<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kafkasya Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/kafkasya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://p.fethigungor.net/etiket/kafkasya/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Apr 2019 18:12:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E İSLAM ÂLİMLERİNİ TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2019 18:07:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULLAH HERERÎ]]></category>
		<category><![CDATA[ÂLEMİN ALLÂMESİ ZAHİD KEVSERİ]]></category>
		<category><![CDATA[AYETULLAH HUMEYNİ]]></category>
		<category><![CDATA[BEYHAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[CEMALETTİN AFGANİ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[EBU’L-HASEN NEDEVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[EMİR ŞEKİB ARSLAN]]></category>
		<category><![CDATA[FAHREDDİN RAZİ]]></category>
		<category><![CDATA[FERDÎ DİRENİŞLER]]></category>
		<category><![CDATA[FERİD VECDİ]]></category>
		<category><![CDATA[GAZÂLİ]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[HAYAT DÜSTURU KUR’AN]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İBN MEYMUN]]></category>
		<category><![CDATA[İBN TEYMİYYE]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şamil]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[MAĞLUPLAR GALİPLERİ SÜRATLE TAKLİT EDER]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[MEZHEPSİZLİK DE BİR MEZHEPTİR]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[NAZM-I CELÎL]]></category>
		<category><![CDATA[NECİP FAZIL]]></category>
		<category><![CDATA[SADREDDİN YÜKSEL]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİBLÎ NUMANÎ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=865</guid>

					<description><![CDATA[Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını aktarmıştım (<strong>1</strong>).</p>
<p>Eserin birinci bölümünü oluşturan çocukluk hatıraları ile Maraş’tan Şam’a, Libya’dan Cezayir’e, Marakeş’den Yemen’e uzanan uzun ilim yolculuğuna ilişkin bir yazımı (<strong>2</strong>) ve eserin ikinci bölümünü oluşturan seyahatleri, gözlemleri ve analizlerini konu alan bir başka yazımı daha Fikri Hoca hayattayken yayımlamıştım (<strong>3</strong>).</p>
<p>Bu haftaki yazımda “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” (<strong>4</strong>) isimli eserimizden üstadın İslâm âleminin tanınmış âlim ve mütefekkirlerine ilişkin değerlendirmelerine örnek teşkil edecek bir demet iktibas etmek istiyorum.</p>
<p><strong>Mehmet Akif’in Teşhisine ve Çözüm Önerisine Katılmak</strong></p>
<p>“İslâm âlemi Batı karşısında önceden veren el konumundaydı. Mesela, İslâmiyet Batı ilerlemesinde en büyük pay sahibi olan Rönesans’a ilham olmuştur. Bağdat, Kurtuba vb. kentler en şaşaalı dönemini ‘alan el’ değil, ‘veren el’ olarak yaşamıştır.</p>
<p>Müslümanlar aynı kaynaklara bugün de sahiptir: Kur’an, sünnet, icma, kıyas. Kurtuba’da, Nişabur’da, Tahran’da, İstanbul’da o zaman aydınlığı yaşatan kaynaklar bugün de Müslümanların elindedir. Ama Müslümanlar bu kaynaklardan uzak düşmüş durumda, onları anlamıyorlar (s.165).</p>
<p>Sömürü sisteminin kanlı ayakları altında inleyen ve o sisteme karşı direnmeyi düşünemeyen Müslümanlar birinci kaynak olan Kur’an-ı Kerim’i, Akif’in dediği gibi mezarlarda okunmak, duvarlara asılmak için indirilmiş zannediyorlar. Ya açıp fal bakıyoruz ya da mezarda ölülerimiz için okutuyoruz. Hâlbuki <strong>Kur’an bir hayat düsturudur</strong>. Ama ne yazık ki, Kur’an’a Müslümanların dirliğini koruyan bir kitap olarak bakma anlayışı yok olmuştur:</p>
<p>Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,</p>
<p>Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.</p>
<p>“Böyle gördük dedemizden” diye izmihlâli</p>
<p>Boylayan bir sürü milletlerin hâli,</p>
<p>İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!</p>
<p>Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?</p>
<p>Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur’ân’ın,</p>
<p>Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın:</p>
<p>Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;</p>
<p>Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına!</p>
<p>İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,</p>
<p>Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!</p>
<p>(Safahât, İkinci Kitap, s.170).</p>
<p>Oysa Müslümanlık insanın yirmi dört saatini düzenleyen bir sistemdir. Bir Müslüman toplumun başka bir toplumla, insanın Allah’la ve nefsiyle olan ilişkilerini tanzim etmiş, beşeriyetin saadetini ve mutlak adaleti temin için gelmiş bir kitaptır Kur’an. <strong>Böyle bir düsturu ihmal etmek</strong>, İslâm’a en büyük ihanettir.</p>
<p>Avrupa küll halinde İslâm’a hücum ederken, her yönüyle İslâm’ı yok etmek, yapamazsa karıştırmak ve zayıflatmak için geliştirdiği <strong>sömürge sistemine karşı</strong> çıkan güçler; Kafkasya’da İmam Şamil, Hindistan’da, Fas’ta, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Türkiye’de İstiklal Harbi gibi mücadeleler birbiriyle tesanüdü bulunmayan <strong>ferdî direnişler</strong> olmuştur. Batı’nın küll hâlindeki saldırısına külliyen bir direnişle karşılık verilememiştir.</p>
<p>İslâm âleminin zayıflamış ve kendisine olan güveni yitirmiş olması, Batı’dan gelen her şeyi güzel kabul etmesi, İbn Haldun’un ‘mağluplar galipleri süratle taklit eder’ tezini doğrulamaktadır.” (s.166).</p>
<p><strong>Suriye Meselesinde Said Ramazan el-Bûtî’yi Anlamak</strong></p>
<p>“Ramazan el-Bûtî’nin öldürülme şekline çok üzüldüm. Mısır’a vize alamayınca Suriye’ye gitmiştim. Benim hocamdı, nahvi çok güzel anlattı bize. Doktora yaptı, Şam Üniversitesi’nde çalıştı, kurucu dekan Mustafa Sıbai vefat edince o dekan olmuştu… (s.168). Ramazan el-Bûtî, mutekit bir Müslümandı. Babası Şam fakihi denilecek kadar iyi bir İslâm hukukçusu idi… (s.172).</p>
<p>Ramazan el-Bûtî, babası gibi kendisi de tetebbuat sahibi, gerçek bir araştırmacı. Eserlerini temin edip inceledim, İslâm fıkhına derinlemesine vâkıf bir kimse olduğunu ispat etmiş biridir. Gerek Cezayir’de gerek Şam’da kendisiyle karşılaşıp sohbet etmişliğim vardır. Onda anlayamadığım tek şey, Beşşar ve babası hakkındaki tutumudur. Cezayir’de bu konuda kendisine sordum, Hama ve Humus zulmü ortadayken Esad’a niye destek olduğunu sordum, “fitne” deyip geçiştirdi. Gazetelerde Beşşar’ı desteklediğine dair fetvalar verdiğini okudum, acaba bunu da mı fitne diye geçiştirdi? En son Beşşar hakkındaki tutumunu değiştirdiğini, aile efradını Türkiye’ye gönderdiğini, Beşşar’ın zalim olduğunu söylediğini Yeni Şafak gibi bazı gazetelerde okudum. Bu doğru ise Beşşar’ın zalim olduğunu kabullenmiş olabilir.</p>
<p>Türkiye’de Bûtî’ye saldıranlar olmuştur. (İstanbul’a gelen) Cevdet Said’i ziyaretten dönerken, Hayrettin Karaman’ın ona bir itirazını okumuştum. Anlamadan itiraz etmiş. Bûtî’yi de anlamadan hemen saldıranlar var. Ben o kanaatte değilim. Bûtî Eş’ari’dir. Gerçi o mezhep meselelerini aştı. Ehl-i Sünnet’e mensuptur (s.173).</p>
<p>Bûtî şöyle düşünmüş olabilir: Suriye’de ekseriyet tarafından kabul edilen bir nizam var. Karşı çıkanlar; Müslüman Kardeşler, Vahhabiler, Selefiler. Dolayısıyla mevcut nizamın çökertilmesinin fitne ve kargaşa getireceğini, var olandan daha iyi bir durum ortaya çıkmayacağını, bir İslâm devleti kurulması için dengelerin uygun olmadığını, mevcut düzenin korunmasının ehven-i şer olduğunu mu kabul ediyordu acaba?</p>
<p>Bûtî’nin dediği gibi, çeşitli yerlerden gelen teröristler de var muhalifler arasında. Bunların İslâmî nizam kurmak istediği nereden malum? Mevcut düzenin teröristler tarafından getirilecek kargaşadan daha ehven olduğunu mu düşünüyordu acaba Bûtî? Bûtî hakkında hüküm verirken bunlara dikkat etmek gerekiyor.</p>
<p>Her ne olursa olsun, Bûtî de bir insandır, insanlar hatadan hâlî değildir, o da hata işlemiş olabilir. Ama, o gerek Arap gerekse İslâm âleminde yazdığı eserlerle ehliyetini tescil etmiş bir ilim adamı, bir İslâm mütefekkiri idi. Yazdığı eserleri derinlikli, konuları zaruri, sıradan bir âlim olmayıp gerçek anlamda ictihad edebilen, kaynaklardan istifade etme yeteneği olan bir insandı. Sadece kendi memleketine değil tüm İslâm âlemine mâl olmuş, inançlı bir âlimin bu şekilde, camide talebelerine ders verirken bombalanarak hayatına son verilmesi, esas itibarıyla ilme, irfana, barışa, huzura yakışmadığı gibi ilme, hikmete, fikre, hürriyete, barışa hürmetsizlikten başka bir anlam ifade etmez. Böyle kanlı bir saldırıyı hangi taraftan gelirse gelsin kınıyorum, hiçbir şekilde tasvip etmiyorum.” (s.174).</p>
<p><strong>Zahid Kevseri’nin İlmî Kudretini ve Mücadelesini Takdir Etmek</strong></p>
<p>“Zahid Kevseri sadece Türkiye için değil, sadece Mısır ve Suriye için değil, bütün İslâm âlemi için ilmi neşreden, gerçekleri yayan, İslâmî gerçekleri temsil eden büyük bir şahsiyet, büyük bir allâmedir. O bakımdan meşgul olduğu konular da âlemîlik (küresellik) vasfını taşımaktadır. O dünya çapında problemlerle meşgul olmuştur. Çünkü kendisine her yerden konular sorulur ve Kevseri’nin ağzından bu soruların cevapları öğrenilmek istenirdi.</p>
<p>Mesela Hindistan’dan gelen konular, sorulan sorular yani yazılan kitaplar. Nitekim Kevseri çeşitli coğrafyalarda yazılan kitaplara mukaddime yazardı. Gerek Mısır gerek İran gerek Suriye, her İslâm bölgesinde çıkan İslâmî konulara mutlaka bir cevap verir, o meseleyi tahkik eder, o mesele hakkında görüş bildirirdi. Onun için Kevseri’nin makaleleri bu şekilde toplanmış oldu. Aynı zamanda mukaddimeleri de öyledir. Beyhaki’ye yazdığı gibi, İbn Meymun’un kitabına yazdığı gibi. Ebu Hanife ile ilgili kitap yazan Cüveyni, Gazâli, Fahreddin Razi -ki bunların üçü de feylesof sayılır- gibi ulemaya çok sert cevaplar verdi.</p>
<p>İşte bu şekilde Kevseri, <strong>âlemin allâmesi</strong> kabul edildiği gibi, üzerinde durduğu konular da İslâm âlemine, hatta insanlık âlemine taalluk eden meselelerdi. Çünkü İslâmiyet, ‘risale’si yani mesajı bütün insanlar için gönderilen bir dindir. Konuları da tabii ki âlemşümul olacaktır. Kevseri de mevzulara bu şekilde yaklaşmakta idi. Onun için Kevseri meselesi üzerinde daha uzun durmak istedim. Esasında Kevseri’nin hayatı, kitapları, makaleleri, mukaddimeleri hakkında bir kitap hazırlamak istiyorum… (s.175).</p>
<p>… İç ve dış sömürülerin tümüne son verilmelidir. İşte o vakit, İslâm’ın gerçek prensiplerini savunduğumuzu ispat etmiş oluruz. Gerçek manada Müslüman oluruz. Allah, Peygamber’in şemsiyesi altında buluşan, İslâm’ı bu şekilde bütün beşeriyete ulaştıran Müslümanlardan eylesin hepimizi.</p>
<p>İşte hayatı boyunca yazdığı bütün makaleler, kitaplar, mukaddimeler ile İslâm dininin hakikatini göstermeye çalışan İmam Kevseri’nin gayesi de bu temas ettiğim noktalardı. Bunun için büyük mücadeleler verdi.</p>
<p>Kendisine hücum eden kimselere karşı tahammül ederek, İslâm’ı savundu. Bilhassa İbn Teymiyye’yi örnek gösteren kişiler tarafından -ki Kevseri bunları putçular diye anar haklı olarak-, bir taraftan hadisi, sünneti inkâr edenlere, ictihad hareketi dolayısıyla oluşan İslâm hukukuna saldıranlara karşı müthiş bir mücadeleye girişmişti ki bununla da İslâm’ın ana amaçlarını savunmuş oldu.</p>
<p>Mezhepler kaldırıldıktan sonra neyi tatbik edeceğiz? İctihad hareketini mi inkâr edecekler? Kevseri diyor ki: “Mezhepsizlik davası dinsizliğe açılan bir köprüdür.” Suriye’deki kargaşada öldürülen Bûtî ise; “Mezhepsizlik de bir mezheptir.” demişti. Ona göre mezhepsizler Hz. Ömer’in ve Hz. Ali’nin ictihadını reddetmektedirler. Bilhassa dört imamı, hadisi ve diğerlerini reddetme hareketini başlatan onlardır. Tamamen İslâm’ı yıkmaktan başka amaç taşımayan bu mezhepsizlik hareketini kabullenmek mümkün değildir. Zira bu hareketler dinsizliğe götürür (s.193).</p>
<p>Kevseri’nin, cihanşümul bir şekilde vermiş olduğu mücadelede kastı ve arzusu İslâm fıkhını tatbik etmek ve <strong>ictihad hareketini koruyarak</strong> buna ictihad eklemekti. Birtakım inkâr hareketleri, Allah’ı ‘halk’a benzetmek, Allah’ı ‘halk’laştırmak, ‘mahlûk’ ile ‘Hâlik’ arasında fark gözetmemek suretiyle İslâmiyet’i parçalamaktan başka bir amaca hizmet etmezler. İşte İmam Kevseri, bu amaçlara karşı çıkarak İslâm’ın bütünlüğünü ve gerçekliğini savundu. Nasıl Kevseri, cihanşümul bir şekilde kabul gördü ise, hukuk birliğini, inanç birliğini savunduysa, bugün de İslâm devletlerinin İslâm şemsiyesi altında yaşamalarını savunanlar Kevseri’nin çizgisindedirler. İnşâAllah Kevseri’nin çizgisinde gidenlerden oluruz.” (s.194).</p>
<p>Üstat Fikri Tuna’nın İmam Gazâlî, İbn Teymiyye, Şiblî Numanî, Cemalettin Afgani, Malik Bin Nebi, Abdullah Hererî, Mustafa Sıbai, Mustafa Sabri, Ayetullah Humeyni, Ebu’l-Hasen Nedevî, Emir Şekib Arslan, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, Ferid Vecdi, Muhammed Abduh, Said Nursi, Sadreddin Yüksel ve Necip Fazıl gibi yüzlerce âlim ve mütefekkir hakkındaki hâtırat ve değerlendirmelerini kitabın indeksinden yerini bularak okuyabilirsiniz.</p>
<p>Merhum üstadın ilminden ve fikirlerinden istifade etmeyi, hatıratını ve fikirlerini anlattırıp yazmayı, hayatının hasılası mesabesindeki bu kıymetli çalışmayı vefat etmeden hemen önce prova baskı da olsa kitap hâlinde basıp takdim ederek ölüm döşeğinde büyük huzur ve memnuniyet duymasına vesile olmayı nasip ettiği için Yüce Allah’a hamd ediyorum. Zaten bütün çabalarımız en sonunda “elhamdülillah” diyerek sahip olduğumuz tüm nimetleri bize bahşeden Rabbimize hamd edebilmek değil midir?</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1- Fethi Güngör; “<strong>Fikri Tuna Hoca’yı Yakından Tanımak</strong>”, www.dirilispostasi.com/makale/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak-5cabbc42c0d1c563a6401b8b, 09.04.2019.</p>
<p>2- Fethi Güngör; “<strong>Saklı Ulemâyı Keşfedebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1581-sakli-ulemyi-kesfedebilmek.html, 09.11.2015.</p>
<p>3- Fethi Güngör; “<strong>Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html, 16.11.2015.</p>
<p>4- Fethi Güngör; <strong>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul, Mart 2019, ciltli, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABHAZYA’YI FİİLEN VE RESMEN TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abhazyayi-fiilen-ve-resmen-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abhazyayi-fiilen-ve-resmen-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Oct 2018 07:38:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[25. YILDÖNÜMÜ]]></category>
		<category><![CDATA[ABHAZYA CUMHURİYETİ]]></category>
		<category><![CDATA[ABHAZYA ZAFERİ]]></category>
		<category><![CDATA[Adıgey Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[BABUŞARA]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞIMSIZ DEVLETLER TOPLULUĞU]]></category>
		<category><![CDATA[BALTIK ÜLKELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[BDT]]></category>
		<category><![CDATA[BERİA]]></category>
		<category><![CDATA[BOMBORA]]></category>
		<category><![CDATA[Çeçenistan]]></category>
		<category><![CDATA[ÇERKESK]]></category>
		<category><![CDATA[DAĞISTAN]]></category>
		<category><![CDATA[DR. CEMALETTİN ÜMİT]]></category>
		<category><![CDATA[DZHANSUKH LAZBA]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[GAGRA]]></category>
		<category><![CDATA[GROZNİ]]></category>
		<category><![CDATA[GUDAUTA]]></category>
		<category><![CDATA[GÜRCİSTAN]]></category>
		<category><![CDATA[II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İİT]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[KABARDEY-BALKAR]]></category>
		<category><![CDATA[KADIN SAVAŞÇILAR]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[KARAÇAY-ÇERKES]]></category>
		<category><![CDATA[KEFKEN]]></category>
		<category><![CDATA[KILIÇ OPERASYONU]]></category>
		<category><![CDATA[KIRIM]]></category>
		<category><![CDATA[MAHAKÇALA]]></category>
		<category><![CDATA[MARŞAN]]></category>
		<category><![CDATA[MÂVERÂU’L-KAFKÂS]]></category>
		<category><![CDATA[MAYKOP]]></category>
		<category><![CDATA[MERKEZÎ KAFKASYA]]></category>
		<category><![CDATA[NALÇİK]]></category>
		<category><![CDATA[NAURU]]></category>
		<category><![CDATA[NİKARAGUA]]></category>
		<category><![CDATA[OÇAMÇIRA]]></category>
		<category><![CDATA[ÖMER DURAN]]></category>
		<category><![CDATA[ORTAASYA TÜRK CUMHURİYETLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[RAHMİ DENİZ ÖZBAY]]></category>
		<category><![CDATA[RİTSA]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAMİL BASAYEV]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAMİL YAŞBA]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAPSIĞ KIYISI]]></category>
		<category><![CDATA[SETENAY NİL DOĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[SOÇİ]]></category>
		<category><![CDATA[SOHUM]]></category>
		<category><![CDATA[SOHUMKALE]]></category>
		<category><![CDATA[SOSNALİYEV SULTAN]]></category>
		<category><![CDATA[Stalin]]></category>
		<category><![CDATA[TAŞKENT ANLAŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[TAYVAN MODELİ]]></category>
		<category><![CDATA[TRANSKAFKASYA]]></category>
		<category><![CDATA[VADİM HARAZİYA]]></category>
		<category><![CDATA[VENEZUELLA]]></category>
		<category><![CDATA[VLADİMİR ARDZINBA]]></category>
		<category><![CDATA[YAĞAN İBRAHİM. SELÇUK SIMSIM]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ KAFKASYA GAZETESİ]]></category>
		<category><![CDATA[ZAKAVKAZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=773</guid>

					<description><![CDATA[Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlık savaşını zaferle sonuçlandırmasının üzerinden 25 yıl geçti. 30 Aralık 1922’de kurulan ve 22.400.000-km² büyüklüğünde devasa bir büyüklüğe ulaşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) 21 Aralık 1991’de dağılması, sadece Ortaasya Türk Cumhuriyetlerinde ve Baltık ülkelerinde değil Kafkasya bölgesinde de önemli gelişmelere sebebiyet vermişti. Transkafkasya (Zakavkaz/ Mâverâu’l-Kafkâs) ülkeleri yanında Merkezî Kafkasya’da da bağımsızlık iradesini [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlık savaşını zaferle sonuçlandırmasının üzerinden 25 yıl geçti. 30 Aralık 1922’de kurulan ve 22.400.000-km² büyüklüğünde devasa bir büyüklüğe ulaşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) 21 Aralık 1991’de dağılması, sadece Ortaasya Türk Cumhuriyetlerinde ve Baltık ülkelerinde değil Kafkasya bölgesinde de önemli gelişmelere sebebiyet vermişti.</p>
<p>Transkafkasya (Zakavkaz/ Mâverâu’l-Kafkâs) ülkeleri yanında Merkezî Kafkasya’da da bağımsızlık iradesini ortaya koyan iki ülkeden biri olarak Abhazya (diğeri Çeçenistan), Gürcistan’ın işgal girişimini onüç aylık bir zorlu direnişin ardından püskürtebilmişti.</p>
<p>Demir perdenin yıkılması üzerine atayurdu Kafkasya’ya ilk seyahatimi gerçekleştirmek üzere büyük bir heyecanla yola koyulmuştum. İstanbul’dan Trabzon’a gidip oradan gemiyle Soçi’ye geçerek Şapsığ kıyısından Adıgey Cumhuriyeti’ne, oradan da Dağistan’a kadar tüm cumhuriyetleri ziyaret ederek Mahaçkala’daki bir kongreye katılacaktım. Ne var ki 14 Ağustos 1992 sabahı Trabzon’a ulaştığımda Soçi seferinin iptal edildiğini, geminin Batum’a giderek gümrük işlemlerinin orada yapılacağını öğrendim… Meşakkatli bir yolculuktan sonra Soçi’ye, oradan Maykop’a, Çerkesk’e, Nalçik’e, Grozni’ye ve nihayet Mahakçala’ya ulaşmıştım. Özellikle Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetlerinde Abhazya’ya destek mitinglerine şahit olmuştum…</p>
<p>20 Ekim 2018 Cumartesi günü saat 14:00-18:00 arasında İstanbul’da <strong>Kafkas Vakfı</strong> genel merkezinde “Abhazya Bağımsızlığının 25. Yılı” başlığıyla gerçekleştirilen panelde ilk oturumun başkanlığı şahsıma, ikinci oturumun başkanlığı Prof.Dr. Rahmi Deniz Özbay’a tevdi edildi. İlk oturumda üç akademisyenin, ikinci oturumda bir sivil toplum yöneticisi ile bir diplomatın toplam beş tebliğ sunduğu paneli katılamayanlar için özetledim. Tarihe not düşmek maksadıyla kamuoyuyla paylaşmayı da lüzumlu addediyorum.</p>
<p><strong>Abhazya’yı Anlamak</strong></p>
<p>İlk konuşmacı Ömer Duran, Abhazya bağımsızlık mücadelesine destek vermek maksadıyla Üsküdar-Bağlarbaşı meydanında düzenlenen bir mitingde tanıştığım ve daha sonra uzun yıllar dostluğumuzu sürdürdüğümüz bir akademisyen. 1970 Sakarya doğumlu, 1995 Mısır el-Ezher Üniversitesi mezunu, siyaset bilimi ve kamu yönetimi alanlarında yüksek lisans yapmış, halen İslam Hukuku alanında doktorasını tamamlamak üzere olan Duran, 1998-2003 yılları arasında Kafkas Vakfı Genel Müdürlüğü de yapmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve SETA’da çalışan Duran, on yıldır özel sektörde Ortadoğu danışmanlığı yapmaktadır.</p>
<p>“Abhazya’yı Anlamak” başlıklı tebliğinde Abhazya’yı demografik, coğrafi ve tarihî açıdan tanıtan <strong>Ömer Duran</strong>’ın tebliğini şöylece özetleyebiliriz:</p>
<p>“8660-km<sup>2</sup> toprağa sahip Abhazya’da, bir Karadeniz ülkesi olmakla birlikte Akdeniz iklimi hâkimdir. 220 bin nüfuslu ülkede 100 bin Abaza yanında Ermeniler, Rumlar, Ruslar, Megreller ve 20 bin civarında etnik Türk yaşamaktadır. Çoğunluğu Ortodoks Hıristiyan, az bir kısmı da sosyolojik anlamda Müslüman olan Abhazya’da, başkent Sohum ve Gudauta’da birer mescit bulunmaktadır. Ülkede kiliseler mevcut olup maalesef bugüne kadar minareli bir cami inşa edilebilmiş değildir. Abhazya’nın bağımsızlığından beri gündemde olan bu konu günümüze dek başarılamamıştır.</p>
<p>Sohum’da (Babuşara’da) altyapısı hazır bir sivil havaalanı bulunmaktadır. Gudauta (Bombora) havaalanını ise daha çok Rusya tarafından askerî üs olarak kullanılmaktadır. En büyüğü Sohum’da olmak üzere değişik limanları vardır. Gürcistan’a en yakın olan Oçamçıra limanı çoğunlukla Rus askerî gemileri tarafından kullanılmaktadır.</p>
<p>SSCB döneminde halklara birtakım haklar verilirken ‘100 bin’ sınır olarak kabul ediliyormuş. Bu nedenle bu rakamın bazen 100 binin çok az altında veya biraz üstünde olduğunu görebilirsiniz. Ancak adı Abhazya olan bu ülkede Gürcülerin nüfusu çok daha fazlaydı. Bu yüzden Abhaz nüfusunun kısıtlanması ve bugün Tiflis tarafından dillendirilen ‘Göçmen meselesi’ önemli bir konu olarak devam edegelmiştir. Özellikle Stalin döneminde had safhada ‘Gürcüleştirme’ politikaları güdülmüştür. SSCB döneminde Ruslar ve Gürcüler eliyle demografik çoğunluk oluşturmak için Abhazya’da planlı Gürcü iskânları gerçekleştirilmiştir. Ancak Abhazya’nın Gürcüleştirilmesi politikaları 19. yüzyılın ortalarına kadar götürülebilir. Abhazya’nın bir taraftan Ruslar tarafından istilası ve Gürcistan tarafından rahatsız edilmesi, Osmanlı Devleti’nin bölgede, Kırım ve Karadeniz’de zayıflamaya başlamasına paralel gelişmiştir. Abhazya’nın bu hale düşmesinin ilk sorumlusu Rusya’dır, ikincisi ise Gürcistan’dır. Burada tarih eleştirisi yapmamız gerekmektedir. Hem Rusya hem de Gürcistan Abhazya’yı yok etmeyi arzuluyordu. Dinî yapının da bunda payı olduğunu görüyoruz. Abhazlar gerçekten her dönem Rus istilasına ve işgaline karşı direnmişlerdir.</p>
<p>Abhazya’nın bu hale düşmesinin ilk sorumlusu Rusya’dır, ikincisi ise Gürcülerdir. Burada tarih eleştirisi yapmamız gerekmektedir. Her iki ülke de Abhazya’yı yok etmeyi arzuluyordu. Dinî yapının bunda payı olduğunu görüyoruz.</p>
<p>18. yüzyıl Osmanlı-Abhaz ilişkilerinin en yoğun olduğu yüzyıl idi. Bu dönemde Abhaz prensleri arasında ‘Rus taraftarları’ ve ‘Türk taraftarları’ şeklinde bir ayırım baş göstermişti… 1810’da Osmanlı Devleti’nin Abhazya’yı Rusya’ya bıraktığı kabul edilmektedir… II. Abdülhamid’in eşlerinden ikisi Abhaz idi. Sultan, kayınpederi Marşan’ı desteklemiş ve Sohum’u kurtarmak için diğer gönüllü muhacirlerle birlikte Abhazya’ya göndermişti… Çıkartma sonrası, şehirdeki Abhazların da yardımıyla kısa süreli bir başarı elde edildiyse de Ruslar şehri tekrar eli geçirdiler. Bu birlikteki askerlerin bir kısmı kendilerini Karadeniz limanlarına atarak canlarını kurtarmışlardır. Kefken’e gelen Abhazların da Sohumkale çıkartmasına katılan bu gönüllüler olduğu aktarılmaktadır. Artık, Abhaz prensleri arasında ‘Rus taraftarları’ ve ‘Türk taraftarları’ şeklinde bir ayırım baş göstermişti…</p>
<p>1921 SSCB Anayasası’na göre Abhazya, özerk değil <strong>bağımsız bir ülke</strong> olarak birliğe <em>de facto</em> katılmıştır. 1931 Anayasası’nda Stalin bu statüyü değiştirmiştir! Yine Gürcü asıllı Beria yüzlerce, hattâ binlerce Abhaz entelektüeli yok etmiştir!</p>
<p>Ağustos 1992’de Abhazya, Gürcistan’dan müzakere heyetinin gelmesini beklerken hapislerden salınmış barbarların da eşlik ettiği bir işgal ordusuyla karşılaşmıştır… Savaş 30 Eylül 1993 günü Abhazların zaferiyle sonuçlanmıştır. O tarihten günümüze kadar iki ülke arasında çok sayıda karşılıklı ziyaretler ve görüşmeler yapılmıştır.</p>
<p>Abhazların zaferiyle sonuçlanan 1992-1993 Gürcistan-Abhazya savaşında “Rusya’nın, Abhazya’yı desteklediği” spekülasyonlarına rağmen gerçek şu ki, Moskova kendi menfaati için ikili oynamıştır. Nitekim Abhazya’yı kapalı cezaevine çeviren Bağımsız Devletler Topluluğu <strong>(BDT) ambargosu, Rusya’nın eseri</strong>dir. Ambargo o kadar sıkı uygulanmıştı ki, akrabanızın yanına bile gidemiyordunuz! Arapların bir sözü var: “Bir toplum için musibet olan bir başka toplum için menfaat olmaktadır.” Abhaz-Gürcü ve Abhaz-Rus ilişkilerinde de bu kural aynen işlemiştir…</p>
<p>Artık ileriye bakmalıyız. Abhazya için, bünyesinde milyonlarca Kuzey Kafkasyalıyı barındıran Türkiye ile ilişkiler hayati önem arz etmektedir. Başta eğitim alanı olmak üzere STK’lara büyük iş düşmektedir. Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu dikkate alarak Abhazya’nın bağımsızlığını tanımasını da beklemeden adımlar atılmalıdır. Ancak 2008 yılında olduğu gibi bir sürpriz de olabilir. Bunun için Türkiye ile Abhazya arasında “<strong>Tayvan modeli</strong>” bir ilişki modeli olarak önerilebilir. Basit bir tanımla bu modele göre, tanıma olmasa da iki ülke birbirlerinin topraklarında ticari ofis kurarak, çıkarları gereği <strong>karşılıklı ticari ilişkiler</strong> kurabilirler ve yatırımlar yapabilirler. Bu ticari ilişkiler insani ilişkilerin de yolunu açacaktır.”</p>
<p><strong>Abhazya Direnişine Destek Veren Gönüllüleri Unutmamak</strong></p>
<p>Kafkas Vakfı tarafından (<strong>1</strong>) Abhazya’nın Gürcistan’a karşı kazandığı zaferin 25., bağımsız bir devlet olarak tanınmasının (<strong>2</strong>) ise 10. yıldönümü münasebetiyle İstanbul’da düzenlenen panelin ikinci konuşmacısı Doç.Dr. <strong>Setenay Nil Doğan</strong>, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. Bilkent Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında yüksek lisans programını, 2009 yılında Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde doktora programını tamamladı. Milliyetçilik, diaspora ve toplumsal cinsiyet gibi konularda çalışmaları çeşitli dergilerde yayımlanan Doğan halen Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nde görev yapmaktadır.</p>
<p>Bir kitap bölümü olarak da yayımlamış olduğu “Savaş ve Toplumsal Cinsiyet: Türkiye’den Abhazya Savaşına Katılan Kadınlar Örneği” başlıklı tebliğinde Doğan, şu hususları vurgulamıştır:</p>
<p>“1992 yılında 14 Ağustos’ta Abhazya’nın işgaline diyasporanın ve Kafkasya’nın tepkileri oldu. Diyasporadan 120-200 kadar gönüllü gitti. 7 de kadın gitti. Bu gidiş bazılarınca Abhazların kahramanlığının sembolü idi. Ancak “vatanperver dört kızın eteklerini erkeklere bırakarak savaşa gittiği” söylemi diyasporada pek de hoş karşılanmadı.</p>
<p>2012’de yedi kadınla görüştüm, 2013’te bu çalışmamı bir yerde sundum. Sonra bir kitapta bölüm olarak yayımlandı (<strong>3</strong>). Bu yedi kadınla derinlemesine görüşmeler yaptım. Savaşı nasıl hatırladıklarını ve Abhazya’nın, diyasporanın onları nasıl hatırladığını sordum… Sadece savaş hatıralarının dışına çıkmak gerektiğini de düşündüm.</p>
<p>Yaşları 19-24 arasında değişen Elif, Figen, Ayşegül ve Zeliha, Abhazya’da önce hemşirelik yapmak istediler. Ama Abhazyalılar cephede görevi tehlikeli bularak bunların hemşirelik görevine devam etmesine mâni oldular. Nitekim yetkililerin diyasporadan gelen erkeklere de emanet gözüyle bakıp onlara görev verirken ihtiyatlı davrandıkları da bilinmektedir.</p>
<p>Birgül, 30’larında sosyalist bir gazeteciydi. Hemşire olarak katıldı savaşa. Şamil Basayev’in taburuna katılmak istemişti… Moskova’da öldüğü için kendisiyle görüşemedim ama kızlarıyla görüştüm, yazılı anılarından bir kısmını okudular bana.</p>
<p>Görüştüğüm kadınlar, “biz ne yaptık ki” diyerek çok alçak gönüllü davrandılar. Mesela Yeşim hemşire olarak gitmişti. Hastanede çalışıyordu. Ama Sohum bombalandıktan sonra sokağa çıkıp -ailelerinin daha rahat bulabilmeleri için- cesetlerin fotoğraflarını çekmişti. Bir ölünün nasıl koktuğunu orada öğrendiğini söylemişti bana.</p>
<p>Yirmi yaşında Abhazya’ya gitmiş olan Özlem benimle konuşmak istemedi. Abhazya’ya giden ve bugün hayatta olan tek kadın odur. Bana “Abhazya’ya gelin, durumu kendiniz görün” demişti.</p>
<p>Abhazya savaşında ‘annelik’ çok ilginç bir şekilde karşımıza çıkıyor. Birgül hem silahlı pozlar veren bir savaşçı hem de çocuklarına reçel yaparken görüntülenen bir kadın mesela…”</p>
<p><strong>Kafkas Halklarının Dayanışmasını Güçlendirebilmek</strong></p>
<p>Panelde katılımcılarla da paylaştığım üzere, doktora çalışmam (<strong>4</strong>) kapsamında Nalçik’te alan araştırması yaptığım esnada Abhazya kahramanı <strong>Yağan İbrahim</strong>, cephede şahit oldukları olağanüstü bir durumu anlatmıştı bana:</p>
<p>“Konumunu tespit ettiğimiz işgal grubuna taarruz etmek üzere komuta ettiğim mangamla Sohum otelinden tam çıkmak üzereyken bir anda hava karardı, bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Mecburen yağmurun dinmesini bekledik. Ardından güneç açıverdi ve harekete geçtik. Hedefe yaklaştığımızda bir de ne görelim?! Şiddetli yağmurun üzerini açtığı mayınlar önümüzde duruyor! Allah’ın bu aleni yardımı olmasaydı bütün bir manga halinde can verecektik…”</p>
<p>İlk oturumun üçüncü konuşmacısı <strong>Selçuk Sımsım</strong> 1974 Hollanda-Rotterdam doğumlu. Sakarya Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümü mezunu. Kafkas derneklerinde üye ve yönetici olarak görev aldı. Türkiye’nin birçok ilinde sözlü tarih çalışmaları yürüttü. 2007 yılından bu yana ‘Apsuvara Çalışma Grubu’nda, 2014 yılından beri ‘Apsuara-Abazara Geliştirme Programı’nda ve ‘Abhaz-Abazin Dili, Folklor Araştırmaları ile Arşiv Materyallerini Koruma ve Geliştirme Programı’nda görev yapmaktadır. 2017 yılından itibaren “Bizim Sakarya” ve “Jıneps” gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Sımsım’ın yayınlanmış iki kitabı var (<strong>5-6</strong>). Âdeta film gibi izlediğimiz sürükleyici tebliğinde Sımsım şu hususlara dikkat çekti:</p>
<p>“15 Mayıs 1992’de Özbekistan’da imzalanan Taşkent Anlaşması’nın yanı sıra bir anlaşma daha yapılmıştı: SSCB’nin askerî gücünü paylaştırma anlaşması. Bu çerçevede Gürcistan’a bırakılan 240 tank, sayısız zırhlı araç vb. ciddi silahlar, işgal hazırlıklarına 1989’da başlayan Gürcistan’ı cesaretlendirmiştir.</p>
<p>Abhazların hazırlıksız yakalandığı savaşı Gürcistan, “Kılıç Operasyonu” adıyla bir yıl önce planlamıştı. Azılı suçlularla anlaşmalar yapmışlar, onlara Abhazya’da mandalina bahçeleri vb. vaatlerde bulunmuşlardı… Akşam birlikte yemek yedikleri Gürcü komşuları ertesi sabah bahçelerine kaleşnikofla gelmişlerdi… Abhazya’nın “İç Kuvvetler Münferit Alayı”nın 600 askeri dışında hiçbir teçhizatlı askeri yoktu. Ardzınba halkı direnişe çağırdı.</p>
<p>Karayoluyla doğudan Sohum’a, deniz yoluyla da batıdan Gagra’ya gelen Gürcüler Abhazları iki koldan sıkıştırmış ve Sohum tamamen işgal etmişlerdi… Abhazya direnişinde önemli bir figür olan <strong>Sosnaliyev Sultan</strong>, 16 arkadaşıyla birlikte Kabardey’den çıkıp batıdaki Gürcü işgalini yararak Sohum’a yardıma gelmişti. Çeçenistan bu direnişe devlet olarak da açıktan destek vermiş ve silah göndermişti. Diğer kardeş Kafkas halkları gönüllü desteği vermişlerdi. Büyük çoğunluğu Grozni’de toplanan gönüllüler dağ geçitlerini aşıp Ritsa üzerinden yardıma gelmişti. Şamil Basayev komutasında 250 gönüllü savaşçı Abhaz direnişine çok önemli bir katkı yapmıştır… Sohum bir hafta boyunca talan edildi, insanlara işkence ettiler…</p>
<p>1-6 Ekim 1992’de 5 bin Gürcü askerine karşı 400 Abhaz askeri şiddetli bir mücadele verip Gagra’yı kurtarmıştı… 1993 yılında Temmuz ve Eylül aylarında savaşı bitiren iki önemli harekât gerçekleştirildi. Önce Gürcülerin konuşlandığı dağları temizleme kararı alan Abhazya Hükümeti, aşağı köprüden iki tabura yoğun saldırı emri verince Gürcüler dağlardaki güçlerini aşağı bölgeye çekmişlerdi. Dağa yakın konuşlanan Abhaz güçleri bu çekilmeyi iyi değerlendirerek dağları temizlemiştir. Bu ağır çatışmalar esnasında içlerinde Türkiye’den gelen gönüllülerin de yer aldığı çok sayıda şehit verilmiştir.</p>
<p>Dahi bir lider olan Ardzınba 27 Eylül’de Gürcülerle ve Rusları masaya oturdu. 21 Eylül’de Rusya’da Yeltsin ile Parlamento arasında patlak veren iç kriz de önemli bir etken olmuştur. Böylece 29 Eylül’de Doğu-Batı cephesi birleşti ve 30 Eylül 1993’te Abhazya işgali tamamen püskürterek zafere ulaştı.”</p>
<p>Selçuk Sımsım’ın detaylı yakın tarih çalışmaları çok önemlidir. Zira tarihi yapmak kadar, hatta çoğu zaman daha önemli olan tarihi yazmaktır. 1992 ve 93 yıllarında Abhazya hakkında Türkiye’nin yetkili kurumlarında neredeyse hiç bilgi yoktu. O dönemde Yeni Kafkasya gazetesinde kaleme aldığım birkaç köşe yazısı ve bir doktora dersim için hazırladığım “Abhazya Raporu” ile Türkiye kamuoyunu Abhazya meselesi hakkında bilgilendirmeye çalışmıştım (<strong>7-8</strong>).</p>
<p><strong>Abhazya’nın Bağımsız Müstakil Ülke Statüsünü Tanımak</strong></p>
<p>İkinci oturumda konuşan <strong>Şamil Yaşba</strong>, “Türkiye’de Abhaz Yapılanması”nı ve 13 derneğin üye olduğu ‘Abhaz Dernekleri Federasyonu’nun faaliyetlerini anlattı.</p>
<p>2017 yılından itibaren Abhazya’nın büyükelçisi statüsünde İstanbul’da bulunan <strong>Vadim Haraziya</strong>, mütercim Dzhansukh (Cansuh) Lazba’nın yardımıyla Abhazya’nın savaşa önceden hazırlandığı ve Rusya’dan destek gördüğü yolundaki haberlerin asılsız olduğunu vurguladı.</p>
<p>1988’de Gürcistan’da ‘Abhazya’nın bağımsız bir ülke statüsünü değiştirmek’ amacıyla devlet kurumlarının gizli bir toplantı gerçekleştirdiğini anlatan Haraziya, diplomatik girişimi hiç denemeden Gürcülerin tanklarla Abhazya’ya saldırdığına dikkat çekti.</p>
<p>2700 gönüllü askeri şehit olduğu, 4 bin kişinin sakat kaldığı, 200 kişi hâlâ kayıp olduğu Abhazya bağımsızlık savaşının doğurduğu ağır problemlerin bugüne kadar çözülemediğini hatırlatan büyükelçi, Devlet Başkanı Ardzınba’nın Gürcistan’daki görüşmeler esnasında zehirlendiğini, hastalığının ve ölümünün bundan kaynaklandığını düşündüklerini söyledi.</p>
<p>Abhazya Geri Dönüş Bakanlığı verilerine göre Abhazlar halen dünyanın 54 ülkesinde yaşadığını açıklayan Haraziya, Apsuwa, Abazin ve Ubıkh’ların önşart olmaksızın Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı kabul edildiğini belirtti.</p>
<p>Panelin sonunda sahneye davet edilen onur konuğu <strong>Dr. Cemalettin Ümit</strong> süreci şu şekilde özetledi: “1917’de Çarlık rejimi dağıldı, 1921’de SSCB kuruldu. 15 Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bu birliği oluşturdu. Abhazya 16. üye olarak, müstakil bir devlet olarak başvurdu. Lenin hastaydı. Gürcü olan Stalin bu müracaatı sumen altı etti ve bu girişim akim kaldı.</p>
<p>Abhaz-Gürcü savaşının ilk kıvılcımı 1989’da 9 Gürcü, 6 da Abhaz öğrencinin öldüğü üniversite çatışmasıyla yakılmıştı. SSCB’den ilk ayrılan Gürcistan oldu. 1921 Anayasası’na döndüğünü ilan ederek BM’ye üye oldu. Bu anayasaya göre Abhazya Gürcistan’nın içinde ya da dışında bir ülke değildi, komşu bir ülke idi.</p>
<p>23 Temmuz 1992 Perşembe günü Vladimir Ardzınba 6 bakanıyla Türkiye’ye geldi. Ben de Ardzınba’yım. Bir haftalık ziyaretinde bir gününü bize ayırdı. Bir sandalla Marmara denizinde dolaştık. “12 Ağustos’ta Gürcü hükümetiyle görüşmemiz var” demişti ama bu görüşme olmadı, 14’ünde saldırdılar…”</p>
<p>SSCB’nin dağılmasının ardından Anayasa’sını ilk açıklayan, parlamento seçimlerini günümüze kadar en düzenli şekilde yapabilen birkaç ülkeden biri olan Abhazya Cumhuriyeti’ni, 2008 yılından bu yana Rusya, Venezuella, Nikaragua ve Nauru devletleri resmen tanımış olup mazlumların umudu Türkiye’mizin de daha fazla gecikmeden Abhazya’yı tanıması Kafkas kökenli vatandaşlarımızın yerinde ve haklı bir talebidir. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Dönem Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin Abhazya Cumhuriyeti’ni bağımsız bir ülke olarak resmen tanıması diğer onlarca ülkenin tanımasını da beraberinde getirecektir…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>https://www.<strong>org.tr</strong>/, 20.10.2018.</li>
<li>https://<strong>turkiyeabhazyayitanisin</strong>.wordpress.com/2012/01/11/devletler-arasi-hukuk-acisindan-abhazya-cumhuriyetinin-yasal-konumu-ve-statusu/, 20.10.2018.</li>
<li>Setenay Nil Doğan; http://www.academia.edu/27509566/_We_Left_Our_Skirts_to_Men_as_We_Went_to_the_Front_<strong>The_Participation_of_Abkhazian_Women_from_Turkey_in_the_Abkhazian_War</strong>, 20.10.2018.</li>
<li>Fethi Güngör; <strong>SSCB Sonrası Dönemde Batı Kafkasya’da Sosyal Yapı ve Değişme</strong> -Adıge Toplumu Örneği-, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kabul Tarihi: 21 Nisan 2004 (xiii+260 s.).</li>
<li>Selçuk Sımsım; <strong> ve 20. Yüzyıl Abazaların Politik Tarihi</strong> (1770-1993), Apra Yayıncılık, Mayıs 2017, 694 s., http://www.aprayayincilik.com/, 20.10.2018.</li>
<li>Selçuk Sımsım; <strong>Başka Bir Vatanımız Yok! Abhazya’nın Özgürlük Savaşı 1992-1993</strong>, Apra Yayıncılık, Eylül 2018, 728 s., https://abaza.org/tr/143, 20.10.2018.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Yeni Dünya Düzeni ve Gürcü-Abhaz Çatışması</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 11-12, Temmuz-Ağustos 1993.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Abhazya Sınavımız</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 13, Eylül 1993.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>İkinci Hedef: Diplomatik Zafer</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 15, Kasım 1993.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Yetimler</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 17, Ocak 1994.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Abhazya Raporu</strong>”, Doktora dersi dönem ödevi, Aralık 1992, 30 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abhazyayi-fiilen-ve-resmen-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KAFKASYA İSTİKLAL MÜCADELESİNDE  NAİPLERİN ROLÜNÜ TAKDİR ETMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kafkasya-istiklal-mucadelesinde-naiplerin-rolunu-takdir-etmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kafkasya-istiklal-mucadelesinde-naiplerin-rolunu-takdir-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Feb 2018 09:55:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahverdil Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Avarlı Hacı Yasul Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Çeçenya]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesya Naibi]]></category>
		<category><![CDATA[Danyal Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Duba Hacı]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Murat]]></category>
		<category><![CDATA[Hamzat Bek]]></category>
		<category><![CDATA[Hitinav Musa]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazi Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şamil]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şamil ve Teokratik Devleti: Çatışmadan Birleşmeye]]></category>
		<category><![CDATA[İmamat Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Harbiye Mektebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kabet Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas Millî Azatlık Hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya İmamı Şamil ile Naiplerinin Destansı Mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya İstiklal Mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi Nüzhet Çetinbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[Müritlik hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[naiplik sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Nur Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Sadullah]]></category>
		<category><![CDATA[Şuayıb Molla]]></category>
		<category><![CDATA[Taşov Hacı]]></category>
		<category><![CDATA[Tsvetelina Tsvetkova]]></category>
		<category><![CDATA[Umumi Kafkas Tarihine Giriş]]></category>
		<category><![CDATA[Yılmaz Nevruz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=625</guid>

					<description><![CDATA[Kafkas Vakfı tarafından 3 Şubat 2018 tarihinde İstanbul’da Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen “İmam Şamil: Bir Devlet İdeali” başlıklı bir panelde (1) Dr. Tsvetelina Tsvetkova tarafından sunulan “İmam Şamil ve Teokratik Devleti: Çatışmadan Birleşmeye” başlıklı tebliğin özetini geçen haftaki yazımda paylaşmıştım. Bu haftaki yazımda Kafkas Vakfı Kurucular Kurulu Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın tebliği (2) [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kafkas Vakfı tarafından 3 Şubat 2018 tarihinde İstanbul’da Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen “<u>İmam Şamil: Bir Devlet İdeali</u>” başlıklı bir panelde (<strong>1</strong>) Dr. Tsvetelina Tsvetkova tarafından sunulan “İmam Şamil ve Teokratik Devleti: Çatışmadan Birleşmeye” başlıklı tebliğin özetini geçen haftaki yazımda paylaşmıştım. Bu haftaki yazımda Kafkas Vakfı Kurucular Kurulu Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın tebliği (<strong>2</strong>) ile kendi tebliğimi özetle paylaşmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İmamat Devleti’nin Yapısını ve Yönetim Modelini Ortaya Koymak </strong></p>
<p>“Devlet toplumun teşkilatlanmış üst yapısıdır. <u>Toprak, insan ve egemenlik</u> devlet için yeterlidir. Egemenlik hemen tüm devletlerde farklı şekilde anlaşılmış ve uygulanmıştır. Mesela, Kafkasya’da hapishane yoktu, ama suçlular mutlaka cezalandırılıyordu.</p>
<p>1789 Fransız İhtilalinden sonra gelişen ulusdevlet modeli birçok ülke tarafından benimsenmiştir ama Kafkasya o treni kaçırmış, ulusdevlet haline gelemeden Rus işgaliyle karşı karşıya kalmıştır. Ruslar “knez” denen prensliklerle yönetiliyordu. Bu knezlikler birleşip Moskova merkezli bir birlik oluşturdular ve yayılmaya başladılar. Bu yayılma girişiminde <strong>iki engel</strong> ile karşılaştılar: Kırım ve Kafkasya. Rusya, Osmanlı Devleti’yle savaşarak Kırım’ı -aynen bugün Ukrayna’nın elinden aldığı gibi- ele geçirmiş, Kafkasya üzerine ise birçok kanaldan yürümüştür…</p>
<p>İmam Şamil zamanında Karadeniz’den Hazar’a kadar tüm Kafkas halkları arasında <strong>din birliği</strong> sağlanmış durumdaydı. Bazı tarihçiler birinci imam olarak <strong>İmam Mansur</strong>’u kabul eder. Her ne kadar aralarında doğrudan bir bağlantı olmasa da kanaatimce sonraki imamlar da hareket modelini İmam Mansur’dan almışlardır. Zira o da tüm bölgelerde vaazlar vererek insanları cihada, gazavata davet etmiştir. Anapa Kalesi’ni kuşatması esnasında esir düşmüş ve nihayetinde Rus hapishanesinde şehit edilmiştir.</p>
<p><strong>İmam Gazi Muhammed</strong> diğer arkadaşlarından üç yaş kadar büyük olup onlara ağabeylik yapmıştır. Bugünün üniversite mezunu düzeyinde tahsil görmüş olan bu liderler ana dilleri yanında Arapça ve Rusçayı da kullanıyordu. Gazi Muhammed, Hamzat Bek ve Şamil, her üç imam Molla Said Harekâni’den beşerî bilimler alanında dersler almışlardır.</p>
<p><strong>Müridizm</strong> adı, imamların “gazavat” diye adlandırmış olduğu mücadeleye Rusların verdiği isimdir. Bu liderlerin hepsi bir şeyhin müridi olarak dergâhta tanışmışlar, tasavvuf kültürüyle yetişmişlerdir. Esasen tasavvuf daha çok pasif bir yöntemi ve insanın nefsini tezkiye etmesini esas alır. Bu yöntemde eylem yoktur. Dergâhtan eleman devşirip aksiyon ortaya koyan ilk imam Gazi Muhammed olmuştur. Arkadaşlarıyla bir kadro harekâtı başlatmıştır. Muhtemelen bu kadro İmam Mansur’un neden başarısız olduğunu çok iyi mütalaa etmiştir. Zira tüm Kafkas halklarından asker toplayarak 20 bin kişilik bir ordu kuran ve Anapa Kalesi’ni kuşatan İmam Mansur neden başarılı olamamıştı? Yeni kadro bu sorunun cevabın bulmuş olmalıdır: İmam Mansur iyi bir vaizdi ama kadrosu ve teşkilatı yoktu. Dolayısıyla <strong>kadro ve teşkilat</strong> konusuna büyük önem vermişlerdir.</p>
<p>Hamzat Bek, imameti Şamil’e bırakmadan önce Avar Hanlığını ortadan kaldırarak büyük bir hizmet vermiş oldu. İmam Şamil <strong>naiplik sistemi</strong>ni oluşturdu, her birini kendi yetkileriyle donatarak vilayetlere göndermiştir.</p>
<p>İmam Şamil, Osmanlılar gibi <strong>tarih yazıcılığı</strong>na önem vermiştir. Muhammed Karahi’ye tüm olayları kayıt altına alma görevi vermiştir. Bugün o tarihlerde cereyan eden olayları ve savaşları en ince detayına kadar biliyorsak onun sayesindedir. Mehmet Akif Ersoy 1913 yılında hacca gittiğinde Şamil’in oğlu Muhammed Kâmil Paşa ile görüşmüştür. Paşa kendisine Arapça iki kitap vermiş, o da getirip Tahiru’l-Mevlevi’ye teslim etmiştir. Bu kitapların birisi Karahi’nin yıllar boyunca Arapça kaleme almış olduğu “Bârikatu’s–Suyûfi’d-Dağıstâniyye fi ba’dı Ğazavâti’ş-Şâmiliyye” isimli eser, diğeri de zayıf bir Osmanlıca ile eserin Türkçeye çevrilmiş nüshadır.</p>
<p>İmam Şamil gerçek bir devlet tesis etmişti. Medreseler kurmuş, baruthaneler açmış, silahlar üretmiş, toplar döktürmüştür. Mahkemeler ile diğer lüzumlu devlet kurumlarını da oluşturmuştur. Böylece 19. yüzyılın ortalarında Karadeniz’den Hazar’a kadar birleşik bir Kafkasya Devleti kurulmuş oldu.</p>
<p>İmam Şamil’den sonra imamet sistemi bitmemiştir. 29 yaşındaki Uzun Hacı ile Necmeddin Gotinski de siyasi önder anlamındaa birer imamdır. Son Rus-Çeçen savaşında da bu geleneği görüyoruz. Mesela Basayev, Şamil adını da alarak imamlık statüsünü kullanmıştır… “Nice küçük topluluklar, Allah&#8217;ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir!” (Bakara 2:249). Umutsuzluğa mahal yok…” (<strong>3</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kafkasya İstiklal Mücadelesinin Uzun Soluklu Bir Ekip İşi Olduğunu Kavramak </strong></p>
<p>İmam Şamil’in 147. vefat yıldönümü münasebetiyle düzenlenen ve moderatörlüğü de uhdeme tevdi edilmiş olan paneldeki “Naiplik Kurumu ve Naiplerin Kafkasya Mücadele Tarihindeki Yeri” başlıklı tebliğimi (<strong>3</strong>) kısaca şöyle özetleyebilirim:</p>
<p>16. yüzyılın ortalarından başlayarak üç asırdan fazla devam eden, ancak 1720’li yıllarda yoğunlaşan Rus yayılmacılığına karşı mücadele sürecinde en kapsamlı direnişi yöneten ve dünya çapında haklı bir üne kavuşan lider şüphesiz İmam Şamil’dir. Ancak Kafkasya’nın direniş ve istiklal mücadelesi tarihi İmam Şamil’den ibaret olmayıp kendisinden önce ve sonra birçok önderin büyük mücadeleleri yanında kendi döneminde olgunlaşan İmamat Devleti’nde ve şanlı gazavat direnişinde naiplerin önemli yeri ve işlevi bulunmaktadır. Nitekim, hiçbir başarılı ve uzun soluklu hareketin tek bir şahsın eseri olduğu iddia edilemez. Bu sebeple Kafkasya İmamat Devleti’nin ve Müritlik Hareketi’nin gelişmesinde ve yayılmasında imamlar yanında naiplerin de önemli katkısı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.</p>
<p>İmam Mansur ile başlatmamız gereken “Kafkasya İmamları” zincirinin ikinci halkasını oluşturan İmam Gazi Muhammed’in Ruslara karşı yürütmüş olduğu kıyama en başından beri katılan Şamil, Gazi Muhammed’in şahadeti üzerine onun yerine seçilen İmam Hamzat’ın da kısa bir süre sonra şehit düşmesinin ardından genç yaşta İmamet makamına seçilmiştir. Kendinden önceki iki imama danışmanlık yapmış olan ve on yıldır mücadelenin aktif ve önemli bir unsuru olan Şamil, imamete seçildikten sonra isabetli gözlemleri ve sağlam deneyimiyle devlet yapısını <strong>vilayetler</strong> ve <strong>niyabetler</strong> şeklinde yeniden oluşturmuştur.</p>
<p>İmam Şamil’in yeni devlet teşkilatında, üç veya dört naiplik bir vilayeti oluşturuyordu. Vilayetlerin başındaki naiplerin rütbesi daha yüksekti. Ayrıca, her biri birer savaş kahramanı olan bu yüksek rütbeli naiplerden Ahverdil Muhammed, Kabet Muhammed, Şuayıb Molla, Taşov Hacı, Danyal Sultan, Nur Muhammed, Hitinav Musa, Sadullah, Duba Hacı, Avarlı Hacı Yasul Muhammed, Hacı Murat, Muhammed Emin ve Şamil’in büyük oğlu Muhammed Gazi, gazavat hareketinde isimleri anılması gereken önde gelen naipler idiler.</p>
<p>İmam Şamil Karadeniz’den Hazar’a kadar her yere naipler tayin ederek, Kuzey Kafkasya’yı <strong>bir bütün</strong> olarak algıladığını göstermiştir. Hükümranlık bölgesini 20 ayrı vilayete ayıran İmam Şamil’in her vilayete atadığı naibi, aynı zamanda bir ordu komutanı idi. Naipler yönettikleri vilayetlerde eli silah tutan insanları kayıt altına alıyorlardı. Savaş zamanı her naip en hızlı şekilde emri altındaki birlikleri savaş alanına sevk etmekle yükümlüydü. En iyi döneminde İmam Şamil’in askerî gücü 60 bin civarına ulaşmıştı. Olağanüstü durumlarda kadın erkek herkes asker olarak görev alarak, bu sayı yüz bine çıkabiliyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İmamat Devleti’nin Valileri Olan Naiplerin Donanımlı Devlet Adamları Olduğunu Fark Etmek </strong></p>
<p>İmam Şamil’in; Çeçenya’nın Bukhlan-yurt aulunda doğan, İstanbul Harbiye Mektebi’nde okuyan, Mehmet Ali’nin Mısır ordusunda istihkâm zabiti olarak vazife gören, 1840 yılından itibaren kendi danışmanı, mühendisi ve naibi olarak hizmet eden, merkez karargâhında haritalar çizen <strong>Hacı Yusuf Safari</strong> gibi son derece donanımlı naipleri vardı.</p>
<p>Şamil’in Lak kökenli naibi <strong>Muhammed Emin</strong>; Ruslara karşı önemli başarılar kazanmış ve Çerkesya Naibi olarak atanmıştı. 1859 yılında İmam Şamil’in silah bırakmak zorunda kalmasından sonra da mücadeleyi Batı Kafkasya’da beş yıl daha sürdürmeye muvaffak olan Muhammed Emin, teknolojik ve askerî üstünlüğüne rağmen Rus ordusuna karşı sayıları yüzlerle ifade edilen Çerkes savaşçılarla birlikte uyguladığı başarılı gerilla taktikleriyle bölgedeki Rus ilerleyişine karşı güçlü bir direniş hattı oluşturmayı başarmıştı.</p>
<p>“Kafkas Millî Azatlık Hareketi’nin önder şahsiyetleri, <u>hamasi kahramanlık</u> yöntemiyle netice alınamayacağını, <strong>millî birlik</strong> oluşturacak bir ideoloji çerçevesinde manen ve maddeten birlik teşkil ederek mücadele etmenin şart olduğunu kavramış insanlardı. Bu birleştirici manevi güç, İslam temelinde şeriat esaslarına dayalı Nakşibendi tarikatının “aksiyon ideolojisi” hâline getirilmiş bir şubesi olan “Müritlik Öğretisi” idi… Naiplerin büyük ekseriyeti Kafkas azatlık gazavatlarında şehit düştüler. Mücadele ilerledikçe başka cihetlerden de direniş saflarına katılanlar olmuştur. Bunların başında ise Haci Murat ile Danyal Sultan gelmektedir.” (<strong>4</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlık, Özgürlük ve Haysiyet Mücadelesini İlelebet Sürdürebilmek </strong></p>
<p>İmam Şamil ve naipleri, (Kuzey) Kafkasya halklarını bir devlet çatısı altında toplama yolunda ciddi çabalar ortaya koymuş ve bu doğrultuda önemli bir mesafe kat etmişlerdir. İmam Şamil’in ve naiplerinin; kendilerinden sonraki nesillere bıraktığı en büyük miras, <strong>özgürlük</strong> uğrunda savaşmak ve <strong>hakkı yayma</strong> uğrunda gözünü kırpmadan can vermek olmuştur.</p>
<p>Çar ordularının orantısız güç kullanımları ve olabildiğince zalimane saldırıları karşısında büyük bir kararlılıkla direniş gösteren Kafkasya bağımsızlık hareketi önderleri Kafkasya’nın bütünüyle kurtularak <strong>hür, bağımsız ve mesut</strong> yaşayacağı hususundaki umutlarını bir an olsun yitirmemişlerdir.</p>
<p>İmam Şamil başta olmak üzere, Kafkasya coğrafyasında yurdu, namusu ve İslamiyet’in bekası için canlarını vermiş tüm şehitlerimizin ruhları şâd olsun. Allah mekânlarını cennet, makamlarını âlî eylesin. Bizlere de sahip olduğumuz geniş imkânların kıymetini bilerek, Kafkasya istiklal mücadelesi önderlerinin çok büyük zorluklarla yürüttüğü varlık, özgürlük ve haysiyet mücadelesini sürdürebilecek bir bilinç ve liyakat bahşetsin…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li><a href="https://www.kafkas.org.tr/etkinlikler/imam-samil-bir-devlet-ideali-paneli/">https://www.kafkas.<strong>org.tr</strong>/etkinlikler/imam-samil-bir-devlet-ideali-paneli/</a>, 03.02.2018.</li>
<li>http://www.<strong>mehdinuzhetcetinbas</strong>.com.tr/, 12.02.2018.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Kafkasya İmamı Şamil ile Naiplerinin Destansı Mücadelesi</strong>”, ‘Şeyh Şamil ve Kafkasya: Mücadele, Sürgün, İsyan’ kitabı içinde 7. Bölüm, (Ed. M. Ali Bozkuş ve Hakan Yazar), Kitabevi Yayınları, İstanbul, Aralık 2017, s.153-164.</li>
<li>Yılmaz Nevruz; <strong>Umumi Kafkas Tarihine Giriş III</strong>, “Haci Murat” bölümü, (yayına hazır), İstanbul 2018.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kafkasya-istiklal-mucadelesinde-naiplerin-rolunu-takdir-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AVRASYA İSLAM ŞÛRASI TEŞKİLATI KARARLARINI  HAYATA GEÇİREBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-teskilati-kararlarini-hayata-gecirebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-teskilati-kararlarini-hayata-gecirebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Oct 2016 09:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[AİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya İslâm Şûrası]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya İslam Şurası Teşkilatı Toplantısı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya'da Kadim Bilgi ve Hikmetin Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[Avusturya]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Belçika]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Danimarka]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsviçre]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaasya]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=380</guid>

					<description><![CDATA[Marifet DAİŞ’i Değil AİŞ’i Kurabilmek Daha ziyade Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya coğrafyasında yer alan ülkelerin dinî kurumları ile  Müslüman toplulukların dinî kuruluşları arasında din hizmetleri ve din eğitimi alanlarında işbirliğini geliştirmek maksadıyla 1995 yılında başlatılan Avrasya İslam Şûrası (AİŞ), güncel dinî problemlerle ilgili bir istişare forumu olarak da hizmet vermektedir. Daimi sekretaryası T.C. Diyanet İşleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Marifet DAİŞ’i Değil AİŞ’i Kurabilmek</strong></p>
<p>Daha ziyade Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya coğrafyasında yer alan ülkelerin dinî kurumları ile  Müslüman toplulukların dinî kuruluşları arasında din hizmetleri ve din eğitimi alanlarında işbirliğini geliştirmek maksadıyla 1995 yılında başlatılan Avrasya İslam Şûrası (AİŞ), güncel dinî problemlerle ilgili bir istişare forumu olarak da hizmet vermektedir.</p>
<p>Daimi sekretaryası T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından deruhte edilen AİŞ, Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmenlerin sayısındaki hızlı artış yanında, milyonlarca insanın kanı üzerine kurulan SSCB’nin 1991 sonunda hızla çökmesiyle Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya’da bağımsızlığını ilan eden yirmiyi aşkın ülkede büyük bir iştiyakla yeniden dine yönelişin doğal bir uzantısı olarak, artan talepleri ve ihtiyaçları karşılamak maksadıyla oluşturulmuştur.</p>
<p>Büyük çoğunluğu sosyalist rejimde üç veya dört nesil boyunca dinin, peygamberin, dindarın ve ahlâki değerlerin horlandığı bir süreçten sonra bölgede İslam’ın yeniden öğretilmesi, özellikle genç kuşakların İslam’ın ahlak, adalet, eşitlik, hürriyet, sosyal ve fiziki çevreye ilişkin hak ve sorumlulukları idrak etmelerinin, yaşadıkları toplumlarda uyum içerisinde hayatlarını idame ettirebilmeleri açısından hayati önem taşımaktaydı. Bu maksatla, İslam medeniyeti ve kültür mirasının kaynaklarından mümkün olduğunca istifade edilerek geliştirilecek ortak bir yaklaşımın, kişilerin özgüvenini güçlendirmesi ve farklı kültürlere ve inanışlara mensup insanlarla sağlıklı iletişim kurulabilmeleri için kültürel kimlik ve aidiyet bilincinin sağlıklı temellere oturtulmasına katkı sağlamak hedeflenmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AİŞ’in Temel Çerçevesini ve Amaçlarını Hatırlamak</strong></p>
<p>Avrasya bölgesi Müslüman topluluklarının dinî kuruluş temsilcilerinin katılımıyla <strong>23-27 Ekim 1995</strong> tarihlerinde <strong>Ankara</strong>’da düzenlenen ve takriben bir asır sonra ilk defa bir araya gelebilen kardeş topluluklar için tarihi bir fırsat sunan 1. Avrasya İslam Şûrası Toplantısı&#8217;nın ana gündemini doğal olarak <strong>din eğitimi</strong> meselesi oluşturmuştur. Girişimin daimi bir yapıya dönüştürülmesi kararı da 1. Avrasya İslam Şûrası’nın en önemli kararlarından biri olmuştur.</p>
<p>Avrasya İslam Şûrası’nın daimi yapıda kurulması yönünde en önemli adım, <strong>21-24 Ekim 1996</strong> tarihlerinde <strong>İstanbul</strong>’da yapılan 2. AİŞ Toplantısı’nda atılmıştır. Bu toplantıda katılımcı Müslüman dinî kurum ve kuruluş temsilcileri, “Avrasya İslam Şûrası’nın Kuruluşu ve Faaliyetleri Hakkında Protokol”ü kabul etmişlerdir. AİŞ’in yapısı ve işleyişine dair temel çerçeveyi de belirleyen Protokol’de öne çıkan maddeleri şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<ul>
<li>Müslüman dinî kurum ve kuruluşlar arasında din hizmeti ve din eğitimi ihtiyaçlarının düzenli ve eşgüdümlü bir şekilde karşılanması için işbirliğinin geliştirilmesi,</li>
<li>Bu işbirliği ve ilişkilerin devamlılığını sağlamak maksadıyla girişimin merkezi Ankara olmak üzere “Avrasya İslam Şûrası” adı altında kurumsallaştırılması,</li>
<li>Bu oluşumun müşterek dinî problemlerin çözümü için yol ve yöntem bulunmasında bir istişare zemini olarak değerlendirilmesi,</li>
<li>Müslüman halk ve toplulukları dinî konularda bilgilendirmek ve manevi duygularını geliştirmek amacıyla her türlü matbu, sesli ve görsel basım ve yayım faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi,</li>
<li>İbadet vakitleri ile dinî günlerin tespitinde birliğin sağlanmasına dair bir yöntem geliştirilmesi,</li>
<li>Din hizmetleri ve din eğitimi sunumunda yeni yaklaşım ve yöntemlerin geliştirilmesi,</li>
<li>Müşterek değer ve mirasın muhafaza ve müdafaa edilmesi…</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Kararlarını Hayata Geçirebilmek</strong></p>
<ol>
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; “Türk Cumhuriyetleri, Balkan-Kafkas Ülkeleri, Türk ve Müslüman Toplulukları İstişare Toplantısı” adıyla <strong>23-27 Ekim 1995</strong> tarihleri arasında <strong>Ankara</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Toplantının sonuç bildirgesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilişkide bulunduğu ülkelere ihtiyaç duyulan din görevlilerini ve dinî yayınları göndermeye devam etmesi, cami ve mescitlerin inşası veya onarılması konularında karşılıklı işbirliğinin sağlanması, kurumlarımız arasında din hizmetinin sunulmasına yönelik ilişkilerin geliştirilmesi ve kuvvetlendirilmesi, keza bu ilişkilere süreklilik kazandırılması amacıyla girişimin “Avrasya İslam Şûrası” adıyla kurumsallaştırılması hususunda fikir birliğine varılmıştır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; 32 ülke ve topluluktan 58 dinî idare temsilcisinin katıldığı Şûra, 6 oturum halinde <strong>21-24 Ekim 1996</strong> tarihlerinde <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Bilimsel araştırmalara dayanan dinî yayınların önemi, misyonerlik faaliyetlerinin çeşitleri, metotları ve bunlara karşı alınması gereken tedbirler, günümüz ihtiyaçlarına cevap verebilecek din görevlilerinin nasıl yetiştirileceği gibi konular ele alınmış ve Şûra’da alınan kararlar “İstanbul Bildirisi” adı altında 5 madde halinde kamuoyuna açıklanmıştır.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>25-29 Mayıs 1998</strong> tarihlerinde yine <strong>Ankara</strong>’da düzenlenen ve 35 ülkeden 49 dinî önderin katıldığı Şûra’da; ülke ve topluluklar arasında tarihî, dinî ve kültürel bağların yeniden canlandırılması için gerekli çalışmaların yapılması; din eğitimi ve öğretimi görmeleri amacıyla üye ülke ve topluluklardan Türkiye’ye öğrenci gönderilmesine devam edilmesi hususunda mutabık kalınmış ve 18 maddeden oluşan sonuç bildirgesi kamuoyuna ilan edilmiştir.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>24-28 Temmuz 2000</strong> tarihleri arasında Bosna-Hersek’in başkenti <strong>Saraybosna</strong>’da gerçekleştirilen toplantıya 16 ülke ve 10 bölgeden toplam 47 dinî önderin yanı sıra, Bosna-Hersek’teki Katolik, Yahudi ve Ortodoks cemaatlerinin dinî liderleri de katılmıştır. “İslam ve Demokrasi”, “Hak ve Özgürlükler”, “Din Hizmetlerinin Stratejileri” ve “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” konuları detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Şûra’da, Türkiye’nin irticai akımlara karşı alınmasını istediği önlemler konusunda fikir birliği sağlanmış; İslâm dininin çağdaş bir yorumu için çalışmaların bir an önce başlatılması, dinî gün ve bayramların Diyanet İşleri Başkanlığı’nca belirlenen tarihlere uygun olarak kutlanması yönündeki uygulamanın devamı, Türkçe’nin Avrasya İslâm Şûrası toplantılarında ortak dil olarak benimsenmesi karara bağlanmış ve 30 maddelik sonuç bildirgesi yayınlanmıştır.</li>
</ol>
<ol start="5">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>15-19 Nisan 2002</strong> tarihlerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin <strong>Gazimagusa</strong> şehrinde gerçekleştirilmiştir. “Ülkelerimiz ve Topluluklarımızın Bulundukları Ülkelerde Yoğunlaşan Misyonerlik Faaliyetleri”, “İslam’ın Evrenselliği, Barış ve Hoşgörü Anlayışı ile Teröre Bakış Açısı”, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” ile “Ülkelerimiz ve Topluluklarımızdaki Dinî Kurumlar ile Dinî Faaliyetlerin Değerlendirilmesi” konularının müstakil oturumlarda ele alındığı 5. Şûra’nın sonuç bildirgesinde; “Kıbrıs’ta adil ve kalıcı çözüm için eşit ve egemen iki devlet arasında oluşturulacak yeni bir ortaklığın, adanın ve bölgenin güvenlik ve esenliğine hizmet edeceğinin her fırsatta vurgulanması tarzında Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin konumuna ilişkin düşünceler yanında, Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde süregelen savaşların, şiddet ve terör eylemlerinin kınanması, Avrasya coğrafyasında yaşayan Müslüman ülke ve topluluklar arasında araştırmaya dayalı sağlıklı bir din anlayışının yerleşmesi ve misyonerlerin istismar ettikleri alanlarda bilgi boşluğunu kapatmak için ortak bir çalışma grubu oluşturularak temel İslam kaynaklarının tercüme edilmesi, ayrıca telif eserler hazırlanarak ülke ve topluluklarımıza gönderilmesi” gibi önemli tespit ve kararlar yer almıştır.</li>
</ol>
<ol start="6">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; <strong>05-09 Eylül 2005</strong> tarihlerinde yurtdışından 59, yurtiçinden 64 katılımcının iştirakiyle <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. “Osmanlı’da, Türkiye Cumhuriyeti’nde, Ortaasya’da ve Balkanlar’da Din, Kültür ve Kimlik” ve “Çağdaş Dünya’da Müslüman Kimlik: Sorunlar ve Yorumlar” başlığını taşıyan konular müstakil oturumlar halinde sahalarında uzman bilim adamlarınca sunulan tebliğlerle detaylıca tartışılarak <strong>kimlik</strong> meselesi bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. 23 maddelik sonuç bildirgesinde özetle; “<u>Müslüman kimliğinin</u> coğrafi, etnik veya ulusal kimlikleri dışlamayan, cinsiyet ayrımını reddeden, birleştirici ve kuşatıcı <u>bir üst-kimlik olduğu</u>, Müslümanların gelecek tasavvurunun her geçen gün zaafa uğradığı, İslam karşıtı bir kimlik tasarlanarak dışlama ve aşağılama stratejileri geliştirildiğinin farkına varılması gerektiği, kendini İslam’a izafe eden bazı nevzuhur hareketlerin Müslüman kimliğine zarar verdiği, Şûra üyesi ülkelerin <u>özeleştiride bulunmalarının zarureti</u>, Balkanlar’da kaybolmuş vakıf mallarının envanterinin çıkarılması gerektiği, halkların seçtiği dinî liderlere herkesin saygı duyması gerektiği, mevcut <u>sorunların aşılmasında üye ülkelere ve topluluklara büyük sorumluluklar düştüğü</u>, “Avrasya Raporu” adıyla bir bülten yayınlanması, dinî inanç ve kültürün korunmasında önemli bir yere sahip olan <strong>aile</strong> konusunda kitapçıklar hazırlanması, TRT-İnt kanalıyla Avrasya’ya hitap edecek dinî-ahlâki bir program gerçekleştirilmesi…” gibi konulara vurgu yapılmıştır.</li>
</ol>
<ol start="7">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; 42 ülke ve topluluktan 70, Türkiye’den 55 davetlinin iştirakiyle <strong>12-15 Mayıs 2009</strong> tarihleri arasında <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Polonya’dan Moğolistan’a, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Sibirya’ya kadar uzanan geniş Avrasya Coğrafyasında yer alan Türk ve Müslüman Topluluklarının bulundukları ülkelerin dinî lider, müftü ve temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilen 7. Şûra’da; “Avrasya Coğrafyası Dinî Kurumlarının Dinî Bilginin Kaynaklarına İlişkin Durum ve Tutumları”, “Avrasya Coğrafyasında Kadim Dinî Bilgi Kaynakları ve Aktüel Değeri”, “Avrasya Coğrafyasında Dinî Bilginin Güncel Kaynakları”, “Avrasya Coğrafyasında Dinî Bilginin Üretimi ve Yenilenme Yöntemleri”, “Dinî Bilgi Üreten Kurumlar: Medreseler, Fakülteler, Araştırma Merkezleri- Yöntem, Vizyon, Hedef ve Katkılar” başlıkları altında tebliğler sunulmuştur. Katılan bütün temsilcilerin ittifakla kabul ettiği 12 maddelik “İstanbul 2009 Sonuç Bildirgesi”nde tebliğlerin ortak vurguları kamuoyu ile paylaşılmıştır.</li>
</ol>
<ol start="8">
<li><strong><em> Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantısı</em></strong>; 42 ülke ve topluluktan 70, yurt içinden de 55 davetlinin iştirakiyle <strong>19-22 Kasım 2012</strong> tarihleri arasında <strong>İstanbul</strong>’da gerçekleştirilmiştir. Avrasya coğrafyasında yer alan Türk ve Müslüman Topluluklarının bulundukları ülkeler yanında ilk defa Avrupa ülkelerinde (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere ve İsviçre) bulunan İslami kuruluşların temsilcilerinin katılımıyla İstanbul’da gerçekleştirilen 8. Şûra’da “Gelenekten Geleceğe Avrasya’nın İslam Ufku” ana teması işlenmiştir. “Avrasya’da Kadim Bilgi ve Hikmetin Temelleri”, “Avrasya’da İslam Geleneği ve Yeni Algılar”, “Geçmişten Geleceğe Avrasya’da Dinî Kurumlar”, “Avrasya’da Birlikte Yaşama Tecrübesi”, “Avrasya’da Müslümanların Geleceği” başlıklı oturumlarda sunulan tebliğler ve müzakerelerle konular enine boyuna irdelenmiş, mutabık kalınan 14 maddelik sonuç bildirgesi kamuoyuna duyurulmuştur.</li>
</ol>
<p>“Avrasya’da İslam: Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi” temasıyla 11-14 Ekim 2016 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen 9. Avrasya İslam Şûrası sonuç bildirgesini takip eden yazımızda ele alacağız inşaAllah.</p>
<p>Kardeşlerinin dertlerine deva olmak için Avrasya İslâm Şûrası Teşkilatı Toplantılarında nitelikli çaba harcayan tüm dinî önderlere şükranlarımızı sunar, Rabbimizin bu mütevazı çabaları İslam dünyasının kanayan yaralarına merhem kılmasını niyaz ederiz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong>http://<strong>avrasyaislamsurasi</strong>.diyanet.gov.tr/tr-TR, 11.10.2016.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-teskilati-kararlarini-hayata-gecirebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SÜRGÜN HALKLARA  HAKLARINI VE İTİBARLARINI İADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/surgun-halklara-haklarini-ve-itibarlarini-iade-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/surgun-halklara-haklarini-ve-itibarlarini-iade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2015 09:40:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[1864]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhak Hamit]]></category>
		<category><![CDATA[Adıgey Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Midhat]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Aslan]]></category>
		<category><![CDATA[Çarlık Rusyası]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhan Bolat]]></category>
		<category><![CDATA[Grandük Mişel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Berkok]]></category>
		<category><![CDATA[Justin McCarthy]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Karpat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Hacısalioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mizancı Murat]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Kundukov]]></category>
		<category><![CDATA[Naseliniye Severnogo Kavkaza]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Arşivleri]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Sami Paşa-zâde Sezai]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğan Kumıkov]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarih Kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[V. Kabuzan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=99</guid>

					<description><![CDATA[Olay ve olguları doğru isimlendirebilmek, hakkaniyet temelinde itidalli yorumlar yapabilmek için önemlidir. Rus tarihçilerinin 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Kafkasya’da cereyan eden soykırımlardan ‘Kafkas Savaşları’, sürgünlerden ‘göç’, Kafkas halklarından ‘dağlı’ şeklinde yanlı ve maksatlı tanımlamalarla bahsetmesi, günümüzde federatif yapıyı üniterleştirme politikalarının bir tezahürü olarak Kafkasya’nın ‘Güney Rusya’ şeklinde adlandırılması hakkaniyet kaygısı taşımayan yanlı tutumlara [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Olay ve olguları doğru isimlendirebilmek, hakkaniyet temelinde itidalli yorumlar yapabilmek için önemlidir. Rus tarihçilerinin 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Kafkasya’da cereyan eden soykırımlardan ‘Kafkas Savaşları’, sürgünlerden ‘göç’, Kafkas halklarından ‘dağlı’ şeklinde yanlı ve maksatlı tanımlamalarla bahsetmesi, günümüzde federatif yapıyı üniterleştirme politikalarının bir tezahürü olarak Kafkasya’nın ‘Güney Rusya’ şeklinde adlandırılması hakkaniyet kaygısı taşımayan yanlı tutumlara örnek olarak verilebilir. Kafkas halklarının birbiriyle savaştığı izlenimi uyandıran tamlamanın doğrusu ‘Rus-Kafkas Savaşları’dır. Tahkir amacı da taşıyan ‘dağlı’ tanımlaması yerine mazur görülebilecek bir tanım ‘yerli’ olabilir. Kafkasyalılar binlerce yıl yaşadıkları yurtlarını isteyerek terk etmiş değildir ki bu olayı ‘göç’ olarak isimlendirelim. Kimilerinin zorunlu göç, tehcir olarak kabul ettiği ve Kafkasya’dan Anadolu’ya yönelen nüfus hareketinin en uygun ifadesi ‘sürgün’dür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">*</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>21 Mayıs 1864: Büyük Çerkes Sürgünü</strong></p>
<p>İnsanlığın bilinen tarihinde görülen en büyük nüfus hareketlerinden biri, 151 yıl önce büyük çoğunluğu Çerkeslerden oluşmak üzere Kafkas halklarının binlerce yıllık yurtlarından sürülerek dönemin Osmanlı coğrafyasında iskân edilmesidir.</p>
<p>Tarihçi V. Kabuzan’ın ‘Naseleniye Severnogo Kavkaza’ (Kuzey Kafkasya Nüfusu, S. Peterburg 1996) adlı eserinde Rus arşiv belgelerine dayanarak, 200 yıl önce Kabardey ve Besleneyler hariç Adıge nüfusunu yaklaşık 600 bin olarak vermektedir. Bu günlerde Krasnodar eyaletine katılarak ortadan kaldırılmak istenen Adıgey Cumhuriyeti’nde yaşayan Adıgelerin nüfusu 120 bin kişiden ibarettir. Aradan geçen iki asır boyunca Kafkasya’da yaşayan Çerkes nüfusu kendini toparlayabilmiş değildir. Çünkü, katliamdan arta kalan Çerkeslerin neredeyse tamamı ve hemen diğer bütün Kafkas halklarından binlerce aile 1864’te Osmanlı topraklarına sürülmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çerkeslerin sürülme sebebi</strong></p>
<p>Ekonomik, dini, siyasi ve kültürel sebepler yanında tarih boyunca en çok karşılaşılan göç sebebi savaşlar olmuştur. Kafkasya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya kitleler halinde akan nüfus hareketinin de -siyasi ve dini boyutu da olmakla beraber- en mühim sebebi iki asır devam eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasıdır.</p>
<p>Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 yazında Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: &#8220;Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya&#8217;nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir.&#8221; (Berkok, 526). İşte bu yüzden, esareti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: &#8220;Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!&#8221; (Berkok, 524).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgün güzergâhı ve can kayıpları</strong></p>
<p>1864 yılında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya&#8217;da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti&#8217;nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 Sürgünü ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 Sürgünü kara yoluyla gerçekleştirilmişti. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin ve Kabardey muhacirleri göçürülmüştü (Berzek).</p>
<p>Sürgün yolunda yaşanan fecaatlere, Trabzon&#8217;daki Rus konsolosunun, sürgün işlerini idare etmekte olan General Katraçef&#8217;e yazdığı bir raporu örnek vermekle yetinelim:<br />
&#8220;Trabzon&#8217;a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün ortalama 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul&#8217;a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım.&#8221;</p>
<p>Musa Kunduk Paşa, Hatırat’ında şöyle yazar: “İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; &#8216;Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah&#8217;tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti&#8217;ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok&#8230;” (Kundukov, 62-63).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Rusya&#8217;nın iskâna müdahalesi</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti&#8217;ne sığınan Çerkesler ve diğer Kafkas halkları, başta Anadolu olmak üzere Balkanlarda, Suriye, Ürdün ve Irak’ta yoğun şekilde iskân edilmişti. Yurtlarından büyük zulümlerle sürdüğü milyonu aşkın insanı gittiği yerde de rahat bırakmayan Rusya, onların nerelerde iskân edileceğine de müdahale etmiştir. Rusya&#8217;nın 2 Mart 1878&#8217;de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur (Berzek). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli&#8217;den Anadolu&#8217;ya ve Şam havalisine göçürülmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgün edilen Çerkes sayısı</strong></p>
<p>1864’te yaşanan büyük sürgünde yurtlarından edilen insanların sayısı ile ilgili Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866’da muhacirlerin sayısının bir milyona ulaştığını belirtir. Osmanlı nüfusu konusunda kıymetli çalışmalara imza atmış olan Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında yurtlarından çıkarılan Kafkasyalıların, çoğu Çerkeslerden oluşmak üzere 2.000.000 civarında olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti’ne ulaşabilen muhacir sayısının ise 1.500.000 olduğunu belirtir (Karpat).</p>
<p>Yeterli kayıtların yapıl(a)maması sebebiyle o döneme ait vesikalar noksan da olsa, 20 yıllık araştırmalarım neticesinde yurtlarından sürülen Kafkasyalıların sayısı konusunda vardığım kanaat şudur: Kafkasya&#8217;da yaşanan iç sürgünleri, 1944’te Sibirya ve Orta Asya&#8217;ya sürülenleri, Balkanlardan Anadolu&#8217;ya, Bandırma civarından Güneydoğu’ya göçürülenleri, Yahudi-Arap savaşında Suriye’de Golan bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra&#8217;dan sürülenleri de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla yurdundan sürülen Çerkes sayısı 3 milyonu aşmaktadır. Bu büyük kitlenin yarısı, daha iskân edilecekleri mahallere ulaşamadan yollarda ve ilk iskân mahallerinde büyük gruplar halinde hayatlarını kaybetmiştir.</p>
<p>Çerkes diyasporası diye de isimlendirilen ve Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler, başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ile Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgünün açtığı derin yaralar </strong></p>
<p>&#8216;Sürgün operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısında, ekonomisinde, politikasında, kültür ve dillerinde derin yaralar açmıştır&#8230;&#8217; (Berzek).</p>
<p>Büyük Çerkes sürgününün Adıge toplumunun sosyal yapısını derinden etkileyen sonuçlarından biri de, çok sayıda Adıge insanının köle ve cariye olarak satılması olmuştur ki bu olgunun yansımalarını, Ahmet Midhat, Abdülhak Hamit, Sami Paşa-zâde Sezai, Mizancı Murat gibi kendisi veya annesi Çerkes olan bir çok Osmanlı aydınının eserlerinde açıkça görmek mümkündür.</p>
<p>Kafkasya’yı işgal girişimleri esnasındaki soykırımlar ve ardından gelen sürgün sırasında Çarlık Rusyası’nın müslüman Çerkes halkına reva gördüğü mezalimin boyutları hususunda, 29 Nisan 2015 tarihli Diriliş Postası gazetesinde yayınlanan ve işgalcilerin itiraflarıyla dolu uzunca yazıya atıf yapmakla yetinelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgün edilen halklara haklarının ve itibarlarının iade edilmesi</strong></p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca gerçekleştirilmiş olan sürgünlerin, bu insanlık suçuna maruz kalmış halkların temsilcilerinin de katılımıyla oluşturulacak uluslararası bir özel organizasyon tarafından derinlemesine araştırılarak ortaya konmasını, bu insanlık suçunu işleyen devletlerin, ezdikleri ve sürdükleri halklar başta olmak üzere bütün bir insanlıktan özür dilemeleri, soyları kırılan ve sürülen halklara mümkün olabilecek en büyük bir cömertlikle hem itibarlarının hem de tarihi haklarının iade edilmesi sağlanmalıdır.<strong><br />
</strong></p>
<p>İnsan insanın kurdu değil hem cinsidir. Yüce Allah, halkları birbirini yemeleri için değil, birbirlerini tanıyarak, hak ve hukuklarını gözeterek insanca bir hayatı birlikte inşa etmeleri için kabilelere ayırmıştır. Yer kürenin kaynakları, bütün insanlığın bir arada sağlıklı, huzurlu ve medeni bir hayat sürmesine fazlasıyla yetecek düzeydedir. Yeter ki, insanlık sorumluluğunu kuşansın, zulümden uzak durup kaynakları adil paylaşmaya razı olsun.<br />
<strong>Sürgün Araştırmaları Enstitüsü kurma çağrısı</strong></p>
<p>Arşivler milletlerin hafızası mesabesindedir. Her bir arşiv belgesi, bir milletin tarihinde cereyan etmiş bir olayı, kronolojik, ekonomik, politik, sosyolojik vb. bir çok açıdan aydınlatır. Osmanlı Arşivleri, gerek tarihi derinlik, gerek muhafaza sistemi ve gerekse belge adedi itibarıyla dünyanın önde gelen arşivleri arasındadır. Otuz kadar ülkeyi doğrudan, diğer onlarca ülkeyi de dolaylı olarak ilgilendiren Osmanlı Arşivleri, en geniş belge yelpazesine sahip bir hazine olarak, bir çok millet için, özellikle de Kafkasyalılar için hâlâ keşfedilmeyi beklemektedir.</p>
<p>Çerkesler başta olmak üzere hemen bütün Kafkas halklarının sürgünü, iskânı ve uyumu gibi hayati meseleleriyle ilgili on binlerce belge barındıran Osmanlı Arşivleri ile Rus, Gürcü, İngiliz, Alman vb. arşivlerini de inceleyerek Büyük Çerkes Sürgünü’nün hakikatini ortaya koyabilecek bir enstitü Türk Tarih Kurumu marifetiyle oluşturulabilir. Böyle bir enstitü sadece Çerkeslerin ve diğer Kafkas halklarının değil, kitleler halinde yerlerinden sürülen halkların sürgünlerini araştırarak insanlığa büyük bir hizmet sunabilir. Siyasi, etnik vb. kaygılar taşımadan insaniyet namına hakkaniyet zemininde yürütülecek kapsamlı bir çalışmadan sonra mazlum, mağdur, ve mehcur halklara itibarlarının iade edilmesi ve yaşayan torunlarına haklarının iade edilmesi mümkün olacaktır&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tavsiye Edilebilecek Bazı Türkçe Eserler:</strong></p>
<p>&#8211; Aslan, Cahit; <strong>Bir Soykırımın Adı: 1864 Büyük Çerkes Sürgünü</strong>, ASAM Yayını, Ankara 2006.</p>
<p>&#8211; Berkok, İsmail; <strong>Tarihte Kafkasya</strong>, İstanbul, 1958.<br />
&#8211; Berzek, Nihat; <strong>Çerkesler, Kafkas Sürgünü</strong>, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul 2010, 311 s.</p>
<p>&#8211; Bolat, Gökhan; “<strong>Kavram Tartışmaları Etrafında 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü”</strong>, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 6, Yalova, Nisan 2013, s.121-142.</p>
<p>&#8211; Hacısalihoğlu, Mehmet (Ed.); <strong>1864 Kafkas Tehciri Kafkasya’da Rus Kolonizasyonu, Savaş ve Sürgün</strong>, BALKAR &amp; IRCICA Yayınevi, İstanbul 2013, 729 s.</p>
<p>&#8211; Karpat, Kemal. H.; <strong>Osmanlı Nüfusu 1830-1914</strong>, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003, 338 s.<br />
&#8211; Kumıkov, Tuğan; <strong>Çerkeslerin Türkiye’ye Sürgünü</strong> (Nalçik: Adıgi, Kültür ve Tarih Dergisi, S. 3, 1992), s. 88, Murat Papşu (der.), <strong>Vatanından Uzaklara Çerkesler</strong>, (İstanbul: Çiviyazıları, 2004) içinde.</p>
<p>&#8211; Kundukov, Musa; <strong>Anılar</strong>, çev. M. Yağan, İstanbul 1978.</p>
<p>&#8211; McCarthy, Justin; <strong>Ölüm ve Sürgün</strong>, Çev. Bilge Umar, 7. Baskı, İstanbul 1995, 404 s.</p>
<p>&#8211; “<strong>Rusya’nın Çerkeslere Uyguladığı Soykırım ve 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü</strong>”, Diriliş Postası gazetesi, 29 Nisan 2015, s.10-11.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">*</a> <strong>Kafkasya</strong>; doğuda Hazar denizinden başlayarak batıda Azak denizi ve Karadeniz’e kadar uzanan; kuzeyini Rus bozkırlarının, güneyini ise Kafkas sıradağlarının ve Karadeniz’in oluşturduğu kıt’a koridorudur. Doğudan batıya doğru Dağıstan, Çeçenistan, İnguşya, Osetya, Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes, Adıgey ve Abhazya Cumhuriyetlerinden oluşan Kafkasya, 41-45. kuzey enlemleri ile 38-48. doğu boylamları arasında, Avrupa katısının güney doğusunda yer alır. Bölgenin bu günkü toplam yüzölçümü yaklaşık 140.000-km<sup>2</sup> olup,  Müslüman yerli  nüfus  5 milyon civarındadır. Kafkas halklarını üç ana grupta toplanabilir: a) Yerliler; Adıge-Abhaz, Vaynah ve Dağıstan grupları, b) Yerlileşen kavimler; Karaçay, Balkar, Nogay ve Kumuklar ile Osetler, c) Yabancılar; Ruslar, Belaruslar, Kazaklar vd. Kafkas sıra dağlarının güneyinde yer alan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan; Kafkasötesi, Mavera-yı Kafkas, Zakavkaz isimleriyle de anılır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/surgun-halklara-haklarini-ve-itibarlarini-iade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSANLIĞIN SÜRGÜNLERLE YÜZLEŞEBİLMESİ</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-surgunlerle-yuzlesebilmesi/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-surgunlerle-yuzlesebilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2015 09:17:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[3:195]]></category>
		<category><![CDATA[5:33]]></category>
		<category><![CDATA[59:3]]></category>
		<category><![CDATA[Ahıska]]></category>
		<category><![CDATA[Asurlular]]></category>
		<category><![CDATA[Bizanslılar]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni tehciri]]></category>
		<category><![CDATA[Hammurabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[ihrâc]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Humeyni]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Persler]]></category>
		<category><![CDATA[Romalılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Sibirya]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Vahdettin]]></category>
		<category><![CDATA[Sümerler]]></category>
		<category><![CDATA[sürgün]]></category>
		<category><![CDATA[tehcîr]]></category>
		<category><![CDATA[Tehcir Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=97</guid>

					<description><![CDATA[&#160; “Erkek olsun kadın olsun, -ki zaten hepiniz mükellef olarak birbirinize eşitsiniz- emek veren hiç kimsenin emeğini zayi etmeyeceğim. Kötülükten ve kötülük diyarından hicret edenlere, yurtlarından sürülenlere, yolumda eziyet çekenlere, savaşanlara ve öldürülenlere gelince: Onların kötülüklerini mutlaka örteceğim ve elbet onları Allah’tan bir ödül olarak zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağım; zira ödüllerin en güzeli Allah [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><em>“Erkek olsun kadın olsun, -ki zaten hepiniz mükellef olarak birbirinize eşitsiniz- emek veren hiç kimsenin emeğini zayi etmeyeceğim. Kötülükten ve kötülük diyarından hicret edenlere, <u>yurtlarından sürülenlere</u>, yolumda eziyet çekenlere, savaşanlara ve öldürülenlere gelince: Onların kötülüklerini mutlaka örteceğim ve elbet onları Allah’tan bir ödül olarak zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağım; zira ödüllerin en güzeli Allah katındadır.” (3:195).</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsteğe bağlı ya da zorunlu, iç veya dış nüfus hareketlerine ilişkin kelime ve kavramları incelemeyi gelecek yazımıza bırakarak sürgün kavramını Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nden özetle iktibas etmekle yetinelim:</p>
<p><strong>Sürgün</strong>; bir kişinin veya bir topluluğun ceza yahut güvenlik tedbiri olarak yaşadığı yerden başka bir yere belli bir süre ya da ömür boyu kalmak üzere isteği dışında gönderilmesi ve orada ikamet etmeye mecbur tutulmasıdır. Kelime, hakkında bu ceza veya tedbirin uygulandığı kişi ve gönderildiği yeri de ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde peygamberlerin yahut bir ülke veya belde halkının topluca yurtlarından çıkarılması manasındaki sürgün (<em>ihrâc</em>) ile ilgili birçok atıf vardır. Topluluğun sürgün edilmesi manasına gelen “<em>celâ</em>” bir âyette (59:3) ve “<em>nefy</em>” bir âyette (5:33) geçmektedir.</p>
<p>Sürgün bir ülkeden başka bir ülkeye olabileceği gibi aynı ülke içinde kişinin doğup yaşadığı veya yerleştiği yerden başka bir bölgeye gönderilmesi biçiminde de gerçekleşebilir. Toplu sürgün uygulamasına genellikle siyasal veya sosyal gerekçelere bağlı olarak doğabilecek zararlara karşı önlem niteliğinde ve bilhassa kamu düzeninin korunması amacıyla başvurulur; literatürde bu tür sürgün uygulamaları daha çok “<em>tehcîr</em>” kelimesiyle ifade edilir. İskân amaçlı sürgünler, yerleşik hale getirilmesi istenen göçebe toplulukların belli bir yerde ikamete zorlanması şeklinde tarihte sıkça rastlanan uygulamalardır.</p>
<p>Toplu sürgünlerin bir diğer örneği, özellikle savaşlar sonunda yenilen taraf halkının yaşadığı yerden başka yere gitmek zorunda bırakılmasıdır. Gönüllü sürgünde de kişi yaşadığı yeri terk etmediği zaman hukuki ya da sosyal başka bir yaptırımla karşılaşacağı için doğrudan veya dolaylı bir zorunluluk hali sürgünün temel unsurudur. Ülke dışına yapılan sürgün uygulamaları neticesinde kişiler vatandaşlık haklarını kaybedebilmekte, hatta mal varlıklarına el konulabilmektedir.</p>
<p>Sürgün cezasının Hammurabi kanunlarında yer aldığı, Sümerler, Asurlular, Hititler, Persler, Yunanlılar, Romalılar ve Bizanslılar tarafından uygulandığı bilinmektedir. Eski Yunan’da sürgün cezası adam öldürme suçu için sıkça uygulanır, siyasi suç mahkumları on yıl süreyle sürgün edilirdi. Roma İmparatorluğu’nca belli adalar sürgün yeri olarak kullanılırdı. Bizanslılar sınırları içerisinde değişik kitlelere sürgün uygulayıp askerî, ekonomik ve sosyal yönden birtakım çıkarlar sağlıyorlardı. Cahiliye Araplarında da kabilenin örf ve âdetine aykırı davranmakta ısrar edenler sürgün edilirdi. İslâm tarihinde ve özellikle Osmanlılar döneminde gerek bir topluluğa yönelik gerekse hukuki yaptırım niteliğindeki sürgün geniş bir uygulama alanı bulmuştur.</p>
<p>Batı ülkelerinin uyguladığı sürgünler kolonileşme tarihi boyunca sürmüş; İngiltere, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Rusya, Hollanda, Danimarka gibi devletler suçluları Amerika, Afrika, Brezilya, Avustralya gibi deniz aşırı ülkelere sürgün etmiştir. Fransızlar için Fransız Guyanası, İtalya için Sicilya adası, Rusya için Sibirya önemli sürgün merkezleri olmuştur. İspanya’daki Müslümanların ve Yahudilerin XV-XVI. yüzyıllarda ülkeden zorla çıkarılması, bilhassa Rusya’nın XIX. yüzyıl boyunca Balkanlar ve Kafkasya’daki müslüman ahaliyi tehcir etmesi, II. Dünya Savaşı sonrasında Kırım’daki bütün Tatarları sürmesi toplu sürgün uygulamalarının önemli örneklerindendir.</p>
<p>Ulus-devletlerin ortaya çıkması ve devletle vatandaşları arasındaki bağın ilke olarak çözülemez olduğu yönündeki doktrinin benimsenmesinin ardından, işlenen suçlardan ötürü ülke dışına sürgün nadiren uygulanır hale gelmiş olmakla birlikte halk hareketleri ve devrimler birçok siyasi sürgüne yol açmıştır. Diğer taraftan XX. yüzyıl uluslararası hukuku, ülkeleri işgal edilen ve ülkeyi terk etmek zorunda bırakılan hükümet üyelerini iktidara ilişkin iddialarını devam ettirmeleri durumunda meşru hükümet şeklinde tanımış ve bunu ifade etmek için “sürgünde hükümet” kavramını geliştirmiştir.</p>
<p>İslâm hukukçuları cezai yaptırım olarak sürgünün meşruiyeti hususunda görüş birliği içindedir. Bununla birlikte Kur’an ve Sünnet’te bazı suçlar için öngörülen sürgün cezasının mahiyeti, kimlere uygulanacağı, süresi ve uygulanacağı yer konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür&#8230; (TDV İA, 38/164).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tarihin en büyük sürgünleri</strong></p>
<p>İki bin yıl boyunca Yahudiler’in Babil’den, Medine’den, İspanya’dan, Almanya’dan ve Avrupa’nın bir çok ülkesinden sürülmesi, Osmanlı Devleti’nin son demlerinde 1915’te çıkarılan “Tehcir Kanunu” çerçevesinde Ermenilerin ülke içinde zorunlu göçe tabi tutulması, 1923’te ‘Nüfus Mübadelesi’ kapsamında Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleştirilen nüfus değişimi ve Mart 1964’te İsmet İnönü tarafından alınan ani bir kararla İstanbul’da yaşayan Rumların 48 saat içerisinde Türkiye’yi terk etmeye zorlanması, 15 Mayıs 1948’de İsrail&#8217;in kuruluşuyla başlayan ve ‘Nekbe (Büyük Felaket)’ adıyla anılan sürgünde 700 binden fazla Filistinlinin yurtlarından uzaklaştırılması gibi bir çok sürgün olayı müstakil birer araştırmaya konu yapılacak çapta sürgünler olup on bin karakterle sınırlı bu yazımızda Kırım ve Kafkas sürgünlerine değinmekle yetinmek durumundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sovyet Dönemi Sürgünleri</strong></p>
<p>Komünist yönetimin sürgüne gönderdiği bir milyon Sovyet Almanı, Karaçay-Malkar Türkleri, Çeçenler, İnguşlar, Kabardeyler, Kalmuklar, Kırım Tatarları, Kırım Rumları, Kırım Ermenileri, Ahıska Türkleri ve Kürtler 20 yıl süren ilk sürgün döneminde herhangi bir iş kampından kaçamadan ağır şartlar altında hayatlarını sürdürmeye çalışmıştır. Son günlerde yayınlanan SSCB arşiv belgelerine göre Sovyet döneminde sürgün edilen 2.300.223 insanın % 79.8&#8217;i devamlı olarak özel sürgün yerlerinde, % 20.2&#8217;si diğer özel küçük yerleşim yerlerinde ikamete mecbur bırakılmıştı.</p>
<p>23 Şubat 1944&#8217;te yarım milyon insan (362 bin Çeçen ve 135 bin İnguş) Sibirya&#8217;ya sürüldü. <strong>Çeçen ve İnguş</strong> halkı bu sürgün esnasında nüfusunun yüzde 38’ini kaybetti. 9 Ocak 1957’de Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1959 yılında ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti&#8217;ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311 binden ibaretti.</p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan&#8217;da Rus birlikleriyle Çeçen direnişçiler arasında başlayan ve halen devam eden savaşta 50 bine yakını çocuk olmak üzere 250 bin insan katledildi. Hür dünyanın gözü önünde yaşanan birinci ve ikinci Rus-Çeçen savaşları yüz binin üzerinde Çeçen’in mülteci hayatı yaşamasına, 30 bini aşkın insanın sakat kalmasına yol açtı&#8230;</p>
<p><strong>Karaçay</strong> Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943&#8217;te Sovyet askerlerince boşaltılarak 33 bini çocuk olmak üzere 69 bin Karaçaylı; 8 Mart 1944&#8217;te ise 37 bini aşkın <strong>Malkar</strong> hayvan vagonlarıyla Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan&#8217;ın iç bölgelerine zorla gönderildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>18 Mayıs 1944: Kırım Tatarlarının Sürgünü</strong></p>
<p>Stalin dönemi sürgünleri Kuzey Kafkasya halklarıyla sınırlı kalmadı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan ve 3 gün süren yoğun sürgün operasyonu Kasım ayına kadar artçı sürgünlerle devam etti ve 200 bin Kırım Tatarı zorla yurtlarından koparılarak Orta Asya&#8217;nın ücra köşelerine götürüldü. ‘Sürgünlik’ operasyonuna 32.000&#8217;den fazla NKVD birliği katılmıştı. Sürgün edildiği resmen kabul edilen 194 bin kişiden 152 bin kişi Özbekistan’a, 8.597 kişi Mari&#8217;ye, 4.286 Kazakistan’a, geriye kalan 30 bin kişi ise Rusya&#8217;nın çeşitli oblastlarına zorla götürülmüştü. Sovyet muhaliflerinin bilgilerine göre, pek çok Kırım Tatarı, Sovyetler Gulag sistemi tarafından yapılan büyük ölçekli projelerinde köle gibi çalıştırılmıştır.</p>
<p>Nüfusunun yüzde 42&#8217;sini zor şartlar altında yitiren Kırım Tatarları yurtlarına dönebilmek için 1980&#8217;li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra yurtlarına döndüklerinde evlerinin ve topraklarının Ruslara ve Ukraynalılara dağıtıldığını gördüler. Sorunlarını çözemeden Rusya’nın Ukrayna’yı yeniden işgal etmesiyle Kırım Tatarlarının durumu yeniden darboğaza girdi.</p>
<p>Gürcistan&#8217;ın <strong>Ahıska</strong> bölgesinde yaşayan 300 bin &#8216;Osmanlı Türkü&#8217;, 14 Kasım 1944 tarihinde anavatanlarından koparılarak Sibirya’ya sürgün edildi. Bugüne kadar yurtlarına dönememiş olan Ahıskalılar Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD&#8217;de bölük pörçük bir hayat sürmektedir. Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün yaşadı. Fergana&#8217;da çıkan olaylar gerekçe gösterilerek 100 bin Ahıskalı ikinci vatan bildikleri Özbekistan&#8217;dan komşu ülkelere ve Rusya&#8217;nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna&#8217;ya göç etmek zorunda bırakıldı. Gürcistan, Avrupa Konseyi&#8217;ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden anavatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdiği halde bugüne kadar bu taahhüt yerine getirilmedi.</p>
<p>Azerbaycan&#8217;ın <strong>Dağlık Karabağ</strong> bölgesinin Ermenistan tarafından 1992-94 yıllarında yaşanan savaşta işgaliyle başlayan süreçte 1 milyonu aşkın ‘kaçgın’ Azeri, halen zor şartlar altında Azerbaycan&#8217;ın çeşitli vilayetlerinde hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadır.</p>
<p>1804 yılında baş gösteren Sırp isyanı ile başlayarak iki asır boyunca <strong>Balkanlar</strong>dan Anadolu’ya yönelen nüfus hareketleri, özellikle Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’dan yüzbinlerce Türk, Boşnak ve Arnavut dönem dönem mülklerini ve yurtlarını terk ederek Türkiye&#8217;ye gelmek zorunda bırakılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bireysel Sürgünler</strong></p>
<p><strong> </strong>İnsanlık tarihi boyunca toplu sürgünler yanında bireysel sürgünler de sıkça görülmüştür. Mesela Osmanlı döneminde şiirleri/eserleri yüzünden, ahlakî sebeplerle, düşmanlarının gözden düşürmesi sonucu, görevinde başarısız olması veya siyasi ihtilaflar sebebiyle sürgüne gönderilenler olmuştur.</p>
<p>Sürgün yeri olarak, kaçma ihtimaline karşılık özellikle Bozcaada, Midilli, Sakız, Girit, Rodos ve Kıbrıs gibi adalar seçilmiştir. Malta, Fizan, Bursa ve Sinop önemli sürgün mekânlarından idi.</p>
<p>Sürgün yemiş insanlar arasında dünya çapında şöhrete sahip Sultan Vahdettin gibi siyasi, İmam Humeyni gibi dini liderler de bulunmaktadır. 23 Nisan 1924 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla yurt içinde oturmaları ve Türkiye&#8217;ye girmeleri yasaklanan 150&#8217;liklerden, 26 Haziran 1938 yılında yasak yürürlükten kaldırıldıktan sonra yurda dönen pek az kişi olmuştur.</p>
<p><strong> </strong>Tarihin şahit olduğu en büyük sürgünlerden biri olan <strong>21 Mayıs 1864: Büyük Çerkes Sürgünü</strong>’nü gelecek yazımıza bırakarak, sürgünlerin yaşanmadığı insanca bir hayatı birlikte inşa edebilmek niyazıyla yazımızı burada noktalayalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tavsiye Edilebilecek Bazı Türkçe Kaynaklar</strong>:</p>
<ul>
<li>Adem Sağır; “Sürgün Sosyolojisi Bağlamında Göçün Sosyo-politiği: Sovyet Rusya Örneği”, Avrasya İncelemeleri Dergisi (AVİD), I/1, 2012, s. 355-391.</li>
<li>Cemal Kutay; Yüzellilikler Faciası, 1. cilt, İstanbul 1955.</li>
<li>Justin McCarthy; Ölüm ve Sürgün, Çev. Bilge Umar, 7. Baskı, İstanbul 1995, 404 s.</li>
<li>Kamil Erdeha; Yüzellilikler, Tekin Yayınevi, İstanbul 1998, 240 s.</li>
<li>Kemal Daşcıoğlu; Osmanlı’da Sürgün, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2007.</li>
<li>Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu; “Kırım Tatar Millî Kurtuluş Hareketinin Kısa Tarihi”, <a href="http://www.surgun.org/tur/bilgi.asp?yazi=ktmh">surgun.org/tur/bilgi.asp?yazi=ktmh</a></li>
<li>Seyit Tuğul, SSCB’de Sürgün Edilen Halklar, İstanbul 2003.</li>
<li>Tuba Işınsu Durmuş, Osmanlının Sürgün Şairleri, Kapı Yayınları, İstanbul 2014, 228 s.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-surgunlerle-yuzlesebilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSANLIĞIN SOYKIRIMLARLA YÜZLEŞEBİLMESİ</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-soykirimlarla-yuzlesebilmesi/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-soykirimlarla-yuzlesebilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 May 2015 11:47:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[2. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[5:32]]></category>
		<category><![CDATA[Arakan]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Çeçenistan]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes Soykırımı]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni tehciri]]></category>
		<category><![CDATA[genocide]]></category>
		<category><![CDATA[Genocide Watch]]></category>
		<category><![CDATA[Gregory Stanton]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Katlu'l-âmm]]></category>
		<category><![CDATA[Myanmar]]></category>
		<category><![CDATA[Nazi]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[soykırım]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırım Anma Müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırım Gözlem Örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırımları Araştırma Kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[Stalin]]></category>
		<category><![CDATA[UHİM]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Soykırımlar Konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[Uygurlar]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan Komitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yad Vaşem]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi soykırımı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=86</guid>

					<description><![CDATA[“Kim cinayet suçu işlememiş  veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Buna karşılık kim de birine hayat verirse, sanki bütün insanlığa hayat vermiş gibi olur.” (Mâide Sûresi, 5/32). &#160; “Katlu’l-âmm” tamlaması Arapçada ‘genelin öldürülmesi’, topluca öldürme, kırım ve kıyım manasına gelmektedir. Türkçede Farsça tamlama formunda ‘katliam’ şeklinde ve ‘soykırım’ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Kim cinayet suçu işlememiş  veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Buna karşılık kim de birine hayat verirse, sanki bütün insanlığa hayat vermiş gibi olur.” (Mâide Sûresi, 5/32).</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Katlu’l-âmm” tamlaması Arapçada ‘genelin öldürülmesi’, topluca öldürme, kırım ve kıyım manasına gelmektedir. Türkçede Farsça tamlama formunda ‘katliam’ şeklinde ve ‘soykırım’ kelimesinin müteradifi olarak kullanılmaktadır. Bir insan topluluğunu herhangi bir sebeple bütünüyle öldürme, bir soyu tamamıyla kırma manasına gelen soykırım kelimesi yerine Türkçeye Fransızcadan geçmiş olan ‘jenosit’ ile İngilizceden geçmiş olan ‘holokost’ kelimeleri de kullanılabilmektedir. Şemseddin Sami Kamus-ı Türki’de katliam kelimesini “zapt olunan bir memleketin umum ahalisini kılıçtan geçirme” şeklinde tarif eder.</p>
<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1948 yılında onayladığı, 1951 yılında yürürlüğe giren “Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”de soykırım “İnsanların dinî ve etnik farklılıklarından dolayı sistemli olarak yok edilmesi” olarak tanımlanmaktadır. Yunanca’da aile, ırk, kabile anlamlarına gelen ‘genos’ kelimesi ile Latince’de katletmek anlamına gelen ‘cide’ kelimelerini birleştirerek “genocide” terimini oluşturan Lemkin 1944 yılında yayınlanan “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Yönetimi” adlı eserinde soykırımı, bir ulusun üyelerini öldürerek yok etmekten öte tasarlanmış bir plana dayandırılarak çeşitli eylemlerle hedef seçilen ulusun temelinin esastan yok edilmesi olarak tanımlar (Duran, 2007: 3).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Soykırımlarla dolu bir insanlık tarihi</strong></p>
<p>Amerika&#8217;daki Soykırım Anma Müzesi’nin &#8220;Vicdan Komitesi&#8221; tarafından 7 Mart 2005’te yayınlanan son yüzyılın soykırımları listesinde; Stalin tarafından Ukrayna&#8217;da, Japonlar tarafından Nanjing’de Çinlilere, Pol Pot tarafından Kamboçya, Sırplar tarafından Bosna&#8217;da, 1994&#8217;te Ruanda&#8217;da gerçekleştirilen katliamlara yer verilmektedir. Nazi Almanya&#8217;sında 1938-1945 yılları arasında 6 milyon Yahudi’nin katledildiğini vurgulayan Vicdan Komitesi, Osmanlı Devleti’nin 1915-1918 yılları arasında 1,5 milyon Ermeni&#8217;yi katlettiğini de iddia etmektedir. Yahudi soykırımını abartarak, Ermeni tehcirini de hem miktarı hem de mahiyeti itibarıyla manipüle ederek sunan Komite, insanlığın yaşadığı bu büyük acıları politik zeminde ele almayı tercih etmekte, Kafkasya, Türkistan, Ortadoğu ve Balkanlar başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında Müslüman halklara uygulanan soykırımlardan –Bosna gibi bir iki istisna dışında- hiç söz etmemektedir.</p>
<p>Ankara Ticaret Odası’nın Mayıs 2005’te yayımladığı “Soykırımlar Tarihi: İkiyüzlü Kriterler Raporu”, elliyi aşkın soykırım öreğine yer vermekle beraber, ne yazık ki bu raporda da tarihte ve günümüzde Rusya’nın Kafkas halklarına, Çin’in Uygurlara, İsrail’in Araplara, Myanmar’ın Arakan halkına uyguladığı soykırımlardan tek kelimeyle olsun bahsedilmemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Soykırım suçlarına ilişkin yüz kızartıcı örnekler</strong></p>
<p>&#8211; Amerika’nın 16. Yy.’ın başından itibaren kuruluşu esnasında 8 milyon Kızılderili’yi katletmesi, ardından Meksika, Nikaragua, Guatemala, Küba, Endonezya, Vietnam, Kamboçya, Şili, Lübnan, Libya, Afganistan ve Irak’ta milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet vermesi,</p>
<p>&#8211; İngilizlerin 18. Yy. başında sömürgeleştirdiği Avustralya’da sağ kalabilen 31 bini dışında 750 bin Aborjin’i katletmesi,</p>
<p>&#8211; Almanların Güneybatı Afrika’da Nambiya’yı sömürgeleştirirken 1904-1907 yıllarında 132 bin kişiden oluşan Herero ve Nama halklarını, 15 bin kişi hariç bütünüyle katletmesi,</p>
<p>&#8211; Amerikan ve İngilizlerin 3 gün boyunca havadan yağdırdığı bombalarla mağlup olarak Dresden kentine sığınan 200 bin Alman’ın katledilmesi,</p>
<p>&#8211; Fransızlar’ın Cezayir’de 1830-1962 yılları arasında 1 milyon Cezayirliyi katletmeleri,</p>
<p>&#8211; Amerika’nın Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombaları sebebiyle 200 bin kişinin hayatını kaybetmesi,</p>
<p>&#8211; Sovyet Ordusu’nun II. Dünya Savaşı’nın bitiminde Alman topraklarına yürümesi sebebiyle Danimarka’ya sığınan 80 bini çocuk 250 bin Alman mültecinin tel örgülü kamplar içinde hastalıktan kırılması,</p>
<p>&#8211; Eski Rus lider Joseph Stalin tarafından Ukrayna&#8217;da 1932-33 yıllarında 7 milyon kişinin katledilmesi,</p>
<p>&#8211; Japonlar tarafından 1937&#8217;de gerçekleştirilen Nanjing katliamında 300 bin Çinlinin öldürülmesi,</p>
<p>&#8211; Komünist Pol Pot yönetiminin 1975-79 yıllarında Kamboçya&#8217;da 2 milyon kişinin katledilmesi (bu mazlumların 100 bin kadarını Çam Müslümanları oluşturuyordu),</p>
<p>&#8211; 1992-95 yılları arasında Bosna&#8217;da 300 bin kişinin hür dünyanın gözü önünde katledilmesi,</p>
<p>&#8211; 1994&#8217;te Ruanda&#8217;da 800 bin kişinin katledilmesi gibi katliamlar dünya kamuoyunda az çok bilinmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu katliamların en azından ana hatlarıyla biliniyor olması takdire şayan bir durum olmakla birlikte, tarihte ve günümüzde Rusya’nın Kafkas halklarına, Çin’in Uygurlara, İsrail’in Araplara, Myanmar’ın Arakan halkına&#8230; uyguladığı katliamlardan dünya kamuoyu maalesef habersiz bulunmaktadır. Bilginin bunca yaygınlaşmasına ve çağa adını vermiş olmasına rağmen üzücüdür ki, dünya, Müslüman halkların tarihte ve günümüzde maruz kaldığı soykırımlardan bîhaber kalmaya devam etmektedir. Mesela, Rusya’nın 1994’ten bu yana Çeçenistan’da sürdürdüğü soykırıma kurban giden 40 bini çocuk olmak üzere 250 bin sivil insan için hala bir yaptırım uygulanabilmiş değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Soykırımlarla yüzleşebilmek</strong></p>
<p><strong> </strong>Bu güne kadar soykırıma uğrayıp ta hakkını arayabilen yegâne toplum Yahudiler olmuştur. II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından katledilen Yahudi sayısı tüm dünyaya 6 milyon olarak kabul ettirilmiş, on binlerce kitap ve yüzlerce filmle bu katliam sürekli gündemde tutulmuş, dünyanın çeşitli yerlerinde açılmış olan yüzlerce müzeye, en son Kudüs&#8217;te açılan büyük bir soykırım müzesi eklenmiştir. 65 milyon dolar harcanarak 10 yılda tamamlandığı söylenen &#8216;Yad Vaşem&#8217; müzesinin 15 Mart 2005 tarihinde düzenlenen açılış merasimine 40 ülkenin devlet ve hükümet başkanları katılmış, daha sonra bu müze İsrail’e giden tüm devlet yetkililerinin zorunlu uğrak yeri olmuştur.</p>
<p>Güzel bir örnek olarak, Avustralya Parlamentosu 13 Şubat 2008’de aldığı bir kararla, Avustralya hükümetlerinin “derin üzüntü, acı ve kayıplara neden olan” geçmişteki uygulamalarından dolayı Aborjinlerden özür dilemiştir. Keza, 20 Mayıs 2011 tarihinde Gürcistan Parlamentosu, Çarlık Rusyası’nın Çerkeslere uyguladığı soykırımı tanımıştır. Bunun gibi bir kaç cılız gelişme, insanlığın soykırımlarla dolu tarihiyle yüzleşmesi adına son derece yetersiz adımlar olarak kalmaktadır.</p>
<p>1996’da Genocide Watch (Soykırım Gözlem Örgütü) başkanı Gregory Stanton tarafından sunulan “Soykırımın 8 Aşaması” isimli bir raporda anlatılan soykırımların “öngörülebilen fakat engellenemez olmayan” 8 aşamasını şu şekilde özetleyebiliriz:  İnsanları &#8220;bizler ve onlar&#8221; diye bölme, simgeleme, diğerinin insanlığını inkâr etme, örgütlenme, kutuplaşma, saldırıya hazırlanma, imha ve inkâr. &#8220;Failler herhangi bir suç işlediklerini inkâr ederler. İnkâra cevap, uluslararası ya da ulusal mahkemelerce verilecek cezalardır.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Soykırımları Araştırma Kurumu” oluşturma çağrısı</strong></p>
<p>Soykırımlar insanlık suçu olup bütün bir insanlığın soykırım ayıbını birlikte temizlemesi gerekiyor. İslam İşbirliği Teşkilatı, BM, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Lahey Adalet Divanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi uluslararası kuruluşlar başta olmak üzere ilgili tarafların katılımıyla ortak bir kurum oluşturularak, öncelikle tarih boyunca işlenmiş soykırım ve sürgün olayları hakkaniyet zemininde dakik araştırmalarla tespit edilmelidir. Ancak, bu araştırmaların düşmanlıkları ve acıları körükleyecek siyasi bir yaklaşımla değil, insanlığın ortak geleceğini insan hakları temelinde birlikte daha sağlam inşa edebilme yaklaşımıyla yürütülmesi büyük önem arz etmektedir. Araştırmaların ve tüm taraflarca mutabık kalınacak kavramsallaştırma çalışmasının ardından, bu merkezin raporlarını esas alarak Uluslararası Ceza Mahkemesi mazlumlara itibarlarının iade edilmesi, zalimlerin mirasçılarının mağdurlardan özür dilemesi, mağdurların mirasçılarına tazminat ödemesi, mağdurların torunlarına anayurtlarına dönüş hakkı vermesi gibi insani adımların atılması için yaptırımlar uygulaması mümkündür. İnsanlık bunca birikiminden sonra bu olgunluğu gösterebilmelidir.</p>
<p>‘Ermeni soykırımı’ iddiasını kabul ederek güçlenen Türkiye’yi zayıflatmak maksadıyla bir yıpratma aracı olarak ‘kullanmak’ isteyen Batı parlamentoları samimi iseler, uluslararası bir “Soykırımları Araştırma Kurumu” oluşturulmasına destek vermelidir. İnsanlık adına bir iftihar vesilesi olabilecek bu kurumunu oluşturmak için, UHİM (Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi) bir “Uluslararası Soykırımlar Konferansı” tertip ederek ilk adımı atma şerefine nâil olabilir.</p>
<p>Yazımızı, konumuzla doğrudan alakalı bazı âyet-i kerimelerin meâliyle bitirelim:<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p><em>“Haklı bir gerekçeye dayanmaksızın Allah’ın dokunulmaz kıldığı hiçbir cana kıymayın! Zira haksız yere canına kıyılan kim olursa olsun,  işte onun velisine (eşdeğer bir ceza konusunda) yaptırım yetkisi tanımışızdır; fakat o katl cezasında (belli) sınırı aşmasın;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><strong>[2]</strong></a>çünkü o, zaten yardıma mazhar olmuştur.” (İsrâ Sûresi, 17/33).</em></p>
<p><em>“Siz ey iman edenler! Cinayete kurban gidenler hakkında size âdil karşılık farz kılındı: Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><strong>[3]</strong></a>  Bunun üzerine her kim kardeşi tarafından bir şekilde bağışlanırsa, bu bağış makul bir biçimde uygulanmalı, tazminatı da ona güzellikle ödenmeli:<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><strong>[4]</strong></a>  İşte bu, Rabbiniz katından bir kolaylaştırma ve rahmettir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><strong>[5]</strong></a> Kim ki bundan sonra haddi aşarsa, onun hakkı elem verici bir azaptır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><strong>[6]</strong></a> Bakın ey aktif akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: sizden (artık) sorumlu davranmanız beklenir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><strong>[7]</strong></a>” (Bakara Sûresi, 2/178-179). </em></p>
<p>Kur’an’da MÖ. 7. yüzyılda Kudüs’ü yerle bir eden Asur ve yüz yıl sonraki Babil soykırımları (17:2), Firavun’un İsrailoğullarını köleleştirmesi ve soylarını kırması (2:49, 26:22), kendilerine soykırım uygulayan düşmanlarını gözlerinde büyüten Benî İsrail’in kendilerini onların taptığı putun anasına değil ancak danasına tapmaya lâyık görmeleri (20:88), kendilerini soykırımdan kurtarıp türlü nimetler bahşeden Allah’a şükredecekleri yerde nankörlük etmeleri (2:61) beyan buyurulmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tavsiye Edilebilecek Bazı Türkçe Kaynaklar</strong>:</p>
<ul>
<li>Amerika’nın Soykırım Tarihi. David E. Stannard; çev. Şaban Bıyıklı. İstanbul: Gelenek Yayıncılık, 2004. 438 s.</li>
<li>Bir Fransız Yalanı Bir Soykırım Soruşturması Cezayir Savaşı ve Gerçekler. Georges-Marc Benamou; Türkçesi Sonat Ece Kaya. İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı, 2006. 392 s.</li>
<li>Bosna&#8217;da Soykırım Günlüğü. Roy Gutman; trc. Şakir Altıntaş. İstanbul: Pınar Yayınları, 252+17 s.</li>
<li>Balkanlar’da Türk Soykırımı. Ali Özsoy. İstanbul: İleri Yayınları, 2012. 192 s.</li>
<li>Bulgaristan&#8217;da Soykırım. Mehmet Çavuş. İstanbul: Yaylacık Matbaası, 1984. 1. c. 80 s.</li>
<li>Çerkes Soykırımı: Çerkeslerin XIX. Yüzyıl Kurtuluş Savaşı Tarihi. Aliy Kasumov, Hasan Kasumov; trc. Orhan Uravelli. Ankara: Kaf-Der Yayınları, 1995. 310 s.</li>
<li>“Emevilerin Abbasiler Tarafından Soykırıma Uğratılması”. Ali Aksu. CÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas: 2000. Sayı: 4, s.259-269.</li>
<li>Geçmişten Günümüze Ermeni Meselesi ve Sözde Soykırımın Uluslararası Kriterler Açısından Değerlendirilmesi. Meltem Uluada. Yüksek Lisans Tezi. Atılım Üniversitesi SBE. Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı. Ankara: 2006.</li>
<li>Haçlı Seferleri’nden Günümüze Batı’nın Soykırımcı Tabiatı. Hakan Albayrak. Ankara: Vadi Yayınları, 2007. 72 s.</li>
<li>Kızılderili Soykırımı: Kızılderili Soykırımının Amerikan Kapitalizminin Yükselişindeki Rolü. George Novack; çev. Mehmet Beyazıt. Ankara: Özgür Üniversite Kitaplığı, 2003. 160 s.</li>
<li>Modern Devlet ve Irk Söylemi İçerisinde Ruanda Soykırımı. Ebru Çoban. Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi SBE. Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, 2007.</li>
<li>Modern Devlet Biyoiktidar ve Soykırım (Ruanda Örneği). Ebru Çoban Öztürk. Ankara: Adres Yayınları, 2010. 240 s.</li>
<li>Sabra ve Şatilla Katliamları. Amnon Kapeliouk; çev. Cem Sofuoğlu. İstanbul: Yalçın Yayınları, 1985.</li>
<li>Sevk ve İskanın 100. Yılında Türk-Ermeni İlişkileri, Haluk Selvi vd. İstanbul: Kültür A.Ş. Yayını, 2015.</li>
<li>Soykırım Endüstrisi. Norman G. Finkelstein; çev. Erkan Saka, Gökçe Kaçmaz. İstanbul: Söylem Yayınları, 2001. 207 s.</li>
<li>Soykırım Suçu. Arzu Beşiri. İstanbul Bilgi Üniversitesi SBE Hukuk Yüksek Lisans Tezi. 2010. 56 s.</li>
<li>Soykırım Suçu, Halil Murat Berberer. Yüksek Lisans Tezi. Adana: Çağ Üniversitesi SBE. 2007.</li>
<li>Soykırım Suçunun Uluslararası Hukukta ve Yeni Türk Ceza Kanununda Düzenlenişi. Batuhan Duran. Yüksek Lisans Tezi. Marmara Üniversitesi SBE. Hukuk Anabilim Dalı. İstanbul, 2007.</li>
<li>“Soykırım ve Soykırıma İlişkin Uluslararası Mekanizmalar”. Arzu Beşiri. Türkiye Barolar Birliği Dergisi. Ankara: 2013. Sayı: 108, s.179-210.</li>
<li>Soykırımın Perde Arkası: Siyonist-Nazi İşbirliğinin Gizli Tarihi ve Yahudi Soykırımı Yalanının İçyüzü. Harun Yahya. 2. bs. İstanbul: Vural Yayıncılık, 2000. 339 s.</li>
<li>Soykırımlar Tarihi: Geçmişten Bugüne Batının İnsanlık Suçları. Sefa M. Yürükel. Near East Publishing, 2005. c.1, 208 s.</li>
<li>Sömürgeden Soykırıma Arakan. UHİM; İstanbul: Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi, 2012. 32 s.</li>
<li>“Uluslararası Hukukta Soykırım Suçu ve Suça Zemin Hazırlayan Toplumsal Yapılar: Ruanda Örneği”. Ebru Çoban. Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi. Ankara: Bahar 2008. c.5, Sayı: 17, s.47-72.</li>
<li>Yirminci Yüzyılda BM Güvenlik Konseyi Daimi Temsilcisi 5 Devletin İşlediği Soykırım ve Katliamlar. Editör: Hüseyin Türkan; yayına hazırlayanlar: Fadime Türkölmez, Hüseyin Türkan. 2. bs. İstanbul: Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi (UHİM), 2014. 260 s.</li>
<li>Yüzyılda Soykırım ve Etnik Temizlik. Derleyenler: Cenap Çakmak, Fadime Gözde Çolak, Gökhan Güneysu. İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2014. VIII, 342 s.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Meâlen çeviri ve notlar Mustafa İslâmoğlu’nun ‘Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meâl-Tefsir’ isimli çalışmasından iktibas edilmiştir).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> “Eşdeğer bir ceza” (kısas), Bakara 178’de kasten adam öldürme suçunun cezası olarak öngörülür. Aynı ceza türünün önceki vahiylerde de bulunduğuyla ilgili bkz: 5:45. Tanındığı ifade edilen yetkinin üst sınırı budur, fakat maktulün velisi isterse, aynı âyette diyet alarak kâtilin suçunun dengi olan cezayı bağışlama yetkisi de verilmiştir. Burada “bir cana karşılık bir can” sınırının aşılıp güçlünün güçsüze, varsılın yoksula karşı intikam amaçlı bir katliâm yapması yasaklanmaktadır (Krş: 2:178, ilgili notlar).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> İslâm adam öldürmeyi ferde veya aileye karşı işlenmiş bir suç olmaktan daha çok insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak görür. Kasten ve haksız yere adam öldürme, tüm insan türüne karşı işlenmiş bir cinayettir.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Kâtil kimi öldürürse öldürsün, sonuçta öldürdüğü ya insan kardeşi ya da İslâm kardeşidir. Ceza ve affın birlikte geçmesinin anlamı şudur: Emredilen ceza değil adâlettir.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Kısas bir “intikama” dönüşmemelidir. Öldürülenin yakınlarına tanınan ve hem mağdurun acısını hem de kâtilin vicdanını teskin edecek olan “affı” tavsiye ediyor.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Bu âyet cezayı emreden değil, cezalandırmada zulmü ve taşkınlığı yasaklayan bir âyettir. Zira zayıfın güçlüden öldürdüğü bir kişiye karşılık, güçlünün zayıfa karşı soykırıma yeltenmesi, yalnızca eski dünyada değil modern dünyada da sık görülen bir vahşettir. İslâm’ın üzerinde yükseldiği üç ayaktan biri olan “adâlet”in (diğer ikisi tevhid ve özgürlük) sağlanması için cezalandırmada denkliğin sağlanması esastı. Çünkü ölümle neticelenen cinayetler bazen de hata ile işleniyordu. Bu âyette detaylandırılmayan bu problem Nisâ 92’de aydınlığa kavuşturulmuştu. Yine yaralama, bir organa zarar verme vb. gibi cinayet cezaları da “âdil bir karşılık” bulmalıydı. Bu âyet, öldürülen köleye karşılık hür kâtilin öldürülemeyeceği gibi alâkasız bir konuda delil olarak kullanılamaz.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Kısası “âdil karşılık” ve “cezada denklik” olarak açarsak, kısasın hayat olduğu aklını kullanan herkesin kabul edeceği bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Çünkü adâlet toplumlar için hayat, zulüm ise ölüm demektir. Kısas adâletin tecellisidir. Kısasla ilgili bu iki âyetin hemen ardından vasiyetle ilgili âyetler gelmektedir. Kısas hükmü, kasti adam öldürmenin âdil karşılığını kâtilin ölüm cezasına çarptırılması olarak belirler. Vasiyet ise ölümü yaklaşıp da geride mal bırakan her insanı ilgilendiren hukukî bir düzenlemedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-soykirimlarla-yuzlesebilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
