<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam-ı Azam Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/imam-i-azam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/etiket/imam-i-azam/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 23 Dec 2018 13:23:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>KUR’AN BENİ NASIL ÖZGÜRLEŞTİRDİ?</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Dec 2018 13:16:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EFKÂR]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EŞHÂS]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EŞYÂ’]]></category>
		<category><![CDATA[ANA REFERANS]]></category>
		<category><![CDATA[ANLAM ODAKLI ÇEVİRİ]]></category>
		<category><![CDATA[AYAK BAĞLAMA]]></category>
		<category><![CDATA[Bİ’RUACEM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DÂRU’L-FİKRİ’L-MU’ÂSIR]]></category>
		<category><![CDATA[EN BÜYÜK İMAM]]></category>
		<category><![CDATA[FİKİRLER ÂLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[FİKRÎ DOĞUM]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[KÖPÜK YASASI]]></category>
		<category><![CDATA[KÜÇÜK AYAKLI ÇİNLİ KADINLAR]]></category>
		<category><![CDATA[LOTUS AYAK]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MÎLÂDU MUCTEMA’]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAHISLAR ÂLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[TEMEL KAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇ ÂLEM]]></category>
		<category><![CDATA[VARLIKLAR ÂLEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=799</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 23 Aralık 2018 tarihinde Diriliş Postası’nda iki dilde yayımlanan köşe yazısının Türkçe nüshasıdır. Suriye’deki köyüm Bi’ruacem’de her gün gece saat üçte uyanır, sabah namazı vaktine kadar okur, sonra dışarı çıkıp bisikletime binerek camiye giderdim. Ardından tarlaya gidip çalışırdım. Bu arada aklıma bir fikir gelince hemen rastladığım ilk sokak lambasının altında durur, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 23 Aralık 2018 tarihinde Diriliş Postası’nda iki dilde yayımlanan köşe yazısının Türkçe nüshasıdır. </em></p>
<p>Suriye’deki köyüm Bi’ruacem’de her gün gece saat üçte uyanır, sabah namazı vaktine kadar okur, sonra dışarı çıkıp bisikletime binerek camiye giderdim. Ardından tarlaya gidip çalışırdım. Bu arada aklıma bir fikir gelince hemen rastladığım ilk sokak lambasının altında durur, bisikletten iner, cebimden küçük not defterimi çıkarıp aklıma gelen fikri yazardım. Bazen tek bir sefer boyunca birkaç kez durup not aldığım olurdu.</p>
<p><strong>Fikirleri</strong> (âdeta maden gibi) kazı yaparak <strong>ortaya çıkarmak</strong> hakikaten zor bir görevdir. Yeni fikirlerin cılız doğduğunu ve mikronla ölçüldüğünü hissediyorum. Ancak araştırma ve delillerle gelişip büyüyerek dağlar kadar ağırlığa ulaşabilmektedirler. Aynı şekilde fikirleri dile getirip <strong>açıklayabilmek</strong> de oldukça zor bir iştir. Özellikle de “düşünülmemesi gereken” ya da “düşünülmesi imkânsız” (kabul edilen) konularda tartışılacak fikirleri… İnsanların doğrudan hissetmeksizin yaşadıkları meçhul sorunları araştırmaya çalışan fikirleri…</p>
<p>Ben de fikirlerimi açıklamakta zorluk çekmeye devam ediyorum. Fikirlerimi yeterince açık bir dille izah edemediğim için zaman zaman hayıflanıyorum. Bazen kendimi zayıf bir avukat gibi görüyorum. Zira fikirlerimi zayıf şekilde savunuyorum. Bazen de örnek olarak bazı isim ve şahsiyetleri ele alıyorum, oysa benim hedefim <strong>şahıslar dünyasını aşmak</strong>tır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ama gel gör ki (istemeden de olsa) ben de bazen bu dünyayı pekiştirebiliyorum.</p>
<p>Önceki (“En Büyük İmam Kimdir?” başlıklı) makalelerimde (çocukluk yıllarımdaki) ilk sorularımdan yola çıkarak hak ile bâtılı (doğru ile yanlışı) ayırt etmede <strong>temel kaynağın</strong> (ana referansın) ne olduğunu ele almıştım. Temel kaynak hüccet, beyyine ve delil midir?<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Yoksa önemli şahıslara ve büyük isimlere dayanmak mıdır? Önceki yazımda neticelerin “<strong>köpük yasası</strong>”na tâbi olduğunu belirtmiştim.</p>
<p>Beni asıl ilgilendiren husus şahısları, imamları veya şeyhleri eleştirmek değildir. Onlar (kendi dönemlerinde) zorunlu bir rol üstlendiler. O zamanlar onlarsız olmazdı. Önceki büyükleri (ve onların ürettiği birikimi) yok saymak mağaraya geri dönmek (işe sıfırdan başlamak) anlamına gelir. Benim karşı çıktığım husus, onların yaptıklarıyla yetinmek (geldikleri aşamada durup kalmak), onların bıraktığı müktesebatta hiçbir hata olmadığını varsaymak ya da buna hiçbir yeni ilave yapılamayacağını düşünmektir… Zira bu, <strong>tarihi durdurmak </strong>(ve dondurmak) demektir!</p>
<p>İşte bu sebeple, Kur’an’ın beni hem Müslümanların fakih ve âlimleri gibi yerel büyüklerden hem de gerek Doğu’nun gerekse Batı’nın filozofları gibi küresel büyüklerden kurtardığını düşünüyorum. Peki ama <strong>nasıl</strong>?</p>
<p>Kurtuluşumun sebebi, ahiret gününe (bütün varlığımla) iman etmemdir. Nitekim Allah beni <strong>tek başıma</strong> hesaba çekecektir.  Bana; “Fakihlere, imamlara, âlimlere, büyüklere ve filozoflara tâbi oldun mu?” diye sormayacaktır… Aksine işitme ve görme yetilerim ile kalbimden hesaba çekileceğim… Bunlarla hangi eylemleri yaptım? Allah bana bu “Kitap”tan (Kur’an’dan) soracaktır. Büyüklere gelince; “O toplumlar geçip gittiler: Onların kazandıkları <strong>kendilerine</strong> sizin kazandırdıklarınız da <strong>size</strong> aittir; ve siz onların yaptıklarından aslâ sorumlu tutulmayacaksınız.” (Bakara 2:141).</p>
<p>Demek ki Rabbimle <strong>yalnız başıma</strong> muhatap olacağım: “Sonunda onların her biri Kıyamet Günü O’nun huzuruna <strong>tek başına</strong> çıkacaktır.” (Meryem 19:95). “Ve (Allah diyecek ki): “İşte şimdi bize <strong>yapayalnız</strong> geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi; dahası, size verdiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Sizin lehinize Allah’a ortak olduğunu sandığınız o şefaatçilerinizi neden şimdi yanınızda göremiyorsunuz? Artık aranızdaki bütün bağlar kopmuştur ve bütün dost sandıklarınız sizi <strong>yapayalnız</strong> bırakmıştır.” (En’âm 6:94).</p>
<p>Ahirette ne büyükler ne de fakihler bana aslâ yardım etmeyecektir: “<strong>Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir</strong>; yükü ağır gelen kimse onu taşımak için yardım istese, yakını da olsa (bir başkası) onun yükünün bir kısmını dahi taşıyamaz. Şu bir gerçek ki sen, Rablerine karşı derin bir ürperti duyanları ve kulluğun hakkını verenleri uyarabilirsin; hem kim arınırsa sırf kendisi için arınmış olur. Zira bütün yollar Allah’a çıkar.” (Fâtır 35:18).</p>
<p>Benim için en iyisi, cahillik ve taklitçilik yaparak <strong>kimsenin peşine takılmamam</strong>dır: “Ve bilmediğin bir şeyin peşinden gitme! Çünkü kulak, göz ve gönül; bütün bunlar (hesap günü) ondan dolayı sorguya çekilecektir.” (İsra, 17:36).</p>
<p>Büyüklerle ilişkili olmak bir <strong>fikrî doğum</strong>u gerektirir. Yani büyüklerin fikrî rahminden çıkmamız icap eder. Çünkü çocuğun annesinin rahminde gerekenden uzun süre kalması hem anne hem de cenin için tehlike arz eder.</p>
<p>Çinliler eskiden kadınların küçük ayaklara sahip olmasını tercih ederlermiş. Bu sebeple genç kızları &#8211;<strong>ayakları küçük kalsın diye</strong>&#8211; küçük ve dar ayakkabılar giymeye alıştırıyorlarmış.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Şayet kavramlarımızla ve fikirlerimizle tam uyum içinde kalmaları maksadıyla gençlerin akıllarını dar kalıplara doldurursak aynen eski Çinlilerin yaptığı gibi (yanlış) yapmış oluruz.</p>
<p>Bilgilerimin noksanlığını ve delillerimin zayıflığını yeniden itiraf ediyor ve bundan dolayı özür beyanımı yineliyorum.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Ama gençleri <strong>bilgiyi aramaya</strong> ve bunun için onları <strong>farklı kaynaklara başvurmaya </strong>davet ediyorum. Ve onlara diyorum ki: Fikirleri aslâ taklit yoluyla ve önünü arkasını iyice düşünmeden kabul etmeyiniz. Ancak aynı şekilde, benimsediğiniz fikirlerle -önünü arkasını iyice düşünmeden, taklitçilik yaparak- aslâ başkalarını tekfir etmeyiniz.</p>
<p>Mütercim: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Müellif bu ifadesiyle çok sevdiği Mâlik Bin Nebî’nin “üç âlem” tasnifine atıf yapmaktadır. Cevdet Said’in birçok kitap, makale ve konuşmasında dile getirmiş olduğu bu hususu Mâlik Bin Nebî özetle şu şekilde izah eder: Bin Nebî’ye göre tarihî olaylar ve hareketler <strong>üç önemli âlemin etkileşiminden</strong> doğar: Şahıslar âlemi <em>(‘âlemu’l-eşhâs</em>), fikirler âlemi <em>(‘âlemu’l-efkâr</em>) ve varlıklar âlemi (<em>‘âlemu’l-eşyâ’</em>). Eşya (varlıklar) âlemi (hayatta) daha belirgin bir yer işgal ediyor gibi görünmesine rağmen, Bin Nebî açısından <strong>fikirler âlemi</strong> son derece önemlidir. Ona göre bir toplumun zenginliği sahip olduğu “eşya” ile değil fikirleriyle ölçülür (Mâlik Bin Nebî; <em>Mîlâdu Muctema’, </em>Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır, Beyrut 2016, 128 s., s.34). (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <strong>Hüccet</strong>: İnsanların doğru yolu bulmaları için Allah’ın ortaya koyduğu delil. <strong>Beyyine</strong>: Dâvâcının iddiasını ispat eden belge, zabıt ve senet gibi sağlam delil. <strong>Delil</strong>: Yol gösteren, kılavuz, rehber. (Kubbealtı Lugatı’ndan aktaran: Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Çinli kadınlarda ‘ayak bağlama’ ya da ‘lotus ayak’ geleneğinin günümüzde de yer yer devam ettiği görülmektedir. “Küçük ayak” sevdasının doğurduğu vahim sonuçları görmek için internetten bir iki haber okumak ya da kısa bir video izlemek yeterli olacaktır. (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mülteci olarak İstanbul’a geldiği Aralık 2012’den bu yana Cevdet Said’in 80 kadar konferans ve sohbetini, bir o kadar makalesini Arapçadan Türkçeye tercüme ettim. Gerek yazılarını gerekse konuşmalarını Türkçeye aktarırken kendime hep şu soruyu sordum: “Cevdet Said Türkçe konuşan ve yazan bir mütefekkir olsaydı bu fikrini ya da cümlesini nasıl ifade ederdi?” Bu soruya cevap teşkil edecek nitelikte ‘anlam odaklı’ bir tercüme yapmaya, ‘manaya sadakat’ yanında ibarenin güzel olmasına da özen gösterdim. Ama buna rağmen üstadın derin fikirlerini Türkçeye aktarırken bazı anlam kayıpları olabileceğini de hatırda tutmakta yarar görüyorum. Nitekim hiçbir ibarenin mutlak tercümesi yapılamayacağı gibi hiçbir tercüme de aslî ibarenin yerini tutamaz. Zira farklı olan sadece kaynak ve hedef diller değil bilakis bu dillerin bir parçası olduğu kültürlerdir. Nev’i şahsına münhasır, her biri kendi çok boyutlu ortamında uzun zamanlarda oluşan kültürlerin ise birebir mutabakatının sağlanamayacağı bedîhîdir. (Fethi Güngör).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EN BÜYÜK İMAM KİMDİR?</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/en-buyuk-imam-kimdir/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/en-buyuk-imam-kimdir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Dec 2018 09:36:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ABDİ KESKİNSOY]]></category>
		<category><![CDATA[AZÎZE EL-HİBRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DÂRU’L-KÜTÜBİ’L-MISRİYYE]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ED-DÎNU WE’L-QÂNÛN]]></category>
		<category><![CDATA[EN BÜYÜK İMAM]]></category>
		<category><![CDATA[HAYFA]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[KÖPÜK KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[KÖPÜK YASASI]]></category>
		<category><![CDATA[Lâ ikrâhe fîd dîn]]></category>
		<category><![CDATA[LOW AND RELIGION]]></category>
		<category><![CDATA[MISIR MİLLÎ KÜTÜPHANESİ]]></category>
		<category><![CDATA[RICHMONT ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[SANDALYE MUAMELESİ]]></category>
		<category><![CDATA[TEHİYYAT]]></category>
		<category><![CDATA[TEŞEHHÜD]]></category>
		<category><![CDATA[VETO HAKKI!!]]></category>
		<category><![CDATA[Zorlama dinde yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=793</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 9 ve 16 Aralık 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. -I- Kitaplarımda, makalelerimde, derslerimde ve (konferansa) gittiğim her yerde, fikrî ürünlerimi muhataplarıma sunuyorum. Yirmi yıl önce Amerika’ya yaptığım bir ziyarette, bir üniversite din ile hukuk (arasındaki ilişki) hakkında bir yazı kaleme almamı istemişti.[1] Bütün sadeliğiyle şu hususu yazmıştım: [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 9 ve 16 Aralık 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. </em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p>Kitaplarımda, makalelerimde, derslerimde ve (konferansa) gittiğim her yerde, fikrî ürünlerimi muhataplarıma sunuyorum. Yirmi yıl önce Amerika’ya yaptığım bir ziyarette, bir üniversite din ile hukuk (arasındaki ilişki) hakkında bir yazı kaleme almamı istemişti.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bütün sadeliğiyle şu hususu yazmıştım: <strong>Hukuk iki insanın karşılaşmasıyla doğar</strong>… Eğer insan (sahipsiz ve içinde) kimsenin bulunmadığı bir mağaraya girmişse, mağaranın istediği yerinde oturma hakkına sahiptir. Ancak başka birinin bulunduğu bir mağaraya girmişse, gidip bu kişinin yerine oturma hakkına sahip olamaz. Aksi takdirde gidip o kişinin üzerine oturarak ona <strong>sandalye muamelesi</strong> yapmış olur!</p>
<p>Günümüzde dünyaya hükmeden müstekbir kodamanlar insanları sandalye gibi kullanmaktadırlar! Birleşmiş Milletler’in ‘veto hakkı’ uygulaması, tüm dünyayı bir sandalyeye dönüştürmüştür. Bu, demokrasiyle asla bağdaşmayacak bir <strong>azgınlık</strong>tır. ‘Veto hakkı’ insan haklarına, dinlere ve nebilere (getirdikleri mesajlara) aykırıdır. Bütün bu hususlar apaçık gerçekler olmakla birlikte hiç kimse bunları konuşmamaktadır.</p>
<p>Benim bu konulardan bahsetmemi sağlayan ise çeşitli aşamalardan geçmiş ve <strong>sorgulamalar</strong> yapmış olmamdır. Bu sorgulamalarım daha küçük bir çocukken okuldan eve döndüğümde anneme ‘bugün din dersini anlamadım’ diyerek başlamıştı. Derste namazın kılınışı anlatılırken teşehhüd (oturunca okunan et-tehiyyâtü) duasının iki ayrı nüshası bulunduğu söylenmişti. Neden iki ayrı nüshası olduğuna bir türlü anlam veremiyordum! Öğretmenlerden korktuğumuz için bunu onlara <strong>sormaya cesaret edemiyorduk</strong>. Bu yüzden anneme sormuştum. Annem (sorumun cevabına) kitaptan dikkatlice bakmıştı… Sonra bana da (parmağıyla) göstererek; “Duanın doğru nüshası budur. Çünkü İmam-ı A’zam’ın (‘En Büyük İmam’ın) itimat ettiği nüsha budur.” demişti.</p>
<p>Bu konu (ona göre) burada bitmişti. Ama aklımda yeni bir soru belirmişti. Bu kez o soruyu anneme bile sormaya cesaret edememiştim: “En büyük imam”ı <strong>nasıl</strong> bilecektik? <strong>Doğru dini</strong> yanlış dinden nasıl ayırt edecektik?!</p>
<p>Birkaç yıl sonra, eğitim almak için Ezher’e gitme imkânı bulmuştum. İlmi çok seven annemin de bunda rolü vardı. Köy işlerinde yardımıma ihtiyaç duymasına rağmen babamı beni göndermesi için ikna etmişti. Üstelik toplumumuzda ilim tahsili pek de takdir görmüyordu. Hatta bilimden korkuyorlardı. Çünkü yaygın fikir; eğitim görenlerin <strong>dini terk edip laikleştiği</strong> yönündeydi.</p>
<p>Babamın terkisinde tren istasyonuna doğru at sürerken bir ara dedi ki: “Seni Mısır’a din ilmini öğrenmen için yolluyorum. Sana tavsiyem asla vahhabi olmamandır!” Bunun üzerine bu yolculuğun <strong>değişmemin</strong> ve farklı biri olmamın yolunu açacağını düşünmüştüm.</p>
<p>Önce Şam’a sonra Hayfa’ya gittim (İsrail henüz kurulmamıştı). Oradan da trene binerek Mısır’a doğru yol aldık. (Kahire’ye) varıp bir camiye girerken kapıya yapıştırılan ve üzerinde şu uyarının yazıldığı pankartı görünce şok olmuştum: “Yankesicilerden sakının!”… Allah’ın evlerinden birinin kapısında böyle bir uyarı yazılmasına gerçekten çok şaşırmıştım.</p>
<p>Mısır’a gittiğimde henüz <strong>on beş yaşındaydım</strong>. “Buhari” kelimesini ilk kez orada duymuştum. Bu kelimenin bir tür silah adı olduğunu sanmıştım… Daha sonra hadis, fıkıh, tefsir ve siyer kitaplarını tanıdım… Ezher Üniversitesi’nde (orta ve lise dâhil) on sene okudum. Kültürel, siyasi ve İslami hareketlere orada muttali oldum… <strong>Farklı mezhep ve akımları orada tanıdım</strong>.</p>
<p>En büyük imamın kim olduğuna ilişkin sorgulamamın etkenleri nelerdi, onu bilmiyorum. Ancak <strong>bu</strong> <strong>ilk ve erken sorgulamam</strong>, halen dünyayı meşgul eden <strong>temel felsefi sorgulama</strong> olmaya devam etmektedir. Bu soru sonraları daha da gelişti: Sadece Sünni ya da Şii mezheplerin alt kollarından hangisinin en doğru olduğu değil farklı dinlerden hangisinin, (bir dine) inananlardan ya da inanmayanlardan hangilerinin <strong>en doğru</strong> olduğu, dahası, hakikati nasıl bilebileceğimiz sorusuna evirildi…</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p>Önceki bölümde küçücük bir çocukken anneme ‘<em>et-tehiyyâtü</em>’ duasının iki ayrı nüshasını sorduğumdan, onun da birisini göstererek en doğru nüshanın bu olduğundan, zira bunun “İmam-ı A’zam: En Büyük İmam” nüshası olduğunu söylediğinden söz etmiştim.</p>
<p>Bu cevabı işittiğimde ilk aklıma gelen, (sınıfımızdaki bir) diğer çocuk olmuştu. O da evine gidip annesine soracak ve o da kendisine “Büyük İmam”ın başka bir imam olduğunu söyleyecekti! İşte o vakit “en büyük imam”ın kim olduğunu <strong>nasıl bulabileceğimi</strong> kendi kendime sorgulamıştım.</p>
<p>İşte bu yüzden, eğitim almak için Ezher’e gitmem gündeme geldiğinde, kendi kendime şöyle demiştim: Madem ki din ilimlerinin kaynağına gidiyorum, bu, gerçeği keşfetmem ve sorularımın cevaplarını öğrenmem için bu iyi bir fırsat…</p>
<p>Mısır’daki eğitimim esnasında, zamanımın büyük kısmını “<em>Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye</em>: Mısır Millî Kütüphanesi”nde geçiriyordum. Kataloglardan İslamiyet hakkındaki kitapları araştırıyordum. Hem lehte hem de aleyhte yazılanları inceliyor, bunlara yazılan reddiyeleri de okuyordum… Kitabevinin kapısından her çıkışımda; “Aah, bu mekânda ihtiyacım olan ne kadar da çok fikir ve bilgi varmış!?” diyordum.</p>
<p>Her insanın zaman zaman baş ağrıtan ve kafa karıştıran soruların hücumuna uğradığını biliyorum: <strong>Gerçeği</strong> nasıl bilirim? Eğitimsiz sade bir insan bu sorularla karşılaştığında şöyle der: Şayet falan ülkede doğmuş olsaydım filanca dine mensup olurdum…!!</p>
<p>Hem yerel hem de küresel büyüklerimizi araştırmaya, en büyük imamın kim olduğunu sorgulamaya başladığımdan bu yana tam üç çeyrek asır geçmiş… Çocukça başlayıp felsefi boyutta devam eden sorgularım, bilgi edinme konusunda beni iki kaynağa götürdü: <strong>Kur’an-ı Kerim</strong> ve <strong>dünya tarihi</strong>.</p>
<p>İncil’de anlatıldığına göre İsa aleyhisselam takipçilerini, -hakikatte yırtıcı kurtlar olduğu halde- kuzu postuna bürünen yalancı peygamberlere karşı uyardığında öğrencilerinden biri şöyle sorar: Ey öğretmen! Kurtlarla kuzuları nasıl ayırt ederiz? Onlara tek cümlelik kısa bir cevap verir: “Onları meyvelerinden tanıyabilirsiniz. Hiç dikenden üzüm, devedikeninden de incir toplanabilir mi?”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">*</a></p>
<p>Akıbetleri, neticeleri ve geri dönüşleri (verimliliği) araştırmak… <strong>Tarihsel yöntem</strong> ve <strong>bilimsel üslup</strong> işte budur. Bu, ince ve hassas bir dengedir ve ne kadar zor olursa olsun, başvuru kaynağıdır. Kur’an, <strong>sonuçlar dengesini</strong> değişim yasasının hemen ardından dile getirir. Bu yasa ise olayları doğru okumak ve önce kendini değiştirmekle işlemeye başlar. Bunun ardından su ve ateş ile bunlara karışan çerçöpün durumu sözkonusu edilir:</p>
<p>“… Köpük (yanlış) kaybolur gider, insanlara yararı olan (doğru) da yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle örnek verir.” (Ra’d 13:17).</p>
<p>‘Köpük yasası’ “<em>Lâ ikrâhe fi’d-dîn</em>: zorlama dinde (aslâ) yoktur.” (Bakara 2:256) ayetiyle ilişkilidir. Kâfirlikten korkmayın, siz asıl düşünce ve bilgi darlığından korkun! Dünyayı ve tarihi öğrenin. İnsanoğlunun neler geliştirdiğini, ne gibi bâtıl inançlar ve ne gibi değerler ürettiğini öğrenin… Bu, kaosa adım atmak değildir. Çünkü tüm bunlar <strong>köpük yasası</strong> kapsamındadır ve yasa hiç kimseye acımaz. Hatalı ve bâtıl fikirleri yok eder. Kimin büyük imam olduğunu kimin de olmadığını ortaya çıkarır.</p>
<p>“Zorlama dinde (aslâ) yoktur.” fikri ahiretteki hesapla da ilişkilidir. Zira o gün kimse başkasının yükünü (sorumluluğunu) yüklenmez (En’âm 6:164). Çünkü o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, hanımından ve çocuklarından kaçar (Abese 80:34-36)… Büyük imamına sığınmak istese de nafile… Çünkü o ‘büyük imam’ı da ondan kaçacaktır:</p>
<p>“Arkasından gidilen kişiler o gün, <strong>kendilerine uyanları terk ederler</strong>. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.” (Bakara 2:166).</p>
<p>Belki bu konuyu daha sonra bir başka makalede yine ele alırım, Allah izin verirse.</p>
<p>Çeviri: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cevdet Said’in atıf yaptığı bu çalışması; Amerika’da Virginia eyaletinde tanıştığı Richmont Üniversitesi öğretim üyesi hukuk felsefesi hocası Prof. Dr. Azîze el-Hibrî’nin, özel sayı editörlüğünü üstlendiği “Low and Religion” dergisinde “İslâm’da dinî ve hukuki meseleler” hakkında bir makale yazmasını talep etmesi üzerine 10 Ocak 1997’de Montreal’de tamamlayıp dergiye teslim ettiği uzun makalesidir. Arap dilinde kaleme alınan ve daha sonra “<strong><em>ed-Dînu we’l-Qânûn</em></strong>” adıyla müstakil kitap halinde basılan (Dâru’l-Fikr, Şam 1998), “<strong>Low and Religion</strong>” başlığıyla İngilizceye çevrilerek adı geçen dergide yayımlanan bu çalışma “<strong>Din ve Hukuk</strong>” adıyla Abdi Keskinsoy tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır (Pınar Yayınları, İstanbul 2003, 176 s.).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">*</a> Matta İncili’nde (7:15-23) anlatılan “Ağaç ve Meyve” başlıklı pasajın tamamını okumak için bakınız: https://incil.info/kitap/mat/7, 12.12.2018.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/en-buyuk-imam-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖZGÜR BİREYİN  HAK VE SORUMLULUK DENGESİNİ KURABİLMESİ</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2015 06:06:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11:13]]></category>
		<category><![CDATA[16:99]]></category>
		<category><![CDATA[17:73]]></category>
		<category><![CDATA[19:80]]></category>
		<category><![CDATA[19:93]]></category>
		<category><![CDATA[19:95]]></category>
		<category><![CDATA[2:255]]></category>
		<category><![CDATA[2:48]]></category>
		<category><![CDATA[33:72]]></category>
		<category><![CDATA[40:12]]></category>
		<category><![CDATA[6:107]]></category>
		<category><![CDATA[6:148]]></category>
		<category><![CDATA[6:94]]></category>
		<category><![CDATA[7:6]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Yaparel]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=93</guid>

					<description><![CDATA[İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar.</p></blockquote>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “<em>ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ</em>: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey olarak insanın fıtratında var olan hak bilincini geliştirmeyi amaçlamış, hak ve sorumluluk dengesini kurarak dünyada insanca bir hayat nizamı kurmayı öğütlemiştir. Bu emaneti toplumsal alanda yapma ödevinde olan insan, fert olarak hak sahibi kılındığı gibi vecibelerin de öncelikli muhatabı olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birey mi toplum mu?</strong></p>
<blockquote><p>Bahşedilen bir hakkın kullanımı kişinin keyfine kalmış bir husus olmayıp o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de.</p></blockquote>
<p>Hak ve sorumluluklar toplumsal alanda görünür olsa da meselenin odağında birey bulunmaktadır. Nitekim, dünyadaki tutum ve davranışlarının hesabını vermek üzere mahşer alanına gruplar halinde sevk edilecek olan insanlar toplu halde değil, bilakis tek tek, “ferden” (19:95:5, 19:80:5), “abden” (19:93:10), “furâdâ” (6:94:3), “vahdeh” (40:12:6) yani ferden ferda sorguya çekilecektir. Bu bireysel sorgudan elçiler de muaf değildir (7:6:6). Bu sebeple insan hak ve sorumlulukları kişiye özgü olup vazgeçilemez ve devredilemez niteliktedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Din psikolojisi hocası Prof.Dr. Recep Yaparel, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan “İslam’a Giriş: Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar” isimli eser içinde yer alan “Birey: Özgür ve Sorumlu Varlık” başlıklı çalışmasında (Ankara 2007: 347-364) özgürlük ve sorumluluk konusunda odakta ferdin oluşunu şu şekilde açıklamaktadır: İnsan açısından birey vasfını kazanmak, onun tabiatının normal bir neticesidir. Yani, insana giydirilmiş ya da ödünç olarak verilmiş bir imtiyaz değildir. Bu onun en doğal insan hakkıdır. Ancak, insanlık tarihi, bu hakkın ona nasıl, ne kadar ve ne şekilde verileceği ya da verilip verilmeyeceği üzerindeki tartışmaların sahnesi olduğu kadar, aynı zamanda en geniş arşividir (354).</p>
<blockquote><p>Batıda üretilen insan hakları söylemleri, başta Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından nakıstır.</p></blockquote>
<p>Doğumla birlikte birey olma yolunda ilk adımını atan insan yavrusunun tabiatındaki bedenî, hissî ve bilişsel (kognitif, zihnî) unsurlar eşzamanlı gelişmeye ve güçlenmeye başlar. Bu güçleri vasıtasıyla birey adayı insan, çevreye uyum sağlayabilmektedir. Ancak, bu uyumunun sağlıklı ve insan onuruna uygun olabilmesi, bu unsurlar arasındaki bütünlük ve ahenge bağlıdır. “Benlik” diye isimlendirilen bu kişilik bütünlüğü ferdîleşme süreci ile paralel gitmediğinde insan, yalnızlık ve güçsüzlük duygularıyla baş edebilmek uğruna birtakım sağlıksız ya da normal olmayan, insan onuruyla bağdaşmayan davranışlara yönelebilmektedir. Bu çerçevede insana bahşedilen özgürlük (hürriyet), onu varlık sebebine yükseltirken ağır bir sorumluluk yüküyle de karşı karşıya bırakmaktadır. Bireyselleşme sürecinde ortaya çıkan ve insan hayatının olmazsa olmazlarından bir diğeri de tecrit (izolasyon) edilmekten ya da psikolojik yalnızlıktan kaçınma ihtiyacıdır (356).</p>
<blockquote><p>Sadece haklardan söze edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p></blockquote>
<p>Kişilik bütünlüğünün harcı diyebileceğimiz ahlaki değerlerin kazanılması ve yaşanması, toplum sayesinde mümkün olduğundan, bireyin mutlak anlamda kendisini toplumdan tecrit etmesi, ruhsal ve fiziksel anlamda sağlıklı bir hayat açısından uygun değildir. Çevre karşısında kişilik bütünlüğünü, yani benliğini korumak ve geliştirmek durumunda olan birey için sadece reaksiyonda bulunmak yeterli değildir. Sürekli değişme istidadı gösteren çevreyi yeniden yorumlamak ve yapılandırmak, bireyin çevresine yönelik eylemlerinde aktif rol oynamasını kaçınılmaz hâle getirmektedir. Her bireyin içinde bulunduğu durum kendine özgü olacağından, her bireyin kendi sorunlarını tek tek çözmesi en uygun yaklaşım olacaktır. İnsana tanınan bu büyük ayrıcalık aynı zamanda onun ferdîleşmesini mümkün kılan en değerli unsurdur (357).</p>
<blockquote><p>Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur.</p></blockquote>
<p>Her açıdan üstün niteliklerle donatılmış bir varlık olan insan diğer taraftan birtakım zaaflarla da mualleldir. Zaten insanın ayrıcalığı bu ikilemin doğurduğu dinamizmden neşet etmektedir. İnsan tabiatında doğuştan var olan bu dinamizm ve değişkenlik, toplumla girilen karşılıklı etkileşimin de katkısıyla, bölünemez bir bütünlük arz eden tek tek, biricik bireylerin gelişmesine zemin hazırlamaktadır (359). Kur’an’ın “emanet” olarak tanımladığı hedef, yani tüm insanların birlikte gerçekleştirerek paylaşacakları huzur, barış ve mutluluk dolu bir hayat; bu görevin üstesinden gelebilecek donanıma sahip bireylerin önüne konmuştur (33:72). Çünkü şeytanın desiselerine maruz kalan benliklerini sahip oldukları gerçek iman ve irade gücüyle ayakta tutabilen bireyler, sadece Allah’ın emanetinin gereğini yerine getirebilir. Bunun sebebi, benlik sahibi kişilere, yani bireylere, şeytanın gücünün yetmeyeceği gerçeğidir (16:99). Benlik yapısındaki düzen ve ahenk birtakım içsel ve dışsal faktörlere bağlı olarak bozulabilse de, birey olabilmeyi başarmış insanlar, tabiatlarındaki asli özelliklerine, –güçlü irade ve doğru algılayışlarının da yardımıyla–, tekrar Allah’a dönerek ve O’nu sürekli hatırlayarak birey olmanın yegâne anlamı olan benliklerini güçlendirebilir (361).</p>
<blockquote><p>Allah kulunun şirk koşmasını asla dilemez, ancak, onun düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına alarak şirk koşmasını da engellemez.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın insan kişiliğindeki hassas denge hâline işaret eden “takva” kavramı, dengedeki bozulmanın neden olabileceği olumsuz sonuçlara karşı bireyin kendisini muhafaza etmesini ifade etmektedir. Takva, insanın, birey olma bilinciyle, gerçeklik karşısında benliğini koruma gayreti içerisinde haddini aşmayarak dengeyi devam ettirmesidir (362). Kur’an, bazı dinlerde olduğu gibi Allah ile insan arasına herhangi bir aracının girmesine müsaade etmemektedir. Çünkü aksi, kişinin bireyselliğinin ihlali anlamına gelir. Onurlu birey, Allah’ın karşısında tek başına dimdik ayakta durabilme cesaretine ve gücüne sahip olmakla sorumludur: “Hiçbir kimsenin diğerinin adına bir şey yapamayacağı, hiçbir aracının kabul edilmeyeceği, hiçbir karşılığın alınmayacağı ve insanların hiçbir yardım görmeyecekleri kıyamet gününden sakınınız.” (2:48). Kıyamet günündeki durumu tasvir eden benzeri ayetlerdeki manzara, bireyselliğin ve tekbaşınalığın doruk noktası olarak görülebilir. Böyle bir güne hazır olmanın ön şartı, birey olmayı başarabilmektir. Kur’an böylece, kabileciliğin ve kavmiyetçiliğin hüküm sürdüğü bir toplumsal yapı içerisinde değersizleşen insan onurunun yeniden hak ettiği düzeye çıkabilmesi için, bireyin evrendeki konumuyla ilgili bilinç düzeyini yükseltmeyi hedeflemektedir. Kur’an’ın idealize ettiği insanlık projesinde bireyler, birbirinden kopuk ve ilintisiz monadlar gibi hareket eden varlıklar değildir. Tam tersine, kendisi için istediğini bir başkası için de istemedikçe gerçek bir mümin olamayacağı bilinciyle sürekli iyinin ve güzelin elde edilmesinin peşinde koşan kimselerdir (363).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hak varsa sorumluluk da var</strong></p>
<blockquote><p>Baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Allah tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255).</p></blockquote>
<p>Yeryüzünün halifesi seçilerek yönetme emaneti kendisine tevdi edilen insan, elbette bu emaneti ifa edebilecek haklar sistemiyle desteklenmiştir. Ancak, olay haklardan ibaret olmayıp bu haklar sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. İstisnai durumlar ve dezavantajlı kişiler hariç, hakkın söz konusu olduğu yerde sorumluluk da zorunlu olarak söz konusu olur. Sadece haklardan söz edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p>
<p>Hakkın aynı zamanda bir ‘vecibe’ boyutunun bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Zira, bahşedilen bir hakkın kullanımı insanın keyfine kalmış bir husus olmayıp kişinin o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de. Bu yüzden, alacağı bir haktan feragat etmek kişi için faziletli bir davranış sayılırken, vecibe olan bir haktan feragat etmek görevini ihmal etmek ve sorumsuz davranmak anlamına gelir, bu yüzden de cezalandırılır. Batı dünyasında ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri, başta her şeyi yaratan, hak bilincini bahşeden Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından, insanlığın derdine deva olamamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sadece Allah’a kul olmak </strong></p>
<p>Hak ve sorumluluk dengesini gözeten hakiki bir özgürlük anlayışı, ancak, Allah’a kul olmakla elde edilebilir. Zira, Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur. Sadece Allah’a kul olan, O’nun vaz’ettiği zamanlar ve mekânlar üstü ezeli ve ebedi ilkelere riayet eden insan, yaratılmış, kurgulanmış hiç bir gücün önünde eğilmez, insanın özgürlüğünü ipotek altına almaya çalışan, onu köleleştirerek sömürmek isteyen tüm odaklara karşı mücadele etme hak ve vecibesini bütün benliğiyle hisseder ve bu yolda bir ömür mücadele eder.</p>
<p>Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı hoca, En’âm Sûresi’ndeki “Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı&#8230;” ayetinin tefsirini yaparken (6:107), Yüce Allah’ın kulunun şirk koşmasını asla dilemediğini, zira şirki büyük bir zulüm olarak tanımladığını, ancak, insanın şirk koşmasını da engellemediğini, düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına almadığını izah eder (Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları, İstanbul 2013: 6/466-467).</p>
<p>Hz. Peygamber de (s) insanların dine girmesi için zorlayıcı tedbirler almamıştır. Çünkü onun görevi mesajı ulaştırmaktı, kabul ettirmek değil: “Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Onlara &#8216;zor ve baskı&#8217; kullanacak değilsin.” (88:21-22).  Zira, baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Yaratıcı tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255). Bu yüzden Yüce Allah, dinden dönen mürtedler hakkında dünyada bir yaptırım uygulanmayıp o kişilerin Kendisine havale edilmesini istemektedir (4:137). İşte Kur’an insana bu denli geniş bir özgürlük alanı tanımaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çarpık kadercilik anlayışı </strong></p>
<p>Kur’an’ın “kendi elleriyle kazandıkları yüzünden” diyerek insanın sorumluluğunda olduğunu açıkça ifade ettiği eylemlerini İslam tarihi boyunca ‘kader’e havale edenler hep olmuştur. Oysa, Allah “Bir topluluk kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (11:13) buyurmuş, bireysel ve toplumsal değişimden insanı sorumlu tutmuştur. Allah Rasulü (s) bu âyetin tefsiri sadedinde “Nasıl olursanız, öyle idare olunursunuz.” buyurmuştur. İsrâ Sûresi’ndeki “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” (17:73) âyetiyle eylemlerin sorumluluğu açıkça insana verilmişken, asırlar boyunca İslam dünyasında, tıpkı müşriklerin düşündüğü gibi “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık.” (6:148) şeklindeki batıl savunmayla özdeş addedilebilecek çarpık bir kader anlayışı yayılma alanı bulabilmiştir.</p>
<p>Gerek batıda üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin, gerekse İslam dünyasında on dört asır boyunca oluşan hak söylemlerinin Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmesi ve Müslümanların ve tüm insanlığın dikkatine sunulması ehem bir vecibe olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
