<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz. Mûsa Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/hz-musa/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://p.fethigungor.net/etiket/hz-musa/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Oct 2017 11:36:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>ŞÛRANIN TARİHTEKİ YAPICI İŞLEVİNİ HATIRLAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Oct 2017 09:22:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah b. Zübeyr]]></category>
		<category><![CDATA[AtinaIspartamâna]]></category>
		<category><![CDATA[âyan]]></category>
		<category><![CDATA[Bağlarbaşı Kültür Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[Encümen-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs Emevîleri]]></category>
		<category><![CDATA[eşraf]]></category>
		<category><![CDATA[Hafsî sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Halife Mansûr]]></category>
		<category><![CDATA[Hârûn]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hilal Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hasan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[idarîsiyasî]]></category>
		<category><![CDATA[İfk olayı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[kabile reisleri]]></category>
		<category><![CDATA[kumandanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlikî fakihleri]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Meşveret]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[MekkeEski Türk devletlerihıristiyanlarKatolikRomasenatomeclisRoma]]></category>
		<category><![CDATA[meşûremüşâvereistişâreMeşveretşevrİslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Muâviye b. Ebû Süfyân]]></category>
		<category><![CDATA[Murâbıt sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer b. Abdülazîz]]></category>
		<category><![CDATA[PalmiraDârünnedve]]></category>
		<category><![CDATA[Raşid Gannuşi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Sebe Kraliçesi Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[şûra yöntemi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Kübrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Üsâme b. Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[yöneticiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=572</guid>

					<description><![CDATA[20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın şûrayı merkeze alan bir din olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın <u>şûrayı merkeze alan bir din</u> olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve adaletin ikamesi için silahla değil aklımızla cihat etmemiz gerektiğini hatırlattı. Biz de bu büyük düşünürümüzün izinden giderek bu haftaki yazımızda şûranın tarih boyunca nasıl yapıcı/inşa edici bir işlev üstlendiğini hatırlatmak istedik.</p>
<p>Çok katmanlı müzmin sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin tarihte nasıl kurumsallaştığını ve ne gibi işlevler gördüğünü Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Danışma yöntemiyle sorunu açığa çıkarmak ve en isabetli çözümü ortak akılla belirlemek</strong></p>
<p>“Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki <strong><em>şûrâ</em></strong>; fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde <u>yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere </u><strong><u>danışıp</u></strong><u> onların eğilimlerini göz önünde bulundurması</u>nı ifade eder. Şûra ile aynı kökten (<em>şevr</em>) türeyen birçok kelimenin “bir şeyi bulunduğu yerden alma ve <u>açığa çıkarıp görünür hâle getirme</u>” mânasında birleştiği, özellikle balın kovandan çıkarılması işini anlatmak için bu kökten gelen kelimelerin kullanıldığı ve danışma işinin de bir meselede isabetli karara varabilmek amacıyla kişilerin fikirlerinin açığa çıkmasını sağlamaktan ibaret olduğu dikkate alındığında şûranın terim anlamıyla kök anlamı arasında <u>semantik ilişki</u>nin bulunduğu söylenebilir. <em>Meşveret, meşûre, müşâvere, istişâre </em>ve <em>teşâvür</em> de <em>şûrâ</em> ile aynı anlamdadır. Şûra kelimesi ayrıca “üzerinde ortaklaşa görüş beyan edilen iş” mânasına geldiği gibi görüş bildiren kimseler topluluğunu (<em>ehlü’ş-şûrâ</em>) belirtmek için de kullanılmaktadır (s.230).</p>
<p>Uygulanma biçimi ve ölçüsü değişmekle birlikte <strong>yöneten-yönetilen</strong> ayrışmasının ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren hemen bütün toplumlarca bilinen şûra yönteminin en eski örnekleri arasında yer alan eski Yunan şehir devletlerindeki uygulamalar siyaset biliminde özel ilgiye konu olmuştur. Zira bunların en önemlileri olan <strong>Isparta ve Atina</strong>’da siyasî iktidar çeşitli seviyelerde <strong>meclisler</strong> yoluyla ve paylaşılarak kullanılmaktaydı. <strong>Roma</strong> devlet düzeni içinde başta <strong>senato</strong> olmak üzere her dönemde yasama, yürütme ve yargılama alanlarında ya da bazı yöneticilerin seçiminde istişarî veya bağlayıcı yetkileri olan çeşitli meclislere yer verilmiştir. İslâm öncesi dönemde bilhassa Katolik hıristiyanlarda bir kısım dinî meselelerin tartışılıp çözüme bağlanması için yüksek düzeyde din adamlarının “konsil” adı verilen toplantıları da bir tür şûra kabul edilebilir…</p>
<p>Eski Türk devletlerinde hükümdarların çok sayıda danışman bulundurduğu ve birer danışma kurumu olarak kurultayların düzenlendiği bilinmektedir. İslâm öncesi dönemde Araplar da gerek kurdukları krallıkların gerekse şehir devletlerinin ve aşiretlerin yönetiminde şûra yöntemine başvurmuştur… Araplarda kabile reisi, kabileyi ilgilendiren meselelerde aşiret şeyhleriyle kabile meclisine danışıp karar vermekle yükümlüydü. Mekke’nin siyasî ve idarî işleri Dârünnedve’den yürütülüyordu… Palmira’da da (Tedmür) benzer bir meclis vardı.” (s.230).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın emrine ve Rasulullah’ın örnekliğine uygun bir şûra modeli oluşturabilmek</strong></p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’in 42. sûresi Şûrâ adını taşıdığı gibi bu sûrenin 38. âyetinde <em>şûrâ</em> kelimesi geçmekte, ayrıca iki âyette aynı kökten türeyen “<em>teşâvür</em>” (2:233) ve “<em>şâvir</em>” (3:159) kelimeleri yer almaktadır. Bunlardan “karşılıklı danışma” anlamındaki <em>teşâvür</em>, çocuğun iki yıl dolmadan sütten kesilmesine eşlerin karşılıklı istişare ile karar verebileceklerini belirtmektedir. Ailevî bir meselede bile istişarenin emredilip eşlerin karara eşit düzeyde katılmasının aranması, ortak sorumluluk gerektiren konularda <u>tek taraflı iradeye dayalı uygulamanın uygun görülmediği</u>ni vurgulamaktadır (s.231).</p>
<p><em>Şâvir</em> kelimesini içeren âyette Hz. Peygamber’e iş hususunda müminlerle <strong>istişare</strong> etmesi <strong>emredilmiştir</strong>. Bu ifadeyle ilgili yorumlardan birinde esasen Resûl-i Ekrem’in danışmaya ihtiyacı bulunmadığı, ancak bu emirle kendileriyle istişare ederek müminlere değer verdiğini göstermesinin, böylece onların ihlâs ve itaatlerinin artıp güçlenmesinin amaçlandığı ileri sürülmektedir. Bir diğer yaklaşım müşavereyi Resûlullah’ın müslüman topluma <strong>örnek olma</strong> konumuyla açıklamaktadır. Daha dikkate değer bir görüş ise söz konusu müşavere emrini, Hz. Peygamber’in akıl yönünden üstünlüğünü teslim etmekle birlikte, onun dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip bulunmadığı ve <u>başkalarının fikir ve birikimlerinden de yararlanma</u>ya ihtiyaç duyabileceği biçiminde yorumlanmaktadır.</p>
<p>Şûra kelimesinin geçtiği âyet, “<em>Onların işleri aralarında şûra iledir</em>.” biçiminde bildirmeli (<em>ihbârî</em>) önerme yapısında sevk edilip ilk müslüman toplum bakımından bir <strong>övgü</strong> anlamı taşımakla birlikte âyetin aynı zamanda sonraki müslüman toplumlara yönelik bir <strong>istek</strong> öngördüğü, dolayısıyla şûranın müslüman toplumun bir <strong>karar alma yöntemi</strong> olarak belirtildiği açıktır. Şûranın müslümanların diğer temel nitelikleri (iman etme, namaz kılma, infakta bulunma ve zulmü engelleme) arasında zikredilmesi ve bu âyetin yer aldığı sûreye “<em>Şûrâ</em>” adının verilmesi de <u>şûraya atfedilen önem</u>in göstergesidir.</p>
<p>Öte yandan birçok âyette şûra kelimesi kullanılmadan <u>danışmanın önemi</u>ne dikkat çekilmektedir. Meselâ <strong>Hz. Mûsâ</strong>’nın, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi <strong>Hârûn</strong>’un kendisine yardımcı yapılması ve işine ortak edilmesi yönündeki duası (20:29-32), klasik literatürde devlet başkanının kendisiyle istişare edeceği “tefvîz veziri” tayininin meşruiyetini açıklama bağlamında değerlendirilmiştir. Bir diğer âyette ise <strong>Hz. Süleyman</strong>’ın kendisine itaat etmelerini isteyen mektubunu aldığında Sebe Kraliçesi <strong>Belkıs</strong>’ın halkın temsilcisi konumundaki kişilerden nasıl davranması gerektiği hususunda <u>görüşlerinin sorulduğu</u> bildirilmekte ve onların görüşlerini almadan hiçbir önemli meseleyi karara bağlamadığı yolundaki sözü nakledilmektedir (27:28-33). Bu olay, tarihsel süreç dikkate alındığında <u>iktidarın kullanımına toplumun temsilcilerinin katılması</u> hususunda önemli bir aşamaya işaret etmektedir.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devlet yönetiminde şûra yöntemini kurumsallaştırmak ve işlevsel kılmak </strong></p>
<p>“Hadislerde <em>şûra, meşveret, meşûre, istişare</em> ve <em>teşâvür</em> gibi kelimeler sözlük anlamlarıyla sıkça geçmektedir. Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından <strong>doğru karar almanın gerekli bir yöntemi</strong>” diye tanımlanmıştır (Tirmizî, “Fiten” 78). Hz. Peygamber müslümanlara şûrayı <strong>emrettiği</strong> gibi kendisinin de genel ya da özel işlerde ashabı ile görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem, ilk müslüman toplumun var olma mücadelesinde belirleyici önemdeki her kararı ashabı ile istişare ederek almıştır. Bunlar arasında Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının çeşitli aşamaları, Bey‘atürrıdvân ve Hudeybiye Antlaşması örnek verilebilir.</p>
<p>Hicretin 3. yılında (m.625) Kureyş’in savaşmak için Medine’ye yöneldiği öğrenilince <strong>Hz. Peygamber</strong>, Medine’de kalınıp savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını daha yerinde bulan çoğunluğun görüşüne uymuş ve savaş Uhud’da gerçekleşmiştir. Hudeybiye’de yapılan antlaşma sebebiyle hayal kırıklığı ve büyük üzüntü yaşayan sahâbîlerin Resûlullah’ın üç defa emretmesine rağmen kurbanlarını kesip tıraş olmak için kalkmamaları üzerine <u>eşi Ümmü Seleme ile konuşup tavsiyesine uyması</u> da belirtilmesi gereken ilginç bir örnektir. Mescide minber inşa edilmesi ve insanların namaza hangi usulle çağrılacağı gibi ibadetle ilgili bazı konularda da ashabı ile istişare eden Resûl-i Ekrem’in İfk olayında Hz. Ali ile Üsâme b. Zeyd’i çağırıp onların fikirlerini alması da onun istişare hususunda kişisel ya da toplumsal iş ayırımı yapmadığını gösterir. Ebû Hüreyre de Hz. Peygamber kadar <strong>istişareye önem veren bir kimse</strong> görmediğini söylemiştir (Tirmizî, Cihâd 35).</p>
<p>Hulefâ-yi Râşidîn halife/imam seçimi, vali tayini ve savaşa karar verilmesi gibi kuralları bilinen, fakat kişiye ya da olaya göre karara bağlanması gereken işlerle Kitap ve Sünnet’te hükmü bulunmayan toplumsal <strong>sorunların çözümünde</strong> Resûlullah’ı takip ederek <strong>şûra yöntemi</strong>ne uygun davranmıştır. Hz. Ebû Bekir’e biat edilmesi, dinden dönen ve zekât vermeyi reddeden kabile ve topluluklara savaş açılması, Kur’an’ın cem‘i ve Hz. Ömer’in halife olarak belirlenmesi <strong>Hz. Ebû Bekir</strong> döneminde <u>istişare yoluyla alınan önemli kararların örnekleri</u>ndendir (s.231).</p>
<p><strong>Hz. Ömer</strong> devlet teşkilâtının oluşturulması yanında yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin konularda sahâbenin önde gelenleriyle istişare etmiş, <strong>kararlar</strong> ancak <u>ortak bir yaklaşıma ulaşıldıktan ya da en azından ağırlıklı görüşün ortaya çıkmasından sonra yürürlüğe konulmuştur</u>. Hz. Ömer’in ashabın ileri gelenlerine Medine’nin uzağındaki yerlere yerleşme izni vermemesinin en önemli gerekçelerinden biri devlet yönetiminde şûra yöntemini <u>işlevsel</u> kılmaktı. Daha sonra sahâbenin başka merkezlere dağılmasıyla ortaya çıkan politik kargaşa onun bu öngörüsünün isabetini kanıtlamaktadır.</p>
<p>Ayrıca sahâbe dönemi icmâ örneklerinin ortaya çıkışında ve klasik icmâ teorisinin meydana gelişinde Hz. Ömer’in <strong>şûraya dayalı yönetim anlayışı</strong>nın ve bu usulle gerçekleştirdiği yasal düzenlemelerin etkili olduğu muhakkaktır. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifenin seçimi için oluşturduğu altı kişilik heyet İslâm tarihinde “<em>ehlü’ş-şûrâ/ashâbü’ş-şûrâ</em>” diye anılmış, bu heyetin seçilmesi ve çalışma şekli “<em>emrü’ş-şûrâ</em>” adıyla anılır olmuştur.</p>
<p><strong>Hz. Osman</strong>’ın ve Hz. Ali’nin hilâfetinde de <u>şûraya ilke düzeyinde bağlı kalındığı</u> söylenebilir. Meselâ Abdullah b. Sa’d, İfrîkıye’nin fethi için kendisine mektup yazınca Hz. Osman yanında bulunan ashabın ileri gelenlerine konuyu danışmış, 30 (650) yılında Kur’an’ın farklı şekillerde okunmasını ve tahrifini önlemek için Hafsa nezdinde bulunan nüshadan istinsah edilip bazı beldelere gönderilmesi meselesini ashabın önde gelenlerini bir araya getirip karara bağlamış, 34’te (654) fitne olayları başladığında bölge valilerini çağırıp onlarla istişare etmiştir.</p>
<p>Hz. Osman’ın şehid edilmesi üzerine hilâfeti kabule zorlanan <strong>Hz. Ali</strong>, bu işin <u>şûranın görevi</u> olduğunu söylemesine rağmen daha kötü hadiseleri önlemek için görevi kabul etmek durumunda kalmış, o da zaman zaman önemli kararların alınmasında ashaptan yanında bulunanlara ve ileri gelenlere danışmıştır. Ancak bu iki halife döneminde ortaya çıkan politik ayrışmalarla birlikte <u>şûranın genel bir siyaset yöntemi niteliğini kaybettiği</u> ve <u>işlerin kişisel inisiyatiflere bırakıldığı</u> görülmektedir. <strong>Muâviye</strong> b. Ebû Süfyân’ın <strong>Hz. Hasan</strong> ile anlaşırken hilâfet meselesinin kendisinden sonra bir şûraya bırakılmasını kabul ettiği rivayet edilir. <strong>Abdullah b. Zübeyr</strong>, Hicaz’da halifeliğini ilân ettiğinde hilâfeti şûra esasına döndürmeyi vaat ediyordu.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam tarihi boyunca geliştirilen şûra kurumları tecrübesinden istifade edebilmek</strong></p>
<p>“İslâm tarihi boyunca müslümanlar tarafından kurulan devletlerde hükümdara danışmanlık yapan çeşitli kurul ve kurumlar oluşturularak meşveret usulü işletilmeye çalışılmakla birlikte şûra genellikle <u>yönetim merkezlerinde bulunan kimselerin katılımıyla sınırlı</u> kalmıştır. Bilhassa Emevîler’le başlayan süreçte şûranın toplumun önde gelenleri (kabile reisleri, <strong>eşraf</strong>, âyan), <strong>yöneticiler</strong> ve ordu <strong>kumandanlar</strong>ı ile ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle, birlikte ya da ayrı, genel ya da özel biçimde gerçekleştirilmiştir (s.232).</p>
<p><strong>Ömer b. Abdülazîz</strong> döneminde ise şûrada sadece ulemâ ve fukaha bulunmaktaydı… Halife <strong>Mansûr</strong>’un <u>istişareden sonra hükmedeceğini ifade etmesi</u> Abbâsîler zamanında da şûra fikrinin korunduğunu göstermektedir. Irak, Horasan ve Mısır gibi bölgelerde de şûra heyetleri kurulmuştur. Endülüs Emevîleri’nde bir tür kazâî şûra gelişmiştir… <strong>Endülüs</strong>’te mülûkü’t-tavâif zamanında ortaya çıkan “<em>meşyeha</em>” ve Mağrib ile Endülüs’te kullanılan “<em>mele’</em>” terimleri de bir tür danışma meclisini ifade etmektedir. Murâbıt sultanları şûrayı vazgeçilmez bir prensip haline getirmişlerdi. <strong>Yûsuf b. Taşfîn</strong> devlet adamları ve Mâlikî fakihleriyle istişare etmeden karar almazdı. Hafsî sultanları devlet işlerinde kendi seçtikleri şeyhülâzamın başkanlık ettiği, din âlimleri ve devlet adamları arasından seçilen on şeyhten oluşan ve “<em>tabakâtü’l-aşere</em>” adı verilen bir şûraya danışırdı… (s.232).</p>
<p>Türkler müslüman olduktan sonra, devlet işlerini danışma yoluyla yürütme geleneklerini (kengeş, kurultay) İslâm’ın şûra prensibiyle kaynaştırmış, Büyük Selçuklular’da Dîvân-ı A‘lâ, Osmanlılar’da farklı dönemlerde uygulanan Meclis-i Meşveret, Encümen-i Şûrâ, Meclis-i Şûrâ, Şûrâ-yı Kübrâ, Şûrâ-yı Devlet, padişahın huzurunda yapılan Şûrâ-yı Saltanat gibi şûra meclisi modelleri uygulamış ise de müslüman ülkelerinde meşrutiyet ya da cumhuriyet şeklinde yapılanan sistemler kuruluncaya kadar hukukî bakımdan <u>en üst yöneticinin yetkilerini sınırlayan</u>, herkes için <strong>bağlayıcı kararlar alabilen</strong> ve bütün ülkeyi temsil eden şûra mekanizmalarının oluşturulabildiği söylenemez.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN HAKİKATLERİNİ CEVDET SAİD’DEN DİNLEMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 09:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arafat]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesçe]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Golan tepesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hâbil]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-Der]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan olma]]></category>
		<category><![CDATA[Kanadalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=463</guid>

					<description><![CDATA[10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de icabet ediyor. Cevdet Said’in bu yakınlarda iştirak ettiğim ve ikisinin eşzamanlı çevirmenliğini üstlendiğim üç konferansında hassasiyetle vurguladığı hususları sizlerle de paylaşmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyadaki En Önemli Olayın Kur’an’ın Varlığı Olduğunu Fark Edebilmek</strong></p>
<p>14 Ocak’ta Tuzla’da Hayat-Der’de dünyadaki en önemli olayın Kur’an’ın varlığı olduğuna dikkat çeken Cevdet Said, her okuyan insanın Kur’an’ı anlayabileceğini, zira her insanın aklı olduğunu, Kur’an’ı okuyunca onun bâtıl bir söz olamayacağını idrak edip imana geleceğini örnekleriyle anlatmıştı.</p>
<p>“Mesela, Kanadalı misyoner Miller, Müslüman bir topluma giderek onları Hristiyanlaştırmaya niyetlendiğinde, “önce Kur’an’ı okuyup anlayayım ki onları İncil’e daha etkili şekilde davet edebileyim” diye düşünmüş ve Kur’an’ı okumaya başlamış. Kur’an’ı okuyunca adamın hayatı değişmiş. Çünkü Kur’an’ın çok enteresan bir kitap olduğunu gören Miler şu tespiti yapmış:</p>
<p>“Muhammed’in adı Kur’an’da sadece 4 defa geçiyor, ama İsa’nın adı 25 defa geçiyor. Ondan daha enteresan olanı ise, Meryem’le ilgili çok sayıda ayet yanında onun adını taşıyan müstakil bir de sûre var. Oysa Muhammed’in annesinin adı bir kez olsun geçmiyor Kur’an’da.”</p>
<p>Meryem kıssası da gerçekten çok enteresan bir kıssa. Allah’ın Meryem ile diyaloğu, ona çok yüksek bir değer vermesi, İsa aleyhisselamın doğar doğmaz konuşmaya başlaması… Nebilerin bir kısmının Kur’an’da hikâyeleri anlatılır, bir kısmının da anlatılmaz.</p>
<p>Kur’an Allah’ın tüm âlemlere/varlıklara delilidir. Her okuyan Kur’an’ı anlayabilir. Bir İngiliz lordu Kur’an’ı okuduktan sonra Müslüman olmuştu. “Nasıl dininden çıkıp kâfir olabildin?” diyerek kendisini kınayanlara; “Ben kâfir olmadım, imanıma iman kattım ve imanımı tamamına erdirdim.” diye cevaplamıştır. Kur’an’ın ne denli enteresan bir kitap olduğunun şahitlerinden bir başkası olan Muhammed Esed de “Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam” isimli eserinde bu konudaki önemli tespitlerini paylaşmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan Olma Sorumluluğumuzun İdrakine Varmak</strong></p>
<p>“İnsanlar birçok önyargıları sebebiyle İslam’dan korkmaktadır. Onları bu korkulardan arındırmanın yolu Kur’an’ın berrak mesajlarını onlara en hikmetli yollarla ulaştırmaktır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim insanlığın sorumlulukları yanında yaratılış sürecine ilişkin de önemli bilgiler vermektedir. Mesela, dört satırlık kısacık Zilzal sûresinde yerkürenin insanlık tarihimizi bize anlatacağını haber veriyor. Dilinden anlarsak taş, kemik, ağaç vb. birçok varlık bizimle konuşuyor, bize yeryüzünün ve insanlığın yaşını ve haberlerini anlatıyor.</p>
<p><strong>İnsan olma</strong> sorumluluğu cinsiyet ya da başka ayrımlar gözetmeksizin tüm insanların üzerine yüklenmiş bir görevdir. Kur’an insanları etnik mensubiyeti, kadın ya da erkek olması yahut başka aidiyetleri itibarıyla değil, <strong>insan</strong> olmaları itibarıyla muhatap almaktadır. Allah Rasulü’nün Veda Hutbesi’nde ilan ettiği gibi Arabın Arap olmayana beyazın siyaha üstünlüğü yoktur, üstünlüğün tek ölçüsü takva yani sorumluluk bilincidir.</p>
<p>Allah Teala doğrudan insanı muhatap alır ve onu sorumlu tutar. Çünkü O, insanı yeryüzünün halifesi/yöneticisi/müdürü tayin etmiştir. Melekler bu durumu yadırgayarak; “Ey Rabbimiz, yeryüzünde fitne fesat çıkaran ve mal kavgası yüzünden kan döken şu türü mü yeryüzünün halifesi tayin ediyorsun?” mealindeki tepkileriyle durumu anlamak istediklerinde Rabimiz; “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” buyurarak, emaneti tevdi ederken buna muvafık olarak bahşetmiş olduğu akıl, irade, sorumluluk bilinci, yönetme becerisi gibi yüksek kabiliyetleri sayesinde insanoğlunun gelişmiş bir toplumsal yapı inşa edebileceğine olan güvenini beyan etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anlaşmazlık ve Sorunlarımız Akıl ile Vahyin Kılavuzluğunda Çözebilmek</strong></p>
<p>“Evet, Hâbil kardeşini öldürmüştü. Ancak, bu kan dökücü insan eğitilebilir bir varlıktır. Zira Allah âdemoğluna bütün varlıklara isim verme, kavram geliştirme ve olayları kavrama yeteneği bahşetmiştir. Bütün bu yeteneklerini doğru kullanması için de insanlığa zaman zaman kılavuz ve elçiler göndermiştir. Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan sonra yeni bir elçi gelmeyeceği gibi Kur’an’dan sonra yeni bir kitap da nazil olmayacaktır. Kur’an kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Sorunları ve ihtilafları akıl ile vahyin kılavuzluğunda çözmeyi öğrendiğimizde savaş yöntemi kendiliğinden bitecektir. Üçüncü bin yılın başında hâlâ insanların gözü önünde başka insanların öldürülmesi aydınlar başta olmak üzere bütün bir insanlığın ayıbıdır! <u>Sorun çözme yeteneği kalmayan kaba savaşın hâlâ bir yöntem olarak kullanılması insanlığın ayıbıdır!</u> Allah Teala bize Şûra sûresinde yönetim işlerini aramızda şûra/istişare/ortak akıl ile yürütmemizi emretmektedir. Ancak, bugün 23 ülkeden oluşan Arap coğrafyasında yüzbinlerce insanın kanı akmaya devam etmektedir. Zira bu ülkelerde demokratik seçimler yapılmamakta, aralarındaki ihtilafları çözecek ileri modeller geliştirmek yerine birbirlerini boğazlayarak sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Hepsi Müslüman ve hepsi Arap olmasına rağmen Okyanus’tan Körfez’e kadar bu vahim tablo böylece sürüp gitmektedir. Bu gerçekten utanç verici bir tablodur!</p>
<p>Ben küçükken -anadilimin Çerkesçe olması ve Arapçayı sonradan öğrenmemin de etkisiyle- okula başladığımda anlatılanları tam anlayamazdım ve dönünce anneme sorardım. Mesela, bazı hükümlerin neden farklılaştığına anlam veremez, tam anlayamadığımı düşünür, eve gelince anneme sorardım. Rahmetli annem; ‘oğlum, onlar Şafii biz Hanefiyiz, onun için fıkhi hükümler farklı olabiliyor’ diye izah ettiğinde Müslümanlar arasındaki ayrılıkların mahiyetini tâ zamanlar anlamaya ve bu konuları düşünmeye başlamıştım.</p>
<p>Bilinçlenme sürecimde kendisinden çok istifade ettiğim Celal Nuri, <em>İttihâd-ı Müslimîn</em> isimli eserinde enteresan tespitler yapmaktadır. Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu zatın kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Muhammed İkbal’i de çok severim. Türkiye’de onun benzeri Mehmed Âkif var… Celal Nuri Müslümanların birliğine ilişkin şöyle demektedir:</p>
<p>Siyah kayalardan oluşan <strong>Arafat</strong> dağı serapa elmas olsaydı Müslümanlar için bu kadar büyük bir kıymet ifade etmezdi. Zira Allah Rasulü’nün üzerinde insanlığa büyük hutbesini/hitabesini/söylemini tebliğ ettiği o tepe kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar için muhteşem bir <strong>vahdet timsali</strong>dir. Her Müslümanın hayatında bir kez olsun Arafat’a gitmesi ve yılın belli bir gününde ve zamanında orada hazır bulunması hac farizasının olmazsa olmaz bir rüknüdür.</p>
<p>Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir. İnsanları hikmetle ve güzel öğütle İslam’a davet etmeliyiz. Kötülüğü iyilikle savuşturmalıyız. İnsani ilişkilerimizde bu yöntemi yaygınlaştırmalıyız. Artık Kur’an’ın hemen her dilde tercümesi var dünyada, dolayısıyla insanların Kur’an’ı okumasını ve anlamasını teşvik etmeliyiz…”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Rabbimizin Mesajına Büyük Bir Ciddiyetle Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hocanın daveti üzerine 17 Şubat 2017 tarihinde Pendik’te ihtisas eğitimi görmekte olan vaiz ve müftülerden oluşan hoca efendi ve hoca hanımlara hitap eden Cevdet Said, Kur’an-ı Kerim’in hakikaten acayip bir kitap olduğuna bir daha dikkat çekti. Kendi ortamlarına döndüklerinde cinlerin “<em>qur’ânen acebâ</em>; acayip bir Kur’an” dinlediklerini hemcinslerine aktardıklarını anlatan ayetten iktibasla Kerim Kitab’ın ne kadar enteresan bir kitap olduğunu izah eden üstadın anlattıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Şu hususu çok iyi ayırt etmemiz gerekir: <strong>Kur’an’da konuşan Allah’tır</strong>, Muhammed değil! Muhammed aleyhisselam Allah’ın mesajını tebliğ eden elçidir. İnzivaya çekildiği Hira’da Hz. Muhammed’e Arapça indirilen Kur’an sadece Arapları ya da Müslümanları değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanları muhatap almaktadır. Kur’an okuduğunda veya dinlediğinde insan büyük bir huzur duyması, Kur’an’da insanla konuşanın Allah olmasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Önceki nebilere çeşitli mucizeler verilmişti. Hz. Musa’ya asâ verilmişti mesela. Sihirbazların yere attığı sopalarını yutunca “Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi, çünkü bunun sihir olmadığını hakkıyla anlamışlardı. <u>Allah Rasulü’ne verilen mucize Kur’an’dır.</u> Kur’an bize çok büyük hakikatleri açıklamaktadır. Büyük kolaylıklar sağlayan ulaşım vasıtalarını yapan insan, bu gelişmeleri Allah’ın kendisine bahşettiği yeteneklerle sağlamıştır. Akıllı cihazlarla anında yerkürenin herhangi bir yerindeki bir insanla kolayca irtibat kurabiliyoruz artık. Çünkü Allah bütün bu varlıkları insanın emrine -kayıtsız şartsız itaat etmek üzere- ‘müsahhar’ kılmıştır.</p>
<p>Hiçbir zaman bitmeyecek ve tükenmeyecek olan Kur’an hakikatlerini yeterince açık ortaya koyamadığım için çok üzgünüm. Zira ben Kur’an’ın önemini yeterince açık şekilde ortaya koymaktan acizim. Kur’an’ın her bir hakikatinin ne kadar büyük öneme sahip olduğuna dikkat çekmek maksadıyla kitaplarımdan her birinin adını bir ayetten iktibas ettim. 50’li yılların sonunda ilk hapse düştüğümde fikirlerimi insanlara ulaştırabilmek için kitaplar yazmaya karar vermiştim. Önce “Âdem’in İlk Oğlunun Mezhebi -İslami Hareketin Şiddet Sorunu-” kitabımı yazmıştım. Sonra, insanlara ilmin ve aklın önemini nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başladım ve “OKU: Kerem Sahibi Rabbinin Adıyla” isimli kitabımı yazdım. <u>Çünkü Allah katındaki kıymetimiz anlayarak okuduğumuz kadardır.”</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın Silahla Değil Kur’an’la Yapılabileceğini İdrak Etmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde Türkçeye tercüme edilmeden sadece Arapça sunduğu konferansındaki temel vurgularını özetle paylaştığım Cevdet Said, kendisine yöneltilen farklı sorulara şu cevapları vermiştir:</p>
<p>“İslam dünyası içinde debelendiği problemler yumağından Kur’an’a sımsıkı sarılarak çıkabilecektir. Zira Kur’an Allah’ın insanlığa uzatmış olduğu sapasağlam ve asla kopmaz ipidir. İnsanlık, Allah’ın kendisine yönelen yüce hitabının hakikatlerini bir gün mutlaka anlayacaktır. Mesela, <em>âyetelkürsi</em> Allah’ın yüceliğini anlatır. Ancak, hemen bunun ardından gelen ayete insanlar pek dikkat etmemektedir. Oysa insanı en çok yücelten söylem bu ayettir:</p>
<p>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>; baskının ve zorbalığın hiçbir çeşidi dinde yoktur!” Çünkü baskı ve zorbalık ne iman doğurur ne de küfür. Baskı altında iman edenin imanı geçerli olmadığı gibi inkâr edenin inkârı da geçerli değildir. Ancak, insanı ikna edebilirsen canını da malını da sana feda eder. Artık Kur’an-ı Kerim dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş durumda. İnsanlar Allah’ın mesajını okuyacak ve bu yüksek hakikatleri anlayacaktır. Kur’an’ı tüm insanlara ulaştırmamız gerekiyor. Çünkü insan hayvan değildir, Allah’ın mesajını okursa mutlaka anlayacaktır.</p>
<p>Cihadın ne olduğunu bizzat Kur’an tarif etmektedir: “<em>We cahidhum bihi cihaden kebîra</em>; Onlarla en büyük cihad (olan Kur’an vahyi) ile cihad/mücadele et.” Bu emir Kur’an’ın hakikatlerini insanlara açıkça tebliğ etmemizi emretmektedir, onu benimsetmek için <u>silaha başvurmamızı değil!</u> Silahın herhangi bir fikri, insanı ya da ülkeyi koruma kabiliyeti olsaydı, dünyayı 30 kez yok edecek kadar çok silah depolamış olan SSCB kendiliğinden çöküp gitmezdi! <u>Cihad Kur’an yapılır, silah ile değil.</u> Bu cihad kıyamete kadar devam edecektir. Silah ile kimse ne iman eder ne de inkâr. Kur’an insanlığa şu daveti yapmamızı istiyor: “Aramızda eşit bir söze/ilkeye gelin.” İnsanlık bu söylemden daha değerlisini getirsin, biz onlara uyalım. Kısacası <strong><u>cihad</u></strong><u> Kur’an’ın mâna ve hakikatlerini insanlara ulaştırma faaliyetidir.</u></p>
<p>Kıyamet kopana kadar insanlara meydan okumayı sürdürecek olan Kur’an’ı okuyup anlayalım ki, ayette kınanan “kitap yüklü merkepler” konumuna düşmeyelim. <u>İslam güç ve silahla yayılmaz</u>. Küfrü tercih edeni imana icbar edecek değiliz. İslam ‘barış’ demek olup İslam’a giren barışı tercih etmiş demektir. Olaya böyle bakarsak kin ve düşmanlığın ortadan kalktığı insani bir dünya inşa edebiliriz. Cihad adı altında göz göre göre insanların öldürülmesi büyük bir ayıbımızdır! Savaş ölmüştür! Günümüzde silahlı savaşa iki sınıf insan tevessül etmektedir: Pis herifler ve cahiller. Cahil mazur görülebilir, onu eğitmek ve ona doğruyu öğretmek gerekir. Savaşı bir araç olarak kullananlar, cahillerin cehaletini sömüren kötü insanlardır. Lütfen bu konuları derinlemesine düşünüp olayların hakikatini anlamaya gayret edelim. Savaş bir sorun çözme yöntemi olmaktan bütünüyle çıkmıştır. <u>Kahramanlık insanları öldürmek değil, onları eğitebilmek ve iyi yönde değiştirebilmektir.</u> İnsanlık, bugüne kadar devam eden silahlı savaş yöntemini bundan böyle artık bütünüyle terk edilmelidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlarla Adalet ve İhsan Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<p>15 Şubat 2017 tarihinde Sohta Sinan Vakfı’nın İstanbul Aksaray’daki merkezinde misafir edilen Cevdet Said, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Hanımefendi ile birlikte Afrika’da ve Körfez bölgesinde İslam ülkelerini ziyaret etmesinin çok anlamlı ve önemli olduğuna işaret ettikten sonra, yukarıda özetlediğim her iki konferanstaki bazı konulara ilave olarak şu hususlara da değinmiştir:</p>
<p>“Allah Teala bize insanlarla baskı ve zorbalık değil adalet ve ihsan temelinde ilişki geliştirmemizi emretmiştir. Zira Allah’ın Kendi ruhundan üfleyerek büyük değer verdiği insana baskı uygulamak insanın fıtratına aykırıdır.</p>
<p>Kitab’ı inzal eden Allah’a ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü Kur’an olağanüstü derecede enterensan bir kitaptır. Bu Kur’an Muhammed aleyhisselamdan gelmiş değildir. Kur’an’da her ne var ise hepsi Allah’tandır. Bu hususu çok iyi ayırt etmek zorundayız. Kur’an’da insanlığa hitap eden Hz. Muhammed değil, Allah Teala’dır. Allah Rasulü Kur’an’ın muhatapların ilki idi. Elçi, kendisine inen vahyi kâtiplerine yazdırıyordu. Daha sonraları hadisler de kitaplar halinde derlendi, ama bunu Kur’an ile karıştırmamak gerekir. Son Nebi ile vahiy kapısı kapanmıştır. Kur’an ve akıl kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Dünya artık tek bir oda haline gelmiş durumdadır. Bir odanın içinde tüm dünyayı izliyor, bir odadan dünyanın her köşesine kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bu imkânları iyi değerlendirip Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tüm insanlara ulaştırmak için kesintisiz bir çaba içerisine girmeliyiz vesselam.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AKLI VAHİYLE BULUŞTURABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akli-vahiyle-bulusturabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akli-vahiyle-bulusturabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jun 2016 09:15:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[1:4]]></category>
		<category><![CDATA[18:27]]></category>
		<category><![CDATA[2:125]]></category>
		<category><![CDATA[2:136]]></category>
		<category><![CDATA[2:285]]></category>
		<category><![CDATA[2:4]]></category>
		<category><![CDATA[2:53]]></category>
		<category><![CDATA[2:75]]></category>
		<category><![CDATA[2:79]]></category>
		<category><![CDATA[2:87]]></category>
		<category><![CDATA[3:3]]></category>
		<category><![CDATA[4:136]]></category>
		<category><![CDATA[4:163]]></category>
		<category><![CDATA[40:53]]></category>
		<category><![CDATA[45:20]]></category>
		<category><![CDATA[5:41]]></category>
		<category><![CDATA[5:46]]></category>
		<category><![CDATA[5:48]]></category>
		<category><![CDATA[53:36-37]]></category>
		<category><![CDATA[6:115]]></category>
		<category><![CDATA[6:154]]></category>
		<category><![CDATA[6:89]]></category>
		<category><![CDATA[6:91]]></category>
		<category><![CDATA[7:144]]></category>
		<category><![CDATA[9:6]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerle İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=334</guid>

					<description><![CDATA[Sadece Kur’an-ı Kerim’in değil önceki vahiylerin büyük çoğunluğunun da inzal edilmeye başlandığı mübarek ramazan ayı; akıl ile vahyi buluşturma çabalarımızı yoğunlaştırmak için bereketli bir zemin oluşturmaktadır. Aklımızı vahiyle buluşturma çabalarımıza katkı sadedinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yedi cilt halinde neşretmiş olduğu “Hadislerle İslam” isimli kıymetli eserin “Kitaplara İman” başlığı altında yer alan bilgileri uygun ara başlıklar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece Kur’an-ı Kerim’in değil önceki vahiylerin büyük çoğunluğunun da inzal edilmeye başlandığı mübarek ramazan ayı; akıl ile vahyi buluşturma çabalarımızı yoğunlaştırmak için bereketli bir zemin oluşturmaktadır. Aklımızı vahiyle buluşturma çabalarımıza katkı sadedinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yedi cilt halinde neşretmiş olduğu “<strong>Hadislerle İslam</strong>” isimli kıymetli eserin “Kitaplara İman” başlığı altında yer alan bilgileri uygun ara başlıklar ilave ederek özetle paylaşmak istiyorum:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sözlerin En Güzelinin “En Güzel”in Sözü Olduğuna İnanmak</strong></p>
<blockquote><p>“Rabbinin kelimesi (<strong>Kur’an</strong>) doğruluk ve adalet bakımından <strong>tamdır</strong>. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur.” (En’âm, 6/115).</p></blockquote>
<p>“Allah Teâlâ, insana birçok lütufta bulunmuştur. Bu lütufların en önemlilerinden biri de insanlığa rehberlik edecek, onlara doğru yolu gösterecek, hak ile bâtılı ayırt etmelerine imkân verecek olan ilâhî kitaplardır. Allah Teâlâ, ilâhî kitapların kendi kelâmı olduğunu beyan etmiştir (A’râf, 7/144). Tevrat (Bakara, 2/75) ve Kur’an (Tevbe, 9/6) “<strong>Kelâmullah</strong>” olarak nitelenmiştir. Yüce Yaratıcı peygamberleri ile konuşmuş (Bakara, 2/253; A’râf, 7/143) ve insanlarla hangi şekillerde konuşacağını da beyan etmiştir (Şûrâ, 42/51).</p>
<p>Kur’an’da Allah’ın kelâm sıfatı ve ilâhî kitapların O’nun kelâmı olduğunu ifade etmek için “<strong>kelime</strong>” (söz) tabiri kullanılmıştır:</p>
<p>“Rabbinin kelimesi <strong>(Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır</strong>. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (En’âm, 6/115).</p>
<p>“Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. <strong>O’ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın</strong>.” (Kehf, 18/27).</p>
<p>Allah’ın kitapları, O’nun sözlerinin harflere, satırlara dökülmüş şeklidir. Bundan dolayı <strong>O’nun kitapları sözlerin en üstünlerini içermektedir</strong>. Bu gerçeği ifade etmek için Allah Resûlü, “Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Benim kitabımı okumak ve beni zikretmekten dolayı kim benden bir şey isteyecek durumda olmazsa, ben o kimseye isteyenlere verdiğimden daha üstününü veririm. Allah’ın sözlerinin diğer sözlere üstünlüğü, Allah’ın, yarattıklarına üstünlüğü gibidir.’“ buyurmuştur (T2926 Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 25).</p>
<p><strong>Kitaplara iman</strong>, sözün en güzeli olan Allah kelâmının (B6098 Buhârî, Edeb, 70) doğruluğuna, gerçekliğine ve O’na ait olduğuna iman etmek demektir. Çünkü “Allah katında, Kendi sözünden daha yüce hiçbir söz yoktur. Kullar da Allah’a, Kendi sözünden daha sevimli hiçbir sözle karşılık vermemişlerdir.” (DM3376 Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 5).</p>
<p>En yüce sözün sahibi ve kullarına karşı çok merhametli olan Allah Teâlâ, insanı dünya hayatında başıboş ve yalnız bırakmamış, lütuf ve kereminin ifadesi olarak ona <strong>elçiler göndermiş</strong>, <strong>ilâhî kitaplar</strong> indirerek yol göstermiştir.” (Hadislerle İslam, s.543).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dâreyn Saadeti İçin Vahye Mutabık Bir Hayat İnşa Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Allah’ın sözünün diğer sözlere üstünlüğü, Allah’ın, yarattıklarına olan üstünlüğü gibidir.” (Tirmizî).</p></blockquote>
<p>“İnsan, akıl ve irade sahibi bir varlık olarak yaratılmış olmakla birlikte, sonsuz rahmet sahibi Yaratan, peygamberleri aracılığıyla insanlara öğüt almaları için, bir hidâyet rehberi ve yollarını aydınlatan bir nur olarak kitaplar göndermiştir (Câsiye, 45/20).</p>
<p>Allah Teâlâ, insanın hayat serüveninde Rabbini tanıyıp O’na kulluk etmesi; inanç ve ibadetle ilgili konuları, ahlaki yükümlülükleri, geçmiş ümmetlerin yaşadıkları tecrübeleri, ahiret hayatının mahiyetini ve daha nice konuları içeren kitaplarla her iki dünyada mutluluğa ulaşmaları için insanlara yardım etmiştir. Bu maksatla ilk peygamberden itibaren sahifeler ya da kitaplar, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde insanlara yazılı şekilde ulaştırılmıştır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de bazı peygamberlere yazılı belge anlamında “kitaplar”, bazılarına daha küçük hacimli olan “suhuf” (sayfalar) verildiği ifade edilmektedir. Kitap olarak, peygamberlerden Hz. Musa’ya Tevrat (Bakara, 2/53, 87), Hz. Dâvûd’a Zebur (Nisa, 4/163), Hz. İsa’ya İncil (Mâide, 5/46) ve Hz. Muhammed’e Kur’an (Mâide, 5/46) verilmiştir. Ayrıca, “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.” (En’âm, 6/89) âyetiyle bunların dışındaki peygamberlere de kitap verilmiş olabileceğine işaret edilmektedir.</p>
<p>Ayrıca Kur’an’da bazı peygamberlere sayfalar anlamına gelen “suhuf” gönderildiği bildirilmekte, bu ifadeyle “kitapçık” veya “küçük risale” mahiyetindeki ilâhî bildirilerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan sayfalar halinde yazılarak kaydedildiği için Kur’an’a da “suhuf” denilmektedir (Abese, 80/13; Beyyine, 98/2). Buradan hareketle Kur’an, “iki kapak arasına alınmış sayfalar” anlamında “<strong>Mushaf</strong>” diye de isimlendirilmektedir. Ayrıca Kur’an’da Hz. Musa ve Hz. İbrahim’e de “suhuf” verildiğinden bahsedilmektedir (Necm, 53/36-37).</p>
<blockquote><p>“Allah katında, Kendi sözünden daha yüce hiçbir söz Kullar da Allah’a, Kendi sözünden daha sevimli hiçbir sözle karşılık vermemişlerdir.” (Dârimî).</p></blockquote>
<p>Yüce Yaratıcı’nın gönderdiği peygamberler gibi kitaplar da bir öncekini tasdik etmiş, böylece <strong>ilâhî kaynağın bir olduğu</strong>nu ortaya koymuşlardır. Bu çerçevede son semavi kitap olan Kur’an da kendinden önceki kitapları tasdik etmiş ve şöyle buyurmuştur:</p>
<p>‘‘Allah, sana Kitabı (Kur’an) <strong>hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı</strong> olarak indirdi.” (Âl-i İmrân, 3/3). Aynı şekilde İncil de kendisinden önce indirilen Tevrat’ı tasdik etmiştir. Bu husus Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir:</p>
<p>“Kendinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içerisinde hidâyet ve nur bulunan, öncesindeki Tevrat’ı doğrulayan Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik.” (Mâide, 5/46).” (Hadislerle İslam, s.544).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Kitaplarını ve Elçilerini Yarıştırmamak</strong></p>
<blockquote><p>“Size öyle bir şey bırakıyorum ki ona sarıldıktan sonra asla sapıtmazsınız. O, Allah’ın Kitabı’dır.” (Müslim).</p></blockquote>
<p>“Her biri kendisinden öncekini tasdik eden ve son halkası Kur’an olan ilâhî kitaplara, hepsinin doğru, gerçek olduğuna ve hepsinin hidâyet vesilesi olarak insanlığa sunulduğuna inanmak; iman etmenin, mümin olmanın gereklerinden biridir:</p>
<p>“Deyin ki biz, Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilene ve diğer bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onlardan <strong>hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz</strong> ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara, 2/136).</p>
<p>“Ey iman edenler, Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaba iman edin.” (Nisa, 4/136).</p>
<p>“Müminler sana indirilene ve senden önce indirilene (kitaplara) inanırlar, ahirete de kesinlikle iman ederler.” (Bakara, 2/4, 285).</p>
<p>“Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkâr ederse o derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 4/136).</p>
<p>Adı ne olursa olsun bütün ilâhî kitaplar Allah kelâmıdır. Kaynakları ve taşıdıkları mesaj açısından aralarında bir fark yoktur. Hepsi haktır ve gerçeği bildirir. Hepsi melekler aracılığı ile indirilir. Hepsi Allah’ın birliğini, yalnız O’na kulluk edilmesi gerektiğini ifade eder. Bu husus Kur’an’da şu şekilde açıklanır:</p>
<p>“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, ‘Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin.’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 21/25).</p>
<p>Ancak ilâhî kitapların, indirildikleri topluma göre farklı dilleri (İbrahim, 14/4) ve ilk muhataplarının zamanı ve toplumsal şartları gereği bazı özel kuralları ve yöntemleri olabilmektedir (Mâide, 5/48).” (Hadislerle İslam, s.545).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Kitabını Tahrif Etmenin Vahametini İdrak Edebilmek</strong></p>
<p>“Kur’an ve hadislerde bahsi geçen sahifeler günümüze ulaşmamış; Tevrat, Zebur ve İncil ise orijinal hallerini koruyamamıştır. Kur’an dışındaki mevcut semavi kitapların ilk hali sonraki nesillere intikal ettirilememiştir. Kur’an bu durumu şu şekilde açıklamaktadır:</p>
<p>“Vay o kimselere ki elleriyle kitabı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, ‘Bu, Allah’ın katındandır.’ derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların haline! Vay kazandıklarından dolayı onların haline!” (Bakara, 2/79).</p>
<p>Allah’ın, nimetini tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidâyete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Hz. Musa’ya indirdiği vahiy (kitap) (En’âm, 6/154), çeşitli şekillerde müdahaleye maruz kalmıştır (Bakara, 2/75). İnsanlar, Allah’ın kitaplarının kadrini gereği gibi takdir etmemiş, Allah’ın kelâmı olduğunu bildikleri halde onu gizleyip inkâr ederek (En’âm, 6/91) istedikleri gibi yorumlayıp kelimelerin yerlerini değiştirmişlerdir (Mâide, 5/41). Özellikle bazı Yahudi ve Hıristiyan din adamları kutsal kitaplarında ekleme ve çıkarmalarda bulunarak öznel yorumlar yapmak suretiyle kitapların özgün yapısını değiştirmişlerdir. Kur’an’da ve bazı hadis metinlerinde bu kimselerin Allah’ın sözünü işitip anladıktan sonra, bile bile bozarak çıkarları uğruna az bir pahaya sattıklarına vurgu yapılmaktadır… (DM674 Dârimî, Mukaddime, 57). Bunun karşılığında onları ahirette şiddetli bir azabın beklediği belirtilmektedir (Mâide, 5/41).</p>
<p>İlâhî kitaplarda gerçekleştirilen söz konusu değişiklikler, bazen lafız ve manada, bazen de yanlış tefsirlerle sadece manada yapılmıştır. Dolayısıyla Tevrat ve İncil metinlerinin hem kendi içlerinde hem de Kur’an’la karşılaştırıldığında ortaya çıkan çelişkiler, söz konusu tahriften kaynaklanmaktadır. Kitabın tahrif edilmesi aslında peygamberin mesajının bozulmasıdır. <u>Peygamberin mirası olan kitaba ihanet, peygambere ve dolayısıyla Allah’a ihanettir.</u> Hz. Peygamber, Yahudi ve Hıristiyanların Tevrat ve İncil’i okumalarına rağmen hükümleriyle amel etmedikleri için dini bilginin aslını kaybettiklerini ifade etmiştir (İM4048 İbn Mâce. Fiten, 26).” (Hadislerle İslam, s.546).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah Resûlü’nün En Büyük Mirasına Sahip Çıkabilmek</strong></p>
<p>“Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’in mesajlarında özellikle vurgulanan, “Bütün ilâhî kitaplara iman etme” emri, hiç şüphesiz o kitapların tahrif edilmemiş yani Allah’tan geldiği şekliyle muhafaza edilmiş halleri için söz konusudur. Müminler bu kitapların asıllarının Allah kelâmı olduğunu kabul etmekle yükümlü olduğu kadar, Kur’an dışındaki mevcut ilâhî kitapların tahrif edilmiş olduğuna da inanmakla sorumludur. Bu nedenle Tevrat ya da İncil’den gelen bir bilgiyle karşılaşan mümin, bu bilginin doğru veya yanlış olduğunu söylemeden önce Kur’an’a başvurmak zorundadır. Kur’an’ın verdiği bilgilerle tenakuz halinde olmaması, Kur’an’ın genel ilke ve prensipleriyle çelişmemesi böyle bir bilginin doğru olabileceğine işarettir. Kur’an’ın değer yargılarıyla ve evrensel mesajıyla çelişen bilginin, Allah’tan gelen bir bilgi olarak değerlendirilmesi söz konusu olamaz.</p>
<p>Görüldüğü üzere, önceki dinlerin mensupları, kitaplarını çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdi. Bunun neticesinde Allah’ın insanlığa gönderdiği ilâhî rehberler olan kutsal kitaplar unutulmaya yüz tutmuş, insanlık cahiliye karanlığında bocalamaya başlamıştı. Böyle bir zamanda Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Muhammed’e (sav) son kitabı Kur’an-ı Kerim’i indirmiş, yüce vahyi ile kullarını yeniden lütuflandırmıştır. Artık tek rehber, hidâyetin kaynağı, dünya ve ahiret mutluluğunun anahtarı Kur’an’dır. Hz. Peygamber’den ve Kur’an’dan haberi olan bütün insanların Allah’ın gönderdiği son Peygamber’e ve son Kitab’a iman etmesi zorunludur. Hz. Peygamber bu hususu şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p>“Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki bu ümmetten bir Yahudi veya Hıristiyan beni işitir, sonra da benim kendisiyle gönderildiği (vahy)e iman etmeden ölürse mutlaka ateş ehlinden olur.” (M386 Müslim, İman, 240).</p>
<p>İlâhî kitaplar aynı zamanda müminlere; korumaları, üstüne titremeleri, her şeyden önemlisi buyruklarıyla amel etmeleri için bırakılmış birer yüce mirastır. “Andolsun, biz Musa’ya hidâyet verdik, İsrâiloğulları’na da kitabı (Tevrat) miras bıraktık.” (Mu’min, 40/53) âyetinden bu hususa dair işaretler çıkarılabilmektedir.</p>
<p>Peygamber Efendimizin de ümmetine bıraktığı en büyük miras, Allah’ın Kitabı Kur’an’dır. Bu bağlamda Allah Resûlü (sav) Veda Haccı sırasında ümmetine şu tavsiyede bulunmuştur:</p>
<p>“Size öyle bir şey bırakıyorum ki ona sarıldıktan sonra asla sapıtmazsınız. O, <strong>Allah’ın Kitabı</strong>’dır.” (M2950 Müslim, Hac, 147).” (Hadislerle İslam, s.547).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong>Hadislerle İslam</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1. Baskı, 7 cilt, Ankara 2014, c.1, s.539-547.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akli-vahiyle-bulusturabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CEVDET SAİD’İ ANLAYABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2015 12:34:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[13:2]]></category>
		<category><![CDATA[14:32]]></category>
		<category><![CDATA[14:33]]></category>
		<category><![CDATA[16:14]]></category>
		<category><![CDATA[16:78]]></category>
		<category><![CDATA[16:90]]></category>
		<category><![CDATA[3:64]]></category>
		<category><![CDATA[41:34]]></category>
		<category><![CDATA[60:8]]></category>
		<category><![CDATA[61:8]]></category>
		<category><![CDATA[73:5]]></category>
		<category><![CDATA[9:32]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[atom bombası]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[farisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatiha]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Humeyni]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[ırk]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Mesih]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[sehhara]]></category>
		<category><![CDATA[şii]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[te'vîl-i ahdâs]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<category><![CDATA[Zeyd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=198</guid>

					<description><![CDATA[“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).   Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).</p></blockquote>
<p><strong> </strong></p>
<p>Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun dikkatini temel meselelere çekmeye devam edeceğiz.</p>
<p>Geçen hafta “Cevdet Said’i Tanıyabilmek” başlıklı yazımızda üstadı kısaca tanıtmış, etkilendiği şahsiyetleri hatırlatmış; Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde üstadın cihad anlayışı ile savaş ve şiddetin sorun çözme kabiliyetinin bulunmadığı konularındaki ısrarlı vurgularını aktarmıştık.</p>
<p>Kur’an’ın hakikatini anlamadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranışın da yanlış olacağını, sorunların silahla çözüleceğini zannedenlerin ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenlerin derin bir yanılgı içinde olduğunu, hakikat düşmanlarının Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ettiklerini ve cihadın ‘insanları öldürmek’ değil, Kur’an’ın anlaşılması ve ilahi mesajının yayılması için mücadele etmek olduğunu altmış yıldır anlatan üstadımızın Müslümanların temel sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin kanaatlerini Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde özetle ve kendi ifadeleriyle aktaracağız:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ı hakkıyla anlayabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var!</p></blockquote>
<p>“Kerim Kur’an’ı yeniden anlama çabası içine girmeliyiz. Zira, Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var! Bu durum onların Kur’an’ı anlamadığının en bariz göstergesidir. Maalesef milyonlarca müslüman için Kur’an hâlâ inmemiş hükmündedir!</p>
<blockquote><p>Ayağımızı sağlam basarsak, yani Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz.</p></blockquote>
<p>Esasen işe çocuklardan başlamalı ve Kur’an’ın yüksek mânâlarını onlara nasıl kavratabileceğimizin yollarını bulmalıyız. Her gün en az kırk kez okuduğumuz Fâtiha’yı, hattâ, sadece “<strong><em>Rabbü’l-âlemîn</em></strong>” âyetini tam kavrayabilsek bütün meseleleri çözeceğiz. Ama maalesef Müslümanlar daha Fâtiha Sûresi’ni bile yeterince anlayamamış! <em>Rabb</em>, Allah’tır. <em>Âlemîn</em> ise; kâinat, insanlar ve âhirettir. Nitekim Kur’an’ı baştan sona okuduğumuzda, tüm âyetlerin bu dört temel konuya odaklandığını görürüz.</p>
<p>Ayağımızı yere sağlam basabilirsek, yani, Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz. Zira, ışık gelirse karanlık kendiliğinden kaybolacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Irk meselesini doğru anlamak</strong></p>
<p><strong> </strong>Bizi annelerimizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkartan Allah Teala’dır (16:78). Sünni, Şii, Arap, Farisi, Kürt, Türk olarak değil, <strong>insan</strong> olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra annemiz, babamız, ailemiz, sosyal çevremiz bize dilimizi, kültürümüzü, dinimizi ve mezhebimizi öğretiyor. Atalarımız bize yanlış kültürel miraslar bıraktığı, biz de bu miraslara körü körüne tabi olduğumuz için bir türlü doğruyu bulamıyoruz. Hakkı ve hakikati bulabilirsek, bâtıl kendiliğinden yok olmaya mahkumdur.</p>
<p>Peygamberimiz Zeyd’i oğlu gibi severdi. Ailesi geldiğinde Zeyd’e “muhayyersin, istersen onlarla git, istersen benim yanımda kal” demişti. O da Allah Rasulü’nün yanında kalmayı tercih etmişti. Yani, Hz.Zeyd biyolojik ailesini değil, iman ailesini tercih etmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlara adalet ve ihsan ile davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın yönetim alanında bize önerdiği ölçü adalet, insan ilişkilerinde önerdiği ölçü ise ihsandır. Bu, gerçekten çok ağır bir beyandır. Nitekim vahiy kendisini “<em>qawlen seqîlen</em>; ağır bir söz” (73/5) olarak tanımlamaktadır. “Adalet ve ihsan” ayeti (16:90) her hafta yüzbinlerce camide hatipler tarafından hutbelerin sonunda sürekli okunuyor, ama maalesef hiç anlaşılmıyor. Allah Teala, bize kötü davranana bile iyi davranmamızı tavsiye ediyor. Böyle davranırsak, o zaman o düşmanımızın bile bize sımsıcak bir dost kesileceğini de haber veriyor (41:34).</p>
<p>Rabbimiz, sadece ‘müminler arasında’ değil, tüm ‘insanlar arasında’ adalet ve ihsan ile hükmetmemizi, hükümet etmemizi, onlara ‘ihsan’ ile muamele etmemizi emrediyor. Adalet ve ihsanın kıyamete kadar asla yok olmayacağını ve kıymetinden hiç bir şey kaybetmeyeceğini çok iyi anlamalıyız.</p>
<p>Adaletin, yani eşit muamelenin kıymetini en çok ezilen kesimler, kadınlar ve çocuklar bilir. Müşrikler Peygamberimiz’e; “ayak takımımız senin peşine takılıyor, onlar yanındayken biz seninle oturup konuşmayız” diyorlardı. Çünkü onlar, kendilerinden düşük bir seviyede gördükleri insanları kendileriyle eşit görmeye yanaşmıyor, onlarla iyi geçinmeye tenezzül bile etmiyorlardı.</p>
<p>Hükmün, idarenin, otoritenin, kısaca yönetimin tek ölçüsü adalet, yani eşit davranmak iken, maalesef dünyada geçerli yegâne kural güç olmuş, insanlık birbirini katledip duruyor! Oysa Kur’an, bir insanı öldüreni bütün insanları öldürmüş gibi günahkâr sayar. Zerre kadar hayır işleyen de, zerre kadar şer, yani kötülük işleyen de bu eylemlerinin karşılığını bulacaktır. Zira, bütün yaratılmışlar iradesiz varlıklar olarak hareket ediyorken, insanoğluna irade, yani seçme hürriyeti, tercih hakkı verilmiştir. Dolayısıyla, doğruyu mu seçmiş eğriyi mi, bu tercihinin karşılığını mutlaka görecektir.</p>
<p>Kur’an’da en çok geçen ve en uzun anlatılan kıssa Hz. Musa ile Firavun kıssasıdır. Farklı sûrelerde tam 70 kez geçen bu kıssa güç ile ilkenin mücadelesini anlatıyor.</p>
<p>Cuma hutbelerinde hatibin sürekli okuduğu ayette (16:90) ve Mümtehane Sûresi’nde buyurulduğu üzere (60:8), insanlara adalet ve ihsan ile muamele etmeliyiz ve insanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullaha/yasalara uygun davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Allah’ın varlık ve özellikle insan için koyduğu sünneti/yasaları keşfedip bu yasalara uygun davranmamız gerekir.</p></blockquote>
<p>Sünnetullahı keşfetmemiz lazım. ‘İnsan’ başta olmak üzere bütün yaratılmışların kanununu kavramamız gerekir. Çocukların bu hakikatleri kavraması çok daha önemlidir. Allah Teala tüm yaratılmışları insanın emrine müsahhar kılmıştır (13:2, 14:32, 14:33, 16:14 vd.). “<em>Sehhara</em>”, bedelsiz ve zorunlu hizmet etmek üzere emrine tahsis etmek anlamına gelir.</p>
<p>Varlığın ve insanın kanunlarını, Allah’ın onlar için koyduğu sünneti/yasayı keşfedip ona uygun davranmamız gerekir. Aksi takdirde zararlı çıkarız. Elektriğe iletken bir cisimle dokunursanız sizi çarpar. Ama kanununa uygun davranırsanız, size karşılıksız ve kesintisiz bir hizmet sunar.</p>
<p>Biz Kur’an’ı anlamak için okumalı, ayetlerin maksat ve hedeflerini kavramalıyız. Nasıl ki elektriğin bir kanunu varsa insanın da bir kanunu var. İnsanoğlu, aklını kullanarak, kanunu keşfederek nasıl ki tabiatı emrine âmâde kılıyorsa, tarihin ve sosyal olayların kanunlarını keşfederek daha insani, daha medeni bir hayat sistemi kurabilir. Nitekim insan bu kapasitede yaratılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Te’vîl-i ahdâs: olayları doğru okuyabilmek</strong></p>
<p>Müslümanlar tarih ilmine gereken önemi vermediği için dünyada olup biteni kavrayamıyor! Bu durum ümmetin ruh sağlığını bozuyor. Bu yüzden tarihi bilmek ruh sağlığımız açısından son derece önemlidir. Yeryüzünü fesada boğanlar Müslümanlara hayvan muamelesi yapıyorlar! Bize tepeden bakıp ‘şunlara bakın, nasıl da vahşi hayvanlar gibi birbirlerini tepeliyorlar’ diye gülüyorlar! Dünyada olup biteni anlamamız lazım. Bunun için de tarihi okuyup ibret almamız, olaylar arasında bağ kurabilmemiz gerekiyor. Olayları kavrayıp birbirleriyle bağını kurabilirsek; gözümüzün önünde cereyan eden Japonya’nın gelişmesi, AB’nin kuruluşu ve şiddetten kurtuluşu, Humeyni’nin silahsız devrimi ve silahlı hezimeti, SSCB’nin çökmesi, Saddam’ın bir bayram sabahı kurban edilircesine asılması gibi büyük olayları anlayabilir ve bunlardan dersimizi çıkarabiliriz. Tarihi doğru okuyabilirsek bu olayların hepsi bizim için birer ibret dersi olur.</p>
<p>Pakistan yıllar önce atom bombası yaptı. Peki, bu bombaların Pakistan’ın gelişmesine ne katkısı oldu? Şimdi İran nükleer silah üretme peşinde. Bunca yatırımla üreteceği silahları nerede kullanacak, ne işine yarayacak acaba? Bu silahlar hangi sorunu nasıl çözecek? 1950’de Mısır-Suriye ittifakı kurulmuştu ama maalesef başarısızlıkla sonuçlanmıştı&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bâki olan haktır, bâtıl yok olmaya mahkumdur</strong></p>
<p>Ra’d Sûresi’nde hakkın ne anlama geldiği gayet güzel anlatılmaktadır. “O, gökten suyu indirir, sel olur vadilerde akar, köpükleri gider, suyu kalır&#8230;” (13:17). Allah, hakkı ve bâtılı bu temsille anlatır, köpük gider su kalır, cüruf gider çelik kalır. Zira, köpük ve cüruf yok olmaya mahkûmdur. Tarih boyunca gözlemlediğimiz odur ki, daha iyisi gelince eskisi yok olmaktadır.</p>
<p>Müşrikler Allah’ın nurunu söndürmeye çabalayadursun, ışık gelince karanlık kendiliğinden yok olacaktır. Daha faydalısı ortaya çıkınca, az faydalı olan ortadan kalkıyor. Elli yıl önce kullandığımız eşyaları kullanmıyoruz artık, çünkü bugün daha iyisi var. Dünyada veba gibi yaygın hastalıklardan binlerce insan ölüyordu, ama artık vebadan kimse ölmüyor. Günümüzde tıp bilimi ve tedavi imkânları gelişti, bütün dünyada insanların ömrü uzadı. Ortalama hayat beklentisi bazı Batı ülkelerinde 80 yaşın üstüne çıktı. Ama, maalesef Afrika’nın bazı ülkelerinde ortalama insan ömrü 50 yaşın üstüne daha yeni çıkabildi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Gelecek Kur’an’ındır</strong></p>
<p>“Kur’an’ın eşitlik söylemine dünya hâlâ ulaşabilmiş değildir. Eşitlik, ‘bana ne varsa sana da o var’ diyebilmektir. ‘Eşitiz’ demek, ‘sen de ben de aynıyız, bana özel bir ayrıcalık veya herhangi bir imtiyaz yok’ demektir. Batılı bazı düşünürlerin eserlerini okurdum, bir süredir hepsi gözümden düştü, çünkü eşitliği içselleştiremiyorlar. Mesela, BM’deki veto hakkına karşı çıkamıyorlar. Tarih boyunca geniş kitleler hep ezilegelmiş, eşitlik ise sadece söylemlerde kalmıştır. Oysa Kur’an insanlığa gerçek bir eşitlik çağrısı yapmamızı emir buyurmaktadır (3:64).</p>
<p>Yahudiler Mesih’i yalanladı. Hıristiyanlar da Hz. Muhammed’i yalanladı, sahte mesih olarak tekfir etti ve böylece Yahudilerin düştüğü hataya düştüler. Ama, ben çok umutluyum. Kur’an’ın yüksek hakikatlerinin bütünüyle ortaya çıkacağına, insanların bu hakikatleri kavrayacağına bütün varlığımla inanıyorum. BM’nin çarpık yapısı da değişecek, insanların birbirleriyle ilişkileri de çok daha iyi bir düzeye erişecek. Bu hakikatler çok kıymetli, bunlar bizim geleceğimiz. Olayların iç yüzünü anlamak, hakikati kavramak gerçekten de çok önemli. Ben bu hakikatleri kavrayabilmek için şahsen çok çalıştım. Bu fikirler burada kalmamalı, aramızdan daha kapsamlı düşünenler ve bu düşünceleri daha ileriye götürenler mutlaka çıkmalıdır. Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır (9:32, 61:8), buna bütün kalbimle inanıyorum&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEZHEBİN MÜKTESEBATINI KUR’AN’A ARZEDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mezhebin-muktesebatini-kurana-arzedebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mezhebin-muktesebatini-kurana-arzedebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2015 11:01:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:256]]></category>
		<category><![CDATA[39:18]]></category>
		<category><![CDATA[Akabe Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Arap cahiliyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[ayetullah]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[ehlisünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsameddin Ferzizade]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadilik]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'a arzetmek]]></category>
		<category><![CDATA[mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[müktesebat]]></category>
		<category><![CDATA[mürted]]></category>
		<category><![CDATA[mürtedin hükmü]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[Suud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=189</guid>

					<description><![CDATA[“O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar: İşte Allah&#8217;ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, akletme yetilerini kamil manada kullananlardır.” (Zümer 39:18). &#160; Arapça’dan müslüman halkların dillerine geçmiş olan ve sözlükte tutulan yol, anlayış, görüş ve inanç anlamlarına gelen mezhep kavramı; bir dinin, anlayış ve görüş ayrılıkları dolayısıyla ortaya [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar: İşte Allah&#8217;ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, akletme yetilerini kamil manada kullananlardır.” (Zümer 39:18).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arapça’dan müslüman halkların dillerine geçmiş olan ve sözlükte tutulan yol, anlayış, görüş ve inanç anlamlarına gelen <strong>mezhep</strong> kavramı; bir dinin, anlayış ve görüş ayrılıkları dolayısıyla ortaya çıkan, belirli kuralları, kendi içinde tutarlı inanç ve davranış bütünlüğü bulunan büyük kollarından her birini ifade eder. Yeni Türkçe’de edinç kelimesiyle karşılanan Arapça kökenli <strong>müktesebat</strong> kelimesi ise; uzun bir süreden beri edinilip elde tutulmuş kazanım ve birikimler anlamında kullanılır.</p>
<p>Bir ay önce Diriliş Postası’nda yayımlanan “Dinî Müktesebatı Kur’an’a Arzedebilmek” başlıklı yazımızda vurguladığımız üzere, mezhebinin eline tutuşturduğunu kendisini kurtuluşa erdirecek yegâne hakikat zanneden Müslüman gruplardan gelecek iyi niyetli ama cahilane tepkilere ve sistemlerinin yok olmaması için bütün güçleriyle hazır kıta bekleyen şer odaklarından gelecek saldırılara rağmen; dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt etme, mezhebin ortaya koyduğu kültürel birikime dinin bizatihi kendisi muamelesi yapmama, mezheplerin tarih boyunca üretmiş olduğu birikimleri vahyin eleğinden titizlikle geçirme, kısaca mezhep müktesebatını Kur’an’a arzetme görevimiz bulunmaktadır. Nitekim, salih müminler sözlerin, mezheplerin, görüşlerin hepsini dinler, en tutarlı, en makul, Kur’an’ın bütünlüğüne en uygun olanına tabi olurlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mezhebini eleştirdiği için idama mahkum edilen bir yiğit: Hüsameddin Ferzizade</strong></p>
<blockquote><p>Dinden çıkanı imha etmek, Arap cahiliyesinin, muharref dinlerin, karanlık inançların benimsediği ve uyguladığı bir sindirme yöntemidir.</p></blockquote>
<p>İran’da Erdebil’in Meşkinşehr ilçesinden henüz 22 yaşında bir genç, “İslam&#8217;dan İslam&#8217;a” başlıklı 28 sayfalık bir kitapçık yazarak Şia mezhebinin Kur’an’a ve akla uymayan bazı inanış ve uygulamalarını eleştirdiği, mezhebin müktesebatını ilmî bir tenkide tabi tutmaya, insanları uydurulmuş dinden indirilmiş dine dönmeye davet ettiği için, “mürted” damgası yemiş, dinden döndüğü ve mukaddesata hakaret ettiği gerekçesiyle idama mahkum edilmiştir. Meşkinşehr 101. Ceza Mahkemesi Başkanı Ali Muradyan imzasıyla altı madde halinde sıralanan gerekçeli kararda, Hüsameddin Ferzizade’nin, internet üzerinden yayımladığı ‘İslam’dan İslam’a’ adlı kitabında İslam’ın mukaddesatını aşağıladığı ileri sürülüyor.</p>
<p>Şia ile Ehlisünnet arasındaki ihtilafların, ümmet içine düştüğü derin ayrılıkların, her iki tarafın tarafgirlerince uydurulan siyasi içerikli rivayetlere dinin kutsal metinleri muamelesi yapılmasından kaynaklandığını, dolayısıyla, hadislerin Kur&#8217;an’ın süzgecinden geçirilmesi gerektiği vurgulayan ve Kur&#8217;an&#8217;a dönmeye davet eden bir yiğit genç, bu cüretinden dolayı idama mahkum edilmiştir.</p>
<p>20 yaşında tutuklanan ve iki yıldır hapiste tutulan Hüsameddin Ferzizade’nin idam edilmemesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Mezhep müktesebatını din edinen zihniyete dikkat çekilmesi, mahkemenin ve İran yöneticilerinin bu yersiz idam kararını iptal etmesi, mezhebin ve temsilcilerinin karizmasını çizdirmeme adına Kur’an’ın açık beyanlarına aykırı düşen bu zulme pasif onay verme durumunda kalmamak için aşağıda linki verilen bu kampanyaya imza koymalı, herkes kendi imkânları ölçüsünde bu zulme karşı durmalıdır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ‘Suud’a gittiğinde Şiilikle, İran’a döndüğünde Sünnilikle suçlandığı” için Allah’a hamdeden Ali Şeriati’yi hatırlatan bu samimi ve yürekli delikanlının idam edilmemesi için insan hakları örgütleri de üzerlerine düşen çabayı ortaya koymalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mürtedin hükmünü doğru kavrayabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Mezheplerin tarih boyunca üretmiş olduğu birikimleri vahyin eleğinden titizlikle geçirme görevimiz bulunmaktadır.</p></blockquote>
<p>Hüsameddin Ferzizade İslam dininden dönmüş değildir. Hatta, Şiilikten çıktığını açıkça beyan eden bir ifadesi bile yoktur davaya mesnet teşkil eden risalesinde. Yaptığı tek şey, mezhebin müktesebatını Kur’an’a ve akla arzetmeye davet etmektir. Bütün suçu budur. Bunun İran atmosferinde bir fikir suçu olduğu kabul edilse bile karşılığı asla idam olmamalıdır. Fikre fikirle karşılık verilir. İran’ın meşhur ayetullahları bu delikanlının kitapçığında dile getirdiği eleştirilere tatminkâr cevaplar vermek, veremiyorlarsa eleştirilerden paylarına düşen dersi almak durumundadır. Ama ne yazık ki, ‘kral çıplak’ diyen cesur ve gerçekçi insanlar tarih boyunca hep ağır cezalara maruz kalmıştır. Düşüncenin üstesinden gelemeyenler, pervasızca düşünenin üstesinden gelmeyi hep bilmiştir.</p>
<p>Dinden çıkanı imha etmek, Arap cahiliyesinin, muharref dinlerin, karanlık inançların benimsediği ve uyguladığı bir sindirme yöntemidir. İslam dini böyle bir yönteme temelden karşıdır. Din ve inanç alanında zerre miskal bir baskıya cevaz vermeyen Kur’an-ı Kerim, İslam’dan dönen için dünyada bir cezai yaptırım uygulamamış, bu dinin ve bu kitabın mübelliği Sevgili Efendimiz de İslam’dan döndüğü için kimseye idam cezası vermemiştir. Daha Allah Rasulü hayattayken İslam dininden çıkanlar olmuş, ama bunlardan sadece birisi için ölüm cezası verilmiştir. O da, bu kişi dinden çıktığı için değil, o zamanın medyası mesabesindeki şiir ve hitabeler yoluyla İslam’a ağır saldırılar ve hakaretler yaptığı, kara propaganda faaliyeti yürüttüğü içindir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8220;İran&#8217;da yaşasaydım idam edilirdim&#8221; </strong></p>
<p>9 Ekim 2015 Cuma Akabe Vakfı mescidinde irad ettiği hutbesinde Hüsamettin Ferzizade olayını gündeme taşıyan Mustafa İslâmoğlu Hoca, özetle şu hususlara vurgu yaptmıştır<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>:</p>
<p>“&#8230; Allah Rasulu Kur&#8217;an ile karşı karşıya gelmez. Ben İran&#8217;da olsam çoktan idam edilmiştim. Şia&#8217;ya karşı çıkan Sünniler, sizin de ondan farkınız yok. mezhepçiliğin vicdanı yoktur. Hiç kimse mezhepçi duygularını tatmin etmesin, bu işin Şiisi Sünnisi yok, bu iş her yerde. Mahkeme kararına göre Ali oğlu  Hüsamettin Ferzizade, yazdığı kitabı internet ortamında yaymak sebebiyle idama mahkum edildi.</p>
<p>“&#8230; Önemli olan ferdin takvasıydı. Hüseyin’in peygamber torunu olması sebebiyle kendisini halife görmesi sonradan çıkarılmıştır. Peygambere yakınlık soy meselesi değil adalet ve ahlak meselesidir. ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’ sözü sonradan uydurulmuştur. Hem şia hem de sunnilikte fırkaların ortaya çıkmasının sebebi sahte hadislerdir. Medine müslümanları ile Sasani ülkeleri müslümanları birbirinden farklılaştı. Yahudilik İslam&#8217;ı kendine benzetti. Hadis rivayetçilerinin şifahi olarak anlattıklarını vahiy olarak gördüler. Hadisbazların bu rivayetleri, birbiriyle çelişen hadislerin ortaya çıkmasına yol açtı.  Kur&#8217;an&#8217;ın ‘Yalnızca Allah&#8217;tan yardım istenir’ ayetine rağmen imamlardan ve şeyhlerden imdat dilemek yaygınlaştı. Uhud savaşında peygamberin dostları şehit oldu. Ama, Peygamber ve sahabe, başlarını ve vücutlarını zincirle dövmedi&#8230;”</p>
<p>Bu sözlerden Şia’ya, imamlara, Peygamber’e hakaret çıkıyormuş! Bir de ‘fıtri mürted’ ya, tevbeye de davet edilmiyor! İran yargısına soruyorum: ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için bir insanı öldürecek misiniz? Bu Kur&#8217;an talebesini öldürecek misiniz? Peygambere hakaretin cezası 74 kırbaç, imamlara hakaretin cezası 5 yıl hapis ha?! Masum imam ha?! Masum olan insan var mı? Kur&#8217;an Âdem için “yoldan çıktı” diyor. Hz. Musa haksız yere adam öldürmüştür. Âdem de Musa da, “Ya Rabbi ben kendime zulmettim” dediler. Yusuf Sûresi’nin 24. ayetini açın bakın; &#8216;Eğer Rabbinin yardımı olmasaydı Yusuf meyledecekti&#8217; diyor. Hz. Davut&#8217;un ve Hz. Yunus&#8217;un tevbesinden bahsediyor Kur’an. Peygamberimize 8 kez “günahından tevbe et” deniyor Kur’an’da. Peki imamlar kim oluyor?</p>
<p>Baba yüzünden torpil olsaydı Allah Azer&#8217;e ve Kenan&#8217;a torpil geçerdi.  Rasulün ve imamların ismet sıfatına hakaret etmekle suçluyorlar. Allah Rasulü bir tane münafığın başını vurmadı. İlmi ledünne sahip olduklarını inkâr, Şia’yı inkâr küfür müdür?&#8230;</p>
<p>Diyelim ki, bu genç mürteddir. Bakara Sûresi’nde mürtedin hükmü nedir? Onun dünyada bir cezası yok. Rivayet kültürüne bakın &#8216;dinden döneni öldürün&#8217; diyor. Özgürce seçmediğin dinden değilsin. Ensende silah şehadet getirse bu adam müslüman olur mu? Bu rivayet Allah Rasulü’ne iftiradır.</p>
<p>Düşüncesinden dolayı insan katletmek yeni bir şey değil. Şia’ya veryansın edenler de masum değil. Din adına düşünceye kuduz köpek muamelesi yapmaya ne kadar alışmışız. İmam Azam’ın katledilmesine en fazla sevinen hadisçiler olmuştu&#8230;</p>
<p>Bir müslüman olarak İran yargısına sesleniyorum. Bu idamdan vazgeçin. Bu çocuk yüzde yüz yanlış olsa da vazgeçin. Kaldı ki, yüzde doksan haklı. Eğer bu çocuğu öldürürseniz beni öldürmüş olursunuz. İran yönetimi, eğer yargıda sözünüz varsa bu idamı durdurun, bu konuda cehaletin önüne geçin. Afganistan&#8217;lı Ferhunde&#8217;yi öldürdük. Bunda bizim de payımız vardı. Bu yobazlık, bu çarpıklık, bu uydurulmuş dincilik&#8230; Bu idam durdurulsun diyorum. Hepimiz Hüsameddin Ferzizade&#8217;yiz. Bu davayı takip edeceğiz.”</p>
<p>Mustafa hoca meseleyi sosyal medya araçlarından da duyurmaya devam ediyor: “Mezhebini din edinmemiş her vicdan sahibini var gücüyle haykırmaya, bu Kur’an talebesini savunmaya davet ediyorum. Ferzizade olayı üzerinden içindeki mezhep canavarını doyurmaya kalkanlar! İdam hükmünü veren Şii kafayla mezhepçi Sünni kafa ruh ikizidir&#8230;”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İbadilik öldürülmeyi gerektiren bir suç mudur?</strong></p>
<p>Bir internet sitesi, özetle iktibas ettiğimiz hutbeye ve idama karşı durma kampanyasına atıfta bulunarak, Zehra Ak’ın olayı İran nezdinde araştırdığını, söz konusu makaleyi okuduğunu ve izlenimlerini yazdığını duyurdu. ‘İran nezdinde’ bu kadar hızlı araştırma yapabilen yazarı tebrik etmemek elde değil! Özetle şu savunmayı yapıyor:</p>
<p>“Bizim araştırmalarımıza göre, haberin kaynağı İran Hıristiyanlarının internet sitesi. Vocir.org. Hüsamettin Ferzizade sanıldığı gibi Kur’an İslam’ını savunmuyor. Söz konusu makalede Ebaziliği savunmaktadır. “Alevi ve Sünnilikden önce Ebazi mezhebi ortaya çıkmıştı. Bu yüzden Ebazilik Kur’an ve akılla çelişmez, ya da istisnai durumlarda çelişir. Ancak Şia Kur’an ve akılla açıkça çelişerek Kuran&#8217;ın dışına çıkmıştır.” demektedir.</p>
<p>Hüsamettin Ferzizade Şii ve Sünni hadis anlayışını eleştiren makalesinden dolayı tutuklu olarak yargılanıyor. Hüsamettin Ferzizade’nin, yazdığı makalede yer alan bazı ifadeler, İslam Peygamberi’ne ve ehlibeyt imamlarına hakaret kabul edildiği için kırbaç ve hapis cezasına çaptırılmış. Yazısında Hüsamettin Ferzizade; “Maydanoz Şiası Yahudiliğin ve zerdüştliğin uzantısıdır. Şiiler Peygamber’e &#8220;deyyus&#8221; lakabı takmışladırlar. Hintlilerin dini görüşleri incelenirse, çağımız Şia’sının İslam&#8217;la bağlantısının olmadığı, Hint Zerdüştliğinin bir altkümesi olduğu ortaya çıkar&#8230; Şiilik kadar olmasa da, Sünnilik de kısmen Kur’an&#8217;la çelişmekte, karşı karşıya gelmektedir. Fakat hiçbirisi Ebaziye kadar Kur&#8217;an&#8217;a yakın değiller.” gibi ifadeler kullanıyor. Bu ifadeler için hapis ve kırbaç cezası verilmiş.</p>
<p>Amma dinden çıktığı yani mürted olduğu için ve sapık inançları tebliğ/davet etme, fitne çıkarma suçlarından dolayı da idam cezasına çaptırılmış. Yani sadece mürted olduğu için değil, fitne çıkarma ve fitne düşüncelerini yaygınlaştırma çabası içerisinde olduğu gibi bir suçlama ile idam cezası verilmiş. Ya da savcı talep ediyor, ama henüz verilmiş bir karar yok. Bu konuda kesin bir bilgiye ulaşamadık&#8230;”</p>
<p>“Elbette geleneksel Sünni ve Şii düşüncenin mürtedin öldürülmesi hükmü tartışılabilir, eleştirilebilir ve eleştirilmeli de. Kanaatimizce insanların inanma haklarının olduğu gibi inkâr etme hakları da olmalı. İran İslam Cumhuriyeti’nin mahkemelerinin bu kararları bizce de eleştirilmeli, ama biz bu eleştirinin kırıcı ve dışlayıcı olmadan yapılması gerektiğine inanıyoruz&#8230;”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Diğer yorumları bir yana, Zehra Ak’a bu insaflı ve dengeli değerlendirme cümlesi için teşekkür ediyorum.</p>
<p>Rabbim, aklımızı kullanma ve açık vahyini en doğru şekilde kavrayabilme çabamızda bizlere liyakat ihsan eylesin. Hüsamettin Ferzizade’yi idam etme kararı alan zevatı, Kur&#8217;an&#8217;ın hüküm ve tavsiyelerini tarih boyunca küllenen kültürel müktesebata tercih etmeye davet ediyoruz. Zira Allah insanları mahşer gününde mezheplerinin müktesebatından değil, Kendi Kitab-ı Kerim’inden sorguya çekecek!</p>
<p>“Zorlama (ikrah) dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu halde kim şeytani güç odaklarını reddeder de Allah&#8217;a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, her şeyi limitsiz bilendir..” (Bakara 2:256).</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://www.change.org/p/cabinet-of-iran-hassan-rouhani-eshaq-jahangiri-mostafa-pourmohammadi-islamic-consultative-assembly-مجلس-شورای-اسلامی-حسن-روحانی-ministry-of-justice-iran-hüsameddin-idam-edilmesin-stop-execution-of-husameddin-ferzizade?recruiter=365160120&amp;utm_source=share_petition&amp;utm_medium=whatsapp#petition-letter">https://www.change.org/p/cabinet-of-iran-hassan-rouhani-eshaq-jahangiri-mostafa-pourmohammadi-islamic-consultative-assembly-مجلس-شورای-اسلامی-حسن-روحانی-ministry-of-justice-iran-hüsameddin-idam-edilmesin-stop-execution-of-husameddin-ferzizade?recruiter=365160120&amp;utm_source=share_petition&amp;utm_medium=whatsapp#petition-letter</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> http://www.hilalhaber.com/islam-dunyasi/iran-da-yasasaydim-idam-edilirdim-h6828.html</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> http://www.ekrangazetesi.com/haber/5295/husamettin-ferzizade-kurana-cagirdigi-icin-mi-idama-mahkum-oldu.html</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mezhebin-muktesebatini-kurana-arzedebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VAHİYLE İNŞA OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 19:05:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[16:2]]></category>
		<category><![CDATA[16:65]]></category>
		<category><![CDATA[17:82]]></category>
		<category><![CDATA[2:159]]></category>
		<category><![CDATA[21:30]]></category>
		<category><![CDATA[25:1]]></category>
		<category><![CDATA[40:15]]></category>
		<category><![CDATA[42:52]]></category>
		<category><![CDATA[6:112]]></category>
		<category><![CDATA[6:121]]></category>
		<category><![CDATA[6:122]]></category>
		<category><![CDATA[7:58]]></category>
		<category><![CDATA[70:3]]></category>
		<category><![CDATA[8:24]]></category>
		<category><![CDATA[9:124-125]]></category>
		<category><![CDATA[ateş]]></category>
		<category><![CDATA[Azîz]]></category>
		<category><![CDATA[Cebrâil]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kerîm]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mecîd]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vahy]]></category>
		<category><![CDATA[yeryüzünün halifesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=110</guid>

					<description><![CDATA[Yeryüzünün halifesi olarak seçilen insan, dünyada kaldığı süre içerisinde vahye muvafık ve Allah’ın sınırlarına mutabık bir hayat inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ne var ki, vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bu hakikatin ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya koyma gayretiyle kaleme aldığımız yazımıza, vahyin tanımıyla başlamakta yarar var: [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzünün halifesi olarak seçilen insan, dünyada kaldığı süre içerisinde vahye muvafık ve Allah’ın sınırlarına mutabık bir hayat inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ne var ki, vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bu hakikatin ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya koyma gayretiyle kaleme aldığımız yazımıza, vahyin tanımıyla başlamakta yarar var:</p>
<p>“Sözlükte “hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek, işaret etmek, ilham etmek” anlamındaki vahiy (<em>vahy</em>) terim olarak “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi” demektir (Lisânü’l-Arab, “<em>vhy</em>” md.). Vahiy kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yetmişi aşkın yerde fiil kalıplarıyla, altı yerde de “<em>vahy</em>” şeklinde geçer ve bu âyetlerin çoğunda Allah’a, bunun dışında şeytana ve yardımcılarına nisbet edilir. Allah’a izâfe edilen vahyetme fiili peygamberler yanında Hz. Mûsâ’nın annesinde olduğu gibi insanlara, meleklere, arılara, yer küresine ve göklere yöneliktir. Şeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamındadır ve şeytanın kendi dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık etmeleri için gizlice telkinde bulunmasını ifade eder (el-En‘âm 6/112, 121). Bazı âyetlerde (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15) peygamberlere indirilen vahyin “<em>ruh</em>” diye anılmasının sebebi vahyin insanları, mecazi mânada ölüm demek olan bilgisizlik ve imansızlıktan kurtarıp onların gerçeği bulmasına yardım etmesi hikmetine bağlıdır. Özellikle Kur’an vahyine, insanın dünya hayatının kaynağını teşkil eden unsura benzetilerek mecazi anlamda ruh denilmiştir (eş-Şûrâ 42/52; Fahreddin er-Râzî, XXVII, 190). Vahiy meleği Cebrâil için “<em>er-rûhu’l-emîn</em>” isminin kullanılmasını mânevî hayatla ilgili vahiy getirmesiyle açıklamak mümkündür. Hz. Îsâ’nın <em>ruh</em> şeklinde nitelendirilmesi de aynı sebeple izah edilebilir (er-Râzî, XIX, 210-220). (Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslam Ansiklopedisi, 2012, 42/440-443).</p>
<p><a name="_Toc44373854"></a><a name="_Toc44375893"></a><a name="_Toc44375972"></a><a name="_Toc44376057"></a><a name="_Toc44376134"></a><a name="_Toc44462499"></a><a name="_Toc44463255"></a><a name="_Toc44465068"></a><a name="_Toc44466194"></a><a name="_Toc44466459"></a><strong>Vahiy: hayat suyu</strong></p>
<blockquote><p>Vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bunun için de önce vahyi anlayarak okumak icap eder.</p></blockquote>
<p>Vahyin hayata dönüşmesi için üstün bir çaba harcayarak teslim-i ruh eyleyen merhum Abdulcelil Candan hoca, “O, gökten su indirdi. Bu sayede vadiler hacimleri kadar suyla dolup taştı. Derken akıntı, (yüzeyde biriken ne kadar) köpüklü tortu ve atık varsa alıp götürdü. Bir tür takı ya da alet yapmak amacıyla ateşte/potada eritilen (metalin hasını, yüzeyine çıkan) köpüklü posadan arındırma işlemi gibi… İşte Allah hak ile bâtılı bu misalle açıklar. Artık bakılır: eğer köpüklü tortuysa sonuçta atılıp gider, fakat eğer insanlığın yararına bir şeyse yerli yerinde durur.” (Ra’d, 13/17) âyetini izah ederken vahyin aynen su gibi hayat bahşettiğini şöyle anlatır:</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, vahyin işlevini <u>su</u> ve <u>ateş</u> teşbihiyle anlatır. Çünkü su hayat kaynağı olduğu gibi, vahiy de kalplerin hayatıdır. Su ile vahiy arasındaki ortak payda diriltmektir. Nitekim ikisi de dirilticidir. Su kâinatı, insanı, bitkiyi, toprağı kısacası her canlıyı diriltmektedir; hayat kaynağıdır. Vahiy de kalbi, ruhu, düşünceyi diriltmektedir. Su ölmüş toprağı diriltmektedir. Vahiy de ölmüş kalbi ve ruhu diriltmektedir. Su ölmüş bitkiyi, yapraksız, meyvesiz bitkiyi diriltir; vahiy de bilinci ölmüş, duygusuz, bilinçsiz insanı diriltmektedir. Su hayatın kaynağıdır. Vahiy ise hayatın anlamı ve sırrıdır; ona yön ve hayatiyet verir. Bu nedenle Allah Teâlâ vahyi “ruh” olarak nitelemiştir (Şûrâ, 42/52).</p>
<blockquote><p>Göz mesabesindeki akıl ile donatılan insana, doğru yolu görebilmesi için ışık mesabesindeki vahiy de lûtfedilmiştir.</p></blockquote>
<p>Vahiyle tanışan insanın kalbinde aydınlıklar doğar, her şeye bakış açısı değişir. Vahiy sonsuz âlemlerle bağ kurdurur, hayat bahşeder, diriltir. Aydınlık, inşirah ve huzur verir. Küfür ise ıstırap ve sıkıntıdır. Vahiyden uzak insan, köksüz bitki gibidir; tüm kâinatla irtibatını kesmiştir. Hem kendisine hem de tüm kâinata yabancıdır. Vahiyle tanışan insan, önce Rabbiyle, sonra da evrenle tanışır, hayata anlam verir. Zihin, duygu ve hareketlerinde canlanma olur.</p>
<p>Toprağın yağmur ve su dışında bir şeyle dirilmemesi (Nahl, 16/65) gibi kalp de vahiy dışında bir şeyle dirilmez. “Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar.” (A’raf, 7/58) âyetinde geçen güzel memleket müminin kalbidir. Kur’an’ı dinlediğinde onu kavrar, toprağın yağmurla bereketlenip dirildiği gibi vahiyle dirilip bereketlenir. İnkârcının kalbi çorak toprak gibidir, Kur’an’ı dinlediği halde, yağmurdan hayat ve yarar alamayan çorak toprak gibi onunla hayat bulamaz.</p>
<p>Vahiy de yağmur da gökten nazil olmakta, ikisi de insanlar umutsuz ve çaresiz kaldığında nazil olmaktadır. Vahiy önceki milletlerin ve kişilerin davranışlarını anlatır. Kişi vahyi okurken ona hayatını arz eder. Muvafık olan hareketlerine devam eder, uymayanları ise terk eder.</p>
<blockquote><p>“Allah’ın insana bahşettiği ‘tekâmül mertebeleri’nin/yükseliş imkânlarının en başında vahiy gelmektedir.”</p></blockquote>
<p>Su hayatın kaynağıdır; canlı her şey ondan yaratılmıştır (Enbiya, 21/30). Vahiy de manevi hayat, sağlam inanç ve ibadetin kaynağıdır. Suyun tutulması ve menedilmesi haram olduğu gibi (Ebu Davud, Zekât, 35), vahyin gizlenmesi de haramdır (Bakara, 2/159). Su necaset ve kiri giderir; vahiy de inkâr, cehalet, küfür ve nifakı dağıtır. Yağmur mümin münafık herkese iner; insanlar suda müşterektirler (Ebu Davut, Buyû’, 60). Vahiy de âlemlere rahmet olarak inmiştir, tüm insanları muhatap alır (Furkan, 25/1).</p>
<p>Kur’an, vahiyden nasibi olmayanları ölüye benzetir (En’am, 6/122). Yağmur hayat verdiği halde ondan rahatsız olanlar çıkabildiği gibi, kalpleri erozyona uğramış insanlar da vahiyden rahatsız olmaktadırlar. Yağmur sele dönüştüğünde zarara sebebiyet verebildiği gibi, vahiy de kalplerinde hastalık olanların azgınlık ve inkârlarını artırabilmektedir (Tevbe, 9/124-125; İsrâ, 17/82). Suya yabancı maddeler karışınca zehir olur, toprağı, bitkiyi ve insanı öldürür. Vahye de bid’at, hurafe, israiliyat karışınca ilahî olma özelliğini yitirir, yarar yerine zarar verir, sağlam inancı öldürür.</p>
<p>Âyette <strong>vahyin ateşe benzetilmesi</strong>, ateşin madenlerden yabancı kısımları atıp saf ve özü bırakma özelliğinden dolayıdır. Vahiy de yabancı, uydurma, ithal inanç ve bidatleri dağıtıp yok etmektedir. Her ikisinde ortak özellik, yabancı ve zararlı unsurları ayıklayıp özü bırakmaktır. Madenler eritilince yabancı maddeler atılır; ilim ve yakînle ile yabancı inanç, şüphe ve tereddütler giderilir.</p>
<blockquote><p>“Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti/yol göstericiliği, ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir.”</p></blockquote>
<p>Su bu dünyaya hayat verir ama, vahiy her iki dünyaya hayat ve anlam verir. Sudan yüz çevirmek bedenin ölümüne, vahiyden yüz çevirmek de imanın sönmesine sebebiyet verir. Rabbimiz son elçisine hitaben, “Kuşkusuz biz sana Kevser’i (vahyi) verdik.” (Kevser, 108/1) buyurur. Kur’an kurumuş, katılaşmış kalp ve toprakları hayat veren kevseriyle diriltir.” (Abdulcelil Candan, “Vahiy: Âb-ı Hayat”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2009, sayı: 8, s.24-28).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hayatın vahiyle anlam bulması</strong></p>
<blockquote><p>“Vahiy; kavramlarıyla tasavvuru, önermeleriyle aklı, örnekleriyle şahsiyeti, bütünüyle hayatı inşa eder.”</p></blockquote>
<p>Allah’ın insana bahşettiği “tekâmül mertebeleri”nin (Me’âric, 70/3), yani yükseliş imkânlarının en başında vahiy gelmektedir. Göz mesabesindeki akıl ile donatılan insana, doğru yolu görebilmesi için ışık mesabesindeki vahiy de lûtfedilmiştir. Böylece insan, yeryüzünde varoluş amacına uygun bir hayatı inşa etmekle görevlendirilmiştir. Vahye mutabık bir hayatı inşa etmede ustalık görevi kendisine verilen insanı Kur’an’ın nasıl inşa ettiğini, “Vahiy; kavramlarıyla tasavvuru, önermeleriyle aklı, örnekleriyle şahsiyeti, bütünüyle hayatı inşâ eder.” vecizesinin sahibi müfessir Mustafa İslâmoğlu şöyle açıklar:</p>
<p>“Vahiyle inşa olmanın olmazsa olmaz şartı; önce vahyin, yani Rabbimizin ne dediğini anlamaktır. İlahi bir inşa projesi olan vahyin muhatabı insandır. Zira insan hayatın öznesi olsun diye yaratılmıştır. Hayatı inşa edecek olan insandır. Yerler ve gökler, güneş ve ay, karalar ve denizler bu yüzden insanın emrine musahhar kılınmıştır. Bu yüzden insan Allah tarafından “yeryüzünün halifesi” olarak atanmıştır. Halifeliğini hakkıyla eda edebilmek için önce bir ustaya çırak olması lazımdır. O usta vahiydir. İnsan yeryüzünün ustası olmak istiyorsa önce vahyin çırağı olmalıdır. Vahiy tarafından eğitilmeli, vahyin terbiyesinden geçmelidir. Bunun olmazsa olmaz şartı vahyi anlamaktır.</p>
<p>Kur’an’ın bir anlamı vardır, çünkü bir amacı vardır. Kur’an’a bir anlam taşımıyormuş muamelesi yapmak, onu amacından koparmaktır. Kur’an’ın amacı muhatabının aklını karanlıklardan kurtarıp ışığın kaynağına kavuşturmak, yani doğru yola yöneltmektir (hidayet). Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti (yol göstericiliği), ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir. Zira, anlamın kaynağı olan Allah anlaşılmasın diye konuşmaz. Bu abestir. Allah abesle iştigalden münezzehtir.</p>
<p>Kur’an’a inşa edici bir özne olarak iman eden kimse, Kur’an’ı inşa etmek için değil, Kur’an’la inşa olmak için Kur’an okur. Kur’an öznedir. Zira, kendisi için kullandığı <em>Mecîd</em>, <em>Kerîm</em> ve <em>‘Azîz</em> gibi sıfatların hepsi de özne, hem de mübalağalı özne kipidir ve bu, Kur’an’ın en üst derecede inşa edici bir özne oluşuna delalet eder. Kur’an’ı anlaması gereken insan da öznedir. Bu yüzden Kur’an okumak iki özne arasında kurulan bir diyalogdan ibarettir.</p>
<p>Anlama dönüş Rabbin tenezzülüne kulca teşekkürdür. Elbette vahiyden herkesin anladığı aynı olamaz. Herkes vahiyden aklı, imanı, ihlâsı, bilgisi, birikimi, gayreti, hikmeti, himmeti oranında istifade eder. Vahyi anlama çabası, Kur’an’ın ifadesiyle, “vahiyle hayat bulma” anlamına gelir (Enfal, 8/24). Vahiyle hayat bulma, aynı zamanda vahye hayat vermedir. Tersi de geçerlidir: Vahyin anlamını göz ardı ederek vahyi fetişleştiren her yaklaşım, vahyin dirilten damarlarını kesiyor, vahyin hayatla olan sahih ilişkisini kopartıyor demektir. Bu işlem Kur’an’ı Mushaf’a indirgeme, ilahî hitabı lafza indirgeme, tertîl ile okuma emrini tecvide indirgeme, <em>haml</em>’i (sorumluluğunu yüklenmeyi) <em>hıfz</em>’a (ezbere) indirgeme gibi hepsi de birbirinden vahim birçok sonuca yol açmaktadır. “Vahyi nesneleştirme” dediğimiz felaket işbu yaklaşımın top yekûn sebep olduğu sonuçtur.</p>
<p>Vahyi nesneleştirme, Kur’an’dan kopma değil vahyin anlamından kopmadır. Tıpkı Cuma Sûresi’nin 5. âyetinde anlatılan Yahudiler’in Tevrat’a yaptığını Müslümanlar’ın da Kur’an’a yapması demektir. Vahyin yazıldığı kâğıdı, meşk edildiği hattı, içine konulduğu kabı yüceltmek, fakat onun manasını ve o mana ile hayatı inşa talebini görmezden gelmektir. Furkan Sûresi’nin 30. âyetinde ifade buyurulduğu gibi onu <em>metruk</em> (terk edilmiş) bırakmak yerine <em>mehcur</em> (işlevsiz) bırakmak!</p>
<p>Vahyin eliyle inşa olan insanlar, yeryüzünü inşa ettiler. Vahiy onların öznesi, onlar da hayatın öznesi idiler. Öylesi zamanlarda tarihin yatağını İslam ümmeti belirledi. İslam ümmetinin belirlediği bu yatakta aktı insanlık. Fakat ne zaman ki Müslümanlar vahyi nesneleştirdiler. İşte o zaman kendileri de tarihin nesnesi olmakla cezalandırıldılar&#8230;” (Mustafa İslâmoğlu, “Vahyi Anlamaya Dair”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2009, sayı: 8, s.3-10).</p>
<p>Hayatını hevasıyla veya gaybten haber aldığını iddia eden yalancıların ilham ve rüyalarıyla değil, Allah’ın son vahyi Kur’an ile inşa çabasında olan; Kitab’a varis olmaya çalışan, Muhammed İkbal’in dediği gibi ölürken değil yaşarken Kur’an ile buluşan ve Kur’an’ı kendisine iniyormuşçasına okuyan; duygu, düşünce ve davranışlarını vahyin terbiye ettiği; tasavvurunu, aklını, şahsiyetini ve nihayet bütünüyle hayatını vahyin inşa ettiği hâlis mü’minlere selam olsun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
