<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz. Süleyman Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/hz-suleyman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/hz-suleyman/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Dec 2017 19:00:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KUDÜS’ÜN TARİHÎ TECRÜBESİNDEN DERS ALABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2017 18:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülmelik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b. Tolun]]></category>
		<category><![CDATA[Alkame b. Mücezziz]]></category>
		<category><![CDATA[Artuklu Beyi Belek]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbil Kralı Nebukadnezzar]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Buhtunnasr]]></category>
		<category><![CDATA[Dâvûd]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü Beyti’l-Makdis]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü’l-Kuds]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[Geç Bronz]]></category>
		<category><![CDATA[Geldemar]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[Harput Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Herod]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî]]></category>
		<category><![CDATA[İmâdüddin Zengî]]></category>
		<category><![CDATA[İşbîliye]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Jüpiter Capitolina]]></category>
		<category><![CDATA[Kral Yehoyakim]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsal Mezar Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Leys b. Sa‘d]]></category>
		<category><![CDATA[Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Makedonyalı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Aksâ]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Harâm]]></category>
		<category><![CDATA[mi‘rac]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Memluk Sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî]]></category>
		<category><![CDATA[Musul]]></category>
		<category><![CDATA[Nasr b. İbrâhim el-Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Nasriyye Medresesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Harman]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin-i Eyyubi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Sevilla]]></category>
		<category><![CDATA[Süfyân es-Sevrî]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye Eyyûbîleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tankred]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[Tolunoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tus]]></category>
		<category><![CDATA[Üç İlâhî Din]]></category>
		<category><![CDATA[Yahuda Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yebusiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yeruşalayim]]></category>
		<category><![CDATA[Zerubbabel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=593</guid>

					<description><![CDATA[Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve takdirlerine sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kudüs’ün Her Üç İlâhî Dindeki Önemini Hesaba Katmak </strong></p>
<p>“Üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan ve kutsal sayılan Kudüs şehri milâttan önce XIV. yüzyıldan bu yana; Urusalim, Yeruşalem, Dârüsselâm, Moriya, Yebus, Sion, Dâvûd’un Şehri, Ariel, İliya, Medînetü Beyti’l-Makdis gibi isimlerle anılmıştır.</p>
<p>Lut gölünün bulunduğu çukur alanın batısında ve bu alandan fay diklikleriyle ayrılmış olan Yahudiye platosunun dalgalı yüzeyi üzerinde kurulmuştur. Lut gölüne 24, Akdeniz kıyılarına kuş uçuşu mesafe olarak 52 km. uzaklıkta bulunan şehrin deniz seviyesinden yüksekliği Harem-i Şerif’te 747 metredir (s.323).</p>
<p>Kendisine adalet yurdu, inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri, Allah’ın şehri, orduların rabbinin şehri, mukaddes şehir gibi isimler verilmiş şehrin Arapçadaki adı olan “bereket, mübarek olmak” mânasındaki “Quds”ün bu son isimden geldiği belirtilmektedir.</p>
<p>Kur’an’da Kudüs ismi geçmediği gibi İslâm kaynaklarında bu şehrin adı olarak zikredilen diğer isimlere de rastlanmamaktadır. Ancak müfessirler, Kur’an’daki “el-Mescidü’l-Aksâ” (el-İsrâ 17/1), “mübevvee sıdk” (Yûnus 10/93) ve “el-arzü’l-mukaddese” (el-Mâide 5/21) gibi tabirlerle ya Kudüs’teki Beytülmukaddes’in (Taberî, XV, 16-17) ya da genellikle söz konusu şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişlerdir (Fahreddin er-Râzî, XI, 196-197). Öte yandan Elmalılı Muhammed Hamdi âyette geçen el-Mescidü’l-Aksâ’nın Beytülmakdis, mübarek kılındığı haber verilen çevresinden de Kudüs ve civarı olduğunu söylemektedir (Hak Dini, IV, 3144-3145). Mescid-i Aksâ tabiri, İslâm’ın ilk dönemlerinde bazan Kudüs için de kullanılmakla birlikte asırlar boyunca bununla özellikle Harem-i Şerif kastedilmiştir (s.324).</p>
<p>Resûl-i Ekrem’in sağlığında belli bir dönem için Kudüs’ün kıble olarak tercih edilmesi, müslümanların bu şehri dinî bir merkez olarak görmelerinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Kudüs, Hz. İbrâhim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı, mukaddes olarak da tanımlanan bir bölgede bulunması, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği Beytülmakdis’i barındırması, İsrâiloğulları’nın ve onlara gönderilen peygamberlerin mücadelelerine mekân olması açısından semavî dinler geleneğinde önemli bir yere sahip olmuştur.” (s.326).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlık Ayıbı: En Kıdemli Yerleşim Yerlerinde Bile Barışı Tesis Edememek </strong></p>
<p>“Kudüs’ün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Şehirde bulunan <strong>milâttan önce IV. binyıl</strong>a ait çömlekler, bu binyılın son bölümünde şehrin güneydoğu kısmında bir kavmin yaşadığını, ilk ve orta Bronz çağına ait bulgular, III. binyılda ve II. binyılın ilk devirlerinde Hiksoslar dönemi ve öncesinde bu bölgede insanların bulunduğunu göstermektedir. İslâm tarihçilerine göre ilk kurucuları Amâlika olan Kudüs şehri, tarih sahnesine ilk defa Erken Bronz çağında diğer bazı eski Ken‘ân şehirleriyle birlikte çıkmıştır. XIX ve XVIII. yüzyıllara ait Mısır metinlerinde Kudüs bir Ken‘ân site devleti olarak zikredilir.</p>
<p>Kudüs (Yeruşalayim) adı Tevrat’ta hiç geçmemektedir. Tevrat’ta bahsedilen Salem şehrinin Kudüs olduğu yolundaki geleneksel görüş doğru ise Eski Ahid’de şehirden ilk defa Hz. İbrâhim’in çağdaşı olan ve onunla görüşen Kral Melkisedek sebebiyle bahsedilmektedir (Tekvîn, 14/18).</p>
<p>Geç Bronz çağında (m.ö. XV. yüzyıl civarı) Filistin’e gelen Hurriler Kudüs’te yeni yapılar inşa etmişlerdir…</p>
<p>Mısır’dan çıktıktan ve çölde kırk yıl kaldıktan sonra Yeşu önderliğinde Filistin topraklarına giren İsrâiloğulları kendilerine saldıran Kudüs Kralı Adonitsedek ve müttefiklerini mağlûp etmiş, fakat Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e girmemişlerdir (Yeşu, 10/1-43). Ken‘ân diyarının İsrâiloğulları arasındaki taksimatında Kudüs Bünyamin sıbtına düşmüşse de (Yeşu, 15/8) Dâvûd’un şehri alışına kadar Yebusiler’in elinde kalmıştır… (s.324).</p>
<p>Dâvûd bütün İsrail’e kral olunca Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e karşı harekete geçip Sion Hisarı’nı almış ve buraya Dâvûd’un Şehri adını vermiştir. Kudüs’ü krallığın merkezi yapan Dâvûd şehri güçlendirmiş, Yebusiler’in Zion (Sion) dedikleri hisarı yeniden imar etmiş, kendisine bir ev yaptırmış, orayı dinî bir merkez haline getirmek istemiş ve bunun için ahid sandığını Kudüs’e getirterek sarayına yakın bir yerdeki çadıra yerleştirmiştir. Hz. Dâvûd’dan sonra oğlu Süleyman yedi yıl içinde Kudüs’te muhteşem bir mâbed (Mescid-i Aksâ) inşa etmiş, ayrıca kendisine bir saray yaptırmış, ahid sandığını bulunduğu yerden alarak mâbeddeki özel yerine koymuş, Kudüs’ün çevresine duvar çektirmiştir. Hz. Süleyman’ın vefatı üzerine krallık ikiye bölününce Kudüs güneydeki Yahuda Krallığı’nın merkezi olmuştur…</p>
<p>Kral Yehoyakim zamanında Bâbil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) Kudüs’e girerek kralı emri altına almış, pek çok insanla birlikte mâbedin değerli eşyalarını da götürmüştür…</p>
<p>Bâbil esareti sonrasında Kudüs Pers hâkimiyetine girmiş (m.ö. 538), ardından Makedonyalı Büyük İskender şehri almış (332), onun 323’teki ölümünü takiben şehir çeşitli savaşlar görmüş, önce Mısırlı Ptolemaioslar, daha sonra 198’den itibaren Selefkiler şehre hâkim olmuşlardır… Helenistik dönemin (332-63) ardından 63 yılında Pompeus Kudüs’ü işgal etmiş, şehri kuşatan duvarların bir kısmını yıktırmış, Crassus 54’te mâbedi yağmalamış, 40 yılında Partlar şehri ele geçirmiş, Büyük Herod 37’de şehri alıp duvarları onarmış, çeşitli yapıların yanında mâbedi yeniden inşa etmiştir…</p>
<p>Hz. Süleyman’ın, arkasından Zerubbabel’in, daha sonra Herod’un inşa ettirdiği mâbedlerin yerine Jüpiter Capitolina’ya ithaf edilen bir tapınak, ardından Merkad-i Îsâ Kilisesi’nin inşa edileceği yere de Afrodit Mâbedi yapılmıştır. Şehre girmeye kalkışan yahudilere ölüm cezası konmuş, ancak İmparator Konstantinos bu yasağı kaldırmıştır…</p>
<p>Hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın sözlerine hürmeten (Matta, 24/2) Süleyman Mâbedi’ni yeniden inşa etmeyi reddettiklerinden burası müslümanların fethine kadar harabe halinde kaldı. 614’te Sâsânîler tarafından işgal edilen Kudüs’ü 629’da Bizans İmparatoru Herakleios kurtarmış ve İranlılar’dan geri aldığı kutsal haçı Kudüs’teki yerine koymuş, şehir 638’de müslümanlar tarafından fethedilmiştir.” (s.325).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ve Merhamete Dayalı Bir Yönetim Tesis Edebilmek </strong></p>
<p>“… Kudüs’te bir cami inşa edilmesini emreden Hz. Ömer kadı olarak tayin ettiği Ubâde b. Sâmit’ten halka İslâm’ı öğretmesini istedi. Filistin’in fethinden sonra bölgenin yarısının yönetimini verdiği Alkame b. Mücezziz’e Kudüs’ü idare merkezi yapmasını tavsiye etti. Hz. Osman da Kudüs’e önem verdi ve Silvan bahçeleri gelirlerini şehrin fakir halkına vakfetti. Yahudi, hıristiyan ve müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Kudüs’ün fethinin ardından birçok sahâbî ve tâbiîn şehri ziyaret etmiş, bir kısmı buraya yerleşmiştir. Bazı sahâbîlerin Kudüs’te medfun olduğu bilinmektedir.</p>
<p>… Emevîler devrinde Kudüs’te yapılan en önemli imar faaliyeti Kubbetü’s-Sahre ve Mescid-i Aksâ’nın inşası olmuştur. Abdülmelik tarafından yaptırılan ve İslâm mimarisinin en güzel eserlerinden biri olan Kubbetü’s-sahre’nin inşa sebebi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş ve büyük tartışmalar yapılmıştır. Ya‘kûbî’nin eserinde (Târîh, II, 261) ve diğer bazı kaynaklarda Abdülmelik’in müslümanları hac için Mekke yerine Kudüs’e yöneltmek amacıyla bu eseri inşa ettirdiği kaydedilmektedir. Ancak, bazı tarihçiler Abdülmelik döneminde de hac için Mekke’ye gidildiğini belirterek buna karşı çıkmışlardır (s.327).</p>
<p>Makdisî, Abdülmelik’in müslümanların Bizans’tan aldıkları merkezlerdeki görkemli kiliseler karşısında duydukları ezikliği gidermeyi amaçladığını belirtir. Kudüs’teki diğer önemli mimari eserlerden Mescid-i Aksâ, Abdülmelik veya oğlu Velîd tarafından inşa edilmiştir…</p>
<p>Abbâsîler’in iktidara gelmesi ve Bağdat’ın başşehir olmasıyla Suriye ve Filistin bölgeleri nisbeten geri planda kaldıysa da Kudüs, İslâm dünyasında Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir olma özelliğini sürdürdü…</p>
<p>Kudüs, II. (VIII.) yüzyılda önemli bir ilim ve öğretim merkezi haline geldi. Evzâî, Süfyân es-Sevrî, Leys b. Sa‘d ve Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî şehri ziyaret ederek dersler verdiler. Aynı yüzyılda Râbia el-Adeviyye, Bişr el-Hâfî ve Serî es-Sakatî gibi sûfîlerin Kudüs’te bulunması şehri sûfîler için de cazip hale getirdi. Abbâsîler döneminde Kudüs hem dinî ve ilmî gaye ile hem ziyaret ve ticaret amacıyla gelen birçok kişinin güven içinde uğradığı bir şehir haline geldi. Bununla birlikte bazan salgın hastalık, deprem ve Me’mûn döneminde yaşanan kıtlık gibi tabii âfetlerden, ayrıca isyanlardan etkilendi. Özellikle Mu‘tasım-Billâh zamanında Filistin bölgesinde çiftçileri etrafına toplayan Ebû Harb el-Müberka‘ el-Yemânî liderliğindeki ayaklanma sırasında büyük zarar gördü. İsyancıların şehre girmesi üzerine halk şehirden kaçtı ve üç dine ait ibadet mekânları âsiler tarafından tahrip edildi.</p>
<p>Mısır’da <strong>Tolunoğulları</strong> hânedanını kuran Ahmed b. Tolun 264’te (878) Filistin’i alınca Tolunoğulları’nın eline geçen Kudüs uzun bir süre Kahire merkezli devletlerin idaresinde kaldı…</p>
<p><strong>Fâtımîler</strong> devrinde Kudüs’te tıp alanında büyük gelişmeler oldu ve Muhammed b. Ahmed et-Temîmî’nin de aralarında bulunduğu birçok tabip burada yetişti. Şehirde açılan bîmâristanın zengin vakıfları bulunuyor, hastalar burada ücretsiz tedavi ediliyordu. IV. (X.) yüzyılın sonlarında İsmâilî daveti yaygınlaştırmak amacıyla şehirde bir dârülilim kuruldu. V. (XI.) yüzyılın ilk yarısında Filistin’de ardarda meydana gelen depremler Kudüs’ü de etkiledi. 407’de (1016) yıkılmış olan Kubbetü’s-Sahre ve 424’teki (1033) büyük depremde zarar gören Mescid-i Aksâ, Halife Zâhir el-Fâtımî tarafından yeniden inşa edildi. Fâtımîler devrinde 424 (1033) ve 456 (1064) yıllarında şehrin surları ve kaleleri saldırılara karşı yeniden gözden geçirilip onarıldı… (s.329).</p>
<p><strong>Selçuklular</strong>’ın Kudüs’e hâkim oldukları yirmi beş yıl içerisinde şehir Sünnî çizgide önemli ilmî gelişmelere sahne oldu. Şâfiî âlimlerinden Nasr b. İbrâhim el-Makdisî, Nasriyye Medresesi’ni kurdu, onun ardından bir Hanefî medresesi kuruldu. Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî, Hanbelî mezhebi doğrultusunda dersler verdi. Bu dönemde İslâm dünyasının çeşitli yörelerinden çok sayıda meşhur âlim Kudüs’e gelmeye başladı. Bunlar arasında Endülüs’ten İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî, Tus’tan Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve İşbîliye’den (Sevilla) Ebû Bekir İbnü’l-Arabî de bulunmaktaydı. 486’da (1093) Kudüs’ü ziyaret eden ve üç yıl süreyle burada kalan Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Mescid-i Aksâ’da müslümanların kendi aralarında veya hıristiyan ve yahudilerle ilmî tartışmalar yaptıklarından bahseder.</p>
<p>Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta da kutsal sayılması, Hz. Peygamber’in mi‘rac için Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi (isrâ), müslümanların ilk kıblesi olması ve Kur’an’da atıflarda bulunulmuş olması gibi sebeplerle Kudüs’ün İslâm toplumlarında her zaman önemli bir yeri olmuştur. Bu sebeple Kudüs’ün faziletlerine dair bazan zayıf veya uydurma rivayetlerin de yer aldığı “Fezâilü’l-Kuds” (Fezâilü Beyti’l-Makdis) literatürü oluşmuştur.” (s. 329).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Haçlılar Dönemindeki Acı Tecrübelerden Gereken Dersi Çıkarabilmek </strong></p>
<p>“I. Haçlı Seferi’ne katılan ordular, yaklaşık üç yıl süren yürüyüşten sonra 7 Haziran 1099 Salı sabahı o sırada Fâtımîler’in elinde bulunan Kudüs’ün karşısındaki en yüksek noktaya ulaştılar… Beş hafta süren kuşatmadan sonra şehir düştü (23 Şâban 492 / 15 Temmuz 1099). Tankred’in sancağı Kubbetü’s-sahre’ye asıldı. Tankred burasını kutsal bir yer olmasına aldırış etmeden yağmaladı. Bu arada halkın bir kısmı korku içinde şehrin henüz düşmeyen güney mahallelerine doğru kaçmaya başladı… Vali ve adamları Kudüs’ten canlı olarak çıkan tek müslüman grup oldu. (s.329).</p>
<p>Müslümanlar 17 (638) yılında Kudüs’ü fethettiklerinde Halife Ömer hıristiyanlara can ve mal güvenlikleri konusunda söz vermiş, onların haklarını belirten bir anlaşma imzalamış, Haçlılar ise tam aksine bir davranışla şehirde bulunan bütün müslümanları, hatta müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Mûsevîler’i öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdir. Haçlılar evlerde, camilerde ve yollarda bulunan herkesi kadın, çocuk demeden öldürdüler. Mescid-i Aksâ’ya sığınmış olanlar da kılıçtan geçirildi…</p>
<p>Haçlılar Kudüs’te bütün müslüman eserlerini de yağmaladılar. Kubbetü’s-sahre ve Mescid-i Aksâ’daki değerli eşya tahrip edildi, çalınıp götürüldü. Camiler kiliseye çevrildi veya başka maksatlarla kullanıldı. Zaman içinde yeni kiliseler yapıldı. Kutsal Mezar Kilisesi tekrar inşa edildi. Kudüs kralları bu kilisede gömüldüler. Kilisenin güneyinde bulunan ve Vaftizci Yahyâ’ya nisbet edilen kilise ile hacıların konakladığı misafirhane ve hastahane büyütülerek içinde 1000 kişiyi barındıracak bir hastahane ve bir kilise inşa edildi. Burası Hospitalier Şövalye Tarikatı’nın yönetimine verildi. Kubbetü’s-sahre’nin üzerine haç dikildi ve o zamana kadar açıkta duran kayanın (kutsal taş) üstü örtülüp üzerine bir mihrap oturtuldu. Mescid-i Aksâ Camii’nde değişiklikler yapılarak kralların sarayı haline getirildi. Yanı başındaki yer ise Templier tarikatının kullanımına verildi. Bunun dışında şehirde fazla değişiklik olmadı. Kudüs genelde eski görünüşünü korumakla birlikte tam bir hıristiyan şehri haline geldi. Müslüman ve yahudilerin şehirde sürekli kalmasına izin verilmedi. (s.330).</p>
<p>… II. Baudouin, 1123’te Artuklu Beyi Belek’e esir düşüp Harput Kalesi’nde hapsedilince Kudüs Krallığı bir yıl Geldemar tarafından yönetildi.</p>
<p>… Musul ve Halep hâkimi atabek İmâdüddin Zengî, 24 Aralık 1144’te Urfa’yı fethederek buradaki Haçlı Kontluğu’na son verdi. Böylece ilk kurulan Haçlı devleti ortadan kalkmış oldu. Bu gelişme üzerine Kudüs Krallığı ve diğer Haçlı devletleri sıranın kendilerine de geleceği korkusuyla paniğe kapıldılar (s.330).</p>
<p>… Mi’raç kandiline denk düşen 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Selâhaddin Kudüs’e girdi. Haçlılar’ın seksen sekiz yıl önce kana buladıkları şehirde hiçbir taşkınlık yapılmadı; müslümanlar zafer sevincini olgunluk içinde kutladılar. Haçlılar Kudüs’ten çıkıp giderken Ortodoks ve Ya‘kūbî hıristiyanlar şehirde kaldı. Mûsevîler’in de şehre yerleşmesine izin verildi. Hıristiyanlara ait kutsal yerlerin idaresi Ortodoks kilisesine teslim edildi (s.331). Bir süre Kudüs’te kalan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Haçlılar tarafından saray olarak kullanılan Mescid-i Aksâ’yı camiye çevirdi ve Templier tarikatının yaptığı değişiklikleri ortadan kaldırdı. Nûreddin Mahmud’un Halep’te yaptırdığı minberin getirilmesini emretti. Şehrin idaresini düzene koyduktan sonra 24 Şâban 583’te (29 Ekim 1187) Sûr şehrine hareket etti. Selâhaddîn-i Eyyûbî devrinde surlar tamir ettirildi ve önlerine derin hendekler kazıldı. Burçlar inşa edildi. Sultan Kudüs’ün idaresini Fakih Ziyâeddin Îsâ’ya verdi, onun 1189’da ölümü üzerine de yerine Hüsâmeddin en-Necmî getirildi. Kudüs’ten ayrılan Haçlılar hâlâ ellerinde bulunan Sûr, Trablus, Antakya gibi şehirlerde kümelendiler. Kudüs Krallığı bir asır daha Suriye’nin kıyı şehirlerinde Akkâ merkez olmak üzere varlığını sürdürdü (s.332).</p>
<p>… Daha sonraki yıllarda da Kudüs’ü ele geçirmeye uğraşan Haçlılar’ın girişimleri başarıya ulaşmadı. el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler, Suriye Eyyûbîleri’ni ve müttefikleri Haçlılar’ı Gazze dışında yaptıkları savaşta bozguna uğrattılar (Cemâziyelevvel 642 / Ekim 1244). Böylece Kudüs kesin olarak Haçlılar’ın elinden çıkmış ve Mısır Eyyûbîleri’nin hâkimiyetine girmiş oldu. Haçlılar’ın 1099’da Kudüs’ü ilk alışından 145 yıl sonra şehir Türkler’in eline geçmişti.” (s.332).</p>
<p>Mısır Memluk Sultanları ve Osmanlı Devleti dönemlerinde Kudüs’ün yaşadığı barış sürecine ilişkin bölümlerini sonraki yazımızda aktaracağız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, <strong>“Kudüs” maddesi</strong>, TDVİA, c. 26, s. 323-338, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Ömer Faruk Harman; “<strong>Kudüs: Üç İlâhî Dinde De Önemli Bir Yere Sahip Olan ve</strong> <strong>Kutsal Sayılan Şehir</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 323-327, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Casim Avcı; “<strong>Kudüs: Fethedilişinden Haçlı İstilâsına Kadar</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 327-329, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Işın Demirkent; “<strong>Kudüs: Haçlılar Dönemi</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 329-332, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞÛRANIN TARİHTEKİ YAPICI İŞLEVİNİ HATIRLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Oct 2017 09:22:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah b. Zübeyr]]></category>
		<category><![CDATA[AtinaIspartamâna]]></category>
		<category><![CDATA[âyan]]></category>
		<category><![CDATA[Bağlarbaşı Kültür Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[Encümen-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs Emevîleri]]></category>
		<category><![CDATA[eşraf]]></category>
		<category><![CDATA[Hafsî sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Halife Mansûr]]></category>
		<category><![CDATA[Hârûn]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hilal Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hasan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[idarîsiyasî]]></category>
		<category><![CDATA[İfk olayı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[kabile reisleri]]></category>
		<category><![CDATA[kumandanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlikî fakihleri]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Meşveret]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[MekkeEski Türk devletlerihıristiyanlarKatolikRomasenatomeclisRoma]]></category>
		<category><![CDATA[meşûremüşâvereistişâreMeşveretşevrİslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Muâviye b. Ebû Süfyân]]></category>
		<category><![CDATA[Murâbıt sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer b. Abdülazîz]]></category>
		<category><![CDATA[PalmiraDârünnedve]]></category>
		<category><![CDATA[Raşid Gannuşi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Sebe Kraliçesi Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[şûra yöntemi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Kübrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Üsâme b. Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[yöneticiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=572</guid>

					<description><![CDATA[20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın şûrayı merkeze alan bir din olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın <u>şûrayı merkeze alan bir din</u> olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve adaletin ikamesi için silahla değil aklımızla cihat etmemiz gerektiğini hatırlattı. Biz de bu büyük düşünürümüzün izinden giderek bu haftaki yazımızda şûranın tarih boyunca nasıl yapıcı/inşa edici bir işlev üstlendiğini hatırlatmak istedik.</p>
<p>Çok katmanlı müzmin sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin tarihte nasıl kurumsallaştığını ve ne gibi işlevler gördüğünü Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Danışma yöntemiyle sorunu açığa çıkarmak ve en isabetli çözümü ortak akılla belirlemek</strong></p>
<p>“Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki <strong><em>şûrâ</em></strong>; fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde <u>yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere </u><strong><u>danışıp</u></strong><u> onların eğilimlerini göz önünde bulundurması</u>nı ifade eder. Şûra ile aynı kökten (<em>şevr</em>) türeyen birçok kelimenin “bir şeyi bulunduğu yerden alma ve <u>açığa çıkarıp görünür hâle getirme</u>” mânasında birleştiği, özellikle balın kovandan çıkarılması işini anlatmak için bu kökten gelen kelimelerin kullanıldığı ve danışma işinin de bir meselede isabetli karara varabilmek amacıyla kişilerin fikirlerinin açığa çıkmasını sağlamaktan ibaret olduğu dikkate alındığında şûranın terim anlamıyla kök anlamı arasında <u>semantik ilişki</u>nin bulunduğu söylenebilir. <em>Meşveret, meşûre, müşâvere, istişâre </em>ve <em>teşâvür</em> de <em>şûrâ</em> ile aynı anlamdadır. Şûra kelimesi ayrıca “üzerinde ortaklaşa görüş beyan edilen iş” mânasına geldiği gibi görüş bildiren kimseler topluluğunu (<em>ehlü’ş-şûrâ</em>) belirtmek için de kullanılmaktadır (s.230).</p>
<p>Uygulanma biçimi ve ölçüsü değişmekle birlikte <strong>yöneten-yönetilen</strong> ayrışmasının ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren hemen bütün toplumlarca bilinen şûra yönteminin en eski örnekleri arasında yer alan eski Yunan şehir devletlerindeki uygulamalar siyaset biliminde özel ilgiye konu olmuştur. Zira bunların en önemlileri olan <strong>Isparta ve Atina</strong>’da siyasî iktidar çeşitli seviyelerde <strong>meclisler</strong> yoluyla ve paylaşılarak kullanılmaktaydı. <strong>Roma</strong> devlet düzeni içinde başta <strong>senato</strong> olmak üzere her dönemde yasama, yürütme ve yargılama alanlarında ya da bazı yöneticilerin seçiminde istişarî veya bağlayıcı yetkileri olan çeşitli meclislere yer verilmiştir. İslâm öncesi dönemde bilhassa Katolik hıristiyanlarda bir kısım dinî meselelerin tartışılıp çözüme bağlanması için yüksek düzeyde din adamlarının “konsil” adı verilen toplantıları da bir tür şûra kabul edilebilir…</p>
<p>Eski Türk devletlerinde hükümdarların çok sayıda danışman bulundurduğu ve birer danışma kurumu olarak kurultayların düzenlendiği bilinmektedir. İslâm öncesi dönemde Araplar da gerek kurdukları krallıkların gerekse şehir devletlerinin ve aşiretlerin yönetiminde şûra yöntemine başvurmuştur… Araplarda kabile reisi, kabileyi ilgilendiren meselelerde aşiret şeyhleriyle kabile meclisine danışıp karar vermekle yükümlüydü. Mekke’nin siyasî ve idarî işleri Dârünnedve’den yürütülüyordu… Palmira’da da (Tedmür) benzer bir meclis vardı.” (s.230).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın emrine ve Rasulullah’ın örnekliğine uygun bir şûra modeli oluşturabilmek</strong></p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’in 42. sûresi Şûrâ adını taşıdığı gibi bu sûrenin 38. âyetinde <em>şûrâ</em> kelimesi geçmekte, ayrıca iki âyette aynı kökten türeyen “<em>teşâvür</em>” (2:233) ve “<em>şâvir</em>” (3:159) kelimeleri yer almaktadır. Bunlardan “karşılıklı danışma” anlamındaki <em>teşâvür</em>, çocuğun iki yıl dolmadan sütten kesilmesine eşlerin karşılıklı istişare ile karar verebileceklerini belirtmektedir. Ailevî bir meselede bile istişarenin emredilip eşlerin karara eşit düzeyde katılmasının aranması, ortak sorumluluk gerektiren konularda <u>tek taraflı iradeye dayalı uygulamanın uygun görülmediği</u>ni vurgulamaktadır (s.231).</p>
<p><em>Şâvir</em> kelimesini içeren âyette Hz. Peygamber’e iş hususunda müminlerle <strong>istişare</strong> etmesi <strong>emredilmiştir</strong>. Bu ifadeyle ilgili yorumlardan birinde esasen Resûl-i Ekrem’in danışmaya ihtiyacı bulunmadığı, ancak bu emirle kendileriyle istişare ederek müminlere değer verdiğini göstermesinin, böylece onların ihlâs ve itaatlerinin artıp güçlenmesinin amaçlandığı ileri sürülmektedir. Bir diğer yaklaşım müşavereyi Resûlullah’ın müslüman topluma <strong>örnek olma</strong> konumuyla açıklamaktadır. Daha dikkate değer bir görüş ise söz konusu müşavere emrini, Hz. Peygamber’in akıl yönünden üstünlüğünü teslim etmekle birlikte, onun dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip bulunmadığı ve <u>başkalarının fikir ve birikimlerinden de yararlanma</u>ya ihtiyaç duyabileceği biçiminde yorumlanmaktadır.</p>
<p>Şûra kelimesinin geçtiği âyet, “<em>Onların işleri aralarında şûra iledir</em>.” biçiminde bildirmeli (<em>ihbârî</em>) önerme yapısında sevk edilip ilk müslüman toplum bakımından bir <strong>övgü</strong> anlamı taşımakla birlikte âyetin aynı zamanda sonraki müslüman toplumlara yönelik bir <strong>istek</strong> öngördüğü, dolayısıyla şûranın müslüman toplumun bir <strong>karar alma yöntemi</strong> olarak belirtildiği açıktır. Şûranın müslümanların diğer temel nitelikleri (iman etme, namaz kılma, infakta bulunma ve zulmü engelleme) arasında zikredilmesi ve bu âyetin yer aldığı sûreye “<em>Şûrâ</em>” adının verilmesi de <u>şûraya atfedilen önem</u>in göstergesidir.</p>
<p>Öte yandan birçok âyette şûra kelimesi kullanılmadan <u>danışmanın önemi</u>ne dikkat çekilmektedir. Meselâ <strong>Hz. Mûsâ</strong>’nın, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi <strong>Hârûn</strong>’un kendisine yardımcı yapılması ve işine ortak edilmesi yönündeki duası (20:29-32), klasik literatürde devlet başkanının kendisiyle istişare edeceği “tefvîz veziri” tayininin meşruiyetini açıklama bağlamında değerlendirilmiştir. Bir diğer âyette ise <strong>Hz. Süleyman</strong>’ın kendisine itaat etmelerini isteyen mektubunu aldığında Sebe Kraliçesi <strong>Belkıs</strong>’ın halkın temsilcisi konumundaki kişilerden nasıl davranması gerektiği hususunda <u>görüşlerinin sorulduğu</u> bildirilmekte ve onların görüşlerini almadan hiçbir önemli meseleyi karara bağlamadığı yolundaki sözü nakledilmektedir (27:28-33). Bu olay, tarihsel süreç dikkate alındığında <u>iktidarın kullanımına toplumun temsilcilerinin katılması</u> hususunda önemli bir aşamaya işaret etmektedir.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devlet yönetiminde şûra yöntemini kurumsallaştırmak ve işlevsel kılmak </strong></p>
<p>“Hadislerde <em>şûra, meşveret, meşûre, istişare</em> ve <em>teşâvür</em> gibi kelimeler sözlük anlamlarıyla sıkça geçmektedir. Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından <strong>doğru karar almanın gerekli bir yöntemi</strong>” diye tanımlanmıştır (Tirmizî, “Fiten” 78). Hz. Peygamber müslümanlara şûrayı <strong>emrettiği</strong> gibi kendisinin de genel ya da özel işlerde ashabı ile görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem, ilk müslüman toplumun var olma mücadelesinde belirleyici önemdeki her kararı ashabı ile istişare ederek almıştır. Bunlar arasında Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının çeşitli aşamaları, Bey‘atürrıdvân ve Hudeybiye Antlaşması örnek verilebilir.</p>
<p>Hicretin 3. yılında (m.625) Kureyş’in savaşmak için Medine’ye yöneldiği öğrenilince <strong>Hz. Peygamber</strong>, Medine’de kalınıp savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını daha yerinde bulan çoğunluğun görüşüne uymuş ve savaş Uhud’da gerçekleşmiştir. Hudeybiye’de yapılan antlaşma sebebiyle hayal kırıklığı ve büyük üzüntü yaşayan sahâbîlerin Resûlullah’ın üç defa emretmesine rağmen kurbanlarını kesip tıraş olmak için kalkmamaları üzerine <u>eşi Ümmü Seleme ile konuşup tavsiyesine uyması</u> da belirtilmesi gereken ilginç bir örnektir. Mescide minber inşa edilmesi ve insanların namaza hangi usulle çağrılacağı gibi ibadetle ilgili bazı konularda da ashabı ile istişare eden Resûl-i Ekrem’in İfk olayında Hz. Ali ile Üsâme b. Zeyd’i çağırıp onların fikirlerini alması da onun istişare hususunda kişisel ya da toplumsal iş ayırımı yapmadığını gösterir. Ebû Hüreyre de Hz. Peygamber kadar <strong>istişareye önem veren bir kimse</strong> görmediğini söylemiştir (Tirmizî, Cihâd 35).</p>
<p>Hulefâ-yi Râşidîn halife/imam seçimi, vali tayini ve savaşa karar verilmesi gibi kuralları bilinen, fakat kişiye ya da olaya göre karara bağlanması gereken işlerle Kitap ve Sünnet’te hükmü bulunmayan toplumsal <strong>sorunların çözümünde</strong> Resûlullah’ı takip ederek <strong>şûra yöntemi</strong>ne uygun davranmıştır. Hz. Ebû Bekir’e biat edilmesi, dinden dönen ve zekât vermeyi reddeden kabile ve topluluklara savaş açılması, Kur’an’ın cem‘i ve Hz. Ömer’in halife olarak belirlenmesi <strong>Hz. Ebû Bekir</strong> döneminde <u>istişare yoluyla alınan önemli kararların örnekleri</u>ndendir (s.231).</p>
<p><strong>Hz. Ömer</strong> devlet teşkilâtının oluşturulması yanında yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin konularda sahâbenin önde gelenleriyle istişare etmiş, <strong>kararlar</strong> ancak <u>ortak bir yaklaşıma ulaşıldıktan ya da en azından ağırlıklı görüşün ortaya çıkmasından sonra yürürlüğe konulmuştur</u>. Hz. Ömer’in ashabın ileri gelenlerine Medine’nin uzağındaki yerlere yerleşme izni vermemesinin en önemli gerekçelerinden biri devlet yönetiminde şûra yöntemini <u>işlevsel</u> kılmaktı. Daha sonra sahâbenin başka merkezlere dağılmasıyla ortaya çıkan politik kargaşa onun bu öngörüsünün isabetini kanıtlamaktadır.</p>
<p>Ayrıca sahâbe dönemi icmâ örneklerinin ortaya çıkışında ve klasik icmâ teorisinin meydana gelişinde Hz. Ömer’in <strong>şûraya dayalı yönetim anlayışı</strong>nın ve bu usulle gerçekleştirdiği yasal düzenlemelerin etkili olduğu muhakkaktır. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifenin seçimi için oluşturduğu altı kişilik heyet İslâm tarihinde “<em>ehlü’ş-şûrâ/ashâbü’ş-şûrâ</em>” diye anılmış, bu heyetin seçilmesi ve çalışma şekli “<em>emrü’ş-şûrâ</em>” adıyla anılır olmuştur.</p>
<p><strong>Hz. Osman</strong>’ın ve Hz. Ali’nin hilâfetinde de <u>şûraya ilke düzeyinde bağlı kalındığı</u> söylenebilir. Meselâ Abdullah b. Sa’d, İfrîkıye’nin fethi için kendisine mektup yazınca Hz. Osman yanında bulunan ashabın ileri gelenlerine konuyu danışmış, 30 (650) yılında Kur’an’ın farklı şekillerde okunmasını ve tahrifini önlemek için Hafsa nezdinde bulunan nüshadan istinsah edilip bazı beldelere gönderilmesi meselesini ashabın önde gelenlerini bir araya getirip karara bağlamış, 34’te (654) fitne olayları başladığında bölge valilerini çağırıp onlarla istişare etmiştir.</p>
<p>Hz. Osman’ın şehid edilmesi üzerine hilâfeti kabule zorlanan <strong>Hz. Ali</strong>, bu işin <u>şûranın görevi</u> olduğunu söylemesine rağmen daha kötü hadiseleri önlemek için görevi kabul etmek durumunda kalmış, o da zaman zaman önemli kararların alınmasında ashaptan yanında bulunanlara ve ileri gelenlere danışmıştır. Ancak bu iki halife döneminde ortaya çıkan politik ayrışmalarla birlikte <u>şûranın genel bir siyaset yöntemi niteliğini kaybettiği</u> ve <u>işlerin kişisel inisiyatiflere bırakıldığı</u> görülmektedir. <strong>Muâviye</strong> b. Ebû Süfyân’ın <strong>Hz. Hasan</strong> ile anlaşırken hilâfet meselesinin kendisinden sonra bir şûraya bırakılmasını kabul ettiği rivayet edilir. <strong>Abdullah b. Zübeyr</strong>, Hicaz’da halifeliğini ilân ettiğinde hilâfeti şûra esasına döndürmeyi vaat ediyordu.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam tarihi boyunca geliştirilen şûra kurumları tecrübesinden istifade edebilmek</strong></p>
<p>“İslâm tarihi boyunca müslümanlar tarafından kurulan devletlerde hükümdara danışmanlık yapan çeşitli kurul ve kurumlar oluşturularak meşveret usulü işletilmeye çalışılmakla birlikte şûra genellikle <u>yönetim merkezlerinde bulunan kimselerin katılımıyla sınırlı</u> kalmıştır. Bilhassa Emevîler’le başlayan süreçte şûranın toplumun önde gelenleri (kabile reisleri, <strong>eşraf</strong>, âyan), <strong>yöneticiler</strong> ve ordu <strong>kumandanlar</strong>ı ile ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle, birlikte ya da ayrı, genel ya da özel biçimde gerçekleştirilmiştir (s.232).</p>
<p><strong>Ömer b. Abdülazîz</strong> döneminde ise şûrada sadece ulemâ ve fukaha bulunmaktaydı… Halife <strong>Mansûr</strong>’un <u>istişareden sonra hükmedeceğini ifade etmesi</u> Abbâsîler zamanında da şûra fikrinin korunduğunu göstermektedir. Irak, Horasan ve Mısır gibi bölgelerde de şûra heyetleri kurulmuştur. Endülüs Emevîleri’nde bir tür kazâî şûra gelişmiştir… <strong>Endülüs</strong>’te mülûkü’t-tavâif zamanında ortaya çıkan “<em>meşyeha</em>” ve Mağrib ile Endülüs’te kullanılan “<em>mele’</em>” terimleri de bir tür danışma meclisini ifade etmektedir. Murâbıt sultanları şûrayı vazgeçilmez bir prensip haline getirmişlerdi. <strong>Yûsuf b. Taşfîn</strong> devlet adamları ve Mâlikî fakihleriyle istişare etmeden karar almazdı. Hafsî sultanları devlet işlerinde kendi seçtikleri şeyhülâzamın başkanlık ettiği, din âlimleri ve devlet adamları arasından seçilen on şeyhten oluşan ve “<em>tabakâtü’l-aşere</em>” adı verilen bir şûraya danışırdı… (s.232).</p>
<p>Türkler müslüman olduktan sonra, devlet işlerini danışma yoluyla yürütme geleneklerini (kengeş, kurultay) İslâm’ın şûra prensibiyle kaynaştırmış, Büyük Selçuklular’da Dîvân-ı A‘lâ, Osmanlılar’da farklı dönemlerde uygulanan Meclis-i Meşveret, Encümen-i Şûrâ, Meclis-i Şûrâ, Şûrâ-yı Kübrâ, Şûrâ-yı Devlet, padişahın huzurunda yapılan Şûrâ-yı Saltanat gibi şûra meclisi modelleri uygulamış ise de müslüman ülkelerinde meşrutiyet ya da cumhuriyet şeklinde yapılanan sistemler kuruluncaya kadar hukukî bakımdan <u>en üst yöneticinin yetkilerini sınırlayan</u>, herkes için <strong>bağlayıcı kararlar alabilen</strong> ve bütün ülkeyi temsil eden şûra mekanizmalarının oluşturulabildiği söylenemez.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SÖZLERİN EN GÜZELİNE TÂBİ OLMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sozlerin-en-guzeline-tabi-olmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sozlerin-en-guzeline-tabi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2016 09:36:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[10:57]]></category>
		<category><![CDATA[17:110]]></category>
		<category><![CDATA[17:9]]></category>
		<category><![CDATA[2:256]]></category>
		<category><![CDATA[27:16-22]]></category>
		<category><![CDATA[3:103]]></category>
		<category><![CDATA[33:6]]></category>
		<category><![CDATA[41:26]]></category>
		<category><![CDATA[47:24]]></category>
		<category><![CDATA[5:110]]></category>
		<category><![CDATA[5:3]]></category>
		<category><![CDATA[73:4]]></category>
		<category><![CDATA[73:5]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerle İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Mübîn]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud Savaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=336</guid>

					<description><![CDATA[Allah Resûlü’nün Veda Haccı’nda ümmetine bıraktığı mirası olarak açıkladığı, Ramazan ayının inzaliyle değer kazandığı Kur’an-ı Mübîn ile ünsiyetimizi yıl boyunca sürdürme, ihtilaf ve sorunlarımızın çözümünde Kur’an’ı ana merci edinme azim ve bilinci geliştirmemize katkı yapması umuduyla, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yedi cilt halinde neşretmiş olduğu “Hadislerle İslam” isimli kıymetli eserin “Allah’ın Kitabı: Sözlerin En Güzeli” başlığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Allah Resûlü’nün</strong> Veda Haccı’nda ümmetine bıraktığı <strong>mirası</strong> olarak açıkladığı, Ramazan ayının inzaliyle değer kazandığı <strong>Kur’an-ı Mübîn</strong> ile ünsiyetimizi yıl boyunca sürdürme, ihtilaf ve sorunlarımızın çözümünde Kur’an’ı ana merci edinme azim ve bilinci geliştirmemize katkı yapması umuduyla, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yedi cilt halinde neşretmiş olduğu “<strong>Hadislerle İslam</strong>” isimli kıymetli eserin “Allah’ın Kitabı: Sözlerin En Güzeli” başlığı altında yer alan bilgileri uygun ara başlıklar ilave ederek özetle paylaşmakta yarar görüyorum:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kur’an’ı Rehber Edinebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın sayfalarını yüceltip kutsallaştırmak, ama diğer taraftan hükümlerini çiğnemek, “Allah’ın İpi”ne tutunmak değildir!</p></blockquote>
<p>“Kur’an Kıyamete kadar gelecek bütün kuşaklara hitap etmektedir. Zira “Gerçekten bu Kur’an <strong>en doğru yol</strong>a götürür.” (İsrâ, 17/9) şeklinde kendisini insanlığa tanıtan yüce Kitabımız tüm zamanlarda, tüm insanlara rehberlik edecek ve yol gösterecektir. Bundan dolayı Allah Resûlü Kur’an’ı, <strong>yolcuları uyaran bir rehber</strong>e benzetmektedir (HM17784 İbn Hanbel, IV, 183). Onun rehberliğinde hayatlarını sürdürenler asla yollarını şaşırmayacak, istikametlerini kaybetmeyeceklerdir. Çünkü o, kâinatı yoktan var eden Yüce Allah’ın ipi (<strong><em>hablullah</em></strong>) (Âl-i İmrân, 3/103), kopmak bilmeyen “sapasağlam kulp”tur (<strong><em>el-urvetu’l-vüskâ</em></strong>) (Bakara, 2/256). Zira Allah’ın Kitabı, kendisine tutunan için <strong>koruyucu ve kurtarıcı</strong>dır (DM3339 Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1). Şifa kaynağı, hidâyet rehberi ve rahmet vesilesidir (Yûnus, 10/57).</p>
<p>Kitaba sarılmak, ona tutunmak, onun rehberliğinde hayat yolculuğuna devam etmek ancak onun <strong>hükümlerini uygulamak</strong>la ve eksiksiz yerine getirmekle mümkün olmaktadır. Allah Resûlü, “Kur’an’ın haramlarını helal sayan, ona iman etmemiştir.” (T2918 Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 20) buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir. Bu çerçevede Kur’an’ın sayfalarını yüceltip kutsallaştırmak ama diğer taraftan hükümlerini çiğnemek, ona tutunmak değildir. Kur’an’ın süslü kılıflar içerisinde evlerin en mutena köşelerine yerleştirilip ele alındığında öpülüp baş üzerine konulması ancak ve ancak şekli saygının ifadesi ve tezahürüdür. Oysa Allah’ın insanlardan istediği ve Kur’an’ın gönderiliş gayesi bu değildir. O, süslü kılıflardan çok kalplerin derinliklerine yerleşmeli, onun içeriğine ve hükümlerine göre bir hayat sürülmelidir. Bu gerçeği Allah Resûlü, damadı Hz. Ali’ye şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p>“Allah’ın Kitabı’nda sizden öncekilerin bilgisi ve sizden sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O, (hak ile bâtılı birbirinden ayıran) kesin bir hüküm olup anlamsız boş söz ve oyun değildir. Allah onu terk eden zorbayı rezil eder. Her kim doğru yolu Allah’ın Kitabı’ndan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür. O, Allah’ın sağlam ipidir ve hikmet dolu sözleridir. O, dosdoğru yoldur&#8230; Ona dayanarak konuşan tasdik olunur. Onunla amel eden sevap kazanır, onunla hükmeden adaletli davranmış, ona davet eden doğru yola iletmiş olur.” (T2906 Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14).</p>
<p>Bütün bu gerçekler bir kenara bırakılır ve Kur’an hayatın dışına itilirse Peygamberin, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey haline getirdi.” (Furkân, 25/30) serzenişiyle karşı karşıya kalınabilir.” (Hadislerle İslam, s.548).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahyin Ağırlığını İdrak Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an süslü kılıflardan çok kalplerin derinliklerine yerleşmeli, onun içeriğine ve hükümlerine göre bir hayat sürülmelidir.</p></blockquote>
<p>“… Nihâyet “Bugün sizin için dininizi tamamladım.” (Mâide, 5/3) âyeti indikten ve Kur’an vahyi sona erdikten kısa bir süre sonra Peygamber Efendimiz (sav) hayata gözlerini yummuştur. O, Kur’an’ı ilk öğrenen, ilk okuyan ve ilk yaşayan insandı. “Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil, 73/5) âyeti, hemen hemen her gün aldığı vahiylerle hayatında tecelli etmişti. Vahyin ağırlığından kış günü boncuk boncuk terlemek, Allah’ın buyruklarını dinlemeye yanaşmayanların eleştirilerini göğüslemek ve bu uğurda sabredebilmek, onun görevi olmuştu. Kur’an’ı öğrenme ve insanlara ulaştırma görevindeki büyük özverisi, ümmeti ile arasında belki anne ve evlat ilişkisinden öte bir bağ kurulmasını sağlamıştı (Ahzâb, 33/6).</p>
<p>Peygamber Efendimizin (sav) en büyük mucizesiydi Kur’an. Hz.Süleyman’a kuşlarla konuşabilme (Neml, 27/16-22) ve rüzgârı yönlendirebilme (Sâd, 38/36) yeteneğini veren, Hz. İsa’ya ölüleri diriltme ve âmâları görür hale getirebilme (Mâide, 5/110) gücünü bahşeden Allah, son peygamberini de eşsiz kelâmı ile desteklemişti. Kur’an, <strong>bütün insanlara</strong> sesleniyor, onlara bilemedikleri ve aralarında tartıştıkları halde uzlaşamadıkları konuları öğretiyordu. Doğumdan öncesi veya ölümden sonrası gibi merak ettikleri meseleleri açıklıyor ve muhatapları üzerinde tarifi mümkün olmayan bir tesir bırakıyordu. Kur’an’ın sağladığı bu inandırıcılığı ve mucizevi etkiyi Allah’ın Elçisi (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle ifade buyurmuştu:</p>
<p>“Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah’ın vahyettiği vahiy (Kur’ân-ı Kerîm)dir. Mâide, 5/110 Bu sayede ben Kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.” (B7274 Buhârî, İ’tisâm 1).</p>
<p>Peygamberimiz (sav), Allah’ın kendisiyle gönderdiği hidâyeti ve ilmi, gökten inen bereketli yağmura benzetiyordu (B79 Buhârî, İlim, 20). İnsanı insan yapan değerlere hasret Mekke halkı, aradığı saf ve temiz dini Kur’an’da buluyor, onun olağanüstü anlatım üslûbu karşısında hayran kalıyordu. Müşrikler, “Bu Kur’an’ı dinlemeyin. O okunurken yaygara koparın, belki o zaman baskın çıkarsınız.” (Fussılet, 41/26) diyorlardı…” (Hadislerle İslam, s.556).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ı Hayata Nakşedebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Her kim doğru yolu Allah’ın Kitabı’ndan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür.” (Hz. Ali).</p></blockquote>
<p>“Her konuda olduğu gibi müminin Kur’an’ a ilişkisi konusunda da en büyük örnek Allah’ın Elçisi’dir. O, Kur’an’ın nasıl okunması gerektiğini Yüce Yaratıcı’dan öğrenmişti. Bir defasında vahiy alırken inen âyetleri hızlı hızlı tekrar etmeye çalışmış, “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma.’’ (Kıyâme, 75/16) şeklinde uyarılınca bu acelecilikten vazgeçmişti.</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz (sav), “Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.” (Müzzemmil, 73/4) şeklindeki ilâhî emri titizlikle uygular, Kur’an okurken âyetlerin arasında bir müddet duraklar sonra devam ederdi. Secde âyeti geçtiğinde secde ederdi. Allah’ın yüceliğinden bahseden bir âyet geldiğinde tesbihatta bulunur, dua edilmesi gereken bir konu geldiğinde durup dua eder, Allah’a sığınılacak hususları ihtiva eden bir âyet okuduğunda ise okuyuşuna ara verip istiâzede bulunurdu. Namaz kılarken Fâtiha okuyan kişinin dilinden dökülen her âyete Allah’ın anında cevap verdiğini, dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an okuyana bizzat karşılık verdiğini söylerdi. Kur’an okumanın insana verdiği huzura sığınarak sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kaldığında namaz kılardı (D1319 Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 22).</p>
<p>Düzenli Kur’an okumak, Peygamber Efendimizin (sav) aksatmadığı ve çok önem verdiği bir sünnetiydi. Kur’an’ı ezberden okuma konusunda, cünüplük hali dışında hiçbir şey Allah Resûlü’ne (sav) engel olamazdı (N266, N267 Nesâî, Taharet. 171). Evde, mescitte, namazda, yolculukta, gündüz veya gece hep Kur’an okurdu.” (Hadislerle İslam, s.558).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah Resûlü’nün Mirasına Sahip Çıkmak</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an, bütün insanlara sesleniyor, onlara bilemedikleri ve aralarında tartıştıkları halde uzlaşamadıkları konuları nasıl çözeceklerini öğretiyor.</p></blockquote>
<p>“Allah Resûlü (sav), Kur’an’ı güzel sesle ve usulüne uygun okumaya itina gösterirdi. Bu konudaki yeteneğiyle tanınan sahâbîlerden Ebû Musa el-Eş’arî’ye, “Hz. Dâvûd gibi güzel sesle ve ahenkle okuduğu” için övgüde bulunmuş ve “Dün gece senin Kur’an okuyuşunu dinlerken beni bir görmeliydin!” buyurmuştu.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (sav), Kur’an-ı Kerim’i düzgün okumayı ve âyetlerin anlamlarını kavrayabilmeyi önemsediği kadar, inananları Kur’an’dan sûreler ezberleyerek hafızalarında taşımaya da teşvik ederdi. Kalbinde ve hafızasında Kur’an’dan hiçbir şey bulunmayan kişiyi, “harabe bir eve” benzetirdi. “Kur’an’ı ezberleyip okuyan kişi, Allah katındaki seçkin meleklerle birlikte olacaktır. Kur’an’ı zorlanarak da olsa devamlı okumaya çalışan kişiye ise iki kat ecir vardır.” buyururdu. Namazda imamlık yapmaktan savaşta ordu yönetmeye kadar pek çok görevlendirmede <strong>Kur’an’ı bilmeye ve okumaya önem veren Resûlullah</strong>’ın (sav), üstündeki elbiseden başka geline verecek bir yüzük bile bulamayan fakir bir kişinin nikâhını “ezberlediği sûreler karşılığında” kıydığı da bilinmektedir. Yine Allah Resûlü, Uhud Savaşı’ndan sonra ordu yorgun düştüğünden her şehit için tek tek kabir kazdırmak yerine, kabirlerin geniş kazılması ve şehitlerin ikişer üçer birlikte defnedilmesi talimatını vermiş ve öncelikle Kur’an’ı iyi bilenlerin defnedilmesini istemişti.</p>
<p>Kur’an okumayı öğrenmiş veya Kur’an’ı ezberlemiş olmak, dinini öğrenmek ve yaşamak isteyen bir Müslüman için tek başına yeterli değildir. Kişi okuduğunu anlamalı, ezberlediğini kavramalı, Kur’an âyetlerindeki mesajları düşünmeli ve araştırmalıdır. Zira Kur’an, “Müminler için gerçekten bir <strong>hidâyet rehberi</strong> ve <strong>rahmet</strong>tir.’’ (Neml, 27/77). Öğrenen ama düşünmeyen bir insan, “Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üstünde kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24) sorusuna nasıl cevap verecektir? Bu bağlamda sahâbî Ebû Ümâme’nin, <u>duvarlara asılan Mushafların insanı aldatmaması gerektiği</u>ni, Kur’an’ı gerçekten idrak ve muhafaza eden bir kalbe Allah’ın asla azap etmeyeceğini söylemesi oldukça manidardır.</p>
<p>Peygamberimiz (sav), ashâbını Kur’an’ı hızlı okumamaları hususunda uyarmıştı. Zira o, verdiği ilâhî mesajlarla insana hayat veren Kur’an’ın hızlı okunarak, manasının göz ardı edilmesi endişesini taşıyordu. Abdullah b. Mes’ûd’un bildirdiğine göre de ashâb, âyetleri onar onar öğreniyor ve onların manalarını iyice kavrayıp amel etmeden diğerlerine geçmiyorlardı. Hz. Peygamber namazda Kur’an okurken ise “Sesini çok yükseltme; çok da alçaltma.” (İsrâ, 17/110) âyetine uygun dengeli bir ses tonunu benimsemişti.</p>
<p>Kur’an’dan ezberlenen âyetlerin unutulmamasını da önemseyen Resûlullah (sav), “Kur’an’ı düşünerek tekrar edin! Çünkü onun insanın ezberinden silinip gitmesi, devenin bağından kurtulup kaçmasından daha hızlıdır!” buyurmuştu. Allah Resûlü, Kur’an’ın öğrenilmesi kadar öğretilmesine de önem vermiş ve “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.’’ buyurarak ümmetini bu konuda teşvik etmişti. Nitekim o, Kur’an’ı öğrenen, okutan ve gereğini yerine getiren kimseyi kokusu her tarafa yayılan miskle dolu bir kaba, onu başkalarına öğretmeyeni ise ağzı bağlandığı için etrafına misk kokusunu yaymayan bir kaba benzetmişti.</p>
<p>Hz. Peygamber anne babaları ve çocuklarını da Kur’an’ı öğrenme ve onu hayatında gereğince tatbik etme hususunda teşvik etmiştir:</p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’i <strong>okuyan ve hükümleriyle amel eden</strong>in anne-babasına kıyamet günü bir taç giydirilir. Bu tacın ışığı şâyet aranızda olmuş olsa, dünya evlerindeki güneş ışığından daha güzeldir. O halde bununla amel eden hakkında ne düşünürsünüz?” (D1453 Ebû Dâvûd, Vitr, 14).” (Hadislerle İslam, s.560).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Resûlullah’ı İzleyerek Kur’an’ı Ahlak Edinebilmek</strong></p>
<p>“Sözleriyle bize rehberlik eden Hazreti Peygamber (sav), uygulamalarıyla da bütün insanlığa örnektir. Onun, sabahları Haşr sûresinin son üç âyetini okumayı tavsiye etmek, geceleyin Secde ve Mülk sûrelerini okumadan uyumamak gibi “günü Kur’an’la yaşamaya” yönelik sünnetleri vardır. Her yıl Ramazan ayında, o yıl içinde inenler dâhil, o ana kadar nazil olan âyetlerin tamamını Hz. Cebrail’e okur, onunla karşılaştırma ve karşılıklı okuma yapardı. Bugün Ramazan’da yaygın olarak sürdürülen ve bir kişinin Kur’an-ı Kerim’i okuyup diğerlerinin takip etmesine dayanan “mukabele” uygulaması böyle başlamıştı.</p>
<p>Hz. Âişe (ra), Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra gelip, “Onun ahlakı nasıldı?” diye soran bir kimseye, “Kur’an okumuyor musun?!” demiş, “Evet” cevabı üzerine “<strong>Allah’ın Elçisi’nin ahlakı Kur’an’dı.</strong>” cevabını vermişti (M1739 Müslim, Müsâfirîn, 139). Hz. Peygamber adeta yaşayan bir Kur’an idi. Kur’an, Hz. Peygamber’in bizzat uygulayarak ashâbına öğrettiği, kıyamete dek kalacak en büyük mirastır. Bütün Müslümanlar bu mirasa sahip çıkmalı ve bu konuda gereken özeni göstermelidir. Sevgili Peygamberimiz bu konudaki uyarısını şöyle dile getirmiştir:</p>
<p><strong>“Size öyle bir şey bıraktım ki ona sıkı sarılırsanız sapıtmazsınız:<br />
ALLAH’IN KİTABI!”</strong> (M2950 Müslim, Hac, 147).” (Hadislerle İslam, s.561).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong>Hadislerle İslam</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1. Baskı, 7 cilt, Ankara 2014, c.1, s.548-561.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sozlerin-en-guzeline-tabi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
