<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz. Ömer Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/hz-omer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/hz-omer/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sat, 26 Jan 2019 08:32:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>DÖRT RAŞİD HALİFENİN SÖZLERİNE KULAK ASMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Jan 2019 09:08:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[DÖRT HALİFEDEN İNCİLER]]></category>
		<category><![CDATA[DÖRT RAŞİD HALİFE]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN HZ.EBUBEKİR]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[İDRİS GÜZELYURT]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[MANASTIRLI RİF’AT BEY]]></category>
		<category><![CDATA[OSMAN KOCA]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZLÜ SÖZLER]]></category>
		<category><![CDATA[RİF’AT EL-MANASTIRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[VECİZELER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=818</guid>

					<description><![CDATA[İslamiyet’in ilk döneminde, Allah Rasulü’nün (s) ahirete irtihalinin hemen ardından onun siyasi halefleri olarak Ümmet-i Muhammed’in yöneticileri/ emirleri/ imamları olan dört raşid halifenin özlü sözleri Beyan Yayınları tarafından iki ayrı kitap halinde neşredildi. Editörlüğünü deruhte ettiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Arapça-Türkçe ve Osmanlıca-Türkçe nüshaları ayrı ayrı hazırlanan eser Manastırlı Rif’at Bey’e ait. Ülkemizin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslamiyet’in ilk döneminde, Allah Rasulü’nün (s) ahirete irtihalinin hemen ardından onun siyasi halefleri olarak Ümmet-i Muhammed’in yöneticileri/ emirleri/ imamları olan dört raşid halifenin özlü sözleri Beyan Yayınları tarafından iki ayrı kitap halinde neşredildi. Editörlüğünü deruhte ettiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Arapça-Türkçe ve Osmanlıca-Türkçe nüshaları ayrı ayrı hazırlanan eser Manastırlı Rif’at Bey’e ait. Ülkemizin yeni bir seçim sath-ı mâiline girdiği bu dönemde mevcut yöneticiler ve yerel yönetim adayları başta olmak üzere yöneten ve yönetilen tüm insanların dikkatini dört raşid halifenin tecrübelerinden damıttığı özlü sözlerine dikkat çekmekte yarar görüyorum. Eserin Arapça nüshasından yapılan Türkçe tercümesinden seçtiğim vecizeleri birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Hazret-i Ebu Bekir’in Uyarılarını Dikkate Almak</strong></p>
<ol>
<li>Cezası en çabuk olan günahlar, azgınlık yapmak ve akrabalık bağını kesmektir.</li>
<li>Mazlumun bedduasından sakınınız.</li>
<li>Dostuna dost ol ve bütün dostlarını hak konusunda eşit tut.</li>
<li>Mal cimride, silah korkakta, düşünce iradesizlerde olursa işler bozulur.</li>
<li>İnsanlara danışırken doğru söyle ki görüş ve kararın doğru olsun.</li>
<li>Düşmanın bir sırrını öğrenirsen ondan yararlanıncaya kadar gizli tut.</li>
<li>Tövbekârın tövbesiyle sevinen, günahkârın bağışlanmasını isteyen, hayırsızı hayra yönelten ve iyilere yardım eden Allah’ın seçilmiş kuludur.</li>
<li>Nefsini düzelt ki halk da seninle barış ve uzlaşı içinde olsun.</li>
<li>Düşmana karşı metanet göster, zira korkaklık edersen yanındakiler de korkak olurlar.</li>
<li>Doğruluk emanettir, yalancılık hıyanettir.</li>
<li>Ne söylediğini ve ne zaman söylediğini iyi düşün.</li>
<li>Güzel yaparsam yardım edin, hata edersem karşı koyun.</li>
<li>Farz yerine getirilmedikçe nafile kabul olunmaz.</li>
<li>Hakkını verinceye kadar en zayıfınızı güçlülerden ve hakkını alıncaya kadar en güçlünüzü zayıflardan sayarım.</li>
<li>Akıllı ve uyanık olmanın en yücesi haramlardan kaçınmak, acizliğin en aşağısı da büyük günah işlemektir.</li>
<li>Küfrün duvarını kendi taşıyla yık.</li>
<li>Zulüm, sözünden dönme ve hile denilen üç özellik kimde bulunursa zararları yine kendisine dokunur.</li>
<li>Müslüman kardeşine canıyla ve malıyla yardım edip onları dualarına katanlar, Rahman’ın rahmetine mazhar olsunlar.</li>
<li>Hakla doldurulan terazinin ağır basması ve bâtılla dolu terazinin hafif olması haktır.</li>
<li>Halka iyilik etmek âfet ve belalara karşı dokunulmazlık getirir.</li>
<li>Harama düşmek korkusundan yetmiş farklı helali terk ederdik.</li>
<li>Çok söz diğerlerini unutturur. Ne kadar söylersen söyle sözlerin hafızada kalanlardan ibarettir.</li>
<li>Günaha karşılık olarak hak ettiğinden daha fazla cezayı emretmeyin. Çünkü yaparsanız günahkâr, terk ederseniz yalancı olursunuz.</li>
<li>Af ve ceza boş sözlerden arınmış olsun. Çünkü ne yardımından ümitlenen ne de tehdidinden korkan bulunur.</li>
<li>Tehdidini her yerde uluorta savurma.</li>
<li>Danışmanından bir şey saklama. Çünkü belaya uğrarsan kendin etmiş kendin bulmuş olursun.</li>
<li>Sabırda musibet ve sıkıntı, hüzün ve telaşta da menfaat yoktur.</li>
<li>Hiçbir felâket yoktur ki ondan daha şiddetlisi olmasın.</li>
<li>Allah’a ve elçisine itaat eden saadete erişir, isyan eden de sapkınlık çukuruna düşer.</li>
<li>Haksız yere ölmek dünya malının girdabına kapılmaktan iyidir.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Ömer’in Sözlerini İyi Düşünmek </strong></p>
<ol start="31">
<li>Servet gizlenmez, elbette bir taraftan görünür.</li>
<li>Kalben düşmanlık beslediğiniz adamların kötülüğünden korkunuz.</li>
<li>Din kardeşlerinle sohbeti, barış ve huzur üzerine inşa et.</li>
<li>Temeli dine ait meseleleri gizli tutanlar, doğru yoldan sapmanın temelini atmışlardır.</li>
<li>Zenginleri seven zahit dünyayı sevmektedir.</li>
<li>Zaruret olmaksızın devlet hazinesinden geçinen, takva sahibi görünse de gerçek bir zahit değil fâsık bir hırsızdır.</li>
<li>Zehirli böcekler sizi korkutmadan önce siz onları korkutun.</li>
<li>Açgözlülük fakirlik ve yoksunluktur; beklentiyi kesmek de zenginlik ve servettir.</li>
<li>İşini Allah’tan korkanlara danış.</li>
<li>Hak için halka alçakgönüllü davranın Cenab-ı Hak şeref ve şanını yüceltir.</li>
<li>Kibir ve böbürlenerek haddini aşanı Hak Teâlâ yerden yere çarpar.</li>
<li>Yöneticinin en kötüsü halkı kötü edendir.</li>
<li>Söz vermede ve özür dilemede abartı yalansız olamaz.</li>
<li>İnsan yarı tok olmakla helak olmaz.</li>
<li>Gayret edip çaba göstermek sermayenin en hayırlısıdır.</li>
<li>Edep, en hayırlı mirastır.</li>
<li>Çalışmak zahmettir ama boş durmak da fitne ve fesattır.</li>
<li>Borcunu azalt, hür yaşa.</li>
<li>Günahlarını azaltırsan ölümün şiddeti kolay olur.</li>
<li>İnsan için iş çoktur, mühim olan tuttuğu işten yüzünün akıyla çıkmaya çalışmaktır.</li>
<li>Açgözlülükten, öfkeden ve nefsinin arzularından korunan kurtuluşa erer.</li>
<li>İnsanların en akıllısı halkı hoş görendir.</li>
<li>Ahmakla dost olmaktan çekin. Zira iyilik edeyim derken çoğunlukla kötülük eder.</li>
<li>Başkan olmadan evvel hünerli olunuz.</li>
<li>Güzel ahlak en hayırlı dosttur.</li>
<li>Yaptığımız yanlışlıkları ve çirkinlikleri gösterenler Rahman Allah’ın her daim rahmetinde olsunlar.</li>
<li>Ömrünü sadık dostların gölgesinde geçirmeğe çalış ki, onlar rahat zamanlarda süs, zor zamanlarda kuvvet olurlar.</li>
<li>Müslümanın ağzından çıkan bir sözü hayra yormak mümkünken şerre yorma!</li>
<li>Kardeşinde görüp de kınadığın ayıbın sende de olduğunu görmemen en büyük ayıptır.</li>
<li>Her şeyin bir şerefi vardır, iyiliğin şerefi de hızla yapılmasıdır.</li>
<li>Doğru sözün dışındaki hiçbir lafta hayır yoktur.</li>
<li>Allah katında en makbul olanı âdil bir yöneticinin yumuşak mizacı ve şefkati; en çirkin olanı da zalim bir yöneticinin cahilliği ve bozgunculuğudur.</li>
<li>Etkisi olmayan yerde hakkı söylemenin faydası olmaz.</li>
<li>Bir şeyden beklentisini kesen ona karşı tok olur.</li>
<li>Şerri bilmeyen şerre düşer.</li>
<li>Yalan söyleyen fâcir olur, fâcir olan da helak olur.</li>
<li>Allah’tan korkusu az olanın hayası da az olur.</li>
<li>İnsanın nesi çoğalırsa onunla şöhret bulur.</li>
<li>Aklı bozmada şarap bile açgözlülük kadar kuvvetli değildir.</li>
<li>Sırrını saklayan iradesinin yularını elinde tutar.</li>
<li>Emri altındakilere güzel davranan âmirlerinden iyilik görür.</li>
<li>Halkı kendinden üstün tutan kişi işinde başarılı olur.</li>
<li>Zayıf ve kimsesizlerin ihtiyaçlarını devlet yetkililerine bildiren toplumun ileri gelenleri saygıyı hak eder.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Osman’ın Sözlerinden Ders Almak </strong></p>
<ol start="74">
<li>İyilik yaparlarsa destek olun, fenalık yaparlarsa uzak durun.</li>
<li>Fikir alışverişinde bulunanlara gücünüz yettiğince düşüncenizle katkı verin.</li>
<li>Geçmişlerden ibret alın da hayra çalışın.</li>
<li>Birinin görevinden ayrılırken verdiği hediye, görevdeyken verdiği hediye gibidir.</li>
<li>Çok konuşandan ziyade çok iş gören yöneticiye ihtiyaç var.</li>
<li>Cenab-ı Hak halkı hak üzerine yarattı, sen de haktan başka bir şey söyleme.</li>
<li>Ben terazi değilim ki hatasız ve kusursuz olayım.</li>
<li>Ecel erişmeden yapabileceğiniz hayırlı işlerde acele ediniz.</li>
<li>Doğru alın, doğru verin.</li>
<li>İnsanların hayırlısı suçsuz ve günahsız olup Allah’ın kitabına sımsıkı sarılandır.</li>
<li>Yüzüne karşı dostluk sergileyip arkandan düşmanlık edenler çoktur.</li>
<li>Sabredin yoksa pişman olursunuz.</li>
<li>Gafil ve basiretsiz olmayın. Zira onlar size karşı gafil değiller.</li>
<li>Mezardan daha ürkütücü bir manzara görmedim.</li>
<li>Allah’tan başka gerçek bir sığınak yoktur.</li>
<li>Dünyayı terk eden Hakk’ın sevgilisi olur.</li>
<li>Sen mutluyken kıskançların kederlenmesi ne büyük intikamdır.</li>
<li>Dünya için üzülmek kalbin karanlığı, ahiret için üzülmek gönlün aydınlığıdır.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Ali’nin Sözlerini Kulağa Küpe Yapmak  </strong></p>
<ol start="92">
<li>Akıl olgunlaşınca boş sözler uçup gider.</li>
<li>Düşmanına galip gelince şükür nişanesi olarak ona af ile karşılık ver.</li>
<li>Gönlün rahatı beklentiyi kesmektedir.</li>
<li>Servetin en büyüğü akıldır.</li>
<li>Zühdün en üstünü insanlardan saklanandır.</li>
<li>Düşmanların en büyüğü düşmanlığını saklayandır.</li>
<li>Edebin en kıymetlisi güzel ahlaktır.</li>
<li>Nesebin en üstünü güzel edeptir.</li>
<li>İyiliklere erişmek zor, kötülüklere düşmek ise kolaydır.</li>
<li>Edep aklın aynasıdır. İnsanın edebi aklı kadardır. Edepsiz insanın aklı noksandır.</li>
<li>Güler yüz sevgi getirir.</li>
<li>Zulüm, zalimin yok olma gerekçesidir.</li>
<li>Cimri kişi o kadar bahtsızdır ki, dünyada fakirler gibi yaşamasına rağmen ahirette zenginler gibi hesap verir.</li>
<li>Telaşlanıp feryat etmek sabretmekten daha yorucudur.</li>
<li>Hak, keskin bir kılıçtır.</li>
<li>Gıybeti dinleyen, gıybetçilerden biri olur.</li>
<li>Başkasının başına gelenlerden ders alan mesut olur.</li>
<li>Ahmağa verilecek en iyi cevap susmaktır.</li>
<li>Şeref fazilet ve edeple elde edilir, soy sopla değil.</li>
<li>Kişi bilmediğinin düşmanıdır.</li>
<li>İnsanın kaderi dilinin altında saklıdır.</li>
<li>İnsanlar babalarının değil zamanlarının görünümüne bürünürler.</li>
<li>İnsanlar gaflet uykusundadır, öldükleri zaman uyanırlar.</li>
<li>İnsanların önünde nasihat etmek, azarlamak ve kınamak demektir.</li>
<li>Vahşetin en büyüğü hodbinliktir.</li>
<li>Cimrinin malı mülkü ya afetle yok olur ya da mirasçılarına kalır.</li>
<li>İyilikle hürler köle edilir.</li>
<li>Cömertlikle nice ayıp örtülür.</li>
<li>Akıllının serveti ilminde, cahilin zenginliği ise malındadır.</li>
<li>Dindarlık, tevazu ve cömertlik muhabbete vesiledir.</li>
<li>Az ise kanaat et, çok ise cömertlik yap.</li>
<li>İnsanın güzelliği yumuşak mizaçlı olmasındadır.</li>
<li>Nefisle cihat etmek cihatların en faziletlisidir.</li>
<li>Güzel edep kötü soyu örter.</li>
<li>Galibiyetin tadı sabrın acısını yok eder.</li>
<li>Övgünün en değerlisi, olgun ve faziletli kişilerden gelendir.</li>
<li>Nefsin devası hırsın imhasıdır.</li>
<li>Öyle zaman olur ki susmak konuşmaktan daha etkileyicidir.</li>
<li>Zararına çalışanlar çoktur.</li>
<li>Âlimin küçücük günahı geminin yara alması gibidir, hem kendi batar hem de diğerlerini batırır.</li>
<li>Âlimin zühdü hidayet, cahilin zühdü dalalettir.</li>
<li>Dostun ziyareti muhabbeti tazeler.</li>
<li>Makam sarhoşluğu şarap sarhoşluğundan fenadır.</li>
<li>Zayıfların silahı şikâyettir.</li>
<li>Alçakların silahı fena sözleridir.</li>
<li>Kalbi gaflet içinde bulunanın kulağının duyması fayda etmez.</li>
<li>Kötülüğünü herkesin görmesinden çekinmeyen adam insanların en kötüsüdür.</li>
<li>İşlerin en kötüsü adaletten uzak olandır.</li>
<li>İşlerin en kötüsü kötülüğe en yakın olandır.</li>
<li>Huzurlu geçim kanaatle kaynaşmaktadır.</li>
<li>Hür kişilerin gönülleri bolluk, bereket ve nur kaynağıdır.</li>
<li>Nefsine galip gelip de arzularına hâkim olana ne mutlu.</li>
<li>Eğrinin gölgesi de eğri olur.</li>
<li>Âlimin zannı cahilin kesin bilgisinden daha isabetlidir.</li>
<li>Akrabanın düşmanlığı akrebin sokmasından daha çok acı verir.</li>
<li>İnsanın yüceliği kanaatte gizlidir.</li>
<li>İlmin son noktası insanın kendini bilmesidir.</li>
<li>İnsanın zihin açıklığı asaletine delildir.</li>
<li>Görme eksikliği, basiret eksikliğinden iyidir.</li>
<li>İstişare doğru yolun taa kendisidir.</li>
<li>Ahmağın kalbi ağzında, akıllının dili kalbindedir.</li>
<li>Az ateş çok odunu yaktığı gibi az hakikat de çok bâtılı kovar.</li>
<li>İnsanın sözü kalbinin özüdür.</li>
<li>Ölümden daha güzel vâiz olmaz.</li>
<li>İnsanın sözü aklının ölçüsüdür.</li>
<li>Söyleyene değil söylenene bak.</li>
<li>Nefsini bilen rabbini bilir.</li>
<li>Halka değer veren yücelir, küçümseyen hor olur.</li>
<li>Akıllı ile istişare eden kazanır, kendi görüşünde ısrar eden kaybeder.</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Dört Raşid Halifeden Özlü Sözler</strong>, Mütercim: İdris Güzelyurt, Editör: Fethi Güngör, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 106 s.</li>
<li>Rif’at el-Manastırî; <strong>el-Kelimâtu’l-Hikemiyye mine’l-Hulefâi’r-Râşidîn</strong>, Matbaatü İhweti “Maruni”, Haleb 1327, 98 s.</li>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Dört Halifeden İnciler</strong>, Hazırlayan: İdris Güzelyurt, Editör: Osman Koca, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 144 s.</li>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Hazîne-i Hikemiyyat: Cevâhir-i Çehar Yâr ve Emsâl-i Kibâr</strong>, Matbaa-i İhwet-i “Maruni”, Haleb 1327, 98 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TÜRKİYE VE YAKLAŞAN KAÇINILMAZ SAVAŞ (II)</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Sep 2018 10:03:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALEVİ-SÜNNİ ÇATIŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[BAASÇILAR]]></category>
		<category><![CDATA[BEYAZ ÖKÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[CONDOLEEZZA RICE]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ (IŞİD)]]></category>
		<category><![CDATA[FATİH SULTAN MEHMET]]></category>
		<category><![CDATA[FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. HALİD]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İRAN İSLAM DEVRİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSRAİL BÜYÜKELÇİLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[KEMAL SELMAN]]></category>
		<category><![CDATA[KÜRT MİLİSLER]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[NÂSIRCILAR]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[SAFEVİ]]></category>
		<category><![CDATA[SELAHADDİN EYYÜBİ]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tahran]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİYE-SURİYE SINIRI]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇ ÖKÜZ HİKÂYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[WASHINGTON POST]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ ORTADOĞU PROJESİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=754</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla 2016 yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım: Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla <strong>2016</strong> yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek</strong></p>
<p>Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı sözler olarak değerlendirecektir. Ama ne yazık ki, bu tespitlerim gerçeğin tâ kendisidir.  İsterseniz Türkiye’nin çevresinde -özellikle Suriye ve Irak’ta- neler olup bittiğine bir bakalım. Bu iki büyük Arap ülkesinin taksim planı çoktan başlamış bile. Bu aşamada istenen şey, Türkiye’yi -istikrarsızlaştırmak amacıyla- düşman ülkeciklerle çepeçevre kuşatmaktır. Bu ise Türkiye’yi bölme projesinin ilk adımıdır.</p>
<p>Buyurun beraberce tahayyül edelim: Türkiye-Suriye sınırı boyunca <strong>üç devletçik</strong> kurulacak olsa durum ne olur? Kürt devletçiği, Daiş (Işid) devletçiği ve İran tarafından yönlendirilen, başkenti Halep olan bir Safevi devletçiği… Böyle bir yapılanma, Irak’taki muadillerinin bir uzantısı şeklinde gelişebilir. Nitekim Irak’ın güneyinde Safevi devleti, kuzeyinde ise Kürt devleti kurularak merkezi de dilediği gibi at koşturması için Sünni Daiş örgütüne verilmek istenmektedir. Onlar çok iyi bilmektedir ki bölgede kurulmak istenen tüm bu devletçiklerin, Türkiye’de yaşayan, tüm vatandaşlık haklarından serbestçe yararlanan <strong>destekçileri</strong> mevcuttur. Evet, Türkiye benzersiz bir demografik yapıya sahiptir. Ancak ülkenin bu özelliği taksim planlarına hizmet edebilecek son derece yüksek bir riski de bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye-İran Savaşına Sürüklenmekten Korunabilmek</strong></p>
<p>Tarih kendini tekrar edecek ve Osmanlı-Safevi savaşı kaçınılmaz olarak tekrar gelecektir. Ancak bu sefer son derece şiddetli ve ziyadesiyle acı verici olacaktır.</p>
<p>Amerika ve Avrupa, en sadık takipçilerini -İran Şahı’nı kastediyorum- kurban vermiştir. Bu fedakârlık aslâ tesadüfi değildi. Aksine, Osmanlı-Safevi çatışmasının bölgeye geri gelmesi için büyük bir özenle hazırlanmış bir planın gereğiydi. Kimse bana, -Şahlar Şahı’nın tahtının enkazı üzerinde Safevi yönetimini devralması için- Humeyni’yi Fransa’dan İran’a taşıyan uçağın, Batı Siyonizminin rızası ve muvafakati olmadan Paris semalarında uçtuğunu söylemesin. Emperyalist yayılmacı hayalleriyle birlikte İran’daki Safevi devletinin geri dönüşü, İran Şahı’nın orada burada Amerika ve Batı’ya sunmuş olduğu hizmetlerden çok daha büyük öneme sahipti. Fiilen gerçekleşen işte budur.</p>
<p>İran’da “İslam devrimi” diye adlandırılan olay, -milliyetçilerin vehimlerinden, Baasçıların yalanlarından, Nâsırcıların hayal kırıklıklarından ve Komünistlerin acımasızlığından bunalmış olan- çok sayıda Arap aydınını aldatmıştı. Bu yüzden devrimi olanca güçleriyle desteklemişler, bunu kurtuluş olarak görmüşlerdi. Zira Tahran’ın göbeğindeki İsrail Büyükelçiliğinin söküp atıldığını<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, buna mukabil Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ait ofislerin açıldığını görünce yeni bir şafağın eşiğinde oldukları zehabına kapılmışlardı.</p>
<p>Ama ne yazık ki, gecikmeli de olsa bu devrimin Arap dünyasına nüfuz etmek için bir Truva atı olduğunu ve Safevi Fars İmparatorluğu rüyasını gerçekleştirmek arzusuyla böyle davrandıklarını keşfettiler. Şii mezhebinin bu amaca ulaşmak için bir geçiş köprüsü olarak kullandığını anladılar. Asıl büyük felaketin ise Arap’ın Arap kardeşini İran hançeriyle öldürdüğü iç savaşlarla Arap toplumunun <strong>sosyal dokusunun parçalanması</strong> olduğunu idrak ettiler.</p>
<p>Nihayetinde Humeyni’nin tekrar tekrar vurguladığı ve ‘Filistin davasına sahip çıkmayan bir İran dış politikasının hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayacağı’ yönünde takipçilerine sürekli hatırlattığı sözün anlamını da iyice kavramış oldular.</p>
<p>Çizilen proje, tüm bölgeyi bütün zenginlikleriyle birlikte üçüncüsü olmayan iki özel gücün önünde boyun eğdirmek ya da üçüncüsü olmayan ve kotarılmak üzere olan bu iki imparatorluğa bütünüyle aktarmaktır. Bunlar, Siyonist İmparatorluğu ile Fars Safevi İmparatorluğu’dur. Bu projenin uygulanmasının önündeki tek engel ise Türkiye’dir.</p>
<p>Türkiye; hacmi, konumu ve uzun bir süredir Müslümanların birliğini sağlayan tarihiyle, bu projenin hayata geçirilmesinde büyük bir engel oluşturmaktadır. İşte bu nedenle Türkiye bölünerek -aynen Arap ülkeleri gibi- hiçbir gücü ve etkinliği olmayan devletçiklere dönüştürülmelidir!</p>
<p><strong>Yıkım Projesinin İlk ve Son Hedefinin Türkiye Olduğunu Görebilmek </strong></p>
<p>Condoleezza Rice’ın duyurduğu “Yeni Ortadoğu Projesi”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> (Allah ebediyen akim kılsın), esasen bir yıkım projesidir. Bu projenin ilk ve son hedefi Türkiye’dir. Ancak Türkiye’yi bölmek hiç de kolay sonuçlandırılacak bir iş değildir. İşte bu yüzden zayıf olanlardan başladılar. Bunu Sudan, Irak, Libya ve Yemen’de açıkça gördük. Şimdi sıranın Suriye’de olduğunu görüyoruz. Projenin ilk aşaması budur. İkinci aşaması ise Suudi Arabistan ve Mısır’ı da kapsayacaktır. Böylelikle projenin, Türkiye’yi bölmeye yeltenecekleri üçüncü ve son aşaması için şartlar hazırlanmış olacaktır.</p>
<p>Birinci ve ikinci aşamalar esnasında, Türkiye’de türlü türlü fitne ateşleri tutuşturmak ve Türk siyaset sahnesinde safları darmadağın etmek için siyasetçilerden uşaklar satın almak; -uzun zaman Türkiye’nin bağrını ateşle dağlayan askerî darbe düzeneğini yeniden kuramadıklarından- büyük önem kazanmaktadır. Kendi ürünleri olan Daiş (Işid) bu aşamada önemli bir rol oynayacak ve Türkiye’nin ülke içi istikrarını şiddetle sarsmak için mızrak ucu olarak kullanılacaktır. Böylece halk, hükümetlerinin zayıf olduğuna ve kendilerini Daiş’in terör eylemlerinden korumaya muktedir olmadığına <strong>ikna edilmek</strong> istenecektir.</p>
<p>Bütün bunlardan çok daha tehlikeli olanıysa Türkiye aleyhine iki ayrı cephede kurgulanan <strong>silahlı çatışmalar</strong>dır. Birinci cephe Kürtlerden gelecek silahlı saldırılardır ki bu zaten yıllardır mevcuttur. Ancak Suriye’nin kuzeyinde bir devletçiğe kavuşacak olurlarsa çok daha şiddetli saldırılar düzenleyeceklerdir. Nitekim bugün, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt milislerin genel olarak Amerika ile Batı’dan özellikle de İsrail’den ne kadar büyük destek aldıkları kimse için meçhul değildir.</p>
<p><strong>Alevi-Sünni Çatışmasına Zinhar Mahal Vermemek</strong></p>
<p>İkinci cepheye gelince; bu cephe Türkiye Alevileri adına açılacaktır. Onlar da Suriye’nin güneyinde ve güneybatısında kurulacağı vehmedilen ve başkenti Halep olacağı varsayılan bir Safevi devletçik tarafından desteklenme sözüyle aldatılmaktadır. Bu açıklama bize, günümüzde Safevi İran’ın Halep’i ele geçirmek için çok çeşitli araçlara başvurmasını ve on binlerce devrim muhafızı ile ordu mensubu üst düzey subaylarını bu ulu kente neden yönlendirdiğini izah etmektedir.  Bütün bunlar, Rus savaş uçakları ve güya Daiş ile savaştığını iddia eden Batı İttifakı uçakları tarafından kollanmakta ve olayların üstü kapatılmaktadır.</p>
<p>Bu satırların yazıldığı tarihte (2016 yılı başında) Rus savaş uçakları Halep şehrine sekiz binden fazla sorti yaparak yüzlerce sivilin ölmesine ve on binlerce insanın yerinden edilmesine yol açmıştır. Nüfusun topraklarından ve evlerinden uzaklaşmaya zorlanarak etnik temizlik yapılması, planlanan stratejinin önemli bir parçasıdır. Nitekim (kurulması hayal edilen) küçük bir Safevi devleti ne Suriye’de ne de Irak’ta demografik değişime yol açamayacaktır. İşte bu yüzdendir ki gerek Suriye’den gerekse Irak’tan uzaklaştırılan sığınmacıların yüzde 97’sinin Sünnilerden oluştuğunu son derece bariz bir şekilde görmekteyiz.</p>
<p>Peki onların gözünde <strong>kimdir bu Sünniler</strong>?</p>
<p>Sünniler İslam’ın müntesipleridir. Doğusundan batısına kadar tüm yeryüzüne hükmeden Hz. Ömer, Hz. Halid, Selahaddin Eyyübi ve Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıdır onlar. İşte bu yüzden darmadağın edilmeleri vaciptir(!).</p>
<p>Onlar, Ehl-i Sünnet’i köklerinden büsbütün koparmak istiyorlar. Onların bir dine veya anavatana, hatta bir kabileye aidiyetini istemiyorlar. Dünyanın dört bir tarafına dağılmalarını ve yöre halklarının kültürleri içinde erimelerini, böylece önderlerinin önlerine düşerek yönetemeyecekleri bir yapıya dönüşmelerini istiyorlar. İşte bu yüzden Yüce Allah’tan sonra Ehl-i Sünnet’in son umudunun Türkiye olduğunu söylüyorum.</p>
<p>Araplar olarak bizim bu gerçeği iş işten geçmeden önce fark etmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde bunun sonuçları ziyadesiyle vahim olacaktır. Ondan sonra hepimiz ağlayarak ve lisan-ı hâl ile hep bir ağızdan şunu söylemek zorunda kalacağız: “Esasen ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”</p>
<p><strong>Düşmana Kanarak Dostunu Satmamak</strong></p>
<p>(Burada bir parantez açıp Kemal Selman’ın kitapçığından yaptığımız çeviriye ara vererek Araplar arasında çok yaygın olan bu son sözün ne anlama geldiğine değinmekte yarar görüyorum:</p>
<p>Hz. Ali’ye (r) nispet edilen ve üç öküzün hikâyesi üzerinden -tefrikaya düşmenin ve düşmana kanarak dostunu satmanın hazin neticeleri konusunda- bize verilen uyarı mesajını şu şekilde Türkçeleştirmemiz mümkündür:</p>
<p>Emîrülmüminîn İmam Ali (r) arkadaşlarıyla oturmuş, Hz. Osman’la ilgili bazı anılarını aktarıyor, onun toplumdaki konumundan bahsediyormuş. Sonra sözü onun şehâdetine getirerek;</p>
<p>“– Benim, sizin ve Osman’ın durumu neye benziyor, biliyor musunuz?” diye sormuş ve şu temsili anlatmaya başlamış:</p>
<p>Sık ağaçlı bir ormanda üç öküz birlikte yaşarmış. Birisi siyah, diğeri beyaz, öbürü de kırmızı renkliymiş. Ormanda bir de aslan varmış. Ancak, birlikte hareket ettikleri ve dayanıştıkları için öküzleri yemeye gücü yetmiyormuş. Bir gün beyaz öküzün uzaklaştığı anı fırsat bilerek siyah öküzle kırmızı öküze gelip demiş ki:</p>
<p>“– Bu ormanda bizi diğer hayvanlara farkettiren işte şu beyaz öküzdür! Onun rengi açık olduğu için hemen dikkat çekiyor ve bizi tehlikeye atıyor! Müsaadenizle onu ben yiyeyim. Böylece orman hem benim hem de sizin için daha emin bir yer haline gelir.” İki öküz birden;</p>
<p>“– Öyleyse, buyur ye, o senindir.” demişler. Aslan da beyaz öküzü bir güzel yemiş. Çok geçmeden yine gelmiş ve kırmızı öküze demiş ki;</p>
<p>“– Şu siyah öküz de ormanda bizi diğer hayvanlara karşı ele veriyor! Çünkü onun rengi hemen dikkat çekiyor! Oysa benimle senin rengin öyle değil. Onu yememe müsaade edersen orman bizim için çok daha emniyetli hale gelir, birlikte yaşar gideriz.” O da:</p>
<p>“– Buyur o halde, ye!” demiş. Böylece aslan siyah öküzü de yemiş. Bir müddet sonra aslan kırmızı öküzün yanına gelip şöyle haykırmış:</p>
<p>“– Sıra sana geldi! Şimdi de seni yiyeceğim!” Kırmızı öküz şöyle yakarmış:</p>
<p>“– Tamam. Ama bana müsaade et, üç defa böğüreyim.” Aslan;</p>
<p>“– Tamam. Dilediğince böğür.” demiş. Kırmızı öküz avazı çıktığı kadar böğürerek üç kez şöyle demiş:</p>
<p>“– Aman dikkat! Aslında ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Devam edecek… </em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> 4 Kasım 1979 tarihinde, ülkeden kaçan devrik İran Şahı Pehlevi’nin ABD’ye kabulünü protesto eden bir grup öğrenci, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni basarak çalışanları rehin almıştı. 444 gün süren rehine krizi, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin sona ermesine yol açmıştı. Tahran’da her sene 4 Kasım günü ‘casusluk yuvası’ diye tanımladıkları eski Amerikan Büyükelçiliği binası önünde gösteriler düzenlenmeye devam etmektedir. (F. Güngör).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Amerika’da güvenlikten sorumlu başkan danışmanlığı, dışişleri bakanlığı vb. üst düzey görevler üstlenmiş olan Dr. Condoleezza Rice, 07.08.2003 tarihli Washington Post gazetesinde yayımlanan ve Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu iddia ettiği “Transforming The Middle East (Ortadoğu’yu Dönüştürmek)” başlıklı yazısında Yeni Ortadoğu Projesi’nin amaçlarını şu şekilde özetlemişti: Kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek, Ortadoğu bölgesini kontrol altında tutmak, petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetimini sağlamak, İsrail’in güvenliğini garanti etmek, Avrupa Birliği ülkeleriyle Çin ve Japonya’yı bölgenin kaynaklarından uzak tutmak, bölgenin tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmak, İslâmî terör (!) faaliyetlerini önlemek… (F. Güngör).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUDÜS’ÜN TARİHÎ TECRÜBESİNDEN DERS ALABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2017 18:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülmelik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b. Tolun]]></category>
		<category><![CDATA[Alkame b. Mücezziz]]></category>
		<category><![CDATA[Artuklu Beyi Belek]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbil Kralı Nebukadnezzar]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Buhtunnasr]]></category>
		<category><![CDATA[Dâvûd]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü Beyti’l-Makdis]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü’l-Kuds]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[Geç Bronz]]></category>
		<category><![CDATA[Geldemar]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[Harput Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Herod]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî]]></category>
		<category><![CDATA[İmâdüddin Zengî]]></category>
		<category><![CDATA[İşbîliye]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Jüpiter Capitolina]]></category>
		<category><![CDATA[Kral Yehoyakim]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsal Mezar Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Leys b. Sa‘d]]></category>
		<category><![CDATA[Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Makedonyalı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Aksâ]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Harâm]]></category>
		<category><![CDATA[mi‘rac]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Memluk Sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî]]></category>
		<category><![CDATA[Musul]]></category>
		<category><![CDATA[Nasr b. İbrâhim el-Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Nasriyye Medresesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Harman]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin-i Eyyubi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Sevilla]]></category>
		<category><![CDATA[Süfyân es-Sevrî]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye Eyyûbîleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tankred]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[Tolunoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tus]]></category>
		<category><![CDATA[Üç İlâhî Din]]></category>
		<category><![CDATA[Yahuda Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yebusiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yeruşalayim]]></category>
		<category><![CDATA[Zerubbabel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=593</guid>

					<description><![CDATA[Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve takdirlerine sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kudüs’ün Her Üç İlâhî Dindeki Önemini Hesaba Katmak </strong></p>
<p>“Üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan ve kutsal sayılan Kudüs şehri milâttan önce XIV. yüzyıldan bu yana; Urusalim, Yeruşalem, Dârüsselâm, Moriya, Yebus, Sion, Dâvûd’un Şehri, Ariel, İliya, Medînetü Beyti’l-Makdis gibi isimlerle anılmıştır.</p>
<p>Lut gölünün bulunduğu çukur alanın batısında ve bu alandan fay diklikleriyle ayrılmış olan Yahudiye platosunun dalgalı yüzeyi üzerinde kurulmuştur. Lut gölüne 24, Akdeniz kıyılarına kuş uçuşu mesafe olarak 52 km. uzaklıkta bulunan şehrin deniz seviyesinden yüksekliği Harem-i Şerif’te 747 metredir (s.323).</p>
<p>Kendisine adalet yurdu, inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri, Allah’ın şehri, orduların rabbinin şehri, mukaddes şehir gibi isimler verilmiş şehrin Arapçadaki adı olan “bereket, mübarek olmak” mânasındaki “Quds”ün bu son isimden geldiği belirtilmektedir.</p>
<p>Kur’an’da Kudüs ismi geçmediği gibi İslâm kaynaklarında bu şehrin adı olarak zikredilen diğer isimlere de rastlanmamaktadır. Ancak müfessirler, Kur’an’daki “el-Mescidü’l-Aksâ” (el-İsrâ 17/1), “mübevvee sıdk” (Yûnus 10/93) ve “el-arzü’l-mukaddese” (el-Mâide 5/21) gibi tabirlerle ya Kudüs’teki Beytülmukaddes’in (Taberî, XV, 16-17) ya da genellikle söz konusu şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişlerdir (Fahreddin er-Râzî, XI, 196-197). Öte yandan Elmalılı Muhammed Hamdi âyette geçen el-Mescidü’l-Aksâ’nın Beytülmakdis, mübarek kılındığı haber verilen çevresinden de Kudüs ve civarı olduğunu söylemektedir (Hak Dini, IV, 3144-3145). Mescid-i Aksâ tabiri, İslâm’ın ilk dönemlerinde bazan Kudüs için de kullanılmakla birlikte asırlar boyunca bununla özellikle Harem-i Şerif kastedilmiştir (s.324).</p>
<p>Resûl-i Ekrem’in sağlığında belli bir dönem için Kudüs’ün kıble olarak tercih edilmesi, müslümanların bu şehri dinî bir merkez olarak görmelerinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Kudüs, Hz. İbrâhim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı, mukaddes olarak da tanımlanan bir bölgede bulunması, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği Beytülmakdis’i barındırması, İsrâiloğulları’nın ve onlara gönderilen peygamberlerin mücadelelerine mekân olması açısından semavî dinler geleneğinde önemli bir yere sahip olmuştur.” (s.326).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlık Ayıbı: En Kıdemli Yerleşim Yerlerinde Bile Barışı Tesis Edememek </strong></p>
<p>“Kudüs’ün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Şehirde bulunan <strong>milâttan önce IV. binyıl</strong>a ait çömlekler, bu binyılın son bölümünde şehrin güneydoğu kısmında bir kavmin yaşadığını, ilk ve orta Bronz çağına ait bulgular, III. binyılda ve II. binyılın ilk devirlerinde Hiksoslar dönemi ve öncesinde bu bölgede insanların bulunduğunu göstermektedir. İslâm tarihçilerine göre ilk kurucuları Amâlika olan Kudüs şehri, tarih sahnesine ilk defa Erken Bronz çağında diğer bazı eski Ken‘ân şehirleriyle birlikte çıkmıştır. XIX ve XVIII. yüzyıllara ait Mısır metinlerinde Kudüs bir Ken‘ân site devleti olarak zikredilir.</p>
<p>Kudüs (Yeruşalayim) adı Tevrat’ta hiç geçmemektedir. Tevrat’ta bahsedilen Salem şehrinin Kudüs olduğu yolundaki geleneksel görüş doğru ise Eski Ahid’de şehirden ilk defa Hz. İbrâhim’in çağdaşı olan ve onunla görüşen Kral Melkisedek sebebiyle bahsedilmektedir (Tekvîn, 14/18).</p>
<p>Geç Bronz çağında (m.ö. XV. yüzyıl civarı) Filistin’e gelen Hurriler Kudüs’te yeni yapılar inşa etmişlerdir…</p>
<p>Mısır’dan çıktıktan ve çölde kırk yıl kaldıktan sonra Yeşu önderliğinde Filistin topraklarına giren İsrâiloğulları kendilerine saldıran Kudüs Kralı Adonitsedek ve müttefiklerini mağlûp etmiş, fakat Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e girmemişlerdir (Yeşu, 10/1-43). Ken‘ân diyarının İsrâiloğulları arasındaki taksimatında Kudüs Bünyamin sıbtına düşmüşse de (Yeşu, 15/8) Dâvûd’un şehri alışına kadar Yebusiler’in elinde kalmıştır… (s.324).</p>
<p>Dâvûd bütün İsrail’e kral olunca Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e karşı harekete geçip Sion Hisarı’nı almış ve buraya Dâvûd’un Şehri adını vermiştir. Kudüs’ü krallığın merkezi yapan Dâvûd şehri güçlendirmiş, Yebusiler’in Zion (Sion) dedikleri hisarı yeniden imar etmiş, kendisine bir ev yaptırmış, orayı dinî bir merkez haline getirmek istemiş ve bunun için ahid sandığını Kudüs’e getirterek sarayına yakın bir yerdeki çadıra yerleştirmiştir. Hz. Dâvûd’dan sonra oğlu Süleyman yedi yıl içinde Kudüs’te muhteşem bir mâbed (Mescid-i Aksâ) inşa etmiş, ayrıca kendisine bir saray yaptırmış, ahid sandığını bulunduğu yerden alarak mâbeddeki özel yerine koymuş, Kudüs’ün çevresine duvar çektirmiştir. Hz. Süleyman’ın vefatı üzerine krallık ikiye bölününce Kudüs güneydeki Yahuda Krallığı’nın merkezi olmuştur…</p>
<p>Kral Yehoyakim zamanında Bâbil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) Kudüs’e girerek kralı emri altına almış, pek çok insanla birlikte mâbedin değerli eşyalarını da götürmüştür…</p>
<p>Bâbil esareti sonrasında Kudüs Pers hâkimiyetine girmiş (m.ö. 538), ardından Makedonyalı Büyük İskender şehri almış (332), onun 323’teki ölümünü takiben şehir çeşitli savaşlar görmüş, önce Mısırlı Ptolemaioslar, daha sonra 198’den itibaren Selefkiler şehre hâkim olmuşlardır… Helenistik dönemin (332-63) ardından 63 yılında Pompeus Kudüs’ü işgal etmiş, şehri kuşatan duvarların bir kısmını yıktırmış, Crassus 54’te mâbedi yağmalamış, 40 yılında Partlar şehri ele geçirmiş, Büyük Herod 37’de şehri alıp duvarları onarmış, çeşitli yapıların yanında mâbedi yeniden inşa etmiştir…</p>
<p>Hz. Süleyman’ın, arkasından Zerubbabel’in, daha sonra Herod’un inşa ettirdiği mâbedlerin yerine Jüpiter Capitolina’ya ithaf edilen bir tapınak, ardından Merkad-i Îsâ Kilisesi’nin inşa edileceği yere de Afrodit Mâbedi yapılmıştır. Şehre girmeye kalkışan yahudilere ölüm cezası konmuş, ancak İmparator Konstantinos bu yasağı kaldırmıştır…</p>
<p>Hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın sözlerine hürmeten (Matta, 24/2) Süleyman Mâbedi’ni yeniden inşa etmeyi reddettiklerinden burası müslümanların fethine kadar harabe halinde kaldı. 614’te Sâsânîler tarafından işgal edilen Kudüs’ü 629’da Bizans İmparatoru Herakleios kurtarmış ve İranlılar’dan geri aldığı kutsal haçı Kudüs’teki yerine koymuş, şehir 638’de müslümanlar tarafından fethedilmiştir.” (s.325).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ve Merhamete Dayalı Bir Yönetim Tesis Edebilmek </strong></p>
<p>“… Kudüs’te bir cami inşa edilmesini emreden Hz. Ömer kadı olarak tayin ettiği Ubâde b. Sâmit’ten halka İslâm’ı öğretmesini istedi. Filistin’in fethinden sonra bölgenin yarısının yönetimini verdiği Alkame b. Mücezziz’e Kudüs’ü idare merkezi yapmasını tavsiye etti. Hz. Osman da Kudüs’e önem verdi ve Silvan bahçeleri gelirlerini şehrin fakir halkına vakfetti. Yahudi, hıristiyan ve müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Kudüs’ün fethinin ardından birçok sahâbî ve tâbiîn şehri ziyaret etmiş, bir kısmı buraya yerleşmiştir. Bazı sahâbîlerin Kudüs’te medfun olduğu bilinmektedir.</p>
<p>… Emevîler devrinde Kudüs’te yapılan en önemli imar faaliyeti Kubbetü’s-Sahre ve Mescid-i Aksâ’nın inşası olmuştur. Abdülmelik tarafından yaptırılan ve İslâm mimarisinin en güzel eserlerinden biri olan Kubbetü’s-sahre’nin inşa sebebi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş ve büyük tartışmalar yapılmıştır. Ya‘kûbî’nin eserinde (Târîh, II, 261) ve diğer bazı kaynaklarda Abdülmelik’in müslümanları hac için Mekke yerine Kudüs’e yöneltmek amacıyla bu eseri inşa ettirdiği kaydedilmektedir. Ancak, bazı tarihçiler Abdülmelik döneminde de hac için Mekke’ye gidildiğini belirterek buna karşı çıkmışlardır (s.327).</p>
<p>Makdisî, Abdülmelik’in müslümanların Bizans’tan aldıkları merkezlerdeki görkemli kiliseler karşısında duydukları ezikliği gidermeyi amaçladığını belirtir. Kudüs’teki diğer önemli mimari eserlerden Mescid-i Aksâ, Abdülmelik veya oğlu Velîd tarafından inşa edilmiştir…</p>
<p>Abbâsîler’in iktidara gelmesi ve Bağdat’ın başşehir olmasıyla Suriye ve Filistin bölgeleri nisbeten geri planda kaldıysa da Kudüs, İslâm dünyasında Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir olma özelliğini sürdürdü…</p>
<p>Kudüs, II. (VIII.) yüzyılda önemli bir ilim ve öğretim merkezi haline geldi. Evzâî, Süfyân es-Sevrî, Leys b. Sa‘d ve Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî şehri ziyaret ederek dersler verdiler. Aynı yüzyılda Râbia el-Adeviyye, Bişr el-Hâfî ve Serî es-Sakatî gibi sûfîlerin Kudüs’te bulunması şehri sûfîler için de cazip hale getirdi. Abbâsîler döneminde Kudüs hem dinî ve ilmî gaye ile hem ziyaret ve ticaret amacıyla gelen birçok kişinin güven içinde uğradığı bir şehir haline geldi. Bununla birlikte bazan salgın hastalık, deprem ve Me’mûn döneminde yaşanan kıtlık gibi tabii âfetlerden, ayrıca isyanlardan etkilendi. Özellikle Mu‘tasım-Billâh zamanında Filistin bölgesinde çiftçileri etrafına toplayan Ebû Harb el-Müberka‘ el-Yemânî liderliğindeki ayaklanma sırasında büyük zarar gördü. İsyancıların şehre girmesi üzerine halk şehirden kaçtı ve üç dine ait ibadet mekânları âsiler tarafından tahrip edildi.</p>
<p>Mısır’da <strong>Tolunoğulları</strong> hânedanını kuran Ahmed b. Tolun 264’te (878) Filistin’i alınca Tolunoğulları’nın eline geçen Kudüs uzun bir süre Kahire merkezli devletlerin idaresinde kaldı…</p>
<p><strong>Fâtımîler</strong> devrinde Kudüs’te tıp alanında büyük gelişmeler oldu ve Muhammed b. Ahmed et-Temîmî’nin de aralarında bulunduğu birçok tabip burada yetişti. Şehirde açılan bîmâristanın zengin vakıfları bulunuyor, hastalar burada ücretsiz tedavi ediliyordu. IV. (X.) yüzyılın sonlarında İsmâilî daveti yaygınlaştırmak amacıyla şehirde bir dârülilim kuruldu. V. (XI.) yüzyılın ilk yarısında Filistin’de ardarda meydana gelen depremler Kudüs’ü de etkiledi. 407’de (1016) yıkılmış olan Kubbetü’s-Sahre ve 424’teki (1033) büyük depremde zarar gören Mescid-i Aksâ, Halife Zâhir el-Fâtımî tarafından yeniden inşa edildi. Fâtımîler devrinde 424 (1033) ve 456 (1064) yıllarında şehrin surları ve kaleleri saldırılara karşı yeniden gözden geçirilip onarıldı… (s.329).</p>
<p><strong>Selçuklular</strong>’ın Kudüs’e hâkim oldukları yirmi beş yıl içerisinde şehir Sünnî çizgide önemli ilmî gelişmelere sahne oldu. Şâfiî âlimlerinden Nasr b. İbrâhim el-Makdisî, Nasriyye Medresesi’ni kurdu, onun ardından bir Hanefî medresesi kuruldu. Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî, Hanbelî mezhebi doğrultusunda dersler verdi. Bu dönemde İslâm dünyasının çeşitli yörelerinden çok sayıda meşhur âlim Kudüs’e gelmeye başladı. Bunlar arasında Endülüs’ten İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî, Tus’tan Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve İşbîliye’den (Sevilla) Ebû Bekir İbnü’l-Arabî de bulunmaktaydı. 486’da (1093) Kudüs’ü ziyaret eden ve üç yıl süreyle burada kalan Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Mescid-i Aksâ’da müslümanların kendi aralarında veya hıristiyan ve yahudilerle ilmî tartışmalar yaptıklarından bahseder.</p>
<p>Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta da kutsal sayılması, Hz. Peygamber’in mi‘rac için Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi (isrâ), müslümanların ilk kıblesi olması ve Kur’an’da atıflarda bulunulmuş olması gibi sebeplerle Kudüs’ün İslâm toplumlarında her zaman önemli bir yeri olmuştur. Bu sebeple Kudüs’ün faziletlerine dair bazan zayıf veya uydurma rivayetlerin de yer aldığı “Fezâilü’l-Kuds” (Fezâilü Beyti’l-Makdis) literatürü oluşmuştur.” (s. 329).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Haçlılar Dönemindeki Acı Tecrübelerden Gereken Dersi Çıkarabilmek </strong></p>
<p>“I. Haçlı Seferi’ne katılan ordular, yaklaşık üç yıl süren yürüyüşten sonra 7 Haziran 1099 Salı sabahı o sırada Fâtımîler’in elinde bulunan Kudüs’ün karşısındaki en yüksek noktaya ulaştılar… Beş hafta süren kuşatmadan sonra şehir düştü (23 Şâban 492 / 15 Temmuz 1099). Tankred’in sancağı Kubbetü’s-sahre’ye asıldı. Tankred burasını kutsal bir yer olmasına aldırış etmeden yağmaladı. Bu arada halkın bir kısmı korku içinde şehrin henüz düşmeyen güney mahallelerine doğru kaçmaya başladı… Vali ve adamları Kudüs’ten canlı olarak çıkan tek müslüman grup oldu. (s.329).</p>
<p>Müslümanlar 17 (638) yılında Kudüs’ü fethettiklerinde Halife Ömer hıristiyanlara can ve mal güvenlikleri konusunda söz vermiş, onların haklarını belirten bir anlaşma imzalamış, Haçlılar ise tam aksine bir davranışla şehirde bulunan bütün müslümanları, hatta müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Mûsevîler’i öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdir. Haçlılar evlerde, camilerde ve yollarda bulunan herkesi kadın, çocuk demeden öldürdüler. Mescid-i Aksâ’ya sığınmış olanlar da kılıçtan geçirildi…</p>
<p>Haçlılar Kudüs’te bütün müslüman eserlerini de yağmaladılar. Kubbetü’s-sahre ve Mescid-i Aksâ’daki değerli eşya tahrip edildi, çalınıp götürüldü. Camiler kiliseye çevrildi veya başka maksatlarla kullanıldı. Zaman içinde yeni kiliseler yapıldı. Kutsal Mezar Kilisesi tekrar inşa edildi. Kudüs kralları bu kilisede gömüldüler. Kilisenin güneyinde bulunan ve Vaftizci Yahyâ’ya nisbet edilen kilise ile hacıların konakladığı misafirhane ve hastahane büyütülerek içinde 1000 kişiyi barındıracak bir hastahane ve bir kilise inşa edildi. Burası Hospitalier Şövalye Tarikatı’nın yönetimine verildi. Kubbetü’s-sahre’nin üzerine haç dikildi ve o zamana kadar açıkta duran kayanın (kutsal taş) üstü örtülüp üzerine bir mihrap oturtuldu. Mescid-i Aksâ Camii’nde değişiklikler yapılarak kralların sarayı haline getirildi. Yanı başındaki yer ise Templier tarikatının kullanımına verildi. Bunun dışında şehirde fazla değişiklik olmadı. Kudüs genelde eski görünüşünü korumakla birlikte tam bir hıristiyan şehri haline geldi. Müslüman ve yahudilerin şehirde sürekli kalmasına izin verilmedi. (s.330).</p>
<p>… II. Baudouin, 1123’te Artuklu Beyi Belek’e esir düşüp Harput Kalesi’nde hapsedilince Kudüs Krallığı bir yıl Geldemar tarafından yönetildi.</p>
<p>… Musul ve Halep hâkimi atabek İmâdüddin Zengî, 24 Aralık 1144’te Urfa’yı fethederek buradaki Haçlı Kontluğu’na son verdi. Böylece ilk kurulan Haçlı devleti ortadan kalkmış oldu. Bu gelişme üzerine Kudüs Krallığı ve diğer Haçlı devletleri sıranın kendilerine de geleceği korkusuyla paniğe kapıldılar (s.330).</p>
<p>… Mi’raç kandiline denk düşen 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Selâhaddin Kudüs’e girdi. Haçlılar’ın seksen sekiz yıl önce kana buladıkları şehirde hiçbir taşkınlık yapılmadı; müslümanlar zafer sevincini olgunluk içinde kutladılar. Haçlılar Kudüs’ten çıkıp giderken Ortodoks ve Ya‘kūbî hıristiyanlar şehirde kaldı. Mûsevîler’in de şehre yerleşmesine izin verildi. Hıristiyanlara ait kutsal yerlerin idaresi Ortodoks kilisesine teslim edildi (s.331). Bir süre Kudüs’te kalan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Haçlılar tarafından saray olarak kullanılan Mescid-i Aksâ’yı camiye çevirdi ve Templier tarikatının yaptığı değişiklikleri ortadan kaldırdı. Nûreddin Mahmud’un Halep’te yaptırdığı minberin getirilmesini emretti. Şehrin idaresini düzene koyduktan sonra 24 Şâban 583’te (29 Ekim 1187) Sûr şehrine hareket etti. Selâhaddîn-i Eyyûbî devrinde surlar tamir ettirildi ve önlerine derin hendekler kazıldı. Burçlar inşa edildi. Sultan Kudüs’ün idaresini Fakih Ziyâeddin Îsâ’ya verdi, onun 1189’da ölümü üzerine de yerine Hüsâmeddin en-Necmî getirildi. Kudüs’ten ayrılan Haçlılar hâlâ ellerinde bulunan Sûr, Trablus, Antakya gibi şehirlerde kümelendiler. Kudüs Krallığı bir asır daha Suriye’nin kıyı şehirlerinde Akkâ merkez olmak üzere varlığını sürdürdü (s.332).</p>
<p>… Daha sonraki yıllarda da Kudüs’ü ele geçirmeye uğraşan Haçlılar’ın girişimleri başarıya ulaşmadı. el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler, Suriye Eyyûbîleri’ni ve müttefikleri Haçlılar’ı Gazze dışında yaptıkları savaşta bozguna uğrattılar (Cemâziyelevvel 642 / Ekim 1244). Böylece Kudüs kesin olarak Haçlılar’ın elinden çıkmış ve Mısır Eyyûbîleri’nin hâkimiyetine girmiş oldu. Haçlılar’ın 1099’da Kudüs’ü ilk alışından 145 yıl sonra şehir Türkler’in eline geçmişti.” (s.332).</p>
<p>Mısır Memluk Sultanları ve Osmanlı Devleti dönemlerinde Kudüs’ün yaşadığı barış sürecine ilişkin bölümlerini sonraki yazımızda aktaracağız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, <strong>“Kudüs” maddesi</strong>, TDVİA, c. 26, s. 323-338, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Ömer Faruk Harman; “<strong>Kudüs: Üç İlâhî Dinde De Önemli Bir Yere Sahip Olan ve</strong> <strong>Kutsal Sayılan Şehir</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 323-327, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Casim Avcı; “<strong>Kudüs: Fethedilişinden Haçlı İstilâsına Kadar</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 327-329, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Işın Demirkent; “<strong>Kudüs: Haçlılar Dönemi</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 329-332, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞÛRANIN TARİHTEKİ YAPICI İŞLEVİNİ HATIRLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Oct 2017 09:22:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah b. Zübeyr]]></category>
		<category><![CDATA[AtinaIspartamâna]]></category>
		<category><![CDATA[âyan]]></category>
		<category><![CDATA[Bağlarbaşı Kültür Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[Encümen-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs Emevîleri]]></category>
		<category><![CDATA[eşraf]]></category>
		<category><![CDATA[Hafsî sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Halife Mansûr]]></category>
		<category><![CDATA[Hârûn]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hilal Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hasan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[idarîsiyasî]]></category>
		<category><![CDATA[İfk olayı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[kabile reisleri]]></category>
		<category><![CDATA[kumandanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlikî fakihleri]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Meşveret]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[MekkeEski Türk devletlerihıristiyanlarKatolikRomasenatomeclisRoma]]></category>
		<category><![CDATA[meşûremüşâvereistişâreMeşveretşevrİslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Muâviye b. Ebû Süfyân]]></category>
		<category><![CDATA[Murâbıt sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer b. Abdülazîz]]></category>
		<category><![CDATA[PalmiraDârünnedve]]></category>
		<category><![CDATA[Raşid Gannuşi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Sebe Kraliçesi Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[şûra yöntemi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Kübrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Üsâme b. Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[yöneticiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=572</guid>

					<description><![CDATA[20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın şûrayı merkeze alan bir din olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın <u>şûrayı merkeze alan bir din</u> olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve adaletin ikamesi için silahla değil aklımızla cihat etmemiz gerektiğini hatırlattı. Biz de bu büyük düşünürümüzün izinden giderek bu haftaki yazımızda şûranın tarih boyunca nasıl yapıcı/inşa edici bir işlev üstlendiğini hatırlatmak istedik.</p>
<p>Çok katmanlı müzmin sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin tarihte nasıl kurumsallaştığını ve ne gibi işlevler gördüğünü Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Danışma yöntemiyle sorunu açığa çıkarmak ve en isabetli çözümü ortak akılla belirlemek</strong></p>
<p>“Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki <strong><em>şûrâ</em></strong>; fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde <u>yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere </u><strong><u>danışıp</u></strong><u> onların eğilimlerini göz önünde bulundurması</u>nı ifade eder. Şûra ile aynı kökten (<em>şevr</em>) türeyen birçok kelimenin “bir şeyi bulunduğu yerden alma ve <u>açığa çıkarıp görünür hâle getirme</u>” mânasında birleştiği, özellikle balın kovandan çıkarılması işini anlatmak için bu kökten gelen kelimelerin kullanıldığı ve danışma işinin de bir meselede isabetli karara varabilmek amacıyla kişilerin fikirlerinin açığa çıkmasını sağlamaktan ibaret olduğu dikkate alındığında şûranın terim anlamıyla kök anlamı arasında <u>semantik ilişki</u>nin bulunduğu söylenebilir. <em>Meşveret, meşûre, müşâvere, istişâre </em>ve <em>teşâvür</em> de <em>şûrâ</em> ile aynı anlamdadır. Şûra kelimesi ayrıca “üzerinde ortaklaşa görüş beyan edilen iş” mânasına geldiği gibi görüş bildiren kimseler topluluğunu (<em>ehlü’ş-şûrâ</em>) belirtmek için de kullanılmaktadır (s.230).</p>
<p>Uygulanma biçimi ve ölçüsü değişmekle birlikte <strong>yöneten-yönetilen</strong> ayrışmasının ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren hemen bütün toplumlarca bilinen şûra yönteminin en eski örnekleri arasında yer alan eski Yunan şehir devletlerindeki uygulamalar siyaset biliminde özel ilgiye konu olmuştur. Zira bunların en önemlileri olan <strong>Isparta ve Atina</strong>’da siyasî iktidar çeşitli seviyelerde <strong>meclisler</strong> yoluyla ve paylaşılarak kullanılmaktaydı. <strong>Roma</strong> devlet düzeni içinde başta <strong>senato</strong> olmak üzere her dönemde yasama, yürütme ve yargılama alanlarında ya da bazı yöneticilerin seçiminde istişarî veya bağlayıcı yetkileri olan çeşitli meclislere yer verilmiştir. İslâm öncesi dönemde bilhassa Katolik hıristiyanlarda bir kısım dinî meselelerin tartışılıp çözüme bağlanması için yüksek düzeyde din adamlarının “konsil” adı verilen toplantıları da bir tür şûra kabul edilebilir…</p>
<p>Eski Türk devletlerinde hükümdarların çok sayıda danışman bulundurduğu ve birer danışma kurumu olarak kurultayların düzenlendiği bilinmektedir. İslâm öncesi dönemde Araplar da gerek kurdukları krallıkların gerekse şehir devletlerinin ve aşiretlerin yönetiminde şûra yöntemine başvurmuştur… Araplarda kabile reisi, kabileyi ilgilendiren meselelerde aşiret şeyhleriyle kabile meclisine danışıp karar vermekle yükümlüydü. Mekke’nin siyasî ve idarî işleri Dârünnedve’den yürütülüyordu… Palmira’da da (Tedmür) benzer bir meclis vardı.” (s.230).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın emrine ve Rasulullah’ın örnekliğine uygun bir şûra modeli oluşturabilmek</strong></p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’in 42. sûresi Şûrâ adını taşıdığı gibi bu sûrenin 38. âyetinde <em>şûrâ</em> kelimesi geçmekte, ayrıca iki âyette aynı kökten türeyen “<em>teşâvür</em>” (2:233) ve “<em>şâvir</em>” (3:159) kelimeleri yer almaktadır. Bunlardan “karşılıklı danışma” anlamındaki <em>teşâvür</em>, çocuğun iki yıl dolmadan sütten kesilmesine eşlerin karşılıklı istişare ile karar verebileceklerini belirtmektedir. Ailevî bir meselede bile istişarenin emredilip eşlerin karara eşit düzeyde katılmasının aranması, ortak sorumluluk gerektiren konularda <u>tek taraflı iradeye dayalı uygulamanın uygun görülmediği</u>ni vurgulamaktadır (s.231).</p>
<p><em>Şâvir</em> kelimesini içeren âyette Hz. Peygamber’e iş hususunda müminlerle <strong>istişare</strong> etmesi <strong>emredilmiştir</strong>. Bu ifadeyle ilgili yorumlardan birinde esasen Resûl-i Ekrem’in danışmaya ihtiyacı bulunmadığı, ancak bu emirle kendileriyle istişare ederek müminlere değer verdiğini göstermesinin, böylece onların ihlâs ve itaatlerinin artıp güçlenmesinin amaçlandığı ileri sürülmektedir. Bir diğer yaklaşım müşavereyi Resûlullah’ın müslüman topluma <strong>örnek olma</strong> konumuyla açıklamaktadır. Daha dikkate değer bir görüş ise söz konusu müşavere emrini, Hz. Peygamber’in akıl yönünden üstünlüğünü teslim etmekle birlikte, onun dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip bulunmadığı ve <u>başkalarının fikir ve birikimlerinden de yararlanma</u>ya ihtiyaç duyabileceği biçiminde yorumlanmaktadır.</p>
<p>Şûra kelimesinin geçtiği âyet, “<em>Onların işleri aralarında şûra iledir</em>.” biçiminde bildirmeli (<em>ihbârî</em>) önerme yapısında sevk edilip ilk müslüman toplum bakımından bir <strong>övgü</strong> anlamı taşımakla birlikte âyetin aynı zamanda sonraki müslüman toplumlara yönelik bir <strong>istek</strong> öngördüğü, dolayısıyla şûranın müslüman toplumun bir <strong>karar alma yöntemi</strong> olarak belirtildiği açıktır. Şûranın müslümanların diğer temel nitelikleri (iman etme, namaz kılma, infakta bulunma ve zulmü engelleme) arasında zikredilmesi ve bu âyetin yer aldığı sûreye “<em>Şûrâ</em>” adının verilmesi de <u>şûraya atfedilen önem</u>in göstergesidir.</p>
<p>Öte yandan birçok âyette şûra kelimesi kullanılmadan <u>danışmanın önemi</u>ne dikkat çekilmektedir. Meselâ <strong>Hz. Mûsâ</strong>’nın, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi <strong>Hârûn</strong>’un kendisine yardımcı yapılması ve işine ortak edilmesi yönündeki duası (20:29-32), klasik literatürde devlet başkanının kendisiyle istişare edeceği “tefvîz veziri” tayininin meşruiyetini açıklama bağlamında değerlendirilmiştir. Bir diğer âyette ise <strong>Hz. Süleyman</strong>’ın kendisine itaat etmelerini isteyen mektubunu aldığında Sebe Kraliçesi <strong>Belkıs</strong>’ın halkın temsilcisi konumundaki kişilerden nasıl davranması gerektiği hususunda <u>görüşlerinin sorulduğu</u> bildirilmekte ve onların görüşlerini almadan hiçbir önemli meseleyi karara bağlamadığı yolundaki sözü nakledilmektedir (27:28-33). Bu olay, tarihsel süreç dikkate alındığında <u>iktidarın kullanımına toplumun temsilcilerinin katılması</u> hususunda önemli bir aşamaya işaret etmektedir.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devlet yönetiminde şûra yöntemini kurumsallaştırmak ve işlevsel kılmak </strong></p>
<p>“Hadislerde <em>şûra, meşveret, meşûre, istişare</em> ve <em>teşâvür</em> gibi kelimeler sözlük anlamlarıyla sıkça geçmektedir. Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından <strong>doğru karar almanın gerekli bir yöntemi</strong>” diye tanımlanmıştır (Tirmizî, “Fiten” 78). Hz. Peygamber müslümanlara şûrayı <strong>emrettiği</strong> gibi kendisinin de genel ya da özel işlerde ashabı ile görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem, ilk müslüman toplumun var olma mücadelesinde belirleyici önemdeki her kararı ashabı ile istişare ederek almıştır. Bunlar arasında Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının çeşitli aşamaları, Bey‘atürrıdvân ve Hudeybiye Antlaşması örnek verilebilir.</p>
<p>Hicretin 3. yılında (m.625) Kureyş’in savaşmak için Medine’ye yöneldiği öğrenilince <strong>Hz. Peygamber</strong>, Medine’de kalınıp savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını daha yerinde bulan çoğunluğun görüşüne uymuş ve savaş Uhud’da gerçekleşmiştir. Hudeybiye’de yapılan antlaşma sebebiyle hayal kırıklığı ve büyük üzüntü yaşayan sahâbîlerin Resûlullah’ın üç defa emretmesine rağmen kurbanlarını kesip tıraş olmak için kalkmamaları üzerine <u>eşi Ümmü Seleme ile konuşup tavsiyesine uyması</u> da belirtilmesi gereken ilginç bir örnektir. Mescide minber inşa edilmesi ve insanların namaza hangi usulle çağrılacağı gibi ibadetle ilgili bazı konularda da ashabı ile istişare eden Resûl-i Ekrem’in İfk olayında Hz. Ali ile Üsâme b. Zeyd’i çağırıp onların fikirlerini alması da onun istişare hususunda kişisel ya da toplumsal iş ayırımı yapmadığını gösterir. Ebû Hüreyre de Hz. Peygamber kadar <strong>istişareye önem veren bir kimse</strong> görmediğini söylemiştir (Tirmizî, Cihâd 35).</p>
<p>Hulefâ-yi Râşidîn halife/imam seçimi, vali tayini ve savaşa karar verilmesi gibi kuralları bilinen, fakat kişiye ya da olaya göre karara bağlanması gereken işlerle Kitap ve Sünnet’te hükmü bulunmayan toplumsal <strong>sorunların çözümünde</strong> Resûlullah’ı takip ederek <strong>şûra yöntemi</strong>ne uygun davranmıştır. Hz. Ebû Bekir’e biat edilmesi, dinden dönen ve zekât vermeyi reddeden kabile ve topluluklara savaş açılması, Kur’an’ın cem‘i ve Hz. Ömer’in halife olarak belirlenmesi <strong>Hz. Ebû Bekir</strong> döneminde <u>istişare yoluyla alınan önemli kararların örnekleri</u>ndendir (s.231).</p>
<p><strong>Hz. Ömer</strong> devlet teşkilâtının oluşturulması yanında yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin konularda sahâbenin önde gelenleriyle istişare etmiş, <strong>kararlar</strong> ancak <u>ortak bir yaklaşıma ulaşıldıktan ya da en azından ağırlıklı görüşün ortaya çıkmasından sonra yürürlüğe konulmuştur</u>. Hz. Ömer’in ashabın ileri gelenlerine Medine’nin uzağındaki yerlere yerleşme izni vermemesinin en önemli gerekçelerinden biri devlet yönetiminde şûra yöntemini <u>işlevsel</u> kılmaktı. Daha sonra sahâbenin başka merkezlere dağılmasıyla ortaya çıkan politik kargaşa onun bu öngörüsünün isabetini kanıtlamaktadır.</p>
<p>Ayrıca sahâbe dönemi icmâ örneklerinin ortaya çıkışında ve klasik icmâ teorisinin meydana gelişinde Hz. Ömer’in <strong>şûraya dayalı yönetim anlayışı</strong>nın ve bu usulle gerçekleştirdiği yasal düzenlemelerin etkili olduğu muhakkaktır. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifenin seçimi için oluşturduğu altı kişilik heyet İslâm tarihinde “<em>ehlü’ş-şûrâ/ashâbü’ş-şûrâ</em>” diye anılmış, bu heyetin seçilmesi ve çalışma şekli “<em>emrü’ş-şûrâ</em>” adıyla anılır olmuştur.</p>
<p><strong>Hz. Osman</strong>’ın ve Hz. Ali’nin hilâfetinde de <u>şûraya ilke düzeyinde bağlı kalındığı</u> söylenebilir. Meselâ Abdullah b. Sa’d, İfrîkıye’nin fethi için kendisine mektup yazınca Hz. Osman yanında bulunan ashabın ileri gelenlerine konuyu danışmış, 30 (650) yılında Kur’an’ın farklı şekillerde okunmasını ve tahrifini önlemek için Hafsa nezdinde bulunan nüshadan istinsah edilip bazı beldelere gönderilmesi meselesini ashabın önde gelenlerini bir araya getirip karara bağlamış, 34’te (654) fitne olayları başladığında bölge valilerini çağırıp onlarla istişare etmiştir.</p>
<p>Hz. Osman’ın şehid edilmesi üzerine hilâfeti kabule zorlanan <strong>Hz. Ali</strong>, bu işin <u>şûranın görevi</u> olduğunu söylemesine rağmen daha kötü hadiseleri önlemek için görevi kabul etmek durumunda kalmış, o da zaman zaman önemli kararların alınmasında ashaptan yanında bulunanlara ve ileri gelenlere danışmıştır. Ancak bu iki halife döneminde ortaya çıkan politik ayrışmalarla birlikte <u>şûranın genel bir siyaset yöntemi niteliğini kaybettiği</u> ve <u>işlerin kişisel inisiyatiflere bırakıldığı</u> görülmektedir. <strong>Muâviye</strong> b. Ebû Süfyân’ın <strong>Hz. Hasan</strong> ile anlaşırken hilâfet meselesinin kendisinden sonra bir şûraya bırakılmasını kabul ettiği rivayet edilir. <strong>Abdullah b. Zübeyr</strong>, Hicaz’da halifeliğini ilân ettiğinde hilâfeti şûra esasına döndürmeyi vaat ediyordu.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam tarihi boyunca geliştirilen şûra kurumları tecrübesinden istifade edebilmek</strong></p>
<p>“İslâm tarihi boyunca müslümanlar tarafından kurulan devletlerde hükümdara danışmanlık yapan çeşitli kurul ve kurumlar oluşturularak meşveret usulü işletilmeye çalışılmakla birlikte şûra genellikle <u>yönetim merkezlerinde bulunan kimselerin katılımıyla sınırlı</u> kalmıştır. Bilhassa Emevîler’le başlayan süreçte şûranın toplumun önde gelenleri (kabile reisleri, <strong>eşraf</strong>, âyan), <strong>yöneticiler</strong> ve ordu <strong>kumandanlar</strong>ı ile ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle, birlikte ya da ayrı, genel ya da özel biçimde gerçekleştirilmiştir (s.232).</p>
<p><strong>Ömer b. Abdülazîz</strong> döneminde ise şûrada sadece ulemâ ve fukaha bulunmaktaydı… Halife <strong>Mansûr</strong>’un <u>istişareden sonra hükmedeceğini ifade etmesi</u> Abbâsîler zamanında da şûra fikrinin korunduğunu göstermektedir. Irak, Horasan ve Mısır gibi bölgelerde de şûra heyetleri kurulmuştur. Endülüs Emevîleri’nde bir tür kazâî şûra gelişmiştir… <strong>Endülüs</strong>’te mülûkü’t-tavâif zamanında ortaya çıkan “<em>meşyeha</em>” ve Mağrib ile Endülüs’te kullanılan “<em>mele’</em>” terimleri de bir tür danışma meclisini ifade etmektedir. Murâbıt sultanları şûrayı vazgeçilmez bir prensip haline getirmişlerdi. <strong>Yûsuf b. Taşfîn</strong> devlet adamları ve Mâlikî fakihleriyle istişare etmeden karar almazdı. Hafsî sultanları devlet işlerinde kendi seçtikleri şeyhülâzamın başkanlık ettiği, din âlimleri ve devlet adamları arasından seçilen on şeyhten oluşan ve “<em>tabakâtü’l-aşere</em>” adı verilen bir şûraya danışırdı… (s.232).</p>
<p>Türkler müslüman olduktan sonra, devlet işlerini danışma yoluyla yürütme geleneklerini (kengeş, kurultay) İslâm’ın şûra prensibiyle kaynaştırmış, Büyük Selçuklular’da Dîvân-ı A‘lâ, Osmanlılar’da farklı dönemlerde uygulanan Meclis-i Meşveret, Encümen-i Şûrâ, Meclis-i Şûrâ, Şûrâ-yı Kübrâ, Şûrâ-yı Devlet, padişahın huzurunda yapılan Şûrâ-yı Saltanat gibi şûra meclisi modelleri uygulamış ise de müslüman ülkelerinde meşrutiyet ya da cumhuriyet şeklinde yapılanan sistemler kuruluncaya kadar hukukî bakımdan <u>en üst yöneticinin yetkilerini sınırlayan</u>, herkes için <strong>bağlayıcı kararlar alabilen</strong> ve bütün ülkeyi temsil eden şûra mekanizmalarının oluşturulabildiği söylenemez.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YUSUF KARADÂVÎ’DEN  GENÇLİĞİN VAZİFELERİNİ DİNLEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yusuf-karadaviden-gencligin-vazifelerini-dinlemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yusuf-karadaviden-gencligin-vazifelerini-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2017 09:24:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Davet ve Fetva Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[bid’at-i hasene]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Müslüman Âlimler Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Fussilet 41:33]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Müslüman Gençliğin Vazifeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam için kenetlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’a davet etmek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ı doğru idrak etmek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ı hayata tatbik etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:3]]></category>
		<category><![CDATA[Sohta Sinan Eğitim ve Kültür Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Tirmizi]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibu’ş-Şebâbi’l-Müslim el-Yevm]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:108]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=447</guid>

					<description><![CDATA[“Allah&#8217;a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve “Elbette ben kayıtsız şartsız Allah&#8217;a teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 41:33). &#160; Sultanların âlimi değil, âlimlerin sultanı Yusuf el-Karadâvî, doksan yaşını doldurması vesilesiyle 9-10 Aralık 2016 tarihlerinde İstanbul’da adına tertip edilen vefa programına katıldı. Bu vesileyle Sohta Sinan Eğitim ve Kültür Vakfı’nda verdiği [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Allah&#8217;a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve “Elbette ben kayıtsız şartsız Allah&#8217;a teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”<br />
(Fussilet, 41:33).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sultanların âlimi değil, âlimlerin sultanı Yusuf el-Karadâvî, doksan yaşını doldurması vesilesiyle 9-10 Aralık 2016 tarihlerinde İstanbul’da adına tertip edilen vefa programına katıldı. Bu vesileyle Sohta Sinan Eğitim ve Kültür Vakfı’nda verdiği konferansın çevirmenliğini üstlenmekten şeref duyduğum asırlık çınar, gençlerin, özellikle genç kızların ilimle iştigal etmesinden büyük memnuniyet duyduğunu söyledi. İlerlemiş yaşına rağmen, Dünya Müslüman Âlimler Birliği ile Avrupa Davet ve Fetva Meclisi başkanlıklarını yürüten Karadâvî, tarihte ve günümüzde üstlendiği misyonuyla Türkiye’nin İslam dünyasının medar-ı iftiharı olduğunu ifade etti.</p>
<p>Bölük pörçük hale getirilerek mağlup edilmiş İslam âleminin artık bir araya gelerek “dengeli ümmet” olduğunu göstermesi ve “insanlığa tanık olma” görevini ifa etmesi gerektiğini hatırlatan Karadâvî, bütün insanlık ile iyi ilişkiler geliştirmemizin, inanç, ibadet, hukuk, siyaset gibi temel sosyal alanlarda İslam’ın ne kadar dengeli ilkeler getirdiğini insanlığa anlatmamızın önemine dikkat çekti. Bu vesileyle üstadın son çıkan eserini tanıtmakta yarar görüyorum.</p>
<p>Allâme Yusuf el-Karadâvî’nin “Günümüzde Müslüman Gençliğin Vazifeleri” isimli eseri Ekim 2016’da “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Beyan Yayınları’nın 657. kitabı olarak yayımlandı. İkinci kısmı Batı toplumlarında yaşayan Müslüman gençlere yönelik nasihatlerden oluşan kitabın günümüz Müslüman gençliğine hitap eden ilk kısmını özetle iktibas ederek dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Büyük Davaları Omuzlayanların Gençler Olduğunu Fark Etmek</strong></p>
<p><strong> </strong>“… Gençler, ömrün dolup taşan kuvvet ve dinçlik dönemini temsil eder. Gençlik dönemi verimlilik, gayret ve yükleri omuzlama dönemidir. İşte bu yüzdendir ki, İslam’ın ilk döneminde daveti sırtlayanlar gençler idi (s.9).</p>
<p>Yükselişlerin ve davetlerin yükünü omuzlayan daima gençler olmuştur. Allah Rasulü’nün ilk ashâbı da gençlerdi. Yaşça en büyük sahabi Hz. Ebu Bekir (r) İslam’a girdiği gün otuz sekiz yaşındaydı. Hz. Ömer (r) ondan on yaş küçüktü. Hz. Ali (r) ise Müslüman olduğunda henüz on yaşında bile değildi. Onlar gibi birçok sahabi sadece 12, 13, 14 ve 15 yaşlarında idiler.</p>
<p>Günümüz Müslüman gençlerinin omuzlarında büyük bir yük vardır. O da <u>kimliklerini keşfetmeleri</u>, kendilerini tanımaları, kim ve ne olduklarını bilmeleridir (s.19).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ı Doğru İdrak Etmeyi Temel Görev Bilmek</strong></p>
<p>“Günümüz Müslüman gençleri boyunlarının borcu olan şu dört görevi iyi öğrenmelidir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1. İslam’ı doğru idrak etmek</strong></p>
<p>“İlim amelden önce gelir. Müslüman genç İslam’ı hakkıyla idrak etmelidir. Zira insanlar İslam’dan olmayan şeyleri, İslam’a katarak ve onun değişmez ilkelerini çiğneyerek İslam’a zulmetmişlerdir. İslam’dan olmayan bir takım yabancı unsurlar İslam’a girerek onun güzelliğini ve berraklığını bozmuştur. Bidatler yayılmış, insanlar, ‘bid’at-i hasene’ adıyla Allah’ın kitabında indirmediği şeyleri İslam’dan kabul eder olmuştur!</p>
<p>Oysa Allah Rasulü (s), dinde ilaveyi yasaklamıştır. Nitekim ilaveyi kabul eden, eksilmeyi de kabul eder. ‘Kâmil’ olan ise ne ilaveyi kabul eder ne de eksilmeyi. Allah (c) dinini tamamlamıştır. Dolayısıyla kimseden dine ziyade yapmayı kabul etmez:</p>
<p>“Bugün <strong>dininizi</strong> sizin için <strong>kemâle erdirdim</strong> ve size olan nimetimi tamamladım ve İslam’ı (Allah&#8217;a teslimiyeti) sizin için din (hayat tarzı) olarak benimsedim.” (Mâide, 5/3).</p>
<p>Dine ziyade getirmek isteyen kişi, hâşâ Allah’ı düzeltiyor ve dinin nakıs olduğunu iddia ederek onu tamamlamak istiyor demektir! Bu sebeple Allah Rasulü (s); “Sonradan çıkarılan şeylere karşı dikkatli olun. Her bid’at sapıklıktır.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve “Kim bizim dinimizde olmayan bir şeyi yaparsa o reddedilir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> buyurarak bidati yasaklamıştır. Dinde bidat reddedilmiştir. İslam, dünya işlerinde yeniliği, din işlerinde ise tâbi olmayı zorunlu kılarak sınırda durmayı emreder.</p>
<p>Müslümanların gerileme, çöküş ve kaos asırları gelip çattığında vaziyet tersine çevrildi. Dünya işlerinde yeni icatlar vücuda getirmek yerine <u>dine icatlar getirildi</u>! Allah’ın Kitabı’nda indirmediği yeni icatlar ve tasarılar ortaya çıkıverdi. Geçmiş asırlarda insanlar, nasıl akîdede, muamelatta ve daha birçok alanda İslam’a yeni unsurlar ilave ettiyse, günümüzde de dinin ilke ve hükümleri gibi birçok unsur yine insanlar tarafından İslam’dan koparılarak uzaklaştırılıyor.</p>
<p>İslam’ı doğru idrak edebilmek için, İslam’ı saf kaynağından almak; Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü’nün sünnetine başvurarak, sahabe ve tabiûnun anlayışına uygun biçimde İslam’ı kavramak gerekir. Şaibeler İslam’a bulaşmadan ve onu kirletip bulanıklaştırmadan önceki ilk kaynaktan ders almaya özen göstermemiz gerekmektedir.</p>
<p>Hiç şüphesiz, Müslümanların farklı milletlere karışması ve insan doğasının kuralları gereği onlardan etkilenmeleri sonucu, israiliyat, zayıf rivâyetler, mevzu hadisler, abartmalar, uydurmalar ve sapkın fikirler gibi unsurlar İslam kültürünü kirletmiştir. Tüm bunları bilmemiz ve araştırmacı İslam âlimlerinden bu konuda bilgi almamız gerekmektedir. İmam Malik ne güzel söylemiş. Aynı ifade Atâ ve İbn Abbas’dan (ra) da rivâyet edilmiştir:</p>
<p>“Günahlardan korunmuş olan Rasulullah (s) dışındaki her ferdin sözüne itibar edilebilir, ama aynı zamanda terk de edilebilir.” (s.21-37).<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Aldanmamak İçin İslam’ı Saf Kaynağından Öğrenmek</strong></p>
<p>“… Harama düşmemek, başkasını helal dairesindeki husus ve davranışlardan alıkoymamak, mekruhu haram, küçük günahı büyük günah ya da tam tersi olarak göstermemek için İslam’ı saf kaynağından öğrenmek gerekir. Zira İslam, basiret üzere ayakta durması ve diğer dinlerin “Körü körüne iman et! Gözlerini yum ve beni takip et! Cehalet takvanın anasıdır!” anlayışından uzak olması hasebiyle, Müslüman için bu idrak şarttır:</p>
<p>“De ki: &#8220;Benim yolum budur: Ben <u>yalnızca Allah&#8217;a çağırıyorum</u>. Ben de bana uyan kimseler de (ne yaptığımızın) çok iyi bilincindeyiz; ki Allah&#8217;ın şanı pek yücedir ve ben O&#8217;na ait vasıfları başkasına yakıştıran müşriklerden değilim.” (Yusuf, 12:108).</p>
<p>Günümüz gençleri Muhammedî mesajın ve Muhammedî şahsiyetin muazzam yönlerini, Rasulullah’ın dünyaya neler getirdiğini bilmiyorlar. Batı’nın karanlıklarda yüzdüğü zamanlarda İslam’ın inşa ettiği Rabbani, insani, cihanşümul ve ahlaki etkenlerle bütünleşen İslam medeniyetini tanımıyorlar. İşte bu nedenle, dine ilişkin şüpheleri ortadan kaldırabilmek için İslam’ın doğru idrak edilmesi elzemdir.</p>
<p>Hakka batıl karıştıran sapıkların, İslam üzerinden sahtekârlık yapanların ve sîretinde olmayan şeyleri İslam’ın peygamberine isnat eden iftiracıların yalanlarından peydahlanan şüpheleri ortadan kaldırmak için, apaçık delillere dayanarak yürümek ve insanlara dini doğru anlatabilmek için İslam’ı doğru idrak etmek mecburiyetindeyiz.</p>
<p>Suçlular hoşlanmasa da hakikati haklı çıkarabilmek ve bâtılı geçersiz kılabilmek için bizler, dinimizden, nebimizden, Kur’an’ımızdan, şeriatımızdan, tarihimizden ve geleneğimizden neş’et eden bilinçli bilgiyi yeniden edinmeye mecburuz.</p>
<p>İslam düşmanlarının kusurlarını deşifre etmeliyiz. Onların içine düştükleri sapıklığı, bizimse tâbi olduğumuz dosdoğru yolu; onların bayağılığını, bizimse azametimizi açıkça ortaya koymamız gerekmektedir.</p>
<p>Başkalarını dinimize davet etmemiz gerekir. Davetin ise bir idrak üzerine icra edilmesi gerekir; çünkü davetçi bilinçli olmalıdır. Bunun için okumamız gerekiyor; nitekim bizler okumakla emrolunan bir ümmetiz. İlk inen âyetlerde ilk kelime ve hemen ardından iki kez daha tekrarlan kelime ‘Oku!’ kelimesidir.” (s.39-49).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. İslam’ı hayata tatbik etmek</strong></p>
<p>“İslam, Müslüman’ın okuyup, derinleşip, kafasını ilimle doldurup başka hiçbir iş yapmayarak, sadece zihinsel bir bilgiyi haiz olmasıyla yetinmez. Bilakis İslam, konuşmayı ve tartışmayı öğreten bir ilim değil; harekete geçmeyi öğreten bir ilim ister. İslam, kalbi ve iradeyi harekete geçiren, kalbe ulaşan bir bilgi ister. Rasulullah (s), sahibine fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınmıştır. Hz. Ömer’e (r), “Ey Mü’minlerin Emiri, münafıktan âlim olur mu?” diye sorulduğunda; “Evet, dilde âlim, kalpte cahil olur.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Faydalı ilim, kişinin dininde fakih/derin kavrayış sahibi olup, bildiklerini bir model haline getirmesidir. O zaman insanlar ona bakıp; “Bakın, İslam ilkeleri ne güzel, İslam âdâbı ne güzel, İslam ahlakı ne muazzam” diyecektir. Böylece tüm bu ilkeleri bir hayat tarzında ve davranışta somutlaşmış şekilde görürler. Nitekim İslam dünyaya böyle yayılmıştır. İslam dünyaya hitabeler ve makaleler ile değil; amel, ahlak ve güzel davranışlarla yayılmıştır. İslam ancak güzel örneklikle zafer kazanabilir ve dünyaya yayılabilir. Günümüzde <u>dünyayı İslam’ı keşfetmekten alıkoyan</u>, insanları engelleyen en kalın perde, yine hiç şüphesiz <u>Müslümanların bizzat kendileridir</u>!</p>
<p>Müslümanlar olarak İslam’ın birer canlı uygulama modeli, iki ayak üzerinde yürüyen birer Kur’an olmalıyız… Bu yüzden salih amele/eyleme ve doğru davranışa bu kadar vurgu yapıyoruz. İslam bizden, farzları eda etmemizi, haramlardan kaçınmamızı, kul/insan haklarını gözetmemizi ve kendi nefsimizin de hakkını gözetmemizi istemektedir. Bedenimizin, ailemizin, toplumumuzun ve Rabbimizin üzerimizde hakkı vardır. Öyleyse her hak sahibine hakkını vermemiz gerekir. Hayatta Müslüman’ın koruması gereken bir denge vardır. Bu denge İslam’dandır. Ancak bu denge sayesinde Müslümanların davranışları ve amelleri istikamet bulabilir. Şurası hiç unutulmamalıdır ki; <u>müstakim davranış müstakim kavrayışın meyvesidir</u>.” (s.51-62).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. İslam’a davet etmek</strong></p>
<p>“İman ve güzel amelle yetinilmez, bilakis “nasihatleşme” anlamında karşılıklı bir etkileşim ile hakkı tavsiye etmek ve yapılan tavsiyeyi kabul etmek de gerekir.</p>
<p>İslam’a davet ağır bir yüktür. Zira bizler ‘ağır bir söz’ün varisleriyiz. İnsanların dine sırt çevirdiği, kesin bilginin azaldığı, insanların dünyaya meyledip ahireti arka plana attığı, hayrı engelleyen ve şerri teşvik eden odakların çoğaldığı çağımızdaki sorumluluğumuz daha da artmaktadır.</p>
<p>Çağımız Müslüman gençliğinin temel vazifesi, insanları Allah’a davet etmek için kendilerini hazırlamalarıdır. Zira davet nebevi bir vazife olup bundan daha büyük bir vazife yoktur. Böylece kopması imkânsız sapasağlam bir kulpa yapışmış olacaklardır.” (s.63-72).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4. İslam için kenetlenmek</strong></p>
<p>“Kendisini İslam’ı doğru idrak etmeye, derin bir imana sahip olmaya, nasihat ve davet etmeye hazırlayan gençlerin, aralarında dayanışma içerisinde olup birbirlerine kenetlenmeleri gerekmektedir. Bireysel çalışmadan vaz geçilemez, ama bu yeterli değildir. Takım çalışması şarttır. Birbirimize kardeşlik bağı ile bağlanıp Allah için sevmeli, Allah için beraber oturmalı, Allah için beraber gayret sarf etmeli, <u>mensubu olduğumuz cemaatler farklı olsa da ortak davalarda Allah için ittifak edebilmeliyiz</u>.</p>
<p>Bu birliği tesis etmeden hiçbir iş başaramayız. Allah (c) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İnkâr edenler de birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz bunların gereğini yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur.” Onlar birbirlerine destek çıkıp birbirlerine yardımcı oluyor. Biz de bâtıl cihetinde bir bloklaşma ve hak cihetinde bireysellik ya da boşluk oluşmaması için birbirimize yardımcı olmalı, birbirimize destek çıkmalı ve birbirimize kenetlenmeliyiz. Aksi takdirde yeryüzünde fitne ve bozgunculuk had safhaya ulaşır.</p>
<p>Gençlerin bu dört görevi benimsemesi ve bu görevlerin hakkını verip vermediği konusunda sık sık kendisini sorguya çekmesi gerekmektedir.” (s.73-77).</p>
<p>“… (Hem de) birkaç yıl içerisinde, (tabii ki) mutlak karar, önünde sonunda Allah&#8217;a aittir: (Şimdi müşriklerin sevindiği gibi) o gün de mü&#8217;minler sevinecekler; Allah&#8217;ın yardımı sayesinde&#8230; O dilediğine yardım eder: Zira O, her işinde mükemmel olan, sonsuz merhamet sahibidir. (Bu) Allah&#8217;ın kesin vaadidir. <strong>Allah vaadinden dönmez</strong>; ne var ki insanların çoğu (bunu) bilmezler.” (Rum, 30:4-6).</p>
<p>“Ey Müslüman genç kardeşim! Nerede olursan olun Allah’a karşı saygılı ol, İslam’ın ilkelerini muhafaza et. Başın dik bir şekilde İslam’la iftihar ederek yaşamak ilk görev ve sorumluluğun olsun. Zira Allah (c) sana İslam’ı bahşetti. Ebedi mesajı ve varlığın hidayetini taşıyan Yüce Kur’an’ın, biricik semavi belgenin temsilcisi olan sen olduğun için sakın bu sorumluluktan kaçma! <u>İnsanlığı mutlu edebilecek yegâne dengeli metoda sahip olan sensin</u>. Nitekim, dünya ile ahireti buluşturan, akıl ile kalbi uzlaştıran, ruh ile eşyayı harmanlayan, yeryüzü ile gökyüzü arasındaki bağlantıyı kuran, hak ve görevleri düzenleyen ve birey ile toplum arasında ideal dengeyi kuran İslam’ın yegâne sahibi sensin…” (97).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Yusuf el-Karadâvî. (2016). <strong>Günümüzde Müslüman Gençliğin Vazifeleri</strong> (<em>Vâcibu’ş-Şebâbi’l-Müslim el-Yevm</em>), çev. Gamze Özden, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tirmizi, İlim 16 (2678); İbn Mace, Mukaddime 42.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Buhari, Sulh 5 (2697); Müslim, Akdiye 18, (1718).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yusuf-karadaviden-gencligin-vazifelerini-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BANGLADEŞ İDAMLARININ  ARDINDA YATAN SEBEPLERİ GÖRMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/banglades-idamlarinin-ardinda-yatan-sebepleri-gormek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/banglades-idamlarinin-ardinda-yatan-sebepleri-gormek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Sep 2016 09:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[26:225-227]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Molla]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkelam Azad]]></category>
		<category><![CDATA[Abdusselam Şobhani]]></category>
		<category><![CDATA[Ali İhsan Mücahid]]></category>
		<category><![CDATA[Arap Baharı]]></category>
		<category><![CDATA[Aslan Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[Avami Lig]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Ayhan Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[Babürler]]></category>
		<category><![CDATA[Bangladeş]]></category>
		<category><![CDATA[Bangladeş Bağımsızlık Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Bangladeş Halk Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Bengal]]></category>
		<category><![CDATA[Bengal Körfezi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat-i İslami]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Cemile Bayraktar]]></category>
		<category><![CDATA[Dakka]]></category>
		<category><![CDATA[devlet terörü]]></category>
		<category><![CDATA[Erem Şentürk]]></category>
		<category><![CDATA[Furkan Malik]]></category>
		<category><![CDATA[Gulam Azam]]></category>
		<category><![CDATA[Hasina]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[İngilizler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[Mir Kasım Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Mucibur Rahman]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Kamaruzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Mutîu’r-Rahman Nizami]]></category>
		<category><![CDATA[Myanmar]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Ruanda]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Hasina Vecid]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Zühal Demirci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=368</guid>

					<description><![CDATA[“Görmez misin ki onlar, (hayat ve his âlemindeki) her vadide şaşkın ve amaçsız gezinirler; ve onlar yapmadıklarını söylerler. Ne var ki, iman eden ve salih amel işleyen, Allah&#8217;ı sürekli hatırda (ve hatırlı) tutan, zulme uğradıktan sonra haklarını savunanlar onlara dâhil değildirler. Nihayet zulme gömülenler, nasıl bir devrimle devrileceklerini günü gelince öğrenecekler!” (Şu’arâ 26:225-227). &#160; Bangladeş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Görmez misin ki onlar, (hayat ve his âlemindeki) her vadide şaşkın ve amaçsız gezinirler; ve onlar yapmadıklarını söylerler. Ne var ki, iman eden ve salih amel işleyen, Allah&#8217;ı sürekli hatırda (ve hatırlı) tutan, zulme uğradıktan sonra haklarını savunanlar onlara dâhil değildirler. Nihayet <strong>zulme gömülenler, nasıl bir devrimle devrileceklerini günü gelince öğrenecekler</strong>!”<br />
(Şu’arâ 26:225-227).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bangladeş Halk Cumhuriyeti, Hindistan’ın doğusunda, Myanmar’ın batısında yer alan bir Güney Asya ülkesi olup nüfusunun %90’ı Müslüman, %’9’u Hindu ve %1’i Hıristiyan’dır. Halkının %98’i yerli olan ülkede sadece %2’lik kısmı oluşturmalarına rağmen Hindistanlı ve Avrupalılar yönetimde etkilidir. 147.570 km<sup>2 </sup>toprağa sahip ülkenin Eylül 2016 itibarıyla tahmini nüfusu 172 milyon. Yedi idari bölgeden oluşan ülkenin başkenti Dakka 15 milyon insana ev sahipliği yapmakla birlikte nüfusun %80’i kırsal alanda yaşamaktadır. Bengal coğrafyasının Batı kısmı Hindistan içinde kalmış olup Doğu Bengal bölgesi Bangladeş sınırlarını oluşturmaktadır. 1972 yılında hazırlanan Bangladeş Anayasası 14 maddeden oluşmaktadır (Demir, 2015).</p>
<p>“Benim Altın Bangladeş’im” isimli marşına ve “define” anlamına gelen “Bengal” adına inat dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Bangladeş, kurulduğu günden bu yana devam eden siyasi istikrarsızlık, yoksulluk, zor iklim şartları ve en son Cemaat-i İslami liderlerine yönelik siyasi idamlarıyla tanınmıştır. İslamiyet’le tanışmaları Hz. Ömer (r) zamanına dayanan Bengal bölgesinde Müslüman hakimiyeti Babürlerle birlikte 1757 yılında son bulmuştur. Bu tarihten itibaren İngiliz sömürgesi olan bölge 1947’ye kadar doğrudan sömürülmüş olup halen yerli işbirlikçiler marifetiyle dolaylı olarak sömürülmeye devam etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Siyasi Kararlar Alan Düzmece Mahkemeyi Muteber Saymamak</strong></p>
<p>Başbakan Hasina tarafından bağımsızlık savaşı sırasında işlendiği iddia edilen suçların cezalandırılması için 2009&#8217;da kurulan ‘Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’, şimdiye kadar 22 kişi hakkında karar verdi. Bunların büyük bir kısmı, ülkenin İslami değerleri savunan ve en büyük partisi olan Cemaat-i İslami liderlerinden oluşuyor. Parti, lider kadrosuna yönelik mahkeme kararlarının siyasi olduğuna ve hükümetin muhalifleri bastırmak için kitlesel cinayetler, keyfi tutuklamalar, yargısız infaz ve işkence gibi suçlar işlediğini işaret ederek halkı Hasina hükümetinin &#8220;devlet terörüne&#8221; karşı çıkmaya çağırıyor (dunyabulteni.net).</p>
<p>Bangladeş’in 1971 yılındaki “bağımsızlık savaşı” esnasında Pakistan’ın tarafını tutarak “Bengal halkına karşı savaş suçu işledikleri&#8221; iddia edilen Cemaat-i İslami mensupları, iç savaşı reddederek taraflar arasında savaş yoluyla değil barış yoluyla anlaşma sağlanması gerektiğini savunan kesimlerin arasında yer almıştı. Emperyalistlerin kışkırttığı kavgayı ayırmak ve taraflara; “Durun! Savaşmayın! Birbirinizin kanını dökmeyin! Siz kardeşsiniz!” diyen bu gruplar daha sonra ‘suçlu’, hattâ ‘vatan haini’ ilan edilmişti (Balcı, aa.com.tr).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Korsan Mahkeme’nin Suç Listesini Kabartmasına Mani Olmak</strong></p>
<p>‘Korsan mahkeme’ tarafından suçlu bulunan ve 2013’de idam cezasına mahkum edilen ilk lider Abdülkelam Azad olmuştu. Abdulkadir Molla 2013’te idam edildi. Ömür boyu hapse mahkum edilen Gulam Azam 2014’te 92 yaşındayken cezaevinde vefat etti. Parti Genel Sekreter Yardımcısı Muhammed Kamaruzzaman 11 Nisan 2015&#8217;te idam edildi. Önce tarım, daha sonra endüstri bakanlığı yapmış olan Mutîu’r-Rahman Nizami Mayıs 2016’da, 63 yaşındaki İslam ekonomisi uzmanı Mir Kasım Ali ise ‘kuvvetli şüphe’ gerekçesi ve gizli tanık beyanlarıyla suçlanarak 2 Eylül 2016 tarihinde idam edilmiştir!</p>
<p>Cemaat-i İslami’nin liderlerinden ve üyelerinden idam sırasını bekleyen binlerce masum, zindanlarda çok kötü şartlarda tutulmakta ve işkence görmektedir. Mahkeme 18 Şubat 2015&#8217;te Cemaat-i İslami Partisi liderlerinden Abdusselam Şobhani’yi, 16 Haziran 2015&#8217;te Partinin Genel Sekreteri Ali İhsan Mücahid&#8217;i, 16 Temmuz 2015&#8217;te Furkan Malik&#8217;i ve en son 10 Ağustos&#8217;ta Cemaat-i İslami Partisi Milletvekili Sakhavat Hüseyin&#8217;i idama mahkum etti. Sözkonusu idamlarının da onanması bekleniyor (Balcı, aa.com.tr).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Müslümanı Müslümana Kırdırma Siyasetine Malzeme Olmamak</strong></p>
<p>Hint Yarımadası&#8217;nda ve dünya çapında İslam düşüncesinde önemli bir yeri olan Seyyid Ebu&#8217;l-Alâ el-Mevdudî tarafından kurulan Cemaat-i İslami Hareketi, Pakistan merkezî hükümetiyle o zamanki Bengal eyaleti arasındaki kardeş kavgasının anlamsız olduğunu belirterek ‘büyük resme’ bakılmasını istemişti. Cemaat-i İslami, iç savaşın patlak vermesinde İngiltere’nin kışkırtmasına, Hindistan’ın silah ve milis desteğine dikkat çekiyordu. Ölenin de öldürülenin de Müslüman olduğuna işaret eden sağduyulu insanlar bu kirli oyunun bir parçası olmak istemiyordu. Zaten Pakistan’ın ayrılmasıyla bölünen Müslümanların bir kez daha bölünüp parçalanmasını istemeyen Müslüman kanaat önderleri, her iki tarafı da barışa ikna etmeye çalışmıştı.</p>
<p>1990&#8217;lı yılların başında ülkede hayatın siyasi ve iktisadi açıdan normale dönmeye başlamasından rahatsız olan Hindistan, Bangladeş’in güçlenmemesi için elinden geleni yapmaya başladı. İki Müslüman toplum Pakistan ve Bangladeş arasında kalmaktan tedirgin olan Hindistan, bu kardeş halkları birbirine düşman haline getirdi. Rejimin partisi Avami Lig’in başına geçen Şeyh Hasina Vecid, babasının yaptığı gibi laikleri ve solcuları yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Cemaat-i İslami mensuplarının ülkede gittikçe güçlenmesi, hattâ 2001-2006 yılları arasında hükümet ortağı olmaları, başta Hindistan olmak üzere emperyalist güçleri harekete geçirmişti (Balcı, aa.com.tr).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Cemaat-i İslami’nin Barışçıl Yapısına Dikkat Çekmek</strong></p>
<p>“Bangladeş’te ülke yönetiminde söz sahibi olan partiler, hâlihazırdaki Hasina’nın liderliğindeki seküler anlayışa sahip iktidar partisi Avami Ligi (AL), ana muhalefet partisi Bangladeş Milliyetçi Parti (BNP) ve Sosyalist Millî Parti (JP)’dir. Bunlara alternatif tek parti ise İslami hassasiyeti ön plana çıkaran bir siyasal hareket olan Cemaat-i İslami’dir.</p>
<p>Hint halk hareketlerini tarihi süreçlerle incelediğimizde Cemaat-i İslami hareketinin Hint kıtasında halk tarafından manevi ve millî değerlere saygın bir örgüt olduğu tanımlanmıştır. Bu ifadelerle Cemaat-i İslami bölgenin DNA’larında yer edinmiş bir siyasal halk hareketidir. Cemaat-i İslami hareketi bölgenin ve halkının sorunlarını dert edinmiş ideali ve projesi olan doğal ve yerel harekettir. İslami hassasiyete sahip olan bu hassasiyeti de topluma ve siyasete yansıtmak isteyen yerli, özde bir partidir. Bu hareketin, sadece siyasal bir parti olmaktan öte toplumun eğitim, sağlık ve sosyal ihtiyaçlarına yatırım yapan insan yetiştirmeye odaklanmış bütüncül bir yapısı vardır. Bu özelliklere sahip olan kuruluş rakipleri tarafından kıskanılmaktadır. Merkezi hükumet ülkenin kalkınmasında aslında bu kuruluşun insan kaynaklarından faydalanması gerekirken maalesef herhangi bir terör eylemine katılmamış ve katılma niyetinde olmayan bir topluluğu potansiyel düşman hareketi olarak telakki etmiştir.” (Demir, gasam.org).</p>
<p>Ülkenin gerçek anlamda bağımsız olmasını savundukları, sömürgecilere ve işbirlikçilerine karşı fikir beyan ettikleri, Myanmar&#8217;ın işgali altında olan Arakan bölgesinden çıkarılacak gaz ve petrolü sorunsuz bir şekilde Bengal körfezi üzerinden dış piyasalara satmasına karşı çıkacak ve ülkenin menfaatini düşünecek yegâne grup oldukları, Hindistan&#8217;ın sömürgeyi içselleştirmiş siyasetine ve İngiltere&#8217;nin sömürgeci hegemonyasına karşı çıktıkları için Cemaat-i İslami liderleri terörist veya suçlu gibi gösterilip idam ediliyorlar. Hakikatte hiçbir suçları olmadığından şimdiye kadar idam edilen tüm âlim ve liderler gülerek idam sehpalarına çıkmıştır. Ancak, kâfir ve münafıklardan asla “af” dilememişlerdir. Hepsi de “Zalimler için yaşasın cehennem!” dercesine tekbirler getirerek şehitler kervanına katılmışlardır (Balcı, timeturk.com).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bangladeş’teki İdamların Ne Anlama Geldiğini Kavramak</strong></p>
<p>Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi’nin (UHİM), 12 Mayıs 2016 tarihinde yayımladığı basın bildirisinde idamların ardındaki sömürgeci zihniyete dikkat çeken vurguların; İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) başta olmak üzere özellikle insan hakları savunucusu sivil toplum kuruluşları, gazeteciler, akademisyenler ve sanatçılar tarafından önemsenerek güçlü tepkilerin ortaya konması gerekmektedir:</p>
<p>Bangladeş’te Cemaat-i İslami Partisi&#8217;nin lider kadrosunu hedef alan sistematik idamlar zinciri birkaç yıldır devam ediyor. Yarım asır önce, İngiltere ve Hindistan destekli Pakistan’ı bölünme projesine muhalefet etmekle suçlanan önderler siyasi idam kararlarıyla sindirilmek isteniyor. Emperyalist güçlerin taleplerini pervasızca yerine getiren işbirlikçiler ise, isimleriyle taban tabana zıt düşünce ve davranışlara sahip ülkenin ilk ayrılıkçı lideri Mucibur Rahman ile 90’lı yıllardan bu yana kızı Şeyh Hasina Vecid!</p>
<p>Arap Baharı sürecinde Müslüman Kardeşler’e karşı yürütülen ve bazı Arap ülkelerinin de Batı ile birlikte aynı safta yer aldığı sindirme ve yok etme operasyonunun bir benzeri Hint Altkıtası’nda Cemaat-i İslami için yürütülüyor. Bangladeş’te bu operasyonun taşeronluğunu 2014 yılında yeniden üstlenen Hasina, neredeyse tüm partiler protesto ettiği için katılımın %10 düzeyinde kaldığı, meşruiyeti olmayan bir seçimle -insan hakları ve demokrasi havarisi sömürgeci güçlerin desteğiyle- iktidarda kalabiliyor!</p>
<p>Küresel emperyalist düzen, dünyanın en fakir ve en kalabalık ülkelerinden birisi olan Bangladeş’te nüfusu kırmak için tıpkı daha önce Ruanda’da yapıldığı gibi bir iç çatışma başlatılmak isteniyor. Bangladeş’te yakılacak savaş ateşiyle İslam dünyasının nükleer silahlara sahip tek ülkesi Pakistan’ı da içine alacak bir kaos ortamı mı oluşturulmak ve bu kargaşada bölgenin petrol ve doğalgaz başta olmak üzere zengin kaynakları sömürülmek isteniyor (Küçük, uhim.org).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdamların Ardında Yatan Gerçek Sebepleri Görebilmek</strong></p>
<p>“Hasina’nın başbakan olduğu laik hükümet koşulsuz olarak seküler bir sistemin hakim olması gerektiğini savunuyor ve Cemaat-i İslami üyelerini sekülerizm için tehlikeli olduklarını kabul ederek sırayla idam ediyor… Asya’da Müslümanların bastırılmış bir potansiyel gücü var. Devrimci, meşru ve demokratik yollarla iktidara gelebilir ve bölgede başta İslam olmak üzere bir çok alanda ihya dalgası başlatabilirler. Ancak Müslümanlar baskı altında kaldıkları için şu anda pasif durumdalar. Cemaat-i İslami bölgenin tamamında Müslümanları harekete geçirebilir ve Hindistan başta olmak üzere çevre ülkelerde batı yanlısı iktidarları devirebilir. Bu sebeple çeşitli bahanelerle Cemaat-i İslami üyelerini asarak kendi iktidarlarını koruyorlar.” (Şentürk, dirilispostasi.com).</p>
<p>“Batı’nın sekülerleştirme projesinin mimarları tüm dünyadan İslamcı hareketleri silmeye odaklanmış durumda; İslami yapıların sağ kolunu ifade eden İhvan-ı Müslimîn Orta Dünya’da, sol kolunu ifade eden Cemaat-i İslâmî ise Asya’da çok aktif, haliyle hedef alınmış durumdalar, darbeden idama, toplu katliamlardan iç savaşa kadar her alana çekilerek yutulmak isteniyorlar, bizler ise soluksuz bir hüzünle izliyoruz, oysa unutmamak gerek onların orada her düşüşü, bizim burada bir düşümüze tekabül eder, en azından bunun için bu tutumlara karşı tez elden harekete geçmek gerekiyor.” (Bayraktar, www.yenisafak.com).</p>
<p>15 Temmuz merhum şehitlerinin ve kahraman gazilerinin saygıdeğer ailelerinin buruk bir kurban bayramı yaşadığı bir dönemde, ümmet coğrafyamızın bir başka köşesinde kanamaya devam eden hukuksuz idamlara dikkat çekmek için hazırladığımız bu haftaki yazımızı, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, Hasina diktasının Cemaat-i İslami liderlerine yönelik idam kararlarını eleştiren şu sözleriyle bitirelim:</p>
<p>&#8220;Bangladeş’te 75 yaşına dayanmış bir mücahide, dünyevi hiçbir derdi olmayan bir kişiye idam veren zihniyeti lanetliyorum. Kinin, nefretin bu denli yaygınlaşması, bu tür idamları yapan anlayışı ne demokratik bir anlayış olarak görüyorum, ne adil bir yönetim olarak görüyorum, huzurlarınızda lanetliyorum.” (haksozhaber.net).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>BALCI, Aslan;</li>
</ol>
<p><a href="http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/bangladeste-bir-infaz-daha/643190">http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/bangladeste-bir-infaz-daha/643190</a>, 08.09.2016.</p>
<ol start="2">
<li>BALCI, Aslan;</li>
</ol>
<p>http://www.timeturk.com/banglades-teki-idamlarin-nedeni-ve-hindistan-daki-hilafet-hareketi/yazar-153508, 18.05.2016.</p>
<ol start="3">
<li>BAYRAKTAR, Cemile; http://www.yenisafak.com/yazarlar/cemilebayraktar/cemaat-i-islamî-ve-bangladesteki-idamlar-56851, 08 Kasım 2014.</li>
<li>DEMİR, Cemal; (2015). Bangladeş Raporu.</li>
</ol>
<p>http://gasam.org.tr/banglades/, 11.11.2015.</p>
<ol start="5">
<li>DEMİR, Cemal;</li>
</ol>
<p>http://gasam.org.tr/olumsuz-idamlar/, 21.05.2016.</p>
<ol start="6">
<li>DEMİRCİ, Zühal;</li>
</ol>
<p>http://aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/disisleri-bakanligindan-mir-kasim-ali-aciklamasi/640671, 04.09.2016.</p>
<ol start="7">
<li>KÜÇÜK, Ayhan;</li>
</ol>
<p><a href="https://www.uhim.org/bangladesteki-idamlar-ne-anlama-geliyor.html">https://www.uhim.org/bangladesteki-idamlar-ne-anlama-geliyor.html</a>, 12.05.2016.</p>
<ol start="8">
<li>ŞENTÜRK, Erem; <a href="http://dirilispostasi.com/a-3266-bangladeste-muslumanlar-nicin-idam-ediliyor-kim-idam-ediyor.html">http://dirilispostasi.com/a-3266-bangladeste-muslumanlar-nicin-idam-ediliyor-kim-idam-ediyor.html</a>, 16.05.2016.</li>
<li>http://www.dunyabulteni.net/haber/373599/bangladeste-bir-islamci-lidere-daha-idam-karari, 10.08.2016.</li>
<li>http://www.haksozhaber.net/cumhurbaskani-erdogan-bangladesteki-idamlari-lanetledi-76229h.htm</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/banglades-idamlarinin-ardinda-yatan-sebepleri-gormek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BOZGUNCULUK, MÜNAFIKLIK VE KÖTÜ AHLÂKTAN ALLAH’A SIĞINMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/bozgunculuk-munafiklik-kotu-ahlaktan-allaha-siginmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/bozgunculuk-munafiklik-kotu-ahlaktan-allaha-siginmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2016 09:07:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:14]]></category>
		<category><![CDATA[2:264]]></category>
		<category><![CDATA[2:8]]></category>
		<category><![CDATA[2:8-20]]></category>
		<category><![CDATA[22:11]]></category>
		<category><![CDATA[3:118]]></category>
		<category><![CDATA[3:156]]></category>
		<category><![CDATA[3:167]]></category>
		<category><![CDATA[33:12]]></category>
		<category><![CDATA[4:137]]></category>
		<category><![CDATA[4:143]]></category>
		<category><![CDATA[4:60-62]]></category>
		<category><![CDATA[47:16]]></category>
		<category><![CDATA[61:']]></category>
		<category><![CDATA[63:4]]></category>
		<category><![CDATA[8:49]]></category>
		<category><![CDATA[9:42]]></category>
		<category><![CDATA[9:44-45]]></category>
		<category><![CDATA[9:67]]></category>
		<category><![CDATA[bozgunculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[ikiyüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Münâfikûn]]></category>
		<category><![CDATA[münafık]]></category>
		<category><![CDATA[Mustalik Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[nifak]]></category>
		<category><![CDATA[tarla faresi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=356</guid>

					<description><![CDATA[“Onları gördüğün zaman görünümleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!” (Münâfikûn 63:4). “Allâhumme innî e’ûzu bike mine’ş-şiqâqi we’n-nifâqi we sûi’l-ahlâq: Allah&#8217;ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlaktan Sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Vitr 32). [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Onları gördüğün zaman görünümleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!” (Münâfikûn 63:4).</p>
<p>“<em>Allâhumme innî e’ûzu bike mine’ş-şiqâqi we’n-nifâqi we sûi’l-ahlâq</em>:</p>
<p>Allah&#8217;ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlaktan Sana sığınırım.”<br />
(Ebû Dâvûd, Vitr 32).</p>
<p>Sözlükte “(tarla faresi) yuvasına girmek; (bir kimse) olduğundan başka türlü görünmek” anlamındaki “<em>nifâq</em>” mastarından türemiş bir sıfat olan “münafık” kelimesi “inanmadığı halde kendisini mümin gösteren” kimse demektir. Kelimenin, “tarla faresinin bir tehlike anında kaçmasını sağlamak üzere yuvası için hazırladığı birden fazla çıkış noktasının birinden girip diğerinden çıkması” biçimindeki kök manasından hareketle münafık, “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât; İbnu’l-Esîr, en-Nihâye; Lisânu’l-Arab, “nfq” md.).</p>
<p>Nifak kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de kök halinde üç, çekimli fiil olarak iki ve “münafık” şeklinde yirmi yedi âyette geçmekte olup beş yerde münafık erkeklerin yanında münafık kadınlar da zikredilmiştir (M. F. Abdulbâkî, el-Mu’cem, “nfq” md.). Ayrıca Kur’an-ı Kerim, diğer birçok âyette müminler ve kâfirlerden başka üç temel inanç grubundan biri olarak münafıklardan da bahsetmektedir.</p>
<p>Münâfikûn Sûresi’nde münafıkların itikadî durumları, psikolojik yapıları ve ahlâkî bozuklukları, toplumsal hayattaki yerleri, Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı tutumları ve âhiretteki konumları ayrıntılı biçimde anlatılır.</p>
<p>Kur’an terminolojisinde münafık kelimesi iki farklı tipteki insan için kullanılır. İlki halis münafıklar olup bunlar, “Aslında inanmadıkları halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler (Bakara 2:8). İkincisi ise zihin karışıklığı, ruh bozukluğu veya irade zayıflığı yüzünden imanla küfür arasında gidip gelen, şüphe içinde bocalayan (Nisâ 4:137,143; Tevbe 9:44-45), imandan çok küfre yakın olan (Âl-i İmrân 3:167) çifte şahsiyetli insanlardır. Bazı âyetlerde “münafıklar” ve “kalplerinde hastalık bulunanlar” diye ikili ifade tarzının yer alması da bu farklılığı göstermektedir (Enfâl 8:49; Ahzâb 33:12). Halis münafıklar müminlerle karşılaştıklarında inandıklarını belirtirler, ancak asıl taraftarlarıyla baş başa kaldıkları zaman müminlerle alay ettiklerini söylerler (Bakara 2:14). Diğerleri ise Rasûl-i Ekrem’e inandıklarını sanmakla birlikte önemli işlerde din dışı otoritelere gitmeyi tercih etmekte, fakat başlarına bir felâket gelince Hz. Peygamber’e başvurmakta (Nisâ 4:60-62), böylece hak dine olan bağlılıkları dünyevî menfaatlerine göre değişmektedir (Hac 22:11). (Alper, 2006:565).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Allah’ı ve Müminleri Aldattığını Sanarak Kendini Aldatmaktan Sakınmak</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de, kalbiyle inkâr ettiği halde bunu gizleyerek kendisini mümin gibi</p>
<p>gösteren münafıklardan, kendi isimleriyle anılan ‘Münâfikûn’ Sûresi dışında pek çok yerde bahsedilmiştir. Buna göre Kur&#8217;an&#8217;ın ortaya koyduğu münafık portresi şudur:</p>
<p>“Onlar inanmadıkları halde inandıklarını söyleyerek Allah&#8217;ı ve inananları aldatmaya çalışan ancak farkına varmadan kendilerini aldatan ikiyüzlü, kalplerinde hastalık bulunan, azgınlıkları içinde bocalayıp duran (Bakara 2:8-20), Allah&#8217;ın kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir (Muhammed 47:16). Müminlere karşı kalpleri kin ve nefretle dolu olduğu için onların hep sıkıntıya düşmelerini isterler (Âl-i İmrân 3:118-119). Yalnızca menfaatleri söz konusu olduğunda Hz. Peygamber&#8217;in ve inananların yanında yer alırlar (Tevbe 9:42). <u>Kötülüğü emredip iyiliği yasaklar</u> ve cimrilik ederler. Onlar Allah&#8217;ı, Allah da onları unutmuştur. Münafıklar, bozguncuların ta kendileridir (Tevbe 9:67).”</p>
<p>Sürekli iman ile küfür arasında bocaladıkları için (Nisâ 4:142-143) Allah (c), münafıklar haklarında;</p>
<p>&#8220;İman edip sonra inkar eden, sonra inanıp tekrar inkar eden, sonra da inkarlarında ileri gidenler var ya, Allah onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.&#8221; (Nisâ 4:137) buyurmuştur. Allah&#8217;ın Sevgili Elçisi ise onların bu kararsız ruh hallerini;</p>
<p>&#8220;Münafık, iki sürü arasında gidip gelen şaşkın koyun gibidir. Bir o sürüye gider, bir bu sürüye!&#8221; (Müslim, Sıfâtu’l-Munâfiqîn 17) diye tasvir etmiştir.</p>
<p>Çıkarlarına göre tavır değiştiren, içten içe inkâr ettikleri halde sözleriyle inandıklarını ifade ederek Müslümanların yanında yer alıp beğenilerini kazanarak kendilerini onlardan koruyan, diğer taraftan da gizlice onların aleyhine faaliyetlerde bulunan <u>münafıklar</u>, olduklarından farklı görünerek Müslümanları aldattıkları için <u>inkârlarını açıkça ifade eden kâfirlerden daha tehlikelidirler</u> (Hadislerle İslam, s.624).</p>
<p>Münafıkların dış görünümüne aldanmamak gerekir. Zira onlar, göründüklerinin aksine korkak ve çıkarcıdırlar, yapmadıkları şeylerle övülmeyi isterler, zekât ve sadakayı da gösteriş amaçlı verirler, Müslümanlar arasında ihtilaf ve moral bozukluğuna neden olurlar.</p>
<p>İslam&#8217;a ve Müslümanlara yönelik bütün yıpratıcı eylemlerine rağmen Allah Rasulü münafıkları toplumdışına itmemiş, aksine onlara gerektiğinde hoşgörülü davranarak (Buhârî, Salât 46) ve ashâbını bilinçlendirerek kendilerinden gelecek tehlikeleri en aza indirmişti. Beni Mustalik Seferi&#8217;nde Abdullah b. Ubey ile ilgili gerçek ortaya çıktığında, &#8220;İzin ver de şu münafığın boynunu vurayım!&#8221; diyen Hz. Ömer&#8217;e; &#8220;Bırak onu! İnsanlar, &#8216;Muhammed arkadaşlarını öldürüyor!&#8217; demesinler.&#8221; cevabını vererek yanlış bir izlenim bırakmak istemediğini belirtmişti (Müslim, Birr 63). Ayrıca o, münafık bile olsa bir kişinin bu vasfıyla açıkça teşhir edilmesini hoş karşılamıyordu (Hadislerle İslam, s.625).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çıkarı İçin Gerçek Niyetini Gizleyerek İnsanları Aldatmamak</strong></p>
<p>Samimiyeti zedeleyen ve toplumda güven duygusunu sarsan bir husus olarak <strong>münafıklık</strong>, Yüce Rabbimiz ve Peygamberimiz tarafından son derece tehlikeli görülmüş, hem imanî hem de ahlâkî bir problem olması nedeniyle birçok âyet ve hadiste kınanmıştır. Ancak <u>kesin bir dille sakındırılmasına rağmen münafıklık, bugün de devam eden bir olgudur</u>.</p>
<p>Toplumda, mümin olduğunu söylediği halde münafıkça davranışlar sergileyen, çeşitli çıkarlar için gerçek niyetlerini gizleyerek insanları aldatan kimseler bulunmaktadır. İnançtaki samimiyetsizliğin davranışlara yansıması sonucu gayr-ı ahlâkî davranışlar yaygınlaşmakta ve git gide <u>yadırganmaz</u> hale gelmektedir. Halbuki Allah Rasulü’nün gayet beliğ ifade ettiği üzere &#8220;<strong>Din, samimiyettir</strong>.&#8221; (Müslim, İman 95).</p>
<p>İnancında samimi kimseye yakışan, kalbindeki sağlam imanı hem Allah ile hem de insanlarla olan ilişkilerine <strong>dürüst</strong> bir biçimde yansıtmaktır. Yani Rabbimizin, Elçisi&#8217;nin gıyabında bütün kullarına yüklediği ağır ama mükâfatı bir o kadar büyük, &#8220;<strong>Emrolunduğun gibi dosdoğru ol</strong>!&#8221; (Hûd 11:112) sorumluluğunu yerine getirmektir (Hadislerle İslam, s.628).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bozgunculuk ve Nifak Üreterek Fitneye Sebebiyet Vermekten Sakınmak</strong></p>
<p>“Allah Resûlü, imanı, temiz su ile yetişen taze bitkiye benzetirken; nifakı, kan ve irinle büyüyen bir çıbana benzeterek onun Allah&#8217;ın yasaklamış olduğu düşünce ve eylemlerle büyüyeceğine dikkat çekmiştir (İbn Hanbel, III/17). Örneğin, haya ve az konuşmayı iman alameti; çirkin söz ve lüzumundan fazla konuşmayı ise münafıklık alameti olarak zikretmiştir (Tirmizî, Birr 80). Hz. Peygamber, mümin ile münafığın durumunu karşılaştırırken ise şu benzetmeyi yapmıştır:</p>
<p>&#8220;Mümin, rüzgârın yatırıp kaldırdığı (ama zarar vermediği) yeşil ekin gibidir. Münafık ise dimdik iken, rüzgârın bir defada kökünden söküverdiği selvi ağacı gibidir.&#8221; (Buharî, Merdâ 1).</p>
<p>Buna göre mümin dünyada maddi ve manevi birtakım sıkıntılarla imtihan edilir fakat samimi imanı sayesinde onların üstesinden gelerek ahirette ayakta kalır. Münafık ise sahte imanı yüzünden dünyada elde ettiği rahatlığına ve dik duruşuna karşılık ahirette karşılaşacağı büyük azapla bir defada devrilir gider. Nitekim Allah Teâlâ küfrün en çirkin ve tehlikeli şekli olan münafıklığın ahiretteki cezası için, &#8220;Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar. (O gün) onlar için hiçbir yardımcı da bulamazsın.&#8221; (Nisâ 4:145) uyarısında bulunmuştur. Resûlullah, &#8220;Allah&#8217;ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlaktan Sana sığınırım.&#8221; (Ebû Dâvûd, Vitr 32) duasıyla kendisi nifaktan Allah&#8217;a sığındığı gibi ashâbını ve tüm müminleri de münafıkça tavırlardan sakındırmıştır.</p>
<p>Her ne kadar müminler, imanlarında şüphe olmasa da münafıklarınkine benzer davranışlar sergiledikleri zaman nifaka düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirler. Dinî uygulamalarda gevşeklik gösterme, söz ve davranışlar arasında uyumsuzluk şeklinde tezahür eden bu durum &#8220;amelî nifak&#8221; olarak adlandırılmıştır. Bu, müminlere yakışmayan bir tutum olduğu için Allah Teâlâ, &#8220;Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?&#8221; (Saff 61:2) buyurmuş ve onları münafıklar gibi tavır sergilememeleri hususunda uyarmıştır (Bakara 2:264, Âl-i İmran 3:156).” (Hadislerle İslam, s.626).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahyin Vazettiği Değerlere Uygun Hareket Etmek</strong></p>
<p>“Hz. Peygamber müminleri münafıklık alameti sayılan ve nifakla itham edilmelerine sebep olabilecek her türlü davranıştan sakındırmıştır. Çünkü Müslüman, <strong>özü sözü bir</strong>, Peygamberimizin tarifiyle, &#8220;<u>elinden ve dilinden insanların zarar görmediği kimse</u>&#8220;dir (Nesâî, İman 8). İhanet, yalan, sözünde durmama, ikiyüzlülük ve riya gibi ahlaki olmayan ve toplumda güveni sarsan tavırların tümü ise münafıkça davranışlardır.</p>
<p>Allah Resûlü, Abdullah b. Amr&#8217;ın rivâyet ettiği bir sözünde münafığı en temel özellikleri ile şöyle tanımlamıştır:</p>
<p>&#8220;Şu dört özellik kimde bulunursa o, tam bir münafık olur. Kimde bu niteliklerden biri bulunursa <u>onu terk edinceye kadar</u> kendisinde münafıklıktan bir özellik vardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde <strong>hıyanet</strong> eder. Konuştuğunda <strong>yalan</strong> söyler. Söz verdiğinde <strong>cayar</strong>. Husumet sırasında <strong>haktan sapar</strong>.” (Buhârî, İman 24).</p>
<p>İman bakımından samimi olmayan münafıklara hasredilen bu özelliklerin zaman zaman Müslümanlarda da görülmesi, imanın dışa yansıması noktasında problem oluşturmaktadır. Halbuki Müslüman&#8217;a yakışan, inandığı değerlere uygun hareket etmektir.” (Hadislerle İslam, s.627).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkiyüzlülükten Uzak Durup İlkeli ve Tutarlı Davranmak</strong></p>
<p>“Münafıklığın temel göstergelerinden birisi ise ikiyüzlülüktür. Hz. Peygamber, ilkeli ve tutarlı davranmayarak <u>çıkarlarına göre insanlara farklı davranışlar sergileme</u> anlamına gelen ikiyüzlülükten uzak durmaları için ashâbını uyarmış, insanlarla olan ilişkilerinde ikiyüzlü olanların güvenilmeyi hak etmediğini (Buhârî, el-Edebu’l-Mufred 117) ifade etmiştir. Allah Resûlü, &#8220;Kıyamet günü Allah katında insanların en kötülerinin şunlara bir yüzle, bunlara diğer bir yüzle gelen <strong>ikiyüzlüler</strong> olduğunu görürsün!” (Buhârî, Edeb 52) buyurmuş ve münafıkların ahirette <strong>ateşten iki dil ile cezalandırılacak</strong>larını (Ebû Dâvûd, Edeb 52) belirtmiştir.</p>
<p>İkiyüzlülük konusunda sahâbîler de titiz davranmıştır. Bir defasında Abdullah b. Ömer&#8217;in yanına gelen bazı kimselerin, &#8220;Biz amirlerimizin huzurunda onların lehine konuşuyor, oradan çıktığımızda ise aksini söylüyoruz.&#8221; demeleri üzerine İbn Ömer, &#8220;Biz böyle bir davranışı <strong>münafıklık</strong> kabul ederdik.&#8221; demiştir (Buhârî, Ahkâm 27).</p>
<p>Münafıklıkla örtüşen bir başka özellik riyadır. Amel ve ibadetleri, Allah rızası yerine insanların beğenisini kazanma ve gösteriş amacıyla yapmak anlamına gelen <strong>riya</strong>, münafığın hayatının nerdeyse bütününü sarmıştır. Bunun içindir ki <strong>nifak</strong>, dinde riya olarak da tanımlanmaktadır. Kur&#8217;an&#8217;da Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını gösteriş olsun diye harcayanlar (Bakara 2:264, Nisâ 4:38) ve namazı gösteriş için kılanlar (Nisâ 4:142, Mâûn 107:4-6)  kınanmıştır. Resûlullah da riyayı &#8220;küçük şirk&#8221; diye adlandırarak47 ümmetini onun ahiretteki cezası hususunda uyarmıştır (Müslim, İmâre 152).” (Hadislerle İslam, s.627).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bozguncu, İkiyüzlü ve Kötü Ahlâk Sahibi Olmaktan Allah’a Sığınmak</strong></p>
<p>Fayda vermeyen bilgiden, kalbin kötülüklere kaymasından ve ürpermemesinden, nefsin doymamasından, cimrilikten, tembellikten, ihanetten, günahlardan, zulümden, kabalıktan ve cahilce davranmaktan Allah&#8217;a sığınan (Nesâî, İstiâze 2-3, 19-22, 30) Son Nebi’nin (s) sünnetine ittiba ederek biz de tüm bunlardan Allah’a sığınalım ve onun şu duasına hep birlikte can u gönülden iştirak edip “Amîn yâ Rabbenâ” diyelim:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah&#8217;ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlaktan Sana sığınırım</strong>.” (Nesâî, İstiâze 21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ul>
<li>ALPER, Hülya; “<strong>Münafık</strong>” Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2006, 31/565-568.</li>
<li><strong>Hadislerle İslam</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1. Baskı, 7 cilt, Ankara 2014, c.1, s.619-628.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/bozgunculuk-munafiklik-kotu-ahlaktan-allaha-siginmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YOKSULLUK KÜLTÜRÜYLE MÜCADELE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yoksulluk-kulturuyle-mucadele-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yoksulluk-kulturuyle-mucadele-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2015 10:30:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[12-18 Aralık]]></category>
		<category><![CDATA[59:7]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Rasülü]]></category>
		<category><![CDATA[ASAGEM]]></category>
		<category><![CDATA[bağımlılık]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[Gamze Aksan]]></category>
		<category><![CDATA[Human Development Report]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebubekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hatice]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Kardelen Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[nikahsız evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Türkdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Oscar Lewis]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Yardım Algısı ve Yoksulluk Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[The Culture of Poverty]]></category>
		<category><![CDATA[umutsuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[yılgınlık]]></category>
		<category><![CDATA[Yoksullarla Dayanışma Haftası]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=222</guid>

					<description><![CDATA[“Servet (sırf) zengin sınıflarınız arasında dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin.” (Haşr 59:7). 12-18 Aralık Yoksullarla Dayanışma Haftası etkinlikleri çerçevesinde Ankara’da Kardelen Aile Eğitim Kültür ve Çevre Derneği tarafından gerçekleştirilen konferansta işlediğim yoksulluk kültürü konusuna sizlerin de dikkatini çekmek istiyorum. İnsanlığın en kadim meselelerinden biri olan yoksulluk, bunca gelişmişliğe rağmen henüz kalıcı bir çözüm [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>“Servet (sırf) zengin sınıflarınız arasında dolaşan<br />
bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin.” (Haşr 59:7).</strong></p></blockquote>
<p>12-18 Aralık Yoksullarla Dayanışma Haftası etkinlikleri çerçevesinde Ankara’da Kardelen Aile Eğitim Kültür ve Çevre Derneği tarafından gerçekleştirilen konferansta işlediğim yoksulluk kültürü konusuna sizlerin de dikkatini çekmek istiyorum.</p>
<p>İnsanlığın en kadim meselelerinden biri olan yoksulluk, bunca gelişmişliğe rağmen henüz kalıcı bir çözüm bulunamayan küresel bir problem olmaya devam etmektedir. Savaşlar, doğal afetler, sömürgecilik gibi temel faktörler yanında ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik faktörlerin de etkisiyle yoksulluk modern dünyada oldukça karmaşık bir hal almış bulunmaktadır. Küresel derin stratejilerle yoksullaştırılan ülkeler ve halklar, sömürüye elverişli durumları istismar edilerek, son derece zengin doğal ve beşerî kaynaklarına rağmen yoksul bir hayat sürmeye mahkum edilmektedir.</p>
<p>Yoksullukla mücadeleden daha zor olanı yoksulluk kültürü ile mücadeledir. İnsanların yaşamak için asgari düzeydeki ihtiyaçlarını karşılayamama durumu olan yoksulluk problemi siyaset, ekonomi ve sosyal politika gibi alanlarda atılacak başarılı adımlarla çözülebilir. Ancak, yoksulluğun hayat tarzı haline gelmesini ve içselleştirilmesini ifade eden yoksulluk kültürü ile mücadele edebilmek için zihniyet değişimini amaçlayan kapsamlı sosyal, siyasal ve kültürel programlara ihtiyaç bulunmaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Yoksulluk Kültürü”nü Teşhis Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Yoksullukla mücadeleden daha zor olanı yoksulluğun hayat tarzı haline gelmesini ve içselleştirilmesini ifade eden yoksulluk kültürü ile mücadeledir.</p></blockquote>
<p>BM Kalkınma Programı’nın en son yayınladığı “Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi” verileri (UNDP 2014), 91 gelişmekte olan ülkede yaşayan yaklaşık 1,5 milyar insanın sağlık, eğitim ve hayat standartları alanlarında tekrar eden yoksunluklar nedeniyle yoksulluk içinde yaşadığını gösteriyor. Yoksulluk bu ülkelerde genel bir azalma gösterse de yaklaşık 800 milyon insan, herhangi bir zorluğun ortaya çıkması durumunda yoksulluğun pençesine düşme riski altında bulunuyor. Rapor, etkisi ve kökeni bakımından giderek daha küresel bir hâle gelen kırılganlıkları gidermek için dayanıklılığın artırılması hedefine yönelik daha iyi bir küresel işbirliği ve bağlılığın yanı sıra daha güçlü bir ortak eylem çağrısında bulunuyor.</p>
<p>Son derece düşük düzeyde bir hayata ömür boyu rıza gösteren geniş kitlelerin zamanla bu durumu kanıksaması ve içselleştirmesiyle yoksulluk kültürü oluşmakta ve bu hayat tarzı kültürel miras olarak sonraki nesillere devredilmekte, çoğu zaman kader olarak telakki edilen bu yoksunluk durumunu değiştirmeye ve iyileştirmeye yönelik çabalara zihnî bir zemin oluşturulamamaktadır.</p>
<p><strong> </strong><strong>Yoksulluk kültürü</strong>; yoksulluğu yaşayan insanların içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik durumu ifade etmektedir. Kentlerde yoğunlaşan yoksullar kendi içine kapanık bir hayat tarzına sahiptir ve bu hayat tarzı kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Bir kuşaktan diğerine aktarılan değerler arasında <strong>umutsuzluk, yılgınlık, bağımlılık, kör itaat, alt sınıfa ait olma</strong> gibi olumsuz duygular yer almaktadır. Yoksulluk kültürü yaşayan insanlarda yoğun bir <strong>kaderci anlayış</strong> hâkim olduğu için, bu insanların <strong>yoksulluktan kurtuluş mekanizmaları üretmeleri beklenemez</strong>. Dolayısıyla yoksulluk kültürü sürekli bir yoksulluk durumunu ifade etmektedir. Yoksulluk kültürü “kendisini çevreleyen ulusal kültürü etkileyen dinamik bir faktör” ve kendi başına bir alt kültür olarak değerlendirilmektedir (ASAGEM, 2010).</p>
<p>İlk defa, gelişmekte olan ülkelerdeki büyük kentlerde göçler nedeni ile oluşan sefalet mahallelerinde yoksulluk içinde yaşayan insanların hayat tarzlarını ifade etmek maksadıyla 1965 yılında Amerikalı antropolog Oscar Lewis tarafından kullanılan <strong>yoksulluk kültürü</strong>, tarihte birbirini takip eden çeşitli olaylarda kendisini göstermiştir.</p>
<p>Lewis yoksulluk kültürünü doğuran şartları; “para ekonomisi, ücretli işçilik, kâr amacıyla üretim, devamlı ve kapsamlı işsizlik, düşük ücretler, ya hükümetin baskısı sebebiyle ya da istenilerek sosyal, politik ve ekonomik örgütlenmenin dar gelirli tabaka için sağlanamaması, çift taraflı akrabalık sisteminin varlığı ve son olarak hâkim sınıfta servet birikimine yönelen ve alt tabakadan olmayı kişisel yeteneksizliklere bağlayan değer yargısının olması” şeklinde sıralamaktadır. İşte bazı yoksul gruplarda bu şartlar altında meydana gelen hayat tarzını Lewis “yoksulluk kültürü” olarak isimlendirmektedir (Aksan, 2012).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yoksulluk Kültürünün Temel Özellikleri </strong></p>
<blockquote><p>Yoksulluk kültürü ile mücadele edebilmek için zihniyet değişimini amaçlayan kapsamlı sosyal, siyasal ve kültürel programlara ihtiyaç bulunmaktadır.</p></blockquote>
<p>Lewis’e göre yoksulluk kültürünün temel özellikleri şunlardır:</p>
<ol>
<li>Yoksulluk kültürü içinde yaşayanların toplumsal kurumlarla ilişkisi sağlıklı değildir.</li>
<li>Yoksullar arasında sendikalara ve siyasi partilere üyelik yoktur. Yani işbirliği ve örgütlenme yönünden zayıftırlar. Siyasetle çok az içli dışlı oldukları için düzene karşı hareketlerde kullanılmaları mümkün değildir. Okuma yazma oranları ve eğitim talepleri düşüktür. Bankalara, hastanelere, çok katlı mağazalara, müze ve sanat galerilerine çok az uğrarlar.</li>
<li>Gecekondu mahallelerinde sağlıksız konutlarda yaşarlar. Birçok evin sadece yatak odası vardır.</li>
<li>Aile oldukça kalabalıktır. Ailede çocukluk dönemi yoktur. Çocuklar cinsiyetle oldukça erken yaşta tanışırlar. Nikâhsız evlilikler oldukça yaygındır. Kocalar, çocuklarını ve eşlerini çok sık terk ederler.</li>
<li>Bireysel düzeyde toplumdan dışlanma ve ayrı tutulma duygusu, çaresizlik, aşağılık duygusu, zayıf benlik yapısı, içgüdülerin kontrol edilememesi, bugünü yaşama, yarını düşünmeme, kendini bırakma, tevekkül ve erkeğin üstünlüğüne olan yaygın inanç dikkatleri çekmektedir (ASAGEM, 2010).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Yoksulluk Kültürü”ne Eleştirel Yaklaşımlar</strong></p>
<p>Gecekondu mahallelerinde yaşayan kesimin sürekli olarak ortak bir kültür meydana getirdiği sonucuna varan Türkdoğan (1974:78) genel anlamda Lewis’ten farklı olarak gecekonduları yoksulluk kültürünün oluştuğu ana mekânlar olarak ele almakta, özelde ise tevekkül etmeyi dinî bir bağlama taşımaktadır (Aksan, 2012).</p>
<p>Yoksulluğun altında yatan yapısal nedenleri perdeleme tehlikesinden dolayı yoksulluk kültürünü alt kültür olarak tanımlama girişimini eleştirenler de olmuştur. Mesela, Güney Afrika kentsel alanda yoksulların birçok gönüllü çalışmada yer aldıkları ortaya konulurken, toplumsal ve siyasi hayata katılımın kentli yoksullarda hiç de düşük olmadığı; Venezuella’da, gecekondularda yaşayan yoksullarda kabullenme ve boyuneğme anlayışının sınırlı düzeyde bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yine ABD’de siyahlarda duyarsızlaşma ve kabullenme anlayışının baskın bir nitelik olmadığı ortaya konmuştur (Theories of Poverty: The Culture of Poverty, 2002).</p>
<p>Türkdoğan (2003) ise yoksulluğun bir alt kültür olarak değil, yoksulluk sorununun toplumsal yapı, inanç sistemi, kültürel değerler ve yönelim tarzları göz önünde bulundurulmadan anlaşılamayacağını ve çözümlenemeyeceğini ifade etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yoksulluk Kültürü Araştırması</strong></p>
<p>ASAGEM tarafından 2010 yılında yayımlanan “Sosyal Yardım Algısı ve Yoksulluk Kültürü” araştırması sonuçlarına göre sosyal yardımlardan yararlanan ve düzenli gelir getiren bir işte çalışmayanlara, “şu anda iş arayıp aramadıkları” sorulduğunda % 75 oranındaki büyük çoğunluğun iş aramadığı gözlenmiştir.</p>
<p><em> </em>Araştırma bulguları, işsizlikle yoksulluk arasındaki ilişkiyi bir kez daha ortaya koymuştur. Çünkü, sosyal yardım alanların sadece %41’i düzenli gelir elde edebilecekleri bir iş bulduklarında sosyal yardımlara bağımlı olmaktan kurtulabileceklerini ifade etmişlerdir. Sosyal yardım alanların %29.6’sının “hiçbir zaman” cevabını vermiş olması, bu insanların yardım almaksızın hayatlarını sürdüremeyeceklerine kesin şekilde inanmış olduklarını göstermektedir. Bu cevabı veren kişiler için “sosyal yardım bağımlısı” ifadesi kullanılabilir (ASAGEM, 2010). Bu araştırmada ulaşılan bulguların Türkiye’de yoksulluk kültürünün varlığını ortaya çıkardığını görmek gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yoksulluk Kültürünü Değiştirebilmek</strong></p>
<p>Alan araştırmaları, yoksulluk kültürünün kalıplaşmış bir hale geldiğini ve vazgeçilmesi zor bir hal aldığını ortaya koymaktadır. Düzenli sosyal yardım alan insanlar yoksulluğu kaderleri olarak görmekte ve yoksulluğun yetersiz de olsa hazırcılığına kendilerini alıştırmış görünmektedir. Sosyal yardım alanların üçte ikisinden fazlasının yardım almaksızın hayatlarını aynı düzeyde sürdüremeyeceğini düşünmesi, bireylerin yoksulluk durumunu benimsediklerini, öz yeterlilik inançlarının düşük olduğunu ve yoksulluktan kurtulma çabası içinde olmadıklarını göstermektedir.</p>
<p>Sosyal politikaların yoksulluk kültürünü süreğenleştiren bir yapıdan kurtarılması, yoksulluğun kader, tembelliğin de tevekkül olmadığının dinî otoritelerce topluma izah edilmesi, sömürgeye elverişlilik durumunun yoksulluğa psikososyal zemin oluşturduğunun aydınlarca sürekli vurgulanması, dinî ve kültürel müktesebatın Kur’an’a arz edilerek vahye mugayir unsurlardan ayıklanması ve nihayet yoksulluğun çözülebilir bir problem olduğu tezinin güzel örneklerle desteklenmesi; özellikle yoksulluk kültürüne müptela olmuş toplumların kurtuluşuna giden yolu açacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yoksulluk Kültürünü Besleyen Unsurları Ayıklayabilmek</strong></p>
<p>Fakirlik edebiyatı Müslüman toplumlara Grek ve Hint başta olmak üzere İslam dışı kültürlerden intikal etmiştir. Türkçede yaygın şekilde kullandığımız “bir lokma bir hırka”, “azıcık aşım ağrısız başım”, “hacı terazi tutmaz” gibi deyimlerin felsefi ve stratejik kökleri dışarıya uzanmaktadır. “Sadaka kültürü” söylemiyle çarpıtılan infak emri, esasen herkesin kendi çapında nimetleri paylaşmasını ve her mümin insanın zekât verecek mali kudrete erişmesini hedef olarak göstermektedir. Kuvvetli müminin zayıf müminden hayırlı olduğunu söyleyen raşid halifeler Hz. Ömer ile Ömer bin Abdülaziz dönemlerinde zekât verilebilecek tek bir müslüman bulunamayıp tüm zekât fonlarının gayr-ı müslimlere dağıtılması tezimizin tarihteki bir ispatı niteliğindedir.</p>
<p>“Fakirlik neredeyse küfür olup çıkacaktı” mealindeki hadisine rağmen Allah Rasulü’nün &#8220;<em>el-faqru fahrî</em>; fakirlik övüncümdür&#8221; mealindeki sözünü yanlış bir züht anlayışına mesnet edinmek hadisin özünü kavramamaktan kaynaklanmaktadır. Sevgili Efendimiz bu sözüyle ne kadar yüce gönüllü bir insan olduğunu, dünya malına tamah etmediğini, insanlığın önderi ve örneği olarak asgari düzeyde bir geçim standardını tercih ederek bütün malını ve mülkünü infak etmeyi tercih ettiğini vurgulamıştır. Nitekim, “Zenginlik malın çokluğu ile değil gönlün cömertliği ile olur.”, “Veren el alan elden hayırlıdır.” buyuran, insanlara sultan olmayı değil Allah’a kul olmayı tercih eden bir peygambere de böyle bir tutum yakışırdı.</p>
<p>İslam’ın başlangıç yıllarında sadece fakir ve gariplerin omuzunda yükseldiği söylemi de tarihî hakikate mutabık değildir. Zira, İslam&#8217;ın yayılması için sadece hayatlarını değil bütün mal varlıklarını da ortaya koyan Hz. Hatice, Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Abdurrahman b. Avf (Allah hepsinden razı olsun) gibi zengin sahabilerin katkılarını unutmak vefasızlık olur.</p>
<p>Nüfusun geometrik olarak arttığı ve kaynakların kıt, ihtiyaçların ise sınırsız olduğu yalanlarına bütün dünyayı inandırmış olan kapitalizm, toplumları sömürme ve en az emekle pastadan en büyük payı alma hırsına felsefi zemin oluşturmada maalesef büyük bir başarı kaydetmiştir. İnsanlığın, hakikate bütünüyle mugayir olan bu yalanlardan kurtulup Allah’ın kendileri için yarattığı sayısız nimetleri adaletle paylaşıp haysiyetli bir hayat sürebilmek için Kur’an’ın diriltici mesajına kulak kesilmesi gerekmektedir:</p>
<p>“Oysa ki, eğer bu ülkelerin insanları <strong>inansalar ve sorumlu hareket etselerdi</strong>, onlara göklerin ve yerin bereketini ardına kadar açardık, fakat yalanladılar. Bunun üzerine biz de yaptıklarından dolayı onları kıskıvrak yakaladık.” (A&#8217;râf-7:96).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol>
<li>AKSAN, Gamze. (2012). “Yoksulluk ve Yoksulluk Kültürünün Toplumsal Görünümleri”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı: 27, s.9-22, Konya.</li>
<li>(2010). “Sosyal Yardım Algısı ve Yoksulluk Kültürü”, Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Araştırması, Ermat Basım, Ankara.</li>
<li>Theories of Poverty: The Culture of Poverty (2002). <a href="http://www.blacksacademy.net/content/3253.html">http://www.blacksacademy.net/content/3253.html</a></li>
<li>TÜRKDOĞAN, Orhan. (2003). “Türk Toplumunda Yoksulluk Kültürü”, Yoksulluk kitabı içinde, (Ed. A.E. Bilgili, İ. Altan), Deniz Feneri Derneği, Cilt 1.</li>
<li>Human Development Report 2014, 24 Temmuz 2014. http://www.undp.org/content/turkey/tr/home/library/human_development/hdr-2014.html</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yoksulluk-kulturuyle-mucadele-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜTEFEKKİR ULEMÂDAN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2015 10:28:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[68:4]]></category>
		<category><![CDATA[Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Hanato]]></category>
		<category><![CDATA[hatadan dönmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş]]></category>
		<category><![CDATA[Mecusi]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[özeleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Senusi]]></category>
		<category><![CDATA[Senusilik]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=206</guid>

					<description><![CDATA[“We inneke le’alâ huluqin ‘azîm; Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).  Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın. Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>We inneke le’alâ huluqin ‘azîm</em>;<br />
Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).</p></blockquote>
<p><strong> </strong><a href="http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın.</a></p>
<p>Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna hocanın yetmiş yıllık ilim yolculuğunu özetlemiştik.</p>
<p>Bu haftaki yazımızda muhterem Fikri Tuna’nın temel problemlerimize ilişkin tespit ve önerilerinden bir kaç örnek sunmak istiyorum. 1 Haziran 2014 tarihinde Erenköy’deki evinde gerçekleştirdiğimiz sohbette tuttuğum notlar çerçevesinde, üstadın İslam dünyasında ahlâk ve özeleştiriye duyulan ihtiyaca ilişkin fikirlerini kendi ifadeleriyle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkı İslam’ın Temeli Görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Allah Rasulü daha peygamber olmadan herkes ona itimat eder ve güvenirdi. Herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı.</p></blockquote>
<p>“İslam’da ahlâk meselesi İslami konuların hemen hepsini kapsamaktadır. Çünki, İslami prensiplerin tamamında ahlâki davranış esastır. İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda  ahlâki davranış esastır. Bu zaviyeden bakıldığında, Kur’an’ın mütemadiyen “iman”ın hemen akabinde “amel-i sâlih” mefhumunu getirmesi çok anlamlıdır.</p>
<p>“Amel-i sâlih” genel bir kavram olup güzel iş yapmak anlamına gelir. Ahlâk ise, aynı şekilde güzel iş yapmak demektir. Ahlâki davranmak; doğru olanı yapmak ve eğri olanı terk etmek, fasit ve kötü olanı red etmektir. Onun içindir ki sahabe radıyallahu anhum, ahlâk meselesinde çok hassas davranmışlar, mümkün olduğu kadar, tüm davranışlarında Hz. Peygamber’i ‘üsve’, yani örnek kabul etmişlerdir. Nitekim Kur’an, Peygamber’in eşsiz bir örnek olduğunu sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa haykırmıştır.</p>
<p>Sahabiler Hz. Peygamber’in ahlâkını Kur’an olarak görürdü. Zira Hz. Peygamber Kur’an’ı her alanda yaşamış; toplumda, ailede, çocuklarla, yaşlılarla, barışta, düşmanla karşılaştığında&#8230; her zaman Kur’an’ın ışığı ve öğretisiyle hareket etmiştir. Onu izleyen, onu üsve-i hasene kabul eden sahabiler de Kur’an’ı bu şekilde yaşama gayreti içinde olmuşlardır. İşte, İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır. En yüksek makamdaki insan Hz. Peygamber’dir. Allah Teala Peygamberimiz için “Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4) buyurmuştur. Demek ki, her Müslümanın bu noktaya ulaşmak için çalışması gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘el-Emîn’ Olabilmek </strong></p>
<p>Hz. Peygamber, daha nübüvvet müessesesiyle müşerref olmadan, Kureyş halkı arasında “el-emîn; güvenilir insan” olarak tanınmıştır. Herkes ona itimat eder, herkes ona güvenir, herkes onun doğrucu bir insan olduğunu kabullenir, herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı. Allah Rasulü işte böyle bir insandı. Tam manasıyla mükemmel bir modeldi. Onun için sahabilerden bazıları Hz. Âişe validemize Rasulullah’ın ahlâkını sorduklarında, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Rasulullah’ın ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.”, yani Kur’an’ın beyan ettiği, güzel yol olarak gösterdiği yoldur onun yolu, diye cevap vermiştir.</p>
<blockquote><p>İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda ahlâki davranış esastır.</p></blockquote>
<p>Dolayısıyla, bir müslüman ne kadar fazla Kur’an’a yaklaşırsa, ne kadar fazla Kur’an’ın muhtevasını anlarsa, ne kadar titizlikle Kur’an’ı yaşarsa ve yaşatırsa, Hz. Peygamber’e mütâbaatta, Allah Teala’nın emirlerini yerine getirmekte ve O’na kullukta ne kadar samimi olduğunu o kadar ispatlamış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’a Hayatı İnşa Eden Bir Özne Muamelesi Yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur.</p></blockquote>
<p>Ancak, maalesef, bugün İslam dünyasında Kur’an ve Kur’an’a yaklaşım meselesi tamamen değişik bir durum arz etmektedir. Fransa’nın Ortadoğu dış politika müsteşarlığı görevinde bulunmuş Hanoto, Libya’da yaşayan Senusi hareketini işaret ederek “Bu hareket kurutulmadığı ve yok edilmediği müddetçe İslam’ın ve Kur’an’ın karşısındaki mağlubiyetimiz devam edecektir.” demişti. Hanoto’nun bilhassa Senusi hareketi üzerinde durmasının sebebi, Senusilerin Kur’an’ı yaşama biçimleridir. Senusiler hiç bir zaman başka tarikatlara benzememiş, onlar gibi tekkeci, tembel, kaderci ve Kur’an’ı sadece yüzünden bilen ve onu ticaret metaı halinde kullanan bir tarikat olmamıştır. Dolayısıyla, gerek Fransızların, gerekse İngilizlerin Senusi hareketine bakışları şu çerçevede şekillenmiştir: ‘Senusi hareketi yaşadıkça Kur’an yaşıyor demektir. Kur’an yaşadıkça Avrupa hedefine ulaşmamış demektir.’</p>
<p>Peki, Hanoto’ya ve müsteşriklere göre Avrupa nasıl bir Kur’an anlayışı istiyordu? Onların istediği, Kur’an’ı sadece ezberleyen, hükümlerinden hiç bir şey anlamayan, onun manasını bilmeyen, ancak cenaze gibi belirli dini toplantılarda, kabirlerde, ev ve camilerde papağan gibi Kur’an okuyanların çoğalması idi. Zira böyle bir Müslümanlık onların sömürü düzenine zarar ve ziyan getirmeyecekti. Bu Müslümanlık anlayışı onların sömürü düzenine dokunmayacak, onların kötü düzenlerini yıkmayacaktı. Onların sömürü düzenini baş tacı yapıp, zaten anlamadıkları Kur’an’ın hükümlerini rahatlıkla çiğneyip, sadece Fransızların verdiği kadarıyla iktifa ederek yaşamaya devam edeceklerdi. Fransızların Cezayir halkından istediği buydu.</p>
<blockquote><p>İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır.</p></blockquote>
<p>Onyedi sene boyunca Cezayir’in çeşitli okullarında ve üniversitelerinde ders verirken, Cezayir’i, Fas’ı ve Tunus’u bütün kültürel müesseseleriyle yakından tanıma fırsatını bulduğum için bu üç ülkede din anlayışının sömürgeyle ne kadar içli dışlı olduğunu çok iyi bilmekteyim. Şunu çekinmeden ve tereddüt etmeden söyleyebilirim ki; Türkiye de dâhil olmak üzere İslam dünyasının bir çok yerinde kurulmuş olan ve sayı bakımından hayli kabarık bir yekun teşkil eden bugünkü Kur’an kurslarının durumu, Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın sömürdüğü Müslüman devletlerinin dinî anlayış ve tatbikatından çok da farklı değildir. Kur’an kurslarını sadece ezbercilikte bırakan, Kur’an’ın manasının anlaşılmasını ve tefsirinin yapılmasını reddeden, onun hükümlerinin tatbike konmasını önemsemeyen bir anlayış ne İslam anlayışıdır, ne de Kur’an anlayışı. Bu sadece ve sadece Hanoto gibi İslam âlemini Kur’an’dan, onun muhteviyat ve ahkâmından uzaklaştırarak, sadece cenazelerde ezbere okunmasını sağlamak isteyen bir sömürge projesinden başka bir şey değildir. Bu şekilde yetişen gençler Kur’an’ı anlamıyor, onu mal mülk edinmek için kullanıyor. Halk hâfızı âlim zannedip ona soru soruyor, o da utanmadan bilmediği halde cevap veriyor!</p>
<p>Hz. Peygamber, “İlim âlimlerin ölümüyle yok oluyor. İnsanlar cahillere soru sormaya başlıyor, onlar da bilmedikleri halde cevap veriyorlar, hem kendilerini, hem de soranları dalalete sevk ediyor.” buyurmuştur. Başımıza gelen olayın özü budur. Sebebi de, sömürge sisteminin devamında ısrarcı olmamızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tevbe: Özeleştiri Yapmak ve Hatadan Dönmek</strong></p>
<p>Kur’an özeleştiri meselesine çok güzel bir şekilde işaret etmiştir. Tevbe, hatadan dönmek demektir. İnsan esasen hatalı yaratılmamıştır. Bilakis ilahi fıtrat üzerine yaratılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber; “Her çocuk fıtrat üzerine doğar, onu ana-babası Yahudi, Hıristiyan, Mecusi yapar&#8230;” buyurmuştur. Çevre ve okul çocuğa yön vermektedir. İnsan doğuştan suçlu değil, hayırhahtır. İslam, Hıristiyanlık gibi insanı doğuştan suçlu kabul etmez, Âdem’in suçuna çocuklarını ortak etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam hatayı kabul eder. “Her âdemoğlu hata işler. Ama hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurur Peygamberimiz. Tevbe, doğruya dönüş, ana caddeden ayrılanın tekrar caddeye girmesi demektir. Ana cadde altın silsiledir. O caddeden kopan tehlikeye gidiyor demektir. Böylelerinin ayıkarak tevbe etmesi gerekir. Tevbe eden, ayıkan, hatasından dönen adamdır, Âdem gibi. Çeşitli meziyetleri ve sıfatları yanında insan hata da eder, hiddetlenir, iftira eder, iftiraya uğrar&#8230; Ama, hatasını anlayıp Rabbinin rububiyet ve himayesine dönerse, kendisinin hâlıkı Allah’a dönerse Allah onu affedecek ve doğru yola iletecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âdem hatasını itiraf ederek tövbe etmiş, kâmil insan olduğunu ortaya koymuştur. “Beni ateşten yarattın” diyerek üstünlük taslayan İblis gibi kibirli davranmamıştır. Kaldı ki İblis bu kıyasında da hata etmiştir. Zira toprak ateşten daha bereketlidir. Hatasından dönmediği için Allah onu merhametinden kovmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âlem-i İslam’ı Tenkit Edebilmek</strong></p>
<p>Bugün Âlem-i İslam’ın neredeyse tenkit edilmeyecek bir tarafı yoktur. Ebu’l-Hasen en-Nedevi özeleştirinin zaruretine işaret etmişti. Keza, <em>Hizbu’l-İstiklâl</em> reisi ‘Allâl el-Fâsî’, “<em>en-Nakdu’z-Zâtî</em>; Özeleştiri” isimli bir eser yazmıştı. Ancak, genel olarak İslam âleminde eleştiri maalesef az, özeleştiri ise çok daha azdır. İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur. Zira, her şeyi Allah’a yükleyen, sorumluluktan kaçan, insana taş muamelesi yapan bir anlayıştır cebriye. Bugün bilhassa tarikatlar kanalıyla İslam dünyasında hâkim olan görüş cebriye mezhebidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah böyle istedi” deyip çıkıyor işin içinden. Cezayir’de ve Fas’ta insanların sıkça “<em>mektûb</em>” dediklerini duyarsınız. Fransa niye geldi, niye ülkenizde bu kadar kaldı diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir: “Mektûb; yazılmış”! Niye Almanya Napolyon’a yenildikten sonra “mektûb” deyip oturmamış? Bilakis, bin altıyüz beyliği birleştirip kuvvetli bir devlet kurarak Fransa’nın önüne geçebilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadercilik niye sadece İslam dünyasında var? “İnsan için yaptığı işten başkası yoktur. İnsan ne yaparsa onu bulur. Kim zerre miskal hayır yaparsa onu, zerre miskal şer yaparsa onu bulur&#8230;” mealinde yüzlerce ayet varken Kadercilik Kur’an’a nasıl uygun düşebilir? Allah şirki, ortaklığı asla kabul etmez. İslamiyet tevhid dinidir. İnsana sorumluluk anlayışını veren de Allah’tır. Sorumlu tutmasa neden peygamber göndersin, niye emir ve nehiyler ortaya koysun? Allah bizim hizmetçimiz midir ki her şeyi Allah’a yüklüyoruz? Niye yenildik, niye şerefimiz ayakaltı oldu? Sebep belli: Kadercilik! Oysa Kur’an, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” diyor. Ebu Ubeyde, ‘kaderden mi kaçıyorsun’ dediğinde Hz. Ömer; “Bunu senden başkası söyleseydi kırbaçlatırdım. Allah’ın bu takdirinden başka bir takdirine gidiyorum.” demişti. Doğru bakış açısı budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neden Peygamber aleyhissalatu vesselam gece gündüz çalıştı, yeri geldi savaşlar yaptı? Özeleştiriden kaçarak ve kaderci anlayışa teslim olarak her şeyde bir yabancı suçlu mu arayacağız? Kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz? Niye hatalarımızı kabul etmiyoruz? Niye buna yanaşmıyoruz? Çünkü işimize gelmiyor. Bundan dolayı kaderciliğe sığınıyoruz ve bu anlayışı kurtuluş kabul ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam’da ahlâk ve özeleştiri meselesini ele alırken biraz sert konuşmuş olabilirim, ama İslam âlemi maalesef benim söylediklerimden daha da kötü durumdadır. Allah bizleri doğruya gitmek isteyen Müslümanlardan eylesin&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HAKKIN ELİNDEN TUTMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hakkin-elinden-tutmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hakkin-elinden-tutmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2015 10:55:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:159-160]]></category>
		<category><![CDATA[2:174]]></category>
		<category><![CDATA[2:42]]></category>
		<category><![CDATA[3:187]]></category>
		<category><![CDATA[3:71]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[cihat]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hamza]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nisa 4:135]]></category>
		<category><![CDATA[yaratan]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=15</guid>

					<description><![CDATA[Bismihî Teâlâ. &#8220;İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim, Zikrini kalbime mi&#8217;rac ettim, Kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum Sen var ettin, Varlığından haberdar ettin, Aşkınla gönlümü bîkarar ettin&#8230; Şaşırtma beni, doğruyu söylet, Neş&#8217;eni duyur, hakikati öğret&#8230;” Rûhu şâd olsun, bu halisane yakarışı ümmete hediye eden büyük müfessir Elmalılı Muhammed Yazır’ın.   Âdemoğlunun hak yolculuğu &#160; Allah [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bismihî Teâlâ.</p>
<p>&#8220;İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim,</p>
<p>Zikrini kalbime mi&#8217;rac ettim,</p>
<p>Kitabını kendime minhac ettim.</p>
<p>Ben yoktum Sen var ettin,</p>
<p>Varlığından haberdar ettin,</p>
<p>Aşkınla gönlümü bîkarar ettin&#8230;</p>
<p>Şaşırtma beni, doğruyu söylet,</p>
<p>Neş&#8217;eni duyur, hakikati öğret&#8230;”</p>
<p>Rûhu şâd olsun, bu halisane yakarışı ümmete hediye eden büyük müfessir Elmalılı Muhammed Yazır’ın.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Âdemoğlunun hak yolculuğu</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah Teâlâ, en güzel kıvamda yarattığı; fiziki, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik buutlarıyla mahlukatın en karmaşık lâkin en kıymetli varlığı kıldığı insana, sayısız diğer nimetler yanında hak ve adalet bilinci de bahşetmiştir. Yeryüzünü imar görevi uhdesine tevdi edilen âdemoğlu, bu emaneti yüklendikten sonra uzun süren beşeriyet dönemini geride bırakarak insaniyet mertebesine yükselmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yeryüzünün halifesi seçilen beşere, insan olabilmesi ve arzı yönetme vazifesini bihakkın îfa edebilmesi için Yüce Yaratıcı tarafından yüksek donanımlar hediye edilmiştir. Olaylar, olgular ve süreçler arasında bağ kurarak bir sonuca ulaşabilmesini sağlayan akıl; eşyaya, hâdisata ve  mefhumlara isim verebilme yeteneği; iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı zulümden ayırt edebilmesine yardımcı olan vicdan nimetleri yanında irade gibi muazzam bir nimet daha bahşedilmiştir âdemoğluna.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tercih edebilme, alternatifler arasından dilediğini seçebilme hürriyeti sunan irade nimetinin varlığı; insanın, tercihlerini belirlemede yardımcı olacak bir takım kaidelere ve tercihleri neticesinde kendisini ne gibi karşılıkların beklediğini öğrenmeye ihtiyaç duymasına neden olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kuluna büyük bir merhametle muamele eden Rabbimiz, bahşettiği onca nimete ilaveten, insana tercihlerinin neticelerini baştan göstermek maksadıyla dönem dönem elçiler göndermiş, vahiy nuruyla insanlığın yolunu aydınlatmış, böylece âdemoğluna  hakkaniyet çerçevesinde nasıl daha yüksek bir hayat sistemi kurabileceğini öğretmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlahi mesaj insana neyin doğru neyin yanlış, neyin hak neyin bâtıl, neyin kurtuluş neyin hüsran, hangi yolun doğru hangi yolun eğri olduğunu ayan beyan göstermiştir. Ancak, baskı kurmamış, insanı cebren bir yola yönlendirmemiş, tercihi insana bırakmıştır. Çünkü, Yaratan, bahşettiği yüksek meziyetleri kullanarak, zaaflarını terbiye ederek, vaz’ ettiği ölçülere riayet ederek, edindiği tecrübelerden dersler çıkararak âdemoğlunun hak ve adalet çerçevesinde insanca bir hayatı inşa edebileceğini biliyordu. Nitekim, yeryüzünün halifeliğine insanı tayin edeceğini açıkladığında, ‘kan döken ve mal kavgası yaparak fitne fesat çıkaran’ bir türün halife seçilmesine hayret ettiklerini ifade eden meleklere Allah Teala, “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim” şeklinde cevap vererek, insana güvendiğini beyan buyurmuştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkın yüksek hatırını gözetme görevi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Hakkın hatırı yüksektir. Zira, <em>el-Hakk</em>’tır hak mefhumunun kaynağı. Bu yüzden hakkın hatırını gözetmek, bu hatırı ekonomik, siyasi veya ideolojik menfaat ve beklentilerin üstünde tutmak, bu çok kıymetli cevheri ucuza satmamak, onu yere düşürmemek, şanını ve itibarını daima âlî tutmak icap eder. Hakkı ikame etme ödevinde olan insan onu zayi etse de hakkın değerinden bir şey eksilmez. Ancak, bu durumda hakkın hayata katma değer oluşturma fonksiyonu kalmaz ve insanoğlu hakların ihlalinden doğacak zulüm deryasında boğulur. Bu sebeple insaniyetin bekası için âdemoğullarının -şahsi, ailevi, kavmî menfaatlerine aykırı olsa bile- hakkın ve hakikatin yanında yer alması ve hakkın hatırını kırmaması dareyn saadetleri için elzemdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Kendinizin, ebeveyninizin ve akrabanızın aleyhine de olsa, Allah için hakka şahitlik yaparak daima adâleti tesis etmeye çalışın. O kimse zengin olsun fakir olsun, Allah’ın hakkı onların her birinin önüne geçer. O hâlde kendi arzularınıza uymayın ki adâletten uzaklaşmayasınız. Ama eğer ağzınızı eğip bükerek hakikati çarpıtırsanız ve(ya) şahitlikten kaçınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4:135).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisine hakkın olduğu gibi bâtılın da, cennetin olduğu gibi cehennemin de yolu gösterilen insana dilediği yolu hür iradesiyle seçme hakkı tanınmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, insana hak yolu seçmesini tavsiye etmiş, bu tercihi karşılığında bitimsiz bir ödüle nail olacağını müjdelemiş; bâtılın varacağı yolun ateşte azap olduğunu haber vermiştir. Yine de tercih insana bırakılmıştır. İnsan tercihini, karşılığını ve bedelini bilerek, sorumluluğunu üstlenerek kendi hür iradesiyle yapar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatını vahiyle inşa etmeyi tercih eden mü’minlerin hakkın yanında durması, mazlumun hakkını savunması, hakkın yerini bulması demek olan adaleti tesis için, karanlığın taa kendisi olan zulmün insanlığı boğmaması için bütün cehdini ortaya koyması onların cihadıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkı ve hakikati gizlememe sorumluluğu</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Hakkı ve hakikati açıkça ortaya koymak (3:187), onu bilerek ve isteyerek gizlememek, (2:42), hak söze bâtıl karıştırmamak (3:71), konuşanın/ yazanın temel sorumluluğudur. Hafazanallah, Allah Teâlâ hakkı ketmetme cürmünü irtikâp edenleri yevm-i kıyamette muhatap dahi almayacak, dünyadaki bozuk duruşları sebebiyle onları ahirette cezalandırılacaktır. (2:174). Herhangi bir mülahazayla hakkın ve hakikatin üstünü örtenlere Allah da lânet eder, mahlukat da. İşlediği fesadın farkına varıp tevbe ederek davranışlarını ıslah edenler ve gizlediği hakikati açıklayanlar müstesna. (2:159-160).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bağlamında hak sözü söylemenin, doğruyu desteklemenin beraberinde getireceği muhtemel risk, bu fikir namusunu çiğnemenin insanı her iki cihanda düşüreceği zelil durumun yanında hafif kalır. Kaldı ki, hakkın elinden tutmanın büyük ödülü karşısında, bu yolda ödenecek tüm bedeller küçüktür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın efdali</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En faziletli cihadın zalim yöneticiye karşı hakkı söylemek olduğunu beyan eden, bu soylu vazifeyi îfâ ettiğinden dolayı öldürülen bir mü’mini ‘seyyidü’ş-şüheda’, yani şehitlerin efendisi olarak tanımlayan, onun Hz. Hamza ile komşu olacağını müjdeleyen sevgili Nebi’nin ümmeti, hakkın ve hakikatin kadrini yeniden hatırlayacak ve insanlığa hukuklu bir hayat nizamı kurmanın mümkün olduğunu yakın bir gelecekte mutlaka gösterecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>28 Şubat 2015’te Hak aşkıyla hakikat yoluna revan olan Diriliş Postası’nı tebrik eder, insanlığın zamanlar ve mekânlar üstü değişmez değerlerini savunurken önüne çıkacak türlü engeller karşısında yılmadan, adına yaraşır şekilde hedefine yürümesini dilerim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haftada bir huzurunuzda olabilmek duasıyla, ilk yazımızı Kur’an Şairi Âkif’in “Âsım” şiirinden iktibas ettiğimiz şu muhteşem mısralarla noktalayalım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâlik’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: HAK.</p>
<p>Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak!</p>
<p>Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım, derlerken,</p>
<p>Mutlakâ &#8220;Sûre-i ve’l-Asr&#8221;ı okurmuş, bu neden?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh;</p>
<p>Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,</p>
<p>Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.</p>
<p>Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Müslüman hakka zahîr olmaya her an mecbûr,</p>
<p>Sarsılır varlığı, göstermeye başlarsa fütûr,</p>
<p>Hele zulmün galeyânında bu mecbûriyyet,</p>
<p>Daha şiddetli olur başkalarından elbet.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü hak öyle zamanlarda kalır tehlikede,</p>
<p>Çâresizdir, onu kurtarmaya bakmak sâde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,</p>
<p>Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,</p>
<p>İnkıyâd eyliyecek yerde tutup kıysa ona,</p>
<p>O mücâhid yazılır ta şühedânın başına.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hamza’dan sonra gelen şanlı şehîd ancak odur.</p>
<p>Hak için can verenin pâyesi elbet bu olur.</p>
<p>Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şâhâne cihâd!</p>
<p>&#8220;En büyüktür&#8221; dedi Peygamber-i pâkîze-nihâd.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hak zelîl oldu mu millet de, hükûmet de zelîl.</p>
<p>&#8220;Hangi ümmette ki müşkildir edilmek tahsîl,</p>
<p>Âcizin hakkı kavîlerden&#8230; O, kuvvetlenemez&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8211; Ne güzel söz bu! Şümûlüyle beraber mûcez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Ömer’in hutbesi aklında mı bilmem? &#8211; Bilmem&#8230;</p>
<p>&#8211; &#8220;Eyyühe’n-nâs, ederim taptığım Allâh’a kasem,</p>
<p>Yoktur aslâ şu cemâ’atteki hiçbir âciz,</p>
<p>Benim indimde sizin olmaya en kâdiriniz,</p>
<p>Bir kavînizde olan hakkını kurtarmam için.</p>
<p>Bir kavî kimse de yoktur ki bu ümmette, bilin!</p>
<p>En zaîf olmaya nezdimde, tutup kendinden,</p>
<p>Âcizin hakkını ısrâr ile isterken ben&#8230;&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer’in işte, Hocam, çizdiği meslek buydu.</p>
<p>&#8211; Lâkin akvâline ef’âli bihakkın uydu.</p>
<p>&#8211; Sallanan çünkü kılıçlardı; ne kuyruk ne kavuk!</p>
<p>Öyle bir devr-i şehâmette kolaydır ululuk.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Senin etrâfını alsın ki yığınlarca sefil,</p>
<p>Kimi idmanlı edebsiz, kimi ta’limli rezîl.</p>
<p>Kiminin fıtratı âzâde hayâ kaydından;</p>
<p>Kiminin iffeti ikbâline etten kalkan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O kumarbaz, bu harâmî, şunu dersen, ayyâş.</p>
<p>Sonra mecmûu müzevvir, mütebasbıs, kallâş&#8230;</p>
<p>Bu muhîtin bakalım şimdi içinden çıkabil;</p>
<p>Ne yaparsın Ömer olsan, yine hâlin müşkil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Uğramaz doğru adam semtine, lâkin, heyhat,</p>
<p>Gece gündüz seni ıdlâle müvekkel haşerat!</p>
<p>Kulağın hak söze artık ebediyyen hasret;</p>
<p>Kustuğun herze: Ya hikmet, ya büyük bir ni’met!</p>
<p>&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,</p>
<p>Durma hürriyeti aldık diye, sen türkü çağır!</p>
<p>Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;</p>
<p>Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem&#8230;</p>
<p>Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım&#8230;</p>
<p>&#8211; Boğamazsın ki!</p>
<p>&#8211; Hiç olmazsa yanımdan koğarım.</p>
<p>Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;</p>
<p>Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.</p>
<p>Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,</p>
<p>Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle</p>
<p>Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum</p>
<p>Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.</p>
<p>Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,</p>
<p>Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.</p>
<p>Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.</p>
<p>Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!</p>
<p>&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hakkin-elinden-tutmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
