<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İSAV Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/isav/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/isav/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Nov 2024 18:45:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>İLERLEYEBİLMEK İÇİN ÖNCE GEÇMİŞİMİZLE YÜZLEŞMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Feb 2019 06:30:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[KALEMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN’IN REHBERLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT KAYA]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI MEDRESELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[SAHABE DÖNEMİ İHTİLAFLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SEYFİYE]]></category>
		<category><![CDATA[ÜSKÜDAR KİTAP FUARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=836</guid>

					<description><![CDATA[Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka kitaba dikkatinizi çekmek istiyorum.</p>
<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hoca’nın yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong>, Mart 2015 &#8211; Ocak 2018 tarihleri arasında Merkez’de gerçekleştirilen konferanslardan on üçünün metinlerini ihtiva etmektedir (<strong>1</strong>). Gelenekten geleceğe İslam Âlemi’nin çeşitli meselelerine temas eden ve dikkatle okuduğum bu konferans metinlerinden size de bir demet sunmak istiyorum.</p>
<p><strong>İslam’ı İyi Temsil Etmek: Samimi, Dürüst ve Takvalı Olmak</strong></p>
<p>Marmara Üniversitesi’nde tefsir bilim dalında yüksek lisans eğitimimi alırken hem dersimize gelen hem de tez danışmanlığımı yapan İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) Mütevelli Heyet Başkanı Prof.Dr. Ali ÖZEK, Haseki Eğitim Merkezi’nde 5 Mart 2015 tarihinde vermiş olduğu “Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği” başlıklı konferansta iyi örneklikle İslam’ı temsil görevimizi şu şekilde anlatmıştır:</p>
<p>“Çeşitli ülkelerden Müslüman olan insanlar Müslümanların gayretiyle Müslüman olmuyor. Birçok kimse <strong>Kur’an’ın tercümesini okuyor</strong> ve dikkatini çekiyor, sonra da ilgileniyor, ilgilenince de hidayet yolunu buluyor.</p>
<p>Yusuf İslâm ile Londra’da bir gün beraber oturduk. Bana nasıl Müslüman olduğunu anlattı ve dedi ki: “Benim bir futbolcu kardeşim var. Libya’ya maça gitmişti. Oradan İngilizce Kur’an tercümesi getirmiş ve bana; “Al şunu sen oku, ben bununla ilgilenmiyorum.” demişti. Ben de alıp bir kenara koymuştum. Aradan bir hayli zaman geçmişti. Bir gün canım sıkılmıştı. Bakınırken Kur’an tercümesi gözüme ilişti. Alıp okumaya başladım. Okudukça dikkatimi çekti, daha dikkatli okumaya başladım. Neticede kendime göre araştırdım, başka kitaplar da bulup okudum ve ondan sonra Müslüman olmaya karar verdim. Adımı da <strong>Yusuf İslâm</strong> olarak değiştirdim.”</p>
<p>İşin asıl garibi, Müslüman olduktan sonra, bu Müslümanlar nasıl yaşıyor, nasıl insanlardır, ülkeleri nasıldır diye çok merak etmiş. Bir İslâm ülkesine gideyim diye karar vermiş ve Mısır’a gitmiş. Orada halkın durumunu görünce “yanlış mı yaptım acaba” diye içine bir şüphe gelmiş!  “Benim anladığım Müslümanlık böyle değil, Müslümanları farklı gördüm ve ben imanımı kaybettim!” diye korkmaya başlamış. Sonra aklına bir şey gelmiş. “Gördüğüm bu insanlar Müslüman ama Müslümanlığı bu kadar anlıyorlar. Bunların hayatı, davranışı böyle.” diye düşünmüş. Niyeti sahih olduğu için Cenâb-ı Allah onu o şüpheden kurtarmıştır. Ondan sonra yoluna devam etmiştir.</p>
<p>“Yâ Rabbi! Göz açıp kapayacak kadar bir zaman bile olsa beni nefsime bırakma.” diye bir dua vardır. Dikkat edin, <strong>insanın en büyük düşmanı</strong> kendi nefsidir. İnsanın içinde <strong>iyi</strong> de vardır <strong>kötü</strong> de. Bunlar insana yerleştirilmiştir. Onun için Allah’a sığınırız. Korku ile reca arasında olunmalıdır. Ne kadar büyük bir âlim olursan ol, ne kadar dindarım dersen de bunların hiçbirinin garantisi yoktur. Tek garanti, Allah’ın koruması, korku ile ümidin bir arada olmasıdır.</p>
<p>Eskiden papazlar Hıristiyanlara cennetten arsa satıyorlarmış. Günümüzde birçok hoca ve şeyh de; “şöyle yaparsan cennete girersin, beni dinlersen kurtulursun” gibi ifadelerle <strong>Müslümanları kandırıyorlar</strong>! Bunlar yanlıştır. İnsanları kandırmak kolaydır.</p>
<p>Başka dinden İslâm’a dönenler Müslümanlara bakarak Müslüman olmuyor; Kur’an’ı okuyarak Müslüman oluyorlar. Bunun belki istisnası vardır ama zordur. Çünkü biz Müslümanlar iyi örnek olamıyoruz. Eskiler oluyordu. Müslümanlar İslâm tarihinde ilk asırda dünyanın bilinen bölgelerinin hepsini fethetmiş, fethedilmeyen çok az yer kalmıştı. Nasıl yaptılar bunu? Çünkü <strong>o Müslümanlar iyi örnekti</strong>.</p>
<p>Dinin esası samimiyettir. İnanacaksın, <strong>samimi</strong> olarak bağlanacaksın. Bir de <strong>dürüst</strong> olacaksın. Dürüst değilsen Müslüman olmuşsun ya da olmamışsın o kadar önemli değil. Allah Rasulü (s); “Güzel ahlâk gibi bir asalet olamaz.” buyuruyor. Yani bir insanın davranışı dürüst, ahlâkı güzelse, işte o en büyük asalettir. Babası, annesi falancadır, filancadır, bu hiç önemli değildir. Aynı şekilde haramlardan kaçmak kadar da bir <strong>takva</strong> olamaz…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>İlim ve Fikir Alanında İlerlemek İçin Geçmişimizle Yüzleşmek</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden emekli Prof.Dr. Mahmut KAYA, İhtisas Merkezi’nde 30 Kasım 2015 tarihinde verdiği “Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek” başlıklı konferansta Osmanlı Devleti’nin ilim ve fikir alanında zayıf kalmasının sebeplerini anlatmıştır:</p>
<p>“Osmanlı coğrafyasındaki medreselerin yüzde doksan beşi ortaokul seviyesindeydi. Yüksek tahsil veren medreseler İstanbul’da bulunuyordu. Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka husus, Osmanlı ulema sınıfının <strong>bürokrat</strong> olduğu gerçeğidir. İlmî araştırma yapmak ise ulemanın kendi ihtiyarına bırakılmıştı. Bu yüzden <strong>623 yıl</strong> gibi uzun süren bu dönemde akranları arasında eserleriyle temayüz edenler, her asırda bir eldeki parmak sayısını ne yazık ki geçmiyordu. Mesela Osmanlı’da şeyhülislamlık makamına yükselenlerin sayısı <strong>130</strong> civarında olduğu halde, ilim hayatımıza katkıda bulunacak nitelikte eser sahibi olanların sayısı maalesef onu geçmez. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte ben sadece birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum:</p>
<ol>
<li>Bilindiği üzere medresede ilim dili Arapça idi; Mısır, Şam ve Bağdat gibi ilmî muhitlerde yeterince ikamet edenler hariç, ulema <strong>Türkçe düşünüp Arapça yazmaya kalkışınca </strong>gerçekten zorlanıyor ve kendinden beklenen başarıyı gösteremiyordu. Dahası, Arapça yazmak prestij meselesi kabul edildiği için Türkçe yazmak da işine gelmiyordu. Ayrıca o dönemde Türkçe ilmî terminoloji henüz yeterince gelişmiş de değildi. Halkın dinî ve ahlaki ihtiyaçlarını karşılamak, edebî ve destani duygularını tatmin etmek üzere Türkçe yazanlar ise genellikle ulema sınıfından sayılmayan ve halkın “kır mollası” dediği mahalli hocalardı.</li>
<li>Bir başka husus, 19. yüzyılın son çeyreğine gelinceye kadar Osmanlı’da Türkçenin gramerinin yazılmayışıdır. Bu yüzden medrese eğitimi <strong>Arapça gramer ağırlıklı</strong> olmak üzere uzun yıllar sürüyordu. Aynı bilgileri içeren metinler art arda okutulmakla kalmıyor, bu metinler üzerine yazılan çeşitli şerhler ve şerhler üzerine yazılan hâşiye ve taʻlîkâtla meşguliyet uzun yıllar alıyordu. Asıl üzerinde yoğunlaşılması gereken dinî ilimlerden ziyade âlet ilimlerine gereğinden fazla önem verildiğinden, âdeta vasıta konumundaki dilbilgisi gaye gibi telakki ediliyordu. Maalesef günümüzde, hâlâ medreseyi idealize ederek “merdiven altı eğitim” yöntemiyle gençlerimizin yıllarını heba edenler ve buralardan kendilerine rant devşirenler, dahası, halk nezdinde ulemadan sayılıp itibar görenler var.</li>
<li>Ulemamız Türkçenin gramerini yazmadığı gibi lügatini de yazmamıştır. İlk defa Türkçenin lügatini yazan Osmanlı vatandaşı bir Arnavut olan Şemseddin Sami’dir ve kendisi ulema silsilesinden değildir. <strong>Grameri ve lügati olmayan bir dilin</strong> kabile ve aşiret dilinden ne farkı var! Böyle bir dille ilim yapılabilir mi? Bu ortamda yetişen insan ne kadar üstün zekâlı olursa olsun, evrensel düzeydeki düşüncelerini olanca derinlik ve inceliğiyle ifade edebilir mi? Oysa dil, bir milletin öz kimliğidir. Dil, düşüncenin temel malzemesi olduğu için biz kelimelerle düşünür ve her alandaki başarılarımızı dil ile ortaya koyarız.</li>
<li>Medrese eğitiminde görülen önemli eksikliklerden biri de <strong>tarih ve coğrafya</strong> derslerine müfredatta yer verilmemesidir. Üzerinde pek fazla durulmayan bu eksikliğin, bir ilim adamının zihin dünyasında nasıl bir karışıklığa yol açtığını düşünelim: Bizim zihin yapımız her şeyi, her olgu ve olayı zaman ve mekân çerçevesinde algılar ve anlamlandırır. Zira zaman ve mekân zihnimizin temel iki kategorisidir. Tarih ilmi bize zaman fikrini, coğrafya ise mekân bilgisini verir. Biz insan olarak her olayın hangi zamanda ve nerede meydana geldiğini ancak bu bilgilerle anlarız. Şayet bu bilgilere sahip değilsek, okuduğumuz ve duyduğumuz bilgileri zihnimizde bir yere yerleştiremeyiz ve anlayamayız. Elbette ki bunun sonucu <strong>zihnî bulanıklık</strong> ve korkunç bir kaostur. Bu önemli eksikliğin ancak 1914’teki “Islâh-ı Medâris” programıyla giderildiğini görmekteyiz.</li>
<li>Bilindiği gibi Osmanlı devlet sistemi temelde üç kurum üzerine oturmaktaydı: <em>Seyfiye</em> (ordu), <em>kalemiye</em> (bürokrasi) ve <em>ilmiye</em>. Gerçekten de devleti 623 yıl ayakta tutan etkenler, güçlü bir ordu ve bürokrasi ile bilgi üretmekten ziyade daha önce üretilmiş olan bilgileri bir şekilde tekrarlayıp aktaran ilmiye sınıfı idi. Çünkü İslami ilimler alanındaki verimli çalışmalar ve tedvin hareketi, kendi içinde klasiklerini vücuda getirmiş, en olgun düzeye ulaşmış ve artık duraklama dönemi başlamış bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıkışı da tam bu döneme rastlamaktadır. Biliyoruz ki, sistemleşmiş, her alandaki kurumlarıyla oturmuş ve yerleşmiş bir medeniyette, yeni bir ilim ve fikir hareketinin ortaya çıkması gayet zordur. Ayrıca Osmanlı bir tarım toplumu olduğu için statik bir yapıya sahipti. Bu gibi toplumlarda yeni fikir hareketlerini tetikleyecek olaylara pek rastlanmaz. Dolayısıyla 13. yüzyıla kadar üretilen bilgi ve tecrübe birikimi, sorunlarını çözme konusunda Osmanlı’ya yetiyordu…” (<strong>3</strong>).</li>
</ol>
<p><strong>Sahabe Dönemi İhtilaflarından Doğru Dersi Çıkarmak</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi hocası olarak görev yapmakta olan Prof.Dr. Adnan DEMİRCAN, 18 Ocak 2016 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Sahabe Dönemi İhtilafları” konulu konferansında günümüzdeki ihtilafların çözümüne de ışık tutan şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“Hem takriben 30 yıl olarak kabul ettiğimiz Raşid Halifeler dönemi hem de Emevîler döneminin üçte ikilik kısmı <strong>Ashab Dönemi</strong> olarak düşünülmelidir. Bu dönemin çok iyi bir şekilde tahlil edilmesi gerekir. Bizim ilk üç asırda yazılan ilk dönem klasik eserlerimizde bu dönemi tahlil edip anlamamıza imkân verecek çok malzeme vardır. Ancak mezhepleşme süreciyle birlikte artık mezhepler kurumsallaşıp İslâm dünyasında düşünce kodlarını belirleyince, <strong>tarihi geriye doğru okumak</strong> suretiyle her mezhep kendi tarih anlayışı çerçevesinde bir tarih inşa etmiştir. Öyle ki Allah Rasulü döneminde meydana gelen bazı hadiseler de bu anlayışlar çerçevesinde kurgulanmıştır.</p>
<p>Geçmişte meydana gelen hadiseleri genel çerçevesiyle biliyoruz; ancak bu hadiselere verdiğimiz anlam, sonradan oluşturduğumuz paradigmalar çerçevesinde şekillenmektedir. Evet, mezhebî algılar çerçevesinde tarihi geriye doğru okuyarak anlamlar inşa etmişiz. İnşa ettiğimiz anlamlar çerçevesinde de o dönemde yaşamış olan insanları konumlandırıyoruz. Mesela <strong>Haricîler</strong>, kendi görüşlerini paylaşmayan Müslümanları çok ağır sıfatlarla itham edip <strong>tekfir</strong> ediyorlar. Bu insanlar, din kardeşlerine karşı neden bu kadar katı bir görüşe sahip oluyorlar? Çünkü kendi görüş ve inançlarını temellendirmek için tarihi geçmişe doğru okuyarak yeniden inşa ediyorlar. Bu ‘inşa edilen’i de sonradan gelenler ‘hakikat’ zannediyor! Müslümanlar geçmişteki hadiselere genelde mezhebî perspektiften baktıkları için sürekli geçmişte yaşamış olan insanlar hakkında değerlendirme yaparken; “Acaba falanca cennete mi gidecek yoksa cehenneme mi?” diye düşünüyorlar. Oysa hiç kimsenin birilerini cennete ya da cehenneme gönderme yetkisi ve hakkı yoktur!</p>
<p>Sahabe döneminde Müslümanlar arasında meydana gelmiş olan iki önemli büyük fitne var. Bunlardan biri Hz. Peygamber’in dâr-ı bekaya irtihalinden çeyrek asır sonra Müslümanlardan bir grubun Medine’ye giderek Müslümanlar arasında halifenin evini kuşatıp, evin içerisine girip onu katletmeleriyle başlayan, Hz. Ali’nin bir Hâricî tarafından katledilmesi ile devam eden ve Hz. Hasan’ın Muâviye ile barış yapmasıyla sonuçlanan süreçtir. <strong>Birinci fitne dönemi</strong> beş yılı aşkın bir zaman sürmüş; Müslümanlar arasında çeşitli savaşlar meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>İkinci fitne dönemi</strong> Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesiyle başlamış ve Yezîd’in halife olmasıyla çıkmaza girilmiştir. Hz. Hüseyin Yezîd’in veliahtlığına karşı çıktığı gibi halife olduğunda da ona biat etmemiştir. Yezîd’in halifeliğe gelişinden birkaç ay sonra, hicrî 61 yılının başlarında (m. 680) meydana gelen <strong>Kerbela hadisesi</strong>, ikinci fitne döneminin -etkileri günümüze kadar uzanan- en kritik olayıdır. İkinci fitne dönemi, hicrî 73 (m. 692) yılında Abdullah b. Zübeyr’in Mekke’de Emevî ordusu tarafından muhasara edilerek öldürülmesiyle son bulmuştur.</p>
<p>Yıllarca devam eden iki fitne hadisesi de Ashab Dönemi’nde meydana geldi. Bu iki fitnenin vuku bulduğu yıllarda sahabiler hayattaydı. Birinci fitne döneminde Ashab’ın toplum üzerindeki ağırlığı ikinci fitneye göre daha fazlaydı. Çünkü birinci fitne hicrî 35 ile 41 yılları arasında, ikinci fitne ise 61 ile 73 yılları arasında meydana gelmişti.” (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Siyasi İhtilafları Akide Alanına Taşımaktan Kaçınmak</strong></p>
<p>“Bu çatışmalar esası itibariyle siyasidir. Nitekim Hz. Ali ile Muâviye Sıffîn’de savaşırken bir dinî hükmün kabul edilip edilmemesi sebebiyle değil, siyasî bir mesele çerçevesinde kavga etmiştir. Orada bir âyeti inkâr etme, bir dinî emri reddetme veya uygulatma gibi bir durum söz konusu değildir.</p>
<p>Birinci fitne dönemini Hz. Osman’ın katliyle başlatıyoruz (18 Zilhicce 35/ 17 Haziran 656). Kuşkusuz tarihî meseleleri tek başına değerlendiremeyiz. Eğer bir yerde bir hadise vuku buluyorsa o hâdiseyi inşa eden bir süreçten bahsetmek gerekir. Birçok unsur, hadiseyi geliştirir onu etkiler ve inşa eder. Bazen bunların bir kısmını görürüz, bazen göremeyiz.</p>
<p>Hepsinin kendine göre doğruları vardı. Tarihçi hâkim değildir. Hatta hakem bile değildir. Bu sebeple olanlar hakkında yargıda bulunma hakkımız yoktur. Mahkeme-i Kübra’da Allah’ın şaşmaz adaleti önünde herkes hesap verecektir. Allah’ın mutlak adaletine iman ediyoruz. Bize karşı da onlara karşı da âdil davranacağına imanımız tamdır. Hâşâ, Allah adına onlarla ilgili bir karar verme hadsizliğinde bulunacak değiliz. Tarih ilmi zaten buna izin vermez. Ancak şunu ifade edebiliriz ki oradaki insanların hepsinin kendilerine göre iddiaları, gerekçeleri ve beklentileri vardı.</p>
<p>Bu dönemde meydana gelen savaşlarda İslâm dünyasında çok temel kırılmalar meydana gelmiştir. Öncelikle Müslümanların <strong>yönetim</strong> ile olan <strong>ilişkilerinde</strong> ciddi sorunlar meydana gelmiştir. Bir süre sonra <strong>hilafet hanedana dönüştüğünden</strong> Allah Resûlü’nün irtihalinden sonra her halife değişiminde küçük ya da büyük bir kriz ortaya çıkıyordu. Çünkü Müslümanlar el yordamıyla sorun çözmek durumundaydılar.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir’in biatinde krizden kıl payı kurtulan ümmet açısından Hz. Ömer’in biatinde şartlar biraz daha iyiydi. Ama sonraki dönemlerde liderin belirlenmesi krizlere sebep olmuştur. Emevîler zamanında iki veliaht tayin etmişler; ancak sorunu yine çözememişler. Abbasiler zamanında üç veliaht tayin etmişler, yine de çözememişler. Osmanlılar kardeş katline izin vermişler; buna rağmen <strong>iktidarın el değiştirme sorununu</strong> yine tam olarak çözememişler.</p>
<p>Nihayet Müslümanların birinci fitne dönemindeki çatışmaları önemli bazı itikadi problemleri ve buna bağlı olarak mezhepsel yapıları besledi. Bunlardan biri mürtekib-i kebirenin yani büyük günah işleyen kişinin durumuyla ilgilidir.</p>
<p>Öldürdükten sonra Hz. Osman’ı öldürmenin gerekçelerini oluşturmaları gerekiyordu, bunu da şöyle kurgulamışlardı: Büyük günah işleyen kişi Allah’a isyan etmiş, kâfir olmuştur. Bu adam tövbe etmezse Allah’ın emrine karşı geldiği için kendisine tövbe teklif edilir. Tövbe etmezse öldürülür. Bu görüş, belki zaman içinde bu kadar net şekilleniyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan büyük tartışmaların temelini oluşturuyor. Hâricîlik düşüncesinin ana yaklaşımlarından bir tanesi budur.</p>
<p>IŞİD örneğinde olduğu gibi günümüzde de mürtekib-i kebireyi tekfir etme ya da kendi görüşünden olmayan kişileri <strong>din dışı ilan etme</strong> ve mürted olduğu için öldürme yaklaşımı devam etmektedir!</p>
<p>Hâricîler Hz. Osman’ın öldürülmesinin haklı olduğunu savunmuşlardır. Hz. Ali’nin yanındayken ona muhalif olanları tekfir etmişler; ondan ayrıldıktan sonra onu da tekfir etmekten geri durmamışlardır! Hâricîlerin dinamik yapısı, kendi aralarında sürekli ayrışmalara sebep olmuştur.</p>
<p>Fitne süreçlerinin İslâm dünyasına bıraktığı önemli bir sorun da hilafet hakkı meselesidir…” (<strong>4</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Ali ÖZEK, “<strong>Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.39-46.</li>
<li>Mahmut KAYA; “<strong>Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.47-58.</li>
<li>Adnan DEMİRCAN; “<strong>Sahabe Dönemi İhtilafları Üzerine Bazı Mülahazalar</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.59-80.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DOĞRU YOLA GÜZEL SÖZ VE DAVRANIŞLARLA  DAVET ETMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/caginin-sahidi-olmak/dogru-yola-guzel-soz-ve-davranislarla-davet-etmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/caginin-sahidi-olmak/dogru-yola-guzel-soz-ve-davranislarla-davet-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Dec 2018 15:34:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULHALİM UŞITARU NODA]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULLAH GULIAM]]></category>
		<category><![CDATA[BRUNEİ]]></category>
		<category><![CDATA[BUDİZM]]></category>
		<category><![CDATA[CEMİL LEE]]></category>
		<category><![CDATA[ÇİN MÜSLÜMANLARI]]></category>
		<category><![CDATA[DAHİLİYE NEZARETİ]]></category>
		<category><![CDATA[EL-FETH DERGİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[FİLİPİNLER]]></category>
		<category><![CDATA[İNGİLİZ RAVZA]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[İspanya]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA AZINLIKLARI]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA MÜSLÜMAN TALEBELER CEMİYETİ]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA’DA İSLAM’IN TEBLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[JAPONYA’DA İSLAM’IN YAYILIŞ TARİHİ]]></category>
		<category><![CDATA[KAMİKAZELİ]]></category>
		<category><![CDATA[KARAÇİ]]></category>
		<category><![CDATA[KOGON]]></category>
		<category><![CDATA[KONFİÇYÜS]]></category>
		<category><![CDATA[KORE SAVAŞI]]></category>
		<category><![CDATA[KORELİ DÖRT GENCİN İSLAM’A GİRİŞİ]]></category>
		<category><![CDATA[KORKU TANRISI]]></category>
		<category><![CDATA[MANİLA]]></category>
		<category><![CDATA[NİMETULLAH YURT]]></category>
		<category><![CDATA[PROF.DR. SALİH MEHDİ SAMARRAİ]]></category>
		<category><![CDATA[SALİH MAHDİ AL SAMARRAI]]></category>
		<category><![CDATA[SON SARHOŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[SULTAN SÜLEYMAN]]></category>
		<category><![CDATA[TANRININ FIRTINASI]]></category>
		<category><![CDATA[TOKYO]]></category>
		<category><![CDATA[Uygurlar]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ USÛLLERLE İSLÂMÎ TEBLÎĞ VE TEMSÎL]]></category>
		<category><![CDATA[YUZO ITAGAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[ZÜBEYİR KOÇ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=791</guid>

					<description><![CDATA[“Ud’u ilâ sebîli Rabbike bi’l-hikmeti we’l-mev’ızati’l-haseneti we câdilhum billetî hiye ahsen…: (Bütün insanlığı) hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır; ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış; şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir; ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.” (Nahl 16:125). İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV), [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Ud’u ilâ sebîli Rabbike bi’l-hikmeti we’l-mev’ızati’l-haseneti we câdilhum billetî hiye ahsen</em>…: (Bütün insanlığı) hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır; ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış; şüphesiz, O’nun yolundan kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir; ve yine doğru yola erişenleri de en iyi bilen O’dur.<em>”</em> (Nahl 16:125).</p>
<p>İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV), 17-18 Kasım 2018 tarihlerinde İstanbul’da, Eresin Topkapı Oteli’nde; “<strong>Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl</strong>” konulu milletlerarası bir ilmî toplantıya ev sahipliği yaptı. Yalova Üniversitesi’nin iki günlük “uluslararasılaşma” çalıştayına katılmam sebebiyle izleyemediğim bu ilmî toplantıda sunulan kıymetli tebliğleri (<strong>1</strong>) okumak için çalışmanın kitap halinde neşredilmesini sabırla bekleyeceğiz.</p>
<p>Bu vesileyle, Eylül 2012’de İstanbul’u ziyareti esnasında kendisiyle bir mülâkat gerçekleştirdiğim Prof.Dr. Salih Mehdi Samarrai’nin yarım asrı aşan tebliğ ve davet tecrübesini sizlere aktarmak suretiyle bu pek mühim mevzuun daha çok gündemde kalmasına katkı yapmak istiyorum (<strong>2</strong>).</p>
<p>4 Kasım 1932’de Irak’ın Samarra kentinde doğan, Saddam’ın İhvân-ı Müslimîn’e uyguladığı ağır baskılar sebebiyle uzun yıllar boyunca ülkesine hiç giremeyen, ömrünün yarım asırlık kısmını Japonya’da İslam’ı tebliğ etmek için geçiren ziraat mühendisi <strong>Salih Samarrai Hoca</strong>, elliden fazla ülkede bulundu.</p>
<p>1961’de Japonya Müslüman Talebeler Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Bir süredir Cidde’de yaşayan büyük davetçi, halen kurucularından biri olduğu ve yıllarca başkanlığını yaptığı Japonya İslam Merkezi’nin fahri başkanı olarak hizmetlerine devam etmektedir.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, 2005 yılında Kore’de İslam’ın 50. Yılını Kutlama etkinlikleri çerçevesinde İslam Birliği’nin 25-26 Kasım tarihleri arasında düzenlediği sempozyumda siz de bir tebliğ sunmuştunuz. “Allah’a güzel davranışlarla davet etmenin lüzumu” başlıklı bu tebliğinizde vurguladığınız hususları hatırlatarak başlayabilir misiniz sohbetimize? </em></strong></p>
<p>Müslümanlar, Arap Yarımadası’ndan doğuya ve batıya fetihçi, tüccar, seyahatçi ve davetçi olarak hareket ederken hep şu şiarı gözetmişlerdi: Allah’a davet ederken <u>zor kullanarak değil</u>, iyilikle ve <strong>güzel davranışlarla davet etmek</strong>. Aslında onlar bu tutumlarıyla “Zorlama dinde (aslâ) yoktur.” (Bakara 2:256) ve “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 16:125) âyetlerinin talimatları doğrultusunda hareket etmiş oluyordu.</p>
<p><strong><em>Üstadım, güzel sözle davetin hikmeti aşikâr. Allah’a zorla davet eden mi olmuştu da bu davranışı reddeden bir âyet nazil oldu?</em></strong></p>
<p>Evet. Rivayet edildiğine göre Allah Rasulü (s) döneminde Medine’de, ensardan bir adamın iki çocuğu Şam’a gider ve Hıristiyan olurlar. Medine’ye döndüklerinde, babaları Müslüman olmaları için kendilerini zorlamak ister. Bunun üzerine “Zorlama dinde (aslâ) yoktur.” âyeti nazil olur. Bu konuda bir başka olay daha aktarılır: Raşit Halifelerin siretlerinde rivayet edildiğine göre, yaşlı bir Yahudi kadın Hz. Ömer’e gelip yardım talebinde bulunur, Hz. Ömer de kendisine iyi davranır ve yardım eder. Kadın yardımı alıp ayrıldığında Hz. Ömer kendisini takip ederek: ‘İslam’a girebilir misin? diye sorar. Bunun üzerine kadın: ‘Asla’ diye cevap verir. Hz. Ömer, çok üzülür. Zira, İslam’a davet ederken resmî konumunu kullanmış olabileceğini, bunun da bir nevi baskı ve zorlama olabileceğini düşünür…</p>
<p><strong><em>İslam davetçilerinin bu âyet ve rivayetlerden yeterince ders çıkardıklarını söyleyebilir miyiz?</em></strong></p>
<p>Evet, tarihte Müslümanlar, İran’ı, Afganistan’ı, Orta Asya’yı ve Hindistan’ı fethettiklerinde hep <u>zorlamadan uzak durma</u> ve hikmetle, güzel sözle davet etme yöntemini kullanmışlardır. İnsanları kutsallarıyla baş başa bırakmışlardır. Mesela, İran’daki ateşperestlerin ateşe tapmalarına karışmamışlardır, bu yüzden inançları günümüze kadar gelebilmiştir. Keza Afganistan’da 1400 yıl boyunca Bamiyan putunu olduğu gibi bırakmışlar, onu imha etme gereği duymamışlardır. En sonunda bildiğiniz gibi fanatikler gelip onu yıkmıştır. Yine Hindistan’da, Endonezya’da ve Malezya’da binlerce putu olduğu gibi bırakmışlardır. Mısır’da piramitleri ve ‘Korku Tanrısı’ heykelini yıkmadan günümüze kadar olduğu gibi bırakmışlardır.</p>
<p><strong><em>İslam dünyasında halen önemli miktarda bir gayrimüslim nüfusun varlığı da bu yaklaşımdan mı kaynaklandı?</em></strong></p>
<p>Evet, bin dört yüz yıl sonra bile hâlâ Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak’ta Hıristiyanlar eski dinlerinde kalmaya devam edebilmişlerdir. Bunlardan İslam’ı seçenlerin kâhir ekseriyeti, bu seçimlerini sadece kendi hür iradeleriyle gerçekleştirmişlerdir. Öyle ki, Mısır’ın önde gelen Kıpti din adamları, <strong>İslam’ın yüksek müsamahasının</strong> kendilerine zarar verdiğini söylemek durumunda kalmışlardır. Mısır’a hükmeden Bizanslılar, Kıptilerin kendi mezheplerine geçmeleri için baskı uygulamışlardı. Ancak Kıptiler onlara karşı sert bir direniş ortaya koymuştu. Oysa, Müslümanlar onlara müsamahayla davrandıkları için Kıpti toplum dağılarak büyük çoğunluğu İslam’a girmiştir.</p>
<p><strong><em>Ama hocam, tarihte çok sayıda büyük askerî seferler gerçekleşti. Mesela, Osmanlılar mütemadiyen batıya seferler düzenledi. Bu davet tarzı, içerisinde baskıyı ve zoru barındırmıyor mu sizce?</em></strong></p>
<p>Osmanlılar Doğu Avrupa’yı, Balkanları, Sırbistan’ı ve Bosna’yı fethettiklerinde, Osmanlı Halifesi bu ülkelerde yaşayan insanların Müslüman olmaları için baskı yapmak istemiştir. Bunun üzerine İstanbul’da bulunan Şeyhülislam’la İstişare etmiş ve Şeyhülislam kendisine, “dinde zorlama yoktur” (2:256) demiş, Halife de buna bağlı kalmıştır. Sırpları Osmanlı’ya karşı direnmeleri için eğiten İngiliz subaylardan biri, 1916 yılında “Kapı Bekçileri” adıyla yayımlanan kitabında şöyle demiştir: Osmanlı’nın dinî hoşgörüsü, tam özgürlüğe sahip kiliselerinde Sırp milliyetçiliğini ve Sırp dilini korumuştur. İşte bu İslami müsamaha, Arnavutluk, Bosna, Karadağ, Sırbistan ve Hırvatistan’da yaşayan milyonlarca insanın İslam’a girmesine neden olmuştur. Aynı durum İran, Afganistan, Hindistan, Endonezya, Malezya ve bunlara ilave olarak Afrika kıtası ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşanmıştır.</p>
<p><strong><em>Hint alt kıtası ve Malaylar da İslam’ı müsamaha sayesinde seçti, değil mi? </em></strong></p>
<p>Evet, aynen öyle, mesela Hindistan. Birçok gözlemci ve tarihçi, Hint yarımadasında Müslüman olanların büyük çoğunluğunun Budist kökenli olduğunu ortaya koymuştur. Aynı durum Endonezya ve diğer Güney Doğu Asya ve Uzak Doğu için de geçerlidir. Belki de Budizm’deki hoşgörülü davranma ruhu, özde arınma ve temizlenme çağrısı bu dine tâbi olanları İslam’a girmeye teşvik etmiştir.</p>
<p><strong><em>Peki hocam, tam bu noktada şöyle bir soru kendini dayatmıyor mu? Çin’de, Filipinler’de, Avrupa’nın ortasından Rusya’nın Asya kısmına kadar olan geniş coğrafyada milyonlarca Müslüman varken İslam’ın Uzakdoğu’ya, Kore’ye ve Japonya’ya ulaşması sizce neden gecikmiştir? </em></strong></p>
<p>Koreli Müslüman düşünür Prof.Dr. Cemil Lee ile İslam’a büyük sempati duyan Japonyalı düşünür Prof.Dr. Yuzo Itagaki bu sorunun cevabını aramışlar. Dr. Cemil Lee, ansiklopedik eserinde; “Kore’de İslam’ın Tarihi ve Bugünü” başlığı altında konuyu genişçe ele almaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar, Arap, Fars, Buharalı ve diğer uluslar her ne kadar Kore’yi iyi tanısalar, onlarla birlikte ticaret yapsalar, ülkelerine yerleşseler ve hatta ülkeye Kore adını onlar verseler de, Kore’nin dışındaki <u>İslami merkezlerden uzak ve <strong>kopuk</strong> olmaları</u>, Kore’deki İslami azınlığın erimesine neden olmuştur.</p>
<p><strong><em>Malumunuz, Türkiye’den de hatırı sayılır bir askerî destek gücü gitmişti Kore’ye.</em></strong></p>
<p>Evet, Kore savaşı esnasında Türk tugayının yirminci yüzyılın ortalarında Kore’ye ulaşması toplumda belirgin bir işlev görmüş ve bu gidiş, o topraklarda İslam’ın kendisini etkin bir şekilde gösterdiği en son dönem olmuştur. Artık gelişen teknoloji sayesinde dünya küçük bir köye dönüştüğü için dünya ülkeleri arasında iletişim kolaylaşmış ve bu değişim Kore’deki Müslüman toplumun gelişmesini kolaylaştırmıştır. Böylece Müslümanlar, Kore halkının dinamiklerinden biri haline gelmiştir. Müslüman olan ve olmayan Koreli araştırmacılar, İslam’ın Kore toprakları üzerinde parlak bir geleceği olduğu hususunda görüş birliğine varmaktadır. Endonezya, Malezya ve Brunei halklarının yaşadıkları, bu öngörü için güzel bir örnek teşkil etmektedir. Zira bu halkların düşünce ve inançları aynı kökten neşet eder.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, Sultan II. Abdülhamid’in Japonya’da İslam’ın tebliğiyle yakından ilgilendiği anlatılır. Kıymetli araştırmalar yaptığınızı bu konu hakkında bize aktaracağınız bilgiler olmalı&#8230; </em></strong></p>
<p>Sultan II. Abdulhamid Ertuğrul gemisini göndermişti Japonya’ya. Türkler sadece Batı’ya değil, doğuya da daveti ulaştırma gayreti göstermişti. Cemil Lee’nin Diyanet’ten çıkan kitabı (<strong>3</strong>) bu konuda Türk-Japon ilişkilerine de değinmektedir. Sultan Abdülhamid’in Japonya’ya bir <strong>davet heyeti</strong> gönderdiğine dair bir söylenti hep var. Bunu çok araştırdım, ama heyetin kimlerden oluştuğunu, ne zaman gittiklerini bugüne dek bulamadım. Sadece Dahiliye Nezareti’nin Japonya’ya gönderilen iki davetçi için tahsis ettiği nakdî meblağın kaydına rastladım. Ama bu iki davetçi kimdir, gittiler mi, döndüler mi, bu konuda malumat edinemedim.</p>
<p><strong><em>Japonya’da esaslı davet çalışmaları yürütmüş olan Abdurreşid İbrahim Sultan Abdülhamid’den destek görmüş olabilir mi?</em></strong></p>
<p>Abdurreşid İbrahim’in Japonya’daki hizmetleri gerçekten büyük, ama Sultan Abdulhamid’den destek gördü mü görmedi mi, onu bilemiyorum. İsmail Türkoğlu’nun Diyanet tarafından basılan kitabında (<strong>4</strong>) bu hususta bir bilgi bulunabilir. Ben “Japonya’da İslam” başlıklı 5 bölümden oluşan bir yazı dizisi hazırlayıp yayınladım. 3. makalemde Osmanlı-Japon münasebetlerinin nasıl başlayıp nasıl geliştiğine de değinmiştim.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, siz Japonya’da yarım asırlık bir tecrübe yaşadınız. Japonya’da İslam’ın yayılışı sizce neden gecikti? </em></strong></p>
<p>Benim kanaatime göre, İslam’ın doğuya; yani, İran, Afganistan, Hindistan, Endonezya, Brunei ve Filipinler’e yayılması coğrafi boyuta bağlı olarak zaman almıştır. Mantık, İslam’ın Filipinler’den sonra Japonya’ya ve onunla birlikte Kore’ye ulaşmasının kaçınılmaz olduğunu öngörür. Ancak, İspanya’nın Filipinler’i işgal etmesi ve başkent Manila’nın yöneticisi Sultan Süleyman’ı öldürmeleri doğal olarak İslam’ın doğuya doğru yayılmasını durdurmuştur.</p>
<p>Bu işgalin Hıristiyanlığın yayılmasına da olumsuz etkisi olmuştur. Zira Manila’da bulunan Japonyalı azınlıklar, Japonya’nın Tokyo’daki tek söz sahibi yöneticisi Kogon’a Hıristiyanlığın yayılmasının arkasında <strong>ölüm ve sömürge </strong>olduğu bilgisini verdiler. Bu da Japon lideri, Japonya’da misyonerliği durdurmaya ve iki yüz yıldan fazla bir süre ülkenin kapılarını dünyaya kapatmaya itmiştir.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, siz Japon halkını çok seviyorsunuz, onların İslam’ı sevdiğini ve İslam’a girmeye hazır olduğunu belirterek Ümmet-i Muhammed’i bu konuda üzerine düşeni yapmaya çağırıyorsunuz (5 vd.). Japonların İslam’la kucaklaşması neden bu kadar gecikti? Mülâkatımızın ilk bölümünde Japon düşünür İtagaki’den söz etmiştiniz. Onun İslam’ın Japonya’daki yayılışının gecikmesine ilişkin kanaati nedir? </em></strong></p>
<p>Bu hususta Prof.Dr. İtagaki farklı düşünmektedir. Ona göre Moğollar, Çin’i işgal edip yönetimi ele geçirdikten ve İslam âlemini tarumar ettikten sonra teorik ve pratik olarak hayatın değişik alanlarında ihtisas ve yeterlilik sahibi olan birçok Arap, Fars ve Buharalıyı <strong>devşirerek</strong> onları Çin’e yerleştirdiler. Daha çok çiftçi, mühendis vb. binlerce teknokrattan oluşan bu kitle Çin’de yerleşik düzene kavuşunca Çinli kadınlarla evlendiler ve çoğaldılar. Böylece, bölgede günümüze kadar süregelen en büyük İslam topluluğunun nüvesini oluşturdular. Nitekim, Çin’deki Müslüman toplumun %90’ı Uygurlar dışındaki topluluklardan oluşmaktadır.</p>
<p>Aynı dönemde Moğollar, Japonya’yı da işgal etmeye çalıştılar. Üzerinde elli bin savaşçının bulunduğu bir donanmayı oraya gönderdiler. Ancak donanma Japon sahillerine yaklaştığında büyük bir fırtına çıktı ve işgalcilerin tüm gemilerini alabora ederek Japonya’yı işgal etmelerini engelledi. Bunun üzerine işgal kuvvetleri geri dönmek zorunda kaldı. Japonlar, işgalcileri geri döndüren bu fırtınaya, “tanrının fırtınası” adına gelen “<strong>Kamikazeli</strong>” adını verdiler.</p>
<p>Prof.Dr. İtagaki diyor ki: Eğer Moğollar, işgal kuvvetleriyle birlikte Japonya’yı işgal etselerdi beraberlerinde milyonlarca olmasa da binlerce Arap, Fars ve Buharalı Müslüman’ı getirip oraya yerleştirirlerdi ve bunlar da Japon kadınlarla evlenirlerdi ve böylece Japonya bir İslam ülkesine dönüşürdü.</p>
<p>Her halükârda İslam’ın Kore’deki fiilî tarihi yaklaşık elli yıldır. Japonlar, yüz sene kadar önce İslam’la tanışmaya başlamışlardır.</p>
<p><strong><em>Sevgili hocam, “Japonya’da İslam’ın Yayılış Tarihi” isimli eserinizde genişçe anlatmışsınız (2), ama, daha önce duymayan okuyucularımızın haberdar olması için kısaca ilk Japon Müslümandan söz edebilir misiniz?</em></strong></p>
<p>Abdulhalim (Uşitaru) Noda ilk Müslüman Japonya olarak kabul edilir. Ertuğrul şehitlerini getiren gemiyle İstanbul’a gelmişti. Sultan II. Abdulhamid ondan bazı subaylara Japonca öğretmesini rica etmişti. İki sene kadar İstanbul’da kaldı, subaylara Japonca öğretti. Bu arada, ilk İngiliz Müslüman Abdullah Guliam’ın davetiyle Noda İslam’ı seçti. Abdullah Guliam’ın Müslüman oluşuyla ilgili Mısır’da neşredilen <em>el-Feth</em> (Fetih) dergisinde güzel yazılar çıkmıştı, o yazıların bir kopyasını muhafaza ediyorum.</p>
<p>Abdulhalim Noda bir taraftan Japonca öğretirken öbür taraftan Osmanlıca ve Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi. Bu fırsatı verdiği için Sultan’a çok teşekkür etti. Hacca gitmek istediğini söyledi…</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, İslam’ın Uzakdoğu’da yayılmasına katkıda bulunan iletişim araçlarına ve bu bölgelerde Kur’an’ın mesajının tebliğ edilmesine yardımcı olan pratik yol ve yöntemler konusundaki kanaatlerinizi, günümüz davetçilerine de örneklik teşkil etmesi bakımından bizimle paylaşır mısınız?</em></strong></p>
<p>Japonya’daki elli yıllık tecrübemden ve Kore ile olan yakın alakamdan edindiğim kanaatlerimden hareketle şunları söyleyebilirim: Aslında benim Kore’yle ilgili ilk izlenimlerim Japonya’dan önce olmuştur. Ellili yılların ortasında Türk davetçi Zübeyir Koç’un Türk gazetelerinde yazdıklarına, 1959 yılında Karaçi’de Müslüman Kore heyetiyle bir araya gelerek elde ettiğim bilgilere ve merhum Dr. Said Ramazan’ın Cenevre’de yayımladıklarına dayanmaktadır. İşte bütün bu tecrübelerimden ve gözlemlerimden hareketle ben İslam’ın Güneydoğu Asya’da <strong>ticaret, göç ve evlilik yoluyla</strong> yayıldığı gibi Uzakdoğu’da da aynı yöntemle yayılacağına inanıyorum.</p>
<p>Ticari ilişkiler (Japonya ve Kore’de görüldüğü gibi) İslam’ın yayılmasına çok yardımcı olmuştur. Yetmişli yıllardan günümüze kadar Koreliler Arap ülkelerinde bulunmuşlar ve kârlı ticari faaliyetler yapmışlardır. Yüzlerce Korelinin Müslüman olmasında bunun büyük bir etkisi olmuştur. Aynı durum Japonya için de geçerlidir.</p>
<p>Göçe gelince, bizler binlerce Müslümanın ticaret ve çalışma amacıyla Kore’ye göç ettiğini ve o ülkenin kızlarıyla evlendiklerini, oralarda izler bıraktıklarını, mescitler inşa ettiklerini görüyoruz. İşte bu, İslam’ın o bölgede yayılmasında önemli bir faktördür.</p>
<p><strong>Turizmi</strong> de unutmamamız gerekiyor. Milyonlarca Koreli ve Japonyalı İslam dünyasını ziyaret etmekte, Müslümanlarla buluşmakta ve bu turistlerden çok sayıda insan İslam’ı benimsemektedir. Hatta bunlar, Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerdeki Müslümanlarla da buluşmakta ve böylece İslam’ı kabul etmektedir. Buna ilave olarak Müslümanların Kore ve Japonya’ya yaptıkları turistik seyahatleri de sayabiliriz. Bu tür seyahatler de İslam’ın yayılmasını hızlandırmaktadır.</p>
<p>Aynı şekilde, Kore ve Japonya’nın İslam ülkelerinden öğrenci kabul etmeleri, keza, Koreli ve Japonyalı öğrencilerin eğitim amacıyla İslam ülkelerine gitmeleri de Uzakdoğu halklarının İslam’ı tanımasında ve kabul etmesinde önemli bir rol oynamaktadır.</p>
<p>Buna Kore ve Japon üniversite ve enstitülerinde Müslüman halkların dilleri ve kültürüyle ilgili eğitimler yapılmasını da ekleyebiliriz. Bu eğitimler, İslam’a ve İslam medeniyetine yönelmede, bu konuda bir bilinç ve anlayışın oluşmasında, bu sayede çok sayıda öğrencinin İslam’a girmesinde çok etkili olmuştur.</p>
<p><strong><em>Sevgili hocam, İslam’ın Uzakdoğu’da yayılmasında medyanın ve kitle iletişim araçlarının payı nedir sizce?</em></strong></p>
<p>Yukarıda anlattığım ilişkilerden önce, ilk zamanlarda radyoların bu konuda büyük katkısı olmuştur. Daha sonra televizyon vb. medya araçları İslam’ın Uzakdoğu’da tanınmasında etkili olmuştur. Günümüzde ise, internet devriminden sonra çok güçlü bir iletişim aracı elde etmiş bulunmaktayız. Artık, internet yoluyla, <strong>davetin sınırı ve engeli kalmamıştır</strong>.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, siz bütün dünyayı, özellikle İslam âlemini karış karış gezdiniz. Sizce “İslam Dünyası” deyince nereleri anlamalıyız?</em></strong></p>
<p>İslam dünyası Brunei’den Fas’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Buna dünyanın farklı bölgelerindeki yedi yüz milyon Müslüman’ı da ekleyebiliriz.</p>
<p><strong><em>Peki hocam, sizce, İslam dünyasının, bir başka ifadeyle Müslüman halkların ya da İslam ümmetinin dünya halklarıyla sağlıklı münasebeti ne şekilde kurulmalıdır? </em></strong></p>
<p>İslam ümmetinin diğer halk ve toplumlara karşı tutumları iki çerçevede mümkün olabilir. Müslüman olan diğer halklar onların kardeşleridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim bunu açıkça ifade eder (Hucurât 49:10). Henüz Müslüman olmayan halklarla da iyi ilişkiler kurmaya önem vermeli ve özen göstermeliyiz. Zira, <strong>bütün bir insanlık</strong> İslami davetin birinci derecede muhatabıdır, yani <strong>ümmet-i davettir</strong>.</p>
<p><strong><em>Hocam, bu söylem gayet güzel, ancak, bir de reelpolitik var. Uluslararası ilişkiler ağının Müslümanların diğer halklarla davet ilişkisi geliştirmedeki olumsuz etkileri sizce nasıl bertaraf edilebilir?</em></strong></p>
<p>Daha çok Uzakdoğu’dan konuştuk. Mesela, Kore, Japonya ve Çin halklarıyla Müslümanlar arasında ne tarihte ne de günümüzde büyük ve kalıcı savaşlar ve düşmanlıklar olmamıştır. Ben gelecekte bizimle onlar arasında davet ilişkisini zedeleyecek düzeyde büyük savaşlar ve düşmanlıklar olacağına da ihtimal vermiyorum.</p>
<p>Bizler Müslüman olarak Uzakdoğu halklarına kalplerimizi açıyoruz, ellerimizi uzatıyoruz. Onlarla her türlü ticari, iktisadi ve kültürel alışverişe büyük önem veriyoruz. Bizim tarihimiz bu ilişki tarzına şahittir. Günümüzdeki birçok uygulama da buna şahitlik etmektedir. Her ne kadar bazı çevreler İslam medeniyetiyle Budist Konfiçyüs medeniyeti arasında işbirliğinden korksalar da, bu korku yersizdir. Zira her iki medeniyet de barış ve sevgi medeniyeti olup korkuya mahal yoktur.</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, insanlar davetin çok zor olduğunu, davetçi olmanın ağır şartları bulunduğunu zannediyorlar. Bu zan onları davetten uzak tutuyor. Siz bu tespitime ilişkin değerlendirmeniz nedir?</em></strong></p>
<p><strong>Davet en kolay iş</strong>. Nimetullah (Yurt) Hoca’yla ilgili altı ayrı makale hazırladım: Son Sarhoş, İngiliz Ravza, Koreli Dört Gencin İslam’a Girişi gibi başlıklarla bunları bir araya getirdim, yayınlamayı düşünüyorum. Allah’a davet etmek gerçekten çok kolay. Allah Rasulü “Benden bir tek âyet olsun tebliğ edin, başkalarına ulaştırın.” buyurmuştur.</p>
<p>Nimetullah Hoca’yla birlikte Dubai’ye bir gidişimizde, sekiz saatlik yolculuktan sonra argın yorgun otelimize ulaşmıştık. Gidişimizi öğrenen Filipinli bir hanımın bizi beklediğini öğrendik. Birkaç dakika tebliğ yaptık, kadın İslam’a giriverdi. Adını Aişe koyduk. Bu anlattıklarım birkaç dakika içinde gerçekleşmişti.</p>
<p>Daha iki gün önce, Nimetullah Hoca’yla birlikte Şehzadebaşı’nda küçük bir mescitte namazımızı kılmış, çay ocağının önünde oturup çay içmeye başlamıştık. Biri Rus, biri Fransız, biri İspanyol üç kişi geldi. Sürekli fotoğraf çekiyorlardı. Nimetullah Hoca; “buyurun, buyurun oturun, birlikte bir çay içelim” deyip onları davet etti. Oturdular, kısa bir sohbetimiz oldu. Önce Rus Müslüman oldu. Ardından Fransız kadın, son olarak İspanyol kocası İslam’ı kabul etti. Nimetullah Hoca kadına Hatice adını verdi, kocasına Ahmet ismini koydu. Ama İspanyol adam; “Hayır, Ahmet yetmez, ben Muntasırbillah adını almak istiyorum” dedi. Bildiğiniz gibi bu isim Endülüs sultanlarından birine aittir. Bunları anlatırken demek istediğim odur ki, davet gerçekten çok kolay…</p>
<p><strong><em>Muhterem hocam, davet konusundaki sohbetimizi bitirmeden son olarak ne söylemek isterisiniz?</em></strong></p>
<p>Biz davet, tebliğ ve irşad konusunda şu iki âyeti kendimize şiar ediniyoruz:</p>
<p>“Ey iman edenler! <strong>Hep birlikte teslimiyet yoluna girin</strong> ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 2:208).</p>
<p>“Ey insanlık! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında <strong>en üstününüz</strong>, O’na karşı en takvalı (sorumluluk bilinci en yüksek) olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 49:13).</p>
<p>İşte, bu şuurla gönüllerimizi, ellerimizi ve kucağımızı -inançları ve kültürleri ne olursa olsun- tüm dünya halklarına açıyor ve onları Allah’ın dinine, İslam’a davet ediyoruz.</p>
<p><strong><em>Hocam, bu yorgun ve hasta halinizle bizi kırmayıp sorularımızı iştiyakla cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Rabbim, ömrünüzü adadığınız davet alanındaki çabalarınızı en güzel karşılıkla, Adn cennetiyle ödüllendirsin. </em></strong></p>
<p>Âmîn. Wesselamu aleykum we rahmetullahi we berekâtuh…</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>İSAV; “<strong>Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl</strong>”, İstanbul Eresin Topkapı Hotel, 17-18 Kasım 2018. http://www.isav.org.tr/milletlerarasi_ilmi_toplantilar, 17.11.2018.</li>
<li>Fethi GÜNGÖR; “<strong>Japonya İslam Merkezi Fahri Başkanı Prof.Dr. Salih Samarrai ile Allah’a Davetin Yöntemi Üzerine…</strong>”, Söyleşi, Kur’ani Hayat Dergisi, Sayı: 27, Kasım-Aralık 2012, s.52-58.</li>
<li>Cemil LEE; <strong>Osmanlı-Japon Münasebetleri ve Japonya’da İslamiyet</strong>, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1989, 152 s.</li>
<li>İsmail TÜRKOĞLU; <strong>Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim</strong>, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997, 172 s.</li>
<li>Salih Mahdi AL SAMARRAI, “<strong>Japanese People Ready to Enter Islam</strong>”, konuşması, https://www.facebook.com/IslamInJapanMedia/videos/dr-salih-al-samarrai-appeals-to-release-the-japanese-hostages/1540824696171669/, 11.12.2018.</li>
<li>Salih Mahdi AL SAMARRAI, “<strong>Islam in Japan (1960-1970)</strong>”, http://www.islaminjapanmedia.org/islam-japan-1960-1970/, 02.12.2018.</li>
<li>Salih M. SAMARRAİ; “<strong>Japonya Müslümanları</strong>”, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/Genel/a87948.aspx, 23.11.2000.</li>
<li>Salih Mehdi SAMARRAİ; “<strong>Müslümanlar Uyanıp Tebliğe Başlamalı</strong>”, https://www.yeniakit.com.tr/haber/irkcilik-islam-aleminin-kefenidir-116585.html, 28.09.2012.</li>
<li>Salih Mehdi SAMARRAİ; “<strong>İslâm’ın yayılmasından korkuyorlar</strong>”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1081728/haber-ihbar, 28.09.2012.</li>
<li>Salih Mehdi SAMARRAİ; “<strong>Irkçılık İslâm Âlemi’nin kefenidir!</strong>”, https://www.yeniakit.com.tr/haber/irkcilik-islam-aleminin-kefenidir-116585.html, 28.12.2015.</li>
<li>Salih SAMARRAİ; “<strong>Davetçi Matlub Ali, Nimetullah Hocaefendi’yi Takip Ediyor</strong>”, http://www.yenisoz.com.tr/davetci-matlub-ali-nimetullah-hocaefendi-yi-takip-ediyor-haber-12122, 12.04.2016.</li>
<li>Salih SAMARRAİ; “<strong>İnsanları İslam’a Davet Etmenin En Hızlı ve Basit Yolu</strong>”, http://www.yenisoz.com.tr/insanlari-islam-a-davet-etmenin-en-hizli-ve-basit-yolu-haber-12115, 13.04.2016.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/caginin-sahidi-olmak/dogru-yola-guzel-soz-ve-davranislarla-davet-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM DÜŞÜNCESİNİ DOĞRU ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2018 07:27:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[AHMED ZEKİ YEMÂNÎ]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[ÇOĞUNLUK KARARI]]></category>
		<category><![CDATA[ENSAR NEŞRİYAT]]></category>
		<category><![CDATA[ERDEM ÖZTEKİN]]></category>
		<category><![CDATA[HALİL YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[HASSAN HATHOUT]]></category>
		<category><![CDATA[İLYAS ÇELEBİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İslam düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL KURT]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET BULGEN]]></category>
		<category><![CDATA[SEYİT ALİ TÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[ŞÛRÂNIN BAĞLAYICILIĞI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=779</guid>

					<description><![CDATA[“Huwe semmâkumu’l-muslimîne min qablu we fî hâzâ li yekûne’r-Rasûlu şehîden aleykum we tekûnû şuhedâe ale’n-nâs: O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da ‘Müslüman’ olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız.” (Hac 22:78). İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI (İSAV), [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center">“<em>Huwe semmâkumu’l-muslimîne min qablu we fî hâzâ li yekûne’r-Rasûlu şehîden aleykum we tekûnû şuhedâe ale’n-nâs</em>: O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da ‘Müslüman’ olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız.” (Hac 22:78).</p>
<p>İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI (İSAV), 17-18 Kasım 2018 tarihlerinde Eresin Topkapı Hotel’de “<strong>Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl</strong>” konulu yeni bir milletlerarası ilmî toplantıya ev sahipliği yapacak (<strong>1</strong>). İslâmî STK’ların güzel salonlarda tartışmalı ilmî toplantılar tertip etmesine öncülük yapan İSAV, bu toplantılarda sunulan birbirinden kıymetli tebliğleri de kitap halinde neşrederek ilim dünyasına katkısını pekiştirmektedir (<strong>2</strong>). İslam medeniyeti konusunda birçok ilmî toplantı tertip etmiş olan İSAV (<strong>3</strong>), müstakil telif ve tercüme eserler de neşretmektedir. Bu hafta sizlere vakfın kurucu başkanı muhterem Ali Özek Hocam’ın tercüme ettirerek neşrettiği bir eseri tanıtmak istiyorum (<strong>4</strong>).</p>
<p>Eseri, Suudî Arabistan Krallığı eski petrol ve maden kaynakları bakanlarından Ahmed Zeki Yemâni’nin esere yazmış olduğu uzunca takrizden iktibaslarla tanımak daha verimli olacaktır:</p>
<p><strong>Allah’a Tam Teslimiyet Göstermek ve Barışı Esas Almak </strong></p>
<p>“Dünyada mevcut büyük dinler arasında İslam, adını bir kişi veya kabileden almamış olması bakımından apayrı bir konuma sahiptir. <strong><em>İslam</em></strong> kelimesi adını iki kaynaktan almaktadır: “<em>Teslim</em>: Allah’a tam teslimiyet” ve “<em>Selam</em>: barış”.</p>
<p>İslamiyet; özünde insan ile yaratıcısı ve insanların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen tam ve bütünleşmiş bir düşünce yapısıdır. İnsanoğlunun her şeye kadir Allah’la olan münasebeti, onun bir ‘yaratılmış’ olarak Yaradan’ının iradesine tam bir teslimiyetini ifade eder. İşte bu, “İslam” kelimesinin temel ve genel anlamıdır. Bu anlam Hz. Peygamber (s) tarafından tebliğ edilen iman kelimesiyle de sınırlı değildir. Nitekim Kur’an, <strong>Müslüman</strong> olarak Hz. Peygamber’den önce gelmiş çok sayıda peygambere atıfta bulunarak gerek Hz. İbrahim’in, gerekse diğer peygamberlerin dininin İslam olduğundan bahseder (Örnek olarak bakınız: Hac 22:78).</p>
<p>Öte yandan, insanların kendi aralarındaki ilişkilerde müsamaha ve merhameti gerekli kılan İslam’ın ikinci kaynağı “barış”tır. Hz. Peygamber (s) Müslümanı tarif ederken: “Müslüman odur ki, diğer Müslümanlar onun dilinden ve elinden emindirler.” buyurmaktadır.</p>
<p>Genelde Müslümanlarla gayrimüslimler ve özelde kitap ehli arasındaki ilişki çok yönlü bir konu olup, <strong>müsamaha ve barış</strong> bu ilişkinin temelinde yatan ikiz prensiplerdir. Gerek Kur’an âyetlerinde gerekse hadis-i şeriflerde buyurulan şey işte budur. Bu prensiplerle çelişen tarihî olaylara gelince, bu, İslam’a değil o olaylarla ilişkili Müslümanlara atfolunabilir. Tıpkı Hıristiyanlığa yakışmayan davranışların Hz. İsa’nın öğretileri değil de fert olarak izhar edilmiş davranışlar olduğu gibi.</p>
<p>İslamiyet şu özelliğiyle daha da öne çıkmaktadır: Başkalarına karşı barış içinde olması gereken bir Müslümanın kendisiyle de barışık olması gerekir. Bu, bir Müslümanın Allah’ın iradesine boyun eğmesi için gerekli olan bir görevdir. İslamiyet, hayatın gerek manevî gerekse maddî cihetleri arasında ortaya koyduğu <strong>ahenk</strong> bakımından eşsiz bir konuma sahiptir. Bir Müslümanın maddî konulardaki davranışı dininin manevî öğretileriyle yönetilip kanalize edilmektedir.</p>
<p>Müslümanların hemcinsleriyle olan muamelelerine gelince; onların itikadı <strong>eşitlik</strong> ilkesine dayalı bir muamelatı kabullenmeyi âmirdir.</p>
<p>İslam medeniyetine kıyasla diğer medeniyetlerin gelişmesi ve tanınabilir bir biçim alması asırlarca sürmüştür. Tabiri caizse, bu medeniyetlerin kesin bir başlangıç dönemi yani doğum tarihi yoktur. Ayrıca diğer medeniyetler doğdukları sosyal çevreden yükselmişlerken, yedinci yüzyıl Mekke Arapları temel taşı bilgi olan bir medeniyeti tesise muktedir değillerdi. Çünkü Araplar genellikle cahildiler ve okuma yazma bilmiyorlardı. Onları temellerine kadar sarsan ve sosyal yapılarını yerle bir eden, Hz. Peygamber’in daveti olmuştur. İlahi mesajı içeren bu davetle büyük bir değişime uğramışlar ve o zamanların bilim dünyasına dağılarak <strong>tarihin akışını değiştirmişlerdir</strong>.”</p>
<p><strong>İslamiyet’i Doğru Anlamak İçin Hükümlerin Maksatlarını Kavramak</strong></p>
<p><strong>“Dünyevî</strong> zevklerin çekiciliğine kapılmak, Müslümanları Rabb’lerinin emirlerinden uzaklaştırarak ağır bedeller ödetmiştir. Günümüz İslam toplumunda hâl ve hareketleri tamamen İslâmî olan kimseleri bulmayı ümit etmek hayaldir. Hayatım boyunca edindiğim deneyimlere göre, İslam’a uygun hareket eden sadece bir avuç insan tanımışımdır ve kesin bir ifadeyle belirtiyorum ki, bunlardan birisi de Dr. Hassan Hathout’dur. Ricasına binaen “Müslüman Düşüncesini Anlamak” adlı kitabına bir takriz yazmak beni ziyadesiyle memnun etmiştir.</p>
<p>Dr. Hathout, olması gerektiği gibi gerçek anlamda İslam’ı anlamaktadır. Allah’a ve O’nun birliğine olan <strong>inancı</strong>, sadece İlahî vahyi ve Hz. Peygamber’in öğretilerini kabullenmesinin sonucu değil, fakat aynı zamanda <strong>mantık ve muhakeme</strong>nin tatbik edildiği güçlü bir zihinsel faaliyetin ürünüdür. Böylesi zihinsel bir çaba, evreni ve <strong>insanın evrendeki varlığı</strong> konusu üzerinde durup düşünmeye teşvik eden sayısız Kur’an öğretileriyle tam bir uyum içindedir. Yine bu çaba insanoğlunun yaradanı hakkındaki bilgisini arttırmaktadır (Bakınız: Âl-i İmrân 3/190-191).</p>
<p>Bu nedenle kitabın “Allah” başlıklı <strong>birinci bölümü</strong> Müslümanın Rabbini tanımasına yardımcı olacak bir yol haritası çizmektedir. Bu da iman etmeyi ve tam bir teslimiyeti kolaylaştıracaktır. Üslûbu; gençleri ikna edici, olgunları ve inançsız yetişkinleri inandırıcı bir özelliğe sahiptir.</p>
<p><strong>İkinci bölümde</strong> Allah’ın varlığına işaret eden etmenlerin mantıksal analizi, Allah’ın varlığının tezahürleri konusunda daha fazla mantıksal analizlerde bulunmaya sevk etmektedir. Örneğin insanoğlu, yeniden diriliş ve ölümden sonraki hayat, insanla hayvan arasındaki farklılıklar ve üç büyük tek tanrılı dinde (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te) var olan ortak hareket noktaları gibi hususların analizi yapılmaktadır.”</p>
<p><strong>Medeniyet Birikiminde İslamiyet’in Büyük Payını Görmezden Gelmemek</strong></p>
<p>“Kitabın <strong>üçüncü bölümü</strong> İslamiyet’in ilginç ve objektif bir gözle izahıyla, onun diğer iki dinle olan ilişkisini ele almaktadır. İslam hakkında hiç bilgisi olmayan gayrimüslim bir okuyucu İslam’ın özellikle Hıristiyanlıkla olan bağlarını öğrenince muhakkak çok şaşıracaktır (Mesela bakınız: Mâide 5/82).</p>
<p>İslam medeniyetinin çeşitli bilim dallarında ve sanatta üstünlüğü, Batı medeniyeti üzerinde derin izler bırakmıştır. İslam medeniyeti Batı dünyasına, üzerinde kendi medeniyetini inşa edebileceği bir <strong>zemin</strong> bırakmıştır.</p>
<p>Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında geçmişten beri var olan ayrılığın kökeni siyasidir. Ayrılığın (uçurumun) sebebi bir din olarak İslam’ın gelmiş olması değildir. Kitabın müellifinin işaret ettiği gibi bugünün hâkim medeniyetini Judeo Christion=Yahudi-Hıristiyan olarak adlandırmak çok yanlıştır. Bu, ilk Müslümanların Batı medeniyeti üzerinde Yahudilerinkinden çok daha büyük etki bıraktığını gösteren ispatlı tarihî gerçekleri karartma girişimidir sadece. Bugünün medeniyeti yerinde bir ifadeyle <strong>Yahudi-Hıristiyan-Müslüman medeniyeti</strong> olarak tanımlanabilir. Bu bölüm, Yahudilerin peygamberi Hz. Musa’ya, Kur’an’ın verdiği değerin ölçüsünü açıklamaktadır. Hz. Musa ve halkının verdiği mücadelenin hikâyesi Kur’an’da defalarca tekrarlanmaktadır. Hatta Hz. Musa’nın adı bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’den çok daha fazla geçmektedir. İsmail, İshak, Yakup, Musa, Harun, Davut, Süleyman ve Yusuf gibi (İsrailoğullarına gelen) peygamber adları İslam topluluğu içinde kullanılan yaygın isimlerdir.</p>
<p>Bütün bunlar göstermektedir ki, Müslümanlarla Yahudiler arasındaki anlaşmazlıklar mahiyet itibariyle <strong>dinî değil, siyasîdir</strong>. Filvaki, başka herhangi bir yerden ziyade güvenli bir sığınak ve iyi muameleyi bir İslam devletinde gördüklerini ilk kabul edecek olanlar Yahudilerdir. Nitekim İspanya’daki İslâmî yönetim sona erdiğinde oradaki Yahudiler yeni yöneticilerden kaçıp bir başka İslam devleti olan Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı.</p>
<p>Aynı şekilde, İslam ve Hıristiyan dünya arasındaki hoşgörü ve işbirliği, şayet gereken samimiyet ve siyasî irade gösterilmiş olsa, oldukça güçlenebilecektir. İki din arasındaki farklılıklar düşmanlığa davetiye çıkarmaz. Aslında bu bağlamda Müslümanların üzerine yıkılmış ve halen yıkımını sürdüren haksızlıklar zincirine bir son verilmesini gerektiren yeterli ortak çıkarlar mevcuttur. Bütün bunlara bir son vermenin ve asırlardır gittikçe artan küskünlük ve şiddeti ortadan kaldırmak için elleri birleştirmenin zamanı çoktan gelmiştir.”</p>
<p><strong>Yöneticiyi de Bağlayan Çoğunluk Kararı Yöntemini Benimsemek</strong></p>
<p>“Kitabın en uzun ve en önemli olan <strong>dördüncü bölümü</strong>, İslam anatomisini analiz etmektedir. Dr. Hathout, kısa pasajlarla şeriat, İslam hukukunun özü, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve demokrasi konularını incelemektedir. İslam’ın manevî veçhesini oluşturan ibadet meselelerini, Müslümanları eğiten ve onlara şefkat, merhamet ve sevgiyi aşılayan ahlaki mesajları ele almayı sürdürmektedir.</p>
<p>Şeriatin gelişimi Hz. Peygamber’in ölümünden çok kısa bir zaman sonra başlamıştır. Gereken değişiklikleri meydana getiren cüretkâr şahsiyetlerden birisi, ikinci halife olan <strong>Hz. Ömer</strong> olup, Kur’ani hükümlerin bazılarını değişen şartlara uyarlama veya askıya alma konularında oldukça ileri gitmiştir. Maamafih Halife Ömer’in aldığı kararlar keyfî olmayıp, Kur’an’ın buyurduğu <strong>emirlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasına</strong> ve de o bölgede hüküm süren şatlara tatbik edilmesine dayanıyordu. Böyle özel hallerde orada hazır bulunan Hz. Peygamber’in bilgili ashabına danışıyor, bir çeşit danışma meclisi oluşturuyordu. Hepsi de Hz. Ömer’le mutabık kalıyorlardı.</p>
<p>Hz. Ömer, ictihatlarında Kur’an ve hadis metinlerinin sade (yalın) anlamından ziyade <strong>akıl</strong> ve <strong>buyruğun amacına önem veren</strong> görüşe bağlı kalmıştır. Yeni ve her daim değişen ahvali kapsayacak şekilde Allah ve peygamber buyruğunun nasıl yorumlanması, uyarlanması veya geliştirilmesi gerektiğine dair Dr. Hathout’un görüşlerinden edindiğim intiba, kendisinin de aynı sisteme meylettiğini göstermektedir.</p>
<p>Yazar İslam ve demokrasi arasındaki münasebeti fevkalade güzel açıklamaktadır. Kur’an ve sünnetle de kanıtlandığı gibi, <strong>İslâmî bir hükümet</strong> belli bir anayasal şekil içermez. Kur’an ve sünnetin gösterdiği yol, herhangi bir anayasanın dayandırılabileceği temel prensiplerdir. Bir ülke yöneticisi, (halk tarafından) seçilmelidir. O da ülkeyi kanunlara uygun idare eder. Toplumu alakadar eden meseleler <strong>çoğunluğun kararlarıyla</strong> düzenlenmek zorundadır. Ki bu da “<strong>şûrâ</strong>” sisteminin özüdür. Nitekim İslam devletinin başkanı sıfatıyla Hz. Peygamber, bir konuda nasıl davranması gerektiği hususunda ilahî vahiyle bir yol gösterilmediği sürece şûrâ sistemine başvurmuştur.</p>
<p>Uygulamada şûrâ sisteminin nasıl işletileceğine gelince, bütün formaliteler, zaman ve mekânın ihtiyaç ve şartlarına göre tespit edilmek üzere serbest bırakılıyordu. Böylece, esnekliğin en hayati unsuru garanti ediliyordu. Hz. Ömer normalde, şûrâ meclisini camide yönetirdi. Mevzubahis olan mesele zor ve üzerinde derin düşünmeyi gerektiriyorsa bütün şûrâ üyelerini istişare için kasabanın dışındaki açık bir alana götürürdü. Orada günlerce kalır ve sonunda halifenin de bağlı kalacağı bir çoğunluk kararı çıkıncaya kadar meseleyi enine boyuna tartışırlardı.</p>
<p>Şûrâ sistemine uygun bir şekilde yürütülen çoğulcu yönetime ilaveten İslamiyet “<strong>insan hakları</strong>” kavramını sağlam bir şekilde tesis etmiştir. İbadet etme, konuşma ve serbest hareket etme özgürlüğü ile vatandaşlar arasındaki <strong>eşitlik</strong> gibi meseleleri diğer uluslar bunları kendi sistemlerine dâhil etmeden asırlar önce güvence altına almıştır. Maalesef, İslam’ın doğuşundan bu yana çok şey değişti. İslam anayasasının o saf, bozulmamış özelliklerinin çoğunun kaybolup gitmesine göz yumulmuştur! Bu yüzden bazı Müslüman devletleri, İslam ile demokrasi arasında kesin bir antipati olduğuna dair intibalarından kurtulamamaktadır.</p>
<p>İslam’ın getirdiği ahlaki standart oldukça yüksek olup hayatın tüm yanlarını kapsamaktadır. Bu standart gerçek bir Müslümanı cömert, müsamahakâr, mütevazı kıldığı gibi kendi hısım ve akrabalarına olduğu kadar Müslüman kardeşlerine karşı da o derece iyilik yapmaya müheyya kılmaktadır.</p>
<p>Kitabın yazarı Müslümanları asırlardır etkileyen ve gayrimüslim birisine <strong>İslam’ın ne olduğuna dair</strong> canlı bir tablo çizen Kur’an ve sünnetten alınmış fevkalade parlak örnekler sunmaktadır.</p>
<p>Kitabın <strong>beşinci ve son bölümü</strong> tüm dünyada çok tartışılan siyasi ve ictimaî meseleleri ele almaktadır. Yazarın görüşleri ve çözüm önerileri, kendisinin İslam şeriati ve onun ortaya koyduğu ahlakî prensiplere karşı olan derin vukûfiyetinin bir yansımasıdır. Bazı Müslümanlar yazarın ileri sürdüğü nazariye ve sonuçları konusunda aynı fikirde olmayabilirler. Böyle görüş ayrılıkları İslam’da hoş görülür. Bu konuda Hz. Peygamber’in bizler için vazettiği kural şudur:</p>
<p>Söz konusu olan bir meselede gerçeği bulma veya çözüm aramada aklını kullanan ve aradığı cevabı bulan kimseye iki sevap verilir. Aklını kullandığı halde gerçeği ıskalayana ise bir sevap verilir.</p>
<p>Fikrimce, Dr. Hathout’un Kur’an ve sünnet metinlerinin yalın anlamlarından ziyade onların temel nitelik ve <strong>vazedilmelerindeki hikmeti arama çabaları</strong>, kendisine bir değil iki sevap kazandıracaktır.” (s.9-25).</p>
<p><strong>Dr. Hassan Hathout’u Kendi Dilinden Tanımak </strong></p>
<p>“İngiliz işgali döneminde Mısır’da dünyaya geldim. Bu dönem hayatımda çok önemli bir rol oynamıştı. Nitekim daha küçük bir çocukken beynimde yer eden anılardan ilki, annemin zaman zaman şu şekilde beni yüreklendirmesiydi:</p>
<p>“Daha sen karnımdayken sana ‘Hasan’ adını vereceğime ve Mısır’dan İngilizleri sınır dışı edene dek bu uğurda seni ve kendimi feda edeceğime dair ahdetmiştim.”</p>
<p>Bu sözlerin üzerimde büyük etkisi olmuştu. Peki sonuç ne olmuştu? Ne kaygısız bir çocukluk ve ne de bir gençlik hezeyanı yaşayabilmiştim. Ortada bir dava ve yaşamak için bir amaç vardı. Benim neslim her ne suretle olursa olsun, İngiliz işgalini bertaraf etmede bizden önceki neslin attığı adımları takip ediyordu. İngilizler ve onların Mısırlı kukla hükümetlerince bizler terörist, ama ülkenin ve dünyanın geri kalan kesimleri için özgürlük savaşçıları idik.</p>
<p>Sonunda İngiliz işgalinin bittiğini gördüğümüz için şanslıydık. Mesleki çalışmalarımı sürdürmek için İngiltere’de yaşamaya başladığımda, İngiliz halkına karşı bir sevgi ve takdir hisleri gelişti bende. Anladım ki halklar, siyaset ve devlet adamlarından çok farklı olabiliyormuş. Aynı şeyi çok daha sonra ikinci vatanım olan Amerika’ya geldiğimde de gördüm.</p>
<p>Ciddiyet ve kararlılık çalışma hayatımı ateşliyordu. Mesleki çabalarım nefes almamı sağlayan iki ciğerimden sadece birini teşkil ediyordu. İkincisi ise, esas itibariyle gerek kendi dinimi gerekse diğer dinleri mütalaa edebilme aşkıydı. Kitabî bilgim bir ilahiyat öğrencisininkinden hiç de aşağı değildi ama, ilim ve tıp alanındaki birikimim, kendi dinimi tefekkür etmem, anlamam ve yorumlamamda çok değerli bir araç vazifesi görüyordu.</p>
<p>İki kültürlü ve iki dil bilen bir kimse olarak anladım ki, İslamiyet Batı’da büyük çapta tanınıyordu. Bilinmeyene gelince; bunun ayıbının bizzat Müslümanlara ait olduğunu düşünüyorum. Aktif bir şekilde İslam’a iftira atma ve onu karalamaya çalışma; siyaset, medya ve eğlence dünyasındaki bazı gurupların görevi ve kariyer aracı olmaktadır.</p>
<p>Bir kimsenin varlığının tanınması onun en temel haklarından birisidir. İnsanlar arasındaki barış, uyum ve iyi niyet, sadece bunu doğru anlamaya dayandırılabilir, efsanelere veya yalana değil! İnsanlar ancak o vakit gerçek benzerlik ve farklılıkların farkına varabilecektir. Umulur ki, insanlar bu farklılıklara saygı duyar, müsamahakâr olmayı öğrenir ve bunlarla birlikte yaşamaya çalışırlar.</p>
<p>Bu mütevazı kitap, gezegenimiz üzerindeki bir buçuk milyar insanın inancını temsil eden İslam dini adına katkıda bulunmak için hazırlanmıştır.</p>
<p>Sevgi Allah’tan, nefret ise şeytandandır. Sevgilerimle…” (s.27-28).</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>http://www.<strong>org.tr</strong>/, 11.11.2018.</li>
<li>İlyas ÇELEBİ ve Mehmet BULGEN (Ed.); <strong>İslâm Düşüncesinin Kurucu Unsurları: Usûl-i Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf ve İslâm Felsefesi</strong>, Yayın Hazırlayanlar: İsmail Kurt, Seyit Ali Tüz ve Halil Yılmaz, Ensar Neşriyat, İstanbul 2016, 542 s.</li>
<li>İSAV Yayınlarının pdf nüshaları için: <a href="http://www.isav.org.tr/kitap_pdf_dosyalari">http://www.isav.org.tr/kitap_pdf_dosyalari</a></li>
<li>Hassan HATHOUT; <strong>İslam Düşüncesini Doğru Anlama</strong>, (Özgün Adı: Reading The Muslim Mind), Takdim: Ali Özek, Takriz: Ahmed Zeki Yemânî, Çeviren: Erdem Öztekin, İSAV Yayınları, İstanbul 2018, 160 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YAHUDİ VE HIRİSTİYAN KÜLTÜRLERİNİN HADİSLERE ETKİSİNİ İNCELEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yahudi-hiristiyan-kulturlerinin-hadislere-etkisini-incelemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yahudi-hiristiyan-kulturlerinin-hadislere-etkisini-incelemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Apr 2018 14:40:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[(İUR)]]></category>
		<category><![CDATA[ADDAS]]></category>
		<category><![CDATA[APOKRİF]]></category>
		<category><![CDATA[ARMEGEDON]]></category>
		<category><![CDATA[BAHİRA]]></category>
		<category><![CDATA[BARNABA İNCİLİ]]></category>
		<category><![CDATA[BİKÂİ]]></category>
		<category><![CDATA[EBU AMİR]]></category>
		<category><![CDATA[FİTEN VE MELÂHİM]]></category>
		<category><![CDATA[HABEŞ]]></category>
		<category><![CDATA[HRİSTİYAN KÜLTÜRÜ.]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. İSA’NIN DAĞ VAAZI]]></category>
		<category><![CDATA[İBN ASÂKİR]]></category>
		<category><![CDATA[İLAM]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM KARŞITLIĞI]]></category>
		<category><![CDATA[islamofobi]]></category>
		<category><![CDATA[İSRÂİLİYYÂT]]></category>
		<category><![CDATA[KANONİK]]></category>
		<category><![CDATA[KİTAB-I MUKADDES]]></category>
		<category><![CDATA[MATTA İNCİLİ]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[MESÎHİYYÂT]]></category>
		<category><![CDATA[MUKÂTİL B. SÜLEYMAN]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSLÜMAN İNCİL]]></category>
		<category><![CDATA[NECMÜDDÎN ET-TÛFÎ]]></category>
		<category><![CDATA[OKSİDENTALİZM]]></category>
		<category><![CDATA[Özcan Hıdır]]></category>
		<category><![CDATA[PATER NOSTER (BABAMIZ)]]></category>
		<category><![CDATA[ROTTERDAM İSLÂM ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[SAHÂBE VE TÂBİÛN]]></category>
		<category><![CDATA[SEYYİD AHMED HAN]]></category>
		<category><![CDATA[sîret]]></category>
		<category><![CDATA[SÜHEYB B. SAMİT]]></category>
		<category><![CDATA[VARAKA B. NEVFEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAHUDİ KÜLTÜRÜ]]></category>
		<category><![CDATA[YUSUF EL-KARDAVÎ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=661</guid>

					<description><![CDATA[9 Mart’tan beri Türkiye, İslam’ın, dinin, şeriatin ya da din kültürünün güncellenip güncellenemeyeceği, güncellenebilecekse hangisinin kim tarafından ve ne şekilde güncellenebileceği konularında siyasetçilerden akademisyenlere, ilahiyat hocalarından köşe yazarlarına kadar binlerce insan tartışmaya katılmakta, usul, adap ve erkân gözetmeyen sosyal medya kavgaları gereksiz dargınlıklarla yol açmaktadır. Bu hengâmede, Özcan Hıdır Hoca’nın biri 5. Baskısıyla, diğeri ise [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>9 Mart’tan beri Türkiye, İslam’ın, dinin, şeriatin ya da din kültürünün güncellenip güncellenemeyeceği, güncellenebilecekse hangisinin kim tarafından ve ne şekilde güncellenebileceği konularında siyasetçilerden akademisyenlere, ilahiyat hocalarından köşe yazarlarına kadar binlerce insan tartışmaya katılmakta, usul, adap ve erkân gözetmeyen sosyal medya kavgaları gereksiz dargınlıklarla yol açmaktadır. Bu hengâmede, <strong>Özcan Hıdır</strong> Hoca’nın biri 5. Baskısıyla, diğeri ise ilk baskısıyla okuyucuya sunulan iki eserine dikkat çekmek istiyorum.</p>
<p>Çalışmalarını Yahudi ve Hristiyan kültürünün İslam, Kur’an ve hadislere etkisine ilişkin tartışmalar, dinler ve kültürlerarası etkileşim, İslamofobi-İslam karşıtlığı, kültürel ırkçılık, “Protestanlık-Martin Luther ve İslâm”, “Avrupa ve Batı’da İslam”, “Kur’an ve Hz. Peygamber imajı”, “Batı’da Kur’an ve Sünnet’e yaklaşımlar”, “hadis oryantalizmi ve oksidentalizmi” ve “Avrupa’daki Türkler ve Müslümanların dinî-manevi, sosyo-kültürel, eğitim ve aile ile ilgili problemleri” gibi konulara yoğunlaştıran Özcan Hıdır, 2017 sonunda yayımlanan “<strong>Hıristiyan Kültürü ve Hadisler</strong>” isimli eserini, 10-18 Mart 2018 tarihleri arasında Pozitif Fuarcılık ve Basın Yayın Birliği’nce İstanbul’da düzenlenen CNR 5. Uluslararası Kitap Fuarı’nda satın alarak inceleme imkânı buldum. “<u>Zühd Hadisleri ve Literatürü Özelinde</u>” oldukça detaylı iktibaslarla telif edilen ve İnsan Yayınları’nın 690. yayını olarak ilim adamlarının, araştırmacı ve okurların ilgisine sunulan eser, 2016 yılında İstanbul Sebahattin Zaim Üniversitesi’ne intisap eden <strong>Özcan Hıdır </strong>Hoca’nın profesörlük çalışmasıdır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Özcan Hıdır Hoca’yı Yakından Tanımak </strong></p>
<p>1967 Giresun doğumlu, İmam-Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi (Medine, 1992) mezunu olup Marmara Üniversitesi’nde Hadis Bilim Dalı’nda Prof.Dr. Raşit Küçük Hocamızın danışmanlığında yüksek lisans çalışmasını (1995), Prof.Dr. İsmail Lütfi Çakan Hocamızın danışmanlığında doktora çalışmasını tamamladı (2000). Manchester John Rylands ve Londra’daki SOAS kütüphanelerinde araştırmalar yaptı. 1992-94 yıllarında İSAV’da editör, 1994-2002 yılları arasında İLAM’da araştırmacı olarak çalıştı. 2010 yılında doçent, 2016 yılında profesör oldu. 2003-2014 yılları arasında Rotterdam İslâm Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde hocalık ve yöneticilik yaptı. Halen İUR’deki derslerinin yanı sıra esas itibariyle İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde öğretim ve araştırma görevini yürütmektedir. Çok iyi derecede Arapça, iyi derecede İngilizce ve Hollandaca (Flamanca) bilen Özcan Hıdır evli ve iki çocuk babasıdır.</p>
<p>Allâme Prof.Dr. Yusuf el-Kardavî’nin “<em>es-Sünnetü Masdaran li’l-ma’rifeti ve’l-hadâra</em>” isimli eserini “<strong>Bilgi ve Medeniyet Kaynağı Sünnet</strong>” adıyla Türkçeye çeviren, (Nida Yayınları, İstanbul 2012, 494 s.), kendisi gibi Hollanda’dan dönüş yaparak İstanbul Sebahattin Zaim Üniversitesi’nde Mart 2018 itibarıyla göreve başlayan Dr. Fatih Okumuş ile birlikte    “<strong>De Levende Koran</strong>”ı (Açıklamalı Hollandaca Kur’an Meali, Rotterdam 2013) hazırlayan Özcan Hıdır’ın bunlardan başka yayımlanmış on kitabı bulunmaktadır. Çok sayıda akademik dergide onlarca makaleesi yayımlan Özcan Hıdır’ın Anadolu Ajansı Analiz Haber, Star ve Yeni Şafak gibi gazetelerde alanıyla ilgili ve güncel konularda analitik yazıları da yayımlanmaktadır.</p>
<p><strong>“İslâm’ın, Kur’an’ın ve Hadislerin Yahudi-Hıristiyan Kökeni Teorisi”ni Bilimsel Yöntemle Reddetmek </strong></p>
<p>Hocanın “İsrailiyyat ile Hadis İlişkisi”ni inceleyen doktora çalışması da 2006 yılında yine İnsan Yayınları tarafından “<strong>Yahudi Kültürü ve Hadisler</strong>” başlığıyla yayımlamıştı. 2018 başında beşinci baskısını yapan bu eserin devamı ve mütemmimi mahiyetindeki yeni eserinde Özcan Hoca, hadisleri, İnciller ile karşılaştırıyor. Farklı kesimlerce sıkça gündeme getirilip tartışılmakla beraber hadislerin, İnciller (kanonik-apokrif) ile karşılaştırılması, Türkiye’de olduğu gibi diğer İslam ülkelerinde de çoğunlukla bilimsel yöntemleri dikkate almadan ve tarafgirlikle yürütülen netameli bir konudur.</p>
<p>Özellikle tefsir ve tarih kitaplarında yer alan ve “isrâiliyyât-mesîhiyyât” olarak adlandırılan rivayetlerin tedkîkine dair İslâm dünyasında genel anlamda çok sayıda çalışma yapılmıştır. Mesela Necmüddîn et-Tûfî ve Seyyid Ahmed Han gibi âlim ve yazarların İncillere yaptığı tefsirler bu konuda örnek verilebilir. Ayrıca Mukâtil b. Süleyman ve Bikâi gibi müfessirlerin tefsirlerinde de Kitab-ı Mukaddes’e ait bilgiler yoğun şekilde kullanılmıştır. Ne var ki, meseleyi <strong>hadisler özelinde</strong> arka plan bilgileriyle birlikte inceleyen ilmî çalışmalar yok denecek kadar azdır. Buna karşılık oryantalistler, özellikle de “revizyonist-indirgemeci” ekole sahip oryantalistler ise konuyu sürekli “İslâm’ın, Kur’an’ın ve hadislerin Yahudi-Hıristiyan kökeni teorisi” çerçevesinde ele alıp ortaya ziyadesiyle iddia atmışlardır.<strong> </strong></p>
<p><strong>Yahudi Kültürü ve Hadisler </strong>isimli eseriyle Türk dilinde üretilen literatürde önemli bir boşluğu dolduran Özcan Hıdır, <strong>Hıristiyan Kültürü ve Hadisler </strong>isimli yeni eseriyle meselenin ikinci yarısını da tamamlamış oldu. Hocanın her iki eserinde derinlemesine incelediği ve Yahudi ya da Hıristiyan kültürünün etkisine maruz kaldığı iddia edilen 100 kadar hadisi tek tek ele alarak, bu bağlamda ortaya çıkan bazı teorik ve metodolojik problemleri inceleyerek genel bir değerlendirmeye ulaşacağı üçüncü eserinin de 2018 yılı içinde yayımlanacağı müjdesi memnuniyet vericidir.</p>
<p><strong>Hıristiyan Kültürünün Hadislere Etkisi İddialarını Bilimsel Yöntemle İncelemek </strong></p>
<p>Kitap, kavramsal çerçeve, metot ve kaynaklara dair bilgi ve değerlendirmelerin yer aldığı giriş bölümünün ardından; ana hatlarıyla Hıristiyanlığın tarihi ve kutsal kitapları, tarihte Müslümanlarca yapılan İncil tefsirleri/yorumları, İbn Asâkir’e ait “Müslüman İncil” diye nitelenen eser, Barnaba İncili tartışmaları, Arap Yarımadası’ndaki Hıristiyanların kutsal kitap ve mabed/manastır açısından durumu, İncillerin Arapçaya tercümesine dair tartışmalar, ebedi hikmet ve dinler-kültürler arasındaki geçişkenlik, <strong>Rasulullah (s) ile ilk Müslüman nesillerin</strong> (sahâbe ve tâbiûnun) Varaka b. Nevfel, Bahira, Addas, Süheyb b. Samit, Ebu Amir ve Mekke’deki Habeşli bazı köleler -ki bu isimlerin önemli bir kısmı teslisi/üçlemeyi kabul etmeyen monofizit geleneğe mensuptur- gibi Hıristiyan din adamları başta olmak üzere <strong>Hıristiyanlarla ilişkileri</strong>, Hıristiyan kültürünün <strong>hadislere etkisi</strong> iddialarına ilişkin farklı perspektifler, problemler, sebepler, alanlar (zühd, kudsi hadisler, uydurma hadisler, apokaliptik, kısasu’l-enbiya) ve iddialar bağlamında inceleyen hacimli bir çalışmadır.</p>
<p>Eserin son bölümünde zühd ile alakalı 15 hadis/rivayet karşılaştırmalı olarak tek tek değerlendirilmiştir. Bu meyanda en dikkat çekici olan hadisler/rivayetler, Hıristiyanların, özellikle de “Katoliklerin Fatihası” konumundaki “Pater Noster (Babamız)” duasının oldukça benzer versiyonunun hadislerde yer almasıdır. Özellikle zühd konulu hadis kaynaklarında birebir tercüme edilen ve Matta İncili’nde Hz. İsa’nın Dağ Vaazı’nda yer alan oldukça çarpıcı “tuz” ve “ışık” metaforu ve Havarilere hitaben; “Siz dünyanın tuzu ve ışığısınız&#8230;” sözü de örnek verilebilir. Zira benzer bir söz Allah Rasulü’nün (s) hadisi olarak da nakledilmiştir. Keza rivayet geleneğimizdeki “dünyanın aşırı yerilmesi”ne dair çoğu uydurma olan rivayetlerin Hıristiyan kültürü ve gnostik kültür kaynaklı olduğu görülmektedir.</p>
<p>Çalışmada ayrıca dünyanın sonuna dair “apokaliptik, fiten ve melâhim” rivayetleri ve “armegedon” inancı ve literatürü de İnciller (kanonik ve apokrif) ve hadislerle mukayeseli olarak ele alınması, özellikle gücü kutsayıp hakkı tahkir eden küresel sömürü düzeninin üretmiş olduğu terör örgütleri marifetiyle Müslümanların insafsızca dövüldüğü bir dönemde bu maşa örgütlerin önemli bir dayanağı olan fiten ve melahim rivayetlerinin etraflıca incelenmesi büyük önem arz etmektedir.</p>
<p><strong>İncillerin Kur’an ve Hadislere Değil İslam Literatüründeki Sîret Kaynaklarına Denk Düştüğünü Ortaya Koyabilmek </strong></p>
<p>Uzun yıllar Avrupa’da araştırma ve eğitim faaliyetlerini yürüten ve konusunun uzmanı olarak alanında kalem oynatan Özcan Hıdır’ın <strong>Hıristiyan Kültürü ve Hadisler </strong>isimli eseri, çok detaylı problemlere dalmakla beraber, netice olarak Kur’an ve hadislerle mukayese edildiğinde <strong>İnciller</strong>in esasen İslam literatüründeki <strong>sîret kaynaklarına denk</strong> düştüğünü tespit etmesi büyük önem taşımaktadır. Zira hadisler <strong>sened</strong>lere sahiptir ve ayrıca ciddi bir <strong>tenkit</strong> süzgecinden geçerek bize kadar ulaşmıştır. İnciller içinse böyle bir sağlam rivayet metodundan söz etmek oldukça zordur.</p>
<p><strong>Sekiz yüz</strong> kadar temel kaynak incelenerek hazırlanan eser; hadis başta olmak üzere, dinler tarihi, şarkiyatçılık/oryantalizm, tasavvuf/zühd ve tarih alanlarını yakından ilgilendiren ve bu alanlara dair Doğu’dan ve özellikle Batı’dan ciddi bir de literatür sunmaktadır. Kurgusu, deseni, yöntemi, yaklaşım tarzı ve zengin içeriğiyle eser, bu alanda yapılacak bundan sonraki çalışmalara anaçlık etmeye aday bir mahiyet arz etmektedir.</p>
<p>Yahudi Kültürü ve Hadisler  isimli doktora çalışmasında, literatürde “israiliyyat” adıyla bilinen Yahudi kültürünün hadislere etkisi tartışmalarını; daha doğru bir ifadeyle Batı’lı araştırmacıların ve özellikle indirgemeci revizyonist oryantalistlerin 200 yıllık bir süreçte geliştirdikleri “<strong>İslam’ın, Kur’an’ın ve Hadislerin Yahudi kökeni teorisi</strong>”ni İslam kaynakları ve İslami perspektiften inceleyen Özcan Hıdır, yeni yayımlanan <strong>Hıristiyan Kültürü ve Hadisler </strong>isimli profesörlük çalışmasında, literatürde “mesîhiyyât” diye isimlendirilen Hıristiyan kaynakları ve kültürünün hadislere etkisine dair Batı’dan ve Doğu’dan yükselen tartışma ve iddiaları Hıristiyanlığın en önemli yönelimi olan “ascetism/zühd” düşüncesi ve literatürü bağlamında ele almaktadır.</p>
<p>Özcan Hıdır Hoca’nın, yoğun emek mahsulü bu kıymetli eserlerini, geniş birer özet mahiyetindeki iki ayrı makaleyle daha geniş bir okuyucu kitlesinin dikkatine sunması, öncelikle bu iki makaleyi en azından Arapça ve İngilizceye çevirerek yayınlaması, eserlerin mevcut zihin karışıklığının bertaraf edilmesinde görev üstlenebilmesi için elzemdir. Daha sonra bir araştırma merkezi bu eserlerin başka dillere tam çevirilerini yaptırarak yayımlarsa hem eserlere hak ettiği değer verilmiş hem de etkileri daha geniş alanlara yayılmış olacaktır. Bu vesileyle müellifi yürekten tebrik eder, çalışmalarının bereketlenerek devamını dilerim.</p>
<p><strong><em>Önemli not</em></strong><em>: 26 Mart – 01 Nisan 2018 tarihleri arasında &#8220;Yeni Nesil Çocuklar – Yeni Nesil Kütüphaneler&#8221; temasıyla kutlanacak olan 54. Kütüphane Haftası kapsamında Ankara ve İstanbul başta olmak üzere hemen tüm il ve ilçelerde düzenlenecek etkinliklerden (<strong>4</strong>) en azından bazılarına katılabilmek temennisiyle… </em></p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Özcan Hıdır; <strong>Hıristiyan Kültürü ve Hadisler</strong> (Zühd Hadisleri-Literatürü Özelinde), İnsan Yayınları, Ekim 2017, 784 s.  <a href="https://www.insankitap.com/kitap/hiristiyan-kulturu-ve-hadisler-ozcan-hidir/1109255">https://www.insankitap.com/kitap/hiristiyan-kulturu-ve-hadisler-ozcan-hidir/1109255</a>, 26.03.2018.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>Özcan Hıdır; <strong>Yahudi Kültürü ve Hadisler</strong> (İsrâiliyyât-Hadis İlişkisi), İnsan Yayınları, 5. Baskı, Ocak 2018, 696 s.<br />
<a href="https://www.insankitap.com/kitap/yahudi-kulturu-ve-hadisler-ozcan-hidir/887082">https://www.insankitap.com/kitap/yahudi-kulturu-ve-hadisler-ozcan-hidir/887082</a>,</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>Özcan Hıdır; <strong>Akademik Özgeçmiş</strong>, <a href="http://akademik.yok.gov.tr/AkademikArama/view/viewAuthor.jsp">http://akademik.yok.gov.tr/AkademikArama/view/viewAuthor.jsp</a>, 26.03.2018.</li>
<li>http://www.kygm.gov.tr/TR,205829/54-<strong>kutuphane-haftasi</strong>-yeni-nesil-cocuklar&#8211;yeni-nesil-ku-.html, 26.03.2018.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yahudi-hiristiyan-kulturlerinin-hadislere-etkisini-incelemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
