o, aktardığı bu sözü, -kendi söz ve tecrübesinden bağımsız olarak gerçekleştiği bilinciyle-, zihninin ve yüreğinin iman ettiği bir gerçeklik olarak muhataplarına ulaştırmıştır (s.505).</p>
<p>İşte bu ilahi <strong>vahyin</strong> inzalinin üzerinden 1500 yıl gibi bir süre geçmiş olsa da onun otantikliği/muhkemliği ve sağlamlığı/<strong>mevsukiyeti</strong> hakkında önceki yüzyıllara oranla daha net konuşabilmekte, daha net deliller ortaya koyabilmekteyiz. En temel kanıtımız da Mushaf’ın kendi varlığıdır. Dolayısıyla Mushaf’a dönmüş bu hitabenin kendisinin ve imani bir gerçeklik olarak muhataplarının varlığının başlı başına bir delil olması yanında, bugün ilahi vahyin içeriği/muhtevası ile ilgili edebî, semantik, hermenötik, dilbilimsel, tarihi okumalar/analizler yapılarak, hatta Mushaf malzemelerinin kimyasal analizleri yapılarak otantikliğinin ve muhkemliğinin ortaya konabilme imkânı söz konusudur… (s.506).</p>
<p>Yaratılışın özünün ve karakterinin <strong><em>özgürlük içinde</em> <em>uyum</em></strong>, işleyişinin <strong><em>hayr/iyilik/rahmet</em></strong>, amacının ise <strong><em>sorumluluğun tecellisi</em></strong> olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, yani yaratılıştaki bu öz ve amaç, Yüce Yaratıcı’nın bir yaratışı, iradesinin tecellisi olan vahiy için de geçerli olsa gerektir. İşte vahiy, bu gerçekliği unutup oyun ve oynaşa dalan akıllı ve sorumlu varlığa bu <strong>hakikati hatırlatma</strong>nın en temel aracıdır.” (s.506).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahyin Tüm İnsanlığı, Tüm Zamanları ve Tüm Mekânları Kuşatan Kapsayıcılığını Görebilmek </strong></p>
<p>“Eğer vahyi, tüm insanlığı, tüm zamanları ve mekânları kuşatan, kavrayan bir olgu olarak görürsek bu, vahyin hakikati hatırlatmanın “<strong>en temel aracı</strong>” olarak kabul edildiği anlamına gelir.</p>
<p>Eğer vahyi belli zaman ve mekânlarda, belli topluluklara bu hakikati anlatan bir olgu/tecrübe olarak görürsek, o zaman vahiy, bu hakikati anlatan “<strong>araçlardan biri</strong>”ne dönüşmüş olur.</p>
<p>Eğer amaç insana bu hakikati anlatmak, bu gerçeklik konusunda onu uyarmak ise ve Yaratıcı bu anlatma ve uyarıyı “<strong><em>vahy</em></strong>” olarak tanımlıyor, bu vahyi de kendisinin <strong>rahmetinin bir tecellisi</strong> olarak ifade ediyorsa, üstelik muhatap tüm zamanlardaki ve coğrafyalardaki <strong>insan nesli</strong> ise, o zaman, bu rahmetin tecellisinin farklı üsluplarda, tonlarda, şekil ve formatta gerçekleşmiş olabileceği imkânını da işaret eder. Bu olabilirlik, bu imkân, onun ezelden beri tüm insanlığın Rabbi olması yanında gerçekten <strong>âdil bir Rabb</strong> olması ile de ilgili olsa gerektir. Allahu a’lem.” (s.507).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<ol>
<li>Mehmet Yaşar Soyalan; <strong>Vahyin Dili ve Terimleri</strong>, İşaret Yayınları, İstanbul, Ağustos 2017, 520 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahyin-diline-terimlerine-vakif-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN GENİŞ DİN HÜRRİYETİNİ TAKDİR EDEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jun 2017 09:10:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[din hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[din ve inanç özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[gayrimüslimler]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[insanları saptırmak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsra 17:70]]></category>
		<category><![CDATA[Kâfirûn 109:6]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Lâ ikrâhe fîd dîn]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman toplum]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[sınıfsal ayrıcalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[üstün ve şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[Zorlama dinde yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=528</guid>

					<description><![CDATA[“We leqad kerremnâ benî âdem…: Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We leqad kerremnâ benî âdem</em>…:<br />
Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in -ön yargıların ve tahminlerin ötesinde- eşi benzeri olmayan bir genişlikte insanlara sunduğu <u>din ve inanç özgürlüğü</u>ne dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Müslüman toplumun düzenlenmesi ve temelinin oluşturulması konularında Kur’an’ın içermekte olduğu hükümlerin tamamı; <strong>canı, dini, soyu ve aklı</strong> <strong>koruyan</strong> kapsamlı bir sistemin oluşturulmasına yöneliktir. Bu toplumun, insani ilişkilerde peşinden gidilen doğru bir örnek olması ve dost olsun düşman olsun kendisi dışındaki <u>tüm insanlarla olan ilişkilerini</u> insani bir tanışıklık ve hürmet(saygı) üzerine kurması için erdem ve yüce bir ahlaktan oluşan sağlam bir örgüsü vardır:</p>
<p>“Ama doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu <strong>üstün ve şerefli</strong> kıldık. Karada ve denizde onlara ulaşım imkânı sağladık. Temiz ve helal besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Kur’an’ın kapsamlı sistemi, <strong><u>insan olmak</u></strong><u>tan kaynaklanan</u> bu yüceliği İslam devlet sistemi içerisine yerleştirmiştir. Ayrıca <u>umumi bir kardeşlik oluşturmak</u> veya orman kanunlarının ve gücün belirlediği hükümlerin gölgesinde değil de <u>erdem ve hikmetin gölgesinde</u> süren bir var oluş mücadelesi gerçekleştirmek adına her türlü insani ilişki içerisinde sağlam ve köklü hâle getirmiştir (s.129).</p>
<p>İslam’ın ilk yöneldiği şeylerden biri de <u>umumi ve ferdî özgürlüklerin korunması</u>dır. Zira <u>insanı insan yapan en önemli değerlerin başında</u> <strong>özgürlük</strong> gelir. O hâlde her kim özgürlüğe bir zarar verirse <u>insanlığa zarar vermiş</u> olur. Var oluş kanunu ve insanların kendisi üzere yaratıldıkları fıtrat gereğince hak etmiş olduğu özgürlüğünün bir kısmı her kimin elinden alınırsa bu kimsenin insanlığının ve kişiliğinin bir kısmı eksilir.</p>
<p>Ne var ki Kur’an’ın sağladığı bu özgürlük <u>mutlak</u> bir özgürlük değildir. Zira mutlak hakikat gibi mutlak özgürlük de somut bir şekilde hissedilmeyen ancak zihinde canlanan manevi bir olgudur ki bu zorlu ve kendisini yiyip bitiren varlık içerisinde gerçekleşmez. Şüphesiz mutlak bir hürriyetle hareket eden kimseler var olan tüm bağlarını kırarlar, sınırları çiğnerler ve serbestlikleri ölçüsünde kendileri dışındaki insanların özgürlüklerine zarar verirler. Bu nedenle İslam tüm bağlarından kurtulmuş olan bu tarz bir özgürlüğü hoş görmez. Çünkü böyle bir özgürlük bir şeyler inşa etmekten ziyade <u>var olanı yıkmak</u>tır (s.131).</p>
<p>Oysa İslam yalnızca ahlak, başkalarının haklarının korunması ve erdemli toplumun kendisinden istifade ettiği genel özgürlük anlayışı ile alakalı her ne varsa bunlarla sınırlanmış olan bir özgürlüğü koruma altına alır. Bu genel özgürlük ise âdil bir başkaldırış olarak bireylerin özgürlüklerine konulmuş sınırlamalardan meydana gelen ve herkesi gölgesi altına alan kapsamlı ve bütüncül bir özgürlüktür. Sa’d Zağlûl’ün de dediği gibi; “<u>Özgürlüğe getirilmiş olan her türlü sınırlamanın özgürlüğün temellerinden gelen bir gerekçeye dayanması icap eder. Aksi takdirde bu sınırlama bir zulümdür</u>.” (s.133).</p>
<p><strong>Din alanında baskı ve zorbalığın asla caiz olmadığına iman etmek</strong></p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, daha öncede açıkladığımız gibi yıkıma doğru gitmemesi kaydıyla her türlü özgürlüğün davetçisidir. Bu nedenle din edinme özgürlüğünü hoş görür ve güçlü bir sesle; “<strong><em>Lâ ikrâhe fîd dîn</em></strong>: Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır…” (Bakara 2:256) diye seslenir. Kendisine muhalefet edenler için bir açıklık ve netlik kazandırmak adına; “<strong>Sizin dininiz size, benim dinim bana.</strong>” (Kâfirûn 109:6) buyurur. Ne var ki Kur’an’ın nazil olduğu çağda gerektiği gibi anlaşılamamış olan bu değerli özgürlüğün ifade ettiği hakikatler insanlar tarafından ancak ilerleyen çağlarda idrak edilmiştir.</p>
<p>İslam, başkalarının haklı özgürlüklerini hiçbir şekilde sınırlanmaması adına sınırsız mutlak bir özgürlüğü hiçbir zaman hoş görmemiştir. O, Hıristiyanlara Müslümanların bayrağı altında kendi dinlerini yaşama hakkı tanır. Aynı özgürlüğü Yahudilere de verir. Hattâ Mecusilere bile kendi ibadethaneleri içerisinde dinî ayinlerini gerçekleştirme özgürlüğü tanır. Bu hoşgörüyle birlikte dışarıdan Müslüman gibi gözüküp içlerinde başka duygular barındıran kimselerin yolu olan zındıklığı hoş görmez. Çünkü bu yalnızca din özgürlüğünden istifade etmek değil <strong>insanları saptırmak</strong>tır. Aynı zamanda herhangi bir sebeple İslam’a girip daha sonra bir başka sebeple dinden çıkarak dinleri alay konusu yapan, hevalarının peşine düşmüş kimselere de hoşgörü ile bakmaz. Bilakis onların bu tavrını dinle oynamak ve dindar kimseleri saptırmak olarak görür… (s.133).</p>
<p>İslam kendi otoritesi altında kişilerin <u>diledikleri dine mensup olmaları özgürlüğünü garanti altına almış</u>, korumuş ve böylece İslam beldelerinde yaşayarak Müslümanların menfaatine olan her şeyden istifade edip Müslümanlar aleyhine olan her durumdan etkilenen gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti</strong> tanımıştır. Öyle ki bu kimseler, İslam’ın himayesi altında İslam’ın kendi mensuplarına tanımadığı özgürlüklerden de istifade etmişlerdir. Örneğin İslam içkiyi haram kılmış ve içki içen Müslümanlara had yani ceza uygulanmasını emretmiştir. Bununla birlikte Müslümanların hükmü altında bulundukları sürece gayrimüslimlere içki içmeleri konusunda müdahale edilmemiştir.</p>
<p>İslam domuzu haram kıldığı ve bir pislik olarak gördüğü hâlde gayrimüslimlerin onun etini tüketmelerine izin vermiştir… İslam kendi otoritesi altında yaşayıp ve onun âdil hükmü altında kaldıkları takdirde kendisine muhalif olanların özgürlüklerini korumada <strong>oldukça ileri</strong> gitmiştir. Zimmi yani İslam toprağında yaşayan gayrimüslim bir kimsenin caiz gördüğü içki veya domuza saldırıda bulunan kimseleri <u>cezalandırmıştır</u>… (s.135).</p>
<p>Bu uygulamanın sebebi Müslüman devletin himayesinde Müslümanlarla birlikte yaşamayı kabullendikleri takdirde gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti tanımak</strong>tır… (s.139).</p>
<p>İslam, yönetiminden razı olan gayrimüslimlere <strong>sınıfsal ayrıcalıklar</strong> vermektedir. Bu kimselerin İslam’ın kendilerine vermiş olduğu ayrıcalıkları alıp yönetime başkaldırmak ve İslam devletini alaya almak için bir bahane olarak kullanmaları hâlinde bu ayıp âdil olan İslam’ın ayıbı değildir. Bu noktada ayıp, zulmün inşası için adaleti suiistimal eden ve adalet ehlinin kendisine bağışlamış olduğu özgürlüğü âdillerin işini bozmak ve Allah’tan korkan takvalı kimselerin hükmünü yıkmak için kullanan hatalı insanların ayıbıdır. Kur’an-ı Kerim’in verdiği ve onu beyan eden Rasulullah’ın (s) açıkladığı dinî özgürlüğün gölgesinde ilk asırlardaki gayrimüslimlerin Kur’an’ın hükmüne uygun yönetim altında, <u>kendi dinlerine mensup olan milletlerin bile kendilerine ihsan etmedikleri dinî bir özgürlük içerisinde yaşadıklarını</u> görürüz. Zira kendi mezheplerinden birinin otoriteyi elinde bulundurması, her fırkanın bir diğerini gücün kılıcı ve otoritenin şiddeti ile <u>kendi mezhebine girmeye zorlaması</u> din özgürlüğünü ortadan kaldırıyordu.” (s.139).</p>
<p><strong>Hak ve özgürlüğün başkaları için de vazgeçilmez olduğunu kabul etmek</strong></p>
<p>“Raşit halifeler <u>âdil bir din özgürlüğünün anlamını kavramış</u> olduklarından dolayı hiçbir zaman bir kimseyi dininden kaynaklanan bir nedenle zor duruma sokmamışlardı… Mesela Ömer bin Hattab (r), halkının çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu bölgelere tayin ettiği valilerin işleri hakkında soruşturma yapardı. Onların çalışmaları hakkında sorduğu ilk soru, <strong>gayrimüslimlere nasıl davrandıkları</strong> olurdu. Eğer valilerin bu kimselere iyilikle muamele ettiklerini öğrenirse onlara adaleti emrederdi. Eğer durum böyle değilse valiyi <u>azleder ve cezalandırırdı</u> (s.141).</p>
<p>Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümlerle devleti yöneten Halife Ömer (r), mazlumların hakkı gerçekleşsin ve kalpleri mutmain olsun diye kendi huzurunda bir Kıpti gencin kendi eliyle Mısır valisine misillemede bulunmasını emretmiş, sonra da Amr bin el-Âs’a; “Ey Amr! Annelerinden hür kimseler olarak doğan insanları ne vakit köleleştirdiniz?” diyerek tüm insanlığa ölümsüz bir hikmeti miras bırakmış bir yöneticidir.” (s.143).</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim’in kendisini inkâr edenlere de özgürlüğü cömertçe bağışlamıştır. Çünkü o, bu özgürlük içerisinde <u>sadık ve özgür Müslüman kimliği</u>ni inşa eder. Hakikatte özgür olan o kimsedir ki; <u>özgürlüğü kendi nefsine uygun gördüğü gibi kendisi dışındakilere de uygun görür</u>. Kendi arzuları peşinde koşup, kendisi dışındaki kimselerin özgürlüğünü zalimce sınırlayanlar ve başkasının özgürlük alanını daraltarak kendi alanlarını genişletenler <u>gerçekte hür değillerdir</u>. Kur’an’ın kendisine iman etmemiş kimselere tanıdığı bu din özgürlüğü, İslam hakkında konuşurken kimi zaman insafa gelen Avrupalı araştırmacı bilim adamlarının gözlerini kamaştırmaktadır. Mesela, “<em>Hadâratu’l-Arab</em>: Arap Medeniyeti” isimli eserinde Gustave Le Bon’un kaleme aldıklarını bir okuyun:</p>
<p>“Din davetçileri içinde varlığına oldukça az rastlanan bir dehaya sahip olan geçmişteki halifeler, <u>din sistemlerinin zorla dayatılan kurallardan oluşmadığını idrak etmiş</u> ve Suriye, Mısır, İspanya ve ele geçirdikleri diğer tüm toprakların ahalisine <u>büyük bir şefkatle muamele etmişlerdir</u>. Bu kimseleri kendi düzen ve inançları üzere rahat bırakmış ve -geçmişte ödemekte oldukları vergilerle kıyaslandığında aralarında emniyetin sağlanması için ödedikleri- basit bir cizye dışında hiçbir zorunluluk yüklememişlerdir. Doğrusu hiçbir millet, ne Araplar kadar merhametli ve hoşgörülü fatihlere ne de onların dini kadar hoşgörülü bir dine şahit olmuştur.” (s.145).</p>
<p><strong>İslam’ın muhaliflerine tanıdığı geniş özgürlük alanını gözetmek</strong></p>
<p>“İslam, inançları konusunda Müslümanlara muhalefet edenlere de geniş bir özgürlük alanı tanımıştır. O hâlde insaflı kimseler, Kur’an’ın otoritesi altındaki Yahudi ve Hıristiyanların faydalandıkları bu özgürlükle Avrupalıların bugün kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı gösterdikleri davranışlar arasında bir kıyaslama yapsınlar! (s.147).</p>
<p>Şimdi insaf sahipleri Kur’an-ı Kerim’in bu geniş özgürlük modeli ile Birleşmiş Milletler topluluğunun Filistin’de yaptıkları arasında kıyas yapsınlar! Hiçbir anlaşma, fert, toplum ve insanoğlunu birbirine bağlayan hiçbir insani değer gözetilmeksizin ülke yerle bir edilmiş ve binlerce belki de daha fazla insan açlık, çıplaklık, şiddetli sıcak ve kara kış tarafından yok edilmek üzere memleketlerinden çıkarılmıştır. Ancak gerçek şu ki, bu durum kıyas götürmez. Çünkü böyle bir kıyas, yoktan var eden ve adalet sahibi olan Allah’ın hükmü ile yaratılmış zalim bir kulun verdiği hüküm arasında karşılaştırma yapmaktır. Ruhu güçlendiren bir kararla madde ve şehvetin egemen olduğu bir kararın, Kur’an’ı indirenin sağlamlaştırdığı birleştiren ve bir araya getiren insani kardeşliğin ve kalbin verdiği bir karar ile insanoğlunun vahşiliğinden doğan bir kararın kıyaslanması kabil değildir.</p>
<p>İslam’ın Kur’an nassı ile verdiği bu özgürlük, kendi bayrağı altında yaşayıp kendi emirlerine muhalefet edenler içindir. Müslümanların oluşturduğu topluma verilen özgürlük ise erdem, dinî hükümler ve başkalarının hakları gibi sınırlarla kuşatılmış bir özgürlüktür. Kur’an-ı Kerim özgürlüklerin tamamını <strong>erdem ve hakların gözetilmesi</strong> dairesinde koruma altına almıştır (s.149).</p>
<p>Kur’an, bir <u>saldırganlık içermediği sürece insanlara fikirlerini dile getirme özgürlüğü</u> tanımıştır. Kendisine vahiy indirilen, günahtan korunmuş bir kimse olduğu hâlde Nebi (s), kendisini eleştirenleri dinlerdi. Hattâ kimi zaman bunların bir kısmı haddi aşar, kendilerini sınırlayan bağları koparır ve ifade özgürlüğünü istismar eder şekilde kullanırlardı. İşte böyle zamanlarda bile Nebi (s) onlara doğruyu izah eder, onları hidayete çağırır; şefkat, yumuşak huyluluk, vakar ve sabırla bu kimseleri hevalarına saplanıp ciddiyetten kopmamaları için hakikate davet ederdi…” (s.151).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>. (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 240 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUTLU BİR AİLE SAYESİNDE  DÂREYN SAADETİNE NAİL OLABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutlu-bir-aile-sayesinde-dareyn-saadetine-nail-olabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutlu-bir-aile-sayesinde-dareyn-saadetine-nail-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 May 2017 09:21:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[aile haftası]]></category>
		<category><![CDATA[Aile Yaşam Döngüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Aile Yaşam Döngüsü ve Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Anneler günü]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu Arıkan]]></category>
		<category><![CDATA[eş değer olma]]></category>
		<category><![CDATA[fedakârlık]]></category>
		<category><![CDATA[felah]]></category>
		<category><![CDATA[fevz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim 14:41]]></category>
		<category><![CDATA[iffet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[israf]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[itaat]]></category>
		<category><![CDATA[kadın hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Erkek]]></category>
		<category><![CDATA[kanaatkâr olma]]></category>
		<category><![CDATA[kavvam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’a Göre Mutlu Aile]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[meveddet]]></category>
		<category><![CDATA[Müddessir 74/55]]></category>
		<category><![CDATA[müsâmaha]]></category>
		<category><![CDATA[nüşuz]]></category>
		<category><![CDATA[öfke kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Burhanettin Can]]></category>
		<category><![CDATA[Rum 30:21]]></category>
		<category><![CDATA[saadet]]></category>
		<category><![CDATA[sabır]]></category>
		<category><![CDATA[sadâkat]]></category>
		<category><![CDATA[Savrulan Dünyada Aile]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat]]></category>
		<category><![CDATA[SEKAM]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye’de Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yrd.Doç.Dr. Mahmut Ay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=511</guid>

					<description><![CDATA[“… Sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O&#8217;nun mucizevi işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.” (Rum 30:21). İslam dini istisnasız her gün onlarca kez anne ve babalarımız için dua etmemizi tavsiye etmekte, sebeb-i hayatımız olan ebeveynlerimize “öf” [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“… Sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O&#8217;nun mucizevi işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.” (Rum 30:21).</p>
<p>İslam dini istisnasız her gün onlarca kez anne ve babalarımız için dua etmemizi tavsiye etmekte, sebeb-i hayatımız olan ebeveynlerimize “öf” bile demeyi yasaklamaktadır. Oysa, yaklaşık yüz yıldır dünyanın birçok ülkesinde “anneler günü” olarak kutlanan mayıs ayının ikinci pazar günü, annelik statüsünü ve aile kurumunu bilerek ve isteyerek yok etmiş olan küresel sömürgeci düzen için tüketim çılgınlığını körükleme fırsatından başka bir anlam ifade etmemektedir.</p>
<p>Anneler günü ve aile haftası münasebetiyle sizleri kardeşim <strong>Arzu Arıkan</strong>’ın yeni çıkan kitabından haberdar etmek isterim. Türkiye’de Aile, Savrulan Dünyada Aile, Aile Yaşam Döngüsü ve Tüketim gibi aile konusunda önemli bilimsel çalışmalar yürütmüş ve yayımlamış olan SEKAM tarafından basılan eser; kavramsal çerçevenin ardından aileyi tarihsel perspektiften ele almakta ve son bölümde Kur’an’a göre mutlu aileyi oluşturan yapı taşlarını ortaya koymaktadır. İki yüzü aşkın kaynağa atıf yapılan “<strong>Kur’an’a Göre Mutlu Aile</strong>” kitabının sonuç ve değerlendirme kısmını paylaşmakta yarar görüyorum.</p>
<p>İstanbul Üniversitesi’nde Tefsir dalında Yrd.Doç.Dr. Mahmut Ay danışmanlığında yüksek lisans tezi olarak hazırlanan araştırmayı kitaplaştıran Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi (SEKAM) Başkanı Prof.Dr. Burhanettin Can esere yazdığı takdiminde şu vurguyu yapmaktadır:</p>
<p>“Çalışmada Kur’an merkeze alınarak aile yapısı, aile bireylerinin karşılıklı hak ve sorumlulukları aileye ilişkin anahtar kavramlar esas alınarak değerlendirilmiştir. Aile yapısı ve mutluluğu ile aile bireyleri arasındaki karşılıklı hak ve sorumluluklar, “saadet”, “felah”, “fevz”, “meveddet(sevgi)”, “merhamet ve şefkat”, “saygı”, “müsâmaha”, “af”, “adalet”, “fedakârlık”, “sabır/öfke kontrolü”, “iffet”, “sadâkat”, “israf”, “kanaatkâr olma”, “eş değer olma”, “şiddet”, “kavvam”, “nüşuz” ve “itaat” anahtar kavramları çerçevesinde incelenmiştir. Mesele sadece Kur’an’ı referans alarak ele alınıp incelenmekle birlikte, metin içerisinde ilgili yerlerde hadisler de referans olarak vermiştir. Aile ile ilgili seçilmiş 40 hadis ve Kur’an’da aile ile ilgili ayetler, araştırmacılara yardımcı olmak maksadıyla ekler bölümüne toplu hâlde konmuştur.” (s.IX).</p>
<p>Müellif eserin önsözünde neden aile saadeti konusunu çalıştığını ise şu ifadelerle açıklamaktadır:</p>
<p>“Günümüzde aile kurumu dünyevileşmenin ve ahlaki dejenerasyonun verdiği zararlar sebebiyle ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Globalleşmenin etkisiyle uluslararası etkileşimin had safhaya vardığı şu dönemde aile kurumu desteklenmeli, korunmalı ve elde kalan son kalenin de düşürülmemesi için tüm imkânlar seferber edilmelidir. Bu hem fertlerin hem de toplumun geleceği açısından son derece önemlidir.</p>
<p>Mahkemelere gelen şikâyetlerin aile içi meselelerle dolu olduğu göz önüne alındığında, aile bireyleri arasındaki ilişkileri düzenleyecek sosyal bir reforma şiddetle ihtiyaç duyulduğu anlaşılacaktır. Zira aile toplumun aynası mesabesindedir ve aile hayatındaki kargaşalar siyasi ve toplumsal yapıyı yakından etkilemektedir. Bu bağlamda müracaat edilecek temel kaynak, “Dileyen onu okur, düşünür ve ders alır.” (Müddessir 74/55) âyetinin de işaret ettiği üzere hiç şüphesiz ki Kur’an-ı Kerim ve onun uygulaması olan sünnettir. Bu çalışmada çağlar ötesinden insanlığa evrensel mesajlar sunan Kur’an’ın aile kurumunu onarmaya ve güçlendirmeye yönelik mesajları irdelenmiş ve Kur’ani perspektiften mutlu bir aileyi oluşturacak temel unsurlar vurgulanmıştır.” (s.XI).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Alternatifi Olmayan Yegâne Sosyal Kurumu Korumak </strong></p>
<p>“<strong>Aile</strong>, sağlıklı bireylerin yetişmesi ve sağlıklı toplumların oluşması için <strong>alternatifi olmayan</strong> en önemli sosyal kurumdur. Toplumun özünü ve temelini oluşturan aile kurumunun düzenli ve <strong>ahenkli</strong> bir şekilde işlemesi cemiyet ve millet hayatı için vazgeçilmez bir güvencedir. Bir toplumun huzurlu olup olmadığı, o toplumu oluşturan ailelere bakarak rahatça anlaşılabilir. Zira aile toplumun aynasıdır.</p>
<p>Aile bütün kadim din ve kültürlerde önemli görülen bir kurumdur. Nitekim Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta aileyle ilgili birçok hüküm bulunmaktadır. İslam geldiği dönemde Cahiliye devri Arap ailesinde var olan <em>mehir, velîme</em> (düğün yemeği), <em>îlâ</em> ve <em>muhâlea</em> yoluyla boşanma ve süt hısımlığıyla ilgi bazı hükümleri kabul etmiştir. Öte yandan o dönemde işlerliği olan birçok gayr-ı meşru birleşme şeklini reddetmiş; boşanma, miras, <em>tebennî</em> (evlat edinme) ve <em>muharremât</em> (nikâhlanması yasak olanlar) ile ilgili yanlış uygulamaları ortadan kaldırmıştır.</p>
<p>Evlilik insan hayatının önemli bir dönüm noktasıdır. Kur’an’da hem erkek hem de kadın için huzur bulacakları eşlerin yaratılarak aralarına <strong>sevgi ve merhamet</strong>in yerleştirilmesi, Allah’ın bir âyeti olarak zikredilmektedir. Allah Teâlâ ilk insan olduğu kabul edilen Hz. Âdem için bir eş yaratmış ve “Eşinle birlikte Cennet’e yerleşin.” buyurmuştur. Cennet gibi müstesna bir yerde bile Allah kulunun yalnız olmasını murat etmemiş ve ona can yoldaşı olacak bir eş yaratmıştır. Ayrıca, Kur’an’da cennete giden mümin kullar için de gözleri başkasını görmeyen tatlı bakışlı eşler olacağı bildirilmiştir. Durum böyle olunca türlü zorluklarla dolu dünya hayatında insanın sırtını dayayacağı bir eşe duyduğu ihtiyaç çok daha fazla olsa gerektir. Bu sebeple İslam dini evliliği teşvik etmiş ve nefsani arzuların meşru dairede giderilebilmesi için nikâhı şart koşmuştur.” (s.157).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mutlu Bir Aile Sayesinde Dâreyn Saadetine Nail Olabilmek</strong></p>
<p>“Her Müslümanın en önemli gayelerinden biri, <u>iki dünyada da mutluluğu yakalayanlardan olabilmek</u>tir. Ancak modern dünyanın hazza indirgediği <strong>mutluluk</strong> kavramının Kur’ani perspektiften yeniden incelenmesi gerekmektedir. Günümüzde çoğu insan mutluluğu, sağlıklı olmak, maddi sıkıntı çekmemek, istenilen her şeye kısa yoldan sahip olmak şeklinde tanımlamaktadır. Oysaki Kur’an bize insanların açlık, korku, can ve mal kaybı gibi şeylerle imtihan edileceğini bildirmekte, sabredenleri ise müjdelemektedir. Buna göre mutluluğun sadece her şeyin yolunda gitmesiyle veya birçok şeye sahip olmakla doğrudan bir alakası olmadığı ve bazı felaketlere maruz kalan müminlerin de tüm zorluklara rağmen sabır ve teslimiyetle pekâlâ mutlu olabilecekleri söylenebilir.</p>
<p>Kur’an’da aile kurmanın asıl amacı; huzurun sağlanması ve sevgi-merhamet temeline dayanan bir ilişkiyle mutluluğun elde edilmesi olarak belirlenmiştir. Allah, aile yuvasını <u>insanların huzur bulacakları bir yer</u> kılmıştır. Aile efradının, ailenin bir üyesi olmaktan, bu aileye ait olmaktan duydukları hoşnutluk, aidiyet hissi ve bu sıcak aile yuvasından elde ettikleri doyum, onların mutlulukları üzerinde oldukça belirleyicidir. Ortak değerler, amaçlar ve ilgiler vesilesiyle ailede paylaşılan güç, bireylerin kendilerini <strong>değerli ve güçlü</strong> hissetmesini sağlamakta ve kim oldukları sorusuna tatmin edici bir cevap sunmaktadır. Ancak asıl önemli olan aile içindeki mutluluğun miktarından çok, aile fertlerinin ailenin mutluluğu için gösterdikleri çabadır.</p>
<p>Bu bağlamda Kur’an aile bireylerine önemli <strong>haklar</strong> vermenin yanı sıra aile mutluluğunu sağlamaya yönelik <strong>sorumluluklar</strong> da yüklemiştir.  Aile fertleri bu ortak sorumluluğun farkında olmalı ve Allah’ın huzurunda ailenin sorumlulukları çerçevesinde hesap vereceklerinin şuuruna vararak <u>aile içi huzuru temin</u> etmek amacıyla ellerinden gelen gayreti göstermelidirler. Ayrıca aile içinde bilhassa cinsiyet kaynaklı mağduriyetlerin giderilebilmesi, aile bireylerinin adalet ve merhamet temelinde, hak ve sorumluluklar çerçevesinde birbirlerinin hukukunu gözeten bir tutum benimsemesiyle mümkün olabilecektir.” (s.158).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aynı Özden Yaratılan Bir Bütünün İki Yarısı: Kadın ve Erkek</strong></p>
<p>“Aile kurumunu oluşturan <u>kadın ve erkek, biri olmadan diğerinin eksik kaldığı bir bütünün iki yarısı</u> gibidir. Kur’an’a göre kadın ve erkek tek bir nefisten yaratılan, cinsiyetleri farklı olsa bile insan olarak aynı değere sahip olan iki ayrı bireydir. Erkeği ve dişiyi yaratan Allah onların yaptığı iyiliklere eşit karşılık vereceğini bildirmiştir. Nitekim Kur’an, insanlar arasında cinsiyetten, ırktan, soydan vs. kaynaklanan bir üstünlüğü kabul etmez. Kur’an’a göre yegâne bir üstünlük ölçüsü vardır ki o da takvâdır.</p>
<p>Modern dünyada aile içi ilişkiler hak ve sorumluluk bakımından <strong>eşitlik tezi</strong> üzerine kurulmuş olsa da ontolojik olarak bakıldığında bu pek mümkün görünmemektedir. Kur’an açısından da kadın erkek ilişkilerinin eşitlik fikri üzerine kurulamayacağı açıktır. Çünkü kadınla erkek arasında <strong>anatomik, fizyolojik ve psikolojik farklılıklar</strong> vardır. Allah Kur’an’da kadını ve erkeği farklı özelliklerle donattığını, her <u>iki cinsin birbirinden üstün yönleri olduğu</u>nu bildirmekte ve onları birbirlerinin üstünlüklerinin peşine düşmemeleri noktasında uyarmaktadır. Nitekim İslâmî bakış açısına göre kadın erkek ilişkilerinde eşitlikten çok, farklılıklarla birlikte iki varlığın birbirinin nezdindeki değerini ifade eden <u>eşdeğerlilik ve tamamlayıcılık</u> ön plâna çıkmaktadır.</p>
<p>İslam’dan önceki pek çok din ve kültürde kadın cinsinin haklar ve görevler bakımından <u>erkekten daha düşük</u> bir konumda olduğu görülmektedir. İslam, geldiği çağda <u>kadın hakları konusunda büyük bir devrim gerçekleştirmiş</u>, kadını layık olduğu konuma yükselterek ona daha önce pek sahip olamadığı miras alma, miras bırakma, eşini seçme, şahitlik yapma vb. haklar tanımıştır.  İslam, cahiliye toplumunun bozuk yapısını ortadan kaldırıp sağlıklı bir toplum inşa etmek için işe aileden başlamış ve karı-kocaya bazı haklar vermekle birlikte onlara sorumluluklar da yüklemiştir. Kocalara hanımlarına iyi davranmalarını, nafaka ve mehir konusunda hassas olmalarını ve adaleti elden bırakmamalarını tavsiye ederken, hanımlara da meşru konularda kocalarına itaat etmelerini ve aile mahremiyetlerini korumalarını salık vermiştir.</p>
<p>Öte yandan İslam dini ana-baba haklarına büyük bir önem vermiş ve çocuklara <u>ebeveynlerine karşı hürmetkâr davranmaları</u>nı emretmiştir. Kur’an’a göre ana-babaya iyi davranmak, güzel söz söylemek, dua etmek, meşru konularda onlara itaat etmek, onları azarlamamak ve ana-babaya sahip çıkmak çocukların görevleri arasındadır ki bu sayılanlar aynı zamanda bir nevi ibadettir.” (s.159).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sağlıklı Bir Toplum İnşa Edebilmek İçin İşe Aileden Başlamak</strong></p>
<p>“Kur’an’a göre aile kurumunun en temel görevlerinden birisi nesil yetiştirmektir. Bu bağlamda <u>ebeveynlerin de çocuklarına karşı birtakım sorumlulukları</u> vardır. Çocuğa iyi bir terbiye vermek, ona eğitim ve öğretim hakkı tanımak, çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapmamak, adaletli olmak ve ilişkilerde sevgiyi ve şefkati esas almak bu sorumluluklardan bazılarıdır. Yukarıda ifade edilenler bir arada değerlendirildiğinde İslam toplumunda mutlu ailelerin sayısının artmasının kadınıyla erkeğiyle çocuğuyla her bireyin bu hak ve sorumluluklara titizlikle riayet etmesine bağlı olduğu söylenebilir.</p>
<p>Allah Teâlâ bir yandan insanlara hak ve sorumluluklarını bildirmiş, öte yandan onlara <u>nasıl mutlu bir yuva oluşturacaklarını</u> da öğretmiştir. Bu bağlamda bilhassa iman, teslimiyet, dua, tevekkül gibi konularda Hz. İbrahim’in ve Hz. İmran’ın aileleri tüm <u>insanlık için güzel bir örneklik teşkil etmek</u>tedir. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an’da İbrahim ailesini ve İmran ailesini kendi çağının insanları içinden seçerek üstün kıldığını zikretmektedir.</p>
<p>Günümüzde aile kurumu sekülerizmin ve modernizmin etkisiyle pek çok <u>yara almış</u>, gerçek fonksiyonunu tam anlamıyla yerine getiremez olmuştur. Sekülerleşme, aile bağlarının kopuk olduğu, evin otel gibi kullanıldığı, hazcı bir hayat anlayışının temel kabul edilmesi sebebiyle çocuk sahibi olmanın ve <u>evlenmenin külfet</u> olarak görüldüğü bir aile biçimi ortaya çıkarmıştır. Tüm bunların bir sonucu olarak dünyada <u>boşanma oranları</u> hızla artmaya başlamıştır. Boşanmanın taraflar açısından psikolojik, biyolojik, sosyolojik, ekonomik pek çok zararı olmakla birlikte bu sorunu sadece bu olayı yaşayan kişi ve kesimlere ait bir sorunmuş gibi telakki etmek doğru değildir. Bu durum ülkeler bazında toplumsal bir sorunken dünya ölçeğinde ise bir <u>insanlık sorunu</u> olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim boşanmış ailelerin çocuklarında suç işleme oranının daha yüksek olması boşanmanın topluma yönelik zararını açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Öte yandan sadakat ve iffet gibi kavramlar günümüzde küreselleşmenin tehdidi altında bulunmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan cinsel devrim, cinsiyet alanında oluşturulmaya çalışılan <u>muhafazakâr yapıyı tamamen dağıtmış</u>tır. Nitekim Avusturya’da yapılan bir araştırmada halkın %90’ının nikâhsız birlikteliği onaylaması, tıbbi istatistiklerin Şam ve Halep’te gayr-ı meşru ilişki sebebiyle 400 bin kürtaj yapıldığını ortaya koyması, ülkemizde yapılan bir araştırmada katılımcıların %31,5’lik bir kesiminin nikâhsız birliktelik yaşayan komşuya kayıtsız kalacaklarını ifade etmeleri bu dağılmaya bir örnektir.</p>
<p><u>Batı’da aile kurumunun neredeyse tamamen çökmüş olduğu</u> göz önüne alındığında Müslüman ülkelerde durumun bu kadar vahim olmadığı söylenebilir. Ancak ülkemizde uyuşturucu kullanma ve fuhuş yaşının 12’lere düştüğü dikkate alınırsa bizim için de tehlike çanlarının çalmaya başladığı görülecektir. İnsanların medya ve farklı <u>kitle iletişim araçlarıyla müstehcenlik bombardımanına tâbi tutulduğu</u> günümüzde bu büyük tehlikeyi bertaraf etmenin en iyi yolu, Kur’an’da iffet timsali olarak gösterilen <u>Hz. Yusuf, Hz. Meryem gibi şahsiyetlerle tanışmak ve onların</u> <u>erdemli davranışlarını kendi hayatımıza nakşetme</u>ye gayret etmektir. Ayrıca cinsel tahriklerin had safhaya vardığı günümüzde eşlerin birbirlerini cinsel yönden tatmin etme hususunda her zamankinden daha hassas olmaları, aile birliğinin huzurlu bir şekilde devam ettirilebilmesi için oldukça önemlidir.” (s.159-160).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sağlam Bir Aile Kurumu İçin Manevi Değerlerimizi Yeniden Canlandırmak</strong></p>
<p>“Günümüzde modernizm ve feminizmin etkisiyle bazı hanımlar erkeğin aile reisi oluşu, kocaya itaat gibi konuları tümden reddederken bazı erkeklerin de ataerkil yapının etkisiyle kadından mutlak itaat bekledikleri, itaatsizlik durumunda kadına şiddet uygulamayı normal addettikleri gözlemlenmektedir. Bu konuda her türlü akımın etkisinden kurtularak “kavvâm”, “nüşûz”, “itaat” ve şiddet gibi kavramların Kur’ani bir bakış açısıyla açıklığa kavuşturulması ve karı-kocanın tarafsız olarak bu bilgilere göre hareket etmesi ailedeki mutluluğun sürekliliğini sağlaması açısından gereklidir.</p>
<p>Bu durumda hem bireyin mutluluğu hem toplumun geleceği hem de insanlığın hayrı adına aile kurumunun asli görevlerini yerine getirebilmesi için acilen önlem almak gerekmektedir. Bu yolda atılacak ilk adım, <u>aile yuvamızı</u> evrensel bir mesaj olan <u>Kur’an’ın öğretilerine göre yeni baştan yapılandırarak</u> modernizmin yozlaştırdığı <u>manevi değerleri yeniden canlandırmaya gayret etmek</u>tir. O zaman görülecektir ki <strong>sevgi, saygı, merhamet, müsamaha, adâlet, af, fedakârlık, sabır </strong>gibi dînî-manevî değerlerin ikame edildiği aile yuvasında kabalık, hoyratlık, şiddet, sorumsuzluk gibi olumsuz davranışlar kendiliğinden yok olacaktır.</p>
<p>Bu çalışmada Kur’an eksenli mutlu bir aileyi oluşturan temel dinamikler incelenmiş ve bu dinamiklerin ihya edilerek aile yuvasına nakşedilmesi durumunda modernizmin ve sekülerizmin verdiği zararların en aza indirgenebileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Temennimiz, bu çalışmanın Kur’an araştırmalarına bir nebze de olsa katkıda bulunması, mutlu ailelerin mutluluğunu perçinleştirmesi, boşanma aşamasında olan çiftlerin ise bu kararı yeniden gözden geçirmelerine vesile olarak İslam binasından bir yapı taşının daha düşmesine engel olabilmesidir.” (s.160).</p>
<p>“<em>Rabbenâgfirlî we livâlideyye we li’l-mu’minîne yewme yekûmu’l-hisâb</em>:</p>
<p>Rabbimiz! Hesabın görüleceği Gün, beni, anamı babamı ve bütün<br />
müminleri bağışla!” (İbrahim 14:41).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Arzu ARIKAN</strong>; <strong>Kur’an’a Göre Mutlu Aile</strong>, SEKAM Yayınları, İstanbul, Nisan 2017, 190 s.</li>
<li><a href="http://sekam.com.tr/sayfa.php?detay=basilmis-kitaplar">http://sekam.com.tr/sayfa.php?detay=basilmis-kitaplar</a>, 14 Mayıs 2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutlu-bir-aile-sayesinde-dareyn-saadetine-nail-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SON NEBİ’NİN ÖRNEKLİĞİNİ  MEVDUDÎ’DEN OKUMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2017 09:02:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzâb 33/21]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[en güzel örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber’in Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[ideal model]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[sîret]]></category>
		<category><![CDATA[Sîret-i Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Son Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=507</guid>

					<description><![CDATA[“Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir.” (Ahzâb 33/21). &#160; Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak 1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun </em><em>limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ</em>: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için <u>Rasûlullah en güzel örnektir</u>.” (Ahzâb 33/21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak</strong></p>
<p>1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip yayımlanan Mevdûdî’nin Türk dilindeki son eseri “<strong>Sîret-i Nebi</strong>”, “İki Dil Bir Kitap” serisinin 19. kitabı olarak Beyan Yayınları tarafından Nisan 2017 tarihinde okuyucunun istifadesine sunuldu.</p>
<p>“Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı” başlığıyla Türkçeye çevrilen “Sîret-i Server-i ‘Âlem” isimli eserinde Mevdûdî, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin ortaya koyduğu tevhid-şirk mücadelesini ele almıştır. Bu eserinde <u>Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in vazifelerinin birbirini tamamladığı</u>nı ve aynı amacı taşıdıklarını açıklayan üstada göre bu gerçek unutulduğu takdirde, Kur’an-ı Kerim yalnız sözler yığını, sîret-i nebi de sadece bir hayat hikâyesi ve olaylar zincirinden ibaret kalacaktır. Buradaki kıstas dinin ruhuna ve özüne ulaşmaktır. Bu husus ne kadar iyi anlaşılırsa Kur’an ve sîret de o derecede iyi anlaşılacak, keza ne kadar yanlış anlaşılırsa her ikisi hakkındaki bilgimiz de o derecede yanlış ve eksik olacaktır.</p>
<p>Editörlüğünü yaptığım “<strong>Sîret-i Nebi</strong>” isimli eseri, müellifi Mevdûdî’nin esere verdiği ismi koruyarak neşretmeyi tercih ettik. Nitekim İbn-i İshak ve İbn-i Hişam başta olmak üzere Son Nebi’nin (s) hayatını yazan müellifler “<strong>sîret</strong>” kavramını tercih etmişlerdir. “<u>Siyer</u>” şeklinde çoğul formunda kavramlaşan kelime ise İslam edebiyatında daha çok <u>devletlerarası hukuk</u> için kullanılmıştır.</p>
<p>Klasik sîret-i nebeviyye kitaplarının muasır bir nüshası olarak gördüğümüz “Sîret-i Nebi” adlı eserinde Mevdûdî, diğer nebilerden farklı olarak <u>Son Nebi’nin</u> (aleyhimusselam) <u>hayatının en ince detaylarıyla bilindiğini</u>, dolayısıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlık için <strong>en güzel örnek</strong>liği oluşturan <u>ideal model</u> olma işlevini sürdüreceğini açıklamaktadır.</p>
<p>Üstat Mevdûdî’nin 22 Ekim 1975 tarihinde Pencap Üniversitesi’nde verdiği konferansın yazıya dökülüp basılmasıyla ortaya çıkan kitapçık, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın hayatının insanlık için nasıl bir örneklik oluşturduğunu ve bu örnekliğin hayatımızda ne tür bir işleve tekabül ettiğini anlatmaktadır. Bu haftaki yazımızda üstat Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşmak istedim:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örneğimizin Son Nebi Olduğunu İdrak Etmek </strong></p>
<p>“Allah Teala gerçek bilgiyi insanlara iletmek için, <u>görevleri sadece mesajlarını tebliğ etmekle sınırlı olmayan</u> peygamberler göndermiştir. Peygamberler mesajlarını evde ve pratik hayatta davranış hâline getirmiş, sapkınlığa düşenleri doğru yola davet etmiş ve hakiki bilginin pratik örneklerini her bir köşesinde barındıran bir <u>toplum inşa etmek</u> için müminlerin saflarını düzenlemişlerdir (s.27).</p>
<p>Bu kısa izahtan, topluma hidayetin ulaştırılması meselesinin büyük bir ölçüde, Hz. Peygamber’in seçkin kişiliğine ve ahlakına dayalı olduğunu anlamaktayız. Peygamberden başka biri ya da peygamber sıfatına bürünen bir kâfir, aklı başında, bilge ya da ilimde çok ileri gitmiş bile olsa bir beşer olarak bize uygun lider olamayacaktır. Bu şekildeki insanlar hakiki bilgiye sahip değildir ve hakiki bilgiden yoksun olan bir insan, hayatta bizim için adil ve gerçek bir düzen ortaya koyamayacaktır (s.29).</p>
<p>Bizler Kur’an’da kıssaları geçen bütün peygamberlerin nübüvvetini kabul ediyor ve hepsine inanıyoruz. Ancak işin gerçeği, onların getirdiği esaslar ve hayatları ile ilgili doğru bilgiler bizlere sağlıklı şekilde ulaşmamıştır. Aynı şekilde onları örnek alabilmemiz için bu bilgiler hiçbir güvenilir kaynaktan elde edilmemiştir. Hiçbir şüpheye yer yoktur ki, Yüce Allah, Nuh, İbrahim, İshak, Yusuf, Musa ve İsa peygamberlere (aleyhimusselam) semavi mesajını göndermiştir. Biz onların hepsine inanıyoruz. Ancak, onların semavi mesajlarından istifade edebilmemiz için onlara inen mesajlar elimize ilk şekliyle ulaşmamıştır. Yani, onların hayatları bizlere bireysel ve toplumsal hayatın farklı alanlarında örnek alabilmemiz için doğruluğundan emin olacağımız bir şekilde gelmemiştir (s.31).</p>
<p>Herhangi bir kişiden bütün bu peygamberlerin öğretilerini bir araya getiren bir kitap hazırlaması istense, bu şahıs birkaç sayfadan daha fazla yazamayacaktır. Üstelik yazdıklarının çoğunluğu Kur’an-ı Kerim’de zikredilen gerçeklere dayalı olacaktır, çünkü faydalanacağımız güvenilir başka bir kaynak mevcut değildir. Sözün özü, diğer peygamberlerin hidayeti hakkında araştırma yapmak istesek bile, onların tarihlerini ve öğretilerini tahrifsiz bir şekilde ortaya koyan gerçek bilgilere ulaşabileceğimiz sağlam ve güvenilir bir kaynak bulamamaktayız (s.33).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örnek Alınabilecek Bir Hayatın Detaylarına Ulaşabilmek</strong></p>
<p>“Diğer peygamberler farklı olarak Rasulullah’ın (s) şahsiyetini ve ahlakını ihtiva eden rivayetler, hayatın her alanında yolumuza ışık tutması için nesiller boyu muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber ilk çocukluk döneminden hayatının son anına kadar insanlarla iç içe yaşadı. İnsanlar onun hayatına yakından şahit oldular, konuştuklarını, hutbelerini, emirlerini ve yasaklarını duydular ve bunları ezberleyerek kendilerinden sonraki nesillere aktardılar (s.63).</p>
<p>Acaba tarihte hayatı bu şekilde son derece titiz yöntemlerle incelenen başka birisi var mıdır? Diğer bir şahıstan hadis rivayet eden binlerce ravi hakkında kapsamlı kitapların kaleme alındığı başka örnekler biliyor muyuz? (s.71).</p>
<p>Hıristiyan ve Yahudi âlimlerinin Nebevî sünnetin sağlamlığına dair başlattığı şiddetli karalama kampanyalarının temel sebebi aşırı derecede art niyetli olmalarıdır (s.71). Oysa Hz<strong>. </strong>Muhammed’in (s) hayatı ve şahsiyeti hakkında bilgi edindiğimiz dakik kaynaklar gibi diğer hiçbir peygamberin hayatı hakkında kaynak yoktur. Bu husus onu diğer peygamberler arasında farklı kılan özelliklerden biridir. Keza başka hiçbir tarihî şahsiyette kesinlikle görülmemiş bir şekilde, onun hayatının bütün yönlerine dair gerekli ayrıntıları elde etme imkânı mevcuttur (s.75).</p>
<p>Onun güzel hayatına ve takvalı şahsiyetine dair en ince ayrıntıları hadis kitaplarında okuyabiliriz (s.79). Nebi (s) örnek bir komutandı. Elimizde, Müslümanların onun komutasında savaştığı savaşlardan çok detaylı rivayetler bulunmaktadır. Birinci sınıf devlet başkanıydı. Onun dönemindeki devletin tarihi eksiksiz bir şekilde ellerimizin altındadır. O bir hâkimdi ve ona arz edilen davaların bütün gerekçeleri ve verdiği hükümlerin ayrıntıları elimizde bulunmaktadır. Nebi (s) sokaklarda dolaşıp tüccarların ve satıcıların davranışlarını çok yakından takip etmiştir. Zulmü ve hileyi yasaklamış ve insanlara adil ve ölçülü bir şekilde muamelede bulunanlara doğruluk ödülü vadetmiştir (s.77).</p>
<p>Bu temeller üzerine Hz. Muhammed’in, diğer bütün peygamberler içinde insanların sadece ona güzel ahlak, nasihat ve hidayet için yönelmesi gereken tek kişi olduğunu ortaya koyuyoruz. Çünkü kendisine vahyedilen Kitap ilk aslını ve ilk saflığını muhafaza etmiştir. Onun doğru yolu gösteren çok ince ahlaki ayrıntılarla dolu şahsiyeti de bizlere çok sağlam ve güvenilir kaynaklar aracılığıyla ulaşmıştır (s.79). Şimdi onun takva sahibi şahsiyetiyle tebliğ ettiği esasların ve bize ilettiği mesajın ne olduğuna dair bazı örnekler verelim:”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Son Nebi Aleyhisselam’ın Evrensel Mesajına Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>“Hz. Muhammed’in risaletinde gördüğümüz en önemli özelliklerden biri, renk, cinsiyet, dil, ırk ve ülke ayrımını gözetmeksizin her bir insanı beşerî toplumun bir üyesi olarak görmesidir. Allah Rasulü (s) <u>insani iyiliğin bütün temel değerlerini</u> getirmiştir. Bu temel değerlere inananlar Müslüman olarak İslam’ın evrensel kardeşlik bahçesine dâhil olmaktadır. Hz. Muhammed İslam davetini ister doğudan ister batıdan, ister siyah ister beyaz, ister Arap ister Acem olsun; insanın yaşadığı yer ve ülke neresi olursa olsun, milleti ve uyruğu ne olursa olsun, konuştuğu dil ve derisinin rengi ne olursa olsun <u>bütün zamanlardaki ve bütün mekânlardaki tüm insanlara</u> iletmiştir (s.81). Hiçbir tabakanın ve ırkın ayrıcalığı yoktur. Eşitsizliğe ve insanlar arasında ayrılığa neden olacak herhangi bir <u>dil, ülke veya coğrafi bölge imtiyazı söz konusu olamaz</u>. Bu ayrımcılıklardan hiçbirinin İslam toplumunda yeri yoktur (s.83).</p>
<p>Bir insan ile diğeri arasında <strong>ayrım yapmak</strong>, insanlığın başına gelen en büyük musibettir (s.85). Milliyet, ülke, cinsiyet, renk ve dil sebebiyle yapılan ayrımcılıklar insanların birbirine düşman olmasına ve bir toplumun diğerini yok etmesi için tahrik edilmesinde yol açmıştır. İnsanoğlunun birçok kuşağı, ayrımcılığa boyun eğmesi için çeşitli vahşi katliamlara maruz kalmıştır. Nihayet Hz. Muhammed (s) gelmiş ve ayrımcılık sorununa köklü bir çözüm getirmiştir (s.87).</p>
<p>Ana esaslarına göz atıldığında İslam’ın belirli bir millete, kabileye, ırka ya da zümreye meylettiği tek bir açık yön bulunamayacaktır. İslam’ın şer’i kanunları dünyanın her yerindeki bütün insanlar için uygulanabilir niteliktedir. Zira bu kanunlar âdemoğlunun eşit olduğunu beyan etmektedir (s.89).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Diriltici Kanunlarına Uyum İçinde Boyun Eğmek</strong></p>
<p>“Allah Rasulü’nün (s), İslami kaideler aracılığıyla insanlığın yararı ve refahı için getirdiği esasların başında tevhid inancı gelmektedir. Yüce Allah tek yaratıcıdır, kulları üzerinde her şeye gücü yetendir ve âlemlerin tek sahibidir (s.93).</p>
<p>İslam, yüce Allah’ın gücünü ve O’nun her şeyi kuşattığını kabul etmeye imana davet eder. Allah’a iman, ondan başka kimseye itaat etmeyeceğimize, yeryüzünde O’nun emirleriyle çelişecek ya da O’nun emirleri ile aynı değerde kanunlar koyabilecek hiçbir gücün olmadığına yönelik bir kabullenmedir. Allah’a iman; ondan başka kimsenin önünde boyun eğmemeyi ve gücü ne kadar büyük olursa olsun başka bir varlığın önünde boyun bükmenin imkânsız olduğunu kabul etmektir (s.95).</p>
<p>Hz. Muhammed’in daveti, kâinatın kurallarıyla çelişen meydan okumaya son vermek için gelmiştir. Nebi (s) bizlere bütün kâinata hükmeden kurallarla uyum içinde yaşamamız gerektiğini öğretmiş, elçilik görevini şu şekilde ilan etmiştir (s.99):</p>
<p>“Şüphesiz ki ben Allah’ın sizler için gönderdiği elçiyim, rabbimin mesajını tüm insanlara tebliğ ediyorum. <u>Ben de sizler gibi insanım</u>, Allah’ın emirlerini yerine getiriyorum. O’nun mesajından bir şey değiştirme yetkisine sahip değilim. Allah’ın emrettiğine itaat etmekle emrolundum. <u>Onu değiştirmeye ya da ona yeni bir şey eklemeye hakkım yoktur</u>. Kur’an-ı Kerim, bana vahyedilen şeriatın vücut bulmuş şeklidir. Benim fiillerim, Allah’ın emri ve rızası doğrultusunda ortaya konan kanunlardır. Ben Müslümanların ilkiyim, bundan dolayı, bütün insanları başka bir kaynağa dayalı kanunlara bağlı kalmayı terk etmeye ve Allah’ın şeriatına sımsıkı tutunmaya davet ediyorum.” (s.101).</p>
<p>Son Nebi (as) ümmetine işlerin görüş alışverişi ve istişare yoluyla idare edilmesini, Allah’tan açık bir şekilde emirlerin indirildiği bütün durumlarda Allah’ın emirlerine bağlı kalmayı, nassın inmediği durumlarda ümmetine kanaat ve düşünce özgürlüklerini korkmadan kullanmayı öğretmiştir (s.105).</p>
<p>Hak dinin insanlığa sunmuş olduğu bir “hürriyet sözleşmesi” vardır. İnsan, Allah’tan başka kimseye kulluk yapmaz. Hiç kimse, Yüce Allah’tan başka, Hz. Peygamber de dâhil kimseye kulluk yapamaz. <u>Bu sözleşme, insanı Allah’tan başka bir kimseye kulluk etmeme konusunda özgür kılmış ve insanları Allah’tan başka ilahlar edinmemeleri için sınırlamıştır</u>. Bu anlaşma, aynı zamanda hukuka üstünlük tanımıştır. Bir kralın, diktatörün, demokratik parlamenter sistemin ya da Müslüman bir zümrenin, kanunları/şeriatı suiistimal etme, kaldırma ya da kendi kanunlarıyla değiştirme gibi bir hakları yoktur. <u>Din insanlık için prensipler, iyilik ve kötülük için de kalıcı değerler yerleştirmiştir</u>. Hiç kimsenin iyiliği kötülüğe, kötülüğü iyiliğe çevirmek için bu değerleri değiştirme ya da yok etme yetkisi yoktur (s.109):</p>
<p>“Hepiniz Allah’ın önünde hesaba çekileceksiniz.” Allah sizlere bu hürriyeti, hoşunuza giden her şeyi yapmanız veya sorgusuz sualsiz bir yerde yatıp kalkmanız için vermemiştir. Üstelik hesap günü bütün amellerinizden ve söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz. Özgürlük, sizlere hayatın her alanında ancak sınırlı bir şekilde verilmiştir. Mezarlarınızdan diriltileceksiniz, görünmeyeni ve görüneni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O zaman Allah, tüm yaptıklarınızı sizlere haber verecektir. İnsan vicdanı bu manevi gücü kuşandığında, insanı her türlü kötü düşünceden koruyan ve günaha girmesinin önüne geçen bir koruyucuya dönüşecektir&#8230; (s.111).”</p>
<p>Müdekkik bir âlim, müteyakkız bir mütefekkir ve mutedil bir hareket adamı olan üstad Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî’yi, Son Nebi Muhammed Aleyhisselam’ın örnekliğini bizlere belagat ve dirayetle anlattığı için rahmet ve minnetle yâd ediyoruz. Mekânı cennet, makamı âlî olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî. (2017). <strong>Sîret-i Nebi</strong>, çev. İbrahim Ethem Hatiboğlu, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM MEDENİYETİNİN DOĞUŞUNU KUTLAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-medeniyetinin-dogusunu-kutlamak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-medeniyetinin-dogusunu-kutlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Apr 2017 09:41:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[27 Nisan]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Rasülü]]></category>
		<category><![CDATA[Âmine]]></category>
		<category><![CDATA[Berberler]]></category>
		<category><![CDATA[beşerî]]></category>
		<category><![CDATA[Bilge Önder Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Talib]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Haşimi]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hatice]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İkra]]></category>
		<category><![CDATA[İranlılar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İspanya]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Bir Davetçi]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Bir Eş]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Bir İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Bir Yönetici]]></category>
		<category><![CDATA[Kehf 18:110]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Kutlu Doğum Haftası]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlit Kandili]]></category>
		<category><![CDATA[mümin]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Saraybosna]]></category>
		<category><![CDATA[Son Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[Ummu’l-Muslimîn]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=499</guid>

					<description><![CDATA[“De ki: “Elbet ben de sizin gibi ölümlü bir insanım: Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, işte o Allah’ı razı eden imanına layık işler yapsın ve Rabbine kulluk ederken hiç kimseyi O’na ortak koşmasın!” (Kehf 18:110). Kutlu Doğum Haftası’nın bir FETÖ projesi olduğu yönündeki ithamlar karşısında Diyanet İşleri Başkanlığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“De ki: “Elbet ben de sizin gibi ölümlü bir insanım: Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, işte o Allah’ı razı eden imanına layık işler yapsın ve Rabbine kulluk ederken hiç kimseyi O’na ortak koşmasın!” (Kehf 18:110).</p>
<p>Kutlu Doğum Haftası’nın bir FETÖ projesi olduğu yönündeki ithamlar karşısında Diyanet İşleri Başkanlığı Basın Müşavirliği yazılı bir açıklama yaptı:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hz. Peygamber’i Doğru Anlamak ve Sünnetini Günümüze Taşımak</strong></p>
<p>“Kutlu Doğum, 28 yıl boyunca tefekkür dünyamıza hayat vermiş, “<strong>Hazret-i Peygamber’i anmaktan anlamaya</strong>” düsturuyla gelişmiş ve milletimizin yakın tarihinde yer etmiş bir haftadır. Başkanlığımızın Türkiye’deki ilahiyat birikimiyle istişare ederek planladığı ve yürüttüğü bu uygulamanın, Sevgili Peygamberimizin rahmet mesajlarını toplumumuzun her kesimine ve gönül coğrafyamıza ulaştırmaktan başka hiçbir gayesi olmamıştır. 28 Şubat süreçlerinde eleştirilen, 27 Nisan bildirilerine konu edilen Kutlu Doğum’un karanlık bir terör ve din istismarı hareketi olan FETÖ ile hiçbir ilgisi yoktur.</p>
<p>Mevlit Kandili’nin alternatifi değil mütemmimi olan Kutlu Doğum Haftası, Sevgili Peygamberimizi doğru anlamak, onun sünnetini bugüne taşımak, onun hayat tarzını çocuklarımıza ve gençlerimize tanıtmak, günümüz problemlerine nebevi referanslarla çözüm aramak amacıyla ortaya çıkmış ilmî bir haftadır. Yaygın eğitim faaliyeti şeklinde tasarlanan bu haftanın, dinin asıllarına sonradan eklemelerde bulunmak gibi bir gayesi olmadığından bidat olarak nitelenmesi son derece anlamsızdır… Başkanlığımız, her sene bir bilgi, aydınlanma ve irfan ziyafetine dönüşen Kutlu Doğum Haftası’nın istismar edilmesine, kuralsızca eleştirilmesine ve itibarsızlaştırılmasına müsamaha göstermeyecektir.” (<strong>1</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığa Sunulmuş En Güzel Örneğin Doğumuna Sevinmek</strong></p>
<p>Bilge Önder Aliya’nın Saraybosna’da 1981 yılında katıldığı bir mevlit toplantısında yaptığı konuşmayı, insanlığın Son Nebi’sini (as) daha iyi anlamaya katkı sadedinde hatırlamamızda yarar var:</p>
<p>“1410 sene evvel bugün İslam’ın habercisi, Peygamberimiz Muhammed (s) doğdu.</p>
<p>Dünya genelinde milyonlarca Müslüman gibi, burada onun hatırasını canlandırmak için toplandık. Bunu tapınmak için değil sevgiden yapıyoruz. Çünkü <u>biz Müslümanlar sadece Allah’a taparız</u>.</p>
<p>Özellikle Kur’an’ın da ifade ettiği gibi kendi hayatımız için en güzel örnek Hz. Peygamber olduğundan, onun verimli hayatının bazı hadiselerini hatırlamak için bu bir fırsattır.</p>
<p>Peygamberimiz itibarlı fakat fakir Kureyş kabilesine mensup Haşimi ailesinde doğdu. Şerefli ve zarif bir kadın olan annesi Âmine’nin çok erken ölümü, genç Muhammed’in yetim hayatı, korumaları altında büyüyüp yetiştiği dedesi Abdulmuttalib’in ve ardından amcası Ebu Talib’in ona olan sevgisi hakkında çarpıcı kıssaları duymayan Müslüman azdır. Çocukken dinlediğimiz bu kıssalardan bazı detaylar, gözyaşlarımızın dökülmesine sebep oluyordu ve çoğumuz için bunlar çocukluğumuzun en dikkat çekici hatıraları olarak kalmıştır.</p>
<p>Gençlikte oluşan bu temel tasavvur üzerine daha sonra çok sayıda başka bilgiler eklendi ve böylece her birimizin hayalinde Allah Rasulü hakkında elde ettiği, onu nasıl gördüğü ve nasıl hayal ettiği hususundaki tasavvuru tamamlanmış oldu.” (<strong>2</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İyi Bir Eş, İyi Bir Yönetici, İyi Bir İnsan ve İyi Bir Davetçi Olabilmek İçin Rasulullah’ı Örnek Edinmek</strong></p>
<p>“Onu çeşitli konumlarda görüyoruz: Hz. Hatice’nin <u>mutlu ve heyecanlı eşi</u>, Hira tepesinde <u>düşüncelere dalmış bir derviş</u>, Uhud meydanında <u>cesur bir komutan</u>, Hudeybiye’de <u>mahir bir diplomat</u>, ölen dostunun mezarında <u>gizli gizli ağlayan doğal bir insan</u> ve her şeyden evvel, misyonunun dünya için önemine sarsılmaz bir biçimde inandığı için o zamanki bilinen <u>dünyanın dört bir tarafına mesajlar gönderen bir davetçi</u> olarak görüyoruz.</p>
<p>Genelde birbirini devre dışı bırakan bütün bu sıfatlar, beceriler ve güçler tek bir insanda, Allah Rasulü Muhammed’in (s) şahsında birleşmiş oldu. Eğer İslam beden ve ruhtan oluşan ve birbirine <u>karşıt güçlerin armonisi</u> ise, o zaman Muhammed (as), getirdiği ve dünyaya ilan ettiği bu bilimin <u>en mükemmel timsali</u>dir. Kur’an Hz. Muhammed’in karakterini bu insani tarafını sürekli olarak ön plana çıkardığı ve onun sadece bir insan olduğunu her zaman ve yeniden vurguladığı zaman, o peygamberi aşağılamamakta, <u>aksine insanı yüceltmektedir</u>. Çünkü -Kur’an’a göre- <strong>o ne bir aziz ne de bir melektir</strong>, Allah’ın yarattıkları içinde <strong>en yüksek örneği oluşturan bir insan</strong>dır. Muhammed (s) bir insandı, daha evvel ve daha sonra var olanlar arasındaki en büyük insan.</p>
<p>Hz. Muhammed yakışıklıydı fakat manken değildi. İyi idi fakat sinik değildi. Cesurdu fakat acımasız değildi. Akıllı idi fakat filozof değildi. Basiretliydi fakat hayalperest değildi. Israrcı idi fakat inatçı değildi. Bilgeydi fakat ukala değildi. Bütün bunlar onun şahsında ideal ölçüde mevcut idi ve bu üstün şahsiyetin temelinde Hz. Muhammed’in çevreyi fetheden gücünün sırrı yatmaktaydı…” (<strong>2</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Yasalarının Tüm İnsanlar İçin Geçerli Olduğuna İnanmak ve İmtiyaz Vehmetmemek</strong></p>
<p>“Vahiy hariç, Muhammed (as)’ın başına gelen hiçbir şey olağanüstü ve <u>insanlık üstü değildi</u>. Öyle olması da gerekmezdi zaten. Çünkü o, burada, <u>yeryüzünde bulunan insanlara</u>, onları oldukları gibi kabul ederek geldi. Aynen bizim gibi o da korku, arzu ve acı hissediyordu. Müslüman ordusu mağlup ve Hz. Peygamber yaralı olduğu hâlde Uhud’da yaşanan dram, Allah’ın kanunlarının (sünnetullah) değiştirmediğini -ki bu kanunlar Müslümanlar için de aynen geçerlidir- <strong>Müslümanların</strong> da çalışıp mücadele etmeleri gerektiğini, hattâ, eğer başarmak istiyorlarsa <strong>akıllı çalışmaları ve mücadele etmeleri</strong> gerektiğini bize göstermektedir. <u>Allah, çalışmaksızın ve mücadele etmeksizin elde edebilecekleri, sadece onlara mahsus bir şey hazırlamış değildi</u>. Bu sadece Uhud’un mesajı ve ibreti değildir. Bu aynı zamanda bütün İslam’ın ve Allah Rasulü’nün hayatının da mesajıdır. Yani Hz. Muhammed’in hayatı ‘beşerî’ idi. Ancak kelimenin en iyi anlamında ‘beşerî’ idi.</p>
<p>Hz. Muhammed (s) büyüyüp çalışma gücüne kavuştuğu anda hemen faydalı bir iş aramaya başladı. Parası yoktu ve bu konuda dedesi de yardımcı olamıyordu. Bu sebeple amcasının deve ve koyunlarını otlatmaya karar verdi ve bazı komşularına da sürülerine bakmak için hazır olduğunu söyledi. Bu, dedikoduya sebep oldu. Bazı zengin akrabaları buna karşı çıktı. Çünkü bu onların şanını zedeliyordu. Zira sürü bekçiliği kölelerin ve fakir kızların işiydi. Fakat Muhammed (s) engellenmeye izin vermedi. İşini zevk alarak yapmaya devam etti. Çünkü bu iş ona çocukluğunu hatırlatıyordu ve onu istediği kadar düşünebildiği ve gözlem yapabildiği tabiata yaklaştırıyordu.</p>
<p>Hz. Muhammed’in hayatının bu detayını özellikle zikrediyoruz. Çünkü bu bize, Muhammed (as)’ın karakterinin önemli bir çizgisi hakkında bilgi vermektedir. Yani, o <u>kibirden ve sahte onurdan tamamen özgür</u> idi. Kavramlar ve varlık içinde hakikati ve özü seviyordu. Ölene dek de böyle kaldı. Yaşlandığı ve zaferi elde ettiği, halkının lideri olarak bütün Arabistan’ın tartışmasız hâkimi olduğunda, özünde, Mekke civarındaki ovalarda sürüler güden fakir bir çoban iken olduğu aynı insan olarak kaldı. O zaman da onun evi en mütevazı evlerden idi, onun yemeği ise çoğu zaman arpa ekmeği ve bir avuç hurmadan ibaret idi. Kendi mütevazı örtüsünün ve yırtık ayakkabısının söküğünü kendi elleriyle diker, aynı zamanda da devlet işlerini yürütürdü. Bütün bunları bildikten sonra <u>bu insanı sevmemek mümkün müdür</u>?” (<strong>3</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın En Ağır Sorularıyla Yüzleşmek</strong></p>
<p>“Muhammed (s) her sene, Ramazan ayı boyunca inzivaya çekilip yalnız kalmayı, o ayı ibadetle ve tüm zamanlarda gerçek insanların ruhlarını hep meşgul eden: “Ben neyim? İnsanların feza dedikleri şey, bu sonsuz alan nedir? Hayat nedir? Neden ölüyoruz? Neye inanmalıyız? Ne yapmam gerekir?” gibi o büyük sorular hakkındaki düşüncelerle geçirmeyi âdet edinmişti. “Ne Hira tepesinin sert kayaları ne de karanlık kum çölleri ona cevap vermiyordu. Parlak mavi yıldızlarla bezenmiş gök yüzü de cevap vermiyordu. Hiçbir cevap yoktu. Sadece o insanın kendi ruhunun ve Allah’ın ilhamının bu sorulara cevapları vardı.” Peygamberimize büyük saygısı olan bir yazar, vahiy öncesinde Hz. Muhammed’in ruhi durumunu böyle tasvir ediyordu.</p>
<p>Bildiğimiz gibi bu soruların cevabını Hz. Muhammed bir Ramazan gecesinde, onun iç dramının zirvesinde olduğu bir durumda iken aldı: “<em>İkra’! Bismi Rabbikellezî halak…; Oku! Yaratan Rabbinin adıyla…</em>” Allah ona merhamet etti, onun ruhunu nur kapladı ve o ruhunun uzun zaman boyunca aradığını bir anda algılayıp bildi. Vahiy o zamandan başlayarak hayatının geri kalan 23 yıllık süresi boyunca hep devam etti. Ancak, en önemli, en belirleyici şey olan ve <u>insanın yalnız olmadığı, Allah’ın var olduğu ve dünyayı idare ettiği </u>meselesi, Hira tepesinde bir anda çözüme kavuşmuştu. Bunu takip eden her şey sadece en önemli şey olan bu hakikatin açılımı idi. Çünkü <strong>Allah ve insan</strong> arasındaki ilişkilerle alakalı olan bu temel hakikat ile beraber bu aynı zamanda, <strong>insan ile insan</strong> arasındaki ilişkileri düzenlemek zorunda olan başka bir hakikatin de açılımıydı. Hz. Muhammed o zaman kırk yaşındaydı.” (<strong>3</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığı Karanlıklardan Aydınlığa Çıkaran Kutlu Davaya Bütün Varlığıyla Adanmak</strong></p>
<p>“Bu ilk vahiyden sonra, ikilem içinde ve son derece heyecanlanmış olarak Hz. Muhammed’in sadık arkadaşı Hatice’ye nasıl gittiği ve ona nasıl sırrını açıkladığı, onun da eşine nasıl cesaret verip desteklediği ve kendisine tâbi olan ilk Müslüman olduğu bilinmektedir. Bu tespitten insan türünün kadın kısmı, çok önemli, haklı ve gururlu olarak kendileri için çok olumlu sonuçlar çıkarabilecektir… Bu büyük kadının zürriyeti de eşine karşı cömert oldu ve son derece onurlu bir lakap olan “<em>Ummu’l-Muslimîn</em>; bütün Müslümanların anası” lakabıyla ödüllendirildi.</p>
<p>İlk heyecandan sonra ona verilen misyonu algılayıp kabul ettiğinde artık Muhammed (as)’ı durdurabilecek herhangi bir güç ve engel yoktu. Yeni din, getirmiş olduğu değerleriyle sadece <u>inançta, kültlerde ve âdetlerde</u> değil, <u>aile ve toplumsal ilişkilerde de genel bir devrim</u> manasına geliyordu. İşte, kendi tebaasının hem bedenlerine hem de ruhlarına tartışmasız olarak hâkim olan kabile aristokrasisinin nefret dolu bir direnç ve putlara duyulan sahte inanç ile her şeye kadir olan Allah’a karşı ölüm kalım mücadelesi vermesi bundan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Bir defasında, iyi kalpli amcası olan Ebu Talib’in, Muhammed’in hayatı için endişe ederek onu çağırıp şu teklifte bulunduğu rivayet edilmiştir: Her şey hakkında susması, kendine güvenmesi, o zamanki adetlere göre sülalesinin korumakla yükümlü olduğu için de Mekke’nin kudret sahibi ileri gelenlerini kızdırmaması için kendisine ricada bulunmuştu. Muhammed (s) şöyle cevap vermişti:</p>
<p>“Güneşi sağ, ayı da sol elime verseniz dahi ben misyonumdan vazgeçmem!”</p>
<p>Bu kararlı sözler Ebu Talib’i mağlup etmişti… <u>Allah vardır ve biz onun mahlûklarıyız</u>. Diğer bütün sebeplerin aciz kaldığı temel, basit, diğer her türlü hakikatin öncesinde ve üstünde olan <u>hakikat işte budur</u>. Ebu Talip ve Muhammed (as) arasındaki bu karşılaşmada çok derin sembolik anlamlar vardır. Ebu Talip iyi ve anlayışlı bir insandı. Hz. Muhammed de öyleydi, ancak her şeyden evvel <strong>mümin</strong> idi. Bundan dolayı Ebu Talip, varolan durumun tarafındadır, Muhammed (as) ise <u>metanetle</u> o <u>düzeni yavaş yavaş değiştirmekte</u>dir.</p>
<p>Bu inancın gücüyle Hz. Muhammed ve ona tâbi olan küçük bir grup, tâbi tutuldukları her türlü sınav ve denemeyi atlatacaklardır. İlkin Mekke’de aşağılama ve <u>hakaretler</u>, daha sonra Şaab’ta <u>boykot ve açlık</u>, Medine’ye <u>sürgün</u> ve Bedir ve Uhud’da <u>kanlı savaşlar</u>. Bu küçük topluluğun her hareketi, hakiki fikirle yönlendirildiği, gerçek yerde ve zamanda meydana geldiği için tarihin bir sayfasını oluşturdu. Avrupa’da bir yazar şöyle yazacaktır: “Bu, Arap halkı için <u>karanlıktan aydınlığa bir doğuş</u> manasına geliyordu… Sadece bir asır sonra Arabistan’ın bir tarafı İspanya’ya diğer tarafı ise Hindistan’a uzanmıştı… <u>Din büyük bir hayat kaynağıdır</u>. Halk inanmaya başlayınca ruhu da yüceldi…”</p>
<p>Yazar açıkça demektedir ki: <u>Araplar için İslam’ın kabulü bir doğuş, karanlıktan aydınlığa doğru bir çıkış ve tarihe giriş idi</u>. Bu kanunun diğer yarısı da şöyledir: <u>İslam’ın terk edilmesi de karanlığa dönüş ve tarih sahnesinden iniştir</u>. Bu kanunun sadece Araplar için değil, aynı zamanda ve apaçık olarak Türkler, İranlılar, Berberler ve İslam dairesi içindeki diğer halklar için de geçerli olduğuna tarih tanıklık etmektedir. O kanun bugün de geçerlidir.</p>
<p>Böylece bu kısa tebliğin sonunda, bugün Peygamberimizin doğum gününü kutlayarak, aslında biz sadece bir insanın doğuşunu değil, bir halkın, çok sayıdaki halkın ve nihayet <strong>bir büyük medeniyetin doğuşunu kutluyoruz</strong>. Bu kutlu günün büyüklüğü ve gerçek önemi işte buradadır.” (<strong>3</strong>).</p>
<p>Yazımızı Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın twitter hesabından paylaştığı Kutlu Doğum Haftası mesajıyla noktalayalım:</p>
<p>“İdrak etmekte olduğumuz Kutlu Doğum Haftası’nın hepimiz için manevi silkinişe ve yeniden dirilişe vesile olmasını Mevla’dan niyaz ediyorum. Allah’ın salat ve selamı, canlar canı, dertlerimizin dermanı, gönüllerimizin tabibi Hz. Muhammed Mustafa’nın ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun. Allah’ın selamı, dostların en güzeli Ashab-ı Kiram’ın, Tabiîn’in, Tebeüttabiîn’in ve tüm Hak âşıklarının üzerine olsun. Rabbim bizi, kardeşin kardeşi, ananın evladını tanımayacağı rûz-i mahşerde, Efendimizin Livaü’l-Hamd Sancağı altında toplananlardan eylesin.” (<strong>4</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>http://www.yenisafak.com/hayat/diyanetten-kutlu-dogum-haftasi-aciklamasi-2647298, 21.04.2017.</li>
<li>İZZETBEGOVİÇ, Aliya. (2010). <strong>İslâmî Yeniden Doğuşun Sorunları</strong>, Çeviren: Dr. Rahman Ademi, İstanbul: Fide Yayınları, 184 s., <u>163-170</u>.</li>
<li>İZZETBEGOVİÇ, Aliya. (2016). <strong>Özgürlük Mücadelesi ve İslâmî Yeniden Doğuşun Sorunları</strong>, Çeviren: Dr. Rahman Ademi. Hazırlayan ve katkı yapanlar: Mahmut Hakkı Akın, Faruk Karaarslan, Ümit Aktaş, Malatya Kültür A.Ş. Yayını, 344 s., <u>149-155. </u></li>
<li>http://www.sabah.com.tr/gundem/2017/04/23/cumhurbaskani-erdogandan-kutlu-dogum-haftasi-mesaji, 22.04.2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-medeniyetinin-dogusunu-kutlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN HAKİKATLERİNİ CEVDET SAİD’DEN DİNLEMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 09:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arafat]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesçe]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Golan tepesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hâbil]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-Der]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan olma]]></category>
		<category><![CDATA[Kanadalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=463</guid>

					<description><![CDATA[10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de icabet ediyor. Cevdet Said’in bu yakınlarda iştirak ettiğim ve ikisinin eşzamanlı çevirmenliğini üstlendiğim üç konferansında hassasiyetle vurguladığı hususları sizlerle de paylaşmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyadaki En Önemli Olayın Kur’an’ın Varlığı Olduğunu Fark Edebilmek</strong></p>
<p>14 Ocak’ta Tuzla’da Hayat-Der’de dünyadaki en önemli olayın Kur’an’ın varlığı olduğuna dikkat çeken Cevdet Said, her okuyan insanın Kur’an’ı anlayabileceğini, zira her insanın aklı olduğunu, Kur’an’ı okuyunca onun bâtıl bir söz olamayacağını idrak edip imana geleceğini örnekleriyle anlatmıştı.</p>
<p>“Mesela, Kanadalı misyoner Miller, Müslüman bir topluma giderek onları Hristiyanlaştırmaya niyetlendiğinde, “önce Kur’an’ı okuyup anlayayım ki onları İncil’e daha etkili şekilde davet edebileyim” diye düşünmüş ve Kur’an’ı okumaya başlamış. Kur’an’ı okuyunca adamın hayatı değişmiş. Çünkü Kur’an’ın çok enteresan bir kitap olduğunu gören Miler şu tespiti yapmış:</p>
<p>“Muhammed’in adı Kur’an’da sadece 4 defa geçiyor, ama İsa’nın adı 25 defa geçiyor. Ondan daha enteresan olanı ise, Meryem’le ilgili çok sayıda ayet yanında onun adını taşıyan müstakil bir de sûre var. Oysa Muhammed’in annesinin adı bir kez olsun geçmiyor Kur’an’da.”</p>
<p>Meryem kıssası da gerçekten çok enteresan bir kıssa. Allah’ın Meryem ile diyaloğu, ona çok yüksek bir değer vermesi, İsa aleyhisselamın doğar doğmaz konuşmaya başlaması… Nebilerin bir kısmının Kur’an’da hikâyeleri anlatılır, bir kısmının da anlatılmaz.</p>
<p>Kur’an Allah’ın tüm âlemlere/varlıklara delilidir. Her okuyan Kur’an’ı anlayabilir. Bir İngiliz lordu Kur’an’ı okuduktan sonra Müslüman olmuştu. “Nasıl dininden çıkıp kâfir olabildin?” diyerek kendisini kınayanlara; “Ben kâfir olmadım, imanıma iman kattım ve imanımı tamamına erdirdim.” diye cevaplamıştır. Kur’an’ın ne denli enteresan bir kitap olduğunun şahitlerinden bir başkası olan Muhammed Esed de “Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam” isimli eserinde bu konudaki önemli tespitlerini paylaşmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan Olma Sorumluluğumuzun İdrakine Varmak</strong></p>
<p>“İnsanlar birçok önyargıları sebebiyle İslam’dan korkmaktadır. Onları bu korkulardan arındırmanın yolu Kur’an’ın berrak mesajlarını onlara en hikmetli yollarla ulaştırmaktır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim insanlığın sorumlulukları yanında yaratılış sürecine ilişkin de önemli bilgiler vermektedir. Mesela, dört satırlık kısacık Zilzal sûresinde yerkürenin insanlık tarihimizi bize anlatacağını haber veriyor. Dilinden anlarsak taş, kemik, ağaç vb. birçok varlık bizimle konuşuyor, bize yeryüzünün ve insanlığın yaşını ve haberlerini anlatıyor.</p>
<p><strong>İnsan olma</strong> sorumluluğu cinsiyet ya da başka ayrımlar gözetmeksizin tüm insanların üzerine yüklenmiş bir görevdir. Kur’an insanları etnik mensubiyeti, kadın ya da erkek olması yahut başka aidiyetleri itibarıyla değil, <strong>insan</strong> olmaları itibarıyla muhatap almaktadır. Allah Rasulü’nün Veda Hutbesi’nde ilan ettiği gibi Arabın Arap olmayana beyazın siyaha üstünlüğü yoktur, üstünlüğün tek ölçüsü takva yani sorumluluk bilincidir.</p>
<p>Allah Teala doğrudan insanı muhatap alır ve onu sorumlu tutar. Çünkü O, insanı yeryüzünün halifesi/yöneticisi/müdürü tayin etmiştir. Melekler bu durumu yadırgayarak; “Ey Rabbimiz, yeryüzünde fitne fesat çıkaran ve mal kavgası yüzünden kan döken şu türü mü yeryüzünün halifesi tayin ediyorsun?” mealindeki tepkileriyle durumu anlamak istediklerinde Rabimiz; “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” buyurarak, emaneti tevdi ederken buna muvafık olarak bahşetmiş olduğu akıl, irade, sorumluluk bilinci, yönetme becerisi gibi yüksek kabiliyetleri sayesinde insanoğlunun gelişmiş bir toplumsal yapı inşa edebileceğine olan güvenini beyan etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anlaşmazlık ve Sorunlarımız Akıl ile Vahyin Kılavuzluğunda Çözebilmek</strong></p>
<p>“Evet, Hâbil kardeşini öldürmüştü. Ancak, bu kan dökücü insan eğitilebilir bir varlıktır. Zira Allah âdemoğluna bütün varlıklara isim verme, kavram geliştirme ve olayları kavrama yeteneği bahşetmiştir. Bütün bu yeteneklerini doğru kullanması için de insanlığa zaman zaman kılavuz ve elçiler göndermiştir. Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan sonra yeni bir elçi gelmeyeceği gibi Kur’an’dan sonra yeni bir kitap da nazil olmayacaktır. Kur’an kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Sorunları ve ihtilafları akıl ile vahyin kılavuzluğunda çözmeyi öğrendiğimizde savaş yöntemi kendiliğinden bitecektir. Üçüncü bin yılın başında hâlâ insanların gözü önünde başka insanların öldürülmesi aydınlar başta olmak üzere bütün bir insanlığın ayıbıdır! <u>Sorun çözme yeteneği kalmayan kaba savaşın hâlâ bir yöntem olarak kullanılması insanlığın ayıbıdır!</u> Allah Teala bize Şûra sûresinde yönetim işlerini aramızda şûra/istişare/ortak akıl ile yürütmemizi emretmektedir. Ancak, bugün 23 ülkeden oluşan Arap coğrafyasında yüzbinlerce insanın kanı akmaya devam etmektedir. Zira bu ülkelerde demokratik seçimler yapılmamakta, aralarındaki ihtilafları çözecek ileri modeller geliştirmek yerine birbirlerini boğazlayarak sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Hepsi Müslüman ve hepsi Arap olmasına rağmen Okyanus’tan Körfez’e kadar bu vahim tablo böylece sürüp gitmektedir. Bu gerçekten utanç verici bir tablodur!</p>
<p>Ben küçükken -anadilimin Çerkesçe olması ve Arapçayı sonradan öğrenmemin de etkisiyle- okula başladığımda anlatılanları tam anlayamazdım ve dönünce anneme sorardım. Mesela, bazı hükümlerin neden farklılaştığına anlam veremez, tam anlayamadığımı düşünür, eve gelince anneme sorardım. Rahmetli annem; ‘oğlum, onlar Şafii biz Hanefiyiz, onun için fıkhi hükümler farklı olabiliyor’ diye izah ettiğinde Müslümanlar arasındaki ayrılıkların mahiyetini tâ zamanlar anlamaya ve bu konuları düşünmeye başlamıştım.</p>
<p>Bilinçlenme sürecimde kendisinden çok istifade ettiğim Celal Nuri, <em>İttihâd-ı Müslimîn</em> isimli eserinde enteresan tespitler yapmaktadır. Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu zatın kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Muhammed İkbal’i de çok severim. Türkiye’de onun benzeri Mehmed Âkif var… Celal Nuri Müslümanların birliğine ilişkin şöyle demektedir:</p>
<p>Siyah kayalardan oluşan <strong>Arafat</strong> dağı serapa elmas olsaydı Müslümanlar için bu kadar büyük bir kıymet ifade etmezdi. Zira Allah Rasulü’nün üzerinde insanlığa büyük hutbesini/hitabesini/söylemini tebliğ ettiği o tepe kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar için muhteşem bir <strong>vahdet timsali</strong>dir. Her Müslümanın hayatında bir kez olsun Arafat’a gitmesi ve yılın belli bir gününde ve zamanında orada hazır bulunması hac farizasının olmazsa olmaz bir rüknüdür.</p>
<p>Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir. İnsanları hikmetle ve güzel öğütle İslam’a davet etmeliyiz. Kötülüğü iyilikle savuşturmalıyız. İnsani ilişkilerimizde bu yöntemi yaygınlaştırmalıyız. Artık Kur’an’ın hemen her dilde tercümesi var dünyada, dolayısıyla insanların Kur’an’ı okumasını ve anlamasını teşvik etmeliyiz…”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Rabbimizin Mesajına Büyük Bir Ciddiyetle Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hocanın daveti üzerine 17 Şubat 2017 tarihinde Pendik’te ihtisas eğitimi görmekte olan vaiz ve müftülerden oluşan hoca efendi ve hoca hanımlara hitap eden Cevdet Said, Kur’an-ı Kerim’in hakikaten acayip bir kitap olduğuna bir daha dikkat çekti. Kendi ortamlarına döndüklerinde cinlerin “<em>qur’ânen acebâ</em>; acayip bir Kur’an” dinlediklerini hemcinslerine aktardıklarını anlatan ayetten iktibasla Kerim Kitab’ın ne kadar enteresan bir kitap olduğunu izah eden üstadın anlattıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Şu hususu çok iyi ayırt etmemiz gerekir: <strong>Kur’an’da konuşan Allah’tır</strong>, Muhammed değil! Muhammed aleyhisselam Allah’ın mesajını tebliğ eden elçidir. İnzivaya çekildiği Hira’da Hz. Muhammed’e Arapça indirilen Kur’an sadece Arapları ya da Müslümanları değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanları muhatap almaktadır. Kur’an okuduğunda veya dinlediğinde insan büyük bir huzur duyması, Kur’an’da insanla konuşanın Allah olmasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Önceki nebilere çeşitli mucizeler verilmişti. Hz. Musa’ya asâ verilmişti mesela. Sihirbazların yere attığı sopalarını yutunca “Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi, çünkü bunun sihir olmadığını hakkıyla anlamışlardı. <u>Allah Rasulü’ne verilen mucize Kur’an’dır.</u> Kur’an bize çok büyük hakikatleri açıklamaktadır. Büyük kolaylıklar sağlayan ulaşım vasıtalarını yapan insan, bu gelişmeleri Allah’ın kendisine bahşettiği yeteneklerle sağlamıştır. Akıllı cihazlarla anında yerkürenin herhangi bir yerindeki bir insanla kolayca irtibat kurabiliyoruz artık. Çünkü Allah bütün bu varlıkları insanın emrine -kayıtsız şartsız itaat etmek üzere- ‘müsahhar’ kılmıştır.</p>
<p>Hiçbir zaman bitmeyecek ve tükenmeyecek olan Kur’an hakikatlerini yeterince açık ortaya koyamadığım için çok üzgünüm. Zira ben Kur’an’ın önemini yeterince açık şekilde ortaya koymaktan acizim. Kur’an’ın her bir hakikatinin ne kadar büyük öneme sahip olduğuna dikkat çekmek maksadıyla kitaplarımdan her birinin adını bir ayetten iktibas ettim. 50’li yılların sonunda ilk hapse düştüğümde fikirlerimi insanlara ulaştırabilmek için kitaplar yazmaya karar vermiştim. Önce “Âdem’in İlk Oğlunun Mezhebi -İslami Hareketin Şiddet Sorunu-” kitabımı yazmıştım. Sonra, insanlara ilmin ve aklın önemini nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başladım ve “OKU: Kerem Sahibi Rabbinin Adıyla” isimli kitabımı yazdım. <u>Çünkü Allah katındaki kıymetimiz anlayarak okuduğumuz kadardır.”</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın Silahla Değil Kur’an’la Yapılabileceğini İdrak Etmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde Türkçeye tercüme edilmeden sadece Arapça sunduğu konferansındaki temel vurgularını özetle paylaştığım Cevdet Said, kendisine yöneltilen farklı sorulara şu cevapları vermiştir:</p>
<p>“İslam dünyası içinde debelendiği problemler yumağından Kur’an’a sımsıkı sarılarak çıkabilecektir. Zira Kur’an Allah’ın insanlığa uzatmış olduğu sapasağlam ve asla kopmaz ipidir. İnsanlık, Allah’ın kendisine yönelen yüce hitabının hakikatlerini bir gün mutlaka anlayacaktır. Mesela, <em>âyetelkürsi</em> Allah’ın yüceliğini anlatır. Ancak, hemen bunun ardından gelen ayete insanlar pek dikkat etmemektedir. Oysa insanı en çok yücelten söylem bu ayettir:</p>
<p>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>; baskının ve zorbalığın hiçbir çeşidi dinde yoktur!” Çünkü baskı ve zorbalık ne iman doğurur ne de küfür. Baskı altında iman edenin imanı geçerli olmadığı gibi inkâr edenin inkârı da geçerli değildir. Ancak, insanı ikna edebilirsen canını da malını da sana feda eder. Artık Kur’an-ı Kerim dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş durumda. İnsanlar Allah’ın mesajını okuyacak ve bu yüksek hakikatleri anlayacaktır. Kur’an’ı tüm insanlara ulaştırmamız gerekiyor. Çünkü insan hayvan değildir, Allah’ın mesajını okursa mutlaka anlayacaktır.</p>
<p>Cihadın ne olduğunu bizzat Kur’an tarif etmektedir: “<em>We cahidhum bihi cihaden kebîra</em>; Onlarla en büyük cihad (olan Kur’an vahyi) ile cihad/mücadele et.” Bu emir Kur’an’ın hakikatlerini insanlara açıkça tebliğ etmemizi emretmektedir, onu benimsetmek için <u>silaha başvurmamızı değil!</u> Silahın herhangi bir fikri, insanı ya da ülkeyi koruma kabiliyeti olsaydı, dünyayı 30 kez yok edecek kadar çok silah depolamış olan SSCB kendiliğinden çöküp gitmezdi! <u>Cihad Kur’an yapılır, silah ile değil.</u> Bu cihad kıyamete kadar devam edecektir. Silah ile kimse ne iman eder ne de inkâr. Kur’an insanlığa şu daveti yapmamızı istiyor: “Aramızda eşit bir söze/ilkeye gelin.” İnsanlık bu söylemden daha değerlisini getirsin, biz onlara uyalım. Kısacası <strong><u>cihad</u></strong><u> Kur’an’ın mâna ve hakikatlerini insanlara ulaştırma faaliyetidir.</u></p>
<p>Kıyamet kopana kadar insanlara meydan okumayı sürdürecek olan Kur’an’ı okuyup anlayalım ki, ayette kınanan “kitap yüklü merkepler” konumuna düşmeyelim. <u>İslam güç ve silahla yayılmaz</u>. Küfrü tercih edeni imana icbar edecek değiliz. İslam ‘barış’ demek olup İslam’a giren barışı tercih etmiş demektir. Olaya böyle bakarsak kin ve düşmanlığın ortadan kalktığı insani bir dünya inşa edebiliriz. Cihad adı altında göz göre göre insanların öldürülmesi büyük bir ayıbımızdır! Savaş ölmüştür! Günümüzde silahlı savaşa iki sınıf insan tevessül etmektedir: Pis herifler ve cahiller. Cahil mazur görülebilir, onu eğitmek ve ona doğruyu öğretmek gerekir. Savaşı bir araç olarak kullananlar, cahillerin cehaletini sömüren kötü insanlardır. Lütfen bu konuları derinlemesine düşünüp olayların hakikatini anlamaya gayret edelim. Savaş bir sorun çözme yöntemi olmaktan bütünüyle çıkmıştır. <u>Kahramanlık insanları öldürmek değil, onları eğitebilmek ve iyi yönde değiştirebilmektir.</u> İnsanlık, bugüne kadar devam eden silahlı savaş yöntemini bundan böyle artık bütünüyle terk edilmelidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlarla Adalet ve İhsan Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<p>15 Şubat 2017 tarihinde Sohta Sinan Vakfı’nın İstanbul Aksaray’daki merkezinde misafir edilen Cevdet Said, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Hanımefendi ile birlikte Afrika’da ve Körfez bölgesinde İslam ülkelerini ziyaret etmesinin çok anlamlı ve önemli olduğuna işaret ettikten sonra, yukarıda özetlediğim her iki konferanstaki bazı konulara ilave olarak şu hususlara da değinmiştir:</p>
<p>“Allah Teala bize insanlarla baskı ve zorbalık değil adalet ve ihsan temelinde ilişki geliştirmemizi emretmiştir. Zira Allah’ın Kendi ruhundan üfleyerek büyük değer verdiği insana baskı uygulamak insanın fıtratına aykırıdır.</p>
<p>Kitab’ı inzal eden Allah’a ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü Kur’an olağanüstü derecede enterensan bir kitaptır. Bu Kur’an Muhammed aleyhisselamdan gelmiş değildir. Kur’an’da her ne var ise hepsi Allah’tandır. Bu hususu çok iyi ayırt etmek zorundayız. Kur’an’da insanlığa hitap eden Hz. Muhammed değil, Allah Teala’dır. Allah Rasulü Kur’an’ın muhatapların ilki idi. Elçi, kendisine inen vahyi kâtiplerine yazdırıyordu. Daha sonraları hadisler de kitaplar halinde derlendi, ama bunu Kur’an ile karıştırmamak gerekir. Son Nebi ile vahiy kapısı kapanmıştır. Kur’an ve akıl kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Dünya artık tek bir oda haline gelmiş durumdadır. Bir odanın içinde tüm dünyayı izliyor, bir odadan dünyanın her köşesine kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bu imkânları iyi değerlendirip Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tüm insanlara ulaştırmak için kesintisiz bir çaba içerisine girmeliyiz vesselam.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PSİKOLOJİK, DÜŞÜNSEL VE KÜLTÜREL BOYUTLARDA  BİRLİĞİ SAĞLAYABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2017 09:22:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[anlaşmazlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[din kardeşliği]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[görüş birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçı]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[kaynak birliği]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel mirasımız]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[mezhepçi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[müminler]]></category>
		<category><![CDATA[tefrika]]></category>
		<category><![CDATA[tek bir ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet Birliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=455</guid>

					<description><![CDATA[Ümmet-i Muhammed’in sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin allâme Muhammed Ebu Zehra’nın 60 yıl önce yayımlanmış olan “İslam Birliği” adlı eserinde yer alan tespitlerinin aradan geçen yarım asırlık süreye rağmen günümüzde neredeyse birebir geçerli olması, kendisini İslam’ın âlimi, mütefekkiri ve önderi gören münevver tabakanın ciddi bir özeleştiri yaparak meseleyi neden ileriye götüremediklerini en azından kendi kendilerine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ümmet-i Muhammed’in sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin allâme Muhammed Ebu Zehra’nın 60 yıl önce yayımlanmış olan “İslam Birliği” adlı eserinde yer alan tespitlerinin aradan geçen yarım asırlık süreye rağmen günümüzde neredeyse birebir geçerli olması, kendisini İslam’ın âlimi, mütefekkiri ve önderi gören münevver tabakanın ciddi bir özeleştiri yaparak meseleyi neden ileriye götüremediklerini en azından kendi kendilerine izah edebilmelerini zorunlu kılmaktadır:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Müminlerin Tek Bir Ümmet Olduğuna İman Etmek </strong></p>
<p>“İslam birliği, her müminin arzulaması gereken ilahi bir gayedir. Müminlerin tek bir ümmet olduklarına iman etmeyen bir kimse, Kur’an ayetlerine karşı çıkmış, onun hikmetine muhalefet etmiş ve davetinden uzaklaşmış olur. İşlediği bu fiille Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere karşı çıkan kimseler güruhuna katılmış olur.</p>
<p><u> </u></p>
<p><u>Hizip</u><u>ç</u><u>ilik</u>, İslam’ın kesin bir surette yasakladığı ve bizden önce gelip geçmiş iki ümmet olan Yahudi ve Hıristiyanları bu işi yapmaları sebebiyle kınadığı bir günahtır. Aynı günahın bizim dinî ve siyasi düşünce tarzımızı olması gerekenin dışında bozuk şekillere sokması durumunda <strong>yapılacak tek </strong><strong>ş</strong><strong>ey yeniden Kur’an’ın kılavuzluğuna y</strong><strong>ö</strong><strong>nelmemiz</strong>dir. Ancak bu şekilde daha doğru bir yola girmiş oluruz ki bu yöneliş bizleri izzet ve yüceliğe ulaştırır. Zira; “Asıl şeref, Allah&#8217;a, O&#8217;nun Elçisi&#8217;ne ve inananlara aittir, ama ikiyüzlüler bunun farkında değildirler.” (Münâfikûn 63:8).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tefrikaya Yol Açan Etkenlerden Uzak Durmak</strong></p>
<p>Geçmişte çeşitli sebeplerle birbirimizden uzaklaşmış olsak da şimdi bu <strong>ayrılı</strong><strong>ğ</strong><strong>ı bertaraf etmemiz ve tefrikaya g</strong><strong>ö</strong><strong>t</strong><strong>ü</strong><strong>ren etkenlerden uzak durmamız</strong> gerekmektedir. Ancak bu şekilde <u>ırkçılık, milliyet</u><u>ç</u><u>ilik ve entelekt</u><u>ü</u><u>el tutkular</u> gibi <u>ayrılık sebeplerinden kurtulmu</u><u>ş</u> oluruz. Zira bunlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağı koparır; bir araya gelmesini zorunlu kıldıklarının arasında ayrımcılık çıkarır; korumamız ve gözetmemiz gereken değerleri yok eder (s.79).</p>
<p>Çeşitli sebeplerden kaynaklanan <strong>anlaşmazlıklar</strong>, düşünce, madde ve mana bazında ayrılıklar meydana getirmiş ve tüm bunlar Müslümanlar arasında ciddi parçalanmalara yol açmıştır. Öyle ki Müslüman kimse fikrî boyutta ayrılığa düştüğü din kardeşine Allah’ın şeriatına göre hakikate ulaşmayı arzulayan bir muhalif değil de <u>her an saldırmak i</u><u>ç</u><u>in bekleyen bir d</u><u>üş</u><u>man</u> gözüyle bakmaya başlamıştır. <u>Mezhep</u><u>ç</u><u>i d</u><u>üşü</u><u>ncedeki taassup</u>, sahibini dinin özüne ve kesin bilgiye destek olmak yerine kendi mezhebinin üstün gelmesine odaklanacak hale getirmiştir. Tarih, geçmişte İslam’ın birliğini yıkan ve Müslümanları şiddetli bir şekilde birbirine düşüren bu durumun etkilerini kaydetmiştir. Hattâ bazı dönemlerde <u>birbirlerinin sapkınlık </u><u>ü</u><u>zere olduklarına inanmaları sebebiyle</u> iki fırka arasında gerçekleşen katliamlara şahit olduk (s.81).</p>
<p>Dinin özünde ve hakikatinde değil de <u>anla</u><u>ş</u><u>ılmasında</u>ki düşüncelerinden ötürü birbirleriyle savaşa girişen bu kimselerle <strong>güya Allah’a yakınla</strong><strong>ş</strong><strong>mak adına </strong><strong>ö</strong><strong>z karde</strong><strong>ş</strong><strong>ini katletmek</strong>ten geri durmayan Âdem’in oğlu Kâbil arasında ne kadar da büyük bir benzerlik vardır!</p>
<p>Günümüzde birbirleriyle çekişen Müslümanlar arasında <strong><u>karde</u></strong><strong><u>ş</u></strong><strong><u>i aleyhinde konu</u></strong><strong><u>ş</u></strong><strong><u>mamak</u></strong><u> i</u><u>ç</u><u>in diline mukayyet olan</u> birini görmek mümkün değildir! Aynı şekilde <u>aramızdaki ayrılıktan </u><u>ö</u><u>t</u><u>ü</u><u>r</u><u>ü</u><u> pi</u><u>ş</u><u>manlık duymamız</u> ve gerçek imanın ancak <u>toplumdaki selamet</u>le mümkün olduğunu anlamamız için bize özel bir karga gönderilmesini mi bekliyoruz?! (s.83).</p>
<p>Bizler geçmişte <u>ırk</u><u>ç</u><u>ı etkenler</u>, fikrî tartışmalardan doğan <u>tarafgir d</u><u>ü</u><u>rt</u><u>ü</u><u>ler</u> veya İslam’a karşı önceki asırlardan kalma <u>cahiliye adetleri sebebiyle ihtilafa d</u><u>üş</u><u>erdik</u>.</p>
<p>Şimdi ise birbirimize muhalefet ediyoruz. Çünkü bizim ayrı düşmemizi arzulayan dış güçler içimize ayrılık tohumları ekiyor, bizlerse Müslümanlar dışında bazı kesimlerle sıcak dostluklar kurmaya çabalıyor ve onlardan destek bekliyoruz! (s.85).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Kardeşliğine Dayalı Bir “Ümmet Birliği” Kurabilmek</strong></p>
<p>İslam, Allah’ın “Müminler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız!” âyetinde ve Rasulü’nün “Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez. Onu tehlikede bir başına bırakmaz, onu düşmana teslim etmez…” (Buhârî, Mezâlim 3 vd.)” hadisinde anlatıldığı gibi <u>genel bir <strong>din karde</strong></u><strong><u>ş</u></strong><strong><u>li</u></strong><strong><u>ğ</u></strong><strong><u>i</u></strong>ne davet eder. Bu mesajı veren daha birçok âyet ve hadis mevcuttur. Din kardeşliğini benimsemeyen ve her İslam ülkesinde karşılaşabileceğimiz bazı kimseler, İslam birliğinin önünde duran en büyük engellerdir (s.91).</p>
<p>Bunlar gayrimüslim politikalarına tâbi olmayı tercih ederler. Bu politikalar ise Müslümanları birleştirici değil <u>b</u><u>ö</u><u>l</u><u>ü</u><u>c</u><u>ü</u><u> bir metot</u> izler. Müslümanları, yeryüzünde <strong>tek bir </strong><strong>ü</strong><strong>mmet</strong> olarak kendi değerlerini savunan ve onların amaçlarına engel teşkil eden bir güç olarak görmek istemezler. Bilakis İslam’ın zayıf düşürülmesi, kendilerinin ise yegâne güç sahibi olmaları hırsıyla İslam toplumunun paramparça olması, envaı çeşit gruplara bölünmesini için gece gündüz çalışırlar. İşte, birliğe götüren yolların ilki bu yerli engellerin ortadan kaldırılması için İslam kardeşliğini benimsemeyenlerin ellerindeki otoritenin geri alınmasıdır. Aksi takdirde yeryüzünü büyük bir fitne ve fesat kaplayacaktır. Fitne ise her zaman istenmeyen sonuçlar doğurur ve hedefin dışındaki yollara sevk ederek nihayetinde bizi olması gerekenin aksi yöne götürür (s.93).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikolojik, Düşünsel ve Kültürel Boyutlarda Birliği Sağlayabilmek</strong></p>
<p>Gerçek birlik, <u>psikolojik ve fikrî boyutta bir olmak</u> ve dinin genel toparlayıcılığını hissetmektir. Tevhid dini olan İslam’a inanan ve Kur’an’ın hükmüyle tek bir ümmet olan kıble ehli insanlar arasında gerçekleştirilmeye en layık olan <u>vahdet</u>tir. Nebî (s) İslam kardeşliğinin millî kardeşlik ve bölgesel birliktelikten çok daha üstün olduğunu öğretmek için İranlı Selman ile Habeşistanlı Bilal’i Arap Müslümanlarla kardeş kılmıştır (s.101). İşte, Müslümanlar arasında kurulan bu din kardeşliği bağı, ancak <strong>ırk</strong><strong>ç</strong><strong>ılık</strong> harekete geçtiğinde; her topluluk kendi kavmini ihya etmeye çalışıp milliyetçiliğini ilan ettiğinde darmadağın olur (s.103).</p>
<p>İslam dini her daim birlik olmamızı emrettiği halde tarih boyunca bölünme ve şiddet dönemlerinde soy birliğine yönelme konusundaki yanlış tutum ve davranışlar sürüp gitti. Günümüzde birliği sağlayacak başlıca unsur <u>ge</u><u>ç</u><u>mi</u><u>ş</u><u>te ve g</u><u>ü</u><u>n</u><u>ü</u><u>m</u><u>ü</u><u>zde b</u><u>ö</u><u>l</u><u>ü</u><u>nmeye yol a</u><u>ç</u><u>an tüm sebepleri ortadan kaldırmak</u>tır. Nitekim geçmişte birliği bölen kralların koyduğu sınırlar iken modern zamanlarda birlik bir yandan bu sınırlar tarafından zarar görmekte, diğer yandan Batılıların bize telkin ettiği ve içimizden bazılarının da tabi olduğu bu sapkın görüşlerce tahrip edilmektedir. Günümüzde Müslümanlar arasındaki bölünme her bir Müslüman halkın bir diğerinin içinde bulunduğu şartlardan bîhaber olmasıyla daha da şiddetlenmektedir. Bu sebeple pratik açıdan <strong>birliği ger</strong><strong>ç</strong><strong>ekle</strong><strong>ş</strong><strong>tirecek adımlar</strong>ın üç farklı alanda yoğunlaştığını düşünüyoruz:</p>
<p>1- Müslüman toplumlar arasında <u>entelekt</u><u>ü</u><u>el ve psikolojik bir birlik</u> oluşturulmalıdır. Bu birlik ancak İslami düşünceyi bir araya getiren, ümmetin geçmişini araştıran, hayata dair meselelerde bir ortak nokta bulmak ve tüm İslami gruplar arasında yakınlık kurmak için şer’î hükümleri tanımakla meşgul olan <strong>ilmî bir heyet</strong> tarafından gerçekleştirilebilir.</p>
<p>2- İslam ülkeleri arasında <u>ortaya </u><u>ç</u><u>ıkmı</u><u>ş</u><u> veya </u><u>ç</u><u>ıkabilecek her t</u><u>ü</u><u>rl</u><u>ü</u> <u>ç</u><u>eki</u><u>ş</u><u>menin engellenmesi</u> için çalışmalar yürütülmelidir.</p>
<p>3- <u>Müsl</u><u>ü</u><u>manlar birbirlerini yakından tanımalı</u>dır. Bu ihtiyacı karşılamada en etkili araç ise Kur’an’ın ve Sünnet’in dili olan Arapçadır. Eğer Arap dili ihya edilirse birlik de ihya olmuş olur (s.105-107).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dinin Ana Kaynağı Olan Kur’an’ın Etrafında Toplanmak</strong></p>
<p>Düşünsel, kültürel ve psikolojik birliğin sağlanması, bir inşa sürecinden çok insanların yönlendirilmesi ve bir araya getirilmesine ihtiyaç duyar. Bir araya gelmeye, yönlendirilmeye veya düzenlenmeye gerek duymayan bu entelektüel birliğe götüren sebepler <strong>kaynak birliği</strong>, bu kaynak hakkında varılan <strong>g</strong><strong>ö</strong><strong>r</strong><strong>üş</strong><strong> birli</strong><strong>ğ</strong><strong>i</strong> ve mutabık kalınan ortak görüş etrafında<strong> toplanma</strong>dır (s.109-111).</p>
<p>Müslümanlar, asla değişme ve başkalaşım kabul etmeyen <strong>Kur’an</strong> ve onun muhkem âyetlerini kendileri için beslenilecek <strong>yeg</strong><strong>â</strong><strong>ne kaynak</strong> olarak görmekte ittifak etmişlerdir:</p>
<p>“Hiçbir anlam ve amacından saptırma çabası ona ne önünden açıkça ne de ardından gizlice ilişemez: Zira o (Kur’an), her tür övgüye lâyık, hükmünde tam isabetli olan (Allah) tarafından indirilmiştir.” (Fussilet 41:42).</p>
<p>Nebî’nin de (s) bunu destekleyen hadisleri vardır. Eğer bazı gruplar rivayetler konusunda ihtilafa düşerlerse üzerine mutabık kalınacak olan; temel dinin direği, İslam’ın fıkhı ve hakkında <strong>ittifak edilmiş h</strong><strong>ü</strong><strong>k</strong><strong>ü</strong><strong>mler</strong>idir. Eğer İslami usullerde tek bir hükme ve bu usullere işaret eden sünnetin tamamını kabul etme sonucuna ulaşırlarsa <u>hedef birli</u><u>ğ</u><u>i sa</u><u>ğ</u><u>lanır ve k</u><u>ü</u><u>lt</u><u>ü</u><u>rel birli</u><u>ğ</u><u>in temeli</u> herhangi bir hoşnutsuzluk, inatlaşma ve kötü lakaplar takma gibi zaaflar olmaksızın <u>sa</u><u>ğ</u><u>lamla</u><u>ş</u><u>ır</u>. Çeşitli anlaşmazlık türlerinin ortaya çıkmasının ve etkisini hâlen sürdürmesinin bir zararı yoktur. Zira bu, sadece kültürdeki farklılıktan değil bazen <u>d</u><u>üşü</u><u>nce darlı</u><u>ğ</u><u>ından</u> bazen de <u>d</u><u>üşü</u><u>ncedeki derinlikten</u> doğan bir sonuçtur (s.113).</p>
<p>İslam topraklarında birçok grup ve mezhep, çeşitli konularda ihtilafa düşmüş olsa da <u>fikrî, k</u><u>ü</u><u>lt</u><u>ü</u><u>rel ve psikolojik birli</u><u>ğ</u><u>in tohumunun t</u><u>ü</u><u>m </u><u>İslam</u> <u>ü</u><u>lkelerinde varlı</u><u>ğ</u><u>ını s</u><u>ü</u><u>rd</u><u>ü</u><u>rd</u><u>üğü</u> şüphe götürmeyen bir hakikattir. Ancak bizlerin gerçekleşmesini istediğimiz durum bu <u>eğilimlerin birle</u><u>ş</u><u>tirilmesi</u>, sağlanan <u>birli</u><u>ğ</u><u>in geli</u><u>ş</u><u>tirilmesi</u> ve <u>fikrî birlik sa</u><u>ğ</u><u>lamı</u><u>ş</u><u> bir toplumun kurulması</u>dır (s.115).</p>
<p>Mümin toplumun yapması gereken, sapkın kimseyi kendisini kuşatan bilinmezlik içerisinde çırpınır hâlde bırakmak yerine ona doğru yolu göstermektir. Yabancıların henüz insanlar arasından seçip kendi emellerine göre yetiştirme fırsat bulamadığı bu kimselerin içlerinde, ihlâsın özü sabit olarak bulunur. Zira bunlar <u>do</u><u>ğ</u><u>ru yolu bulma konusunda hataya d</u><u>üş</u><u>m</u><u>üş</u><u> hakikat talebeleri</u>dir. O halde bizlerin onları dosdoğru yola yönlendirmesi gerekir. İmam Ali (kv) şöyle demiştir:</p>
<p>“Hakkı isteyen kimse hata etse de, bâtılı isteyip de isabet eden kimse gibi olmaz.” (s.117).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültürel Mirasımızı Bir Sarraf Titizliğiyle İnceleyip Ayıklamak</strong></p>
<p>Kültürel mirasımızı tıpkı bir sarraf titizliğiyle incelememiz gerekir. Bir taifeyi diğerinden ayırt etmek için bu zengin mirasa yönelik incelememizi şu üç sonucu elde etmek için yapmalıyız:</p>
<p>1- <u>Ü</u><u>mmetin</u> bu gününden hareketle <u>geçmi</u><u>ş</u><u>ine ula</u><u>ş</u><u>mak</u>. Zira her bir medeniyetin geçmiş ve bugününü birbirine bağlayan kendine mahsus bir düşünce tarzı ve mirası vardır. İslam bilgesi, son asırda İslam birliğine davet edenlerin ve İslam beldelerinin her köşesinde entelektüel bilinci arayanların ilki olan Seyyid Cemaleddin Afgani’nin dediği gibi ‘İslam ümmetinin sürekli olarak ilerlemesi <strong>tarihle ba</strong><strong>ğ</strong><strong>lantılı olma</strong>yı gerektirir.’</p>
<p>2- İslam âlimi, karşısına çıkan görüşlerden hiçbirine <strong>tarafgir olmama</strong>lıdır. Aksi takdirde bu tavrı, geri kalan görüşlere yönelmesini ve onların içeriğini araştırmasını engeller (s.119).</p>
<p>3- İslami grupların birbirlerine <strong>yakınla</strong><strong>ş</strong><strong>ma</strong>sını sağlamak. Her bir grubun diğerlerinden ayrılan yönleri açısından -bölünme kabul etmeyen bir bütünün parçaları olarak- İslami mirasın incelenmesi Müslüman grupları birbirine yakınlaştıracaktır. Böylece İslam’ın mazisinden günümüze miras kalmış gayr-ı tabii karmaşa giderilebilecektir (s.121).</p>
<p>Günümüzde sürmekte olan sınıfsal ayrılık, ırkçı eğilimi andırmaktadır. Çünkü İslam’ı tuzağa düşürmek isteyenler sınıflar arasındaki anlaşmazlığı <u>İslam</u><u>’ın birli</u><u>ğ</u><u>ini yok etmek</u> için kullandıkları bir giriş kapısı olarak görmektedirler. O halde Müslümanların yapması gereken bu <strong>menfezi kapatmak</strong>tır. Zira İslam toplumlarının birliği, <u>duygu birliği</u>nin kemale ermesini gerektirir; sınıfçılık ise bu kemalin gerçekleşmesini imkânsız hâle getirir. Bazı sınıflar <u>ihtilaf</u>ın özde olduğunu iddia etseler de İslam’daki grupçuluk kavramı, inançla ilgili <u>temel konularda</u> veya ehl-i kıblenin etrafında toplandığı köklerde <u>de</u><u>ğ</u><u>il</u>, İslam’ın özünü teşkil etmeyen <u>yan konularda</u>dır (s.123).</p>
<p>Müslümanların kendi aralarında ihtilaf etmelerine engel bir durum yoktur. Ancak bu ihtilaf ilmî çerçevedeki bir tartışma içerisinde bulunan bireyler arasında olabilir. Bunun dallanıp budaklanmasına müsaade edilmez. İslam ümmetini birbirine savaş açan, birbirinden yüz çevirip <u>din karde</u><u>ş</u><u>ine kin g</u><u>ü</u><u>den</u> paramparça bir yapı haline getiren <u>cemaatler</u> ve taifeler bazındaki ihtilaf, kabul edilebilir bir durum değildir!</p>
<p>Sınıfçılığı ortadan kaldırma çağrımızın hedefi; yeryüzünün hiçbir yerinde bir sınıfa bağlılık iddiasıyla birbirinden ayrılan ve benimsediği ve bağlandığı bir <u>mezhep nedeniyle kendisini di</u><u>ğ</u><u>er M</u><u>ü</u><u>sl</u><u>ü</u><u>man karde</u><u>ş</u><u>lerinden ayrı bir yapı olarak g</u><u>ö</u><u>ren tek bir cemaatin bile kalmaması</u>dır.” (s.129).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>İslam Birliği</strong> (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>), çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.79-129.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
