<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam dünyası Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/islam-dunyasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/islam-dunyasi/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Nov 2024 18:45:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>DOĞRU YOLA GÜZEL SÖZ VE DAVRANIŞLARLA  DAVET ETMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/caginin-sahidi-olmak/dogru-yola-guzel-soz-ve-davranislarla-davet-etmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/caginin-sahidi-olmak/dogru-yola-guzel-soz-ve-davranislarla-davet-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Dec 2018 15:34:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULHALİM UŞITARU NODA]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULLAH GULIAM]]></category>
		<category><![CDATA[BRUNEİ]]></category>
		<category><![CDATA[BUDİZM]]></category>
		<category><![CDATA[CEMİL LEE]]></category>
		<category><![CDATA[ÇİN MÜSLÜMANLARI]]></category>
		<category><![CDATA[DAHİLİYE NEZARETİ]]></category>
		<category><![CDATA[EL-FETH DERGİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[FİLİPİNLER]]></category>
		<category><![CDATA[İNGİLİZ RAVZA]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[İspanya]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA AZINLIKLARI]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA MÜSLÜMAN TALEBELER CEMİYETİ]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA’DA İSLAM’IN TEBLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA’DA İSLAM’IN YAYILIŞ TARİHİ]]></category>
		<category><![CDATA[KAMİKAZELİ]]></category>
		<category><![CDATA[KARAÇİ]]></category>
		<category><![CDATA[KOGON]]></category>
		<category><![CDATA[KONFİÇYÜS]]></category>
		<category><![CDATA[KORE SAVAŞI]]></category>
		<category><![CDATA[KORELİ DÖRT GENCİN İSLAM’A GİRİŞİ]]></category>
		<category><![CDATA[KORKU TANRISI]]></category>
		<category><![CDATA[MANİLA]]></category>
		<category><![CDATA[NİMETULLAH YURT]]></category>
		<category><![CDATA[PROF.DR. SALİH MEHDİ SAMARRAİ]]></category>
		<category><![CDATA[SALİH MAHDİ AL SAMARRAI]]></category>
		<category><![CDATA[SON SARHOŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[SULTAN SÜLEYMAN]]></category>
		<category><![CDATA[TANRININ FIRTINASI]]></category>
		<category><![CDATA[TOKYO]]></category>
		<category><![CDATA[Uygurlar]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ USÛLLERLE İSLÂMÎ TEBLÎĞ VE TEMSÎL]]></category>
		<category><![CDATA[YUZO ITAGAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[ZÜBEYİR KOÇ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=791</guid>

					<description><![CDATA[“Ud’u ilâ sebîli Rabbike bi’l-hikmeti we’l-mev’ızati’l-haseneti we câdilhum billetî hiye ahsen…: (Bütün insanlığı) hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır; ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış; şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir; ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.” (Nahl 16:125). İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV), [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Ud’u ilâ sebîli Rabbike bi’l-hikmeti we’l-mev’ızati’l-haseneti we câdilhum billetî hiye ahsen</em>…: (Bütün insanlığı) hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır; ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış; şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir; ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.<em>”</em> (Nahl 16:125).</p>
<p>İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV), 17-18 Kasım 2018 tarihlerinde İstanbul’da, Eresin Topkapı Oteli’nde; “<strong>Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl</strong>” konulu milletlerarası bir ilmî toplantıya ev sahipliği yaptı. Yalova Üniversitesi’nin iki günlük “uluslararasılaşma” çalıştayına katılmam sebebiyle izleyemediğim bu ilmî toplantıda sunulan kıymetli tebliğleri (<strong>1</strong>) okumak için çalışmanın kitap halinde neşredilmesini sabırla bekleyeceğiz.</p>
<p>Bu vesileyle, Eylül 2012’de İstanbul’u ziyareti esnasında kendisiyle bir mülâkat gerçekleştirdiğim Prof.Dr. Salih Mehdi Samarrai’nin yarım asrı aşan tebliğ ve davet tecrübesini sizlere aktarmak suretiyle bu pek mühim mevzuun daha çok gündemde kalmasına katkı yapmak istiyorum (<strong>2</strong>).</p>
<p>4 Kasım 1932’de Irak’ın Samarra kentinde doğan, Saddam’ın İhvân-ı Müslimîn’e uyguladığı ağır baskılar sebebiyle uzun yıllar boyunca ülkesine hiç giremeyen, ömrünün yarım asırlık kısmını Japonya’da İslam’ı tebliğ etmek için geçiren ziraat mühendisi <strong>Salih Samarrai Hoca</strong>, elliden fazla ülkede bulundu.</p>
<p>1961’de Japonya Müslüman Talebeler Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Bir süredir Cidde’de yaşayan büyük davetçi, halen kurucularından biri olduğu ve yıllarca başkanlığını yaptığı Japonya İslam Merkezi’nin fahri başkanı olarak hizmetlerine devam etmektedir.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, 2005 yılında Kore’de İslam’ın 50. Yılını Kutlama etkinlikleri çerçevesinde İslam Birliği’nin 25-26 Kasım tarihleri arasında düzenlediği sempozyumda siz de bir tebliğ sunmuştunuz. “Allah’a güzel davranışlarla davet etmenin lüzumu” başlıklı bu tebliğinizde vurguladığınız hususları hatırlatarak başlayabilir misiniz sohbetimize? </em></strong></p>
<p>Müslümanlar, Arap Yarımadası’ndan doğuya ve batıya fetihçi, tüccar, seyahatçi ve davetçi olarak hareket ederken hep şu şiarı gözetmişlerdi: Allah’a davet ederken <u>zor kullanarak değil</u>, iyilikle ve <strong>güzel davranışlarla davet etmek</strong>. Aslında onlar bu tutumlarıyla “Zorlama dinde (aslâ) yoktur.” (Bakara 2:256) ve “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 16:125) âyetlerinin talimatları doğrultusunda hareket etmiş oluyordu.</p>
<p><strong><em>Üstadım, güzel sözle davetin hikmeti aşikâr. Allah’a zorla davet eden mi olmuştu da bu davranışı reddeden bir âyet nazil oldu?</em></strong></p>
<p>Evet. Rivayet edildiğine göre Allah Rasulü (s) döneminde Medine’de, ensardan bir adamın iki çocuğu Şam’a gider ve Hıristiyan olurlar. Medine’ye döndüklerinde, babaları Müslüman olmaları için kendilerini zorlamak ister. Bunun üzerine “Zorlama dinde (aslâ) yoktur.” âyeti nazil olur. Bu konuda bir başka olay daha aktarılır: Raşit Halifelerin siretlerinde rivayet edildiğine göre, yaşlı bir Yahudi kadın Hz. Ömer’e gelip yardım talebinde bulunur, Hz. Ömer de kendisine iyi davranır ve yardım eder. Kadın yardımı alıp ayrıldığında Hz. Ömer kendisini takip ederek: ‘İslam’a girebilir misin? diye sorar. Bunun üzerine kadın: ‘Asla’ diye cevap verir. Hz. Ömer, çok üzülür. Zira, İslam’a davet ederken resmî konumunu kullanmış olabileceğini, bunun da bir nevi baskı ve zorlama olabileceğini düşünür…</p>
<p><strong><em>İslam davetçilerinin bu âyet ve rivayetlerden yeterince ders çıkardıklarını söyleyebilir miyiz?</em></strong></p>
<p>Evet, tarihte Müslümanlar, İran’ı, Afganistan’ı, Orta Asya’yı ve Hindistan’ı fethettiklerinde hep <u>zorlamadan uzak durma</u> ve hikmetle, güzel sözle davet etme yöntemini kullanmışlardır. İnsanları kutsallarıyla baş başa bırakmışlardır. Mesela, İran’daki ateşperestlerin ateşe tapmalarına karışmamışlardır, bu yüzden inançları günümüze kadar gelebilmiştir. Keza Afganistan’da 1400 yıl boyunca Bamiyan putunu olduğu gibi bırakmışlar, onu imha etme gereği duymamışlardır. En sonunda bildiğiniz gibi fanatikler gelip onu yıkmıştır. Yine Hindistan’da, Endonezya’da ve Malezya’da binlerce putu olduğu gibi bırakmışlardır. Mısır’da piramitleri ve ‘Korku Tanrısı’ heykelini yıkmadan günümüze kadar olduğu gibi bırakmışlardır.</p>
<p><strong><em>İslam dünyasında halen önemli miktarda bir gayrimüslim nüfusun varlığı da bu yaklaşımdan mı kaynaklandı?</em></strong></p>
<p>Evet, bin dört yüz yıl sonra bile hâlâ Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak’ta Hıristiyanlar eski dinlerinde kalmaya devam edebilmişlerdir. Bunlardan İslam’ı seçenlerin kâhir ekseriyeti, bu seçimlerini sadece kendi hür iradeleriyle gerçekleştirmişlerdir. Öyle ki, Mısır’ın önde gelen Kıpti din adamları, <strong>İslam’ın yüksek müsamahasının</strong> kendilerine zarar verdiğini söylemek durumunda kalmışlardır. Mısır’a hükmeden Bizanslılar, Kıptilerin kendi mezheplerine geçmeleri için baskı uygulamışlardı. Ancak Kıptiler onlara karşı sert bir direniş ortaya koymuştu. Oysa, Müslümanlar onlara müsamahayla davrandıkları için Kıpti toplum dağılarak büyük çoğunluğu İslam’a girmiştir.</p>
<p><strong><em>Ama hocam, tarihte çok sayıda büyük askerî seferler gerçekleşti. Mesela, Osmanlılar mütemadiyen batıya seferler düzenledi. Bu davet tarzı, içerisinde baskıyı ve zoru barındırmıyor mu sizce?</em></strong></p>
<p>Osmanlılar Doğu Avrupa’yı, Balkanları, Sırbistan’ı ve Bosna’yı fethettiklerinde, Osmanlı Halifesi bu ülkelerde yaşayan insanların Müslüman olmaları için baskı yapmak istemiştir. Bunun üzerine İstanbul’da bulunan Şeyhülislam’la İstişare etmiş ve Şeyhülislam kendisine, “dinde zorlama yoktur” (2:256) demiş, Halife de buna bağlı kalmıştır. Sırpları Osmanlı’ya karşı direnmeleri için eğiten İngiliz subaylardan biri, 1916 yılında “Kapı Bekçileri” adıyla yayımlanan kitabında şöyle demiştir: Osmanlı’nın dinî hoşgörüsü, tam özgürlüğe sahip kiliselerinde Sırp milliyetçiliğini ve Sırp dilini korumuştur. İşte bu İslami müsamaha, Arnavutluk, Bosna, Karadağ, Sırbistan ve Hırvatistan’da yaşayan milyonlarca insanın İslam’a girmesine neden olmuştur. Aynı durum İran, Afganistan, Hindistan, Endonezya, Malezya ve bunlara ilave olarak Afrika kıtası ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşanmıştır.</p>
<p><strong><em>Hint alt kıtası ve Malaylar da İslam’ı müsamaha sayesinde seçti, değil mi? </em></strong></p>
<p>Evet, aynen öyle, mesela Hindistan. Birçok gözlemci ve tarihçi, Hint yarımadasında Müslüman olanların büyük çoğunluğunun Budist kökenli olduğunu ortaya koymuştur. Aynı durum Endonezya ve diğer Güney Doğu Asya ve Uzak Doğu için de geçerlidir. Belki de Budizm’deki hoşgörülü davranma ruhu, özde arınma ve temizlenme çağrısı bu dine tâbi olanları İslam’a girmeye teşvik etmiştir.</p>
<p><strong><em>Peki hocam, tam bu noktada şöyle bir soru kendini dayatmıyor mu? Çin’de, Filipinler’de, Avrupa’nın ortasından Rusya’nın Asya kısmına kadar olan geniş coğrafyada milyonlarca Müslüman varken İslam’ın Uzakdoğu’ya, Kore’ye ve Japonya’ya ulaşması sizce neden gecikmiştir? </em></strong></p>
<p>Koreli Müslüman düşünür Prof.Dr. Cemil Lee ile İslam’a büyük sempati duyan Japonyalı düşünür Prof.Dr. Yuzo Itagaki bu sorunun cevabını aramışlar. Dr. Cemil Lee, ansiklopedik eserinde; “Kore’de İslam’ın Tarihi ve Bugünü” başlığı altında konuyu genişçe ele almaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar, Arap, Fars, Buharalı ve diğer uluslar her ne kadar Kore’yi iyi tanısalar, onlarla birlikte ticaret yapsalar, ülkelerine yerleşseler ve hatta ülkeye Kore adını onlar verseler de, Kore’nin dışındaki <u>İslami merkezlerden uzak ve <strong>kopuk</strong> olmaları</u>, Kore’deki İslami azınlığın erimesine neden olmuştur.</p>
<p><strong><em>Malumunuz, Türkiye’den de hatırı sayılır bir askerî destek gücü gitmişti Kore’ye.</em></strong></p>
<p>Evet, Kore savaşı esnasında Türk tugayının yirminci yüzyılın ortalarında Kore’ye ulaşması toplumda belirgin bir işlev görmüş ve bu gidiş, o topraklarda İslam’ın kendisini etkin bir şekilde gösterdiği en son dönem olmuştur. Artık gelişen teknoloji sayesinde dünya küçük bir köye dönüştüğü için dünya ülkeleri arasında iletişim kolaylaşmış ve bu değişim Kore’deki Müslüman toplumun gelişmesini kolaylaştırmıştır. Böylece Müslümanlar, Kore halkının dinamiklerinden biri haline gelmiştir. Müslüman olan ve olmayan Koreli araştırmacılar, İslam’ın Kore toprakları üzerinde parlak bir geleceği olduğu hususunda görüş birliğine varmaktadır. Endonezya, Malezya ve Brunei halklarının yaşadıkları, bu öngörü için güzel bir örnek teşkil etmektedir. Zira bu halkların düşünce ve inançları aynı kökten neşet eder.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, Sultan II. Abdülhamid’in Japonya’da İslam’ın tebliğiyle yakından ilgilendiği anlatılır. Kıymetli araştırmalar yaptığınızı bu konu hakkında bize aktaracağınız bilgiler olmalı&#8230; </em></strong></p>
<p>Sultan II. Abdulhamid Ertuğrul gemisini göndermişti Japonya’ya. Türkler sadece Batı’ya değil, doğuya da daveti ulaştırma gayreti göstermişti. Cemil Lee’nin Diyanet’ten çıkan kitabı (<strong>3</strong>) bu konuda Türk-Japon ilişkilerine de değinmektedir. Sultan Abdülhamid’in Japonya’ya bir <strong>davet heyeti</strong> gönderdiğine dair bir söylenti hep var. Bunu çok araştırdım, ama heyetin kimlerden oluştuğunu, ne zaman gittiklerini bugüne dek bulamadım. Sadece Dahiliye Nezareti’nin Japonya’ya gönderilen iki davetçi için tahsis ettiği nakdî meblağın kaydına rastladım. Ama bu iki davetçi kimdir, gittiler mi, döndüler mi, bu konuda malumat edinemedim.</p>
<p><strong><em>Japonya’da esaslı davet çalışmaları yürütmüş olan Abdurreşid İbrahim Sultan Abdülhamid’den destek görmüş olabilir mi?</em></strong></p>
<p>Abdurreşid İbrahim’in Japonya’daki hizmetleri gerçekten büyük, ama Sultan Abdulhamid’den destek gördü mü görmedi mi, onu bilemiyorum. İsmail Türkoğlu’nun Diyanet tarafından basılan kitabında (<strong>4</strong>) bu hususta bir bilgi bulunabilir. Ben “Japonya’da İslam” başlıklı 5 bölümden oluşan bir yazı dizisi hazırlayıp yayınladım. 3. makalemde Osmanlı-Japon münasebetlerinin nasıl başlayıp nasıl geliştiğine de değinmiştim.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, siz Japonya’da yarım asırlık bir tecrübe yaşadınız. Japonya’da İslam’ın yayılışı sizce neden gecikti? </em></strong></p>
<p>Benim kanaatime göre, İslam’ın doğuya; yani, İran, Afganistan, Hindistan, Endonezya, Brunei ve Filipinler’e yayılması coğrafi boyuta bağlı olarak zaman almıştır. Mantık, İslam’ın Filipinler’den sonra Japonya’ya ve onunla birlikte Kore’ye ulaşmasının kaçınılmaz olduğunu öngörür. Ancak, İspanya’nın Filipinler’i işgal etmesi ve başkent Manila’nın yöneticisi Sultan Süleyman’ı öldürmeleri doğal olarak İslam’ın doğuya doğru yayılmasını durdurmuştur.</p>
<p>Bu işgalin Hıristiyanlığın yayılmasına da olumsuz etkisi olmuştur. Zira Manila’da bulunan Japonyalı azınlıklar, Japonya’nın Tokyo’daki tek söz sahibi yöneticisi Kogon’a Hıristiyanlığın yayılmasının arkasında <strong>ölüm ve sömürge </strong>olduğu bilgisini verdiler. Bu da Japon lideri, Japonya’da misyonerliği durdurmaya ve iki yüz yıldan fazla bir süre ülkenin kapılarını dünyaya kapatmaya itmiştir.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, siz Japon halkını çok seviyorsunuz, onların İslam’ı sevdiğini ve İslam’a girmeye hazır olduğunu belirterek Ümmet-i Muhammed’i bu konuda üzerine düşeni yapmaya çağırıyorsunuz (5 vd.). Japonların İslam’la kucaklaşması neden bu kadar gecikti? Mülâkatımızın ilk bölümünde Japon düşünür İtagaki’den söz etmiştiniz. Onun İslam’ın Japonya’daki yayılışının gecikmesine ilişkin kanaati nedir? </em></strong></p>
<p>Bu hususta Prof.Dr. İtagaki farklı düşünmektedir. Ona göre Moğollar, Çin’i işgal edip yönetimi ele geçirdikten ve İslam âlemini tarumar ettikten sonra teorik ve pratik olarak hayatın değişik alanlarında ihtisas ve yeterlilik sahibi olan birçok Arap, Fars ve Buharalıyı <strong>devşirerek</strong> onları Çin’e yerleştirdiler. Daha çok çiftçi, mühendis vb. binlerce teknokrattan oluşan bu kitle Çin’de yerleşik düzene kavuşunca Çinli kadınlarla evlendiler ve çoğaldılar. Böylece, bölgede günümüze kadar süregelen en büyük İslam topluluğunun nüvesini oluşturdular. Nitekim, Çin’deki Müslüman toplumun %90’ı Uygurlar dışındaki topluluklardan oluşmaktadır.</p>
<p>Aynı dönemde Moğollar, Japonya’yı da işgal etmeye çalıştılar. Üzerinde elli bin savaşçının bulunduğu bir donanmayı oraya gönderdiler. Ancak donanma Japon sahillerine yaklaştığında büyük bir fırtına çıktı ve işgalcilerin tüm gemilerini alabora ederek Japonya’yı işgal etmelerini engelledi. Bunun üzerine işgal kuvvetleri geri dönmek zorunda kaldı. Japonlar, işgalcileri geri döndüren bu fırtınaya, “tanrının fırtınası” adına gelen “<strong>Kamikazeli</strong>” adını verdiler.</p>
<p>Prof.Dr. İtagaki diyor ki: Eğer Moğollar, işgal kuvvetleriyle birlikte Japonya’yı işgal etselerdi beraberlerinde milyonlarca olmasa da binlerce Arap, Fars ve Buharalı Müslüman’ı getirip oraya yerleştirirlerdi ve bunlar da Japon kadınlarla evlenirlerdi ve böylece Japonya bir İslam ülkesine dönüşürdü.</p>
<p>Her halükârda İslam’ın Kore’deki fiilî tarihi yaklaşık elli yıldır. Japonlar, yüz sene kadar önce İslam’la tanışmaya başlamışlardır.</p>
<p><strong><em>Sevgili hocam, “Japonya’da İslam’ın Yayılış Tarihi” isimli eserinizde genişçe anlatmışsınız (2), ama, daha önce duymayan okuyucularımızın haberdar olması için kısaca ilk Japon Müslümandan söz edebilir misiniz?</em></strong></p>
<p>Abdulhalim (Uşitaru) Noda ilk Müslüman Japonya olarak kabul edilir. Ertuğrul şehitlerini getiren gemiyle İstanbul’a gelmişti. Sultan II. Abdulhamid ondan bazı subaylara Japonca öğretmesini rica etmişti. İki sene kadar İstanbul’da kaldı, subaylara Japonca öğretti. Bu arada, ilk İngiliz Müslüman Abdullah Guliam’ın davetiyle Noda İslam’ı seçti. Abdullah Guliam’ın Müslüman oluşuyla ilgili Mısır’da neşredilen <em>el-Feth</em> (Fetih) dergisinde güzel yazılar çıkmıştı, o yazıların bir kopyasını muhafaza ediyorum.</p>
<p>Abdulhalim Noda bir taraftan Japonca öğretirken öbür taraftan Osmanlıca ve Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi. Bu fırsatı verdiği için Sultan’a çok teşekkür etti. Hacca gitmek istediğini söyledi…</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, İslam’ın Uzakdoğu’da yayılmasına katkıda bulunan iletişim araçlarına ve bu bölgelerde Kur’an’ın mesajının tebliğ edilmesine yardımcı olan pratik yol ve yöntemler konusundaki kanaatlerinizi, günümüz davetçilerine de örneklik teşkil etmesi bakımından bizimle paylaşır mısınız?</em></strong></p>
<p>Japonya’daki elli yıllık tecrübemden ve Kore ile olan yakın alakamdan edindiğim kanaatlerimden hareketle şunları söyleyebilirim: Aslında benim Kore’yle ilgili ilk izlenimlerim Japonya’dan önce olmuştur. Ellili yılların ortasında Türk davetçi Zübeyir Koç’un Türk gazetelerinde yazdıklarına, 1959 yılında Karaçi’de Müslüman Kore heyetiyle bir araya gelerek elde ettiğim bilgilere ve merhum Dr. Said Ramazan’ın Cenevre’de yayımladıklarına dayanmaktadır. İşte bütün bu tecrübelerimden ve gözlemlerimden hareketle ben İslam’ın Güneydoğu Asya’da <strong>ticaret, göç ve evlilik yoluyla</strong> yayıldığı gibi Uzakdoğu’da da aynı yöntemle yayılacağına inanıyorum.</p>
<p>Ticari ilişkiler (Japonya ve Kore’de görüldüğü gibi) İslam’ın yayılmasına çok yardımcı olmuştur. Yetmişli yıllardan günümüze kadar Koreliler Arap ülkelerinde bulunmuşlar ve kârlı ticari faaliyetler yapmışlardır. Yüzlerce Korelinin Müslüman olmasında bunun büyük bir etkisi olmuştur. Aynı durum Japonya için de geçerlidir.</p>
<p>Göçe gelince, bizler binlerce Müslümanın ticaret ve çalışma amacıyla Kore’ye göç ettiğini ve o ülkenin kızlarıyla evlendiklerini, oralarda izler bıraktıklarını, mescitler inşa ettiklerini görüyoruz. İşte bu, İslam’ın o bölgede yayılmasında önemli bir faktördür.</p>
<p><strong>Turizmi</strong> de unutmamamız gerekiyor. Milyonlarca Koreli ve Japonyalı İslam dünyasını ziyaret etmekte, Müslümanlarla buluşmakta ve bu turistlerden çok sayıda insan İslam’ı benimsemektedir. Hatta bunlar, Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerdeki Müslümanlarla da buluşmakta ve böylece İslam’ı kabul etmektedir. Buna ilave olarak Müslümanların Kore ve Japonya’ya yaptıkları turistik seyahatleri de sayabiliriz. Bu tür seyahatler de İslam’ın yayılmasını hızlandırmaktadır.</p>
<p>Aynı şekilde, Kore ve Japonya’nın İslam ülkelerinden öğrenci kabul etmeleri, keza, Koreli ve Japonyalı öğrencilerin eğitim amacıyla İslam ülkelerine gitmeleri de Uzakdoğu halklarının İslam’ı tanımasında ve kabul etmesinde önemli bir rol oynamaktadır.</p>
<p>Buna Kore ve Japon üniversite ve enstitülerinde Müslüman halkların dilleri ve kültürüyle ilgili eğitimler yapılmasını da ekleyebiliriz. Bu eğitimler, İslam’a ve İslam medeniyetine yönelmede, bu konuda bir bilinç ve anlayışın oluşmasında, bu sayede çok sayıda öğrencinin İslam’a girmesinde çok etkili olmuştur.</p>
<p><strong><em>Sevgili hocam, İslam’ın Uzakdoğu’da yayılmasında medyanın ve kitle iletişim araçlarının payı nedir sizce?</em></strong></p>
<p>Yukarıda anlattığım ilişkilerden önce, ilk zamanlarda radyoların bu konuda büyük katkısı olmuştur. Daha sonra televizyon vb. medya araçları İslam’ın Uzakdoğu’da tanınmasında etkili olmuştur. Günümüzde ise, internet devriminden sonra çok güçlü bir iletişim aracı elde etmiş bulunmaktayız. Artık, internet yoluyla, <strong>davetin sınırı ve engeli kalmamıştır</strong>.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, siz bütün dünyayı, özellikle İslam âlemini karış karış gezdiniz. Sizce “İslam Dünyası” deyince nereleri anlamalıyız?</em></strong></p>
<p>İslam dünyası Brunei’den Fas’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Buna dünyanın farklı bölgelerindeki yedi yüz milyon Müslüman’ı da ekleyebiliriz.</p>
<p><strong><em>Peki hocam, sizce, İslam dünyasının, bir başka ifadeyle Müslüman halkların ya da İslam ümmetinin dünya halklarıyla sağlıklı münasebeti ne şekilde kurulmalıdır? </em></strong></p>
<p>İslam ümmetinin diğer halk ve toplumlara karşı tutumları iki çerçevede mümkün olabilir. Müslüman olan diğer halklar onların kardeşleridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim bunu açıkça ifade eder (Hucurât 49:10). Henüz Müslüman olmayan halklarla da iyi ilişkiler kurmaya önem vermeli ve özen göstermeliyiz. Zira, <strong>bütün bir insanlık</strong> İslami davetin birinci derecede muhatabıdır, yani <strong>ümmet-i davettir</strong>.</p>
<p><strong><em>Hocam, bu söylem gayet güzel, ancak, bir de reelpolitik var. Uluslararası ilişkiler ağının Müslümanların diğer halklarla davet ilişkisi geliştirmedeki olumsuz etkileri sizce nasıl bertaraf edilebilir?</em></strong></p>
<p>Daha çok Uzakdoğu’dan konuştuk. Mesela, Kore, Japonya ve Çin halklarıyla Müslümanlar arasında ne tarihte ne de günümüzde büyük ve kalıcı savaşlar ve düşmanlıklar olmamıştır. Ben gelecekte bizimle onlar arasında davet ilişkisini zedeleyecek düzeyde büyük savaşlar ve düşmanlıklar olacağına da ihtimal vermiyorum.</p>
<p>Bizler Müslüman olarak Uzakdoğu halklarına kalplerimizi açıyoruz, ellerimizi uzatıyoruz. Onlarla her türlü ticari, iktisadi ve kültürel alışverişe büyük önem veriyoruz. Bizim tarihimiz bu ilişki tarzına şahittir. Günümüzdeki birçok uygulama da buna şahitlik etmektedir. Her ne kadar bazı çevreler İslam medeniyetiyle Budist Konfiçyüs medeniyeti arasında işbirliğinden korksalar da, bu korku yersizdir. Zira her iki medeniyet de barış ve sevgi medeniyeti olup korkuya mahal yoktur.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, insanlar davetin çok zor olduğunu, davetçi olmanın ağır şartları bulunduğunu zannediyorlar. Bu zan onları davetten uzak tutuyor. Siz bu tespitime ilişkin değerlendirmeniz nedir?</em></strong></p>
<p><strong>Davet en kolay iş</strong>. Nimetullah (Yurt) Hoca’yla ilgili altı ayrı makale hazırladım: Son Sarhoş, İngiliz Ravza, Koreli Dört Gencin İslam’a Girişi gibi başlıklarla bunları bir araya getirdim, yayınlamayı düşünüyorum. Allah’a davet etmek gerçekten çok kolay. Allah Rasulü “Benden bir tek âyet olsun tebliğ edin, başkalarına ulaştırın.” buyurmuştur.</p>
<p>Nimetullah Hoca’yla birlikte Dubai’ye bir gidişimizde, sekiz saatlik yolculuktan sonra argın yorgun otelimize ulaşmıştık. Gidişimizi öğrenen Filipinli bir hanımın bizi beklediğini öğrendik. Birkaç dakika tebliğ yaptık, kadın İslam’a giriverdi. Adını Aişe koyduk. Bu anlattıklarım birkaç dakika içinde gerçekleşmişti.</p>
<p>Daha iki gün önce, Nimetullah Hoca’yla birlikte Şehzadebaşı’nda küçük bir mescitte namazımızı kılmış, çay ocağının önünde oturup çay içmeye başlamıştık. Biri Rus, biri Fransız, biri İspanyol üç kişi geldi. Sürekli fotoğraf çekiyorlardı. Nimetullah Hoca; “buyurun, buyurun oturun, birlikte bir çay içelim” deyip onları davet etti. Oturdular, kısa bir sohbetimiz oldu. Önce Rus Müslüman oldu. Ardından Fransız kadın, son olarak İspanyol kocası İslam’ı kabul etti. Nimetullah Hoca kadına Hatice adını verdi, kocasına Ahmet ismini koydu. Ama İspanyol adam; “Hayır, Ahmet yetmez, ben Muntasırbillah adını almak istiyorum” dedi. Bildiğiniz gibi bu isim Endülüs sultanlarından birine aittir. Bunları anlatırken demek istediğim odur ki, davet gerçekten çok kolay…</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, davet konusundaki sohbetimizi bitirmeden son olarak ne söylemek isterisiniz?</em></strong></p>
<p>Biz davet, tebliğ ve irşad konusunda şu iki âyeti kendimize şiar ediniyoruz:</p>
<p>“Ey iman edenler! <strong>Hep birlikte teslimiyet yoluna girin</strong> ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 2:208).</p>
<p>“Ey insanlık! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında <strong>en üstününüz</strong>, O’na karşı en takvalı (sorumluluk bilinci en yüksek) olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 49:13).</p>
<p>İşte, bu şuurla gönüllerimizi, ellerimizi ve kucağımızı -inançları ve kültürleri ne olursa olsun- tüm dünya halklarına açıyor ve onları Allah’ın dinine, İslam’a davet ediyoruz.</p>
<p><strong><em>Hocam, bu yorgun ve hasta halinizle bizi kırmayıp sorularımızı iştiyakla cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Rabbim, ömrünüzü adadığınız davet alanındaki çabalarınızı en güzel karşılıkla, Adn cennetiyle ödüllendirsin. </em></strong></p>
<p>Âmîn. Wesselamu aleykum we rahmetullahi we berekâtuh…</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>İSAV; “<strong>Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl</strong>”, İstanbul Eresin Topkapı Hotel, 17-18 Kasım 2018. http://www.isav.org.tr/milletlerarasi_ilmi_toplantilar, 17.11.2018.</li>
<li>Fethi GÜNGÖR; “<strong>Japonya İslam Merkezi Fahri Başkanı Prof.Dr. Salih Samarrai ile Allah’a Davetin Yöntemi Üzerine…</strong>”, Söyleşi, Kur’ani Hayat Dergisi, Sayı: 27, Kasım-Aralık 2012, s.52-58.</li>
<li>Cemil LEE; <strong>Osmanlı-Japon Münasebetleri ve Japonya’da İslamiyet</strong>, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1989, 152 s.</li>
<li>İsmail TÜRKOĞLU; <strong>Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim</strong>, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997, 172 s.</li>
<li>Salih Mahdi AL SAMARRAI, “<strong>Japanese People Ready to Enter Islam</strong>”, konuşması, https://www.facebook.com/IslamInJapanMedia/videos/dr-salih-al-samarrai-appeals-to-release-the-japanese-hostages/1540824696171669/, 11.12.2018.</li>
<li>Salih Mahdi AL SAMARRAI, “<strong>Islam in Japan (1960-1970)</strong>”, http://www.islaminjapanmedia.org/islam-japan-1960-1970/, 02.12.2018.</li>
<li>Salih M. SAMARRAİ; “<strong>Japonya Müslümanları</strong>”, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/Genel/a87948.aspx, 23.11.2000.</li>
<li>Salih Mehdi SAMARRAİ; “<strong>Müslümanlar Uyanıp Tebliğe Başlamalı</strong>”, https://www.yeniakit.com.tr/haber/irkcilik-islam-aleminin-kefenidir-116585.html, 28.09.2012.</li>
<li>Salih Mehdi SAMARRAİ; “<strong>İslâm’ın yayılmasından korkuyorlar</strong>”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1081728/haber-ihbar, 28.09.2012.</li>
<li>Salih Mehdi SAMARRAİ; “<strong>Irkçılık İslâm Âlemi’nin kefenidir!</strong>”, https://www.yeniakit.com.tr/haber/irkcilik-islam-aleminin-kefenidir-116585.html, 28.12.2015.</li>
<li>Salih SAMARRAİ; “<strong>Davetçi Matlub Ali, Nimetullah Hocaefendi’yi Takip Ediyor</strong>”, http://www.yenisoz.com.tr/davetci-matlub-ali-nimetullah-hocaefendi-yi-takip-ediyor-haber-12122, 12.04.2016.</li>
<li>Salih SAMARRAİ; “<strong>İnsanları İslam’a Davet Etmenin En Hızlı ve Basit Yolu</strong>”, http://www.yenisoz.com.tr/insanlari-islam-a-davet-etmenin-en-hizli-ve-basit-yolu-haber-12115, 13.04.2016.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/caginin-sahidi-olmak/dogru-yola-guzel-soz-ve-davranislarla-davet-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM’IN MEDENİYET KURUCU ROLÜNE GÜVENMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Nov 2017 09:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[“Üç Nesil” teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Asrın Şahidinin Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamları]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Çin seddi]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[doğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Ergun Göze]]></category>
		<category><![CDATA[ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Fawzia Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>
		<category><![CDATA[hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[Hem Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İçgüdü Aşaması]]></category>
		<category><![CDATA[ilmu’l-’umrân]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Davası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyasına Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Fenomeni]]></category>
		<category><![CDATA[Malayca]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetin Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Tan]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddime]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilâtu’l-Hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm uykusu]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi]]></category>
		<category><![CDATA[özgür irade]]></category>
		<category><![CDATA[Özlem Ertuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonel Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[Saf Sûresi 61:9]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Seçkinler]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgeleştirilmeye müsait]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[ufûl]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Yöneliş Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[yükseliş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=578</guid>

					<description><![CDATA[“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9). Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik bin Nebî’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9).</p>
<p>Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik bin Nebî</strong>’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. Yüksek düzeyde sorumluluk bilincine sahip, çağının tanığı, dava sahibi bir düşünür olan Mâlik bin Nebî hakkında İngilizce bir yüksek lisans tezi hazırlayan, Malayca müstakil bir kitap da yazmış olan Fevziye Bariun’un, üstadın “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni analiz edişine güzel bir örneklik teşkil eden makalesini özetle iktibas etmekte yarar görüyorum.</p>
<p>Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapan Fawzia Bariun, üstadın İslam ümmetinin fikrî problemlerine ilişkin görüşlerini özetleyen İngilizce bilimsel makalesini 1992 yılında neşretmişti. Hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Fevziye Bariun’un makalesinin ilk kısmını, Özlem Ertuğ’un İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi’nde 1993 yılında yayımlanan çevirisinden okuyalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm arayışında ilk aşama: Problemi doğru analiz edebilmek</strong></p>
<p>“Binnebi’nin birey ve toplumun bozuk yapısını analizi, ümmetin açmazlarının farklı yönlerini açıklama teşebbüsüdür. Her ne kadar düşünceleri temelde olayların akışını etkileyebilecek olan entelektüellere ve bazen de resmî görevlilere yönelik ise de bunlar geçmişte olduğu gibi şimdi de geçerlidir.</p>
<p>Son çeyrek asırdır Müslüman ve gayrimüslim bilim adamları <u>İslam </u><u>ü</u><u>mmetinin gerilemesinin nedenleri</u>ni araştırmaktadırlar. Bu bilim adamları farklı görüş açılarına, farklı siyasi ve kültürel yönelimlere sahip oldukları için, her grup konuya kendi anlayışına göre yaklaşma eğilimindedir. Ne var ki, yazarların bu derdin çok yönlü emarelerini sınıflandırmaktan öteye geçmelerini engelleyen önemli metodolojik kusurları bu araştırmalardan çıkacak sonuçları da boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>Gayrimüslim bilim adamlarının çoğu, İslam dünyasının geri kalmışlığını <u>İslamiyet’in kendisine</u> atfeder. Bu konudaki muhtelif yazılar “ilmî” ve “akademik” olarak adlandırıldığı halde, çoğu gerçekten objektif olmaktan uzak ve <u>savunma</u> kabilindendir (s.62).</p>
<p>Müslüman düşünür ve ıslahatçılar, ümmetin dağıldığı gerçeğini kabul etmekle birlikte, farklı bir sonuca varmışlardır: İslam değil, ama <strong>M</strong><strong>ü</strong><strong>sl</strong><strong>ü</strong><strong>manlar değişmek zorundadır</strong>. Birçok siyasi ve kültürel çevre için, bu değişimin <u>neden ve nasıl</u> gerçekleşmesi gerektiği soruları, onu kimin omuzlayacağı sorusu gibi büyük ölçüde neticesiz ve eksik kalmıştır. Temel zayıflıklardan biri de çalışmaların çoğunun <u>analitik</u> değil <u>tanımlayıcı</u> olmasıdır. Yapılan analizler de daha çok teorik ve yüzeyseldir. Entelektüellerin çeşitli düzeylerde <u>hürriyetten mahrum</u> olmaları, problemlerin nedenlerine parmak basabilme ve kavramlar ve kurumlar ile ilgili yanlışları <u>açıkça tartışabilme</u> yeteneklerine gölge düşürmektedir. Buna ilave olarak, Batı’nın askerî zaferlerinin ve diğer kültürler karşısında sağladığı fikrî üstünlüğünün yol açtığı <u>kendine güvenin kaybı</u>yla savaşan Müslüman entelektüeller arasında, “diğer görüşleri” reddetmek hâlâ yaygın bir davranış biçimi olmaya devam etmektedir.” (s.63).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İslam’ın tarih ve medeniyetteki kurucu rol</strong><strong>ü</strong><strong>ne içtenlikle güvenmek </strong></p>
<p>“Malik Binnebi (1905-1973), eğitimi açısından Batılı bir üründür. Bir Müslüman olarak güçlü inancı, onun bütün kültürel ve entelektüel eğitimlerine hâkimdi. Hem Fransa’da hem de ülkesinde vatandaş muamelesi görmesi -bazı bilim adamlarının adlandırmasıyla- “kültürel şizofreni” çekmesine neden olmuşsa da, Binnebi İslam’ın tarih ve medeniyetteki rolüne olan inancını korudu ve ondan ilham aldı. Fransa’da, Doğu ve Batı’nın, Afrika ve Avrupa’nın, İslamiyet ve Hıristiyanlık’ın zıt dünyalarında yaşadı. Binnebi, İslam ve Hıristiyanlık gibi temel bir antitezi kafasında çözmeyi başardı. <u>İslam’ın temelden tehdit altında bulunduğu yolundaki Batı faraziyesini reddederek</u>, İslam dünyasının çökmesinin İslam’a değil, <u>ümmetin tarihteki uygulamasına</u> atfedilmesi gerektiği sonucuna vardı. İslam’ın, Müslümanların büyük bir medeniyet kurmasını sağlayan <strong>aklı, araştırmayı ve </strong><strong>ö</strong><strong>zg</strong><strong>ü</strong><strong>r iradeyi teşvik</strong> ettiği gerçeğini belirterek tezini doğruladı (s.63).</p>
<p>Binnebi’nin kitaplarındaki ana tema medeniyettir. Diğer Arap entelektüeller gibi <em>terakki</em> (ilerleme), <em>tekadd</em><em>ü</em><em>m</em> (gelişme) ve <em>nehda</em> (rönesans, yeniden doğuş) gibi terimleri kullanmamıştır.</p>
<p>İnsan hayatının sosyal yönü hakkındaki görüşünü ifade etmek için, bilinçli ve dikkatli bir şekilde <strong><em>hadâra</em></strong> (medeniyet) terimini seçmiştir. Aralarında otobiyografisi <em>M</em><em>ü</em><em>zekkirâtu Şehîdi’l-Qarn</em> (Asrın Şahidinin Anıları) ve <em>ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye</em> (Kur’an Fenomeni)’nin de bulunduğu kitapları, genellikle <em>Müşkilâtu’l-Hadâra</em> (Medeniyetin Problemleri) üstbaşlığını taşır.</p>
<p>Binnebi’nin medeniyeti bir kriter olarak kullanması “<u>Herhangi bir insanın problemi, o medeniyetin problemidir.</u>” temel tezinden ileri gelir. Medeniyet problemini “bir dizi olay, tarihin bize ulaştırdığı bir öykü” olarak değil, “analizlerle bizi iç kurallarına ulaştırabilecek bir fenomen” olarak inceler. Ümmetin çöküşünü, entelektüel meselelerin bütün problemlerin özü olduğu tezine dayanmadan teşhis etmesini sağlayan bu anlayıştır.” (s.64).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İbn-i Haldun’un teorisini geliştirip ileriye taşıyabilmek </strong></p>
<p>“İbn-i Haldun <em>Mukaddime</em> isimli kitabında, insan toplumunu <em>ilmu’l-’umrân</em> (toplum ilmi) adını verdiği farklı bir sosyolojik ve antropolojik incelemeye konu etmiştir. Bazı araştırmalar Binnebi’nin medeniyet üzerine fikir üretmede İbn-i Haldun’dan sonra gelen en özgün Arap düşünürü olduğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>Binnebi’nin sosyal gelişme hakkındaki fikirleri ile İbn-i Haldun’un fikirleri arasında açık bir benzerlik vardır. Ancak Binnebi yalnızca İbn-i Haldun’u dikkatle incelemekle kalmayıp, modern sosyal bilimlerdeki yeni gelişmelerden de akıllıca yararlanmıştır. Binnebi’nin Mukaddime’yi okuduğu ve ondan etkilendiği açıksa da, medeniyet üzerindeki kendi felsefi görüşleri İbn-i Haldun’un görüşlerinin ötesine geçmektedir.<strong> </strong></p>
<p>Binnebi kitaplarının çoğunda, özellikle <em>Şurûtu’n-Nahda</em> kitabında her medeniyetin üç aşamadan geçtiğini vurgular; doğuş (<em>mîlâd</em>), yükseliş (<em>awc</em>) ve çöküş (<em>ufûl</em>). Bu şekilde İbn-i Haldun gibi medeniyetin devrî bir süreç gösterdiğine inandığını açıklamıştır. Binnebi aslında böyle bir devir kavramının “Üç Nesil” teorisinde İbn-i Haldun tarafından ortaya atıldığını kabul etmiştir. Ancak İbn-i Haldun’un zamanın düşünce ve terminolojisiyle kısıtlanarak bu devir sürecini <u>devlet düzeyiyle sınırladığı</u>nı savunur. Bu yüzden Binnebi, İbn-i Haldun’un eserini daha çok devletin tekâmülü ile ilgili bir teori olarak görür. Kendisi ise kavramın bütün medeniyeti kapsayacak kadar genişletilmesinin doğru ve yararlı olacağına inanmıştır (Şurût, s.53).</p>
<p>Binnebi genelde, İslam tarihini bu devir teorisi ışığı altında yorumlamaya çalışmıştır. Ancak İbn-i Haldun’a ait olan, kabilelerin birleşerek (<em>‘asabiye</em>) devleti oluşturacağı, durağan, hareketsiz (<em>istikrâr</em>) hayatın da lüksü (<em>teref</em>) doğurarak çöküşle (<em>inhiyâr</em>) sonuçlanacağı yolundaki görüşü benimsemez. Bunun yerine o kendi üçlü teorisini geliştirmiştir; manevi aşama, rasyonel aşama ve içgüdü (<em>insiyâk</em>) aşaması.” (s.65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruh ile aklın altın dengesini kurarak içgüdüye yenik düşmekten kurtulabilmek</strong></p>
<p>“<strong>Manevi Aşama</strong>: Binnebi’nin teorisine göre, bir kişi doğal durumunda (<em>fıtrat</em>) iken daha çok tabii içgüdüleri tarafından yönetilir. Ruhani bir düşünce ya da din ortaya çıktığında bu durum zabt u rabt altına alma vetîresine sokar. Bu ise içgüdülerin yok edileceği anlamına gelmeyip, onların bu ruhani görüş veya dinle bağdaşacak şekilde yeniden şekillendirileceği anlamına gelir. Böylece manevi gücü hayatını yönetirken, kişi fıtratından kısmen kurtulmuş olur. Bu teoriyi İslam tarihine uygulayan Binnebi, <u>ruhani dönem</u>in Rasulullah’ın (s) Hira’da ilk vahyi almasından Sıffîn Savaşına kadar sürdüğü görüşündedir. Bu dönemin ruhani kuvveti şu iki önemli vak’ada gözlenebilir:</p>
<p>Bilal’in bu yeni çağrıya bağlılığı sayesinde zulüm ve işkencelere tahammül edebilmesi ve bir kadının Nebi’ye (as) gelip zina yaptığını söyleyip, cezasını çekerek günahlarından arınmak istemesi. Binnebi bu konuyu şu sözlerle sonuca bağlar: “İnsanlığa medeniyeti kurmasını sağlayacak yükselme ve ilerleme fırsatını ancak <strong>ruh</strong> verir. Ruh yitirildiğinde medeniyet çöker, çünkü yükselme kabiliyetini kaybeden kişi yerçekiminden ötürü batmaya mecburdur.” (Vichet, s.30).</p>
<p><strong>Rasyonel Aşama</strong>: Toplum, dinî vecibelerini yerine getirmeye ve iç bağlarını kuvvetlendirmeye devam ettikçe din bütün dünyaya yayılır. Binnebi’ye göre “İslam medeniyeti, bir <u>itici g</u><u>üç</u> olarak ruhların derinliklerinden hız alarak, Atlantik kıyısından Çin seddine kadar yayılmıştır…” (Şurût, s.53).</p>
<p>Bu bağlamda İslam toplumu genişler ve yeni oluşturulan ihtiyaç ve gayeler toplumun özgün üretim kapasitesine hız ve canlılık kazandırır. Bilim ve sanat geliştiği için <u>akıl y</u><u>ö</u><u>netici g</u><u>üç</u> haline gelir ve toplum, medeniyet döngüsünün zirvesine doğru yükselir. Ancak Binnebi’ye göre akıl, içgüdüyü ruh gibi etkili bir şekilde kontrol altında tutamaz. Bu nedenle içgüdü yavaş yavaş özgür kalmaya başlar ve toplumun birey üzerindeki kontrolü zayıflar.</p>
<p>Bu analizi İslam medeniyetine uygulayan Binnebi, <u>Emevi dönemini akıl aşaması</u>nın örneği olarak görür. Bu dönemi siyasi açıdan “yoldan çıkmış bir medeniyet” olarak tanımladığı halde, ondalık sistem ve tıpta deneysel metot keşfedildiği için insanlığın bu döneme çok şey borçlu olduğunu belirtir (s.66).</p>
<p><strong>İçgüdü Aşaması</strong>: Toplum, üyelerinin içgüdülerini daha fazla kontrol edemeyince kaçınılmaz hâle gelen <u>zayıflık ve </u><u>çü</u><u>r</u><u>ü</u><u>me</u> bu döneme damgasını vurur. Binnebi’ye göre akıl bu aşamada sosyal işlevini kaybederek, verimsizliğe ve belirsizliğe girmiştir. Medeniyetin devri sona ererken, toplum “tarihin karanlığına” sürüklenir. Bu aşama <u>Moğol istilasından önceki devre</u> rahatlıkla uygulanabilir. Binnebi dönüm noktası olarak, İbn-i Haldun’un yaşadığı çağa rastlayan ondördüncü asrı seçmiştir. Bu dönem <u>ahlaki, siyasi ve entelekt</u><u>ü</u><u>el çöküş</u> ile tasvir edilir…” (s.67).</p>
<p>Merhum üstadın Müslümanlara konum ve görevlerini hatırlatma çabasını bir ömür azim ve sebatla sürdürdüğüne şahitlik eden bu haftaki yazımızı, İslam medeniyetinin yılmaz savunucusu büyük mütefekkir Mâlik bin Nebî’nin büyük bir dikkatle gözlemlediği Müslüman topluma ilişkin şu veciz tespitleriyle noktalayalım:</p>
<ul>
<li>“Seçkinleri istiklalin mesuliyetini üstlenmeye hazır olmayan halklar için hürriyet ağır bir elbisedir.”</li>
<li>“Ölüm uykusuna yatmış milletlerin tarihleri yoktur. Olsa olsa, efsanevî zorbaların veya mitolojik kahramanların büyüleyici çehrelerinin cirit attığı kâbusları veya rüyaları vardır.”</li>
<li>“Sömürgeleştirilmeye müsait kalındığı sürece sömürgeleştirilmekten kurtulmak mümkün değildir. İnsanlar, kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden (sömürgeciden) de kurtulmuş olacaktır.”</li>
<li>“Toplumsal dönüşümün yaşanması için önce toplumu oluşturan kişilerin düşüncelerinin değişmesi gerekir.”</li>
<li>“Müslümanların medeniyet kurmasını sağlayan unsur Kur’an’dı. Onun hayattaki etkisi azaldıkça İslam dünyası duraklamıştır.”</li>
</ul>
<p>Mekânı cennet, makamı âlî, taksiratı mağfûr olsun…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri</strong>”, çev. Özlem Ertuğ. İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, 1993, c. 1, Sayı: 2, s.62-74.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÂLİK BİN NEBÎ’NİN  “SÖMÜRÜLEBİLİRLİK” KURAMINI DİKKATE ALMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/malik-bin-nebinin-somurulebilirlik-kuramini-dikkate-almak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/malik-bin-nebinin-somurulebilirlik-kuramini-dikkate-almak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Mar 2016 09:23:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[aşağılık kompleksi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Uygarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[dışsal sömürgecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[içsel sömürgecilik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[liberal sömürgecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[medenileşme öncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Milel ve Nihal]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[ölü fikirler]]></category>
		<category><![CDATA[Sakarya Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[sömürgecilik]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tamer Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[totaliter sömürgecilik]]></category>
		<category><![CDATA[zihinlerin sömürgeleşmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=291</guid>

					<description><![CDATA[İslam dünyasının son iki asırda yaşayageldiği sorunlarla başa çıkabilmesi için İslam toplumunun yenilenmesi gerektiğini, bunun için de köklü bir değişime ihtiyaç duyulduğunu çeşitli eserlerinde derinlemesine işleyen Mâlik Bin Nebî, İslam dininin ahlaki zeminini ve içtimai boyutunu hakkıyla kavrandıklarında Müslümanların örnek bir medeniyet inşa edebileceklerini gerekçeleriyle birlikte izah etmektedir. &#160; Çoğu Müslüman mütefekkirden farklı olarak Mâlik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam dünyasının son iki asırda yaşayageldiği sorunlarla başa çıkabilmesi için İslam toplumunun yenilenmesi gerektiğini, bunun için de köklü bir değişime ihtiyaç duyulduğunu çeşitli eserlerinde derinlemesine işleyen Mâlik Bin Nebî,</p>
<p>İslam dininin ahlaki zeminini ve içtimai boyutunu hakkıyla kavrandıklarında Müslümanların örnek bir medeniyet inşa edebileceklerini gerekçeleriyle birlikte izah etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çoğu Müslüman mütefekkirden farklı olarak Mâlik Bin Nebî, sorunlarımızın temelinde yatan ana problemin ‘<strong>zihinlerin sömürgeleşmesi</strong>’ olduğunu derinden idrak etmiş, Müslümanları ahlâki ve psikolojik bir çözülmeye iten ve İslam âleminin gerilemesine neden olan bu sömürgeleşme probleminin dışarıdan değil, <strong>içeriden</strong> kaynaklandığını uzun uzun açıklamıştır. Nitekim insanlar, birey ya da toplum olarak ancak ve ancak ‘sömürülmeye elverişli’ olduklarında sömürgeleştirilirler. Altmış sekiz yıllık ömrünün yirmi altı yılını Fransa’da geçiren ve sömürgecilerin iç yüzünü bütün çıplaklığıyla görüp onları yakından tanıyan Bin Nebî, Müslümanların da sömürülmeye ne denli yatkın hale geldiklerini uzun süreli gözlemleriyle tespit etmiştir. Hem sömürgeciyi hem de sömürgeyi iç gözlem tekniğiyle yakından tanıyan Bin Nebî, sömürülebilirliğin sorunların zeminini oluşturduğu tespitiyle İslam dünyasına hayati öneme sahip bir fikrî katkı yapmıştır.</p>
<blockquote><p>Bin Nebî’ye göre İslam dünyasını geri bırakan iç faktörlerdir. Bunlar da sömürgeleştirilmeye müsait olma keyfiyetinden kaynaklanmaktadır.</p></blockquote>
<p>Sömürülmeye elverişli hale gelmenin ve nihayetinde sömürgeleşmenin temel sebebinin de “<strong>ölü fikirler</strong>” olduğunu tespit eden büyük mütefekkir Mâlik Bin Nebî’nin düşüncesinde sömürülebilirlik olgusunu, bu konuyu başarıyla kaleme alan, halen Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Felsefesi ve Din Bilimleri bölümü hocası olarak görev yapan Yrd.Doç.Dr. Tamer Yıldırım’ın Milel ve Nihal dergisinde yayımlanan akademik makalesinden özetle iktibas etmeyi daha yararlı buluyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sömürgeciliğin Çeşitlerini Ayırt Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Sömürgeciler kendi menfaatleri uğruna sadece yaşayan toplumları değil, insanlık tarihini de parçalamışlardır.</p></blockquote>
<p>“Fiili sömürgecilik görünür ve mücadele şekli belli olduğundan ortadan kaldırılması kolaydır. Fakat fikrî sömürgeleşmenin aşılması çok kolay olmayacaktır. Çünkü bu, iki şekilde mücadeleyi beraberinde getirmektedir: Birincisi sömürge güçleriyle, ikincisi sömürgeleştirilen yerli zihinlerle&#8230; Bin Nebî siyasi açıdan sömürgeciliği hayata doğrudan müdahale etmeyen <strong>liberal sömürgecilik</strong> ve hayatın en küçük teferruatına karışmaya kadar varan <strong>totaliter sömürgecilik</strong> olmak üzere ikiye ayırır (1986:108-109). Fakat sömürgeciliğin her iki kısmının da sömürgenin yeniden kendine gelememesi için, onun her türlü iffet, asalet ve faziletiyle mücadele edeceğini belirtir (1986:110-113).</p>
<p>Sömürgeciliği Avrupa Uygarlığının Avrupa sınırlarının ötesine taşınması (1991:45–46) olarak değerlendiren Bin Nebî, sömürgeciliğin tarihini Avrupa için Amerika’nın keşfiyle başlatır. Bu anlamda sömürü kültürüne sahip olanlar, kendi menfaatlerine uyması için sadece toplumları değil, insanlık tarihini de parçalamış ve bölmüşlerdir. Onu bir bütün olarak ele almaktan kaçınmışlardır. Hattâ, tarihsel olarak İslam’ın hâkim olduğu yerlerde İslam Medeniyeti yokmuş gibi davranmışlardır. Meselenin köklerine inince şu görülmektedir ki, Amerika’nın keşfiyle başlayan bugünkü Batı medeniyeti, yine bir sömürgeci medeniyet olan Roma’nın sömürgecilik ananelerinin yeniden diriltilmiş hali gibidir. Sömürgecilik bundan dolayı tarihi akış içinde geriye doğru bir gidişi ifade etmektedir. Genel olarak bakıldığında <strong>sömürgecilik</strong>, tarihin kaydettiği en büyük tahribattır. Zira sömürgecilik politikası deyince sömürgeciler bundan kargaşa, karıştırma, ihtilaf vasıtalarını kullanma manasını çıkarmaktadır ki sömürgenin sömürülme ömrü uzatılabilsin.</p>
<p>Sömürgecilik konusunda Bin Nebî’nin yaptığı bir ayrım daha vardır ki bu da; kendisinin icadı olan sömürgeciliğin içsel olarak kabullenilmesi yani ‘<strong>içsel sömürgecilik</strong>’ (colonisabilité, <strong><em>el-kâbiliyye li’l-isti’mâr</em></strong>, sömürülebilirlik) ile ‘<strong>dışsal sömürgecilik</strong>’tir.” (Yıldırım, 2011:35-36).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psiko-Sosyal Açıdan Sömürgeleşmeye Hazır Olmaktan Kurtulabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Sömürgeciyi de sömürgeyi de iyi tanıyan Bin Nebî, sömürülebilirliğin sorunların zeminini oluşturduğu tespitiyle hayati öneme sahip bir fikrî katkı yapmıştır.</p></blockquote>
<p>“Bin Nebî’ye göre tarihi süreçte sömürülmeye müsait olma keyfiyeti sömürülme hadisesinden önce meydana çıkmaktadır. Sömürgeci, bir bölgeyi yükseltmek için değil bilakis felce uğratmak için gelir. Fakat hiçbir sömürgenin ilelebet sürdüğü görülmemiştir. Sömürgecilikten kurtulmak için önce bu neticeyi doğuran sömürülmeye müsait olma sebebinden kurtulmak gerekir (1986:90-93).</p>
<p>Sömürgecilik olgusunu salt siyasal boyutuyla değil uygarlık boyutuyla ele alan Bin Nebî, dramın iki yönünün de görülmesi gerektiğine işaret etmiştir: <strong>Sömürülebilirlik</strong> ve <strong>sömürgecilik</strong>. Ona göre sömürülebilirlik, sömürge sonrası dönemde oluşan kültürel tahakkümü ifade etmektedir. Sömürgeci hayatın her safhasında sömürge ruhuna uygun bir gevşeklik empoze etmiştir. Sömürge idaresi insanları hangi noktada görmek istemişse orada durmalarını sağlamıştır.</p>
<p>Bin Nebî’ye göre İslam dünyasının hareketlerini frenleyen, tekâmülünü etkisiz hale getiren, neticede kargaşa, zaaf ve karışıklık eken sebeplerin, <strong>iç faktörler</strong> olduğu ve bunların da <strong>sömürgeleştirilmeye müsait olma keyfiyetinden kaynaklandığı</strong> görülmüştür (1986:94-95). Sömürgeciliğin başlangıcında böyle olmasa da tarihsel süreç daha sonra sömürgeciliğe dönüşen ve sömürgeciliği üreten ‘<strong>sömürülebilirlik</strong>’ ile devam etmiştir. Gelinen nokta, bir anlamda sömürgecilik dış faktörüne bir de iç faktörün ilave olması durumudur ki, bu bizzat içerden gelip insanları sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı bir faktördür. Dolayısıyla kişi içerdeki aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden de kurtulmuş olacaktır. Bu gerçekleşmeden tam anlamıyla özgürleşmekten/bağımsızlıktan söz etmek mümkün olmayacaktır. Yani sömürülmekten kurtulmak için gereken <strong>esas mesele sömürülebilir olmaktan kurtulmaktır</strong> (1986:107). Bu düşünce aynı zamanda insanları asırların birikmiş ataletinden arındırarak değiştirmeyi de içermektedir.” (Yıldırım, 2011:37-38).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aşağılık Kompleksini ve İftihar Duyma İçgüdüsünü Yenebilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsanlar, kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden de kurtulmuş olacaktır.</p></blockquote>
<p>“Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için önce zihinlerde özgürlüğün oluşması gerekir. Çünkü insanların zihni sömürgeleştirilmeye müsait iken olacak olan şey iki şekilde tezahür edecektir:</p>
<p>İlkin sömürgecilerin bizi bizden daha iyi bileceği düşüncesinden dolayı bireyin <strong>aşağılık kompleksi</strong>ne kapılıp etkinliğinin en aşağıya düşmesi durumudur (Bin Nebî, 1971:79). Bugün bu durum öyle bir hale gelmiştir ki Müslümanlar kültürlerinin maddi ve manevi unsurlarını hattâ lezzet ve ihtiyaçlarını bile başkalarından almaktadır ve böyle olunca (sömürgecilerin) daha değerli olduğu düşünülmektedir. İkinci olarak bunun tersine Batı’nın kültürel egemenliği sonucu oluşan eksiklik kompleksini bastırmanın bir aracı olarak kendisiyle övünme ve <strong>iftihar duyma içgüdüsüne yapışma</strong>sıdır. Bu ikinci durum öncelikle fikir ve vicdanı gerçek zorlukların farkına varmaktan alıkoyan bir teselli aracı olarak, <strong>uyuşturucu</strong> işlevi göreceğinden (Bin Nebî, 1970:23) zihinsel olarak etkinliğin olmaması veya oluşamaması gibi bir duruma sebep olabilir. Dolayısıyla belirtilen her iki husus da Müslümanların durumunu düzeltmede olumsuz bir role sahip olacaktır. Şu sebeple ki, Bin Nebî’ye göre İslam toplumu bugün <u>medenileşme öncesi aşamasında</u>dır. Bunun için harekete geçmeye çalışmakta, ama zorlanmaktadır. Yani Müslümanlar uygarlık yoksunudur ve uygarlaştırıcı bir eylemi gerçekleştirmeye muktedir görünmemektedir (Bin Nebî, 1979:27-28).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fikir Darlığından ve Dağınıklıktan Kurtulup Gayretleri Birleştirebilmek</strong></p>
<p>Bin Nebî, İslam toplumunun bu zorluklarının iki değişik tarzda ele alınabileceğini belirtir:<br />
1. Sömürgeci tezi tutanlara göre, kalkınma hamlesinin gecikmesinin faktörü İslam’dır. 2. Milliyetçi tezi savunanlara göre ise suçlu sömürgeciliktir. Bunların her ikisinin kökeninde çok kuşkulu temel bir kusur bulunmaktadır:</p>
<p>Birinciler her şeyi İslam’ın sırtına yükleyerek sömürgeciliğin İslam dünyasının bugünkü kaosundan büyük ölçüde sorumlu olduğunu unutturmak isterler. İkinciler de her şeyi sömürgeciliğin sırtına yükleyerek, sorundan hiçbir şeyi gidermeyen, aksine sorunu artıran demagojilerini örtbas etmeye çalışırlar. Oysa Bin Nebî İslam Dünyasının çökmesinin İslam’a değil ümmetin tarihteki uygulamalarına atfedilmesi gerektiğine inanır ve Müslümanların geri kalmasının da maddi imkânların azlığından değil daha ziyade <strong>fikir darlığı</strong> ve <strong>gayretlerin dağınıklığı</strong>ndan dolayı olduğunu belirtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sömürgecilere Karşı En İsabetli Tavrı Belirleyebilmek</strong></p>
<p>“Bin Nebî’ye göre Avrupalılar İslam dünyasını medenileştirmeye değil sömürgeleştirmeye gelmiş ve İslam dünyası ile münasebetlerinde Hıristiyan ruhu her şeyden çok bir sömürgeci ruhu şeklinde tezahür etmiştir. Avrupa kültürü bir medeniyet eseri değil Avrupa emperyalizmi ve hâkim ırk anlayışının şekil değiştirmiş hali olmuş ve kendi dışındaki insanlığı bir yükselme basamağı olarak görmüştü&#8230; Sonuçta sömürgecilik İslam dünyasında iki hareket meydana getirmiştir: İslami şuura bağlı <strong>reformcu</strong> hareket ve kaynağı Avrupa olan yeni bir sosyal çığırdan mülhem <strong><u>modernist</u></strong> hareket. Her iki hareket de tam teessüs edememiştir. Zira her ikisi de ana kaynaklarına ulaşamamıştır. Şöyle ki reformcular İslam düşüncesinin köklerine inememiş, modernistler de Batı düşüncesinin temellerine ulaşamamıştır (Bin Nebî, 1986:63-73).</p>
<p>Bin Nebî’ye göre Müslümanların ataletlerini ifade etme biçimi olan düşünce şekillerini üç maddede özetleyebiliriz:</p>
<ol>
<li>‘Biz bir şey yapamayız çünkü cahiliz.’ Bu, sömürgecilikten doğmuş olan bir vakıadır ve bu cahillik sadece okullarla değil farklı alanlardaki insanların ortak çabasıyla aşılabilir.</li>
<li>‘Biz bir şey başaramayız çünkü fakiriz.’ Bu hususta sorun paranın azlığı değil sermayenin sevk ve idaresidir.</li>
<li>‘Biz böyle bir işe kalkışamayız çünkü başımızda sömürge idaresi var.’</li>
</ol>
<p>Yukarıdaki ilk iki sorun içeriden sömürülmeye müsait ruh halinden neşet etmektedir (1986:89). Belirtilen özellikler hasta bir ruh halinin göstergesidir ve buna sahip olan bireyler içinde bulundukları durumdan da muztariptirler. Bu zehirli düşüncelerin, kültürden veya daha doğru ifadesiyle İslam dünyasının her kurumundan (idari, ekonomik, toplumsal veya eğitsel) temizlenmesi gerekir.30 Yani sömürülenin sömürene karşı koyabilmesi için bazı vasıtalara ihtiyacı vardır ve her şeyden önce sömürülen bunları sömürenden beklememelidir (1986:94). Çünkü sömürgecilik, her türlü düşünceyi yıkan manevi ve iktisadi kalkınma ile alakalı her türlü entelektüel faaliyetin kökünü kazıyan dolayısıyla yerli kitlenin hayatındaki her türlü hamle imkânına mani olan bir özelliğe sahiptir.” (Yıldırım, 2011:39-45).</p>
<p>Müslümanlar nasıl ki Haçlı Seferleri‛nin ve Moğol istilasının ardından büyük bir dirayetle İslam medeniyetini yeniden kurmuşlarsa, son iki asırda önce haricî, ardından dâhilî sömürge sistemini sağlam bir şekilde coğrafyamızda yerleştirmiş olan Batı’ya rağmen Müslümanlar insanlığı zulmün karanlığından kurtaracak yeni bir medeniyet hamlesini yapabilecek potansiyele sahiptir. Büyük mütefekkir Mâlik Bin Nebî’nin çözüm önerilerini gelecek hafta paylaşacağız&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<ul>
<li>Bin Nebî, Mâlik. (1970). <strong><em>İntâcu’l-Musteşrikîn ve Eseruhû fi’l-Fikri’l-İslamî el-Hadîs</em></strong>, Kâhire.</li>
<li>Bin Nebî, Mâlik. (1971). <strong><em>Fikretu Commonwealth İslamî</em></strong>. Kâhire, Mektebetu Ammâr.</li>
<li>Bin Nebî, Mâlik. (1979). <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>, Arapça’ya çev. Umar Kâmil Sekavî ve Abdussabûr Şâhin, Nedvetu Mâlik Bin Nebî ve Dâru’l-Fikr.</li>
<li>Bin Nebî, Mâlik. (1986). <strong><em>Vichetu’l-Âlemi’l-İslamî</em></strong>. Arapça’ya çev. Abdussabûr Şâhin, 5. basım, Dımaşk: Dâru’l-Fikr.</li>
<li>Bin Nebî. Mâlik. (1991). <strong><em>Teemmulât</em></strong>. 5. basım, Beyrut: Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır.</li>
<li>Râşid Bin İsa ile Söyleşi: “<strong>Türkiye, Tarihi Görevini Yerine Getirmek İçin Geri Dönüyor</strong>”. Özgün Duruş, 10.05.2010.</li>
<li>Yıldırım, Tamer. (2011). “<strong>Mâlik Bin Nebî’de Sömürülebilirlik Olgusu</strong>”. Milel ve Nihal, 8 (2), s.33-52.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/malik-bin-nebinin-somurulebilirlik-kuramini-dikkate-almak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MISIR’DAKİ SİSTEMATİK HAK İHLALLERİNİ GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/misirdaki-sistematik-hak-ihlallerini-gorebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/misirdaki-sistematik-hak-ihlallerini-gorebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Dec 2015 10:40:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü]]></category>
		<category><![CDATA[26:226-227]]></category>
		<category><![CDATA[askeri darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Askeri Darbeden Sonraki İki Buçuk Yılda Mısır'da İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[doğalgaz]]></category>
		<category><![CDATA[HRW]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Müslimin]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları İzleme Örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[insanlığa karşı işlenmiş suçlar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Haklar ve Özgürlükler Koordinasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Mursi]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kardeşler]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci Özgürlük ve İzleme]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Samiye Şenen]]></category>
		<category><![CDATA[Şihab Hak ve Hürriyetleri Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Sündüs Asım]]></category>
		<category><![CDATA[www.ikhwanpress.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=226</guid>

					<description><![CDATA[“&#8230; Ve onlar yapmadıklarını söylerler. Ne var ki, iman eden ve salih amel işleyen, Allah&#8217;ı sürekli hatırda tutan, zulme uğradıktan sonra haklarını savunanlar onlara dahil değildirler. Nihayet zulme gömülenler, nasıl bir devrimle devrileceklerini günü gelince öğrenecekler!” (Şu’arâ, 26/226-227). Yazıyı Diriliş Postası web sitesinden okumak için tıklayın. Mısır Haklar ve Özgürlükler Koordinasyonu, 10 Aralık Dünya İnsan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“&#8230; Ve onlar yapmadıklarını söylerler. Ne var ki, iman eden ve salih amel işleyen, Allah&#8217;ı sürekli hatırda tutan, zulme uğradıktan sonra haklarını savunanlar onlara dahil değildirler. Nihayet zulme gömülenler, nasıl bir devrimle devrileceklerini günü gelince öğrenecekler!”<br />
(Şu’arâ, 26/226-227).</p></blockquote>
<p><a href="http://dirilispostasi.com/n-3575-misirdaki-sistematik-hak-ihlallerini-gorebilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sitesinden okumak için tıklayın.</a></p>
<p>Mısır Haklar ve Özgürlükler Koordinasyonu, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü münasebetiyle bir rapor yayınladı. Raporu <u>www.ikhwanpress.com</u> sitesinde yayınlayan “Risâletu’l-İhwân; İhvan Mektubu”, tekmile niteliğinde iki ayrı rapor daha yayınladı. “Askeri Darbeden Sonraki İki Buçuk Yılda Mısır’da İnsan Hakları” başlıklı ilk raporu özetle paylaşmak ve Suriye hengâmesinde unutulan Mısır’a yeniden dikkatlerinizi çekmek istiyorum.</p>
<p>Bir asra yaklaşan tarihi boyunca şiddete bulaşmadan sosyal faaliyetlerini toplumun tüm katmanlarında sükunetle yürüten İhvan-ı Müslimin’e ve Mısır tarihinde ilk kez halkın seçimiyle iktidarı devralan Muhammed Mursi ve arkadaşlarına reva görülen ağır hak ihlalleri aylardır Türkiye gündeminden büsbütün düşmüş durumda. İnsan hakları kuruluşlarının bile unuttuğu Mısır’daki hak ihlallerini, İslam dünyasında Müslümanların maruz kaldığı ihlallere örnek olarak hamiyetperver halkımızın maşeri vicdanına tevdi ediyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Darbe Rejiminin Siyasal Alandaki Hak İhlalleri</strong></p>
<p>“Barışçıl gösteriler esnasında, işkence altında ve tıbbi ihmal sebebiyle kanunsuz yollarla <strong>öldürülen</strong> insan sayısı: <strong>3946 kişi!</strong> Bunlardan 294 kişi göz altında tıbbi ihmal sebebiyle, 72 kişi ise işkence altında hayatını kaybetti!</p>
<ol>
<li>Farklı zamanlarda ve değişik sürelerde <strong>kaybolan</strong> insan sayısı: <strong>1950</strong> kişi! Bunlardan 322 kişi hakkında soruşturma bile açılmadı!</li>
<li><strong>Çocuk</strong> yaşta göz altına alınan insan sayısı: <strong>690</strong> kişi! Bunlardan halen 300 kadar çocuk, olaylarda rol üstlendikleri suçlamasıyla tutuklu bulunuyor!</li>
<li>Tutuklanan <strong>kadın ve genç kız</strong> sayısı: <strong>1200</strong> kişi! Bunlardan 66 kadın ve genç kız halen hapiste! Bayan Samiye Şenen vicahen, Bayan Sündüs Asım ise gıyaben idama mahkum edildi!</li>
<li>Hakları çiğnenen <strong>öğrenci</strong> sayısı: <strong>1956</strong> kişi! Bu öğrencilerden 245 kişi kanunsuz yollarla öldürüldü, 1064 öğrencinin haksız yere okullarıyla ilişiği kesildi, 487 kız ve erkek öğrenci farklı zamanlarda ve farklı sürelerde bilinmeyen yerlerde zorla alıkonuldu, 160 kız ve erkek öğrenci askerî mahkemede yargılandı!</li>
<li>Askerî mahkemede yargılanan <strong>sivil</strong> sayısı: <strong>5203</strong> kişi! Bunlardan 256 kişi kanunsuz şekilde askerî mahkemece yargılanıp hüküm giydi, 4947 sivilin ise kanunsuz şekilde askerî mahkemelerde muhakemesi sürüyor!</li>
<li>Ağır <strong>işkence</strong> gören insan sayısı: <strong>390</strong> kişi! Askerî darbe döneminde 30 ay boyunca Mısır’ın farklı bölgelerinde değişik zamanlarda ve sürelerde alıkonma ve tutukluluk esnasında ağır işkence gören sivil insanlar arasında meslek erbabı, işçiler, çiftçiler, öğrenciler, kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlılar gibi toplumun hemen her kesiminden sivil insanlar yer almaktadır.</li>
<li>33 farklı davada <strong>idam</strong>la yargılanıp dosyası görüş bildirmesi için Mısır Müftüsü’ne gönderilen insan sayısı: <strong>1728</strong> kişi! Adil yargılanmanın söz konusu olmadığı mahkemelerce özellikle terör davalarında verilen idam kararlarından 714 idam kararı Yargıtay tarafından bozulmuştur.</li>
<li>Görevini yaptığı için temel hakları çiğnenen <strong>gazeteci </strong>ve medya çalışanı sayısı: <strong>31</strong> kişi! 12 gazeteci ve medya elemanı görev esnasında öldürüldü, 2 gazeteci idama mahkum edildi, 17 gazeteci ise müebbet hapis cezasına çarptırıldı!</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ekonomik ve Sosyal Haklara İlişkin İhlaller</strong></p>
<ul>
<li><strong>İntihar</strong> ederek, boğularak ya da yanarak ölen insan sayısı: <strong>250</strong> kişi! Ekonomik ve sosyal şartların ağırlaşması sebebiyle hayatını sonlandıran ve yangın, boğulma tehlikesi gibi acil durumlarda gereken desteği alamadığı için ölen insanların sayısı son 30 ayda 250 kişiyi geçmiş bulunmaktadır.</li>
<li>Mısır’ın <strong>suya ilişkin haklar</strong>ının korunamaması: Darbe liderinin de itiraf ettiği üzere Nahda Barajı ihtilafında varılan ve uluslararası alanda Etiyopya’nın elini güçlendiren anlaşma, orta ve uzun vadede Mısır’ın şiddetli düzeyde su krizi yaşamasına sebebiyet verecek niteliktedir.</li>
<li>Akdeniz’de <strong>doğalgaz</strong> arama ve çıkarma konusunda Mısır’ın darbeci yönetimiyle Siyonist rejim arasında imzalanan işbirliği anlaşması, halkının ekonomik çıkarlarını çiğneyerek onlarla dilediği gibi oynayan darbe hükümetinin toplumu ne denli çetin ekonomik problemlerle karşı karşıya bırakacağının açık bir göstergesidir.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sina’daki Hak İhlalleri</strong></p>
<ul>
<li>Askerî darbenin işbaşında olduğu son iki buçuk yıl içerisinde Sina’da;</li>
</ul>
<ol>
<li>Silahlı güçler tarafından <strong>yıkılan bina</strong> sayısı: <strong>3255</strong>!</li>
<li>Sina halkından 2000 aile, hiç bir hukuki prosedür izlenmeden ve herhangi bir alternatif gösterilmeden <strong>yerinden edildi</strong> ve başka yerlere göç etmeye zorlandı.</li>
<li>277 dönüm ekili dikili <strong>tarım arazisi</strong> tahrip edildi.</li>
<li>Yüzlerce Mısır <strong>asker</strong>i, gerekli eğitimi almamış ve yeterli teçhizat ile donatılmamış olmasından dolayı hayatını kaybetti.</li>
<li>Sina’daki durumla ilgili olarak anayasaya tamamıyla <strong>aykırı</strong> son derece tehlikeli kararlar alındı.</li>
<li>Sina’da işlediği suçları <strong>örtbas</strong> etmek için medya ve insan hakları kuruluşlarına büyük baskılar uygulayan hükümetin aldığı sert tedbirler durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramadı.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ulusal Projelere İlişkin İhlaller</strong><strong> </strong></p>
<ul>
<li>Askerin darbeyle yönetime el koymasından bu yana Mısır’da;
<ol>
<li>Karayolları ağının ıslahı, bir buçuk milyon dönüm arazinin ıslah edilerek tarıma kazandırılması, yeni bir idari başkent oluşturulması gibi <strong>hayali</strong> projelerle;</li>
<li>AIDS ve Hepatit C ilacı geliştirme projesi, Süveyş Kanalı’nı kollara ayırma projesi, İktisat Kongresi gibi bilimsellikten uzak, mevcut durumu daha da kötüleştiren <strong>başarısız</strong> projelerle;</li>
<li>Gençlerin istihdamı ve terörle mücadele gibi tam tersine işlev görerek işsizliği ve terörü tırmandıran <strong>yanlış</strong> projelerle Mısır ulusunun hakları çiğnenmiştir.</li>
<li>Ülkede alt yapı tahrip edilmiş, hayat pahalılığı artmış, <strong>geçim</strong> zorlaşmış, özellikle temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları çok yükselmiştir.</li>
<li>İki buçuk yılda 50 milyar dolar dış yardım alınmış olmasına rağmen fakir fukaraya verilen sosyal <strong>destekler</strong> kaldırılmıştır.</li>
<li>Bütün Mısır halkının <strong>maaşları</strong> düşürülürken askerin, polisin ve hakim ve savcıların maaşları yükseltilmiştir.”</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p>Raporda, ‘güvenilir’(!) resmi kaynaklar yanında, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW: Human Rights Watch), Şihab İnsan Hak ve Hürriyetleri Merkezi (Merkezu’ş-Şihab li’l-Hukûk ve’l-Hurriyyât: Al-Shehab Centre for Rights and Freedoms), Öğrenci Özgürlük İzleme (Mirsadu Tullâb Hurriyye) gibi insan hakları izleme örgütlerinin verilerinden de istifade edildiği vurgulanmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığa Karşı İşlenmiş Sistematik</strong> <strong>Suçlar</strong></p>
<p>Raporda Mısır’da askerî darbe yönetiminin iki buçuk yıl içerisinde bir çok alanda ihlal etmiş olduğu çeşitli hakların; yönetici ve görevlilerin bireysel suçlarından ibaret olmayıp darbe rejiminin <strong>sistematik</strong> bir şekilde bu hakları ihlal ettiğine özellikle dikkat çekilmektedir. Nitekim Mısır’da son yüz yılda yaşanan kadar çok fazla sayıda hak ihlalinin otuz ay içerisine sığdırılması, ihlallerin toplumun bir kesimiyle sınırlı kalmayıp hemen bütün kesimlerinde yaygınlaştırılması, son darbe döneminde hak ihlalinin yaşanmadığı bir tek gün dahi geçirilmemiş olması, bütün bu hak ihlallerinin sistematik şekilde yürütüldüğünün kanıtı olarak sunulmaktadır.</p>
<p>Raporda, temel görevi şikâyetleri soruşturmak ve hak ihlallerini kovuşturmak olan Başsavcılık Makamının ihlallere ilgisiz kalmasının, darbe yönetiminin Mısır halkına yönelik sistematik hak ihlallerini sadece yürütme ile sınırlı tutmayıp yargı alanında da bilinçli şekilde yürüttüğünün delili olarak sunulmaktadır.</p>
<p>Katı ve sıkı güvenlik politikasının, felç olmuş ekonomik ve sosyal projelerin, muhalefeti toptan yok etme uygulamalarının, hayali projelerle kamu kaynaklarının heder edilmesinin, mahkemelerin hukukun temel ilkelerini pervasızca çiğnemesinin Mısır halkını bunalıma sürüklediği sonucuna ulaşan Raporda siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuksal alanlarda gelişigüzel değil taammüden gerçekleştirilen hak ihlallerinin askerî darbe rejiminin sistematik bir çalışması olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.</p>
<p>Rapor, Mısır devletinin ve halkının aleyhine olduğu aşikâr olan sözleşmeler yanında, en alttaki memurundan en tepedeki yöneticisine kadar bütün bir yönetim erkinin ihlal suçlarına bulaşması ve hak ihlallerini sistematik hale getirmeleri sebebiyle <strong>insanlığa karşı işlenmiş suç</strong> kapsamında ele alınması hususunda tüm dünyaya çağrı yapmaktadır.</p>
<p>Mısır halkını haklarını koruma konusunda yekvücut olmaya çağıran Rapor, Mısır’da temel hak ve hürriyetlerin günbegün ihlale uğramaktan kurtarılması ve insanlık haysiyetinin daha fazla ayaklar altında çiğnenmemesi, keza bütünüyle bozulan sosyal dengenin normale döndürülmesi için hak ve hürriyet bilincine sahip tüm insanların ve devletlerin destek olması talep edilmektedir&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anmak mı, anlamak mı?</strong></p>
<p>1445. doğum günü münasebetiyle özellikle Türkiye ve Pakistan gibi bazı ülkelerde on binlerce anma merasimleri tertip ettiğimiz Sevgili Efendimiz’i anmak yerine anlamayı önceleyerek, onun şu mübarek sözünü hatırlamamızın vakti gelmedi mi?</p>
<p>“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez. Onu tehlikede yalnız bırakmaz, düşmana teslim etmez. Kim bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da o kimsenin bir ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü o kimsenin bir sıkıntısını giderir. Kim de bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü o kimsenin bir ayıbını örter.” (Buhârî, Mezâlim 3 ve İkrâh, 7; Müslim, Birr, 58; Ebû Davud, Edeb, 46; Tirmizî, Hudûd, 3).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<ul>
<li>www.ikhwanpress.com/HumanRightsinEgypt.pdf</li>
<li>www.ikhwanpress.com/HREArabic.pdf</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/misirdaki-sistematik-hak-ihlallerini-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
