<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;an-ı Kerim Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/kuran-i-kerim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/kuran-i-kerim/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Aug 2021 06:44:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>KUR’AN’DA YER ALAN KİTAPLARI TANIMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/kuranda-yer-alan-kitaplari-tanimak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/kuranda-yer-alan-kitaplari-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2020 20:51:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[AKIL FİKİR YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[BAKİRE MERYEM]]></category>
		<category><![CDATA[BOOKS OF THE QURAN]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[CÛLÂN]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[ENVER İSHAK]]></category>
		<category><![CDATA[ESKİ ANTLAŞMA]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[Golan]]></category>
		<category><![CDATA[HEDY]]></category>
		<category><![CDATA[HİKMET]]></category>
		<category><![CDATA[HÜDÂ]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[HURÛF-I MUKATTA’A]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. MESİH]]></category>
		<category><![CDATA[İNCİL]]></category>
		<category><![CDATA[kadir gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[KİTAB]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN KİTAPLARI]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’ÂN-I AZÎM]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’ÂN-I MECÎD]]></category>
		<category><![CDATA[KUTSAL KİTAP]]></category>
		<category><![CDATA[KUTSAL YAZILAR]]></category>
		<category><![CDATA[KÜTÜBÜ’L-KUR’ÂN]]></category>
		<category><![CDATA[KÜTÜBÜN KAYYİME]]></category>
		<category><![CDATA[MUHAMMED GAZALİ]]></category>
		<category><![CDATA[mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[NESİH]]></category>
		<category><![CDATA[SEB’-İ MESÂNİ]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[SULTÂN-I MÜBÎN]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[UNUTTURMA]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ ANTLAŞMA]]></category>
		<category><![CDATA[ZEBUR]]></category>
		<category><![CDATA[ZİKR]]></category>
		<category><![CDATA[ZİYÂ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=985</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Enver İshak’ın “Kütübü’l-Kur’ân” isimli Arapça eseri, “Kur’an Kitapları” başlığıyla Şubat 2020’de İstanbul’da yayımlandı. Müellif, yarım asır boyunca üzerinde çalıştığı eserini İngilizceden sonra[1] Türkçeye de kazandırmak istemiş ve Temmuz 2017 ortasında vuku bulan İstanbul seyahati esnasında daha önce makalelerini Türkçeye çevirdiğim Cevdet Said vasıtasıyla benimle temas kurarak büyük emek mahsulü bu çalışmasını Türkçeye çevirip yayımlama [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-987" src="https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-196x300.jpg" alt="" width="196" height="300" srcset="https://p.fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-196x300.jpg 196w, https://p.fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-768x1173.jpg 768w, https://p.fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-670x1024.jpg 670w, https://p.fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-458x700.jpg 458w, https://p.fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-1320x2017.jpg 1320w" sizes="(max-width: 196px) 100vw, 196px" /></a></strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Enver İshak’ın “<em>Kütübü’l-Kur’</em><em>ân</em>” isimli Arapça eseri, “<strong>Kur’an Kitapları</strong>” başlığıyla Şubat 2020’de İstanbul’da yayımlandı. Müellif, yarım asır boyunca üzerinde çalıştığı eserini İngilizceden sonra<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Türkçeye de kazandırmak istemiş ve Temmuz 2017 ortasında vuku bulan İstanbul seyahati esnasında daha önce makalelerini Türkçeye çevirdiğim Cevdet Said vasıtasıyla benimle temas kurarak büyük emek mahsulü bu çalışmasını Türkçeye çevirip yayımlama hususunda kendisine yardımcı olmamı rica etmişti.</p>
<p>Eseri incelediğimde özgünlüğü dikkatimi çekmiş ve çeviri teklifini kabul etmiştim. Bir yıl içinde eserin çevirisini tamamlayarak Türkçe metni sırasıyla üç ayrı yayınevine gönderip basmalarını önerdim. Önerime müspet cevap veren Akıl Fikir Yayınları, eseri inceledikten sonra özgün ve önemli bularak yayınlama kararı aldı. Böylece eser okurlarıyla buluşmuş oldu.</p>
<p>Âyet-i kerime çevirilerinde çoğunlukla Süleymaniye Vakfı internet sitesinde yer alan Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali esas alınmıştır.<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Kitab-ı Mukaddes’ten yapılan iktibasların çevirisinde ise incil.info internet sitesinde yer alan “Kutsal Kitap (Yeni Çeviri 2009)” nüshası esas alınmıştır.<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Enver İshak, bu uzun soluklu çalışmasında ortaya koymuş olduğu yorum ve görüşlerini Arapça kısa dersler halinde internet üzerinden de paylaşmaktadır.<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Mushaf-ı Şerif’te yer alan “<em>kütübün qayyime</em>; pek kıymetli kitaplar”ın birbirini tevil, tefsir ve beyan ettiğini, bu kitapların birbirine tanıklık ettiğini ve birbirini tamamladığını açıklayan müellif, “seb’-i mesânî” (yedili ikişerliler), “Zikir”, “Kur’ân”, “Kur’ân-ı Mecîd”, “Kitâb”, “Hikmet”, “Hüküm”, “Hüdâ”, “Ziyâ”, “Sultân-ı Mübîn” gibi birçok Kur’ani kavramın anlam haritasını çıkarmakta, bu kitapların hangi nebilere/elçilere indirildiğini araştırmaktadır. Böylece bu kavramların, kendi tabiriyle ‘sultanların fakihleri’ tarafından değil bizzat Allah tarafından nasıl tanımlandığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Amr b. Şuayb’ın, babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre Rasulullah (s) bir grubun tartıştıklarını işitmiş ve onlara şöyle demiştir:</p>
<p>“Sizden öncekiler işte böyle helak oldular. Allah’ın Kitabı’nın bir kısmını diğeriyle mukayese ediyor (çelişki arıyor)lardı. Oysa Allah’ın Kitabı, bir kısmı diğerini doğrulamak üzere indi. Kur’an’ın bazı âyetlerini ileri sürerek diğerlerini yalanlamayın. Onun (mahiyetini) bildiğiniz âyetleri üzerinde konuşun; bilmediklerinizi ise onu bilene bırakın.” (İbn Hanbel, II/185).<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p><strong>Çalışmanın Önemi</strong></p>
<p>Müellifin eserini takdiminde belirttiği üzere yarım asra yakın bir zamanda tamamlanan bu araştırma, İslam toplumunun yaşamakta olduğu krizi açıklamakta ve insanların niçin psikolojik ve entelektüel karmaşa içerisinde debelendiğini ortaya koymaktadır:</p>
<p>“Araştırmamıza Allah’a tamamen ihtiyaçlarımıza uygun olarak bolca bahşetmiş olduğu nimetleriyle mütenasip şekilde çokça hamdederek başlıyoruz. Allah’ın salâtı/desteği ve selamı elçi olarak gönderilmiş bütün nebilerin ve kıyamete kadar onlara güzellikle tâbi olanların üzerine olsun. En hayırlı müşfik elbette Allah’tır. Nitekim O, en büyük merhamet sahibidir.</p>
<p>Bu araştırma, daha önce hiçbir Müslüman toplumda denenmemiş, kelimenin tam anlamıyla yeni/özgün bir metoda dayanmaktadır. Düşünce yöntemi açısından ilk bakışta benzer görünen bazı girişimler olmuşsa da bunlar bizim ortaya koyduğumuz yöntemden cevher/öz itibarıyla oldukça uzaktır.</p>
<p>Bu araştırma, dinin hakikati, Kitap ve Nebiler hakkında sapkın ve şaşırtıcı inançların kök salmasıyla oluşan dezenformasyon uzunca bir süre etkili olduktan sonra tüm insanlık için hakkın/gerçeğin apaçık ortaya konulması hususunda bir ilktir. Gelenek mirası, modernizasyon, gerçeklik dilinin ve düşünce özgürlüğünün simülasyonu gibi sloganlarla şer/kötülük hiçbir itirazla karşılaşmadan dilediğini yapmakta, ilmin ve dinin hikmetinin kendinde olduğunu iddia etmektedir! Kapkaççı kurt kuzu postuna bürünmüş ve Allah’ın dinini kapıp kaçmıştır! Bu yüzden ahlak yok olmuş, değerler kaybolmuş, insan ve insanlık bilinci en derin çukura yuvarlanmıştır!</p>
<p>İşte bu gerekçeyledir ki bizim bu sahte dini, bu bâtıl yöntemi ve gerçek hedeflerini -Hz. İsa’nın şu sözleri çerçevesinde- ortaya çıkarmamız mutlak surette gereklidir:</p>
<p><em>“Kutsal Yazılar’ı ve Tanrı’nın gücünü bilmiyorsunuz. Yanılmanızın nedeni de bu değil mi?” (Matta 22:24).</em></p>
<p><em>“İsa kendisine iman etmiş olan Yahudiler’e, “Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” dedi.” (Yuhanna 8:31-32).</em></p>
<p>İnsanoğlunun bu yerkürede güvenli ve huzurlu bir hayat sürebilmesi için Allah’ın dinini Allah’a arz etmemiz kaçınılmaz bir hâl almıştır.</p>
<p>Mevcut gerçekliğimizde birtakım karmaşık zorluklar söz konusudur. Bu sebepledir ki, bir yönden insanlık olarak bizim, diğer yönden ise Mushaf-ı Şerif’in; derin, uzun ve kapsamlı bir bakış açısı olmadan yaşadığımız mevcut zor durumdan çıkabilmemiz kolay değildir. İşte bu sebeple bu kitabımızda ellerimizde bulunan Mushaf’ı derin bir incelemeye tâbi tutacağız.</p>
<p>Günümüzde Müslümanların karşı karşıya kaldığı bu <strong>kayıp</strong> birçok birikimin sonucudur. <strong>İhtilaf</strong>, Rasulullah Muhammed’in (s) vefatından hemen sonra Sakife’de başladı. Kısa bir süre sonra sûfi, aklî, şiî/tarafgir vb. grupların yorumları ortaya çıkmaya başladı. Böylece çok sayıda grup ortaya çıktı, dallanıp budaklandı, genişleyip yayıldı. Bir de baktık ki kendimizi Aleyhissalâtu Vesselâm’ın şu sözünün önünde buluverdik:</p>
<p>“Sizden önceki ümmetlerin yollarına girecek, karış karış, adım adım onları takip edeceksiniz! O derece ki, bir kertenkele deliğine girseler siz de peşlerinden gireceksiniz!” (Buhari, Enbiya 50). Zira biz Yüce Allah’ın şu sözünü terk ettik:</p>
<p>“Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bunu size Allah öğretiyor. Her şeyi bilen Allah’tır.” (Bakara 2:282).</p>
<p>Bir eseri en iyi müellifi tanır. Dolayısıyla hiç araya girmeden müellifin eserini yazma gerekçeleri hakkındaki açıklamalarını okumaya devam edelim:</p>
<p><strong>“İnsanlar el-Alîm Olan Allah’ın Öğretisini Bırakıp İnsanların Öğretisini Aldılar! </strong></p>
<p>İşte bu şekilde onların peşine takılıp karanlık bir deliğe girmiş olduk ve on dört asırdır bu delikte hapis kalmaya devam ediyoruz! Tâ o zaman başladı; akla karşılık nakil yolunu tutmamız, nassa karşılık yoruma yapışmamız! Böyle böyle ortaya çıktı tüm şüpheler, fırkalar, yorumlar. Bunlar arasındaki sürtüşmeler de günümüze kadar sürüp geldi. Nihayetinde bu tek dinden <strong>birçok din türedi</strong>, bu yüce dinden ve yüksek hedeflerinden olabildiğince uzak çeşitli gruplar ve çok renkli görüntüler ortaya çıktı!</p>
<p>Bu grupların aralarındaki mücadele o denli kızıştı ki iş tefsir, usul, akide ve dini tanımlamada, hattâ Allah anlayışında bile ihtilafa kadar uzandı.</p>
<p>Biz bu kitabımızda Allah’ın Kelâmı’nı sadece Allah’a irca edeceğiz. Bunu da Allah Teâlâ’nın şu sözünü aklımızda tutarak ve Allah’ın Kitapları’na mutabık bir yönteme dayanarak yapacağız:</p>
<p>“Oysa onun tevilini (bağlantılı olduğu âyeti) sadece Allah bilir. Bu ilimde sağlam duruş gösterenler şöyle derler: “Biz, bu ilme inandık, hepsi (muhkem, müteşâbih ve tevil) Sahibimiz katındandır.” Zikre (doğru bilgiye) sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Âl-i İmran 3:7).</p>
<p>Allah’ın yaptığı tevili tezekkür etme yöntemine dayanacağız ve asla kendi hevamızla tevil yapmayacağız. Tarih boyunca yazılmış tefsirlerden tamamen uzak duracağız…</p>
<p>Biz biliyoruz ki, insanların bilgileri -yanlışa düşmüş seleflerinin anlayışlarına mahkûm olduğu için- uzun süre hakikatten uzak kalagelmiştir. İnsanın bundan kurtulabilmesi için mutlaka -beşerin öğretisine değil Allah’ın öğretisine dayanan- eleştirel yeni bir okuma yapması gerekir. Bu adımı atmak hiç de kolay değildir. İnsanlar da bunu kolaylıkla kabul etmeyecektir. Çünkü insanlar Tih vadisinde yaşıyorlar ama orada yaşadıklarını inkâr ediyorlar!</p>
<p><strong>Dinin en olgun kıvamına ulaşması</strong> iki hususa bağlıdır. Birincisi; âyetlerin ve kitapların hakkıyla idrak edilmesidir. İkincisi ise; hayatımızın temelini oluşturur hâle gelinceye kadar bu âyetlere ve kitaplara sıkı sıkıya bağlanmamız ve sürekli bunlara uygun davranmamızdır. Nitekim bu husus tüm varlıklar için bu şekilde işlemektedir.</p>
<p><strong>Durgun Sulara Taş Atacağız!</strong></p>
<p>Mushaf’taki her bir kelimenin bir medlûlü/delalet ettiği anlamı vardır. Dolayısıyla hiçbir kelime asla bağlamından kopartılamaz. Aksi takdirde Allah’ın kelâmı/sözü, yani o sözün anlamı yok olur.</p>
<p>Günümüzdeki mevcut duruma gelince; bilginin bu denli otorite kabul edilmesine, bunca teknolojik ilerlemeye, bilgi birikimine ve bilgi devrimine rağmen maalesef geçmişten çok da üstün değildir. Zira günümüz düşünürleri de öncekilerin yorumlarını yeni elbiseler içinde sunmaktan öteye gidememiştir. Böylece Mushaf, modernizm fabrikasında yeni bir yöntemle <strong>yeniden tahrif</strong> edilmiş/çarpıtılmış oldu!</p>
<p>Ondört asırdır İslam dünyası ve Müslüman insan kayıptadır! Peki, bunca zaman bu kayıp durumu niçin devam edip gitti? Hakikati niçin öğrenemiyoruz? Hakikat bizi neden özgürleştirmiyor?</p>
<p><strong>Allah’ın Kitaplarını Kim Çaldı?</strong></p>
<p>Özelde İslam dünyasının genelde bütün dünyanın yüzyüze kaldığı bu kaybın sebebi, Hz. İsa’nın dediği gibi Allah’ın kitaplarını bilmememiz ve kul ila Mabud’un irtibatının kopuk olmasıdır. Nitekim hâlâ Allah Teâlâ insan hayatının merkezî düşüncesine oturmuş değildir. Yaratan’ın yerine beşer yapısı yeni tanrılar konulmuştur! İnsan, Allah’ın kendisine ne söylediğini kavramadığının bilincinde bile değildir.</p>
<p>Hz. İsa’nın sözü tam da acı içinde kıvranan insanın gerçekliğini ifade etmektedir. <strong>Günümüz insanı kayıptadır</strong>, kitapların ne olduğunu da bilmemektedir. Peki, kaybolmaktan korunabilmek için bilmemiz icap eden bu kitaplar nelerdir? Nerededir bu kitaplar? Bu sorular çözüme ulaşabilmemiz için işaret fişeği görevi görecektir. Aslında herkes ortada bir sorun olduğu konusunda müttefiktir. Ancak, sorunun tanımlanması ve çözüm yolları konusunda ittifak yoktur…”</p>
<p><strong><em>‘Kütübün Kayyime’</em></strong><strong> ile ‘<em>Sırât-ı Müstak</em></strong><strong><em>î</em></strong><strong><em>m’</em></strong><strong>e Ulaşmak</strong></p>
<p>“Allah, gerekeni yapanı (doğruları tercih edeni) sırât-ı müstakime/ <strong>doğru yol</strong>a yöneltir.” (Bakara 2:213).</p>
<p>“İşte bu Benim <strong>dosdoğru yol</strong>umdur; onu takip edin, başka yolları takip etmeyin, yoksa o takip sizi Benim yolumdan ayırır. Bunlar da Allah’ın sizden istekleridir, belki O’ndan çekinerek kendinizi korursunuz.” (En’âm 6:153).</p>
<p>“<em>Elif, Lâm, Râ</em>. Bu, insanları Rablerinin (Sahiplerinin) izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için indirilmiş bir kitaptır. Daima üstün olanın ve her şeyi güzel yapanın yoluna.” (İbrahim 14:1).</p>
<p>“<em>Elif, Lâm, Mîm!</em> İşte o Kitap budur, içinde şüpheye yer yoktur. Müttakîler için rehberdir.” (Bakara 2:1).</p>
<p>“Beyyine, tertemiz sayfaları derleyip okuyan Allah’ın elçisidir. O sayfalarda dosdoğru hükümler [<em>kütübün kayyime</em>; dosdoğru/kıymetli kitaplar] bulunur.” (Beyyine 98:2-3).</p>
<p>“… <em>Likülli ecelin kitâb</em>: Senden önce de elçiler gönderdik. Onlara eşler, evlatlar vermiştik. Hiçbir elçi, Allah’ın izni olmadan bir ayet (belge, mucize) getiremez. <strong>Her çağın (dönemin) bir Kitab’ı vardır</strong>.” (Ra’d 13:38).</p>
<p>Mushaf’ta mevcut tüm kitaplar mesajın ve dinin tek olduğunu göstermektedir. Bu mesaj Mushaf’ın iki kapağı arasında toplanmış ve muhafaza edilmiştir. Nebiler çeşitli dinler getirmiş değildir. Hiçbir nebi de Allah’ın dinini neshedip onun yerine yeni bir din koymuş değildir. Din tektir ve süreklidir. “Her dönemin ayrı bir dini vardır.” diyerek Allah’ın bitiştirilmesini emrettiğini biz kesip koparamayız.</p>
<p>Allah Teâlâ beşeriyet için vazetmiş olduğu yöntemini değiştirmez. Sünnetini/yasasını da zamanın ve mekânın değişmesiyle değiştirmez. Kendi dinini lağvedip yerine yeni bir din koymaz. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>We men yettebi’ ğayra’l-İslâmi dînen felen yuqbele minhu…</em>: Kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenlerden olur.” (Âl-i İmran 3:85).</p>
<p>Suhuf-i mutahharadan/ tertemiz sahifelerden oluşan Mushaf’ta; Allah’ın Nuh aleyhisselam’dan Muhammed aleyhisselam’a kadar gelmiş geçmiş tüm nebi ve rasullerine göndermiş olduğu Kitapları mevcuttur…</p>
<p>Nebi Muhammed (s), Allah’ın kendisiyle bir ve tek olan dinini tamamladığı son nebidir. Bu yüzden “<em>hâtemu’n-nebiyyîn</em>: nebilerin mührü/sonuncusu”dur…”</p>
<p><strong>Temel Kavramları Allah’ın Tanıttığı Şekilde Anlamak</strong></p>
<p>Enver İshak, eserin arka kapak yazısında, yarım asırlık bir çabanın ürünü olan Kur’an Kitapları isimli çalışmasının şu hususları açıklığa kavuşturduğunu belirtmektedir:</p>
<ul>
<li>Surelerin başlarında yer alan hurûf-ı mukatta’ayı,</li>
<li>Seb’-i mesâniyi ve Kur’ân-ı Azîm’i,</li>
<li>Neshi ve ‘unutturma’yı,</li>
<li>Surelerin isimlerini ve ilk kime indirildiklerini,</li>
<li>‘Zikr’in ne olduğunu,</li>
<li>‘Kur’ân’ın ne olduğunu,</li>
<li>Kur’ân-ı Mecîd, Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat, Zebur, İncil, Kitab ve Hedy’in her birinin kime indirildiğini ve Mushaf’ta nerede bulunduğunu,</li>
<li>Dinin ne olduğunu ve ne zaman bozulduğunu,</li>
<li>Kadir Gecesi’nin ne olduğunu,</li>
<li>Hikmet’in ne olduğunu ve kime indirildiğini,</li>
<li>Bakire Meryem aleyhesselama ne vahyedildiğini,</li>
<li>Mesih’in “Siz Kutsal Yazılar’ı bilmediğiniz için yanılıyorsunuz” sözünün ne anlama geldiğini…</li>
</ul>
<p>Enver İshak’ın Kur’an Kitapları isimli çalışmasını tanıtan bu makalemizi eserin <strong>sonuç</strong> yazısı ile noktalayalım:</p>
<p>“Bu çalışmanın geniş bir kesime yayılarak faydalı olmasını ve içinde yaşadığımız koyu karanlık geceyi aydınlatmasını umuyoruz. “Allah’ın yeryüzündeki halifeleri” gibi zor bir unvana layık olabilmek için doğruluk ve dürüstlüğü şiar edindik.</p>
<p>Bu kitap, bin dört yüz yıl boyunca cehalet ve körü körüne bağlılık duvarlarının ardında saklı kalan gizli gerçeği göstermek için ortaya konulmuş samimi bir insan çabasıdır.</p>
<p>Bu çalışma, uzun yıllar boyunca süren araştırmanın, uykusuz gecelerin, özeleştiri ve öz değerlendirmenin, nihayet uzun soluklu bir incelemenin ürünüdür.</p>
<p>Bu kitap, ışık penceresini bir miktar aralamayı, insanlığa gönderdiği kitaplarını ve içeriklerini tanımak suretiyle Allah’ı tanıma uğrunda marifet kapılarından küçük bir kapı açmayı amaçlamaktadır.</p>
<p>Bu kitabın düşünen akıllar ve araştırmacılar nezdinde yankı bulmasını umuyorum. Böylece modern dünyamızda tamamen yeni olan bu yaklaşıma fikrî derinlik kazandırarak çalışmayı tamamlama imkânı hasıl olacaktır. Elbette Allah’tır dosdoğru yolu gösteren ve elbette O’dur başarıya ulaştıran.”</p>
<p>Eseri okuyarak değerlendirme, tenkit ve tekliflerinizi yazarsanız, tercümeye ilişkin olanlarını eserin mütercimi olarak memnuniyetle dikkate alacağımı, içeriğe ilişkin hususları da müellifine ileteceğimi bilmenizi isterim: <a href="mailto:fg@fethigungor.net">fg@fethigungor.net</a></p>
<p>Rabbimiz bizleri önceki vahiylerini de ihtiva eden “Son Vahy”ini en iyi kavrayanlardan ve Nebilerin yolunu sürdüren Son Nebi’nin izinden giden salih ve muhsin kullarından olmaya muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong>Enver İSHAK&#8217;ı yakından tanıyalım</strong></p>
<p>1947 yılında Suriye’nin Cûlân (Golan) bölgesinde doğdu. Şam’a yerleşerek orta öğretimini tamamladı. 13 yaşında din ilimleri tahsil etmeye başladı. Farklı hocalardan dersler aldı. Seyyid Kutub, Muhammed Gazali vd. müelliflerin kitaplarını okudu. Din, 15 yaşından beri en çok ihtimam gösterdiği konuların başında geldi. Önce Almanya’ya, ardından Amerika’ya göç etti. New Jersey’de inşaat müteahhidi olarak çalıştı. 38 yaşında inşaat işini bırakıp Kur’an çalışmalarına yoğunlaştı. Bu çalışmaları esnasında tespit ettiği hususları Suriye’de birçok tanınmış hocayla müzakere etti. Kendisi gibi 21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü’nde dedeleri Rusya tarafından Kafkasya’dan sürülerek o vakitler Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yer alan Kuneytıra mıntıkasında iskân edilen yakın köylüsü Cevdet Said’in tavsiye ve teşvikiyle Kur’an çalışmalarında ulaştığı neticeleri kitap halinde kaleme alıp neşretmeye başladı. Din, siyaset ve düşünce alanında araştırmalar yapmaya devam etmektedir.</p>
<p>Üç dilde yayımlanan Kur’an Kitapları isimli eserinden önce Arapça ve İngilizce iki kitabı yayımlandı:</p>
<p>&#8211; The Ignorance of Violence: A Search for Truth. (Câhiliyyetu’l-Unf: Şiddet Cahiliyesi: Hakikat Arayışı). Dar Al An Publishers, London, 2002.</p>
<p>&#8211; Tezyîfu’l-İslâm. (Misrepresentation of Islam: İslam’ı Kötü Tanıtma Çabaları). Dâru Farabi, Beyrut 2008.</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>&#8211; Enver İshak. (2020). <strong>Kur’an Kitapları</strong>. Arapçadan çeviren: Fethi Güngör. İstanbul: Akıl Fikir Yayınları, 232 s. ISBN: 9786059499101.<br />
&#8211; Fethi Güngör (2020). “<strong>Kur’an’da Yer Alan Kitapları Tanımak</strong>”. Kur’ani Hayat Dergisi, Mayıs-Haziran 20, Sayı: 71, s.24-27.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Enver İshak’ın “<em>Kütübü’l-Kur’ân</em>” isimli Arapça eseri ile “Books of The Quran” adıyla İngilizce basılan çevirisi için bakınız: <a href="https://quranbooks.net/">https://quranbooks.net</a>, 04.06.2020.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır vd., <a href="http://www.suleymaniyevakfimeali.com/">www.suleymaniyevakfimeali.com</a>, 08.08.2018. Önemli not: Heyet halinde yürütülen bu kıymetli meal çalışması sürekli güncellendiği için çeviri esnasında iktibas ettiğimiz meal metinleri sonradan değişmiş olabilir.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Kutsal Kitap: Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil). Eski Antlaşma ©2001, 2009 Kitab-ı Mukaddes Şirketi; Yeni Antlaşma ©1987, 1994, 2001, 2009 Yeni Yaşam Yayınları. <a href="https://incil.info,/">https://incil.info,</a> 08.08.2018.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Enver İshak’ın kısa dersleri şu linkten izlenebilmektedir: <a href="https://www.youtube.com/user/anorazhak/videos?app=desktop">https://www.youtube.com/user/anorazhak/videos?app=desktop</a>, 04.06.2020.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ahmet bin Hanbel’in Müsnedi’nde yer alan 6741 numaralı bu hadis için bakınız: <strong>Hadislerle İslam</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1. Baskı, 7 cilt, DİB. Yayınları, Ankara 2014, I/399. http://hadislerleislam.diyanet.gov.tr, 10.06.2017.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/kuranda-yer-alan-kitaplari-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM BİRLİĞİNİN BİLGİ ZEMİNİNİ OLUŞTURABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-bilgi-zeminini-olusturabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-bilgi-zeminini-olusturabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2017 09:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:103]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:105]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:110]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan ilerlemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[ASDER]]></category>
		<category><![CDATA[asimetrik savaş]]></category>
		<category><![CDATA[ASSAM]]></category>
		<category><![CDATA[Asya]]></category>
		<category><![CDATA[Atlas Okyanusu]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler Teşkilâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Bokoharam]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale]]></category>
		<category><![CDATA[Cebel-i Tarık]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Enfâl 8:63]]></category>
		<category><![CDATA[fasit]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Hazar Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hint Okyanusu]]></category>
		<category><![CDATA[İDSB]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Coğrafyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ülkeleri Konfederasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Ülkeleri Parlamentosu]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul boğazları]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul WOW Kongre Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Malezya]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Külünk]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[MısırTunus]]></category>
		<category><![CDATA[Müddessir 74:37]]></category>
		<category><![CDATA[Mülk 67:2]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Ahmed Abdulhamid Zikrallah]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Ali Karadaği]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Nevzat Tarhan]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Sudan]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Suriyeli mülteciler]]></category>
		<category><![CDATA[Süveyş Kanalı]]></category>
		<category><![CDATA[terör örgütleri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye ilerlemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongreleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ürdün]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[vekalet savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=588</guid>

					<description><![CDATA[“Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra parçalanıp birbirine düşen kimseler gibi olmayın; işte bunlar için korkunç bir azap vardır.” (Âl-i İmran 3:105). “Wa’tasimû bihablillâhi cemîân welâ teferraqû…: Hep birlikte Allah’ın (Kur’an’a) ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O’nun lütfu sayesinde kardeşler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra parçalanıp birbirine düşen kimseler gibi olmayın; işte bunlar için korkunç bir azap vardır.”</p>
<p>(Âl-i İmran 3:105).</p>
<p>“<em>Wa’tasimû bihablillâhi cemîân welâ teferraqû</em>…: Hep birlikte Allah’ın (Kur’an’a) ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O’nun lütfu sayesinde kardeşler oldunuz ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.” (Âl-i İmran 3:103).</p>
<p>“Siz, insanlık adına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyi ve doğru olanı teklif eder, kötü ve yanlış olandan sakındırırsınız; zira Allah’a güvenip inanırsınız. Eğer kitap ehli de güvenip inansaydı, haklarında hayırlı olurdu. Onlardan (Allah’a) güvenip inananlar varsa da çoğunluğu yoldan çıkmıştır.” (Âl-i İmran 3:110).</p>
<p>“(O inanmış kimseler ki) kalplerini O kaynaştırdı; eğer sen yeryüzünün bütün servetini harcasaydın, onların kalplerini birbirine ısındırıp kaynaştıramazdın, ama Allah onları bir araya getirdi: çünkü her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden yalnızca O’dur.” (Enfâl 8:63).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliğini Tesis Edebilmek İçin Nitelikli Çabalar Ortaya Koyabilmek</strong></p>
<p>Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASSAM) Derneği, 2023’e kadar kesintisiz olarak her yıl bir “Uluslararası İslam Birliği Kongresi” düzenleme kararı alarak bunun ilkini de <strong>23 Kasım 2017</strong> tarihinde İstanbul’da gerçekleştirdi. İslam ülkeleri başta olmak üzere dünya siyasetinin önemli güncel sorunlarına ilişkin akademik ve siyasal tespitler yapma ve karar vericilere çözüm önerileri sunma amacını güden “Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongreleri”nin ana konuları; “yönetim şekil ve organları, ekonomik işbirliği, savunma sanayi, ortak savunma sistemi, müşterek dış politika, müşterek adalet sistemi ve ortak güvenlik sistemi” şeklinde tespit edilmiştir.</p>
<p>İslam ülkelerinin bir irade altında toplanması için gereken müesseseler ile tâbi olacakları mevzuatın bir hareket tarzı olarak ortaya çıkarılmasını hedefleyen İslam Birliği Kongrelerinin birincisi, “Geçmişten Geleceğe Yönetim Biçimleri” başlığıyla 23 Kasım 2017 tarihinde İstanbul WOW Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi.</p>
<p>Halkı Müslüman ülkelerin ortak irade altında toplanabilmeleri için geçmişten günümüze yönetim şekillerini inceleyerek İslam Birliği yönetim şeklinin nasıl olabileceğini istişare etmek üzere toplanan “Birinci Uluslararası İslam Birliği Kongresi”nde yaptığı açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve ASSAM Başkan Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, detaylı bir sunu eşliğinde İslam Coğrafyası’nın mevcut durumunu özetleyerek çözüm önerilerini dile getirdi:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlk Adımda Durumun Net Bir Fotoğrafını Çekebilmek </strong></p>
<p>“Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’na üye 193 devletin 60’ına (üye sayısının %31’i), 7,145 milyarlık dünya nüfusunun 1,6 milyarına (dünya nüfusunun %22,5’u), 150 milyon Km<sup>2</sup> olan dünya karalarının 19 milyon Km<sup>2</sup>’sine (dünya karalarının %12,8’i) sahip olan 60 İslâm Ülkesini bünyesinde barındıran İslâm Coğrafyası, kendi aralarındaki sınırlar yok sayıldığında oluşturdukları blok ile;</p>
<ol>
<li>Dünya adası olarak bilinen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının merkezinde bulunan;</li>
<li>Dünyanın en büyük iç denizi konumundaki Akdeniz, Kızıl Deniz ve Karadeniz’in giriş kapıları sayılan Cebel-i Tarık, Babu’l-Mendeb, Çanakkale ve İstanbul boğazları ve Süveyş Kanalı’nı kontrol eden;</li>
<li>Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu, Akdeniz, Karadeniz ve Hazar Denizi’ne kıyıları olan;</li>
<li>Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına, Avrupa Birliği, Rusya, Hindistan, Çin gibi süper güç sayılan dünyanın büyük devletlerine kara ve denizden, Amerika Birleşik Devletleri’ne denizden sınır komşusu olan;</li>
<li>Dünya kara, hava ve deniz ulaşım yollarının alternatifsiz merkezi olma imkânına sahip bulunan;</li>
<li>Dünya petrol rezervlerinin %55,5’ine, üretiminin %45,6’sına, doğalgaz rezervlerinin %64,1’ine, üretiminin %33’üne, sahip olan;</li>
<li>Jeopolitik konumu, ortak medeniyet değerleri ve tarihî birikimi ile imkân, gayret ve hedeflerini birleştirerek geleceğin süper gücü olmaya namzet potansiyel bir güce sahip bulunmaktadır.</li>
</ol>
<p>Egemen olması gerektiği coğrafyasında İslâm Dünyası, her bir İslam Ülkesinin üniter yapılarının içindeki etnik ve mezhepsel farklılığa sahip unsurlarının birbirleri ile savaştırıldığı, ilan edilmemiş, gizli, sinsi, kirli ve asimetrik Üçüncü Dünya Savaşının alanı haline getirilmiştir.</p>
<p>Sahip olduğu avantajlara rağmen İslam ülkeleri, emperyalist batı devletlerinin müdahaleleri ile büyük bir <strong>kargaşa</strong> içine düşmüştür. Bu kargaşanın sonucu olarak İslam coğrafyasında büyük acılar ve yıkımlar yaşanmaktadır. Milyonlarca Müslüman evlerini, yurtlarını terk etmek veya ölmek arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaktadır. Göç yollarında binlerce Müslüman çeşitli şekillerde ölmekte, göç etmeyi başaranlar ise yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaya mahkûm bırakılmaktadır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin 2016 verilerine göre sadece <strong>5 milyon</strong> Suriye vatandaşı göç etmiştir. Kayıt altına alınamayan mültecilerle bu rakam daha da yükselmektedir <strong>Suriyeli mülteci</strong>ler, Türkiye (2.749.140), Irak (249.726), Ürdün (629.128), Mısır (132.275), Lübnan (1.172.753) ve Kuzey Afrika’da diğer yerlere göç etmiştir. Bu rakamların dışında yoğun bir şekilde Avrupa’ya göç girişimleri olmakta ve büyük bir kısmı Akdeniz’de yaşamlarını yitirmektedir. Bu olumsuzluklara rağmen Avrupa’ya yapılan sığınmacı başvuru sayısı 270.000’den fazla olmuştur.</p>
<p>Üçüncü Dünya Savaşı İslam Ülkelerine karşı ilan edilmemiş bir savaş olarak sürdürülmektedir. Osmanlı’nın yıkılmasından sonra yönetimsiz kalan Müslümanlar küçük devletler kurarak varlıklarını devam ettirmeye çalışmış, ancak birlik ve beraberliğini kaybettiklerinden küresel güçler için kolay lokma haline gelmişlerdir. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğu İslam Coğrafyasını ele geçirmek için İslam Ülkelerinde, kontrol ettikleri <strong>terör örgütleri</strong> vasıtasıyla vekalet savaşları (asimetrik savaş) yürüterek otorite tesis etmeyi amaçlamaktadır…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sosyal Hastalıklarımızla Yüzleşmek ve Vahdetin Yasasını Keşfetmek</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof.Dr. Nevzat Tarhan; ümmetin en büyük problemi olan <strong>yalan</strong> hastalığından kurtulursak, “ittifak edelim” derken bile ihtilaf etmeye kadar varan parçalanmışlığımıza bir son verebilirsek, martının kuyruğu suya değdi-değmedi mesabesinde kalan anlamsız kavgalarımızı geride bırakabilirsek önce bölgesel, ardından küresel bir güç olmak için gereken altyapıya sahip olduğumuzun altını çizdi.</p>
<p>Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mürsi dönemi bakanlarından Dr. Salah Bey; İslami köklerimizi, varlığımızı, beşerî ve tabii zenginliklerimizi hedef alan çok boyutlu saldırılarla karşı karşıya bulunduğumuzu, bazı Arap devletlerinin “<em>vasatiyye ve tecdid</em>: ortayol ve yenilenme” imamı Prof.Dr. Yusuf el-Karadavi’yi bile teröristler listesine yazabildiğini, ortalığı nifakın kapladığını, mesela Mısır’da halkının aleyhine çalışan bir darbeci hükümetin işbaşında olduğunu anlattıktan sonra vahdetin İslam şeriatinde bir vecibe, tefrikanın da nankörlük ve haram olduğunu hatırlattı. Zatında ve sıfatında Allah’ı bir ve tek kabul etmek anlamında inanmamız elzem olan tevhid gibi ümmetin tevhidine de inanmamız gerektiğinin altını çizen Dr. Salah, esasen bütün ihtilafların bu iki konu etrafında odaklandığını, gözümüzün önündeki başarılı örnekleri inceleyerek bu ihtilafların üstesinden gelebileceğimizi belirtti.</p>
<p>Avrupa’da da aynen bugün bizim aradığımız gibi yıllar önce yaşamış oldukları büyük kavim ve din savaşlardan sonra düşünürlerin çıkış için çare aradığını ve problemin kaynağını siyaset, eğitim, din alanlarında tespit ettiklerini, bizim de çözüm için öncelikli olarak bu üç alanı ıslah etme amacını güden projeler geliştirerek işe başlamamız gerektiğini, gelişme ve ilerlememizin bu sayede mümkün olacağını anlatan Dr. Salah, Japonya’nın 1946’da yeniden sıfırdan başladığını, doğruluk, vefa, çalışkanlık gibi değerleri sayesinde parçalanmışlıktan kurtulup ilerlediklerine vurgu yaptı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Orta Yolun ve Dengenin Temsilcisi Olabilmek  </strong></p>
<p>Kongrenin önemli konuşmacılarından Dünya Müslüman Alimler Birliği’nin Genel Sekreteri Prof.Dr. Ali Karadaği de tebliğinde şu hususları dile getirdi:</p>
<p>“Allah Rasulü toplumu ıslah etmiştir. Kimseyi yerine halef bırakmadığı gibi kimse için vasiyet de bırakmamış, yöneticilerini seçme işini ümmete bırakmıştır. Allah Rasulü raşid bir idare sistemi kurmuştu. Haram uygulamaları kaldırmıştı. Kur’an bize sürekli bir bir şekilde en iyi ve en özgün olanı ortaya koymamızı emretmektedir: “<em>Liyebluwekum eyyukum ahsenu amela</em>: hanginizin daha güzel iş ve eylemler ortaya koyacağını sınamak için…” (Mülk 67:2) ayet-i kerimesi en güzel işi ortaya koymayı hedeflememiz gerektiğini bize öğretmektedir. Hayatı inşa sanatı, savunma sanatı vb. tüm alanlarda en iyi ürün ve modeli ortaya koyan biz olmalıyız. Elbette öncelikle dinimizi en iyi anlayan biz olmalıyız. Bugün dünden, yarın bugünden daha iyi durumda olmayı hedeflemeliyiz. Durmaksızın ilerlemeliyiz. Zira Kur’an-ı Kerim şöyle demektedir: “<em>Limen şâe minkum en yeteqaddeme ew yeteahhar</em>: içinizden öne geçmeyi veya arkada kalmayı dileyen/seçen herkes için…” (Müddessir 74:37).</p>
<p>Akıl ve hikmet yöntemiyle, kitaba ve mizana uygun davranmalıyız. Vahdeti gerçekten istiyorsak <strong>feragat</strong> etmeden olmaz. Nureddin Zengi Kudüs’ün fethi hususunda çok acele ediyordu… Bu vesileyle bir kavramı da tashih etmek istiyorum. “Salîb; haç/lı savaşları” kavramı yanlış kullanılmaktadır. Zira bunlar din savaşı değildi, kitaplarımızda “Frenc savaşları” tamlaması kullanılmakta olup bu çok daha doğru bir kullanımdır. Salahuddin Zengi’ye şöyle cevap yazıyor: “Frenklerle savaşıp ümmeti kurtarmamız için önce ümmeti birleştirmemiz gerekiyor!”</p>
<p>Kendimizi, fıkıh ve hadis müktesebatımızı, kültür alanımızı, fikriyatımızı ıslah etmeliyiz. Amerikan ilerlemesinden de alabileceğimiz dersler var Türkiye ilerlemesinden de. Türkiye coğrafi açıdan aynı Türkiye, ama son 15 yılda özellikle askeri, toplumsal, ekonomik ve sanayi alanlarında belirgin şekilde ilerlemiştir. 80’li yıllarda Vatan caddesinde bir büro kiralamıştık, sularımız kesikti. Bugün maşaAllah Türkiye hem cemal hem de celal itibarıyla çok ilerlemiş durumda.</p>
<p>Arap baharı sürecinde Tunus, Libya, Mısır, Yemen ve Suriye itidal/denge fikrinde ittifak etmişti, halk barışçıl yöntemle değişimi istemişti. Ancak akbabalar bu fikri ve hareketi maalesef fena halde sömürdüler.</p>
<p>Kitap ile hikmet, kitap ile mizan arasında dengeyi kurabilmeliyiz. İnsan arzı imarla mükelleftir. Çünkü Allah Teâlâ; “<em>Huwe enşeekum mine’l-ardi westa’merakum fîha</em>: Sizi topraktan inşa eden ve size orayı imar etme yeteneği bahşeden O’dur.” (Hûd 11:61) buyurmuştur. İçtihad kurumunu yeniden işler hâle getirerek sorunlarımızı çözme ve İslam Birliği’ni birlikte tesis etme şerefini paylaşmalıyız…”</p>
<p>İstanbul Milletvekili Metin Külünk de; “Son ikiyüzyılda İslam dünyası hangi bilgiyi üretti? İnsanımız neden Batı’ya hicret ediyor? Yer altı kaynaklarımız nerede? Üç din nerede insanlık ile buluştu?” gibi sorularla başladığı konuşmasında her an yaşamakta olduğumuz fiziki yenilgi yanında asıl yenilgiyi akıl/düşünce alanında yaşadığımızı fark etmemiz gerektiğini anlattı. “Bilginin iktisadi güce, iktisadi gücün siyasi güce, siyasi gücün askerî güce dönüştüğünü neden görmüyoruz?” sorusunu yönelten Külünk, akıl yenilgisini anlayacak hikmeti üretemezsek çaresizlik içinde kıvranmaya devam edeceğimizi, dolayısıyla akıl teri döküp akıl galibiyetini elde etmek durumunda olduğumuzu belirtti. Akılda galibiyeti başarmak zorunda olduğumuzu, zira Allah azze ve cellenin bizi düşünmekle sorumlu tuttuğunu, defalarca “akletmez misiniz” buyurduğunu hatırlatan Külünk, sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Yenilgiyi galibiyete dönüştürmek ve insanlık için yeniden sevgi, merhamet ve adalet üretmek için akletmeliyiz. İslam medeniyetinin yeniden inşası sorumluluğu bizim omuzlarımızdadır. Medeniyetin bin yıl sonra yeniden güncellendiği bir dönemdeyiz. Dün Haşhaşiler vardı, bugün Fetö, Daiş, Bokoharam gibi örgütler üzerinden İslam çökertilmek isteniyor. Akıl ile yeniden tarih yapıp tarih yazmalıyız. Dönem akıl içtihadı, akıl yenilenmesi vaktidir…”</p>
<p>Malezya’da görev yapan Prof.Dr. Ahmed Abdulhamid Zikrallah; “Mevcut haliyle İslam ülkelerinin vahdet oluşturma kabiliyeti var mıdır?” sorusuyla başladığı konuşmasında siyaset, ekonomi, eğitim… hemen tüm alanlarda fesat durumu yaşandığını, servetin belli aile ve kişilerde biriktiğini anlatarak bu durum değişmedikçe İslam ülkelerinde birleşme ihtimalinin oldukça düşük olduğuna dikkat çekti:</p>
<p>“Biz Mısır’da okurken, Sudan’da doğal kaynaklar, Libya’da ise para vardı, Mısır’ın da ortada bir ülke olarak bu iki imkânı organize edeceği söyleniyordu, biz yetişkin insanlar olduk ama böyle bir birlik göremedik. Çünkü fesatçılar ıslah için birleşmez, onlar ifsat için birleşir ancak!</p>
<p>İslam ülkelerinin ekonomik bir birlik kurabilmesi için; uygun bir taksimatla iş bölümü yapmaları, birliğin ilke ve çerçevesi ile aşamaları net bir şekilde ortaya koymaları, hükümet dışı ekonomik işbirliği girişimlerini teşvik etmeleri gerekmektedir. Çünkü Araplar başta olmak üzere İslam ülkeleri yönetimlerinin çoğu fesat/bozulma durumu yaşamaktadır. Adım atmak için sömürgecilerin yakamızı bırakmasını ya da fasit/bozguncu yöneticilerin kendiliğinden çekip gitmesini mi bekleyeceğiz? Karşılıklı ihtiyaç alanlarımıza uygun düşen yatırımlar yapmalıyız. Stratejilerimizi birleştirdikten sonra ekonomik birliği sağlayabiliriz…”</p>
<p>23 Kasım 2017 tarihinde ASSAM, Üsküdar Üniversitesi, ASDER ve İDSB işbirliğiyle İstanbul’da ilki “Geçmişten Geleceğe Yönetim Biçimleri” başlığıyla gerçekleştirilen İslam Birliği Kongrelerinin, “İslâm Ülkeleri Parlamentosu”nun teşkili ve her İslam ülkesinde yeni bir &#8220;İslam Birliği Bakanlığı&#8221; ihdas edilmesi yoluyla nihayetinde İslam Ülkeleri Konfederasyonu oluşturulmasına hizmet etmesi niyazıyla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li><a href="http://www.assam.org.tr/haberler/haberler/1nci-uluslararasi-assam-islam-birligi-kongresi-yapildi.html">http://www.assam.org.tr/haberler/haberler/1nci-uluslararasi-assam-islam-birligi-kongresi-yapildi.html</a>, 23.11.2017.</li>
<li><a href="https://www.assamcongress.com/programme/sessions.html">https://www.assamcongress.com/programme/sessions.html</a>, 23.11.2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-bilgi-zeminini-olusturabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEDENİYETİMİZİN KURUCU UNSURLARINI DENGELEYEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 09:32:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:8]]></category>
		<category><![CDATA[27]]></category>
		<category><![CDATA[31]]></category>
		<category><![CDATA[34]]></category>
		<category><![CDATA[4:3]]></category>
		<category><![CDATA[70]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Abdusselâm el-Cefâirî]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:137]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bedran bin Lahsen]]></category>
		<category><![CDATA[Bin Nebî]]></category>
		<category><![CDATA[bozukluk]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[düşünsel kriz]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:11]]></category>
		<category><![CDATA[Enfâl 8:62-63]]></category>
		<category><![CDATA[Es’ad es-Sahmerânî]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Khaldî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrikalı]]></category>
		<category><![CDATA[Malezya]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Muskavî]]></category>
		<category><![CDATA[Önsöz]]></category>
		<category><![CDATA[Selangor]]></category>
		<category><![CDATA[şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[slam ümmeti]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[Takdim]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki Ahmed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=581</guid>

					<description><![CDATA[“Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve görün hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu!” (Âl-i İmran 3:137). &#160; 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik Bin Nebî’nin konuşmalarında ve eserlerinde sıkça vurguladığı “İslam ümmetinin fikrî problemleri”ni Fevziye Bariun, 1992 yılında İngilizce neşrettiği uzunca makalesinde tasnif etmişti. O yıllarda Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti.<br />
Öyleyse gezin yeryüzünü ve görün hakikati yalanlayanların<br />
sonunun nasıl olduğunu!”<br />
(Âl-i İmran 3:137).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik Bin Nebî</strong>’nin konuşmalarında ve eserlerinde sıkça vurguladığı “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni Fevziye Bariun, 1992 yılında İngilizce neşrettiği uzunca makalesinde tasnif etmişti. O yıllarda Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik Bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapmış olan Fawzia Bariun, hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görevine devam etmektedir. İlk kısmını geçen hafta paylaştığım makalenin ikinci kısmını, Haksöz Dergisi’nde 1999 yılında yayımlanan çeviriyi esas alarak ve zorunlu düzeltmelerle yetinerek aktarıyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yükselişin ve Çöküşün Yasalarını Tarih İlminden Öğrenmek</strong></p>
<p>“Sosyal bir olgu olarak tarih, Bin Nebî’nin düşüncesinde önemli bir yer tutar. 1930’larda düşünsel olarak olgunlaştığında ilgisi ve dikkati elektrik mühendisliğinden tarih, sosyoloji ve felsefeye kaymıştır. Temel referans olarak tarihi kabul etmek, sahası medeniyet olan -ki medeniyet geçmişte, şimdi ve gelecekte tarih için temel bir meseledir- bir entelektüel için sürpriz değildi. Bin Nebî’ye göre <strong>tarihî olaylar</strong> basitçe <u>aksiyonlar</u> ve psikolojik elementlerin <u>reaksiyonlar</u>ıdır (Hadîs, 55) ve tarih sadece fikirlerin ve aksiyonların bir listesidir. Bundan dolayı her gün çok sayıda fikir ve hareket kaydeden bir toplum daha büyük sonuçlara ulaşacaktır (Hadîs, 57). Bu gerçek, Bin Nebî’yi tarihi araştırmanın ve kavramanın önemini vurgulamaya götürmüştür. Bazı olayların analiz yapılmadan anlaşılamayacağına inandığı için onun metodu <strong>analitik ve yapıcı</strong> idi. Zira bu süreç, hedeflerine ulaşmak isteyen kişi için şarttır (Hadîs, 71). Tarihi araştırmak entelektüel bir lüks değildir. İslami açıdan tarihî seyri düşünmek, bizi hayatın zor ulaşılır hedefine götüreceği ve çeşitli toplumların <strong>yükseliş ve çöküş</strong> sebeplerini öğreteceği için teşvik edilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şu vurguları okuyoruz:</p>
<p>“De ki: “Dolaşın yeryüzünü, sonra görün gerçeği yalanlayanların sonunun ne olduğunu!” (En’âm 6:11). Keza, “Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün!” (Âl-i İmran 3:137).</p>
<p>Bu süreç kendiliğinden, sonraki nesillere anlamlı bir <strong>kavrayış yetisi</strong> verir. Tarihi araştırmak, Bin Nebî’nin kabul ettiği gibi bizi sadece teorik sonuçlara götürmekle kalmaz, aynı zamanda <u>başvurulabilir fikirler</u>e de götürür (Hadîs, 50).</p>
<p>Müslümanlar <u>İslam’ın dinamik esaslarından uzaklaştıkları</u> için gereken tarih bilgisinden de yoksun kaldılar. Bin Nebî’ye göre tarihin doğasını bilmemek ve öğeleriyle çelişmek müslümanları, tarihî olayların sonuçlarını <u>kadere yükleme</u>ye, bu da sonuçta statükoyu kabullenme ve <u>boyun eğme</u>ye götürür. Bu durumda da tarih ne arzularımızı canlandırır ne de hareketlerimize yön verir (Hadîs, 51).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medeniyetimizi Canlandırmak İçin Üç Farklı Âlemin İdeal Dengesini Kurabilmek</strong></p>
<p>“Bin Nebî’ye göre tarihî olaylar ve hareketler üç önemli âlemin etkileşiminden doğar: Şahıslar âlemi (<em>‘âlemu’l-eşhâs</em>), fikirler âlemi <strong>(<em>‘âlemu’l-efkâr</em></strong>) ve eşya âlemi <em>(‘âlemu’l-eşyâ</em>). Eşya (varlıklar) âlemi (hayatta) daha belirgin bir yer işgal ediyor gibi görünmesine rağmen, Bin Nebî açısından fikirler âlemi son derece önemlidir. Ona göre bir toplumun zenginliği sahip olduğu “eşya” ile değil fikirleriyle ölçülür (Mîlâd, 34). <strong>Medeniyet</strong> kendi ürününe hayat verir. Bundan dolayı bir medeniyetin ürünlerini başka bir medeniyet inşa etmek için almak, ne nitel olarak ne de nicel olarak mümkün değildir. Bin Nebî’nin ifadesiyle; “Medeniyet kendi ruhunu, fikirlerini, beğenilerini, özel zenginliğini veya dokunulmaz bilgi ve anlam birikimini satamaz.” (Şurût, 43). Bu birbiriyle uyumlu ve karmaşık öğeler, medeniyete onun eşsiz özelliklerini vermek için tarih boyunca şekil almıştır.</p>
<p>Bin Nebî, tarih ve fikirlerin güçlü bir birbirinin yerine geçebilir etkiye sahip olduğunu ve tarihî mucizelerin tek başına <u>yaratıcı fikirler</u>in sonucu olduğunu iddia eder (Muşkilât, 56). İslam; şahıslar âlemi <strong>eşsiz din kardeşliği</strong> idrakine göre oluştuğunda tarihte <u>yeni bir toplumun doğması</u>nı mümkün kılar. Bir taraftan Muhacirûn ve Ensarın, diğer taraftan tüm müslüman topluluğun tüm üyelerinin bütünleşmesinin tarihî önemi Kur’an-ı Kerim’de şöyle zikredilmektedir:</p>
<p>“Farzet ki onlar seni (barış tuzağıyla) aldatmayı planlamış olsunlar; o zaman da elbette Allah sana yeter: O’dur seni yardımıyla ve imanlı insanlarla güçlendiren: ki onların yüreklerini O kaynaştırdı; eğer sen yeryüzünün bütün servetini harcasaydın, onların yüreklerinin arasını (ısıtıp) kaynaştıramazdın, ama Allah onları birleştirdi: çünkü her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden yalnızca O’dur.” (Enfâl 8:62-63).</p>
<p>Bin Nebî, bu aşamanın İslam medeniyetinin yükselişinin başlangıcına işaret ettiğini yazar. “Ne yazık ki, eşine az rastlanır bir şekilde kırk yıl sonra ümmet <u>ilk geriye dönüş acısı</u>nı yaşadı: Kur’ani ruhla cahiliyenin özellikleri arasında meydana gelen Sıffin Savaşı!” (Vichet, 27). Düşünür şöyle devam eder:</p>
<p>“Bununla beraber İslam medeniyetinin öğeleri ilk döneme münhasır değildir. İslam dininin esasları, bu dinin <strong>özünde</strong> yer almaktadır. Bundan dolayı, Sıffin’in sebep olduğu iç çatışmaya rağmen İslam, medeniyetine şekil vermeye devam etmiştir. İslam medeniyetinin gerçek ve nihayetinde tam çöküşü, medeniyet dairesinin sonuna gelmiş paramparça ümmeti birleştirmek için çaba sarfeden bir Kuzey Afrikalı hanedan olan Muvahhidîn devri sonrasında gerçekleşmiştir.” (Vichet, 28).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Muvahhidîn Sonrası Birey’in Özelliklerini Bilmek ve Bu Zaaflardan Kurtulmak</strong></p>
<p>“Sosyal ve tarihî bir ürün olarak <strong>insan</strong>, toplumun gelişmesinde temel bir rol oynar. Bin Nebî’ye göre bir insan iki özelliğe sahiptir:</p>
<p><u>Birincisi</u>; tarihin değiştiremediği ve etkileyemediği, Allah tarafından <strong>şerefli</strong> kılınmış doğal bir varlık oluşudur. İslami açıdan insanlık, evrenin diğer öğeleri tarafından reddedilen emaneti kabul ederek <strong>halife</strong> tayin edildiği için, diğer bütün yaratıklardan üstündür.</p>
<p><u>İkinci özellik</u>; değişken ve tarihin etkileyebildiği <strong>sosyal</strong> bir varlık oluşudur. Bireyi şahıs yapan <u>sosyal-tarihî yapı</u>dır. Şahıs, medeniyeti üreten karmaşık bir varlıktır (Mîlâd, 28). Fikir ve ana örnekleriyle (fikirler âlemi) şahısların (şahıslar âlemi) etkileşimi maddi ürün verecek ve eşya (varlık) âlemini oluşturacaktır. Bu etkileşimde ve her iki âlemin herhangi bir ilk yapısında meydana gelen herhangi bir <strong>bozukluk</strong>, medeniyet sürecini (olumsuz) etkileyecektir. Gerçekte müslümanların yaşadığı <strong>düşünsel kriz</strong>, her iki düzeydeki böyle bir bozukluğun sonucudur.</p>
<p>Şahıslar âlemini temsil eden Muvahhidîn sonrası bireyini Bin Nebî, enerji üretimi için kullanıldıktan sonra <u>havuzda depolanmış su</u>ya benzetir. Bu su, tekrar enerji üretme kudretini kaybetmiştir. Aynı şekilde ‘Muvahhidîn sonrası bireyi’ de “medeniyet dışı”dır ve ana akıntıya tekrar giremez (Şurût, 70). Bu birey, sadece medeniyet öncesi şahsı (<em>raculu’l-fıtra</em>) gibi, medeniyet dışında değil, medeniyet öncesi şahsının tersine, <u>bilinçli bir değişime girişmediği takdirde</u> medenileştirici bir çalışma (<em>oeuvre civilistrice</em>) yapmaya muktedir olmayan biridir. Bu birey, bilineni geliştirmeye veya terk etmeye <u>kâdir değil</u>dir ve sonunda yeni anlamlar <u>üretemez ve özümleyemez</u> (Vichet, 31). 1940’larda Cezayirli şehir sakinleri, Muvahhidîn sonrası bireyinin özelliklerini gösterdi. Şehir hayatı dairesinin sonunda yaşayan böyle bir kişi <u>sınırlı özlemlere, bozuk bir zihne ve mağlup olmuş bir ruha sahiptir</u>. İlaveten, o orta halden memnundur ve genellikle “orta yol”, “orta fikir” ve “orta gelişme”yi temsil eder (Şurût, 76). Kısacası, böyle bir kişi ve böyle bir toplum, inancını etkin bir şekilde kullanamamıştır.</p>
<p>Hem <u>fikirler</u> ve <u>uyanış</u> arasındaki dinamik ilişki, hem de aydınların tarihin seyrini etkilemedeki rolü tartışılamaz. Her toplumda <strong>dağılma</strong>, toplumun gerileyişinden etkilenerek <u>fikirler âlemindeki</u> bir <strong>düşüş</strong>ün sonucudur. Mâlik b. Nebî’ye göre fikirlerin etkinliğini ve canlılığını iade etmeye ve toplumu yeniden kurmaya yetkin olan <strong>şahıslar âlemi</strong>dir. Böyle bir ihtimalin varlığını düşünmek, medeniyetin çöküşünün kaçınılmaz olduğunu düşünen İbn-i Haldun’la çelişir. Düşünsel ve sosyal aktivitelerini çare arayarak geçiren şahıslar âleminin bazı üyeleri, <u>düşünsel problemleri büyütmekle hata ettiler</u>…”</p>
<p>Altmışsekiz yıllık ömrünü İslam ümmetinin problemlerini anlamaya ve bu problemleri en doğru şekilde analiz ederek bunlara kalıcı çözümler üretmeye adayan merhum Mâlik Bin Nebî aramızdan ayrılalı kırkdört yıl olmuş. Ancak onun mevcut krizden çıkabilmemiz için yarım asır önce ortaya koymuş olduğu acı ama gerçekçi tespit ve teklifler hâlen geçerliğini korumakta olup Fevziye Bariun’un makalesinde özetlediği bu tespit ve önerileri gelecek haftaki yazımızda paylaşacağız inşaAllah.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Mâlik Bin Nebî ve Ümmetin Düşünsel Sorunları</strong>”, Haksöz Dergisi, Sayı: 95, Şubat 1999. www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2297, 31 Ekim 2017.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Mâlik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Muşkilâtu’s-Seqâfe we Mîlâdu Muctema’</em></strong>, Türkçeye Çev. Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2000, 175 s. (<em>Mîlâdu Muctema’ kitabının Arapçası müstakil olarak da basılmıştır: </em>Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır, Beyrut 2016, 128 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>İntâcu’l-Musteşrikîn ve Eseruhû fi’l-Fikri’l-İslamî el-Hadîs</em></strong>, Kâhire, 1970.</li>
</ul>
<p><strong>Mâlik Bin Nebî hakkında daha fazla bilgi için:</strong></p>
<ul>
<li>Bedran bin Lahsen; <strong>Malik Bin Nebi’de Medeniyet: Sosyo-entelektüel Temeller</strong>. Çeviren: İbrahim Kapaklıkaya. Mahya Yayınları, İstanbul 2011, 304 s. (Badrane Benlahcene’nin matbu doktora tez çalışması olan eser Malezya’da “The Socia-intellectual Foundations of Malek Bennabi’s Approach to Civilization” adıyla 2004 yılında University Putra Malaysia yayınları arasında, 2013’te de The International Institute of Islamic Thought (IIIT) Londra şubesi tarafından İngiltere’de basılmıştır).</li>
<li>Ali Kureyşî; <strong>Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim</strong>. Çeviren: Mustafa Altunkaya. Ekin Yayınları, İstanbul 2002, 272 s. (<em>et-Tağyîru’l-İctimâî inde Mâlik Bin Nebî.</em> Zehra li’l-İ’lami’l-Arabî, 1989).</li>
<li>Abdülhamîd H. Hasan; “<strong><em>Mâlik b. Nebî: Bibliyocrâfyâ</em></strong>”, Âlemü’l-Kütüb, XXI/4-5, Riyad 1421/2000, s.423-429.</li>
<li>Fatih Okumuş; <strong>Malik Bin Nebi: Yirminci Asrın Şahidi</strong>. (Malik ben Naby: witness of XX<sup>th</sup> Century). Denge Yay., İstanbul 1998.</li>
<li>Süleyman el-Hatib; <strong><em>Felsefetu’l-Hadâra inde Mâlik Bin Nebî -Dirâse İslâmiyye fî Dav’i’l-Vâkıi’l-Muâsır-</em></strong> (Doktora tezi). Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü (IIIT), London 1993.</li>
<li>Fawzia Bariun; <strong>Malik Bennabi</strong>: <strong>Sosiolog Muslim Masa Kini</strong>. Terj. Oleh Munir. Bandung: Penerbit Pustaka 1997, 157 p.</li>
<li>Fawzia Bariun; <strong>Malik Bennabi, His Life and Theory of Civilization</strong>. (Yüksek lisans tezi). Malezya Müslüman Gençlik Hareketi yayını, Kuala Lumpur 1993.</li>
<li>Cevdet Said; “<strong>Takdim</strong>”. Zeki Ahmed; <em>Malik Bin Nebi we Muşkilâtu’l-Hadâra -Dirâse Tahlîliyye Nakdiyye-</em> Beyrut 1992.</li>
<li>Zeki Ahmed; <strong><em>Malik Bin Nebi we Muşkilâtu’l-Hadâra -Dirâse Tahlîliyye Nakdiyye-</em></strong> Beyrut 1992.</li>
<li>Abdusselâm el-Cefâirî; “<strong><em>Mefâhîm Esâsiyye fî Fikri Mâlik b. Nebî</em></strong>”, Mecelletü Külliyyeti’d-Da’veti’l-İslâmiyye, VII, Trablus 1990.</li>
<li>Es’ad es-Sahmerânî; <strong><em>Mâlik b. Nebî: Müfekkiren Islâhiyyen</em></strong>. Dâru’n-Nefâis, 2. Baskı, Beyrut 1406/1986, 264 s.</li>
<li>Ömer Muskavî; ‘<strong>Takdim’</strong>, Malik Bin Nebi, <em>Fî Mehebbi’l-Ma’reke: İrhasâtü’s-Sevre</em>, Dımaşk: Dârü’l-Fikr, 1981, s.7–9.</li>
<li>Khaldî; ‘<strong>Önsöz</strong>‛, Malik Bin Nebi, Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş, çev. Ergun Göze, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1973, s.9–14.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HİCRET FIKHINI ÇAĞIMIZA HİKMETLE UYARLAYABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/hicret-fikhini-cagimiza-dogru-uyarlayabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/hicret-fikhini-cagimiza-dogru-uyarlayabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Oct 2017 09:49:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Şehid]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Batı demokrasileri]]></category>
		<category><![CDATA[Batı dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[Câhiliye]]></category>
		<category><![CDATA[Cemâat-ı Müslimîn]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Abdünnâsır]]></category>
		<category><![CDATA[dârülhicre]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Davud]]></category>
		<category><![CDATA[Enver Sedat]]></category>
		<category><![CDATA[güçlü]]></category>
		<category><![CDATA[güven ve barış]]></category>
		<category><![CDATA[Habeşistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Hicret kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[I. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[İdâre-i Umûmiyye-i Muhâcirîn Komisyonu]]></category>
		<category><![CDATA[ihtiyaç ve zaruret]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya ve Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Muhacir]]></category>
		<category><![CDATA[Muhâcirîn-i İslâmiyye Komisyon-ı Âlîsi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ahmed el-Mehdî]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Müşrikler]]></category>
		<category><![CDATA[onurlu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Senûsiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Sudan]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrî Mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[Tirmizi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[üstün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=565</guid>

					<description><![CDATA[“Ve şöyle de: Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla; çıkacağım yerden de beni doğrulukla çıkar ve tarafından bana hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” (İsra 17:80). Yeni bir hicrî yıla girdiğimiz bu mübarek günde, milyonlarca insanın inançları sebebiyle enva-ı çeşit zulme maruz kalarak muhacir konumuna düşmüş olması hasebiyle, Mekke’den Medine’ye hicretin fıkhi/sosyal boyutlarını -Türkiye Diyanet [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Ve şöyle de: Rabbim! Gireceğim yere <strong>doğrulukla girmemi sağla</strong>; çıkacağım yerden de beni <strong>doğrulukla çıkar</strong> ve tarafından bana hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” (İsra 17:80).</p>
<p>Yeni bir hicrî yıla girdiğimiz bu mübarek günde, milyonlarca insanın inançları sebebiyle enva-ı çeşit zulme maruz kalarak muhacir konumuna düşmüş olması hasebiyle, Mekke’den Medine’ye hicretin fıkhi/sosyal boyutlarını -Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde yer alan bilgileri esas alarak- yeniden hatırlamamızda yarar var.</p>
<p><strong>Hicret: İnanç ve değerleri uğruna yurdunu değiştirmek</strong></p>
<p>“Hicret’in tarihî, içtimaî ve iktisadî yönden olduğu gibi dinî, siyasî ve hukukî yönden de birtakım sonuçları olmuştur. Müslümanlar, hicretle birlikte Mekke müşriklerinin zulüm ve baskısından kurtularak Medine’yi yurt edinince İslâm’a yeni girenlerin de gerek zulüm ve <u>baskıya mâruz kalmadan yaşamaları</u>, gerekse yeni kurulan İslâm toplumuna <u>destek olmaları</u> ve İslâm esaslarını öğrenme imkânına kavuşmaları bakımından onlara katılmaları büyük önem arzediyordu. Bundan dolayı Medine’ye hicret, dinî bir <strong>vecîbe</strong> olmanın yanında hicret etmeyenlerin ulaşamayacağı bir fazilet de sayılıyordu (17/463).</p>
<p>Birçok âyette Allah yolunda hicretin önem ve faziletine işaret edilmiş, kişinin <strong>hayatını ve inancını korumak</strong> için vatanını terk ederek başka bir yere göçmesi sebebiyle karşılaşacağı zorluklara katlanması bakımından da İslâm’a bağlılığın göstergesi sayılmıştır.</p>
<p>Medine’ye hicretle ortaya çıkan en önemli durum şüphesiz <strong>müslümanların bir yurt edinmiş olmaları</strong>dır. Uğradıkları baskılar yüzünden daha önce Habeşistan’a göç eden müslümanlar bu defa ana yurtlarıyla ilgilerini tamamıyla keserek Medine’ye hicret etmişlerdi. Hicretten önce siyasî bir organizasyona sahip bulunmayan müslümanların siyasî iktidarlarının hâkimiyet ve faaliyet alanı olacak bir yurtları yoktu. Hicretin hemen ardından ise <strong>devlet</strong> kurma imkânına kavuştukları gibi bu devletin hâkimiyet alanını meydana getiren bir <strong>ülke</strong>ye de sahip olmuşlardı. Böylece ilk dârülislâm, bazı hadislerde “<strong>dârülhicre</strong>” veya “dârülmuhâcirîn” diye de anılan Medine olmuştu. <strong>Mekke</strong> döneminde nâzil olan âyetler daha çok dinin <strong>inanç esasları</strong>yla ilgili iken hicretten sonra bağımsız bir devletin kurulmasıyla birlikte gerek Kur’an’da gerekse sünnette müslümanların <strong>toplumsal</strong> ve milletlerarası alanda <strong>ilişkileri</strong>ni düzenleyen siyasî, hukukî ve iktisadî <strong>esaslar</strong> vazedilmiştir. Bundan dolayı hicret İslâm teşrii bakımından da önemli bir merhale oluşturmaktadır.” (17/463).</p>
<p><strong>Hicret fıkhını günümüze doğru ve dengeli uyarlayabilmek</strong></p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’de hicretle ilgili hükümleri ve Hz. Peygamber’in uygulamasını göz önüne alan müslüman hukukçular kendi zamanlarındaki milletlerarası şartlar çerçevesinde, gayri müslim bir toplum içinde İslâmiyet’i kabul eden kimselerin veya düşman istilâsına uğrayan İslâm ülkesindeki müslümanların hicret açısından durumlarını tartışmıştır. “Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşan ve onları terk eden kimsedir” (Buhârî, Îmân 4, Riqâq 26; Ebû Dâvûd, Cihâd 2) meâlindeki hadisten de anlaşılacağı gibi hicret genel anlamda dinin yasakladığı şeyleri terk etmeyi ifade etmekle birlikte hukukçular hicreti özel olarak “bir yerden başka bir yere göç etme” anlamında kullanmışlardır.</p>
<p>İslâmiyet yalnız bir <strong>inanç sistemi</strong> değil aynı zamanda bir <strong>hayat tarzı ve bir dünya görüşü</strong> olduğundan müslümanların İslâmî hüküm ve vecîbelerin rahatlıkla yerine getirilebildiği bir ortamda güvenlik içinde yaşamaları büyük önem taşımaktadır. Yukarıda zikredilen âyetler yanında Hz. Peygamber’in, “Müşrikler arasında ikamet eden müslümandan berîyim” (Ebû Dâvûd, Cihâd 105; Tirmizî, Siyer 42) hadisi de müslümanların baskılara maruz kaldıkları takdirde gayri müslimlerle beraber yaşamalarının yasaklandığını ve hicretin gerekliliğini anlatmaktadır (17/464).</p>
<p>İslâm toplumunun dışında yaşayan bir müslüman yalnızlık hissine kapılır; bu ise aşağılık duygusu doğurarak gitgide gayri müslimlere tâbi olmaya yol açar. Halbuki İslâm dini müslümanın kendini <strong>güçlü, onurlu ve üstün</strong> olarak görmesini, Allah’ın hükümranlığından başka herhangi bir hâkimiyeti kabul etmemesini ister. Bundan dolayı dinin gereklerini yerine getirmenin mümkün olmadığı bir yerde ikamet etmek haram kılınmıştır. Ancak dârülharpte olup da dinin emirlerini yerine getiremeyenler hicrete imkân bulamadıkları takdirde bu hükümden istisna edilmişlerdir. Dârülharpte dinin emirlerini serbestçe yerine getirme hususunda baskıya mâruz kalmayanların dârülislâma hicret etmeleri ise farz değil müstehaptır. Bunlara yine de hicretin tavsiye edilmesi, müslümanların ilke olarak İslâm toplumu içinde yaşamasının içtimaî ve siyasî yönden gerekli görülmesi ve yabancı bir toplumda kendi inançlarını paylaşmayanlarla birlikte yaşamanın muhtemel olumsuzlukları sebebiyledir. Özellikle Endülüs’te yaşanan tarihî tecrübenin etkisiyle Mâlikî âlimleri genel olarak küfrün hâkimiyeti altında yaşamanın hiçbir zaman câiz olmadığını, mutlaka hicret edilmesi gerektiğini söylerler. Ancak bazı âlimler kâfirlerin hidayetine vesile olmak amacıyla dârülharpte kalmayı meşru görmüşlerdir.” (17/465).</p>
<p><strong>Sömürgecilerle mücadelede hicretin işlevini kavramak</strong></p>
<p>“Hicret kavramı, klasik dönem cihad ve ülke kavramları çerçevesinde kazandığı dinî-siyasî anlamıyla, bütün Ortaçağ boyunca İslâm hâkimiyetinin zayıfladığı yerlerde ve dönemlerde olduğu gibi İslâm dünyasının Batı karşısında gerilemeye başladığı son birkaç yüzyıl boyunca da birçok dinî-siyasî hareketin mahallî ve milletlerarası güçlere karşı verdiği mücadelede önemli rol oynamıştır. Hindistan’da Ahmed Şehid’in, Nijerya’da Osman b. Fûdi, Futa Toro’da el-Hâc Ömer Tâl, Cezayir’de Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî, Sudan’da Muhammed Ahmed el-Mehdî’nin, Libya’da I. Dünya Savaşı sırasında Senûsiyye tarikatı ve Hindistan’da Hilâfet Hareketi’nin (1920), sömürge güçlerine veya İslâm’a muhalif hareketlere karşı mücadelelerini meşrû göstermek için cihadla birlikte bu kavrama atıfta bulunduğu görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklardan ve özellikle 1860-1914 yılları arasında Kafkasya ve Balkanlar’dan Anadolu’ya yönelen müslüman göçleri de hicret kavramıyla ifade edilmiş ve göç işlerini düzenlemekle görevli teşkilâtlara İdâre-i Umûmiyye-i Muhâcirîn Komisyonu veya Muhâcirîn-i İslâmiyye Komisyon-ı Âlîsi gibi adlar verilmiştir (17/465).</p>
<p>XX. yüzyıl ortalarında Mevdûdî ve Seyyid Kutub gibi dinî liderler ve düşünürler hicreti, müslüman ulus-devletlerin seküler, kapitalist ve modernist politikalarıyla özdeşleştirdikleri yeni Câhiliye’den uzak durma şeklinde ideolojik bir anlamda kullandılar. Mısır’da Şükrî Mustafa’nın kurduğu, muhalifleri tarafından daha çok “Cemâatü’t-tekfîr ve’l-hicre” adıyla anılan Cemâat-ı Müslimîn mensupları, bu Câhiliye kavramını daha da genişleterek Cemal Abdünnâsır ve Enver Sedat yönetimindeki Mısır toplumunu İslâm dışı saydılar ve ondan uzak durmanın gerektiğini ileri sürerek Mansûre’de toplumdan kopuk bir grup oluşturdular (s.17/465).</p>
<p>İslâm tarihinin ilk dönemlerinde hicret kavramı çerçevesinde daha çok gayri müslim bir ülkede müslüman olan kimsenin İslâm ülkesine göç etmesi ele alınırken İslâm hâkimiyetinin zayıflamaya başlaması üzerine ve özellikle XII. yüzyıldan itibaren doğuda Moğollar’ın, batıda hıristiyan devletlerin eline geçen İslâm topraklarındaki müslümanların durumu da tartışılır olmuş, bu ülkelerden hicret edilip edilmeyeceği veya hangi şartlarda hicret edilmesi gerektiği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. (s.17/466).</p>
<p>Gerek Osmanlı Devleti’nin çökmesi üzerine gerek sömürgecilik döneminden sonra oluşan yeni devletler içinde kalan müslüman azınlıklarla bağımsızlığa kavuşamayan müslüman toplulukların varlığı yanında, İslâm toprakları üzerinde birçoğu laik veya Batı tesirinde bir düzeni uygulayan ulus-devletlerin meydana geldiği günümüzde farklı bir durum ortaya çıkmıştır. Artık müslümanlar, diledikleri zaman bu ülkelerden herhangi birine yerleşme ve hatta seyahat etme imkânına sahip olmadıkları gibi, gayri müslim bir ülkedeki müslüman azınlıklar veya İslâmiyet’i yeni kabul eden bir kişi istediği bir müslüman ülkesine serbestçe hicret edememektedir. Ayrıca bu ulus-devletlerin birçoğunda hâkim olan siyasî ve hukukî yapı sebebiyle müslümanlar kendi ülkelerinde bile İslâm’a uygun şekilde yaşama konusunda ciddi zorluklarla karşı karşıya gelmişlerdir. Modern iletişim araçlarıyla küçülen, Batı’nın kültürel, ekonomik ve askerî hâkimiyeti altında bulunan günümüz dünyasında bütün müslümanlar bir anlamda gayri müslimlerin hâkimiyeti altındaki bir toplum manzarası çizmektedir.</p>
<p>Bu durumda hicret, karşılaşılan güçlükler sebebiyle bir yerden diğerine göç etme yerine <u>Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma</u> şeklinde mânevî boyutuyla önem kazanmakta, gayri müslim bir ülkede bulunan müslüman azınlıklar yerine göre bağımsızlıklarını elde etmeye veya kendi dinî ve kültürel kimliklerini koruyarak <strong>güven ve barış içinde</strong> yaşayacakları şartları oluşturmaya, müslüman ülkelerde bulunanlar da İslâm’ı yaşama konusunda karşılaştıkları <u>zorlukları aşmaya çalışmak</u> sorumluluğu taşımaktadırlar. Hicretin esasen maddî boyutuyla da zorluklar karşısında pasif bir kaçış değil İslâm’ı öğrenmek ve yaşamak için <strong>yeni imkânlar arama</strong>ya, yeni şartların oluşmasına zemin hazırlamaya yönelik etkin bir çaba olması onu her iki boyutu bakımından cihad kavramıyla bütünleştirmektedir.” (17/466).</p>
<p><strong>Batı ülkelerinde muhacir olmanın zorluğuna katlanmak</strong></p>
<p>“Çalışma, öğrenim ve eğitim amacıyla ve kendi istekleriyle İslâm ülkelerinden Batı ülkelerine göç eden müslümanların durumu geçmişte benzeri olmayan, dolayısıyla fukaha arasında tartışılmayan yeni bir gelişmedir. Bunun meşrûlaştırılması konusunda bazı araştırmacılar Habeşistan’a hicret modeline atıfta bulunurken bazıları da gerek İslâm’ı tebliğ etmenin, gerekse müslüman toplumların kalkınması için modern bilim ve teknolojinin öğrenilmesinin önemi sebebiyle bu ülkelere gitmenin yalnız mubah değil aynı zamanda gerekli olduğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>Buna ayrıca ticarî ilişkilerin geliştirilmesi, iş ve çalışma imkânlarının aranması gibi hususlar da eklenmekte ve gayri müslim ülkelere göçün genel olarak <strong>ihtiyaç</strong> ve <strong>zaruret</strong> prensiplerinden hareketle meşrû sayıldığı görülmektedir. Ayrıca gayri müslim ülkelerden İslâm ülkesine hicretin gerekçesi, müslümanın can ve mal güvenliğiyle dinin temel hükümlerini serbestçe yerine getirme imkânının bulunmaması olduğundan geçmiş dönemlerin aksine milletlerarası ilişkilerde barışın hâkim olduğu günümüzde ve özellikle demokratik Batı ülkelerinde dini tebliğ ve yaşama konusunda şartların birçok müslüman ülkeden daha uygun olduğuna da dikkat çekilmektedir.</p>
<p>Ancak Batı demokrasilerinde dinî hürriyetten genellikle ibadet özgürlüğünün anlaşılması, buna karşılık İslâm’ın sosyal hayatın her alanında prensipler koyması sebebiyle bu ülkelerdeki müslümanların kendi gerçek dinî ve kültürel kimlikleriyle yaşama imkânları, içinde bulundukları gayri müslim toplumun müsamahasıyla sınırlı kalmaktadır. Çoğulculuğun ve <u>çok kültürlü bir toplum yapısının tarihî tecrübesine sahip olmayan Batı dünyası</u>, müslüman azınlıkların kendi kimliklerini koruyarak yaşamaları konusunda hazırlıksız göründüğü gibi demokrasiye ve serbest düşünceye rağmen Batı kültürünün tekelci yapısının müslümanları asimileden vazgeçip geçmeyeceği, onların bu ülkelerde daha etkin duruma gelmelerinin ne gibi sonuçlar doğuracağı merak konusudur.</p>
<p>Bununla birlikte milletlerarası ilişkilerde insan haklarıyla ilgili telakkilerin ön plana çıktığı, global ve dinamik bir rekabetin hâkim olduğu zamanımızda müslüman azınlıkların birçok yerde sistemi zorlamasının sonucunda yeni şartlar oluşmakta, fevkalâde durumlar dışında müslüman bir ülkeye hicret yerine <strong>müslümanların</strong> <strong>bulundukları yerlerde güçlenmesi</strong>ne yönelik politikalar önem kazanmaktadır.” (17/466).</p>
<p>Diğer birçok kavram gibi ‘hicret’i de istismar edip çarpıtanlara karşı uyanık kalmak, bireysel ve toplumsal hayatımızda Allah’ın razı olacağı tutum ve davranışlara hicret etmek ve büyük insanlık ailemize model teşkil edecek medeni bir hayat nizamını el birliğiyle kurabilmek niyazıyla…</p>
<p><strong>Kaynak: </strong>Ahmet Özel; <strong>Hicret</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), Ankara 1998, c.17, s.462-466.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/hicret-fikhini-cagimiza-dogru-uyarlayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLİĞİN TESİSİ VE HAKLARIN KORUNMASI İÇİN  ŞÛRÂ MECLİSİNİ TOPLAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Sep 2017 09:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adaletle muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Ali bin Ebî Tâlib]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek mümin]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslami]]></category>
		<category><![CDATA[istişare]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:8]]></category>
		<category><![CDATA[maslahat]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed (s)]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebû Zehre]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[temsilciler]]></category>
		<category><![CDATA[terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:108]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=559</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Türkiye’de Ebu Zehra künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974), mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Türkiye’de <strong>Ebu Zehra</strong> künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim <strong>Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974)</strong>, mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve usulü, ceza hukuku, aile hukuku, sîret-i Nebi, İslam toplumunun özellikleri, İslam önderleri gibi konularda yüzlerce kitap ve makale telif etmiştir. Birçok eseri Türkçeye de çevrilmiş bulunan Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- basılan “<strong>En Büyük Mucize</strong> <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, İslam dünyasında birliğin tesis edilmesi ve son iki asırdır sürekli çiğnenen temel haklarının yeniden ikame edilip korunması için şûrâ meclisini toplamanın önemine dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümler <strong>üç ana temel</strong> üzerinde durur: Bunların ilki, <strong>adalet</strong>tir ki bu; hükümlerin temeli, düzeni ve tamamına erme aracıdır. İkincisi, <strong>maslahatın gözetilmesi</strong>dir. Üçüncüsü ise Müslümanlar arasında <strong>istişare</strong> etmektir.</p>
<p>Şüphesiz her topluluk kendi içerisinde <strong>bağlarını</strong> iki şekilde kuvvetlendirir. Bunların birincisi, insanlar arasında adaleti sağlayan, kulların maslahatını gözeten, haklarını ve sorumluluklarını düzenleyen hâkim otorite ile olan ilişkilerle ilgili düzenlenmiş <strong>kanunlar</strong>dır. İkincisi ise kalpleri süsleyen ve insanları birbirine bağlayan <strong>faziletler</strong>dir (s.169).</p>
<p>İkinci tür yargısal veya yönetimsel hükümlerle gerçekleştirilemez. O yalnızca ruhsal bir güzelleşme ve vicdani bir <strong>terbiye</strong> ile mümkündür. İlk tür ise Kur’an’ın hükmü ve adalet, insanların maslahatı ve şûra olarak zikrettiğimiz üç temel dayanağının düzenlediği bir yapıdır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, dosta ve düşmana karşı <strong>adaletle muamele</strong> etmeye çağırır. Çünkü o <u>yalnızca dostlara hasredilip daraltılamayacak</u> ölümsüz bir hakikattir. Şüphesiz o düşmanları kapsadığı vakit en yüce ve kutsal anlamlara sahip olur: “Bir topluma olan <strong>kininiz</strong>, sakın ha <strong>sizi adaletsizliğe itmesin</strong>. Âdil olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının…” (Mâide 5:8).</p>
<p>Kur’an’da zikredilen <strong>adalet</strong> kavramı, dilediğine verip dilediğinden de esirgeyebilmesi için <strong>yöneticiye tanınmış bir hak değil</strong> bilakis onun <strong>üzerine yüklenmiş bir sorumluk</strong> ve boynuna asılmış bir emanettir. Şüphesiz ki adalet, korunması açısından, yöneticilere yüklenen en büyük ve <strong>en ağır emanet</strong>tir. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan sakındıkları ve kendisinden dolayı tedirgin oldukları, insanın ise düşünmeden üstlendiği emanet de bu olsa gerekir (s.171).</p>
<p>Adaletin birçok kısmı vardır. Her kısımda hakikat farklı bir görünüm sergilese de adaletin tüm manalarını kuşatan hakikat, <strong>her hak sahibine hakkını vermek</strong>tir. Bu hakkın kişisel, toplumsal veya siyasi olması durumu değiştirmez. Hakkın sahibine ulaştırılmasında veya adaletin sağlanması adına, ceza alması icap edenin cezalandırılmasında yaşanan her türlü aksaklık bir tür <strong>zulüm</strong> kabul edilir.</p>
<p>İslam’ın da öngördüğü gibi adalet özünde <u>her durumda eşitlik demek değil</u>dir. Bilakis eşitlik kimi zaman adaleti sağlarken kimi zaman da zulüm olur. Sebepler, işler ve üretim gücü konusunda farklılıklar söz konusu olduğunda eşitlik tam bir zulüm hâlini alır.</p>
<p><strong>Adalet</strong>, kişilerin zenginlik ve fakirlikte eşit olmaları demek değildir. Çünkü bu ikisi çoğu zaman farklılığın iki meyvesidir. Bu farklılık insanların karşılarına çıkan fırsatlardaki farklılıklar ve kaderlerin farklı yazılmasından doğar. O halde insanlar arasında zenginlik ve fakirlik konusunda görülen farklılık, ortadan kaldırılması mümkün olmayan yerleşmiş gerçeklerden biridir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim bu hakikati kabul eder ve İslam şeriatı, elde edilen gelirler ve ekonomik sonuçlarda zenginler ve fakirler arasında eşitlik düzeni kurmaya çalışmaz. Ancak fakirlikten doğan sıkıntıları hafifleterek bu sorunu çözer ve <u>fakirliğin kişinin değerini düşürmesinin önüne geçer</u>. Fakir olana da zengin için geçerli olan tüm insani, kanuni, siyasi ve sosyal hakları tanır (s.173).</p>
<p>Her ne kadar adalet ve eşitlik arasında bir bağlantı yanında fikrî bir ayrılık söz konusu olsa da geçerli olan kural, yargısal, kanuni ve siyasi eşitliğin adaletin temellerinden biri ve hakikatinden bir parça olmasıdır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, şerefli ve soylu kimselerle zayıf olanları yargı ile ilgili hükümlerde eşit tutar ve insanları iki farklı ölçekle yargılayan bir yargı anlayışını cahiliye hükmü olarak görür.” (s.175).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaç gibi aracın da meşru olması gerektiğine inanmak ve ahlaklı davranmak</strong></p>
<p>“İhlâs ve güzel ahlak bağlarıyla bağlı olan faziletin gölgesinde her yönüyle varlığını sürdüren hürriyet, şeref ve insani bir hayat tarzının manalarından olan adalet, maslahat ve bu ikisinin ihtiva ettiği her olgu insanın gerçek amaçlarıdır. Eğer herhangi bir hususta <strong>istişare</strong> gerekli olduysa ancak hedefin açıkça ortaya konmasından sonra istişarenin bir sonucu olarak hedefe ulaşmada izlenecek yol açıklanır. Çünkü <strong>şûra</strong> ancak amaçları bilerek araçlar için doğru ve dürüst bir sınır koyabilir. Hakikatte amaçların açıklanması kullanılacak araçların anlamını belirler. Nitekim bir hedefe ulaşmada kullanılacak olan araçların o hedefin cinsi ve türünden olması icap eder. Eğer amaç yüce ise ona ulaşmak için kullanılacak <u>araçların da yüce olması </u>kaçınılmazdır (s.175).</p>
<p>Aynı şekilde amaç insani olgunluğa yöneliyorsa kullanılan aracın da aynı ölçüde değerli olması gerekir. Yaratılıştan gelen hüküm açısından <u>araç ve amacı ayrı görenler ahlaksız kişilerdir</u>. Çünkü onlar kimi zaman <u>yüce bir amacın her türlü yöntemi geçerli kılacağı iddiasıyla</u> en kutsal dinî, ahlaki ve içtimai ilkeleri <strong>yıkmaktan geri durmazlar</strong>! Onlara göre ‘amaç, aracı meşru kılar’ ki, bu sözü dile getirirken kast ettikleri şey seçkin bir amacın kötü bir aracın kabul edilmesini kolaylaştıracağıdır. İşte bu, arzuladıklarına ulaşmaktan başka hiçbir şeye önem vermeyen <u>Avrupa düşüncesinin bir ürünü</u>dür. Böylece bu kimseler ‘amaç aracı meşru kılar’ iddiasıyla her türlü kutsalı ayaklar altına alır ve <u>yasakları kabul edilir hâle getirirler</u>.</p>
<p>Hakikatte bu onların günahlarını örtmek, amaçlarını gizlemek ve suçlarını meşru kılmak adına kullandıkları bir <strong>maske</strong>den ibarettir. Şüphesiz onların amaçları da kullandıkları araçlarla aynı türdendir. Gerçekten erdemli olan kimse, Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasaklar olan ahlakın emir ve yasaklarına boyun eğer ve bunların tamamını kendi içerisinde amaç olarak görür. <u>Gerçek erdeme yönelten bir yolun erdemli olması kaçınılmazdır</u>. Ali bin Ebi Talib (r) şöyle demiştir:</p>
<p>“Hilekâr ve dönek bir adam, Allah’ın emir ve yasaklarından bir mânii içinde barındıran bir çıkış yolunu görebilir ve kalbinde din konusunda samimi olmayan bir kimse ise bundan istifade eder.”</p>
<p>Bu sözü, adalet ve maslahat gibi üstün amaçların, kendisine vesile olacak olan şûranın türünü belirlediğini, bizimse bu nedenle amacın açıklanmasına öncelik verdiğimizi kanıtlamak üzere zikrettik.” (s.177).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Problemlerimize Kalıcı Çözümler Oluşturabilmek İçin Şûra Meclisi’ni Toplamak</strong></p>
<p>“<strong>Şûra</strong> (<u>İslami istişare meclisi</u>) konusuna gelince… İslam’da İslam cemaatinden ayrı olarak yönetici atamak ve yöneticiyi görevden almak hususunda yetkili bir gücün bulunmadığını takdir etmek, şûra hükmünü anlatmada yeterli bir ifade olacaktır. Zira Allah Teâlâ’nın “Onların işleri, aralarında danışma iledir.” (Şûra 42:38) kavli ile İslam’da tesis edilmiş olan şûra hükmü gereğince <u>ümmetin tamamı kendi yöneticilerini tayin veya azletme hakkına sahiptir</u>. Gerçek şûra, cemaatin, kendi liderini kendisinin atamasını ve ondan razı olup kendi açısından hoşnut olunan ve olunmayan her hususta bu lidere itaat etmek, lider açısından da her yönüyle adalet ve Allah’ın ve kulların haklarının gözetilmesi şartları üzerine biat etmesini gerektirir. Şûra’nın ilk ve son kaynağı şûra içerisinde temsilcileri bulunan cemaatin tâ kendisidir. Bu <strong>temsilciler</strong>, ilk olarak ve bizzat ümmetin yaptığı bir seçimle veya din, hayatın gidişatı ve siyasi deneyimler konusunda bir <strong>ilme</strong> ve ekonomi, toplum ve toplumsal meseleler hususunda kayda değer bir <strong>tecrübeye sahip</strong> insanlar olmaları nedeniyle bu görev için <strong>seçilmiş</strong> olmalıdırlar… (s.231).</p>
<p>İslam’a göre <u>hiç kimse</u> başkaları üzerinde dilediğince tasarrufta bulunacağı kendisine bağışlanmış <u>kutsal bir otorite</u>ye sahip olduğunu <u>iddia edemez</u> ve bu yetkiyi zorla ele geçiremez. Hz. Muhammed’in (s) Rabbine kavuşmasının ardından <u>vahiy kesin bir şekilde kesilmiştir</u>. Müslümanlar için geriye yalnızca onun (s) bıraktığı, kıyamet gününe değin ölümsüz bir delil olan <strong>Allah’ın Kitabı</strong> ve içinde kendisini izleyeni asla saptırmayan tertemiz bir yol bulunan şerefli <strong>Nebevi Sünnet</strong> kalmıştır.</p>
<p>Nebevi hilafetin kime verildiği hususunda bir vasiyetin varlığını ve Peygamber (s)’in bu vasiyeti nedeniyle yöneticilik kutsallığının kendilerine ait olduğunu iddia eden bazı İslami grupların bu iddiaları ise Müslümanlar tarafından dikkate alınmamıştır. Zira Müslümanlar ne Allah’ın kitabında ne de Rasulullah (s)’in sünnetinde açık veya ima suretinde buna işaret eden bir delil bulamamışlardır. Böylece gerçek İslami hilafet, <u>seçim ve tam bir biatleşme</u> temeli üzerine kurulmuştur.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gerçek müminler olabilmek ve dinimizin hükümlerine uygun bir hayat sürebilmek </strong></p>
<p>“Sonuç olarak bizim çağrımız şudur: Şüphesiz bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler olmamak için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz.</p>
<p>Allah’ın sınırlarının yeniden tesis edilmesini, farz kıldığı işlerin ve Allah’ın şeriatının hayata geçirilmesini ve Muhammed (s) ve Arapların önderleri olan raşit ashabının inşa ettiği faziletli/erdemli şehri/ülkeyi yeniden kurmayı arzuluyoruz.</p>
<p>Hiçbir müminin kendisine itiraz edemeyeceği, belirlenmiş ve sabitlenmiş olan İslami düzene göre ekonomimizin inşa edilmesini canı gönülden diliyoruz. Aksi takdirse bizim Müslümanlar olarak anılmamız, hiçbir delili bulunmayan bir iddia, sözde kalan bir isimlendirme ve şekilcilikten öteye gitmeyecektir. (s.235).</p>
<p>Şüphesiz Kur’an hukukuna göre amel etmek, her Müslümanın üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Yine bu konuda ilim sahibi olan her bir ferdin buna davet etmesi ve Kur’an’ın tüm hükümlerine sımsıkı tutunması açık bir farzdır.” (s.237).</p>
<p>“De ki: <strong>İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz</strong>.” (Yusuf 12:108).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 240 s.</li>
<li><strong>Muhammed Ebu Zehra</strong>; <strong>İslam Birliği (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>)</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2016, 208 s.</li>
<li>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Esra Yayınları, Konya 1996.</li>
<li>Saffet Köse; “<strong>Muhammed Ebû Zehre</strong>” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, yıl: 2005, cilt: 30, s.519-522.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HZ. NUH’UN UZUN SOLUKLU ISLAH TECRÜBESİDEN  DERS ÇIKARABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 09:52:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[1683]]></category>
		<category><![CDATA[1685]]></category>
		<category><![CDATA[17-18]]></category>
		<category><![CDATA[80]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâf 46:35]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:62]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Cezairî]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Kalem]]></category>
		<category><![CDATA[Doç.Dr. Murat Kayacan]]></category>
		<category><![CDATA[el-Muvâfakât]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:50]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:90]]></category>
		<category><![CDATA[Eyseru’t-Tefâsîr li Kelâmi’l-Aliyyi’l-Kebîr]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:25-26]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:31]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:32]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[inanç birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî inanç sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kasas 28:25]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Hz. Nuh Kıssasının Değerler Eğitimi Açısından Yorumu]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Sabır: Hz. Nuh Örneğ]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:43]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Meydânî]]></category>
		<category><![CDATA[müjdeler]]></category>
		<category><![CDATA[Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[Musafa İslâmoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Nûh (Aleyhisselâm) we Qawmuhû fi’l-Kur’âni’l-Mecîd]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:10-12]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:25]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:4]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<category><![CDATA[qasas]]></category>
		<category><![CDATA[sabır ve üslup yumuşaklığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sefer]]></category>
		<category><![CDATA[Şırnak Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûra 42:13]]></category>
		<category><![CDATA[Sure İç Bütünlüğü Açısından Nuh Suresinin İncelenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tebliğler Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Teemmulât fî Sûreti Nûh Aleyhisselam]]></category>
		<category><![CDATA[tehditler]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Çare İslamî Çözüm]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Yasalar]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hz. Nuh ve CudiDağı Sempozyumu]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:71]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:88]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:3]]></category>
		<category><![CDATA[Zafer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=554</guid>

					<description><![CDATA[Uzun insanlık yürüyüşümüzde kılavuz edinmemiz için gönderilen vahiylerin sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’in “salah toplumu” olabilmek için keşfetmemiz ve tâbi olmamız gereken sünnetullahı/toplumsal yasaları serdetme biçimlerinden önemli bir tarz da “kıssalar”dır. Bu haftaki yazımızda Hz. Nuh aleyhisselamın mücadelesini -onun toplumsal ıslah faaliyetlerini ve tecrübesini göz ardı eden israiliyata değil doğrudan Kur’an’ın beyanlarına dayanarak- ortaya koyan yeni [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun insanlık yürüyüşümüzde kılavuz edinmemiz için gönderilen vahiylerin sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’in “salah toplumu” olabilmek için keşfetmemiz ve tâbi olmamız gereken sünnetullahı/toplumsal yasaları serdetme biçimlerinden önemli bir tarz da “kıssalar”dır. Bu haftaki yazımızda Hz. Nuh aleyhisselamın mücadelesini -onun toplumsal ıslah faaliyetlerini ve tecrübesini göz ardı eden israiliyata değil doğrudan Kur’an’ın beyanlarına dayanarak- ortaya koyan yeni bir çalışmadan siz kıymetli dostlarımı haberdar etmek isterim.</p>
<p>Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde tefsir hocalığı yapan Doç.Dr. Murat Kayacan’ın “Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları” isimli eserinden önce kıssaların mahiyetine ve ehemmiyetine ilişkin giriş kısmını, ardından Nuh aleyhisselamın toplumsal ıslah gayretleri, faaliyetleri ve tecrübelerinden günümüze uyarlayarak çıkarabileceğimiz dersleri maddeler hâlinde sıralayan sonuç kısmını özetle iktibas edeceğiz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın İnsanlık Tarihinden Bize Sunduğu Kareleri Hakkıyla Görebilmek</strong></p>
<p>“QSS” kök harflerinden türeyen<em> kıssa</em><em> </em>ve türevleri<em>,</em> bir şeyin izini sür­mek, birbirini takip eden haberler anlatmak, beyan etmek, açıklamak, bir şeyin ortası ya da büyüğü anlamlarına gelmektedir. İslâmî literatürde veya Kur’anî terminolojide kıssa denildi­ğinde Kur’an’da anlatılan tarihî olaylar ve peygamberlerin ha­yat hikâyeleri anlaşılmaktadır; ancak Kur’an-ı Kerim’de söz ko­nusu bağlamda bizzat kıssa olarak değil de aynı kökten gelen aslında isim olup mastar yerine de kullanılan ve kıssanın ço­ğul formu olan “<strong><em>qasas</em></strong>” kullanılmaktadır (Âl-i İmran 3:62, Yusuf 12:3, Kasas 28:25). Kasas, aynı zamanda Kur’an’ın yirmi sekizinci sûresinin adıdır (Kayacan, 11).</p>
<p>Kur’an; insanlık tarihinde meydana gelen olaylardan ilginç kareler sunar, daha önceki risaletlere, peygamberlere ve onların içinde yaşadıkları toplumların doğru yolu bulmaları için Rablerinden getirdikleri vahiylere değinir, önceki kitaplarda hak içerikli bilgilerin olduğunu tasdik eder. Kur’an kıssalarında, peygamberlerin risaletlerine dair küllî unsurların (Rabbanî risaletlerin aslında tek olduğu gerçeğinin) açıklaması mevcuttur ve onlarda düşünen kimseler için ibretler vardır. Onları okuyanlar, Allahu Teala’nın kulları hakkındaki yasalarını, geçmiş toplumlardan olup peygamberleri yalanlayan günahkârların ve zalimlerin yok oluş nedenlerini kavrarlar. İçlerinde Allah korkusu taşıyanlar, O’nun Kitabı’na ve Rasulullah’ın (s) sünnetine tâbi olurlar. Kıssalarda peygamberlere ve müminlere, Allahu Teala’dan gönderilen açıklamalar ve bilgilendirmeler mevcuttur. O anlatılar aynı zamanda, Muhammed ümmetinden inananlara bir yol göstermedir ve müminlere düşen de kıssalar üzerine kafa yorarak doğru yolu bulmalarıdır. Kıssalar aynı zamanda yalanlayanların, azgınların, zorbaların, zalimlerin ve onlara yardımcı olanların yok edilmelerinin/cezalandırılmalarının ardından Allahu Teala’nın peygamberleri ve onlara inananları, yardımıyla yeryüzünde muktedir kılacağını belirtmektedir. Bu aktarımlar, sünnetullah kapsamında zaferin, eninde sonunda müminlerin olacağı müjdesini vermektedir (Meydânî, 16).</p>
<p>Olayları derinlemesine düşünüp sonuçlar elde edecek kimseler ise günahları, inkârları ve isyanları nedeniyle, Allahu Teala’nın yok ettiği toplumların kıssalarını işittiklerinde, içleri korkudan ürperir ve öğüt alırlar. Bu korku devam ettiği sürece fücur, tuğyan ve şehvet, onların hayatında belirleyici olamaz. Yine bu korku, her insanın önceki toplumların başına gelen olaylardan ibret ve öğüt alması için yeterli bir unsurdur (bkz. Naziât 79:15-26). Allahu Teala’nın cezalandırmasından korkan kimse Firavun’un helak edilmesinden ibret alır. Artık “ibretin” sesine kulak verip vermemek; hevasına, şehvetine uyup uymamak veya fücura, tuğyana sapıp sapmamak ona kalmıştır (Kayacan, 12).</p>
<p>Kıssalarda peygamberlerin tevhid ve adalet mücadeleleri anlatılırken, Allahu Teala’nın dinine davet yolu, yöntemi ve davetçinin ahlakı somut hale getirilmiştir. Ayrıca kıssaları okuyanlar insan tabiatını, ahlakını ve kalplerin doğru yolu tercih etmede birbirlerine benzediğini görebilmekte ve sosyal alanda yürürlükte olan sünnetullaha dair bazı çıkarımlarda bulunabilmektedirler (Meydânî, 17-18).</p>
<p>Kıssaların büyük oranda Mekkî surelerde yer aldığı gerçeğinden hareketle Müslümanların toplumsal ıslah çabalarında neyi, ne zaman yapmaları gerektiği konusunda, onlara kıssalardaki -çoğu peygamberlerden oluşan- karakterler aracılığıyla rehberlik edildiği söylenebilir. Müslümanlar, bu karakterlerin mücadeleleri, muhalifleri ile yaşadıkları sorunları ile kendi dönemlerindeki İslam karşıtı çevrelerin tutumları arasındaki benzerlikleri dikkate almazlarsa tarihin olumsuz yönde kendini tekrar etmesi kaçınılmazdır.” (Kayacan, 13).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini/Doğru Yolu İnsanlara Anlatma Karşılığında Ücret Talep Etmemek</strong></p>
<p>“Hz. Nuh, bazı din simsarları ve sömürücülerin yaptığı gibi, doğru yolu anlatmasının karşılığında kavminden ücret istememektedir. Aksine kavmine karşı iyilik yapmakta, onlardan takva sahibi olmalarını ve kendilerine çeki düzen vermelerini talep etmektedir. Hz. Nuh mensup olduğu soy ya da ırk açısından kardeşliğinin ve onlara yabancı olmayışının gereği olarak onları barışa, imana ve tasdike götürmek istese de onun toplumu bu bağa dikkat edip değer vermedi. Hz. Nuh onlara adeta şöyle diyordu: “Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız? İşlediğinizin cezasından korkmaz mısınız? Kalpleriniz Allah korkusunu ve ürpertisini hissetmez mi?” Ne var ki kardeşleri olan Hz. Nuh’un çağrısına karşı, onların kalpleri yumuşamadı. Hâlbuki onun geçmişini, davranışlarını ve istikametini biliyorlardı. Yapmaları gereken şey; onu dinlemeleri ve akıllarına, onun hevadan uzak olan davetini anlama fırsatı vermeleriydi. Çünkü hakkı kabul konusunda insanı yoran şey, kalplerinin bâtılla meşgul olmasıdır. Bu devam ettiği sürece, hakkın kalbe girmesi mümkün değildir. Bunun için de hevaya uymayı ve sapkınlığı saf dışı bırakmak gerekir (Kayacan, 49).</p>
<p>İnsanların ahirette kurtulanlardan olmasını önemseyen Hz. Nuh, -günümüzdeki ifadesiyle- liberal bir tutumla “Dileyen dilediğini yapsın.” dememekte ve ilahî emirlerin duyurucusu ve uygulayıcısı olarak insanları kendine itaate çağırmaktadır:<em> “Gelin artık, Allah’tan korkun ve bana itaat</em><em> edin.”</em> (Şuarâ 26:108,110). Bu ayetin orijinalindeki “<em>etî’ûni</em>: <em>bana itaat edin</em>” emrinin “beni izleyin” anlamına geldiği de söylenmektedir. Çünkü yolcu olup “iz bırakanlar” izlenirler. İz bırakmak, Allahu Teala için düşünülmez. Birer insan olan peygamberler iz bırakırlar ve izlenirler. Hz. Nuh tebliğ ederken, Hz. Muhammed’in de yaptığı gibi “Allah’ın hazinelerinin yanında olmadığını, gaybı bilmediğini ve melek de olmadığını” söylemektedir (Hûd 11:31, En’âm 6:50).</p>
<p>Hz. Nuh, Allah’ın bağışlayıcılığını ve toplumlar için Allah’ın belirlediği vakit gelince bu vaktin ertelenmediğini ifade etmektedir: “<em>Tâ ki, (Allah) günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belirli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz Allah’ın süresi geldiğinde geciktirilmez. Keşke bilseydiniz</em>.” (Nuh 71:4).</p>
<p>Hz. Nuh, kavmine apaçık bir “uyarıcı” olduğunu ve onları acıklı bir azaba karşı uyardığını söylemektedir (Hûd 11:25-26). <strong>Uyarıcı</strong>; Allah’ın ayetlerini ve rasulü inkâr edip yalanlayanları, Allah’ın azabıyla ve “din günü”yle ikaz eden kimse anlamındadır. Allah’a itaat edenler bol nimetlerle ödüllendirilirler…” (Kayacan, 50).</p>
<p>İnce bir üslupla başlayan tebliğ, ileri gelenlerin muhalefeti nedeniyle pek taraftar bulmamıştı. Hz. Nuh’un uzun soluklu bir çaba gösterip kavmi hakkında olumsuz bir kanaat belirtmesinden sonra, Allah tarafından aleyhlerine hükmedilmişti. Hz. Nuh, kavmine dini anlatırken tevhide ve ahirete vurgu yapmıştır…” (Kayacan, 51).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini Doğru Anlamak: Asıl Olanın Şaibeli Bir Zafer Değil Onurlu Bir Sefer Olduğunu Bilmek</strong></p>
<p>“Hz. Nuh’a dinde ne tavsiye edilmişse son peygambere de o tavsiye edilmiştir: “<em>Allah dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve </em>(Ey Muhammed!)<em> sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki<strong>: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!</strong> Fakat senin kendilerini davet</em><em> ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir</em>.” (Şûra 42:13). Başka ayetlerde de önceki şeriatlarda mevcut bulunan küllî hükümlerden haber verilmiştir (Mesela; Ahkâf 46:35, En’âm 6:90, Mâide 5:43). Bunlar aynen son şeriatta da bulunmaktadır ve aralarında bir fark yoktur (Şâtıbî, III/112). Bu açıdan Nuh kıssası ibret alma amacıyla okunduğunda, adeta son peygamber döneminden söz etmektedir (Kayacan, 163).</p>
<p>Nuh kıssasından elde ettiğimiz <strong>sonuçlar</strong>ı maddeler halinde şöyle ifade edebiliriz:</p>
<ol>
<li>Davetleri sonuçlarına göre değerlendirenler, peygamberlerin atası sayılan Hz. Nuh’u hatalı çıkaracaklardır! Davetini <strong>en güzel şekilde</strong> yürüttüğü, mücadelesini en çetin ve kesin delillerle yaptığı, hatta yenilgiye uğrayan ve bütün karşı koymaları kırılan müşriklerin “<em>Ey Nuh! Bizimle tartıştın ve bizimle tartışmanda hayli ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bize vaat ettiğini getir bakalım!</em>” (Hûd 11:32) diyerek açık isyanlarına muhatap olduğu halde, yine de Hz. Nuh’un yanlış taktik uyguladığını iddia edeceklerdir (Karadavi, 218). Hâlbuki başarı, dünyevî iktidarı elde etmekle sınırlı görülmemelidir.</li>
<li>Her “<strong>tufan</strong>”ın bir Nuh’u, her Nuh’un bir gemisi, her geminin bir rotası vardır. Muhammed ümmetinin rotası ve yol haritası Kur’an’dır. Kur’an’ın kılavuzluğuna teslim olan kimse, ahir zaman tufanından kurtulur (İslâmoğlu, 1172).</li>
<li>Müşrikler inkâr etse de “<strong>vahiy</strong>” diye bir gerçek vardır. “Gayb” âleminin birer parçası olan kıssaların gerçek niteliğini, daha önce ne peygamberimiz ne de soydaşları biliyordu. O haberleri vahiy ile gönderen, her şeyden haberdar olan Yüce Allah idi.</li>
<li><strong>İslamî inanç sistemi</strong>, tarih boyunca aynıdır. Bu aynılık, insanlığın ikinci atası Hz. Nuh’un dönemine kadar dayanmaktadır. Bütün bu tarih süreci boyunca aynı inanç sistemi ile karşılaşırız. Öyle ki bazen ifade biçimi bile neredeyse aynıdır.</li>
<li>Peygamberlerin yalanlayıcıları, büyük oranda aynı itirazları ve suçlamaları tekrarlaya gelmişlerdir. Oysa birçok açık belge, bu itirazları ve suçlamaları çürütmektedir. Fakat bir önceki kuşak döneminde asılsız oldukları kanıtlanan bu <strong>bayat suçlamalar</strong> ve itirazlar, bir sonraki kuşak tarafından sanki yeni sözlermiş gibi piyasaya sürülmektedir. Bu kısır döngü, tüm insanlık tarihi boyunca bir türlü kırılamamıştır.</li>
<li>İnsanlara yönelik ilahî <strong>müjdeler ve tehditler</strong>, eksiksiz olarak gerçekleşmektedir. Peygamberler, müjdelerinde ve tehditlerinde ne diyorlarsa aynen çıkmaktadır. Nuh kıssası, bu gerçeğin tarihî kanıtlarından biridir.” (Kayacan, 164).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullahın/Toplumsal Yasaların Kimsenin Hatırı İçin Değişmeyeceğini Anlamak</strong></p>
<ol start="7">
<li>Yüce Allah’ın yürürlükteki <strong>yasalar</strong>ı değişmemekte, hatır-gönül dinlememekte, ayrım yapmamakta ve sapma göstermemektedir. Şirkten sakınanlar mutlu sona ermekte, sonunda kurtulanlar ve “kötülerin” yerlerini alanlar, her zaman iyiler olmaktadır.</li>
<li>Nuh kıssasında gerek tek tek bireyleri ve gerekse kuşakları birbirine bağlayan, kaynaştıran bağın ne olduğu vurgulanmaktadır. Bu bağ, <strong>inanç birliği</strong> bağıdır. Tarihboyunca bütün müminleri tek Allah’a, tek Rabbe bağlayan bağdır. Bu bağın var olabilmesi için bütün müminlerin, Yüce Allah’ın ortaksız ve rakipsiz egemenliği altında birleşmeleri ve bütünleşmeleri gerekir.</li>
<li>Gemiye binenler az sayıda olduysa ileri gelenlerce aşağı tabaka görülenlerin büyük kısmının, bâtıla ikna edilip kandırıldıklarını ya da yıldırıldıklarını söyleyebiliriz. Şirkin toplumun ileri gelenlerince de zayıf tabakalarınca da kabul görmesi, hakikatin peşinde olanları yıldırmamalıdır. Hakikatin büyük kitlelerce <strong>kabul görmemesi</strong>, onun doğruluğunu şüpheli hale getirmez.</li>
<li>Davette doğru yol, <strong>sabır ve üslup yumuşaklığı</strong>dır (Cezairî, 1682). Davette hikmet gereği Hz. Nuh, muhataplarındaki dünya sevgisini dikkate aldı. Onları bağışlanmaya davetetti ki bu sayede onlara nimetler (yağmur, mal, oğul vs.) verilecekti: “<em>Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayıcıdır. </em>(Mağfiret dileyin ki)<em> üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın</em>.” (Nuh 71:10-12). Bu ayetlerdeki anlama uygun olarak bazı âlimler, mal ve oğul isteyenin bağışlanma talebini artırması gerektiğini söylemişlerdir (Cezairî, 1683).</li>
<li>Nuh kavminin “tufan”da boğulmaları ve ahirette de ateşe girecek olmaları (Nuh 71:25) <strong>kendi hatalarının sonucu</strong> Demek ki hataları, helaki gerektirecek düzeydeydi (Cezairî, 1685). (Kayacan, 165).</li>
<li>Zalim, kâfir ve mücrimlere <strong>beddua</strong>; mümin ve müminelere <strong>dua</strong>, meşru eylemlerdir. Nitekim Hz. Nuh’tan sonra gelen peygamberlerden Hz. Musa da Firavunve ileri gelenlerine beddua etmişti: “<em>Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve adamlarına, dünya hayatında süs ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! İnsanları, senin yolundan saptırmaları için mi </em>(verdin)<em>? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerini de bağla ki, o acıklı azabı görünceye kadar iman etmesinler!</em>” (Yunus 10:88).</li>
</ol>
<p>“<em>Ey kavmim! Aranızda durmam ve size Allah’ın ayetlerini hatırlatmam, size ağır geliyorsa bilin ki ben Allah’a güvendim; siz de ortaklarınızla bir araya gelip ne yapacağınızı kararlaştırın. Sonra yapacağınız iş kendi aranızda örtülü kalmasın. Sonra vereceğiniz kararı bana karşı uygulayın ve bana hiç süre tanımayın</em>!” (Yunus 10:71). denmesi Mekke müşriklerine dolaylı bir uyarıdır. Allah, onlara -genelde de Kur’an’ın tüm muhataplarına- öğüt ve <strong>ibret</strong><strong> alınan bir hatırlatma</strong> olsun diye Nuh kavminin akıbetinden söz etmektedir (Meydânî, 80).” (Kayacan, 166).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>Cezairî, Ebu Bekr Cabir; <strong><em>Eyseru’t-Tefâsîr li Kelâmi’l-Aliyyi’l-Kebîr</em></strong>, Mektebetu’l-Hikem, Medine, 2002.</li>
<li>Heleyyil, Muhammed Ahmed; <strong><em>Teemmulât fî Sûreti Nûh Aleyhisselam</em></strong>, Wizâratu’l-Ewqâf ve’ş-Şuûni’l-Mukaddesâti’l-İslâmiyye, Amman, 1981.</li>
<li>İslâmoğlu, Mustafa; <strong>Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir</strong>, 3. bs., Düşün Yay., İstanbul, 2009.</li>
<li>Karadavi, Yusuf; <strong>Tek Çare İslamî Çözüm</strong>, (çev: Ahmet Bedri), İkbal Yay., Ankara, ts.</li>
<li>Kayacan, Murat; <strong>Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları</strong>, Ekin Yayınları, İstanbul, 2016, 178 s.</li>
<li>Keskin, Hasan; “<strong>Sure İç Bütünlüğü Açısından Nuh Suresinin İncelenmesi</strong>”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas, XIII/2, 2009, s.69-116.</li>
<li>Kılıç, Halil; <strong>Kur’an’da Hz. Nuh Kıssasının Değerler Eğitimi Açısından Yorumu</strong>, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, 2014.</li>
<li>Meydânî, Hasan Habenneke; <strong><em>Nûh (Aleyhisselâm) we Qawmuhû fi’l-Kur’âni’l-Mecîd</em></strong>, Dâru’l-Kalem, 1990.</li>
<li>Ömer, Ahmed; <strong>Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh</strong>, (çev.: Abdullah F. Kocaer), Kelebek Yay., Konya, 2003.</li>
<li>Şâtıbî, Ebu İshak; <strong><em>el-Muvâfakât</em></strong>, (çev.: Mehmet Erdoğan), 4 c., İz Yay., İstanbul, 1993.</li>
<li>Temizkan, Abdullah; <strong>Kur’an’da Sabır: Hz. Nuh Örneği</strong>, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, 2012.</li>
<li><strong>Uluslararası Hz. Nuh ve Cudi</strong><strong>Dağı Sempozyumu </strong>(27-29 Eylül 2013) Tebliğler Kitabı, Şırnak Üniversitesi Yay., Şırnak, 2014.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TARİHÎ ÖĞÜTLERDEN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/tarihi-ogutlerden-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/tarihi-ogutlerden-istifade-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Aug 2017 09:41:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[3:118]]></category>
		<category><![CDATA[3:3]]></category>
		<category><![CDATA[31:12-19]]></category>
		<category><![CDATA[âdabu’l-vuzeâ]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Kılınç]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 2:152]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 2:40]]></category>
		<category><![CDATA[Birr]]></category>
		<category><![CDATA[Ey Oğul]]></category>
		<category><![CDATA[İbnu’l-Cevzî]]></category>
		<category><![CDATA[iki güzel elbise]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıma Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıma Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman Hekim]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed 47:7]]></category>
		<category><![CDATA[nasihatnâme]]></category>
		<category><![CDATA[nasîhatu’l-mulûk]]></category>
		<category><![CDATA[Oğluma Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[olgunluk]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[pendnâme]]></category>
		<category><![CDATA[Reyhan Keleş]]></category>
		<category><![CDATA[samimi bir niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Edebali]]></category>
		<category><![CDATA[siyâsetnâme]]></category>
		<category><![CDATA[Tirmizi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Edebiyatı’nda Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<category><![CDATA[vasiyetnâme]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:57]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:90]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=546</guid>

					<description><![CDATA[“Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme ve yeryüzünde çalım satarak dolaşma! Zira unutma ki, Allah kendini beğenmiş hiçbir kibirliyi sevmez.” (Lokman, 31:18). “Hiçbir ana baba çocuğuna İslam edebinden daha değerli bir hediye veremez.” (Tirmizî, Birr, 33). Binlerce yıl boyunca insanlığa yapılmış hayati öğütler insanoğlunun mutlu ve huzurlu bir ailevi ve toplumsal hayat düzeni oluşturabilmesindeki önemini korumaya [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme ve yeryüzünde çalım satarak dolaşma! Zira unutma ki, Allah kendini beğenmiş hiçbir kibirliyi sevmez.” (Lokman, 31:18).</p>
<p>“Hiçbir ana baba çocuğuna İslam edebinden daha değerli bir hediye veremez.” (Tirmizî, Birr, 33).</p>
<p>Binlerce yıl boyunca insanlığa yapılmış hayati öğütler insanoğlunun mutlu ve huzurlu bir ailevi ve toplumsal hayat düzeni oluşturabilmesindeki önemini korumaya devam etmektedir. Gönderdiği vahiyler ve elçiler yoluyla âdemoğluna en kıymetli ve en kalıcı öğütleri vermiş olan Allah Teâlâ’nın son vahyi Kur’an-ı Kerim, kıyamete kadar en büyük ve en güzel öğüt (Yunus 10:57) olma vasfıyla insanlık yolunu aydınlatmaya devam etmektedir.</p>
<p>Binlerce yıllık insanlık yürüyüşümüz esnasında enbiyanın, ulemanın ve mütefekkirlerin yanında hayat tecrübesinden süzdüğü kıymetli öğütlerini sözlü ve yazılı olarak dile getiren çok sayıda insan olmuş, bu öğütlerin bazıları tarihî ve küresel olma vasfı da kazanabilmiştir. Doğrudan yöneticileri muhatap alan “siyâsetnâme”, “nasîhatu’l-mulûk”, “âdabu’l-vuzeâ” gibi türleri yanında bireylere yönelik “nasihatnâme”, “pendnâme”, “vasiyetnâme” gibi öğüt kitapları da yazılagelmiştir. Bu nasihatnameler arasında “Ey Oğul”, “Oğluma Mektup”, “Kızıma Nasihat”, “Kızıma Mektup” gibi öncelikle gençleri muhatap alan eserler de mevcuttur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Lokman Hekim’in muhalled öğütlerine kulak vermek</strong></p>
<p>Ebeveynlerin çocuklarına vermiş olduğu öğütler arasında en meşhur olanı, Lokman Hekim’in oğluna vermiş olduğu hayati öğütler olup Rabbimiz bu güzel öğütleri bütün insanlığın dikkatine sunarak ölümsüzleştirmiştir:</p>
<p>“12: DOĞRUSU Biz Lokman’a da (şu) hikmeti bahşetmiştik: “Allah’a şükret! Çünkü (O’na) şükreden kendi lehine şükretmiş olur. Fakat kim de nankörlük ederse, iyi bilsin ki Allah kendi kendine yeterli olandır, her tür övgüye bizzat lâyık olandır.</p>
<p>13: Hani Lokman oğluna öğüt verirken şöyle diyordu: “Yavrucuğum! Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırma! Çünkü her tür ilâhlık yakıştırma gerçekten de korkunç bir zulümdür.”</p>
<p>14: Nitekim (Allah şöyle buyurur): “Biz insana anne babasına (iyi) davranmasını emrettik. Annesi onu ağır acılara katlanarak karnında taşıdı ve onun sütten kesilmesi iki yılda gerçekleşti: Şu hâlde (ey insan), Bana ve anne babana şükret; (ama sonunda) dönüş yalnızca Banadır!”</p>
<p>15: Yine (Allah): “Eğer hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyde Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, asla onlara itaat etme! Yine de onlara şu (geçici) dünyada iyi davran ve yönünü Bana dönenlerin yolunu izle! En sonunda elbet Bana döneceksiniz ve yapıp ettiğiniz her şeyin (gerçeğini) size bir bir göstereceğim.” (diye buyurur).</p>
<p>16: (Lokman): “Yavrucuğum! (Yapıp ettiğiniz) o şeyler isterse bir hardal tanesi kadar olsun, ister bir kayanın bağrında, ister göklerin derinliklerinde, isterse yerin altında saklı bulunsun; Allah onu bulup ortaya çıkarır: çünkü Allah (ilmiyle) her şeye nüfuz eder, her şeyden haberdardır.</p>
<p>17: “Yavrucuğum! (Allah’a kulluğunu hakkıyla yerine getir) namazını ikame et, her zaman iyi ve doğru olanı önerip kötü ve yanlış olandan sakındır; başına gelenlere göğüs ger! Şüphesiz bütün bunlar kararlılık ve direnç isteyen işlerdendir.</p>
<p>18: “Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme ve yeryüzünde çalım satarak dolaşma! Zira unutma ki, Allah kendini beğenmiş kibirli hiç kimseyi sevmez.</p>
<p>19: (Hayat) yürüyüşünde dengeli ol ve sesini yükseltme! Unutma ki seslerin en itici olanı eşeklerin sesidir.” (Lokman Sûresi, 31:12-19).</p>
<p>Son ayette sesi yükseltmeme öğüdünde zımnen; sesin değil sözünün niteliğinin yükseltilmesi gerektiği bildirilmektedir. Zira, sözün kerameti sesin yüksekliğinden kaynaklansaydı, merkebin anırması sözlerin en etkilisi olurdu. Oysa söz gücünü taşıdığı hakikatten aldığından dolayı “hak söz”ün gücü, çağlar geçse de gücün sözüne mutlaka galip gelmiştir, tıpkı Lokman’ın hikmetli sözleri gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ulemanın öğütlerinden ders almak</strong></p>
<p>İmam Gazâlî’nin, kendisine sorular sorup tavsiyelerini isteyen bir öğrencisine cevaben kaleme aldığı öğütler günümüz gençliği için de tazeliğini korumaktadır (<strong>1</strong>):</p>
<p>“Ey oğul! Nasihat vermek kolay, zor olan, onları kabul etmektir. Çünkü nasihati kabul etmek, nefsine uymuş kişilere tatsız gelir. Zaten günahlar onların kalplerine daha sevimli gelmektedir. Nasihatleri kabul etmek, sadece egolarını tatmin ve dünyevi çıkar elde etmekle meşgul olan bu gibi salt/kuru bilgi taliplerine çok zor gelir (s.11).</p>
<p>Senin için, kimin dilinden olursa olsun <strong>doğruların ortaya çıkması</strong> önemli olmalıdır. Tartışmanın kalabalıklar önünde değil, tenha yerlerde yapılmasını tercih etmelisin (s.79). İnsanlara öğüt ve vaaz vermekten sakınmalısın. Fakat bildiklerini önce sen kendin uygularsan, ancak o zaman bu bildiklerini etrafındakilerle paylaşabilirsin (s.85). Yöneticilerle içli dışlı olmamalı, mümkün olduğu kadar onlardan uzak durmalısın. Onlarla beraber olmaya mecbur kalırsan onları asla <strong>övme</strong>melisin. Helal olduğuna inansan da yöneticilerden herhangi bir hediye ve bağış kabul etmemelisin. Çünkü onlardan bir beklenti içinde olmak kişinin dinini zedeler (s.95). Kendin için ne yapılmasını istiyorsan insanlar için de onu yap. İlim tahsil edeceğin zaman, kalbini temizleyecek ve nefsini terbiye edecek ilimleri öğrenmeye çalış (s.99). Allah’ım, kusurlarımızı ıslah ederek bize lütfet, takvayı bize azık et ve dinimiz için gayret etmeyi nasip et. Biz ancak Sana dayanır ve ancak Sana güveniriz.” (s.105).</p>
<p>Şeyh Edebali’nin damadı Osman Gazi’ye nasihati bütün yöneticiler için hayati önemdedir:</p>
<p>“Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül almak sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana. Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın. Ve ey oğul bu yüzden unutma: Ülke, idare edenin oğulları ile bölüştüğü ortak malları değildir!” (<strong>2</strong>).</p>
<p>Şeyh Şahabeddin oğluna şu mühim nasihatte bulunur:</p>
<p>“Ey oğul, ilm-i şerifden bir adım miktar taşra çıkma ve gice ve gündüz ilm-i zâhiri öğren ve ilimden feragat idüb câhil sofulardan olma. Mağrur olup ilimden feragat edüp sofu olma. Aslandan, yalandan nice muhkem kaçarsın, câhil sofulardan öyle muhkem kaç. Onlarla hiç musahabet ve âşinâlık eyleme. Zirâ câhil sofular din hırsızlarıdır!” (<strong>3</strong>).</p>
<p>Bu haftaki yazımızı, geçen hafta “Oğluma Mektup” isimli kitapçığının ilk altmış sayfasını özetle iktibas ettiğimiz İmam Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’nin ilim ve takva konusundaki öğütleriyle tamamlayalım (<strong>4</strong>):</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Doğru bilgiye talip olmak ve sorumluluk bilincini kuşanmak</strong></p>
<p>“İmkân buldukça ilimlerle meşgul ol… Uykudan uyandığında, bil ki, nefis hazzını almıştır. Hemen abdeste kalk ve gecenin karanlığında, gücünün yettiği kadar namaz kıl. Uygun olan, seni zorlamayacak şekilde iki rekât kılmandır. İki rekât daha kıldıktan sonra, Kur’an’dan iki cüz oku. Daha sonra derslerine dön. Kuşkusuz <u>ilim, her nafileden daha faziletlidir</u>.</p>
<p>Kötü arkadaşlardan sakın. Kitaplar senin arkadaşların olsun. Önceden aldığın bir ilmi sağlamlaştırmadan başka bir ilimle meşgul olma. İlimde ve amelde <strong>olgunluğa ulaşanlar</strong>ın hayatlarına bak. Senden daha alt mertebelerde olanların senden eksik olmalarına aldanma (s.61).</p>
<p>Bil ki ilim, sefaleti ortadan kaldırır; öyle ki, âlimlerin çoğunun ne zikredilecek bir nesebi ne de beğenilecek bir eşkâli vardı. (s.65).</p>
<p>Ey oğul, <strong>onurunu</strong>, dünya arzusunun etkisinden korumaya çalış. Dünya ehli karşısında kendini hor görme. Kanaat et ki, izzetli olasın. Nitekim, “Kim ekmeğe ve bakliyata kanaat ederse, hiç kimse onu köle edemez.” demişler. Bir bedevi Basra’ya gelip; “Bu köyün efendisi kimdir?” diye sormuş. Bunun üzerine halk, “Hasan el-Basri.” diye cevap vermiş. Bedevi, “Onları yönetmesinin sebebi nedir?” deyince, onlar; “Çünkü o, insanların dünyasından vazgeçti. İnsanlar da onun ilmine muhtaç kaldılar.” diye cevap vermişler (s.67).</p>
<p>Ey oğul, bil ki babanın varlıklı bir babası vardı, geriye hiçbir malı kalmadı. Baban başkalarının yaptığı gibi dünya arzusu zilletine düşmedi. Diğer vaizlerin yaptığı gibi, ülke ülke dolaşmak için yola koyulmadı. Memleketlerin önde gelen zevatı, onun kendilerine bir dilekçe yazıp bununla kendilerinden sadaka istediğini görmediler. Böylece işleri yolunda gitti. Zira; “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Onu beklemediği yerden rızıklandırır.” (Talak 65:2-3). (s.69).</p>
<p>Ey oğul, takvayı (sorumluluk bilincini) tam anlamıyla kuşandığın vakit, her hayrı önünde bulursun. Nitekim takvalı kişi, kimseyi aldatmaz. Dinine zarar verecek şeylere maruz kalmaz. Allah, sınırlarını gözeten kişiyi gözetir. Hz. Peygamber (s), İbn Abbas (r)’a; “Allah’ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki, O’nu önünde bulasın.” (Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme, 2516) demiştir.</p>
<p>Allah Teâla; “Olgunluk çağına erişince, ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.” (Yusuf 12:22) buyurmuştur (s.73). Keza, “Kim kötülüklerden sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez.” (Yusuf 12:90) buyurmuştur.</p>
<p>Ey oğul, bil ki, en tükenmez azık, haramdan yüz çevirmek, dili boş sözden muhafaza etmek, sınırı gözetmek ve nefsin hevası karşısında Allah’ı tercih etmektir (s.75).</p>
<p>Gayretini “<strong>olgunluk</strong>” seviyesine yükseltmelisin. Nitekim, insanların bir kısmı takva ile bir kısmı ise ilimle meşgul olmuştur. Olgunluğa ulaşan, <u>ilim ile ameli bir araya getirebilen</u> insanlar nadirdir.” (s.81).</p>
<p>Ey oğul, ezber yapmalısın; çünkü ezber sermaye, uygulamak ise kârdır. İki durumda dürüst davran; Allah’a sığınmada ve O’nun sınırlarını korumada. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur (s.83):</p>
<p>“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder.” (Muhammed 47:7), “Öyleyse yalnız beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara 2:152). “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim.” (Bakara 2:40).</p>
<p>Hayata geçirilmeyen, sadece görüntüde kalan ilimle meşgul olmaktan sakın; çünkü yöneticilerle birlikte oturan ve dikkatini dünya ehline veren kişiler, ilmi amele tercih ettiler. Böylece bereket ve istifadeden men edildiler.</p>
<p>İlme dayalı olmayan ibadetle meşgul olmaktan sakın; çünkü tasavvuf ehlinden birçok kişi, ilim olmadan amel ettikleri için hidayet yolundan sapmıştır.” (s.85).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Takva elbisesi giymek ve samimiyeti şiar edinmek </strong></p>
<p>“Nefsini, seni dünya ehline gösterişli, takva ehline ise düşkün olarak tanıtmayacak <strong>iki güzel elbise</strong> ile ört. Her söz, bakış ve adımda nefsini sorguya çek; çünkü sen bundan sorumlusun. İlimden istifade ettiğin oranda, dinleyiciler de senden istifade eder. Vaiz ilmiyle amel etmediğinde, suyun taştan akıp gitmesi gibi, verdiği nasihatler de kalplerden kayar gider. Ancak <strong>samimi bir niyet ile </strong>vaaz ver, samimi bir niyet ile yürü ve yine samimi bir niyet ile bir lokmayı ye. Selefin ahlakı üzerinde düşündüğün zaman zorlandığın meselenin açığa kavuştuğunu görürsün. (s.85).</p>
<p>İnsanlara karşı hoşgörülü ol, aynı zamanda onlardan şiddetle uzak dur. Nitekim inziva, kötü arkadaşlardan kurtaran ve ağırbaşlılığı kalıcı kılan bir etkendir. Hakkında hüsnü zan yapılması ve nasihatlerinden istifade edilmesi için, özellikle vaizin halk içinde bayağı görülmemesi, çarşıda gezinmemesi ve gürültü yapmaması gerekir.</p>
<p>Şayet insanların içine karışmak zorunda kalırsan, temkinli bir şekilde onların içinde ol. Nitekim, onların ahlakını keşfetmiş olsan dahi, müsamahaları hususunda bir tahminde bulunamazsın (s.89).</p>
<p>Ey oğul, bundan sonra iş senin elinde. Senden umduğum ve senin için dua ettiğim bu hususta beni hayal kırıklığına uğratmamaya gayret et. Seni her şeyden münezzeh olan yüce Allah’a emanet ediyor, ilim ve amelde başarılı kılması için O’na niyaz ediyorum.” (s.93).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>İmam Gazalî; <strong><em>Eyyuhe’l</em><em>-Weled</em>: Ey Oğul</strong>, Çeviri: İbrahim Barca, Beyan Yayınları, İstanbul, 2016, 108 s.</li>
<li>Reyhan Keleş; <strong>Türk Edebiyatı’nda Nasihat</strong>, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (TAED), Sayı: 44, Erzurum 2010, s.183-209.</li>
<li>Aziz Kılınç; “<strong>Vasiyet-nâmelerde Dikkat Çekilen Bir Konu: İlim</strong>”, I. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Sempozyumu, Isparta 23-26 Ekim 2007, s.1-10.</li>
<li>İbnu’l-Cevzî; <strong><em>Risâle</em><em> ilâ Weledî</em>: Oğluma</strong><strong> Mektup</strong>, Çeviri: Gamze Özden, Beyan Yayınları, İstanbul, 2017, 96 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/tarihi-ogutlerden-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GENÇLERE HAYATİ ÖĞÜTLER VEREBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Aug 2017 09:33:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Azim ve gayret]]></category>
		<category><![CDATA[Azimli]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[çabuk ezberleme]]></category>
		<category><![CDATA[Daavât]]></category>
		<category><![CDATA[Dicle]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebvâbu’l-Mesâcid ve’l-Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Mâce]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim 14:40-41]]></category>
		<category><![CDATA[İhlaslı]]></category>
		<category><![CDATA[iyi tasnif yapma]]></category>
		<category><![CDATA[kavrama]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Motivasyon]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Oğluma Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Rakka]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Seher vakti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcı]]></category>
		<category><![CDATA[yegâne merci]]></category>
		<category><![CDATA[Zehebî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=544</guid>

					<description><![CDATA[“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim 14:40-41). Tarih boyunca ulemanın çocuklarının şahsında ümmetin tüm gençlerine seslenen hitabeler irad ettiği, mektuplar, nasihatnameler ya da tavsiyenameler şeklinde risaleler kaleme aldığı bilinmektedir. Bunlardan birisi de, h. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim 14:40-41).</p>
<p>Tarih boyunca ulemanın çocuklarının şahsında ümmetin tüm gençlerine seslenen hitabeler irad ettiği, mektuplar, nasihatnameler ya da tavsiyenameler şeklinde risaleler kaleme aldığı bilinmektedir. Bunlardan birisi de, h. 508 yılında Bağdat’ta dünyaya gelen Allâme Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’dir. Yaşadığı dönemin en büyük âlimlerinden biri kabul edilen ve tefsir, fıkıh, hadis, tarih ve tıp ilimleri başta olmak üzere birçok alanda onlarca hacimli eseri kaleme almış olan İbnu’l-Cevzî, Zehebî’nin tabiriyle “hitabette tartışmasız bir zirve, güzel yüzlü, tatlı sözlü ve insanlarda etki bırakan bir şahsiyet” idi (Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, c.21, s.367).</p>
<p>Ömrünün son demlerinde ağır baskılara maruz kalan, sürgün edildiği Vâsıt’ta beş sene ev hapsine mahkûm edilen İbnu’l-Cevzî, h.597 yılında Katufta’daki evinde vefat ettiği gün tüm çarşılar kapanmıştı. Allah’ın rahmeti onun ve Müslümanların bütün imamlarının üzerine olsun. Âmin. (el-A’lâm, Ziriklî, c.3, s.316-317). (s.7).</p>
<p>Geride faydalı birçok eser bırakmış olan İbnu’l-Cevzî, daha ziyade Zâdu’l-Mesir ve Telbîsu İblîs isimli eserleriyle meşhur olmuştur (s.9).</p>
<p>Bu haftaki yazımızda madakkik âlim İbnu’l-Cevzî’nin Beyan Yayınları arasından çıkan “Oğluma Mektup” isimli kitapçığını, “oğlum sana söylüyorum, ey ümmet-i Muhammed’in gençleri siz anlayın” kabilinden özetle paylaşma ihtiyacı duydum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>D</strong><strong>üşü</strong><strong>nmenin ve Aklı Kullanmanın Zorunlu Olduğunu Bilmek</strong></p>
<p>“Ey oğul, bil ki, âdemoğlu ancak <u>aklın gerekliliklerini yerine getirdi</u><u>ğ</u><u>i zaman</u>, diğer canlılardan ayrılabilir. Öyleyse <u>aklını </u><u>ç</u><u>alı</u><u>ş</u><u>tır, d</u><u>üşü</u><u>nceni aktif </u>kıl, nefsini arındır. <u>Sorumlu bir varlık</u> olduğunun bilincinde olarak <u>her </u><u>ş</u><u>eyi deliliyle </u><u>öğ</u><u>ren</u>. Yine bil ki, yerine getirmek için istekli olman gereken sorumlulukların var. İki melek, kelimelerini ve bakışlarını tek tek kaydediyor. Eceline doğru attığın adımlar ve dünyadaki oyalanma süren az, kabirdeki esaretin uzun, heva ve hevesi tercihten dolayı çektiğin azap ise çok acı vericidir. Öyleyse, nerede dünün lezzeti? Artık o lezzet gitti ve geride sadece bir pişmanlık bıraktı. Nefsin şehveti nerede? Kaç kez başını eğdirdi ve ayağını kaydırdı? (s.17).</p>
<p>Mutlu kimse, ancak hevasına karşı çıktığı için mutlu; bedbaht kimse ise ancak dünyasını tercih ettiği için bedbaht oldu. Kralların ve zahitlerin başından geçeni dikkate al. Onların elde ettiği lezzet nerede? Yorgunlukları nerede? Salihler için, geriye elde ettikleri bol sevap ve güzel anılma; günahkârlar için ise çirkin bir konum ile cezalandırılma kaldı.</p>
<p>Erdemli işler yapmaktan alıkoyan tembellik ne kötü arkadaştır. Rahatlığa olan düşkünlük, geriye elde edilen her zevkin üzerinde gittikçe çoğalan bir pişmanlık miras bırakır. Dikkatli ol, kendin için yorul ve ‘<u>farzların edası ile haramlardan ka</u><u>ç</u><u>ınmanın olmazsa olmaz vazifemiz</u>’ olduğunu bil. Ne vakit insan haddi aşarsa, akıbeti ateştir ateş! (s.19).</p>
<p>Ey oğul bil ki, erdemlerin peşinde koşmak, gayretli kimselerin son muradıdır. Dahası erdemler kişiye göre değişir. Bazı insanlar erdemleri, dünyada takva ile yaşamak olarak görürken; bazıları ise onu ibadetle meşgul olmak olarak görür. Gerçekte ise tam manasıyla erdemler, ancak <u>ilim ile amel bir araya getirilirse</u> elde edilir. Şayet bu iki değer elde edilirse, sahibini her şeyden münezzeh olan <strong>Yaratıcı’yı tanıma</strong> seviyesine yükseltir. Onu Allah’ın sevgisine, O’nun huzurunda huşu içerisinde olmaya ve O’na özlem duymaya sevk eder. İşte bu, nihai hedeftir. Mütenebbi ne güzel söylemiş:</p>
<p>Gayret ehli miktarınca gerçekleşir büyük işler,</p>
<p>Saygın kimseler sayısınca topluma asalet gelir,</p>
<p>Küçük insanın gözünde büyürken küçük işler,</p>
<p>Büyük insanın gözünde küçülür büyük işler.</p>
<p>Her isteyenin her dileği gerçekleşmez. Her ilim talibi de ilmi elde edemez. Ancak, kulun kendisine bahşedilen <u>t</u><u>ü</u><u>m yetenekleriyle </u><u>ç</u><u>aba sarf etmesi</u> gerekir. Allah, kendisine ihtiyaç duyulan ve kendisinden yardım beklenen <strong>yeg</strong><strong>â</strong><strong>ne merci</strong>dir (s.21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah Teâla’yı Delil ile Bilmek</strong></p>
<p>“İlk bakmamız gereken şey, <u>Allah Te</u><u>â</u><u>la’yı delil ile bilmek</u>tir. Göğün kaldırılmış, yeryüzünün döşenmiş, başta kendi vücudu olmak üzere tüm yapıların sapasağlam yaratılmış olduğunu gören bir kimsenin, her sanatın bir sanatkârı ve her binanın bir mimarı olması gerektiğini bileceği açıktır. Bir sonraki aşamada kişi, Rasulullah (s)’in doğruluğunun delili hakkında düşünür. Hiç şüphesiz bunun en büyük delili, mahlûkatı, içerisindeki bir sûrenin dahi benzerini getirmesi hususunda çaresizliğe düşüren <u>Kur’an-ı Kerim</u>’dir.</p>
<p>Bir kişi, Yaratıcı’nın varlığı ile Elçi’nin (s) doğruluğu konusunda kesin kanaate ulaştığında, kendisini tamamen şeriata teslim etmesi gerekir. Bunu yapmadığı zaman, itikadında bir sorun var demektir.” (s.23).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kulluk Görevlerimizi Titizlikle Yerine Getirmek</strong></p>
<p>“Daha sonra kişinin, abdest, namaz, malı varsa zekât, hac vb. üzerine vacip olan vazifeleri bilmesi gerekir. Kişi, yapması gerekenleri detayları ile bilirse, onları hakkıyla yerine getirmesi de mümkün olur.</p>
<p>Azimli kişi, <u>erdemlerde yol kat etmeli</u>, en yüksek mertebeye erişebilmek için Kur’an-ı Kerim’in hıfzı ve tefsiri, Rasulullah (s)’in hadisi, sireti, sahabilerin ve onlardan sonra gelen âlimlerin hayatı ile meşgul olmalıdır.</p>
<p>Düzgün bir dile sahip olmak için gramer bilmek, günlük konuşma diline büyük ölçüde vâkıf olmak, ilimlerin anası fıkıhtan haberdar olmak, dile tatlılık kazandıran ve faydasının daha geniş almasını sağlayan hitabet yeteneğini edinmek kaçınılmazdır (s.25).</p>
<p>Azim ve gayret, ancak tembellik ile zayıflar. Yüksek motivasyon ise değersiz şeylere razı olmaz. Kanıtı ile gördüm ki, gayret âdemoğlu ile birlikte doğmuştur. Motivasyon, ancak terk edildiğinde kimi zaman zarar görür. Yine o, ancak harekete geçirildiğinde baskın hale gelir (s.27).</p>
<p>Kendinde bir çaresizlik gördüğün vakit, kullarına nimetler bahşeden Mun’im’den (nimetleri bahşeden Allah’tan) iste. Kendinde bir tembellik gördüğün vakit ise, kullarını başarıya ulaştıran Muvaffik’a (başarıya ulaştıran Allah’a) sığın. Ancak ve ancak <u>O’na itaat edersen</u> hayra erişirsin. O’na karşı çıktığında ise, hayrı elinden <u>kaybedersin</u>. O’na yöneldiği halde, her isteğini elde etmeyen kim var? O’ndan yüz çevirdiği halde fayda elde eden ya da hedeflerine ulaşan kim var?” (s.29).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Azimli ve İhlaslı Olmayı Şiar Edinmek </strong></p>
<p>“Ey oğul! Kendine bir sınır içerisinde bak ve onu nasıl koruduğunu gözet. Nitekim <u>g</u><u>ö</u><u>zeten g</u><u>ö</u><u>zetilir, ihmal eden ise terkedilir</u>. Sana bazı ahvalimden bahsedeyim. Umulur ki, benim çalışmama bakarsın ya da benim için başarıya ulaştıran Allah’a dua edersin.</p>
<p>Hiç şüphesiz bana bahşedilen en büyük nimet, kendi kazanımım ile olmayan; bilakis bana lütfedilen <u>terbiye</u>/eğitim nimetidir. Nitekim okulda iken, çok azimli olduğumu ve yaklaşık altı yaşlarında iken, benden yaşça büyük olan çocuklarla arkadaşlık ettiğimi hatırlıyorum. Daha sonraki dönemlerde bana olgun insanların aklının üzerinde ve git gide <u>geli</u><u>ş</u><u>en bir akıl</u> bahşedildi. Kendimi bir çocukla yolda oynarken ya da yüksek sesle gülerken hiç hatırlamıyorum. Hatta yaklaşık yedi yaşlarındayken, cami avlusuna gelir, hokkabaz halkasını tercih etmez, bilakis uzun gece sohbetlerinde bize hadis öğretmesi için muhaddis bir âlimden ilim talep ederdim. Ondan her işittiğimi ezberler, eve döner ve yazardım. (s.31).</p>
<p>Küçüklüğümde çocuklar Dicle’ye inip, köprünün üzerinden nehri seyrederken, ben elime bir kitap alır, Rakka civarına giderek insanlardan uzaklaşır ve ilim ile meşgul olurdum. Daha sonra züht hayatına yöneldim. Oruç tutmaya devam ettim. Az yemekle meşgul oldum. Nefsimi sabretmeye zorladım ve yoluma devam ettim. (s.33).</p>
<p>Bunun için kollarımı sıvadım, sıkı bir şekilde devam ettirdim. Seher vaktini sevdim, ilimler içerisinde tek bir dal ile yetinmedim, fıkıh, hitabet ve hadis dinledim, takva ehlinin izini sürdüm, dil eğitimi aldım, köşe bucakta kalan ya da açıkça söylenen hiçbir bilgiyi önemsiz görmedim, ortaya konan garip kuralların da hepsini alıp en iyi olanlarını tercih ettim (s.35).</p>
<p>Önüme iki iş konduğunda çoğu zaman <u>en </u><u>ö</u><u>nemlisini</u> öncelerim. Bunun için Allah, plan yapma ve eğitme kabiliyetimi geliştirdi. Beni, benim için en hayırlı olana yöneltti. Düşmanlara, kıskançlara ve bana tuzak kuranlara karşı beni korudu. İlim vesilelerini benim için kolaylaştırdı. Bana tahmin edemeyeceğim kadar kazanç ihsan etti. Bana, <u>kavrama, </u><u>ç</u><u>abuk ezberleme ve iyi tasnif yapma</u> becerileri verdi. Beni dünyalık hiçbir şeyden mahrum etmedi; bilakis bana yeterince rızık ve daha fazlasını ihsan etti. Beni insanların kalplerinde ziyadesiyle kabul ettirdi. Sözümü onların yüreklerine mesken kıldı. Böylece doğruluğundan şüphe etmediler. Benim aracılığımla yaklaşık <u>iki y</u><u>ü</u><u>z ki</u><u>ş</u><u>iyi </u><u>İslam</u><u>’a kazandırdı</u>. Toplantılarımda yüz binden fazla kişi tevbe etti. Eğitimsiz insanların sıkıntı çektiği yirmi binden fazla meseleyi çözdüm.</p>
<p>Hadis dinlemek için âlimlerin çevresinde dolaşıyordum. Öyle ki kimsenin önüme geçmemesi için koşmaktan nefesim kesiliyordu. Bir şey yemeden sabahlıyor, önümde bir şey olmadan akşamlıyordum. Allah beni kimseye muhtaç etmedi; bilakis bana rızık bahşederek, onurumu muhafaza etti. Hayatımı anlatsam uzun sürer. İşte ben buyum. Yaşadıklarımı bizzat sen de öğrenmiş oldun. Anlattıklarımın hepsini Allah’ın şu buyruğu ile özetliyorum:</p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah size öğretiyor…” (Bakara 2:282). (s.37).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vaktin Kıymetini Bilmek ve Asıl Yatırımı Ahiret Yurduna Yapmak</strong></p>
<p>“Ey oğul, kendine dikkat et. Gevşek davrandığın her gün için pişmanlık duy. Kemale erenlere yetişmek için gayretlen. Hâlâ bol vakit var. Tuttuğun dal henüz yaşken onu doğrult. Kaybolup giden saatlerini hatırla. Onlar sana nasihat olarak yeter. Tembelliğin lezzeti onunla beraber gitti. Erdemlerin derecelerini kaçırdın… (s.39).</p>
<p>Ey oğul, bil ki günler saatleri, saatlerse nefesleri kovalıyor. Herkesin kendisi için hazırladığı bir hazinesi var. Değersiz bir şey için nefesini tüketmekten sakın ki, kıyamet gününde hazineni boş bulup, <u>pi</u><u>ş</u><u>man olmayasın</u>! (s.41). Yaklaşık altmış sene yaşayan bir kişi, dünyada kaldığı süreyi yeniden gözden geçirecek olsa, otuz senesini uykuyla ve yaklaşık on beş senesini gençlik dönemiyle geçirdiğini fark eder. Geri kalan yıllarına baktığında ise, çoğunun arzularla, yeme içmeyle ve kazanç elde etmeyle geçtiğini görür. Ahiret için yapılan hazırlıkların çoğunda da riya ve gaflet olduğunu görür. Bedeli bu saatler olan ebedi hayatı nasıl satın alacaksın?! (s.47). Geçmişte yaptığın gevşeklikten dolayı hayırdan ümidini kesme. Nitekim nice kul, uzun süren uyku ve gafletten sonra kendine gelmiştir.</p>
<p>Ey oğul, fecrin doğuşu sırasında uyanık olmayı sürdür. Dünya kelamı konuşma. Bizden önce gelen salih zatlar bu vakitlerde dünya ile ilgili bir iş hakkında konuşmazlardı. Uyandığın zaman; “Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun, dönüş O’nadır.” de. (Buhari, Daavât, 6314).</p>
<p>Sonra abdest için ayağa kalk. Sabah namazının sünnetini kıl. Mescide huşu ile git. Yolda iken; “Ey Allah’ım! Senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için ve şu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum. Ben kibirlenmek, böbürlenmek veya görsünler, desinler gibi adi maksatlarla evden çıkmış değilim. Senin gazabından sakınmak, rızanı kazanmak için evden çıktım. Öyleyse beni ateşten korumanı istiyorum, günahlarımı bağışlamanı diliyorum. Çünkü, Senden başka günahları affeden yoktur.” de. (İbn Mace, Ebvâbu’l-Mesâcid ve’l-Cemaat, 778). (s.55).</p>
<p>Şayet yeri boşsa, namazı imamın sağında kılmaya özen göster ve “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir, O, her şeye kadirdir.” de. (Nesâi, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, 125). Allah’tan namazını kabul etmesini niyaz et…” (s.57).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>İbnu’l-Cevzî; <strong><em>Risâle</em><em> ilâ Weledî</em>: Oğluma</strong><strong> Mektup</strong>, Çeviri: Gamze Özden, Beyan Yayınları, İstanbul, Şubat 2017, 96 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM CEZA HUKUKUNUN RAHMET BOYUTUNU GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jul 2017 09:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:203]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:52]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve ıslah]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[denklik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşün Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[fasık]]></category>
		<category><![CDATA[günahkâr]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Hırsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kısas]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman 31:2-3]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[rahmet pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[Rum 30:21]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<category><![CDATA[Suç bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[zina]]></category>
		<category><![CDATA[zina iftirası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=532</guid>

					<description><![CDATA[“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir rahmet olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın<strong><br />
</strong>Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir <strong>rahmet</strong> olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in insanlara sunduğu <u>hukuk sistemi</u>nin insanın ve toplumun psikolojisini gözetmede, adalet ile rahmeti dengelemede ne kadar üstün olduğunu hatırlatmak istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ile merhametin altın dengesini bulabilmek</strong></p>
<p>“Kur’an’ın hukuk sistemi insanlık için rahmettir. Keza gelişim yolunda insana eşlik eden yüce insani değerlere yaraşır gerçek bir maslahattan doğan temeller üzerinde kullarının işlerini düzenlemesi Allah Teâlâ’nın engin rahmetindendir. Bu gayet doğru ve dürüst iki başlangıç noktası ile Kur’an-ı Kerim’in âyetleri son derece uyumludur. Nitekim “rahmet” Kur’an’ın özü ve Muhammedî risaletin amacıdır:</p>
<p>“İşte bu yüzden (ey Nebi), Biz seni bütün insanlığa ancak bir <strong>rahmet</strong> olarak gönderdik.” (Enbiya 21:107).</p>
<p>“Ve sen onlara istedikleri âyeti getirmediğin zaman, hemen “Bari sen düzüp koşsaydın ya!” diyerek (alay ederler). De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyedilene uyarım: Bu (vahiy) Rabbiniz katından gelen bir bilinç kaynağıdır;  inanacak bir toplum için de <u>kapsamlı bir doğru yol haritası ve bir <strong>rahmet pınarı</strong></u>dır.” (A’râf 7:203).</p>
<p>“Biz onlara, iman eden bir toplum için bir <u>yol haritası ve <strong>rahmet pınarı</strong></u> olan, tarifsiz bir bilgiye dayalı izahlarımız bulunan bir kitap ilettik.” (A’râf 7:52).</p>
<p>Rabbimizin âyetlerini dikkatle inceleyen kimse Kur’an’ın bizatihi rahmet oluşu gibi insanlığa sunduğu hukuk sisteminin de rahmeti esas aldığını rahatlıkla görür (s.179).</p>
<p>Bir kimse çıkıp da; Kur’an’ın emretmiş olduğu ve hırsızın elinin kesilmesi, zina edene yüz, namuslu bir kadına iftira atana seksen sopa vurulması gibi cezaların <u>sert ve acımasız</u> olduğunu dile getirebilirler. “Hem nasıl olur da savaşa ve kan dökülmesine izin veren bir hukuk sistemi rahmet olabilir?” diye sorabilir (181).</p>
<p>Bu gibi önyargılı sözler sağlam gözlem ve delillere dayanmamaktadır. Zira Kur’an’ın getirmiş olduğu rahmet <u>suçluları koruyan, günahkârlara şefkat duyan, fâsıkları şımartan, suçu ve suç işlemeyi mazur gören, insanların maslahatını umursamayan, menfaatlerini gözetmeyen, suçu görmezden gelen ve suçluya acıyan</u> nakıs bir rahmet değildir. Zira kâtile merhamet etmek zulüm, suçluya şefkat göstermekse mağdura eziyettir. Pek çok merhamet görüntüsü özünde ve sonucunda zulmün kötülüğünü taşırken bazı şiddet görüntüleri de özünde rahmet unsurları taşımaktadır. İslam’ın koyduğu sınırlar bu kesin ve derin rahmetten kaynaklanmaktadır. Bu sınırlar içinde rahmetle çelişen bir şey gören kimse ya toplum düzenini anlamamış ya da kötülüğü serbestçe işlemeyi arzu ediyor demektir.” (183).</p>
<p><strong>Mağdurun hukukunu ve toplumun güvenliğini öncelemek </strong></p>
<p>“Şüphesiz (şartları tamamen tahakkuk ettiğinde) bir hırsızın elinin kesilmesi, insanların malların gasp edilmesi, <u>toplumda emniyet yerine korkunun hüküm sürmesi</u> ve (mal yüzünden) cinayetlerin işlenmesine kıyasla önemsiz bir durumdur. Bu konuda Şâri’in hükmünü eleştirenlere; “Kaç soygun girişimi mal sahibinin ölümüyle sonuçlanmıştır?” ve “Hırsızlık konusunda İslam’ın getirmiş olduğu had uygulandığında her yıl kaç el kesilmektedir?” diye sorun. Rasulullah (s)’in; “Gücünüz yettiğince had cezalarını şüphelerle düşürün.” hadisi gereğince şüphe hâlinde hadlerin uygulanmadığını da hatırlatmayı unutmayın (s.183).</p>
<p>İstatistikler incelendiğinde, Allah’ın hükmü ile eli kesilenlerin sayısının, şehvetin gücü ve şeytanın aldatması sonucunda ölenlerin sayısıyla kıyas edilemez düzeyde daha az olduğu kesinlikle görülecektir. Cinayet vakalarını inceledikten sonra biri; “Hırsızın elinin kesilmesinin rahmet ya da hikmetle alakası yoktur.” derse bu kimse, mağdura değil suçluya/kâtile merhamet göstermiş demektir (s.185).</p>
<p>Önümüzde kâtil ve maktul, hırsız ve malı çalınan, tecavüzcü ve namusları kirletilmişler olmak üzere <strong>iki kesim</strong> insan bulunmaktadır. Bunun ötesinde ise içerisinde <strong>emniyetin hüküm sürmesi</strong> ve kötülüğün yayılmaması <strong>gereken bir toplum</strong> bulunmaktadır. O hâlde akıl sahibi bir kimseden merhametini bu iki gruptan birine tahsis etmesinin istendiğini farz edelim. Bu kimse merhametini saldırganlık yapan, cinayet işleyen, huzur içindekileri rahatsız eden, aşağılık işleri yayan ve kargaşanın kapılarını sonuna dek açan kişilere tahsis eder mi? Yoksa merhametini saldırıya maruz kalan, hissettiği korkunun emniyete dönüştürülmesi, içerisinde erdemin hükmetmesi ve iğrenç işlerin yok edilmesi gereken bir topluluğa mı tahsis eder? Bu noktada aklın kanunu şöyle diyecektir:</p>
<p>Şüphesiz rahmet ister fertler ister toplum bazında olsun <strong>suça maruz kalan</strong>a gösterilir. Şiddetli ceza ise suçluya uygulanır. Bu kimseleri ibret olsun diye cezalandırmak geriye kalanlar <strong>için bir rahmettir</strong>. Bu şekilde suçlu suçundan dolayı Allah’ın hükmünü hak etmiş olur; onun başına gelen akıbet kıyamet gününe değin apaçık bir şahit olarak kalır; böylelikle yoldan sapmış olana engel olunur, doğru yolda olan da yolundan sapmaz…” (s.187).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Birey’in ‘suçlu’ya dönüşmesine en baştan mâni olmak</strong></p>
<p>“Bir kimse çıkıp şöyle diyebilir: “Hırsızlık durumunda işlenen suçla verilen ceza arasında bir <strong>denklik</strong> yoktur. Zira çalınan mal yerine gelebilir. El ise bir kere giderse bir daha yeniden oluşmaz. Bu durumda suçla ceza arasında denklik yoktur.” Şüphesiz bu söz ilk bakışta muteber görülebilir. Oysa ne Allah katında ne aydınlara göre ne de toplumsal adalet ve herkesi kapsayıcı olan genel bir merhamet anlayışına göre bu asla itibar edilecek bir söz değildir. Çünkü insan eliyle düzenlenmiş kanunlar da Kur’an’ın hukuk sistemi de suç ile ceza arasında bir benzerlik bulunmasını şart koşmaz. Bu benzerlik yalnızca kısas cezasının uygulamasında gözetilir. Zira kısasın temelinde denklik bulunur.</p>
<p><strong>Kısas</strong> dışındaki cezalandırma şekillerinde denklik şart değildir. Çünkü hırsızın cezalandırılmasındaki amaç, başkasının malına zarar veren kişinin verdiği zarar veya yitip gitmesine yol açtığı faydaları yeniden temin etmesiyle gerçekleşecek olan <u>mali bir garanti değildir</u>. Bilakis bu cezada amaçlanan <strong>hırsızlık suçunun engellenmesi</strong>, bu günahı işlemeye niyetlenen kişilerin bu yanlış düşünceden men edilmesi ve bu suçu işlemenin fertler için kolay bir hâl almasına mâni olunmasıdır (s.189).</p>
<p>Böylece verilen ceza toplumsal bir onarım, genel bir reform ve toplumu oluşturan fertler için psikolojik bir engel ve sınırlama hâlini alır. Şüphesiz modern hukuk sistemleri de bu yöntemi benimsemiştir ve hırsızlık ve benzeri suçlarda çalınan malın miktarından çok hırsızın şahsına ve işlediği suçun toplum içerisinde korkunun yaygınlaşıp güvenliğin ortadan kalkması yönünde verdiği zarara bakarlar. Bu nedenle suçun alışkanlık hâlini alması ve tekrarlanması hâlinde ceza miktarı da artar. Bu gibi durumlarda suçla ceza arasındaki fark büyük olur. Hattâ suç alışkanlık hâlini almamışsa verilen ceza ile alışkanlık hâline geldiğinde verilen ceza daha farklıdır. Böylece cezanın oranı, suçlunun <strong>toplum için tehlike arz etmesi</strong> ve salıverilmesi hâlinde insanlar arasında bozgunculuğu ve kötülüğü yaygınlaştırma ihtimali oranında belirlenir.</p>
<p>İslam olaya bu şekilde bakmış ve cezalar özellikle de şer’î hadler konusundaki ilkelerini böylece genel olarak dile getirmiştir. Şüphesiz İslam kısas konusunda “Bakın ey aktif akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: sizden (artık) sorumlu davranmanız beklenir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>” (Bakara 2:179) derken, “İmdi, işledikleri suça karşılık Allah’tan ibret-i âlem bir <strong>müeyyide</strong> olarak hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir.” (Mâide 5:38) buyurur.</p>
<p>Bu durumda cezanın, suç işlememiş olanların suça bulaşmasına <strong>mâni olmak</strong> için verildiği gayet açıktır. O hâlde uygulanan bu müeyyidenin, niyet aşamasında suçsuz kimseyi bu cürmü işlemekten men etmek için konmuş ağır bir ceza olduğu anlaşılır (s.191).</p>
<p><strong>Suç bilimi</strong>nin ortaya koyduğu kesin sonuçlardan biri de bir suça verilecek olan cezanın suçun gizlenmesi, <u>örtbas edilebilmesi</u> ve kanunların bu konudaki hükümlerinden kaçmanın imkânı oranında <strong>artması gerektiği</strong>dir. Bu, suçlunun suçu işlemesi hâlinde kendini tedirgin hissetmesini sağlamak, alacağı cezayı hatırlayıp durmasını, çekinmesini ve böylece <u>suç işleyememesini temin etmek</u> için yapılır. Eğer hâlâ suç işleme konusundaki tavrını değiştirmezse hissettiği tedirginlik dikkatini dağıtacak, bu şekilde kendisini ele verecek bir iz bırakacak veya insanların kendisini fark edip yakalamalarına yol açacak bir belirti gösterecektir. Allah’ın insanlara olan merhametinin bir tecellisi olarak hiçbir suçlu, yaptığı işi belli eden yahut kendisine götüren bir iz bırakmadan büyük bir suç işleyemez.</p>
<p><strong>Hırsızlık</strong> suçu için de bu gizlilik hâli söz konusudur. Hırsızlık, yapısı gereği yalnızca gecenin koyu karanlığı ile örtülü olduğunda veya buna denk bir bilinmezlik içerisinde iken gerçekleşebilir. Bu nedenle hırsızlığa verilen cezanın suçlunun kalbine korku saçan ve onu tedirgin eden, böylece işini tamamlamadan suçunu ortaya çıkaran veya hırsızın kim olduğuna dair arkasında bir iz bırakmasına yol açan ‘<u>acımasız bir ceza’</u> olması, Hikmet Sahibi olan Şâri’in rahmetinin bir gereğidir.” (s.193).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsana hayvan muamelesi yapılmasını engellemek</strong></p>
<p>“<strong>Zina</strong> veya namuslu bir kadına <strong>zina iftirası</strong> atma suçlarına verilen ceza <strong>sopa</strong>dır. Atılan sopanın yanı sıra bu kişiler toplum içerisinde de <strong>deşifre</strong> edilirler. Allah Teâlâ, zina fiilinin cezalandırılması esnasında <u>zaaf göstermememizi</u> emreder:</p>
<p>“Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın!” (Nur 24:2). Kur’ani hukuk sistemi zinanın cezalandırılması konusunda son derece <u>tavizsiz ve sert bir tavır</u> takınmıştır. Çünkü İslam neslin korunması ve bedenlerin hastalıklardan muhafaza edilmesine büyük bir önem verir. Erkek ve kadınlar arasında var olan ilişkinin Allah’ın hükmü çerçevesinde yürütülmesini, hayvanlar gibi her önüne gelenle çiftleşmemesini ister. Kadın-erkek ilişkisinin insanın yüceliğine yaraşır düzeyde <u>değerli bir ilişki</u> olması ve bu ilişkinin insani var oluşun iki temel unsuru arasında daimî bir rahmet olarak varlığını sürdürmesi konularında son derece titizdir:</p>
<p>“Yine sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O’nun mucizevî işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>” (Rum 30:21).</p>
<p>Kur’an’ın hukuk sistemi, <u>insanın saygınlığına, kişilik ve zürriyet haklarına</u> büyük bir önem verir. Zinanın cezasını da bu fiilin insanın haysiyetini ayaklar altına alması ve onu hayvanlar düzeyine düşürmesi nedeniyle ağırlaştırmıştır (s.195). Ancak Avrupalılar ve onlara tâbi olan mukallitler bu cezayı çirkin görmüş ve zinakârlara acıyacakları tutmuş ve Allah’ın bu konudaki hükmüne itiraz etmişlerdir:</p>
<p><em>“Tecavüz söz konusu olmadıkça zinada suç unsuru yoktur. Ortada bir suç yoksa ceza da olmaz. Bu fiil bir cezayı gerektirse bile İslam’ın vermiş olduğu ceza, türü ve miktarı açısından son derece serttir(!)”</em> Bu lakırdılar bir tarafa, Allah Teâlâ kullarını hakka yöneltir ve onları doğru yola iletir.</p>
<p>İslam’ın zina suçuna bakışı onların bakış açısından farklıdır. Zira İslam zina suçuna insanın yaratılıştan gelen anlamını tahkir, soyun zayıf hâle getirilmesi, bedenlere bulaşan ve onları bozan hastalıkların yayılmasına yol açması, vicdanları ifsat etmesi, ne ailelerini ne de kendilerini koruyup gözetecek babaları bulunmayan ve toplum üzerinde bir yük olan çocukların doğmasına neden olması gibi açılardan bakmaktadır (s.197). Böylece zinaya karşı verilecek olan cezayı, yol açtığı <strong>sonuçlar</strong> oranında belirlemiş ve bunu yaparken <u>insanın hayvanlık düzeyine inmesine engel olma</u>yı amaçlamıştır. Şüphesiz bu ceza, işlenmiş olan suç türündendir. Çünkü zina etmiş olan erkek ve kadın işledikleri bu suçla hayvanların düzeyine inmiş olurlar. Bu nedenle de hayvanların cezalandırıldığı yöntem olan şiddetli bir dayak ile cezalandırılmaları her iki zinakâr için hak olur.</p>
<p>Bir insanın en düşük seviye olan hayvanlık seviyesine inmesi hoş görülemez. Bilakis normal bir kişinin olgun bir insana yaraşır tavırlar takınması beklenir. Zira varlıkların tabiatları, işledikleri fiiller, alacakları <u>ödüller ve cezalar konusunda bir denklik</u> gerektirir. İslam’ın bakış açısı budur. Aksi yönde görüş bildiren bu kimselere nefisleri bu suçu oldukça kısır bir anlayışla hoş göstermiştir. Onlar bu konuda ne fıtri ne de insani anlama dikkat ederler. Aynı zamanda bu suçun yol açtığı toplum ve sağlıkla ilgili sonuçları da göz ardı etmişlerdir. Böylece aralarında bu kötülük yayılmış, genç nesiller azalmış, ölümcül hastalıklar yaygınlaşmıştır. Bu kimseler psikolojik bir rahatsızlık olan Avrupa’nın vebası niteliğindeki zinanın yaygınlaştırılmasını doğuya taşımaktan da çekinmediler. Bunun sonucu olarak da bu iğrenç hastalıklar doğuda da vücut bulmuştur (s.199).</p>
<p>Garip olan bir durum da Batılılar ve taklitçilerinin, savaşlarda ve başkaları ile olan ilişkilerinde kan bağını ve anlaşmaları gözetmedikleri hâlde bedensel cezalar hakkında konuşmalarıdır. Bunun yanı sıra bedensel cezalar yapısı gereği kötülük olarak kabul edilemez. Bilakis bu cezalar yalnızca kişiye işkence etme hâlini dönüştüğünde kötü görülür. Her ceza böyledir. Şüphesiz bir suç işlenip ceza gerektiğinde cezanın nasıl olacağını kararlaştıran <strong>adalet ve ıslah</strong>tır.</p>
<p>Bu konuda maslahatın iki yönü vardır: Kişiler arasında <u>rahmetin sağlanması</u> yönü; <u>zararın giderilmesi ve muamelatta yumuşaklık</u>la gerçekleşir. Kazanç yönü ise <u>genel ve özel çıkarlar</u>ı sağlar. Her iki yön de birbirine bağlıdır ve ayrılmaz… (s.201).</p>
<p>Bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler <u>olmamak</u> için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz vesselam.” (235).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li><strong>Ebu Zehra,</strong> (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.179-235.</li>
<li><strong>İslâmoğlu,</strong> (2013). <strong>Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir</strong>, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2 c., 1359 s.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Kısası “âdil karşılık” ve “cezada denklik” olarak açarsak, kısasın hayat olduğu aklını kullanan herkesin kabul edeceği bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Çünkü adâlet toplumlar için hayat, zulüm ise ölüm demektir. Kısas adâletin tecellisidir. Kısasla ilgili bu iki âyetin hemen ardından vasiyetle ilgili âyetler gelmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Hırsızlık yapanın elini kesme uygulaması Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. İlk kez Kâbe’nin hazinesini soyan birine uygulanmıştır (İbn Kesir). Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır. Mesela Rasulullah seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyurmuştur (Ebu Dâvud, Hudûd, 19). Bir başka kaynakta “sefer” yerine “gaza” geçer ki bu ikisi ayrı durumlar olarak da anlaşılabilir (Tirmizî, Hudud 20). Bu nebevî talimatı hilafeti döneminde Hz. Ömer’in, ayrıca ordu komutanı Huzeyfe b. el-Yeman’in titizlikle uyguladığını görüyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy</strong>, suçları cezalandırmada suçluyu değil <u>suçu mahkûm etmeyi ve caydırıcılığı</u> öne çıkarır. Tüm Kur’ani cezalar üç vicdanı teskin etmeyi hedefler: Mağdurun, kamunun ve suçlunun vicdanı. Suçlunun vicdanını teskin etmek için önce suçluda bir vicdan inşâ etmek gerekir. Ebu Mihcen olayı İslam’ın mensuplarında nasıl bir vicdan inşâ ettiğinin destani bir göstergesidir. (…). Komutan Sa’d b. Ebi Vakkas -yenilmek üzere olan ordunun zafer kazanmasına sebep olan- Ebu Mihcen’e içki cezasını tatbik etmeye eli varmaz bırakır. Fakat Ebu Mihcen cezada ısrar eder. Muhtemelen Allah Rasulü’nün “İslâmî cezalar kefarettir.” müjdesi onu böyle davranmaya sevk eder. Israrlarına rağmen ordu komutanı kendisini cezalandırmayınca o da bir daha içki içmeyeceğine söz verir (İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut, 1406, II, 330-331; Taberî, Tarih, Kahire, 1987, III, 548-549).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Karşıt cinslerin yaratılış amacının çarpıcı beyanı: Bedende başlayıp onu aşarak ruhu kucaklayan sevgi, bu sevginin sonucunda hayat tohumunun toprağını bularak mahlukat ağacının en soylu meyvesi olan insana dönüşmesi. Bu sayede cinsellik <u>süflî bir arzu</u> olmaktan çıkıp <strong>ulvî bir hizmet</strong> hâlini alır. Tıpkı kâinat nasıl cazibe ipliği sayesinde kaostan kurtuluyorsa, insan da <u>meveddet</u>ten kaynaklanan bu cezbe sayesinde soyu tükenerek yok olmaktan kurtulur. Zevciyyet ve sükunetin <em><u>halk</u></em> fiili ile gelmesi, bunların mutlak Z<em>â</em>t’tan mümkin zâta yansıyan zâti bir tecelli olduğunu gösterir. Sevgi ve merhametin <em><u>ca‘l</u></em> fiili ile gelmesi ise bu ikisinin kulun fiiline bağlı olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu sonuncuların verilmesi için insani gayret şarttır. Meveddet ve rahmet, kadın ve erkeği birlikte tutan iki unsurdur. Sevgi tekâmül ettirilmezse, cinsellik tükenince o da biter. Fakat <strong>rahmet</strong> cinsellik bittikten sonra da sürer.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN GENİŞ DİN HÜRRİYETİNİ TAKDİR EDEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jun 2017 09:10:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[din hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[din ve inanç özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[gayrimüslimler]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[insanları saptırmak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsra 17:70]]></category>
		<category><![CDATA[Kâfirûn 109:6]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Lâ ikrâhe fîd dîn]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman toplum]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[sınıfsal ayrıcalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[üstün ve şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[Zorlama dinde yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=528</guid>

					<description><![CDATA[“We leqad kerremnâ benî âdem…: Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We leqad kerremnâ benî âdem</em>…:<br />
Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in -ön yargıların ve tahminlerin ötesinde- eşi benzeri olmayan bir genişlikte insanlara sunduğu <u>din ve inanç özgürlüğü</u>ne dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Müslüman toplumun düzenlenmesi ve temelinin oluşturulması konularında Kur’an’ın içermekte olduğu hükümlerin tamamı; <strong>canı, dini, soyu ve aklı</strong> <strong>koruyan</strong> kapsamlı bir sistemin oluşturulmasına yöneliktir. Bu toplumun, insani ilişkilerde peşinden gidilen doğru bir örnek olması ve dost olsun düşman olsun kendisi dışındaki <u>tüm insanlarla olan ilişkilerini</u> insani bir tanışıklık ve hürmet(saygı) üzerine kurması için erdem ve yüce bir ahlaktan oluşan sağlam bir örgüsü vardır:</p>
<p>“Ama doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu <strong>üstün ve şerefli</strong> kıldık. Karada ve denizde onlara ulaşım imkânı sağladık. Temiz ve helal besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Kur’an’ın kapsamlı sistemi, <strong><u>insan olmak</u></strong><u>tan kaynaklanan</u> bu yüceliği İslam devlet sistemi içerisine yerleştirmiştir. Ayrıca <u>umumi bir kardeşlik oluşturmak</u> veya orman kanunlarının ve gücün belirlediği hükümlerin gölgesinde değil de <u>erdem ve hikmetin gölgesinde</u> süren bir var oluş mücadelesi gerçekleştirmek adına her türlü insani ilişki içerisinde sağlam ve köklü hâle getirmiştir (s.129).</p>
<p>İslam’ın ilk yöneldiği şeylerden biri de <u>umumi ve ferdî özgürlüklerin korunması</u>dır. Zira <u>insanı insan yapan en önemli değerlerin başında</u> <strong>özgürlük</strong> gelir. O hâlde her kim özgürlüğe bir zarar verirse <u>insanlığa zarar vermiş</u> olur. Var oluş kanunu ve insanların kendisi üzere yaratıldıkları fıtrat gereğince hak etmiş olduğu özgürlüğünün bir kısmı her kimin elinden alınırsa bu kimsenin insanlığının ve kişiliğinin bir kısmı eksilir.</p>
<p>Ne var ki Kur’an’ın sağladığı bu özgürlük <u>mutlak</u> bir özgürlük değildir. Zira mutlak hakikat gibi mutlak özgürlük de somut bir şekilde hissedilmeyen ancak zihinde canlanan manevi bir olgudur ki bu zorlu ve kendisini yiyip bitiren varlık içerisinde gerçekleşmez. Şüphesiz mutlak bir hürriyetle hareket eden kimseler var olan tüm bağlarını kırarlar, sınırları çiğnerler ve serbestlikleri ölçüsünde kendileri dışındaki insanların özgürlüklerine zarar verirler. Bu nedenle İslam tüm bağlarından kurtulmuş olan bu tarz bir özgürlüğü hoş görmez. Çünkü böyle bir özgürlük bir şeyler inşa etmekten ziyade <u>var olanı yıkmak</u>tır (s.131).</p>
<p>Oysa İslam yalnızca ahlak, başkalarının haklarının korunması ve erdemli toplumun kendisinden istifade ettiği genel özgürlük anlayışı ile alakalı her ne varsa bunlarla sınırlanmış olan bir özgürlüğü koruma altına alır. Bu genel özgürlük ise âdil bir başkaldırış olarak bireylerin özgürlüklerine konulmuş sınırlamalardan meydana gelen ve herkesi gölgesi altına alan kapsamlı ve bütüncül bir özgürlüktür. Sa’d Zağlûl’ün de dediği gibi; “<u>Özgürlüğe getirilmiş olan her türlü sınırlamanın özgürlüğün temellerinden gelen bir gerekçeye dayanması icap eder. Aksi takdirde bu sınırlama bir zulümdür</u>.” (s.133).</p>
<p><strong>Din alanında baskı ve zorbalığın asla caiz olmadığına iman etmek</strong></p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, daha öncede açıkladığımız gibi yıkıma doğru gitmemesi kaydıyla her türlü özgürlüğün davetçisidir. Bu nedenle din edinme özgürlüğünü hoş görür ve güçlü bir sesle; “<strong><em>Lâ ikrâhe fîd dîn</em></strong>: Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır…” (Bakara 2:256) diye seslenir. Kendisine muhalefet edenler için bir açıklık ve netlik kazandırmak adına; “<strong>Sizin dininiz size, benim dinim bana.</strong>” (Kâfirûn 109:6) buyurur. Ne var ki Kur’an’ın nazil olduğu çağda gerektiği gibi anlaşılamamış olan bu değerli özgürlüğün ifade ettiği hakikatler insanlar tarafından ancak ilerleyen çağlarda idrak edilmiştir.</p>
<p>İslam, başkalarının haklı özgürlüklerini hiçbir şekilde sınırlanmaması adına sınırsız mutlak bir özgürlüğü hiçbir zaman hoş görmemiştir. O, Hıristiyanlara Müslümanların bayrağı altında kendi dinlerini yaşama hakkı tanır. Aynı özgürlüğü Yahudilere de verir. Hattâ Mecusilere bile kendi ibadethaneleri içerisinde dinî ayinlerini gerçekleştirme özgürlüğü tanır. Bu hoşgörüyle birlikte dışarıdan Müslüman gibi gözüküp içlerinde başka duygular barındıran kimselerin yolu olan zındıklığı hoş görmez. Çünkü bu yalnızca din özgürlüğünden istifade etmek değil <strong>insanları saptırmak</strong>tır. Aynı zamanda herhangi bir sebeple İslam’a girip daha sonra bir başka sebeple dinden çıkarak dinleri alay konusu yapan, hevalarının peşine düşmüş kimselere de hoşgörü ile bakmaz. Bilakis onların bu tavrını dinle oynamak ve dindar kimseleri saptırmak olarak görür… (s.133).</p>
<p>İslam kendi otoritesi altında kişilerin <u>diledikleri dine mensup olmaları özgürlüğünü garanti altına almış</u>, korumuş ve böylece İslam beldelerinde yaşayarak Müslümanların menfaatine olan her şeyden istifade edip Müslümanlar aleyhine olan her durumdan etkilenen gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti</strong> tanımıştır. Öyle ki bu kimseler, İslam’ın himayesi altında İslam’ın kendi mensuplarına tanımadığı özgürlüklerden de istifade etmişlerdir. Örneğin İslam içkiyi haram kılmış ve içki içen Müslümanlara had yani ceza uygulanmasını emretmiştir. Bununla birlikte Müslümanların hükmü altında bulundukları sürece gayrimüslimlere içki içmeleri konusunda müdahale edilmemiştir.</p>
<p>İslam domuzu haram kıldığı ve bir pislik olarak gördüğü hâlde gayrimüslimlerin onun etini tüketmelerine izin vermiştir… İslam kendi otoritesi altında yaşayıp ve onun âdil hükmü altında kaldıkları takdirde kendisine muhalif olanların özgürlüklerini korumada <strong>oldukça ileri</strong> gitmiştir. Zimmi yani İslam toprağında yaşayan gayrimüslim bir kimsenin caiz gördüğü içki veya domuza saldırıda bulunan kimseleri <u>cezalandırmıştır</u>… (s.135).</p>
<p>Bu uygulamanın sebebi Müslüman devletin himayesinde Müslümanlarla birlikte yaşamayı kabullendikleri takdirde gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti tanımak</strong>tır… (s.139).</p>
<p>İslam, yönetiminden razı olan gayrimüslimlere <strong>sınıfsal ayrıcalıklar</strong> vermektedir. Bu kimselerin İslam’ın kendilerine vermiş olduğu ayrıcalıkları alıp yönetime başkaldırmak ve İslam devletini alaya almak için bir bahane olarak kullanmaları hâlinde bu ayıp âdil olan İslam’ın ayıbı değildir. Bu noktada ayıp, zulmün inşası için adaleti suiistimal eden ve adalet ehlinin kendisine bağışlamış olduğu özgürlüğü âdillerin işini bozmak ve Allah’tan korkan takvalı kimselerin hükmünü yıkmak için kullanan hatalı insanların ayıbıdır. Kur’an-ı Kerim’in verdiği ve onu beyan eden Rasulullah’ın (s) açıkladığı dinî özgürlüğün gölgesinde ilk asırlardaki gayrimüslimlerin Kur’an’ın hükmüne uygun yönetim altında, <u>kendi dinlerine mensup olan milletlerin bile kendilerine ihsan etmedikleri dinî bir özgürlük içerisinde yaşadıklarını</u> görürüz. Zira kendi mezheplerinden birinin otoriteyi elinde bulundurması, her fırkanın bir diğerini gücün kılıcı ve otoritenin şiddeti ile <u>kendi mezhebine girmeye zorlaması</u> din özgürlüğünü ortadan kaldırıyordu.” (s.139).</p>
<p><strong>Hak ve özgürlüğün başkaları için de vazgeçilmez olduğunu kabul etmek</strong></p>
<p>“Raşit halifeler <u>âdil bir din özgürlüğünün anlamını kavramış</u> olduklarından dolayı hiçbir zaman bir kimseyi dininden kaynaklanan bir nedenle zor duruma sokmamışlardı… Mesela Ömer bin Hattab (r), halkının çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu bölgelere tayin ettiği valilerin işleri hakkında soruşturma yapardı. Onların çalışmaları hakkında sorduğu ilk soru, <strong>gayrimüslimlere nasıl davrandıkları</strong> olurdu. Eğer valilerin bu kimselere iyilikle muamele ettiklerini öğrenirse onlara adaleti emrederdi. Eğer durum böyle değilse valiyi <u>azleder ve cezalandırırdı</u> (s.141).</p>
<p>Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümlerle devleti yöneten Halife Ömer (r), mazlumların hakkı gerçekleşsin ve kalpleri mutmain olsun diye kendi huzurunda bir Kıpti gencin kendi eliyle Mısır valisine misillemede bulunmasını emretmiş, sonra da Amr bin el-Âs’a; “Ey Amr! Annelerinden hür kimseler olarak doğan insanları ne vakit köleleştirdiniz?” diyerek tüm insanlığa ölümsüz bir hikmeti miras bırakmış bir yöneticidir.” (s.143).</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim’in kendisini inkâr edenlere de özgürlüğü cömertçe bağışlamıştır. Çünkü o, bu özgürlük içerisinde <u>sadık ve özgür Müslüman kimliği</u>ni inşa eder. Hakikatte özgür olan o kimsedir ki; <u>özgürlüğü kendi nefsine uygun gördüğü gibi kendisi dışındakilere de uygun görür</u>. Kendi arzuları peşinde koşup, kendisi dışındaki kimselerin özgürlüğünü zalimce sınırlayanlar ve başkasının özgürlük alanını daraltarak kendi alanlarını genişletenler <u>gerçekte hür değillerdir</u>. Kur’an’ın kendisine iman etmemiş kimselere tanıdığı bu din özgürlüğü, İslam hakkında konuşurken kimi zaman insafa gelen Avrupalı araştırmacı bilim adamlarının gözlerini kamaştırmaktadır. Mesela, “<em>Hadâratu’l-Arab</em>: Arap Medeniyeti” isimli eserinde Gustave Le Bon’un kaleme aldıklarını bir okuyun:</p>
<p>“Din davetçileri içinde varlığına oldukça az rastlanan bir dehaya sahip olan geçmişteki halifeler, <u>din sistemlerinin zorla dayatılan kurallardan oluşmadığını idrak etmiş</u> ve Suriye, Mısır, İspanya ve ele geçirdikleri diğer tüm toprakların ahalisine <u>büyük bir şefkatle muamele etmişlerdir</u>. Bu kimseleri kendi düzen ve inançları üzere rahat bırakmış ve -geçmişte ödemekte oldukları vergilerle kıyaslandığında aralarında emniyetin sağlanması için ödedikleri- basit bir cizye dışında hiçbir zorunluluk yüklememişlerdir. Doğrusu hiçbir millet, ne Araplar kadar merhametli ve hoşgörülü fatihlere ne de onların dini kadar hoşgörülü bir dine şahit olmuştur.” (s.145).</p>
<p><strong>İslam’ın muhaliflerine tanıdığı geniş özgürlük alanını gözetmek</strong></p>
<p>“İslam, inançları konusunda Müslümanlara muhalefet edenlere de geniş bir özgürlük alanı tanımıştır. O hâlde insaflı kimseler, Kur’an’ın otoritesi altındaki Yahudi ve Hıristiyanların faydalandıkları bu özgürlükle Avrupalıların bugün kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı gösterdikleri davranışlar arasında bir kıyaslama yapsınlar! (s.147).</p>
<p>Şimdi insaf sahipleri Kur’an-ı Kerim’in bu geniş özgürlük modeli ile Birleşmiş Milletler topluluğunun Filistin’de yaptıkları arasında kıyas yapsınlar! Hiçbir anlaşma, fert, toplum ve insanoğlunu birbirine bağlayan hiçbir insani değer gözetilmeksizin ülke yerle bir edilmiş ve binlerce belki de daha fazla insan açlık, çıplaklık, şiddetli sıcak ve kara kış tarafından yok edilmek üzere memleketlerinden çıkarılmıştır. Ancak gerçek şu ki, bu durum kıyas götürmez. Çünkü böyle bir kıyas, yoktan var eden ve adalet sahibi olan Allah’ın hükmü ile yaratılmış zalim bir kulun verdiği hüküm arasında karşılaştırma yapmaktır. Ruhu güçlendiren bir kararla madde ve şehvetin egemen olduğu bir kararın, Kur’an’ı indirenin sağlamlaştırdığı birleştiren ve bir araya getiren insani kardeşliğin ve kalbin verdiği bir karar ile insanoğlunun vahşiliğinden doğan bir kararın kıyaslanması kabil değildir.</p>
<p>İslam’ın Kur’an nassı ile verdiği bu özgürlük, kendi bayrağı altında yaşayıp kendi emirlerine muhalefet edenler içindir. Müslümanların oluşturduğu topluma verilen özgürlük ise erdem, dinî hükümler ve başkalarının hakları gibi sınırlarla kuşatılmış bir özgürlüktür. Kur’an-ı Kerim özgürlüklerin tamamını <strong>erdem ve hakların gözetilmesi</strong> dairesinde koruma altına almıştır (s.149).</p>
<p>Kur’an, bir <u>saldırganlık içermediği sürece insanlara fikirlerini dile getirme özgürlüğü</u> tanımıştır. Kendisine vahiy indirilen, günahtan korunmuş bir kimse olduğu hâlde Nebi (s), kendisini eleştirenleri dinlerdi. Hattâ kimi zaman bunların bir kısmı haddi aşar, kendilerini sınırlayan bağları koparır ve ifade özgürlüğünü istismar eder şekilde kullanırlardı. İşte böyle zamanlarda bile Nebi (s) onlara doğruyu izah eder, onları hidayete çağırır; şefkat, yumuşak huyluluk, vakar ve sabırla bu kimseleri hevalarına saplanıp ciddiyetten kopmamaları için hakikate davet ederdi…” (s.151).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>. (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 240 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
