<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz. Ali Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/hz-ali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/hz-ali/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sat, 26 Jan 2019 08:32:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>DÖRT RAŞİD HALİFENİN SÖZLERİNE KULAK ASMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Jan 2019 09:08:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[DÖRT HALİFEDEN İNCİLER]]></category>
		<category><![CDATA[DÖRT RAŞİD HALİFE]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN HZ.EBUBEKİR]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[İDRİS GÜZELYURT]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[MANASTIRLI RİF’AT BEY]]></category>
		<category><![CDATA[OSMAN KOCA]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZLÜ SÖZLER]]></category>
		<category><![CDATA[RİF’AT EL-MANASTIRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[VECİZELER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=818</guid>

					<description><![CDATA[İslamiyet’in ilk döneminde, Allah Rasulü’nün (s) ahirete irtihalinin hemen ardından onun siyasi halefleri olarak Ümmet-i Muhammed’in yöneticileri/ emirleri/ imamları olan dört raşid halifenin özlü sözleri Beyan Yayınları tarafından iki ayrı kitap halinde neşredildi. Editörlüğünü deruhte ettiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Arapça-Türkçe ve Osmanlıca-Türkçe nüshaları ayrı ayrı hazırlanan eser Manastırlı Rif’at Bey’e ait. Ülkemizin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslamiyet’in ilk döneminde, Allah Rasulü’nün (s) ahirete irtihalinin hemen ardından onun siyasi halefleri olarak Ümmet-i Muhammed’in yöneticileri/ emirleri/ imamları olan dört raşid halifenin özlü sözleri Beyan Yayınları tarafından iki ayrı kitap halinde neşredildi. Editörlüğünü deruhte ettiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Arapça-Türkçe ve Osmanlıca-Türkçe nüshaları ayrı ayrı hazırlanan eser Manastırlı Rif’at Bey’e ait. Ülkemizin yeni bir seçim sath-ı mâiline girdiği bu dönemde mevcut yöneticiler ve yerel yönetim adayları başta olmak üzere yöneten ve yönetilen tüm insanların dikkatini dört raşid halifenin tecrübelerinden damıttığı özlü sözlerine dikkat çekmekte yarar görüyorum. Eserin Arapça nüshasından yapılan Türkçe tercümesinden seçtiğim vecizeleri birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Hazret-i Ebu Bekir’in Uyarılarını Dikkate Almak</strong></p>
<ol>
<li>Cezası en çabuk olan günahlar, azgınlık yapmak ve akrabalık bağını kesmektir.</li>
<li>Mazlumun bedduasından sakınınız.</li>
<li>Dostuna dost ol ve bütün dostlarını hak konusunda eşit tut.</li>
<li>Mal cimride, silah korkakta, düşünce iradesizlerde olursa işler bozulur.</li>
<li>İnsanlara danışırken doğru söyle ki görüş ve kararın doğru olsun.</li>
<li>Düşmanın bir sırrını öğrenirsen ondan yararlanıncaya kadar gizli tut.</li>
<li>Tövbekârın tövbesiyle sevinen, günahkârın bağışlanmasını isteyen, hayırsızı hayra yönelten ve iyilere yardım eden Allah’ın seçilmiş kuludur.</li>
<li>Nefsini düzelt ki halk da seninle barış ve uzlaşı içinde olsun.</li>
<li>Düşmana karşı metanet göster, zira korkaklık edersen yanındakiler de korkak olurlar.</li>
<li>Doğruluk emanettir, yalancılık hıyanettir.</li>
<li>Ne söylediğini ve ne zaman söylediğini iyi düşün.</li>
<li>Güzel yaparsam yardım edin, hata edersem karşı koyun.</li>
<li>Farz yerine getirilmedikçe nafile kabul olunmaz.</li>
<li>Hakkını verinceye kadar en zayıfınızı güçlülerden ve hakkını alıncaya kadar en güçlünüzü zayıflardan sayarım.</li>
<li>Akıllı ve uyanık olmanın en yücesi haramlardan kaçınmak, acizliğin en aşağısı da büyük günah işlemektir.</li>
<li>Küfrün duvarını kendi taşıyla yık.</li>
<li>Zulüm, sözünden dönme ve hile denilen üç özellik kimde bulunursa zararları yine kendisine dokunur.</li>
<li>Müslüman kardeşine canıyla ve malıyla yardım edip onları dualarına katanlar, Rahman’ın rahmetine mazhar olsunlar.</li>
<li>Hakla doldurulan terazinin ağır basması ve bâtılla dolu terazinin hafif olması haktır.</li>
<li>Halka iyilik etmek âfet ve belalara karşı dokunulmazlık getirir.</li>
<li>Harama düşmek korkusundan yetmiş farklı helali terk ederdik.</li>
<li>Çok söz diğerlerini unutturur. Ne kadar söylersen söyle sözlerin hafızada kalanlardan ibarettir.</li>
<li>Günaha karşılık olarak hak ettiğinden daha fazla cezayı emretmeyin. Çünkü yaparsanız günahkâr, terk ederseniz yalancı olursunuz.</li>
<li>Af ve ceza boş sözlerden arınmış olsun. Çünkü ne yardımından ümitlenen ne de tehdidinden korkan bulunur.</li>
<li>Tehdidini her yerde uluorta savurma.</li>
<li>Danışmanından bir şey saklama. Çünkü belaya uğrarsan kendin etmiş kendin bulmuş olursun.</li>
<li>Sabırda musibet ve sıkıntı, hüzün ve telaşta da menfaat yoktur.</li>
<li>Hiçbir felâket yoktur ki ondan daha şiddetlisi olmasın.</li>
<li>Allah’a ve elçisine itaat eden saadete erişir, isyan eden de sapkınlık çukuruna düşer.</li>
<li>Haksız yere ölmek dünya malının girdabına kapılmaktan iyidir.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Ömer’in Sözlerini İyi Düşünmek </strong></p>
<ol start="31">
<li>Servet gizlenmez, elbette bir taraftan görünür.</li>
<li>Kalben düşmanlık beslediğiniz adamların kötülüğünden korkunuz.</li>
<li>Din kardeşlerinle sohbeti, barış ve huzur üzerine inşa et.</li>
<li>Temeli dine ait meseleleri gizli tutanlar, doğru yoldan sapmanın temelini atmışlardır.</li>
<li>Zenginleri seven zahit dünyayı sevmektedir.</li>
<li>Zaruret olmaksızın devlet hazinesinden geçinen, takva sahibi görünse de gerçek bir zahit değil fâsık bir hırsızdır.</li>
<li>Zehirli böcekler sizi korkutmadan önce siz onları korkutun.</li>
<li>Açgözlülük fakirlik ve yoksunluktur; beklentiyi kesmek de zenginlik ve servettir.</li>
<li>İşini Allah’tan korkanlara danış.</li>
<li>Hak için halka alçakgönüllü davranın Cenab-ı Hak şeref ve şanını yüceltir.</li>
<li>Kibir ve böbürlenerek haddini aşanı Hak Teâlâ yerden yere çarpar.</li>
<li>Yöneticinin en kötüsü halkı kötü edendir.</li>
<li>Söz vermede ve özür dilemede abartı yalansız olamaz.</li>
<li>İnsan yarı tok olmakla helak olmaz.</li>
<li>Gayret edip çaba göstermek sermayenin en hayırlısıdır.</li>
<li>Edep, en hayırlı mirastır.</li>
<li>Çalışmak zahmettir ama boş durmak da fitne ve fesattır.</li>
<li>Borcunu azalt, hür yaşa.</li>
<li>Günahlarını azaltırsan ölümün şiddeti kolay olur.</li>
<li>İnsan için iş çoktur, mühim olan tuttuğu işten yüzünün akıyla çıkmaya çalışmaktır.</li>
<li>Açgözlülükten, öfkeden ve nefsinin arzularından korunan kurtuluşa erer.</li>
<li>İnsanların en akıllısı halkı hoş görendir.</li>
<li>Ahmakla dost olmaktan çekin. Zira iyilik edeyim derken çoğunlukla kötülük eder.</li>
<li>Başkan olmadan evvel hünerli olunuz.</li>
<li>Güzel ahlak en hayırlı dosttur.</li>
<li>Yaptığımız yanlışlıkları ve çirkinlikleri gösterenler Rahman Allah’ın her daim rahmetinde olsunlar.</li>
<li>Ömrünü sadık dostların gölgesinde geçirmeğe çalış ki, onlar rahat zamanlarda süs, zor zamanlarda kuvvet olurlar.</li>
<li>Müslümanın ağzından çıkan bir sözü hayra yormak mümkünken şerre yorma!</li>
<li>Kardeşinde görüp de kınadığın ayıbın sende de olduğunu görmemen en büyük ayıptır.</li>
<li>Her şeyin bir şerefi vardır, iyiliğin şerefi de hızla yapılmasıdır.</li>
<li>Doğru sözün dışındaki hiçbir lafta hayır yoktur.</li>
<li>Allah katında en makbul olanı âdil bir yöneticinin yumuşak mizacı ve şefkati; en çirkin olanı da zalim bir yöneticinin cahilliği ve bozgunculuğudur.</li>
<li>Etkisi olmayan yerde hakkı söylemenin faydası olmaz.</li>
<li>Bir şeyden beklentisini kesen ona karşı tok olur.</li>
<li>Şerri bilmeyen şerre düşer.</li>
<li>Yalan söyleyen fâcir olur, fâcir olan da helak olur.</li>
<li>Allah’tan korkusu az olanın hayası da az olur.</li>
<li>İnsanın nesi çoğalırsa onunla şöhret bulur.</li>
<li>Aklı bozmada şarap bile açgözlülük kadar kuvvetli değildir.</li>
<li>Sırrını saklayan iradesinin yularını elinde tutar.</li>
<li>Emri altındakilere güzel davranan âmirlerinden iyilik görür.</li>
<li>Halkı kendinden üstün tutan kişi işinde başarılı olur.</li>
<li>Zayıf ve kimsesizlerin ihtiyaçlarını devlet yetkililerine bildiren toplumun ileri gelenleri saygıyı hak eder.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Osman’ın Sözlerinden Ders Almak </strong></p>
<ol start="74">
<li>İyilik yaparlarsa destek olun, fenalık yaparlarsa uzak durun.</li>
<li>Fikir alışverişinde bulunanlara gücünüz yettiğince düşüncenizle katkı verin.</li>
<li>Geçmişlerden ibret alın da hayra çalışın.</li>
<li>Birinin görevinden ayrılırken verdiği hediye, görevdeyken verdiği hediye gibidir.</li>
<li>Çok konuşandan ziyade çok iş gören yöneticiye ihtiyaç var.</li>
<li>Cenab-ı Hak halkı hak üzerine yarattı, sen de haktan başka bir şey söyleme.</li>
<li>Ben terazi değilim ki hatasız ve kusursuz olayım.</li>
<li>Ecel erişmeden yapabileceğiniz hayırlı işlerde acele ediniz.</li>
<li>Doğru alın, doğru verin.</li>
<li>İnsanların hayırlısı suçsuz ve günahsız olup Allah’ın kitabına sımsıkı sarılandır.</li>
<li>Yüzüne karşı dostluk sergileyip arkandan düşmanlık edenler çoktur.</li>
<li>Sabredin yoksa pişman olursunuz.</li>
<li>Gafil ve basiretsiz olmayın. Zira onlar size karşı gafil değiller.</li>
<li>Mezardan daha ürkütücü bir manzara görmedim.</li>
<li>Allah’tan başka gerçek bir sığınak yoktur.</li>
<li>Dünyayı terk eden Hakk’ın sevgilisi olur.</li>
<li>Sen mutluyken kıskançların kederlenmesi ne büyük intikamdır.</li>
<li>Dünya için üzülmek kalbin karanlığı, ahiret için üzülmek gönlün aydınlığıdır.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Ali’nin Sözlerini Kulağa Küpe Yapmak  </strong></p>
<ol start="92">
<li>Akıl olgunlaşınca boş sözler uçup gider.</li>
<li>Düşmanına galip gelince şükür nişanesi olarak ona af ile karşılık ver.</li>
<li>Gönlün rahatı beklentiyi kesmektedir.</li>
<li>Servetin en büyüğü akıldır.</li>
<li>Zühdün en üstünü insanlardan saklanandır.</li>
<li>Düşmanların en büyüğü düşmanlığını saklayandır.</li>
<li>Edebin en kıymetlisi güzel ahlaktır.</li>
<li>Nesebin en üstünü güzel edeptir.</li>
<li>İyiliklere erişmek zor, kötülüklere düşmek ise kolaydır.</li>
<li>Edep aklın aynasıdır. İnsanın edebi aklı kadardır. Edepsiz insanın aklı noksandır.</li>
<li>Güler yüz sevgi getirir.</li>
<li>Zulüm, zalimin yok olma gerekçesidir.</li>
<li>Cimri kişi o kadar bahtsızdır ki, dünyada fakirler gibi yaşamasına rağmen ahirette zenginler gibi hesap verir.</li>
<li>Telaşlanıp feryat etmek sabretmekten daha yorucudur.</li>
<li>Hak, keskin bir kılıçtır.</li>
<li>Gıybeti dinleyen, gıybetçilerden biri olur.</li>
<li>Başkasının başına gelenlerden ders alan mesut olur.</li>
<li>Ahmağa verilecek en iyi cevap susmaktır.</li>
<li>Şeref fazilet ve edeple elde edilir, soy sopla değil.</li>
<li>Kişi bilmediğinin düşmanıdır.</li>
<li>İnsanın kaderi dilinin altında saklıdır.</li>
<li>İnsanlar babalarının değil zamanlarının görünümüne bürünürler.</li>
<li>İnsanlar gaflet uykusundadır, öldükleri zaman uyanırlar.</li>
<li>İnsanların önünde nasihat etmek, azarlamak ve kınamak demektir.</li>
<li>Vahşetin en büyüğü hodbinliktir.</li>
<li>Cimrinin malı mülkü ya afetle yok olur ya da mirasçılarına kalır.</li>
<li>İyilikle hürler köle edilir.</li>
<li>Cömertlikle nice ayıp örtülür.</li>
<li>Akıllının serveti ilminde, cahilin zenginliği ise malındadır.</li>
<li>Dindarlık, tevazu ve cömertlik muhabbete vesiledir.</li>
<li>Az ise kanaat et, çok ise cömertlik yap.</li>
<li>İnsanın güzelliği yumuşak mizaçlı olmasındadır.</li>
<li>Nefisle cihat etmek cihatların en faziletlisidir.</li>
<li>Güzel edep kötü soyu örter.</li>
<li>Galibiyetin tadı sabrın acısını yok eder.</li>
<li>Övgünün en değerlisi, olgun ve faziletli kişilerden gelendir.</li>
<li>Nefsin devası hırsın imhasıdır.</li>
<li>Öyle zaman olur ki susmak konuşmaktan daha etkileyicidir.</li>
<li>Zararına çalışanlar çoktur.</li>
<li>Âlimin küçücük günahı geminin yara alması gibidir, hem kendi batar hem de diğerlerini batırır.</li>
<li>Âlimin zühdü hidayet, cahilin zühdü dalalettir.</li>
<li>Dostun ziyareti muhabbeti tazeler.</li>
<li>Makam sarhoşluğu şarap sarhoşluğundan fenadır.</li>
<li>Zayıfların silahı şikâyettir.</li>
<li>Alçakların silahı fena sözleridir.</li>
<li>Kalbi gaflet içinde bulunanın kulağının duyması fayda etmez.</li>
<li>Kötülüğünü herkesin görmesinden çekinmeyen adam insanların en kötüsüdür.</li>
<li>İşlerin en kötüsü adaletten uzak olandır.</li>
<li>İşlerin en kötüsü kötülüğe en yakın olandır.</li>
<li>Huzurlu geçim kanaatle kaynaşmaktadır.</li>
<li>Hür kişilerin gönülleri bolluk, bereket ve nur kaynağıdır.</li>
<li>Nefsine galip gelip de arzularına hâkim olana ne mutlu.</li>
<li>Eğrinin gölgesi de eğri olur.</li>
<li>Âlimin zannı cahilin kesin bilgisinden daha isabetlidir.</li>
<li>Akrabanın düşmanlığı akrebin sokmasından daha çok acı verir.</li>
<li>İnsanın yüceliği kanaatte gizlidir.</li>
<li>İlmin son noktası insanın kendini bilmesidir.</li>
<li>İnsanın zihin açıklığı asaletine delildir.</li>
<li>Görme eksikliği, basiret eksikliğinden iyidir.</li>
<li>İstişare doğru yolun taa kendisidir.</li>
<li>Ahmağın kalbi ağzında, akıllının dili kalbindedir.</li>
<li>Az ateş çok odunu yaktığı gibi az hakikat de çok bâtılı kovar.</li>
<li>İnsanın sözü kalbinin özüdür.</li>
<li>Ölümden daha güzel vâiz olmaz.</li>
<li>İnsanın sözü aklının ölçüsüdür.</li>
<li>Söyleyene değil söylenene bak.</li>
<li>Nefsini bilen rabbini bilir.</li>
<li>Halka değer veren yücelir, küçümseyen hor olur.</li>
<li>Akıllı ile istişare eden kazanır, kendi görüşünde ısrar eden kaybeder.</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Dört Raşid Halifeden Özlü Sözler</strong>, Mütercim: İdris Güzelyurt, Editör: Fethi Güngör, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 106 s.</li>
<li>Rif’at el-Manastırî; <strong>el-Kelimâtu’l-Hikemiyye mine’l-Hulefâi’r-Râşidîn</strong>, Matbaatü İhweti “Maruni”, Haleb 1327, 98 s.</li>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Dört Halifeden İnciler</strong>, Hazırlayan: İdris Güzelyurt, Editör: Osman Koca, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 144 s.</li>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Hazîne-i Hikemiyyat: Cevâhir-i Çehar Yâr ve Emsâl-i Kibâr</strong>, Matbaa-i İhwet-i “Maruni”, Haleb 1327, 98 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TÜRKİYE VE YAKLAŞAN KAÇINILMAZ SAVAŞ (II)</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Sep 2018 10:03:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALEVİ-SÜNNİ ÇATIŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[BAASÇILAR]]></category>
		<category><![CDATA[BEYAZ ÖKÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[CONDOLEEZZA RICE]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ (IŞİD)]]></category>
		<category><![CDATA[FATİH SULTAN MEHMET]]></category>
		<category><![CDATA[FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. HALİD]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İRAN İSLAM DEVRİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSRAİL BÜYÜKELÇİLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[KEMAL SELMAN]]></category>
		<category><![CDATA[KÜRT MİLİSLER]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[NÂSIRCILAR]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[SAFEVİ]]></category>
		<category><![CDATA[SELAHADDİN EYYÜBİ]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tahran]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİYE-SURİYE SINIRI]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇ ÖKÜZ HİKÂYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[WASHINGTON POST]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ ORTADOĞU PROJESİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=754</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla 2016 yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım: Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla <strong>2016</strong> yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek</strong></p>
<p>Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı sözler olarak değerlendirecektir. Ama ne yazık ki, bu tespitlerim gerçeğin tâ kendisidir.  İsterseniz Türkiye’nin çevresinde -özellikle Suriye ve Irak’ta- neler olup bittiğine bir bakalım. Bu iki büyük Arap ülkesinin taksim planı çoktan başlamış bile. Bu aşamada istenen şey, Türkiye’yi -istikrarsızlaştırmak amacıyla- düşman ülkeciklerle çepeçevre kuşatmaktır. Bu ise Türkiye’yi bölme projesinin ilk adımıdır.</p>
<p>Buyurun beraberce tahayyül edelim: Türkiye-Suriye sınırı boyunca <strong>üç devletçik</strong> kurulacak olsa durum ne olur? Kürt devletçiği, Daiş (Işid) devletçiği ve İran tarafından yönlendirilen, başkenti Halep olan bir Safevi devletçiği… Böyle bir yapılanma, Irak’taki muadillerinin bir uzantısı şeklinde gelişebilir. Nitekim Irak’ın güneyinde Safevi devleti, kuzeyinde ise Kürt devleti kurularak merkezi de dilediği gibi at koşturması için Sünni Daiş örgütüne verilmek istenmektedir. Onlar çok iyi bilmektedir ki bölgede kurulmak istenen tüm bu devletçiklerin, Türkiye’de yaşayan, tüm vatandaşlık haklarından serbestçe yararlanan <strong>destekçileri</strong> mevcuttur. Evet, Türkiye benzersiz bir demografik yapıya sahiptir. Ancak ülkenin bu özelliği taksim planlarına hizmet edebilecek son derece yüksek bir riski de bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye-İran Savaşına Sürüklenmekten Korunabilmek</strong></p>
<p>Tarih kendini tekrar edecek ve Osmanlı-Safevi savaşı kaçınılmaz olarak tekrar gelecektir. Ancak bu sefer son derece şiddetli ve ziyadesiyle acı verici olacaktır.</p>
<p>Amerika ve Avrupa, en sadık takipçilerini -İran Şahı’nı kastediyorum- kurban vermiştir. Bu fedakârlık aslâ tesadüfi değildi. Aksine, Osmanlı-Safevi çatışmasının bölgeye geri gelmesi için büyük bir özenle hazırlanmış bir planın gereğiydi. Kimse bana, -Şahlar Şahı’nın tahtının enkazı üzerinde Safevi yönetimini devralması için- Humeyni’yi Fransa’dan İran’a taşıyan uçağın, Batı Siyonizminin rızası ve muvafakati olmadan Paris semalarında uçtuğunu söylemesin. Emperyalist yayılmacı hayalleriyle birlikte İran’daki Safevi devletinin geri dönüşü, İran Şahı’nın orada burada Amerika ve Batı’ya sunmuş olduğu hizmetlerden çok daha büyük öneme sahipti. Fiilen gerçekleşen işte budur.</p>
<p>İran’da “İslam devrimi” diye adlandırılan olay, -milliyetçilerin vehimlerinden, Baasçıların yalanlarından, Nâsırcıların hayal kırıklıklarından ve Komünistlerin acımasızlığından bunalmış olan- çok sayıda Arap aydınını aldatmıştı. Bu yüzden devrimi olanca güçleriyle desteklemişler, bunu kurtuluş olarak görmüşlerdi. Zira Tahran’ın göbeğindeki İsrail Büyükelçiliğinin söküp atıldığını<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, buna mukabil Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ait ofislerin açıldığını görünce yeni bir şafağın eşiğinde oldukları zehabına kapılmışlardı.</p>
<p>Ama ne yazık ki, gecikmeli de olsa bu devrimin Arap dünyasına nüfuz etmek için bir Truva atı olduğunu ve Safevi Fars İmparatorluğu rüyasını gerçekleştirmek arzusuyla böyle davrandıklarını keşfettiler. Şii mezhebinin bu amaca ulaşmak için bir geçiş köprüsü olarak kullandığını anladılar. Asıl büyük felaketin ise Arap’ın Arap kardeşini İran hançeriyle öldürdüğü iç savaşlarla Arap toplumunun <strong>sosyal dokusunun parçalanması</strong> olduğunu idrak ettiler.</p>
<p>Nihayetinde Humeyni’nin tekrar tekrar vurguladığı ve ‘Filistin davasına sahip çıkmayan bir İran dış politikasının hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayacağı’ yönünde takipçilerine sürekli hatırlattığı sözün anlamını da iyice kavramış oldular.</p>
<p>Çizilen proje, tüm bölgeyi bütün zenginlikleriyle birlikte üçüncüsü olmayan iki özel gücün önünde boyun eğdirmek ya da üçüncüsü olmayan ve kotarılmak üzere olan bu iki imparatorluğa bütünüyle aktarmaktır. Bunlar, Siyonist İmparatorluğu ile Fars Safevi İmparatorluğu’dur. Bu projenin uygulanmasının önündeki tek engel ise Türkiye’dir.</p>
<p>Türkiye; hacmi, konumu ve uzun bir süredir Müslümanların birliğini sağlayan tarihiyle, bu projenin hayata geçirilmesinde büyük bir engel oluşturmaktadır. İşte bu nedenle Türkiye bölünerek -aynen Arap ülkeleri gibi- hiçbir gücü ve etkinliği olmayan devletçiklere dönüştürülmelidir!</p>
<p><strong>Yıkım Projesinin İlk ve Son Hedefinin Türkiye Olduğunu Görebilmek </strong></p>
<p>Condoleezza Rice’ın duyurduğu “Yeni Ortadoğu Projesi”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> (Allah ebediyen akim kılsın), esasen bir yıkım projesidir. Bu projenin ilk ve son hedefi Türkiye’dir. Ancak Türkiye’yi bölmek hiç de kolay sonuçlandırılacak bir iş değildir. İşte bu yüzden zayıf olanlardan başladılar. Bunu Sudan, Irak, Libya ve Yemen’de açıkça gördük. Şimdi sıranın Suriye’de olduğunu görüyoruz. Projenin ilk aşaması budur. İkinci aşaması ise Suudi Arabistan ve Mısır’ı da kapsayacaktır. Böylelikle projenin, Türkiye’yi bölmeye yeltenecekleri üçüncü ve son aşaması için şartlar hazırlanmış olacaktır.</p>
<p>Birinci ve ikinci aşamalar esnasında, Türkiye’de türlü türlü fitne ateşleri tutuşturmak ve Türk siyaset sahnesinde safları darmadağın etmek için siyasetçilerden uşaklar satın almak; -uzun zaman Türkiye’nin bağrını ateşle dağlayan askerî darbe düzeneğini yeniden kuramadıklarından- büyük önem kazanmaktadır. Kendi ürünleri olan Daiş (Işid) bu aşamada önemli bir rol oynayacak ve Türkiye’nin ülke içi istikrarını şiddetle sarsmak için mızrak ucu olarak kullanılacaktır. Böylece halk, hükümetlerinin zayıf olduğuna ve kendilerini Daiş’in terör eylemlerinden korumaya muktedir olmadığına <strong>ikna edilmek</strong> istenecektir.</p>
<p>Bütün bunlardan çok daha tehlikeli olanıysa Türkiye aleyhine iki ayrı cephede kurgulanan <strong>silahlı çatışmalar</strong>dır. Birinci cephe Kürtlerden gelecek silahlı saldırılardır ki bu zaten yıllardır mevcuttur. Ancak Suriye’nin kuzeyinde bir devletçiğe kavuşacak olurlarsa çok daha şiddetli saldırılar düzenleyeceklerdir. Nitekim bugün, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt milislerin genel olarak Amerika ile Batı’dan özellikle de İsrail’den ne kadar büyük destek aldıkları kimse için meçhul değildir.</p>
<p><strong>Alevi-Sünni Çatışmasına Zinhar Mahal Vermemek</strong></p>
<p>İkinci cepheye gelince; bu cephe Türkiye Alevileri adına açılacaktır. Onlar da Suriye’nin güneyinde ve güneybatısında kurulacağı vehmedilen ve başkenti Halep olacağı varsayılan bir Safevi devletçik tarafından desteklenme sözüyle aldatılmaktadır. Bu açıklama bize, günümüzde Safevi İran’ın Halep’i ele geçirmek için çok çeşitli araçlara başvurmasını ve on binlerce devrim muhafızı ile ordu mensubu üst düzey subaylarını bu ulu kente neden yönlendirdiğini izah etmektedir.  Bütün bunlar, Rus savaş uçakları ve güya Daiş ile savaştığını iddia eden Batı İttifakı uçakları tarafından kollanmakta ve olayların üstü kapatılmaktadır.</p>
<p>Bu satırların yazıldığı tarihte (2016 yılı başında) Rus savaş uçakları Halep şehrine sekiz binden fazla sorti yaparak yüzlerce sivilin ölmesine ve on binlerce insanın yerinden edilmesine yol açmıştır. Nüfusun topraklarından ve evlerinden uzaklaşmaya zorlanarak etnik temizlik yapılması, planlanan stratejinin önemli bir parçasıdır. Nitekim (kurulması hayal edilen) küçük bir Safevi devleti ne Suriye’de ne de Irak’ta demografik değişime yol açamayacaktır. İşte bu yüzdendir ki gerek Suriye’den gerekse Irak’tan uzaklaştırılan sığınmacıların yüzde 97’sinin Sünnilerden oluştuğunu son derece bariz bir şekilde görmekteyiz.</p>
<p>Peki onların gözünde <strong>kimdir bu Sünniler</strong>?</p>
<p>Sünniler İslam’ın müntesipleridir. Doğusundan batısına kadar tüm yeryüzüne hükmeden Hz. Ömer, Hz. Halid, Selahaddin Eyyübi ve Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıdır onlar. İşte bu yüzden darmadağın edilmeleri vaciptir(!).</p>
<p>Onlar, Ehl-i Sünnet’i köklerinden büsbütün koparmak istiyorlar. Onların bir dine veya anavatana, hatta bir kabileye aidiyetini istemiyorlar. Dünyanın dört bir tarafına dağılmalarını ve yöre halklarının kültürleri içinde erimelerini, böylece önderlerinin önlerine düşerek yönetemeyecekleri bir yapıya dönüşmelerini istiyorlar. İşte bu yüzden Yüce Allah’tan sonra Ehl-i Sünnet’in son umudunun Türkiye olduğunu söylüyorum.</p>
<p>Araplar olarak bizim bu gerçeği iş işten geçmeden önce fark etmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde bunun sonuçları ziyadesiyle vahim olacaktır. Ondan sonra hepimiz ağlayarak ve lisan-ı hâl ile hep bir ağızdan şunu söylemek zorunda kalacağız: “Esasen ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”</p>
<p><strong>Düşmana Kanarak Dostunu Satmamak</strong></p>
<p>(Burada bir parantez açıp Kemal Selman’ın kitapçığından yaptığımız çeviriye ara vererek Araplar arasında çok yaygın olan bu son sözün ne anlama geldiğine değinmekte yarar görüyorum:</p>
<p>Hz. Ali’ye (r) nispet edilen ve üç öküzün hikâyesi üzerinden -tefrikaya düşmenin ve düşmana kanarak dostunu satmanın hazin neticeleri konusunda- bize verilen uyarı mesajını şu şekilde Türkçeleştirmemiz mümkündür:</p>
<p>Emîrülmüminîn İmam Ali (r) arkadaşlarıyla oturmuş, Hz. Osman’la ilgili bazı anılarını aktarıyor, onun toplumdaki konumundan bahsediyormuş. Sonra sözü onun şehâdetine getirerek;</p>
<p>“– Benim, sizin ve Osman’ın durumu neye benziyor, biliyor musunuz?” diye sormuş ve şu temsili anlatmaya başlamış:</p>
<p>Sık ağaçlı bir ormanda üç öküz birlikte yaşarmış. Birisi siyah, diğeri beyaz, öbürü de kırmızı renkliymiş. Ormanda bir de aslan varmış. Ancak, birlikte hareket ettikleri ve dayanıştıkları için öküzleri yemeye gücü yetmiyormuş. Bir gün beyaz öküzün uzaklaştığı anı fırsat bilerek siyah öküzle kırmızı öküze gelip demiş ki:</p>
<p>“– Bu ormanda bizi diğer hayvanlara farkettiren işte şu beyaz öküzdür! Onun rengi açık olduğu için hemen dikkat çekiyor ve bizi tehlikeye atıyor! Müsaadenizle onu ben yiyeyim. Böylece orman hem benim hem de sizin için daha emin bir yer haline gelir.” İki öküz birden;</p>
<p>“– Öyleyse, buyur ye, o senindir.” demişler. Aslan da beyaz öküzü bir güzel yemiş. Çok geçmeden yine gelmiş ve kırmızı öküze demiş ki;</p>
<p>“– Şu siyah öküz de ormanda bizi diğer hayvanlara karşı ele veriyor! Çünkü onun rengi hemen dikkat çekiyor! Oysa benimle senin rengin öyle değil. Onu yememe müsaade edersen orman bizim için çok daha emniyetli hale gelir, birlikte yaşar gideriz.” O da:</p>
<p>“– Buyur o halde, ye!” demiş. Böylece aslan siyah öküzü de yemiş. Bir müddet sonra aslan kırmızı öküzün yanına gelip şöyle haykırmış:</p>
<p>“– Sıra sana geldi! Şimdi de seni yiyeceğim!” Kırmızı öküz şöyle yakarmış:</p>
<p>“– Tamam. Ama bana müsaade et, üç defa böğüreyim.” Aslan;</p>
<p>“– Tamam. Dilediğince böğür.” demiş. Kırmızı öküz avazı çıktığı kadar böğürerek üç kez şöyle demiş:</p>
<p>“– Aman dikkat! Aslında ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Devam edecek… </em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> 4 Kasım 1979 tarihinde, ülkeden kaçan devrik İran Şahı Pehlevi’nin ABD’ye kabulünü protesto eden bir grup öğrenci, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni basarak çalışanları rehin almıştı. 444 gün süren rehine krizi, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin sona ermesine yol açmıştı. Tahran’da her sene 4 Kasım günü ‘casusluk yuvası’ diye tanımladıkları eski Amerikan Büyükelçiliği binası önünde gösteriler düzenlenmeye devam etmektedir. (F. Güngör).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Amerika’da güvenlikten sorumlu başkan danışmanlığı, dışişleri bakanlığı vb. üst düzey görevler üstlenmiş olan Dr. Condoleezza Rice, 07.08.2003 tarihli Washington Post gazetesinde yayımlanan ve Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu iddia ettiği “Transforming The Middle East (Ortadoğu’yu Dönüştürmek)” başlıklı yazısında Yeni Ortadoğu Projesi’nin amaçlarını şu şekilde özetlemişti: Kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek, Ortadoğu bölgesini kontrol altında tutmak, petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetimini sağlamak, İsrail’in güvenliğini garanti etmek, Avrupa Birliği ülkeleriyle Çin ve Japonya’yı bölgenin kaynaklarından uzak tutmak, bölgenin tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmak, İslâmî terör (!) faaliyetlerini önlemek… (F. Güngör).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞÛRANIN TARİHTEKİ YAPICI İŞLEVİNİ HATIRLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Oct 2017 09:22:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah b. Zübeyr]]></category>
		<category><![CDATA[AtinaIspartamâna]]></category>
		<category><![CDATA[âyan]]></category>
		<category><![CDATA[Bağlarbaşı Kültür Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[Encümen-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs Emevîleri]]></category>
		<category><![CDATA[eşraf]]></category>
		<category><![CDATA[Hafsî sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Halife Mansûr]]></category>
		<category><![CDATA[Hârûn]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hilal Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hasan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[idarîsiyasî]]></category>
		<category><![CDATA[İfk olayı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[kabile reisleri]]></category>
		<category><![CDATA[kumandanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlikî fakihleri]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Meşveret]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[MekkeEski Türk devletlerihıristiyanlarKatolikRomasenatomeclisRoma]]></category>
		<category><![CDATA[meşûremüşâvereistişâreMeşveretşevrİslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Muâviye b. Ebû Süfyân]]></category>
		<category><![CDATA[Murâbıt sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer b. Abdülazîz]]></category>
		<category><![CDATA[PalmiraDârünnedve]]></category>
		<category><![CDATA[Raşid Gannuşi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Sebe Kraliçesi Belkıs]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[şûra yöntemi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ-yı Kübrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Üsâme b. Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[yöneticiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=572</guid>

					<description><![CDATA[20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın şûrayı merkeze alan bir din olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20 Ekim 2017 Cuma günü Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 7 Hilal Derneği tarafından düzenlenen “Uluslarüstü İstanbul Konuşmaları’nın bu ayki konuğu olan Raşid Gannuşi; “Müslüman Gençliğin Modern Dünya ile İmtihanı” konulu konferansında, İslam’ın <u>şûrayı merkeze alan bir din</u> olduğunu hatırlatarak İslam ümmetinin problemlerini çözmeye yönelik faaliyetlere odaklanmamızı, haram olan zulmün ve diktatörlüğün bertaraf edilerek hak ve adaletin ikamesi için silahla değil aklımızla cihat etmemiz gerektiğini hatırlattı. Biz de bu büyük düşünürümüzün izinden giderek bu haftaki yazımızda şûranın tarih boyunca nasıl yapıcı/inşa edici bir işlev üstlendiğini hatırlatmak istedik.</p>
<p>Çok katmanlı müzmin sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin tarihte nasıl kurumsallaştığını ve ne gibi işlevler gördüğünü Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Danışma yöntemiyle sorunu açığa çıkarmak ve en isabetli çözümü ortak akılla belirlemek</strong></p>
<p>“Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki <strong><em>şûrâ</em></strong>; fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde <u>yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere </u><strong><u>danışıp</u></strong><u> onların eğilimlerini göz önünde bulundurması</u>nı ifade eder. Şûra ile aynı kökten (<em>şevr</em>) türeyen birçok kelimenin “bir şeyi bulunduğu yerden alma ve <u>açığa çıkarıp görünür hâle getirme</u>” mânasında birleştiği, özellikle balın kovandan çıkarılması işini anlatmak için bu kökten gelen kelimelerin kullanıldığı ve danışma işinin de bir meselede isabetli karara varabilmek amacıyla kişilerin fikirlerinin açığa çıkmasını sağlamaktan ibaret olduğu dikkate alındığında şûranın terim anlamıyla kök anlamı arasında <u>semantik ilişki</u>nin bulunduğu söylenebilir. <em>Meşveret, meşûre, müşâvere, istişâre </em>ve <em>teşâvür</em> de <em>şûrâ</em> ile aynı anlamdadır. Şûra kelimesi ayrıca “üzerinde ortaklaşa görüş beyan edilen iş” mânasına geldiği gibi görüş bildiren kimseler topluluğunu (<em>ehlü’ş-şûrâ</em>) belirtmek için de kullanılmaktadır (s.230).</p>
<p>Uygulanma biçimi ve ölçüsü değişmekle birlikte <strong>yöneten-yönetilen</strong> ayrışmasının ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren hemen bütün toplumlarca bilinen şûra yönteminin en eski örnekleri arasında yer alan eski Yunan şehir devletlerindeki uygulamalar siyaset biliminde özel ilgiye konu olmuştur. Zira bunların en önemlileri olan <strong>Isparta ve Atina</strong>’da siyasî iktidar çeşitli seviyelerde <strong>meclisler</strong> yoluyla ve paylaşılarak kullanılmaktaydı. <strong>Roma</strong> devlet düzeni içinde başta <strong>senato</strong> olmak üzere her dönemde yasama, yürütme ve yargılama alanlarında ya da bazı yöneticilerin seçiminde istişarî veya bağlayıcı yetkileri olan çeşitli meclislere yer verilmiştir. İslâm öncesi dönemde bilhassa Katolik hıristiyanlarda bir kısım dinî meselelerin tartışılıp çözüme bağlanması için yüksek düzeyde din adamlarının “konsil” adı verilen toplantıları da bir tür şûra kabul edilebilir…</p>
<p>Eski Türk devletlerinde hükümdarların çok sayıda danışman bulundurduğu ve birer danışma kurumu olarak kurultayların düzenlendiği bilinmektedir. İslâm öncesi dönemde Araplar da gerek kurdukları krallıkların gerekse şehir devletlerinin ve aşiretlerin yönetiminde şûra yöntemine başvurmuştur… Araplarda kabile reisi, kabileyi ilgilendiren meselelerde aşiret şeyhleriyle kabile meclisine danışıp karar vermekle yükümlüydü. Mekke’nin siyasî ve idarî işleri Dârünnedve’den yürütülüyordu… Palmira’da da (Tedmür) benzer bir meclis vardı.” (s.230).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın emrine ve Rasulullah’ın örnekliğine uygun bir şûra modeli oluşturabilmek</strong></p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’in 42. sûresi Şûrâ adını taşıdığı gibi bu sûrenin 38. âyetinde <em>şûrâ</em> kelimesi geçmekte, ayrıca iki âyette aynı kökten türeyen “<em>teşâvür</em>” (2:233) ve “<em>şâvir</em>” (3:159) kelimeleri yer almaktadır. Bunlardan “karşılıklı danışma” anlamındaki <em>teşâvür</em>, çocuğun iki yıl dolmadan sütten kesilmesine eşlerin karşılıklı istişare ile karar verebileceklerini belirtmektedir. Ailevî bir meselede bile istişarenin emredilip eşlerin karara eşit düzeyde katılmasının aranması, ortak sorumluluk gerektiren konularda <u>tek taraflı iradeye dayalı uygulamanın uygun görülmediği</u>ni vurgulamaktadır (s.231).</p>
<p><em>Şâvir</em> kelimesini içeren âyette Hz. Peygamber’e iş hususunda müminlerle <strong>istişare</strong> etmesi <strong>emredilmiştir</strong>. Bu ifadeyle ilgili yorumlardan birinde esasen Resûl-i Ekrem’in danışmaya ihtiyacı bulunmadığı, ancak bu emirle kendileriyle istişare ederek müminlere değer verdiğini göstermesinin, böylece onların ihlâs ve itaatlerinin artıp güçlenmesinin amaçlandığı ileri sürülmektedir. Bir diğer yaklaşım müşavereyi Resûlullah’ın müslüman topluma <strong>örnek olma</strong> konumuyla açıklamaktadır. Daha dikkate değer bir görüş ise söz konusu müşavere emrini, Hz. Peygamber’in akıl yönünden üstünlüğünü teslim etmekle birlikte, onun dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip bulunmadığı ve <u>başkalarının fikir ve birikimlerinden de yararlanma</u>ya ihtiyaç duyabileceği biçiminde yorumlanmaktadır.</p>
<p>Şûra kelimesinin geçtiği âyet, “<em>Onların işleri aralarında şûra iledir</em>.” biçiminde bildirmeli (<em>ihbârî</em>) önerme yapısında sevk edilip ilk müslüman toplum bakımından bir <strong>övgü</strong> anlamı taşımakla birlikte âyetin aynı zamanda sonraki müslüman toplumlara yönelik bir <strong>istek</strong> öngördüğü, dolayısıyla şûranın müslüman toplumun bir <strong>karar alma yöntemi</strong> olarak belirtildiği açıktır. Şûranın müslümanların diğer temel nitelikleri (iman etme, namaz kılma, infakta bulunma ve zulmü engelleme) arasında zikredilmesi ve bu âyetin yer aldığı sûreye “<em>Şûrâ</em>” adının verilmesi de <u>şûraya atfedilen önem</u>in göstergesidir.</p>
<p>Öte yandan birçok âyette şûra kelimesi kullanılmadan <u>danışmanın önemi</u>ne dikkat çekilmektedir. Meselâ <strong>Hz. Mûsâ</strong>’nın, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi <strong>Hârûn</strong>’un kendisine yardımcı yapılması ve işine ortak edilmesi yönündeki duası (20:29-32), klasik literatürde devlet başkanının kendisiyle istişare edeceği “tefvîz veziri” tayininin meşruiyetini açıklama bağlamında değerlendirilmiştir. Bir diğer âyette ise <strong>Hz. Süleyman</strong>’ın kendisine itaat etmelerini isteyen mektubunu aldığında Sebe Kraliçesi <strong>Belkıs</strong>’ın halkın temsilcisi konumundaki kişilerden nasıl davranması gerektiği hususunda <u>görüşlerinin sorulduğu</u> bildirilmekte ve onların görüşlerini almadan hiçbir önemli meseleyi karara bağlamadığı yolundaki sözü nakledilmektedir (27:28-33). Bu olay, tarihsel süreç dikkate alındığında <u>iktidarın kullanımına toplumun temsilcilerinin katılması</u> hususunda önemli bir aşamaya işaret etmektedir.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devlet yönetiminde şûra yöntemini kurumsallaştırmak ve işlevsel kılmak </strong></p>
<p>“Hadislerde <em>şûra, meşveret, meşûre, istişare</em> ve <em>teşâvür</em> gibi kelimeler sözlük anlamlarıyla sıkça geçmektedir. Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından <strong>doğru karar almanın gerekli bir yöntemi</strong>” diye tanımlanmıştır (Tirmizî, “Fiten” 78). Hz. Peygamber müslümanlara şûrayı <strong>emrettiği</strong> gibi kendisinin de genel ya da özel işlerde ashabı ile görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem, ilk müslüman toplumun var olma mücadelesinde belirleyici önemdeki her kararı ashabı ile istişare ederek almıştır. Bunlar arasında Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının çeşitli aşamaları, Bey‘atürrıdvân ve Hudeybiye Antlaşması örnek verilebilir.</p>
<p>Hicretin 3. yılında (m.625) Kureyş’in savaşmak için Medine’ye yöneldiği öğrenilince <strong>Hz. Peygamber</strong>, Medine’de kalınıp savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını daha yerinde bulan çoğunluğun görüşüne uymuş ve savaş Uhud’da gerçekleşmiştir. Hudeybiye’de yapılan antlaşma sebebiyle hayal kırıklığı ve büyük üzüntü yaşayan sahâbîlerin Resûlullah’ın üç defa emretmesine rağmen kurbanlarını kesip tıraş olmak için kalkmamaları üzerine <u>eşi Ümmü Seleme ile konuşup tavsiyesine uyması</u> da belirtilmesi gereken ilginç bir örnektir. Mescide minber inşa edilmesi ve insanların namaza hangi usulle çağrılacağı gibi ibadetle ilgili bazı konularda da ashabı ile istişare eden Resûl-i Ekrem’in İfk olayında Hz. Ali ile Üsâme b. Zeyd’i çağırıp onların fikirlerini alması da onun istişare hususunda kişisel ya da toplumsal iş ayırımı yapmadığını gösterir. Ebû Hüreyre de Hz. Peygamber kadar <strong>istişareye önem veren bir kimse</strong> görmediğini söylemiştir (Tirmizî, Cihâd 35).</p>
<p>Hulefâ-yi Râşidîn halife/imam seçimi, vali tayini ve savaşa karar verilmesi gibi kuralları bilinen, fakat kişiye ya da olaya göre karara bağlanması gereken işlerle Kitap ve Sünnet’te hükmü bulunmayan toplumsal <strong>sorunların çözümünde</strong> Resûlullah’ı takip ederek <strong>şûra yöntemi</strong>ne uygun davranmıştır. Hz. Ebû Bekir’e biat edilmesi, dinden dönen ve zekât vermeyi reddeden kabile ve topluluklara savaş açılması, Kur’an’ın cem‘i ve Hz. Ömer’in halife olarak belirlenmesi <strong>Hz. Ebû Bekir</strong> döneminde <u>istişare yoluyla alınan önemli kararların örnekleri</u>ndendir (s.231).</p>
<p><strong>Hz. Ömer</strong> devlet teşkilâtının oluşturulması yanında yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin konularda sahâbenin önde gelenleriyle istişare etmiş, <strong>kararlar</strong> ancak <u>ortak bir yaklaşıma ulaşıldıktan ya da en azından ağırlıklı görüşün ortaya çıkmasından sonra yürürlüğe konulmuştur</u>. Hz. Ömer’in ashabın ileri gelenlerine Medine’nin uzağındaki yerlere yerleşme izni vermemesinin en önemli gerekçelerinden biri devlet yönetiminde şûra yöntemini <u>işlevsel</u> kılmaktı. Daha sonra sahâbenin başka merkezlere dağılmasıyla ortaya çıkan politik kargaşa onun bu öngörüsünün isabetini kanıtlamaktadır.</p>
<p>Ayrıca sahâbe dönemi icmâ örneklerinin ortaya çıkışında ve klasik icmâ teorisinin meydana gelişinde Hz. Ömer’in <strong>şûraya dayalı yönetim anlayışı</strong>nın ve bu usulle gerçekleştirdiği yasal düzenlemelerin etkili olduğu muhakkaktır. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifenin seçimi için oluşturduğu altı kişilik heyet İslâm tarihinde “<em>ehlü’ş-şûrâ/ashâbü’ş-şûrâ</em>” diye anılmış, bu heyetin seçilmesi ve çalışma şekli “<em>emrü’ş-şûrâ</em>” adıyla anılır olmuştur.</p>
<p><strong>Hz. Osman</strong>’ın ve Hz. Ali’nin hilâfetinde de <u>şûraya ilke düzeyinde bağlı kalındığı</u> söylenebilir. Meselâ Abdullah b. Sa’d, İfrîkıye’nin fethi için kendisine mektup yazınca Hz. Osman yanında bulunan ashabın ileri gelenlerine konuyu danışmış, 30 (650) yılında Kur’an’ın farklı şekillerde okunmasını ve tahrifini önlemek için Hafsa nezdinde bulunan nüshadan istinsah edilip bazı beldelere gönderilmesi meselesini ashabın önde gelenlerini bir araya getirip karara bağlamış, 34’te (654) fitne olayları başladığında bölge valilerini çağırıp onlarla istişare etmiştir.</p>
<p>Hz. Osman’ın şehid edilmesi üzerine hilâfeti kabule zorlanan <strong>Hz. Ali</strong>, bu işin <u>şûranın görevi</u> olduğunu söylemesine rağmen daha kötü hadiseleri önlemek için görevi kabul etmek durumunda kalmış, o da zaman zaman önemli kararların alınmasında ashaptan yanında bulunanlara ve ileri gelenlere danışmıştır. Ancak bu iki halife döneminde ortaya çıkan politik ayrışmalarla birlikte <u>şûranın genel bir siyaset yöntemi niteliğini kaybettiği</u> ve <u>işlerin kişisel inisiyatiflere bırakıldığı</u> görülmektedir. <strong>Muâviye</strong> b. Ebû Süfyân’ın <strong>Hz. Hasan</strong> ile anlaşırken hilâfet meselesinin kendisinden sonra bir şûraya bırakılmasını kabul ettiği rivayet edilir. <strong>Abdullah b. Zübeyr</strong>, Hicaz’da halifeliğini ilân ettiğinde hilâfeti şûra esasına döndürmeyi vaat ediyordu.” (s.231).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam tarihi boyunca geliştirilen şûra kurumları tecrübesinden istifade edebilmek</strong></p>
<p>“İslâm tarihi boyunca müslümanlar tarafından kurulan devletlerde hükümdara danışmanlık yapan çeşitli kurul ve kurumlar oluşturularak meşveret usulü işletilmeye çalışılmakla birlikte şûra genellikle <u>yönetim merkezlerinde bulunan kimselerin katılımıyla sınırlı</u> kalmıştır. Bilhassa Emevîler’le başlayan süreçte şûranın toplumun önde gelenleri (kabile reisleri, <strong>eşraf</strong>, âyan), <strong>yöneticiler</strong> ve ordu <strong>kumandanlar</strong>ı ile ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle, birlikte ya da ayrı, genel ya da özel biçimde gerçekleştirilmiştir (s.232).</p>
<p><strong>Ömer b. Abdülazîz</strong> döneminde ise şûrada sadece ulemâ ve fukaha bulunmaktaydı… Halife <strong>Mansûr</strong>’un <u>istişareden sonra hükmedeceğini ifade etmesi</u> Abbâsîler zamanında da şûra fikrinin korunduğunu göstermektedir. Irak, Horasan ve Mısır gibi bölgelerde de şûra heyetleri kurulmuştur. Endülüs Emevîleri’nde bir tür kazâî şûra gelişmiştir… <strong>Endülüs</strong>’te mülûkü’t-tavâif zamanında ortaya çıkan “<em>meşyeha</em>” ve Mağrib ile Endülüs’te kullanılan “<em>mele’</em>” terimleri de bir tür danışma meclisini ifade etmektedir. Murâbıt sultanları şûrayı vazgeçilmez bir prensip haline getirmişlerdi. <strong>Yûsuf b. Taşfîn</strong> devlet adamları ve Mâlikî fakihleriyle istişare etmeden karar almazdı. Hafsî sultanları devlet işlerinde kendi seçtikleri şeyhülâzamın başkanlık ettiği, din âlimleri ve devlet adamları arasından seçilen on şeyhten oluşan ve “<em>tabakâtü’l-aşere</em>” adı verilen bir şûraya danışırdı… (s.232).</p>
<p>Türkler müslüman olduktan sonra, devlet işlerini danışma yoluyla yürütme geleneklerini (kengeş, kurultay) İslâm’ın şûra prensibiyle kaynaştırmış, Büyük Selçuklular’da Dîvân-ı A‘lâ, Osmanlılar’da farklı dönemlerde uygulanan Meclis-i Meşveret, Encümen-i Şûrâ, Meclis-i Şûrâ, Şûrâ-yı Kübrâ, Şûrâ-yı Devlet, padişahın huzurunda yapılan Şûrâ-yı Saltanat gibi şûra meclisi modelleri uygulamış ise de müslüman ülkelerinde meşrutiyet ya da cumhuriyet şeklinde yapılanan sistemler kuruluncaya kadar hukukî bakımdan <u>en üst yöneticinin yetkilerini sınırlayan</u>, herkes için <strong>bağlayıcı kararlar alabilen</strong> ve bütün ülkeyi temsil eden şûra mekanizmalarının oluşturulabildiği söylenemez.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suranin-tarihteki-yapici-islevini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YUSUF KARADÂVÎ’DEN  GENÇLİĞİN VAZİFELERİNİ DİNLEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yusuf-karadaviden-gencligin-vazifelerini-dinlemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yusuf-karadaviden-gencligin-vazifelerini-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2017 09:24:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Davet ve Fetva Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[bid’at-i hasene]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Müslüman Âlimler Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Fussilet 41:33]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Müslüman Gençliğin Vazifeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam için kenetlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’a davet etmek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ı doğru idrak etmek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ı hayata tatbik etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:3]]></category>
		<category><![CDATA[Sohta Sinan Eğitim ve Kültür Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Tirmizi]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibu’ş-Şebâbi’l-Müslim el-Yevm]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:108]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=447</guid>

					<description><![CDATA[“Allah&#8217;a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve “Elbette ben kayıtsız şartsız Allah&#8217;a teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 41:33). &#160; Sultanların âlimi değil, âlimlerin sultanı Yusuf el-Karadâvî, doksan yaşını doldurması vesilesiyle 9-10 Aralık 2016 tarihlerinde İstanbul’da adına tertip edilen vefa programına katıldı. Bu vesileyle Sohta Sinan Eğitim ve Kültür Vakfı’nda verdiği [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Allah&#8217;a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve “Elbette ben kayıtsız şartsız Allah&#8217;a teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”<br />
(Fussilet, 41:33).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sultanların âlimi değil, âlimlerin sultanı Yusuf el-Karadâvî, doksan yaşını doldurması vesilesiyle 9-10 Aralık 2016 tarihlerinde İstanbul’da adına tertip edilen vefa programına katıldı. Bu vesileyle Sohta Sinan Eğitim ve Kültür Vakfı’nda verdiği konferansın çevirmenliğini üstlenmekten şeref duyduğum asırlık çınar, gençlerin, özellikle genç kızların ilimle iştigal etmesinden büyük memnuniyet duyduğunu söyledi. İlerlemiş yaşına rağmen, Dünya Müslüman Âlimler Birliği ile Avrupa Davet ve Fetva Meclisi başkanlıklarını yürüten Karadâvî, tarihte ve günümüzde üstlendiği misyonuyla Türkiye’nin İslam dünyasının medar-ı iftiharı olduğunu ifade etti.</p>
<p>Bölük pörçük hale getirilerek mağlup edilmiş İslam âleminin artık bir araya gelerek “dengeli ümmet” olduğunu göstermesi ve “insanlığa tanık olma” görevini ifa etmesi gerektiğini hatırlatan Karadâvî, bütün insanlık ile iyi ilişkiler geliştirmemizin, inanç, ibadet, hukuk, siyaset gibi temel sosyal alanlarda İslam’ın ne kadar dengeli ilkeler getirdiğini insanlığa anlatmamızın önemine dikkat çekti. Bu vesileyle üstadın son çıkan eserini tanıtmakta yarar görüyorum.</p>
<p>Allâme Yusuf el-Karadâvî’nin “Günümüzde Müslüman Gençliğin Vazifeleri” isimli eseri Ekim 2016’da “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Beyan Yayınları’nın 657. kitabı olarak yayımlandı. İkinci kısmı Batı toplumlarında yaşayan Müslüman gençlere yönelik nasihatlerden oluşan kitabın günümüz Müslüman gençliğine hitap eden ilk kısmını özetle iktibas ederek dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Büyük Davaları Omuzlayanların Gençler Olduğunu Fark Etmek</strong></p>
<p><strong> </strong>“… Gençler, ömrün dolup taşan kuvvet ve dinçlik dönemini temsil eder. Gençlik dönemi verimlilik, gayret ve yükleri omuzlama dönemidir. İşte bu yüzdendir ki, İslam’ın ilk döneminde daveti sırtlayanlar gençler idi (s.9).</p>
<p>Yükselişlerin ve davetlerin yükünü omuzlayan daima gençler olmuştur. Allah Rasulü’nün ilk ashâbı da gençlerdi. Yaşça en büyük sahabi Hz. Ebu Bekir (r) İslam’a girdiği gün otuz sekiz yaşındaydı. Hz. Ömer (r) ondan on yaş küçüktü. Hz. Ali (r) ise Müslüman olduğunda henüz on yaşında bile değildi. Onlar gibi birçok sahabi sadece 12, 13, 14 ve 15 yaşlarında idiler.</p>
<p>Günümüz Müslüman gençlerinin omuzlarında büyük bir yük vardır. O da <u>kimliklerini keşfetmeleri</u>, kendilerini tanımaları, kim ve ne olduklarını bilmeleridir (s.19).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ı Doğru İdrak Etmeyi Temel Görev Bilmek</strong></p>
<p>“Günümüz Müslüman gençleri boyunlarının borcu olan şu dört görevi iyi öğrenmelidir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1. İslam’ı doğru idrak etmek</strong></p>
<p>“İlim amelden önce gelir. Müslüman genç İslam’ı hakkıyla idrak etmelidir. Zira insanlar İslam’dan olmayan şeyleri, İslam’a katarak ve onun değişmez ilkelerini çiğneyerek İslam’a zulmetmişlerdir. İslam’dan olmayan bir takım yabancı unsurlar İslam’a girerek onun güzelliğini ve berraklığını bozmuştur. Bidatler yayılmış, insanlar, ‘bid’at-i hasene’ adıyla Allah’ın kitabında indirmediği şeyleri İslam’dan kabul eder olmuştur!</p>
<p>Oysa Allah Rasulü (s), dinde ilaveyi yasaklamıştır. Nitekim ilaveyi kabul eden, eksilmeyi de kabul eder. ‘Kâmil’ olan ise ne ilaveyi kabul eder ne de eksilmeyi. Allah (c) dinini tamamlamıştır. Dolayısıyla kimseden dine ziyade yapmayı kabul etmez:</p>
<p>“Bugün <strong>dininizi</strong> sizin için <strong>kemâle erdirdim</strong> ve size olan nimetimi tamamladım ve İslam’ı (Allah&#8217;a teslimiyeti) sizin için din (hayat tarzı) olarak benimsedim.” (Mâide, 5/3).</p>
<p>Dine ziyade getirmek isteyen kişi, hâşâ Allah’ı düzeltiyor ve dinin nakıs olduğunu iddia ederek onu tamamlamak istiyor demektir! Bu sebeple Allah Rasulü (s); “Sonradan çıkarılan şeylere karşı dikkatli olun. Her bid’at sapıklıktır.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve “Kim bizim dinimizde olmayan bir şeyi yaparsa o reddedilir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> buyurarak bidati yasaklamıştır. Dinde bidat reddedilmiştir. İslam, dünya işlerinde yeniliği, din işlerinde ise tâbi olmayı zorunlu kılarak sınırda durmayı emreder.</p>
<p>Müslümanların gerileme, çöküş ve kaos asırları gelip çattığında vaziyet tersine çevrildi. Dünya işlerinde yeni icatlar vücuda getirmek yerine <u>dine icatlar getirildi</u>! Allah’ın Kitabı’nda indirmediği yeni icatlar ve tasarılar ortaya çıkıverdi. Geçmiş asırlarda insanlar, nasıl akîdede, muamelatta ve daha birçok alanda İslam’a yeni unsurlar ilave ettiyse, günümüzde de dinin ilke ve hükümleri gibi birçok unsur yine insanlar tarafından İslam’dan koparılarak uzaklaştırılıyor.</p>
<p>İslam’ı doğru idrak edebilmek için, İslam’ı saf kaynağından almak; Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü’nün sünnetine başvurarak, sahabe ve tabiûnun anlayışına uygun biçimde İslam’ı kavramak gerekir. Şaibeler İslam’a bulaşmadan ve onu kirletip bulanıklaştırmadan önceki ilk kaynaktan ders almaya özen göstermemiz gerekmektedir.</p>
<p>Hiç şüphesiz, Müslümanların farklı milletlere karışması ve insan doğasının kuralları gereği onlardan etkilenmeleri sonucu, israiliyat, zayıf rivâyetler, mevzu hadisler, abartmalar, uydurmalar ve sapkın fikirler gibi unsurlar İslam kültürünü kirletmiştir. Tüm bunları bilmemiz ve araştırmacı İslam âlimlerinden bu konuda bilgi almamız gerekmektedir. İmam Malik ne güzel söylemiş. Aynı ifade Atâ ve İbn Abbas’dan (ra) da rivâyet edilmiştir:</p>
<p>“Günahlardan korunmuş olan Rasulullah (s) dışındaki her ferdin sözüne itibar edilebilir, ama aynı zamanda terk de edilebilir.” (s.21-37).<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Aldanmamak İçin İslam’ı Saf Kaynağından Öğrenmek</strong></p>
<p>“… Harama düşmemek, başkasını helal dairesindeki husus ve davranışlardan alıkoymamak, mekruhu haram, küçük günahı büyük günah ya da tam tersi olarak göstermemek için İslam’ı saf kaynağından öğrenmek gerekir. Zira İslam, basiret üzere ayakta durması ve diğer dinlerin “Körü körüne iman et! Gözlerini yum ve beni takip et! Cehalet takvanın anasıdır!” anlayışından uzak olması hasebiyle, Müslüman için bu idrak şarttır:</p>
<p>“De ki: &#8220;Benim yolum budur: Ben <u>yalnızca Allah&#8217;a çağırıyorum</u>. Ben de bana uyan kimseler de (ne yaptığımızın) çok iyi bilincindeyiz; ki Allah&#8217;ın şanı pek yücedir ve ben O&#8217;na ait vasıfları başkasına yakıştıran müşriklerden değilim.” (Yusuf, 12:108).</p>
<p>Günümüz gençleri Muhammedî mesajın ve Muhammedî şahsiyetin muazzam yönlerini, Rasulullah’ın dünyaya neler getirdiğini bilmiyorlar. Batı’nın karanlıklarda yüzdüğü zamanlarda İslam’ın inşa ettiği Rabbani, insani, cihanşümul ve ahlaki etkenlerle bütünleşen İslam medeniyetini tanımıyorlar. İşte bu nedenle, dine ilişkin şüpheleri ortadan kaldırabilmek için İslam’ın doğru idrak edilmesi elzemdir.</p>
<p>Hakka batıl karıştıran sapıkların, İslam üzerinden sahtekârlık yapanların ve sîretinde olmayan şeyleri İslam’ın peygamberine isnat eden iftiracıların yalanlarından peydahlanan şüpheleri ortadan kaldırmak için, apaçık delillere dayanarak yürümek ve insanlara dini doğru anlatabilmek için İslam’ı doğru idrak etmek mecburiyetindeyiz.</p>
<p>Suçlular hoşlanmasa da hakikati haklı çıkarabilmek ve bâtılı geçersiz kılabilmek için bizler, dinimizden, nebimizden, Kur’an’ımızdan, şeriatımızdan, tarihimizden ve geleneğimizden neş’et eden bilinçli bilgiyi yeniden edinmeye mecburuz.</p>
<p>İslam düşmanlarının kusurlarını deşifre etmeliyiz. Onların içine düştükleri sapıklığı, bizimse tâbi olduğumuz dosdoğru yolu; onların bayağılığını, bizimse azametimizi açıkça ortaya koymamız gerekmektedir.</p>
<p>Başkalarını dinimize davet etmemiz gerekir. Davetin ise bir idrak üzerine icra edilmesi gerekir; çünkü davetçi bilinçli olmalıdır. Bunun için okumamız gerekiyor; nitekim bizler okumakla emrolunan bir ümmetiz. İlk inen âyetlerde ilk kelime ve hemen ardından iki kez daha tekrarlan kelime ‘Oku!’ kelimesidir.” (s.39-49).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. İslam’ı hayata tatbik etmek</strong></p>
<p>“İslam, Müslüman’ın okuyup, derinleşip, kafasını ilimle doldurup başka hiçbir iş yapmayarak, sadece zihinsel bir bilgiyi haiz olmasıyla yetinmez. Bilakis İslam, konuşmayı ve tartışmayı öğreten bir ilim değil; harekete geçmeyi öğreten bir ilim ister. İslam, kalbi ve iradeyi harekete geçiren, kalbe ulaşan bir bilgi ister. Rasulullah (s), sahibine fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınmıştır. Hz. Ömer’e (r), “Ey Mü’minlerin Emiri, münafıktan âlim olur mu?” diye sorulduğunda; “Evet, dilde âlim, kalpte cahil olur.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Faydalı ilim, kişinin dininde fakih/derin kavrayış sahibi olup, bildiklerini bir model haline getirmesidir. O zaman insanlar ona bakıp; “Bakın, İslam ilkeleri ne güzel, İslam âdâbı ne güzel, İslam ahlakı ne muazzam” diyecektir. Böylece tüm bu ilkeleri bir hayat tarzında ve davranışta somutlaşmış şekilde görürler. Nitekim İslam dünyaya böyle yayılmıştır. İslam dünyaya hitabeler ve makaleler ile değil; amel, ahlak ve güzel davranışlarla yayılmıştır. İslam ancak güzel örneklikle zafer kazanabilir ve dünyaya yayılabilir. Günümüzde <u>dünyayı İslam’ı keşfetmekten alıkoyan</u>, insanları engelleyen en kalın perde, yine hiç şüphesiz <u>Müslümanların bizzat kendileridir</u>!</p>
<p>Müslümanlar olarak İslam’ın birer canlı uygulama modeli, iki ayak üzerinde yürüyen birer Kur’an olmalıyız… Bu yüzden salih amele/eyleme ve doğru davranışa bu kadar vurgu yapıyoruz. İslam bizden, farzları eda etmemizi, haramlardan kaçınmamızı, kul/insan haklarını gözetmemizi ve kendi nefsimizin de hakkını gözetmemizi istemektedir. Bedenimizin, ailemizin, toplumumuzun ve Rabbimizin üzerimizde hakkı vardır. Öyleyse her hak sahibine hakkını vermemiz gerekir. Hayatta Müslüman’ın koruması gereken bir denge vardır. Bu denge İslam’dandır. Ancak bu denge sayesinde Müslümanların davranışları ve amelleri istikamet bulabilir. Şurası hiç unutulmamalıdır ki; <u>müstakim davranış müstakim kavrayışın meyvesidir</u>.” (s.51-62).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. İslam’a davet etmek</strong></p>
<p>“İman ve güzel amelle yetinilmez, bilakis “nasihatleşme” anlamında karşılıklı bir etkileşim ile hakkı tavsiye etmek ve yapılan tavsiyeyi kabul etmek de gerekir.</p>
<p>İslam’a davet ağır bir yüktür. Zira bizler ‘ağır bir söz’ün varisleriyiz. İnsanların dine sırt çevirdiği, kesin bilginin azaldığı, insanların dünyaya meyledip ahireti arka plana attığı, hayrı engelleyen ve şerri teşvik eden odakların çoğaldığı çağımızdaki sorumluluğumuz daha da artmaktadır.</p>
<p>Çağımız Müslüman gençliğinin temel vazifesi, insanları Allah’a davet etmek için kendilerini hazırlamalarıdır. Zira davet nebevi bir vazife olup bundan daha büyük bir vazife yoktur. Böylece kopması imkânsız sapasağlam bir kulpa yapışmış olacaklardır.” (s.63-72).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4. İslam için kenetlenmek</strong></p>
<p>“Kendisini İslam’ı doğru idrak etmeye, derin bir imana sahip olmaya, nasihat ve davet etmeye hazırlayan gençlerin, aralarında dayanışma içerisinde olup birbirlerine kenetlenmeleri gerekmektedir. Bireysel çalışmadan vaz geçilemez, ama bu yeterli değildir. Takım çalışması şarttır. Birbirimize kardeşlik bağı ile bağlanıp Allah için sevmeli, Allah için beraber oturmalı, Allah için beraber gayret sarf etmeli, <u>mensubu olduğumuz cemaatler farklı olsa da ortak davalarda Allah için ittifak edebilmeliyiz</u>.</p>
<p>Bu birliği tesis etmeden hiçbir iş başaramayız. Allah (c) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İnkâr edenler de birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz bunların gereğini yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur.” Onlar birbirlerine destek çıkıp birbirlerine yardımcı oluyor. Biz de bâtıl cihetinde bir bloklaşma ve hak cihetinde bireysellik ya da boşluk oluşmaması için birbirimize yardımcı olmalı, birbirimize destek çıkmalı ve birbirimize kenetlenmeliyiz. Aksi takdirde yeryüzünde fitne ve bozgunculuk had safhaya ulaşır.</p>
<p>Gençlerin bu dört görevi benimsemesi ve bu görevlerin hakkını verip vermediği konusunda sık sık kendisini sorguya çekmesi gerekmektedir.” (s.73-77).</p>
<p>“… (Hem de) birkaç yıl içerisinde, (tabii ki) mutlak karar, önünde sonunda Allah&#8217;a aittir: (Şimdi müşriklerin sevindiği gibi) o gün de mü&#8217;minler sevinecekler; Allah&#8217;ın yardımı sayesinde&#8230; O dilediğine yardım eder: Zira O, her işinde mükemmel olan, sonsuz merhamet sahibidir. (Bu) Allah&#8217;ın kesin vaadidir. <strong>Allah vaadinden dönmez</strong>; ne var ki insanların çoğu (bunu) bilmezler.” (Rum, 30:4-6).</p>
<p>“Ey Müslüman genç kardeşim! Nerede olursan olun Allah’a karşı saygılı ol, İslam’ın ilkelerini muhafaza et. Başın dik bir şekilde İslam’la iftihar ederek yaşamak ilk görev ve sorumluluğun olsun. Zira Allah (c) sana İslam’ı bahşetti. Ebedi mesajı ve varlığın hidayetini taşıyan Yüce Kur’an’ın, biricik semavi belgenin temsilcisi olan sen olduğun için sakın bu sorumluluktan kaçma! <u>İnsanlığı mutlu edebilecek yegâne dengeli metoda sahip olan sensin</u>. Nitekim, dünya ile ahireti buluşturan, akıl ile kalbi uzlaştıran, ruh ile eşyayı harmanlayan, yeryüzü ile gökyüzü arasındaki bağlantıyı kuran, hak ve görevleri düzenleyen ve birey ile toplum arasında ideal dengeyi kuran İslam’ın yegâne sahibi sensin…” (97).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Yusuf el-Karadâvî. (2016). <strong>Günümüzde Müslüman Gençliğin Vazifeleri</strong> (<em>Vâcibu’ş-Şebâbi’l-Müslim el-Yevm</em>), çev. Gamze Özden, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tirmizi, İlim 16 (2678); İbn Mace, Mukaddime 42.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Buhari, Sulh 5 (2697); Müslim, Akdiye 18, (1718).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/yusuf-karadaviden-gencligin-vazifelerini-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SÖZLERİN EN GÜZELİNE TÂBİ OLMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sozlerin-en-guzeline-tabi-olmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sozlerin-en-guzeline-tabi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2016 09:36:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[10:57]]></category>
		<category><![CDATA[17:110]]></category>
		<category><![CDATA[17:9]]></category>
		<category><![CDATA[2:256]]></category>
		<category><![CDATA[27:16-22]]></category>
		<category><![CDATA[3:103]]></category>
		<category><![CDATA[33:6]]></category>
		<category><![CDATA[41:26]]></category>
		<category><![CDATA[47:24]]></category>
		<category><![CDATA[5:110]]></category>
		<category><![CDATA[5:3]]></category>
		<category><![CDATA[73:4]]></category>
		<category><![CDATA[73:5]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerle İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Mübîn]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud Savaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=336</guid>

					<description><![CDATA[Allah Resûlü’nün Veda Haccı’nda ümmetine bıraktığı mirası olarak açıkladığı, Ramazan ayının inzaliyle değer kazandığı Kur’an-ı Mübîn ile ünsiyetimizi yıl boyunca sürdürme, ihtilaf ve sorunlarımızın çözümünde Kur’an’ı ana merci edinme azim ve bilinci geliştirmemize katkı yapması umuduyla, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yedi cilt halinde neşretmiş olduğu “Hadislerle İslam” isimli kıymetli eserin “Allah’ın Kitabı: Sözlerin En Güzeli” başlığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Allah Resûlü’nün</strong> Veda Haccı’nda ümmetine bıraktığı <strong>mirası</strong> olarak açıkladığı, Ramazan ayının inzaliyle değer kazandığı <strong>Kur’an-ı Mübîn</strong> ile ünsiyetimizi yıl boyunca sürdürme, ihtilaf ve sorunlarımızın çözümünde Kur’an’ı ana merci edinme azim ve bilinci geliştirmemize katkı yapması umuduyla, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yedi cilt halinde neşretmiş olduğu “<strong>Hadislerle İslam</strong>” isimli kıymetli eserin “Allah’ın Kitabı: Sözlerin En Güzeli” başlığı altında yer alan bilgileri uygun ara başlıklar ilave ederek özetle paylaşmakta yarar görüyorum:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kur’an’ı Rehber Edinebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın sayfalarını yüceltip kutsallaştırmak, ama diğer taraftan hükümlerini çiğnemek, “Allah’ın İpi”ne tutunmak değildir!</p></blockquote>
<p>“Kur’an Kıyamete kadar gelecek bütün kuşaklara hitap etmektedir. Zira “Gerçekten bu Kur’an <strong>en doğru yol</strong>a götürür.” (İsrâ, 17/9) şeklinde kendisini insanlığa tanıtan yüce Kitabımız tüm zamanlarda, tüm insanlara rehberlik edecek ve yol gösterecektir. Bundan dolayı Allah Resûlü Kur’an’ı, <strong>yolcuları uyaran bir rehber</strong>e benzetmektedir (HM17784 İbn Hanbel, IV, 183). Onun rehberliğinde hayatlarını sürdürenler asla yollarını şaşırmayacak, istikametlerini kaybetmeyeceklerdir. Çünkü o, kâinatı yoktan var eden Yüce Allah’ın ipi (<strong><em>hablullah</em></strong>) (Âl-i İmrân, 3/103), kopmak bilmeyen “sapasağlam kulp”tur (<strong><em>el-urvetu’l-vüskâ</em></strong>) (Bakara, 2/256). Zira Allah’ın Kitabı, kendisine tutunan için <strong>koruyucu ve kurtarıcı</strong>dır (DM3339 Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1). Şifa kaynağı, hidâyet rehberi ve rahmet vesilesidir (Yûnus, 10/57).</p>
<p>Kitaba sarılmak, ona tutunmak, onun rehberliğinde hayat yolculuğuna devam etmek ancak onun <strong>hükümlerini uygulamak</strong>la ve eksiksiz yerine getirmekle mümkün olmaktadır. Allah Resûlü, “Kur’an’ın haramlarını helal sayan, ona iman etmemiştir.” (T2918 Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 20) buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir. Bu çerçevede Kur’an’ın sayfalarını yüceltip kutsallaştırmak ama diğer taraftan hükümlerini çiğnemek, ona tutunmak değildir. Kur’an’ın süslü kılıflar içerisinde evlerin en mutena köşelerine yerleştirilip ele alındığında öpülüp baş üzerine konulması ancak ve ancak şekli saygının ifadesi ve tezahürüdür. Oysa Allah’ın insanlardan istediği ve Kur’an’ın gönderiliş gayesi bu değildir. O, süslü kılıflardan çok kalplerin derinliklerine yerleşmeli, onun içeriğine ve hükümlerine göre bir hayat sürülmelidir. Bu gerçeği Allah Resûlü, damadı Hz. Ali’ye şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p>“Allah’ın Kitabı’nda sizden öncekilerin bilgisi ve sizden sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O, (hak ile bâtılı birbirinden ayıran) kesin bir hüküm olup anlamsız boş söz ve oyun değildir. Allah onu terk eden zorbayı rezil eder. Her kim doğru yolu Allah’ın Kitabı’ndan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür. O, Allah’ın sağlam ipidir ve hikmet dolu sözleridir. O, dosdoğru yoldur&#8230; Ona dayanarak konuşan tasdik olunur. Onunla amel eden sevap kazanır, onunla hükmeden adaletli davranmış, ona davet eden doğru yola iletmiş olur.” (T2906 Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14).</p>
<p>Bütün bu gerçekler bir kenara bırakılır ve Kur’an hayatın dışına itilirse Peygamberin, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey haline getirdi.” (Furkân, 25/30) serzenişiyle karşı karşıya kalınabilir.” (Hadislerle İslam, s.548).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahyin Ağırlığını İdrak Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an süslü kılıflardan çok kalplerin derinliklerine yerleşmeli, onun içeriğine ve hükümlerine göre bir hayat sürülmelidir.</p></blockquote>
<p>“… Nihâyet “Bugün sizin için dininizi tamamladım.” (Mâide, 5/3) âyeti indikten ve Kur’an vahyi sona erdikten kısa bir süre sonra Peygamber Efendimiz (sav) hayata gözlerini yummuştur. O, Kur’an’ı ilk öğrenen, ilk okuyan ve ilk yaşayan insandı. “Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil, 73/5) âyeti, hemen hemen her gün aldığı vahiylerle hayatında tecelli etmişti. Vahyin ağırlığından kış günü boncuk boncuk terlemek, Allah’ın buyruklarını dinlemeye yanaşmayanların eleştirilerini göğüslemek ve bu uğurda sabredebilmek, onun görevi olmuştu. Kur’an’ı öğrenme ve insanlara ulaştırma görevindeki büyük özverisi, ümmeti ile arasında belki anne ve evlat ilişkisinden öte bir bağ kurulmasını sağlamıştı (Ahzâb, 33/6).</p>
<p>Peygamber Efendimizin (sav) en büyük mucizesiydi Kur’an. Hz.Süleyman’a kuşlarla konuşabilme (Neml, 27/16-22) ve rüzgârı yönlendirebilme (Sâd, 38/36) yeteneğini veren, Hz. İsa’ya ölüleri diriltme ve âmâları görür hale getirebilme (Mâide, 5/110) gücünü bahşeden Allah, son peygamberini de eşsiz kelâmı ile desteklemişti. Kur’an, <strong>bütün insanlara</strong> sesleniyor, onlara bilemedikleri ve aralarında tartıştıkları halde uzlaşamadıkları konuları öğretiyordu. Doğumdan öncesi veya ölümden sonrası gibi merak ettikleri meseleleri açıklıyor ve muhatapları üzerinde tarifi mümkün olmayan bir tesir bırakıyordu. Kur’an’ın sağladığı bu inandırıcılığı ve mucizevi etkiyi Allah’ın Elçisi (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle ifade buyurmuştu:</p>
<p>“Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah’ın vahyettiği vahiy (Kur’ân-ı Kerîm)dir. Mâide, 5/110 Bu sayede ben Kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.” (B7274 Buhârî, İ’tisâm 1).</p>
<p>Peygamberimiz (sav), Allah’ın kendisiyle gönderdiği hidâyeti ve ilmi, gökten inen bereketli yağmura benzetiyordu (B79 Buhârî, İlim, 20). İnsanı insan yapan değerlere hasret Mekke halkı, aradığı saf ve temiz dini Kur’an’da buluyor, onun olağanüstü anlatım üslûbu karşısında hayran kalıyordu. Müşrikler, “Bu Kur’an’ı dinlemeyin. O okunurken yaygara koparın, belki o zaman baskın çıkarsınız.” (Fussılet, 41/26) diyorlardı…” (Hadislerle İslam, s.556).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ı Hayata Nakşedebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Her kim doğru yolu Allah’ın Kitabı’ndan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür.” (Hz. Ali).</p></blockquote>
<p>“Her konuda olduğu gibi müminin Kur’an’ a ilişkisi konusunda da en büyük örnek Allah’ın Elçisi’dir. O, Kur’an’ın nasıl okunması gerektiğini Yüce Yaratıcı’dan öğrenmişti. Bir defasında vahiy alırken inen âyetleri hızlı hızlı tekrar etmeye çalışmış, “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma.’’ (Kıyâme, 75/16) şeklinde uyarılınca bu acelecilikten vazgeçmişti.</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz (sav), “Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.” (Müzzemmil, 73/4) şeklindeki ilâhî emri titizlikle uygular, Kur’an okurken âyetlerin arasında bir müddet duraklar sonra devam ederdi. Secde âyeti geçtiğinde secde ederdi. Allah’ın yüceliğinden bahseden bir âyet geldiğinde tesbihatta bulunur, dua edilmesi gereken bir konu geldiğinde durup dua eder, Allah’a sığınılacak hususları ihtiva eden bir âyet okuduğunda ise okuyuşuna ara verip istiâzede bulunurdu. Namaz kılarken Fâtiha okuyan kişinin dilinden dökülen her âyete Allah’ın anında cevap verdiğini, dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an okuyana bizzat karşılık verdiğini söylerdi. Kur’an okumanın insana verdiği huzura sığınarak sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kaldığında namaz kılardı (D1319 Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 22).</p>
<p>Düzenli Kur’an okumak, Peygamber Efendimizin (sav) aksatmadığı ve çok önem verdiği bir sünnetiydi. Kur’an’ı ezberden okuma konusunda, cünüplük hali dışında hiçbir şey Allah Resûlü’ne (sav) engel olamazdı (N266, N267 Nesâî, Taharet. 171). Evde, mescitte, namazda, yolculukta, gündüz veya gece hep Kur’an okurdu.” (Hadislerle İslam, s.558).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah Resûlü’nün Mirasına Sahip Çıkmak</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an, bütün insanlara sesleniyor, onlara bilemedikleri ve aralarında tartıştıkları halde uzlaşamadıkları konuları nasıl çözeceklerini öğretiyor.</p></blockquote>
<p>“Allah Resûlü (sav), Kur’an’ı güzel sesle ve usulüne uygun okumaya itina gösterirdi. Bu konudaki yeteneğiyle tanınan sahâbîlerden Ebû Musa el-Eş’arî’ye, “Hz. Dâvûd gibi güzel sesle ve ahenkle okuduğu” için övgüde bulunmuş ve “Dün gece senin Kur’an okuyuşunu dinlerken beni bir görmeliydin!” buyurmuştu.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (sav), Kur’an-ı Kerim’i düzgün okumayı ve âyetlerin anlamlarını kavrayabilmeyi önemsediği kadar, inananları Kur’an’dan sûreler ezberleyerek hafızalarında taşımaya da teşvik ederdi. Kalbinde ve hafızasında Kur’an’dan hiçbir şey bulunmayan kişiyi, “harabe bir eve” benzetirdi. “Kur’an’ı ezberleyip okuyan kişi, Allah katındaki seçkin meleklerle birlikte olacaktır. Kur’an’ı zorlanarak da olsa devamlı okumaya çalışan kişiye ise iki kat ecir vardır.” buyururdu. Namazda imamlık yapmaktan savaşta ordu yönetmeye kadar pek çok görevlendirmede <strong>Kur’an’ı bilmeye ve okumaya önem veren Resûlullah</strong>’ın (sav), üstündeki elbiseden başka geline verecek bir yüzük bile bulamayan fakir bir kişinin nikâhını “ezberlediği sûreler karşılığında” kıydığı da bilinmektedir. Yine Allah Resûlü, Uhud Savaşı’ndan sonra ordu yorgun düştüğünden her şehit için tek tek kabir kazdırmak yerine, kabirlerin geniş kazılması ve şehitlerin ikişer üçer birlikte defnedilmesi talimatını vermiş ve öncelikle Kur’an’ı iyi bilenlerin defnedilmesini istemişti.</p>
<p>Kur’an okumayı öğrenmiş veya Kur’an’ı ezberlemiş olmak, dinini öğrenmek ve yaşamak isteyen bir Müslüman için tek başına yeterli değildir. Kişi okuduğunu anlamalı, ezberlediğini kavramalı, Kur’an âyetlerindeki mesajları düşünmeli ve araştırmalıdır. Zira Kur’an, “Müminler için gerçekten bir <strong>hidâyet rehberi</strong> ve <strong>rahmet</strong>tir.’’ (Neml, 27/77). Öğrenen ama düşünmeyen bir insan, “Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üstünde kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24) sorusuna nasıl cevap verecektir? Bu bağlamda sahâbî Ebû Ümâme’nin, <u>duvarlara asılan Mushafların insanı aldatmaması gerektiği</u>ni, Kur’an’ı gerçekten idrak ve muhafaza eden bir kalbe Allah’ın asla azap etmeyeceğini söylemesi oldukça manidardır.</p>
<p>Peygamberimiz (sav), ashâbını Kur’an’ı hızlı okumamaları hususunda uyarmıştı. Zira o, verdiği ilâhî mesajlarla insana hayat veren Kur’an’ın hızlı okunarak, manasının göz ardı edilmesi endişesini taşıyordu. Abdullah b. Mes’ûd’un bildirdiğine göre de ashâb, âyetleri onar onar öğreniyor ve onların manalarını iyice kavrayıp amel etmeden diğerlerine geçmiyorlardı. Hz. Peygamber namazda Kur’an okurken ise “Sesini çok yükseltme; çok da alçaltma.” (İsrâ, 17/110) âyetine uygun dengeli bir ses tonunu benimsemişti.</p>
<p>Kur’an’dan ezberlenen âyetlerin unutulmamasını da önemseyen Resûlullah (sav), “Kur’an’ı düşünerek tekrar edin! Çünkü onun insanın ezberinden silinip gitmesi, devenin bağından kurtulup kaçmasından daha hızlıdır!” buyurmuştu. Allah Resûlü, Kur’an’ın öğrenilmesi kadar öğretilmesine de önem vermiş ve “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.’’ buyurarak ümmetini bu konuda teşvik etmişti. Nitekim o, Kur’an’ı öğrenen, okutan ve gereğini yerine getiren kimseyi kokusu her tarafa yayılan miskle dolu bir kaba, onu başkalarına öğretmeyeni ise ağzı bağlandığı için etrafına misk kokusunu yaymayan bir kaba benzetmişti.</p>
<p>Hz. Peygamber anne babaları ve çocuklarını da Kur’an’ı öğrenme ve onu hayatında gereğince tatbik etme hususunda teşvik etmiştir:</p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’i <strong>okuyan ve hükümleriyle amel eden</strong>in anne-babasına kıyamet günü bir taç giydirilir. Bu tacın ışığı şâyet aranızda olmuş olsa, dünya evlerindeki güneş ışığından daha güzeldir. O halde bununla amel eden hakkında ne düşünürsünüz?” (D1453 Ebû Dâvûd, Vitr, 14).” (Hadislerle İslam, s.560).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Resûlullah’ı İzleyerek Kur’an’ı Ahlak Edinebilmek</strong></p>
<p>“Sözleriyle bize rehberlik eden Hazreti Peygamber (sav), uygulamalarıyla da bütün insanlığa örnektir. Onun, sabahları Haşr sûresinin son üç âyetini okumayı tavsiye etmek, geceleyin Secde ve Mülk sûrelerini okumadan uyumamak gibi “günü Kur’an’la yaşamaya” yönelik sünnetleri vardır. Her yıl Ramazan ayında, o yıl içinde inenler dâhil, o ana kadar nazil olan âyetlerin tamamını Hz. Cebrail’e okur, onunla karşılaştırma ve karşılıklı okuma yapardı. Bugün Ramazan’da yaygın olarak sürdürülen ve bir kişinin Kur’an-ı Kerim’i okuyup diğerlerinin takip etmesine dayanan “mukabele” uygulaması böyle başlamıştı.</p>
<p>Hz. Âişe (ra), Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra gelip, “Onun ahlakı nasıldı?” diye soran bir kimseye, “Kur’an okumuyor musun?!” demiş, “Evet” cevabı üzerine “<strong>Allah’ın Elçisi’nin ahlakı Kur’an’dı.</strong>” cevabını vermişti (M1739 Müslim, Müsâfirîn, 139). Hz. Peygamber adeta yaşayan bir Kur’an idi. Kur’an, Hz. Peygamber’in bizzat uygulayarak ashâbına öğrettiği, kıyamete dek kalacak en büyük mirastır. Bütün Müslümanlar bu mirasa sahip çıkmalı ve bu konuda gereken özeni göstermelidir. Sevgili Peygamberimiz bu konudaki uyarısını şöyle dile getirmiştir:</p>
<p><strong>“Size öyle bir şey bıraktım ki ona sıkı sarılırsanız sapıtmazsınız:<br />
ALLAH’IN KİTABI!”</strong> (M2950 Müslim, Hac, 147).” (Hadislerle İslam, s.561).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong>Hadislerle İslam</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1. Baskı, 7 cilt, Ankara 2014, c.1, s.548-561.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sozlerin-en-guzeline-tabi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÂKİF GİBİ ÇAĞININ ŞAHİDİ OLABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-caginin-sahidi-olabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-caginin-sahidi-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2016 10:53:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[22:78]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[akif]]></category>
		<category><![CDATA[Asım]]></category>
		<category><![CDATA[Azimden Sonra Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Balkan Harbi]]></category>
		<category><![CDATA[dedikodu]]></category>
		<category><![CDATA[duygusuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[fitne]]></category>
		<category><![CDATA[hainlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yürek]]></category>
		<category><![CDATA[hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[küfür]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mersin Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[nitelikli öğretmenler]]></category>
		<category><![CDATA[tembellik]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu]]></category>
		<category><![CDATA[vefasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[yalan]]></category>
		<category><![CDATA[ye's]]></category>
		<category><![CDATA[yozlaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=251</guid>

					<description><![CDATA[“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olasınız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın.” (Bakara, 2:143). &#160; Çağının Şahidi/Şehidi/Modeli Olabilmek Kur’an-ı Kerim’in “şehit” kavramı öncelikli olarak hakikate ve çağa şahit olmayı ifade etmektedir. Bu anlamıyla çağının büyük şehidi Mehmet Âkif, koca bir medeniyetin çöküşünü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olasınız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın.” (Bakara, 2:143).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çağının Şahidi/Şehidi/Modeli Olabilmek</strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerim’in “şehit” kavramı öncelikli olarak hakikate ve çağa şahit olmayı ifade etmektedir. Bu anlamıyla çağının büyük şehidi Mehmet Âkif, koca bir medeniyetin çöküşünü derin acılar içerisinde gözlemlemiş, kısıtlı ve zahmetli ulaşım ve iletişim imkânlarına rağmen İslam dünyasının bir çok bölgesini gezip Müslümanların durumunu yerinde görmüştür. Gözlemlerini vahyin aydınlığında tahlile tabi tutarak vaziyetin önce teşhisini yapmış, ardından tedavi yöntemini de önermiştir. En ağır şartlarda bile ye’se asla pirim vermeyen hak aşığı bu büyük mütefekkir, içinde yaşadığı toplumla ve çağla sınırlı kalmayan derin fikirleriyle günümüze de ışık tutmaktadır.</p>
<p>Yaklaşık bir asır önce ortaya koyduğu içtenlik ve yetkinlik numunesi tespit ve tekliflerinin günümüz için de geçerli olmasından dolayı Âkif gibi âkil bir insanımız olduğuna mı sevinelim, yoksa bir asır boyunca aynı yapısal sorunlarla boğuşup durmamıza ve bir türlü çıkış yolunu bulamayışımıza mı üzülelim? En iyisi biz, merhum Âkif’in de çok sevdiği büyük insan Hz. Ali’nin dediğini yapalım; kalbimiz hüzünle dolu iken yüzümüzden tebessümü eksik etmeyelim. Ve Rabbimizin emrine imtisal edip çağımızın tanıkları olalım:</p>
<p>“Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim&#8217;in inanç sistemine (tâbi olmanız). <strong>O sizleri</strong> bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da <strong>müslüman</strong> <strong>olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız</strong>. Şu halde, artık namazı hakkını vererek kılın ve zekâtı içten gelerek verin; bir de Allah&#8217;a sımsıkı bağlanın: O&#8217;dur sizin tek efendiniz; O ne güzel koruyup kurtarıcı, ve O ne güzel yardımcıdır!” (Hac, 22:78).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Geri Kalmışlığın Sebeplerini Görüp Çözüm Üretebilmek</strong></p>
<p>12-14 Ekim 2011 tarihlerinde İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu”nda, Mersin Üniversitesi’nden Yrd.Doç.Dr. Hasan YÜREK’in sunduğu tebliğ çerçevesinde, İslam âleminin geri kalmışlığı ve Âkif’in bu durumdan kurtulmak için Safahat’ta ortaya koyduğu çözüm önerilerini -uygun ara başlıklar ekleyerek- özetle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>“Mehmet Âkif Ersoy’a göre tembellik, inanç eksikliği, İslâm’dan uzaklaşma, kimi insanî değerlerin yokluğu, birlik olamama gibi sebepler geri kalmışlığı doğurmaktadır. Çalışmak ve bunun sonrasında tevekkül etmek, inancın sağlam olması, İslam’dan uzaklaşmama, insanî değerlere sahip olma, birlik içerisinde hareket etme ise önerilen çözümlerdir.</p>
<p>&#8230; Asırlardır süren bir mücadele en trajik devresini yaşamaktadır. İngiltere ve Rusya başta olmak üzere bütün bir Batı ve Hıristiyan dünyası emperyalist emellerle İslâm dünyasına karşı saldırıya geçmiştir. Müslümanlar cehalet, tembellik ve en tehlikelisi parça parça bölünmüş veya bölünmek durumundadır. Balkan Harbi’nin ardından, I. Dünya Harbi vatan parçalarını teker teker elimizden koparır. İşte böyle bir devirde Âkif, cemiyeti sarsmak, uyandırmak, birlik ve beraberlik içerisinde yaşamak için mücadeleye davet eder. İmanına yapılan saldırıları göğüsler. Millet aç, çıplak ve perişan iken bunlara karşı kayıtsız kalamaz. (Yetiş, 1992:2).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tembellik Sorununu Çalışma Azmiyle Çözmek</strong></p>
<p>Âkif, toplumun genelinde bir tembellik olduğunu düşünmektedir. Ona göre bütün Müslümanlar bir tembellik, bir miskinlik içerisindedir. Hatta yanlış anlaşılmış bir tevekkül yaygındır (Yetiş, 1992:118). O, tembelliği ve hiçbir gayret sarf etmeden tevekkül edenleri eleştirmektedir. Nitekim, ‘Azimden Sonra Tevekkül’ başlıklı şiirinde şöyle der:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allâh’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan&#8230;</p>
<p>Ma’nâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!</p>
<p>Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;</p>
<p>Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?</p>
<p>Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atâlet”,</p>
<p>Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?</p>
<p>Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;</p>
<p>Kur’an duramaz, nezd-i İlâhî’ye dönerdi. (Ersoy, 2003:424).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âkif’in tembellik karşısında önerdiği çözüm <strong>çalışmak</strong>tır. O, çalışmanın milletini geliştireceğini ve bulunduğu zor durumdan kurtaracağını düşünmektedir:</p>
<p>Binâ-yı milleti i’lâ eden temel sağlam.</p>
<p>Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.</p>
<p>Onun da çâresi elbirliğiyle gayrettir.</p>
<p>Çalışmanın o kadar feyzi var ki: Hayrettir! (Ersoy, 2003:242).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cehalet Sorununu Eğitimle Çözmek</strong></p>
<p>Âkif’in geri kalmışlık hususunda ortaya attığı ikinci etken eğitimsizlik, bir diğer ifadeyle cehalettir. “Şu cehlimizle musîbet mi kaldı uğramadık” (Ersoy, 2003:243)</p>
<p>diyen şair, cehaleti başa gelen olumsuzlukların bir sebebi olarak görmektedir. Âkif’e göre asıl zaferler eğitimle kazanılır. Mevcut olan cehaletin giderilmesi içinse okullar açılması gerektiğini belirtir:</p>
<p>Bugün anâsır-ı İslâm’ı bir denî cereyân</p>
<p>Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebe’ân.</p>
<p>Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;</p>
<p>Bu derde çâre bulunmaz -ne olsa- mektepsiz. (Ersoy, 2003:243).</p>
<p>Âkif, sadece okul açmanın cehaleti gidermediğini de eklemektedir. Ona göre açılan okullar için <strong>nitelikli öğretmenler</strong> de yetiştirilmelidir. Sadece okul açmak ya da açılan okulları öğretmenlerle doldurmak ona göre yeterli değildir:</p>
<p>Mahalle mektebidir işte en birinci adım;</p>
<p>Fakat; bu hatveyi ilkin tasarlamak lâzım.</p>
<p>Muallim ordusu derken, çekirge orduları</p>
<p>Çıkarsa ortaya, artık hesâb edin zararı!</p>
<p>“Muallimim” diyen olmak gerektir îmanlı;</p>
<p>Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı. (Ersoy, 2003:244).</p>
<p>Âkif’in eğitime verdiği önemi Âsım’da da görmek mümkündür. Bu uzun şiirin sonunda Âsım eğitim almak üzere evinden ayrılmakta ve şiir burada bitmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslâm’dan Uzaklaşma Sorununu Kur’an’a Dönerek Çözmek</strong></p>
<p>Mehmet Âkif, bütün İslâm âleminde İslâm’ın ve Kur’an’ın algılanmasında bazı problemler olduğunu düşünmektedir. Bu konuda şairin ön plana çıkardığı hususlardan biri tevekküldür. Âkif, tevekkülü hiçbir şey yapmadan her şeyi Allah’tan bekleme şeklinde algılamayı eleştirir:</p>
<p>Tevekkülün, hele, ma’nası hiç de öyle değil.</p>
<p>Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil,</p>
<p>Nihâyet oynayarak dîne en rezil oyunu</p>
<p>Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu! (Ersoy, 2003:233).</p>
<p>Dinden uzaklaşıldığını düşünen Âkif, bunun en belirgin göstergesi olarak ibadet yerlerinin halini sunar. Âkif, bu dinden uzaklaşma durumunu her alanda görülen geri kalmışlığın sebepleri arasında görür:</p>
<p>Demek: İslâm’ın ancak nâmı kalmış Müslümanlarda;</p>
<p>Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.</p>
<p>Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma;</p>
<p>Rücû etsinler artık Müslümanlar Sadr-ı İslâm’a. (Ersoy, 2003:276).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmet Âkif’e göre bu durumda yapılması gereken ise İslâm’a uymaktır. Çünkü İslâm, yaşanan dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek, geri kalmışlığın önüne geçebilecek niteliktedir:</p>
<p><strong>Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,</strong></p>
<p><strong>Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı</strong>. (Ersoy, 2003:378).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âkif’in böyle düşünmesinin temel sebebi ise genel görüşün aksine İslâm’ın terakkiye açık olduğunu bilmesidir. Mevcut geri kalmışlığa bakıp İslâm’ın terakkiye açık olmadığını düşünenlere Mehmet Âkif şu dizelerle karşılık verir:</p>
<p>Mütefekkirleriniz dîni de hiç anlamamış;</p>
<p>Rûh-ı İslam’ı telâkkîleri gâyet yanlış.</p>
<p>Sanıyorlar ki: Terakkîye tahammül edemez;</p>
<p>Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez.</p>
<p>Bilmiyorlar ki: Ulûmun ezelî dâyesidir,</p>
<p>Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir.</p>
<p>Mündemic sîne-i sâfında bütün insanlık&#8230;</p>
<p>Bunu teslîm eder insâfı olanlar azıcık. (Ersoy, 2003:169).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tefrika Sorununu Ortak İdealler Etrafında Toplanarak Çözmek</strong></p>
<p>Mehmet Âkif’in yaşadığı dönemle ilgili yaptığı bir diğer tespit millette birlikteliğin bulunmayışıdır:</p>
<p>Vahdetten eser yok bir avuç halkın içinde!</p>
<p>Post üstüne hem kavgaların hepsi nihâyet;</p>
<p>Hâlâ mı boğuşmak? Bu ne gaflet, ne rezâlet! (Ersoy, 2003:419).</p>
<p>Başka milletlerin bir bütün halinde hareket ettiğini; ancak, “Sizin felâketiniz: Târumâr olan vahdet” (Ersoy, 2003: 247) diyerek kendi milletinde birlikteliğin olmadığını ifade eden Âkif’e göre çözüm; çekişmelerden uzaklaşıp <strong>ortak idealler etrafında bir araya gelmek</strong>tir:</p>
<p>Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;</p>
<p>Eğer o his gibi tek, bir de gâyeniz varsa;</p>
<p>Düşer düşer yine kalkarsınız, emîn olunuz&#8230;</p>
<p>Demek ki birliği te’mîn edince kurtuluruz.</p>
<p>O halde vahdete hâil ne varsa çiğneyiniz&#8230;</p>
<p>Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz? (Ersoy, 2003:247).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kavmiyet Sorununu İslam Kardeşliği ile Çözmek</strong></p>
<p>Âkif Müslümanları bir bütün olarak görür ve kavmiyeti, Müslümanların gelişmesini olumsuz etkileyen bir unsur olarak değerlendirir:</p>
<p>Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,</p>
<p>Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam,</p>
<p>Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?</p>
<p>Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?</p>
<p>Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,</p>
<p>Aynı milliyyetin altında tutan İslâm’ı,</p>
<p>Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir.</p>
<p>Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.</p>
<p>Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez&#8230;</p>
<p>Son siyâset ise Türklük, o siyâset yürümez.</p>
<p>Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan;</p>
<p>Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.</p>
<p>Siz bu da’vâda iken yoksa, iyâzen-billâh,</p>
<p>Ecnebîler olacak sâhibi mülkün nâgâh. (Ersoy, 2003:161-162).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Müslümanlara, “Günâhtır, etmeyin artık, ayıptır, eylemeyin!” (Ersoy, 2003:247) diyerek seslenen Âkif, onları kavmiyetçilikten uzak durmaya davet etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yozlaşma Sorununu Ahlâk ile Çözmek </strong></p>
<p>Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde&#8230;</p>
<p>Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!</p>
<p>Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;</p>
<p>Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhul!</p>
<p>Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;</p>
<p>Nazarlardan taşan ma’nâ ibâdullâhı istihkâr! (Ersoy, 2003:416).</p>
<p>Dedikodu, küfür, fitne, hayasızlık, vefasızlık, yalan, hainlik, duygusuzluk toplumun içinde had safhadadır. Âkif, bu yozlaşma karşısında çözümü ahlâkta bulmaktadır:</p>
<p>Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!</p>
<p>Hâlimiz bir inhilâl etmiş vücûdun hâlidir;</p>
<p>Rûh-ı izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir.</p>
<p>Sâde bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli:</p>
<p>Bir halâs imkânı var: <strong>Ahlâkımız yükselmeli</strong>,</p>
<p>Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsrânımız&#8230;</p>
<p>Çünkü hem dünyâ gider, hem din, eğer yapmazsanız! (Ersoy, 2003:274).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlim Eksikliği Sorununu Bilim Üreterek Çözmek</strong></p>
<p>Müslümanlar arasında ilim eksikliği olduğunu ve bunun sonucunda geri kalındığını düşünen Âkif, bu noktada yüzünü batıya döner. Batınının ilme verdiği değeri takdir eder ve doğunun da aynı yolu izlemesi gerektiğini söyler. O, kimi yönlerini onaylamadığı batının, ilmî açıdan ileri olması sebebiyle onlardan yararlanılması gerektiği düşüncesindedir:</p>
<p>Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;</p>
<p>Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.</p>
<p>Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;</p>
<p>Çünkü milliyeti yok san’atin, ilmin; yalnız,</p>
<p>İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:</p>
<p>Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,</p>
<p>Kendi “mâhiyyet-i ruhiyye”niz olsun kılavuz.</p>
<p>Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz. (Ersoy, 2003:170-171).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ümitsizlik Sorununu İman Gücüyle Çözmek</strong></p>
<p>Müslümanlara, batıdan ilmi alın; ama onların hayatına özenmeyin, kendi dininizi ve değerlerinizi ön planda tutun çağrısı yapan Âkif, Yeis Yok şiirinde milletine ve Müslümanların geleceğine yönelik umutlarını dile getirir:</p>
<p>Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik,</p>
<p>Batmazdı bu devlet, “batacaktır!” demeyeydik.</p>
<p>Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır;</p>
<p>Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır.</p>
<p><strong>Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol&#8230;</strong></p>
<p><strong>Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol</strong>! (Ersoy, 2003:422).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><strong> </strong></p>
<ol>
<li>ERSOY, Mehmet Âkif. (2003). Safahat, (Hazırlayan: M Ertuğrul Düzdağ). 30. basım. İstanbul: İnkılâp Kitabevi.</li>
<li>YETİŞ, Kâzım. (1992). Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler. Ankara.</li>
<li>YETİŞ, Kâzım. (2006). Bir Mustarip Mehmet Âkif Ersoy. Ankara: Akçağ Yayınları.</li>
<li>YÜREK, Hasan. (2011). “<strong>Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat Adlı Eserinde Geri Kalmışlığın Sebepleri ve Çözüm Önerileri</strong>”, “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, 12-14 Ekim 2011” Bildiriler Kitabı içinde, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Yayın No: 3, s111-128.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-caginin-sahidi-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CEVDET SAİD’İ TANIYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-taniyabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-taniyabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2015 10:14:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[1931]]></category>
		<category><![CDATA[25:51]]></category>
		<category><![CDATA[25:52]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin ABC'si]]></category>
		<category><![CDATA[çarpık cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[eşekleşmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ezher]]></category>
		<category><![CDATA[Golan]]></category>
		<category><![CDATA[Hafız Esad]]></category>
		<category><![CDATA[Herbert Wells]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[inkârcılar]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'dan Bu Kadar Korku Neden!]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa İsanlık Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kunaytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Malik b. Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri]]></category>
		<category><![CDATA[Nur Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Said Ramazan el-Bûtî]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[suriyeli]]></category>
		<category><![CDATA[Toynbee]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Haccı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=195</guid>

					<description><![CDATA[“Hem eğer dilemiş olsaydık, (geçmişte olduğu gibi) elbette her topluma (ayrı) bir uyarıcı gönderirdik. Madem öyle, artık sen inkârcılara uyma ve onlarla bu (Kur’an vahyi) sayesinde tüm gayretini sarf ederek büyük bir cihada giriş.”  (Furkân 25:51-52). Âlem-i İslam’ın sorunlarına çözüm üretebilmek için uzun soluklu çabalar ortaya koyan mütefekkirlerimizden birisi de şüphesiz Cevdet Said’dir. Üç yıldır [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Hem eğer dilemiş olsaydık, (geçmişte olduğu gibi) elbette her topluma (ayrı) bir uyarıcı gönderirdik. Madem öyle, artık sen inkârcılara uyma ve onlarla bu (Kur’an vahyi) sayesinde tüm gayretini sarf ederek büyük bir cihada giriş.”  (Furkân 25:51-52).</p></blockquote>
<p>Âlem-i İslam’ın sorunlarına çözüm üretebilmek için uzun soluklu çabalar ortaya koyan mütefekkirlerimizden birisi de şüphesiz Cevdet Said’dir. Üç yıldır ‘Suriyeli misafir’ olarak İstanbul Beykoz’da ikamet eden üstadın, mütercimi olarak iştirak ettiğim sohbetlerindeki vurguları çerçevesinde temel görüşlerini kendi ağzından özetle paylaşmayı -sorunun dirayetle tespitine ve isabetli çözüm önerisi geliştirebilmeye örnek teşkil etmesi açısından- gerekli görüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevdet Said’in Şahsiyeti ve Eserleri</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın hakikatini anlamadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranış da yanlış olacaktır.</p></blockquote>
<p>1931 yılında Suriye&#8217;nin Kunaytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Bi&#8217;ru Acem köyünde doğan, çocuk yaşta Mısır’a gidip tahsil gören ve şiddet karşıtı görüşleriyle dikkat çeken büyük mütefekkir Cevdet Said, Cezayirli ünlü düşünür Malik Binnebi’nin seçkin takipçisi olarak tüm dünyada tanınmaktadır.</p>
<p>Hafız Esad döneminde beş kez tutuklanan ve nihayetinde öğretmenlik görevinden uzaklaştırılan Cevdet Said köyüne dönerek odunculuk, arıcılık ve süt inekçiliği yaparak geçimini temin etti. Aralık 2012’de köyünün bombalanması ve kendisi gibi Ezher mezunu kardeşinin yaralı bir muhalif askere ilk yardım hizmeti verirken Esed’in keskin nişancıları tarafından şehid edilmesi üzerine evini barkını terk ederek Türkiye’ye geldi.</p>
<p>İlk kez hapse düştüğü 1963 yılından bu güne kadar on kitap ve çok sayıda makale yazdı, dünyanın çeşitli ülkelerinde yüzlerce konferans verdi. Mütevazı bir hayat sürmeyi tercih eden Cevdet Said’in sekiz eseri Türkçe’ye çevrilmiş durumda. “İslam’dan Bu Kadar Korku Neden!” isimli eski bir eserini Türkçe’ye tercüme etmeye karar verdiğimiz üstadın Pınar Yayınları arasında çıkan yedi eserini de redakte ederek takım halinde yeniden yayınlamak üzere yayıneviyle mutabakat sağladık.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Cevdet Said’in Etkilendiği Şahsiyetler </strong></p>
<blockquote><p>Sorunun silahla çözüleceğini zannedenler ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenler derin bir yanılgı içindedir.</p></blockquote>
<p>Üstadın etkilendiği şahsiyetleri, sohbetlerine yansıdığı şekliyle kendi ağzından aktarmak daha uygun olacaktır:</p>
<p>“Allah ondan razı olsun, Cezayirli <strong>Malik b. Nebi</strong>’nin kitaplarını okuduğumda uyandım. Olayları görüp anlayabilirsek durumumuz değişecek. Zira, düşüncelerimizi değiştirmediğimiz müddetçe durumumuzu değiştirmeyeceğini haber veriyor Allah Teala. Yirmi yıl emek vererek okuduğum Malik b. Nebi’nin kitaplarını daha iyi kavrayabilmek için onun atıfta bulunduğu kaynakları da okudum.</p>
<p>Malik b. Nebi temel sorunumuzun “<em>el-qâbiliyye li’l-isti’mar</em>; sömürülmeye elverişlilik” olduğunu tespit etmişti. Fransa’da karşılaştırmalı dinler tarihi ve sosyoloji tahsili gören, aklı kullanmanın ve adaleti savunmanın önemine vurgu yapan <strong>Ali Şeriati</strong> ise temel problemimizi, Malik b. Nebi’nin kavramsallaştırmasındaki bir harfi değiştirerek “<em>el-qâbiliyye li’l-istihmar</em>; eşekleşmeye elverişlilik” olarak tespit etmişti&#8230;</p>
<p><strong>Ebu’l-Hasan en-Nedevi</strong> ölüm döşeğinde <strong>Muhammed İkbal</strong>’i ziyaret ettiğinde, “şiirlerim dünyanın bir çok ülkesine çevrilecek, ama fikirlerimin Müslümanlar tarafından anlaşılmasını daha çok önemsiyorum” demişti. Bir de, “Türkiye’yi takip edin, onlar ilerleyecek” demişti. Nitekim Türkiye diğer İslam ülkelerine demokratik yöntemi kullanma açısından fark atmıştır. Yönetim seçimle el değiştiriyor, şairler, yazarlar, sanatçılar yetiştiriyor&#8230;</p>
<p><strong>Toynbee</strong> medeniyetlerin nasıl kurulduğunu ve nasıl çöktüğünü, tarihin keşfedebildiği yasalarını anlatıyor eserlerinde. <strong>Herbert Wells,</strong> <em>Kısa İnsanlık Tarihi</em> adlı eserinde, kavmiyetçilik ve ulusdevletçilik değerlendirmelerini yaparken, “kültürel değerleri ve entelektüelleri olmayan kavimler, diğer kavimler arasında çıplak gibi kalıyor” der.</p>
<p>Farklı kavimden yüzbinlerce insan, hac zamanında, aynı yerde, kefen gibi beyaz sade bir kıyafetle ittihad yapıyor. Keza, Kâbe’nin etrafında eşit bir şekilde saf tutuyorlar. <strong>Celal Nuri</strong>’nin <em>İttihadu’l-Müslimîn</em> adlı eserini Abdurrahman Azzam Arapça’ya tercüme etmişti. O yıllarda kitap sahibi olmak zordu. Ben de elimle istinsah ederek kendime bir nüsha edinmiştim. İslam âleminin neresinde bir uyanış var diye merak ediyordum, onun için farklı bölgelerden eserler okumaya gayret ediyordum. Daha o karanlık günlerde bu zat, “torunlarım gasp edilmiş hakkımızı geri alacak” demişti. Yine, <em>Ebcediyyetu’l-Ma’rife</em> <em>(Bilginin ABC’si)</em> adlı eserinde Celal Nuri, “Arafat dağı elmas olsa Müslümanlar için bu kadar kıymetli olamazdı. Zira o, ittihadın, birliğin timsali oldu” diye yazmıştı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mısır’a öğrenim için gittiğimde Şeyhülislam<strong> Mustafa Sabri</strong> ile vekili <strong>Zahidu’l-Kevseri</strong>’yi tanımıştım. Bayramlarda gidip ellerini öperdik. Sürgündeki Şeyhülislam Mustafa Sabri <strong>Said Nursi</strong>’ye mektup yazmış. Mektup ulaştığında hasta yatağında hürmetle doğrulup okuduğunda “bu kadar takipçin olduğu halde neden toplumu ve devleti değiştirmiyorsun” diye sorduğunu görmüş. Said Nursi de Mustafa Sabri’ye cevaben bir mektup yazmış, dönem iman kurtarma dönemi demiş. Şeyhülislam da aynı şekilde ölüm döşeğinde mektubu aldığında kendisine hak vermiş. Mezarından bile korktukları için Said Nursi’nin naaşını gizlice bilinmeyen bir yere gömdüler. Ben onun kitaplarından çok yararlandım.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihad Kur’an’ın Hakikatlerini Yaymaktır</strong></p>
<blockquote><p>Düşmanlarımız Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ediyor.</p></blockquote>
<p>Üstad Cevdet Said’in Türkiye’deki ders, sohbet ve söyleşilerinde sıkça vurguladığı hakikatleri, yorum katmadan, kendi ifadeleriyle seçki tarzında özetle takdim ediyorum:</p>
<p>“Furkân Sûresi’nin son kısmında Rahman’ın kulları anlatılır. Bu sûrede “<em>we câhidhum bihi cihaden kebira</em>: Onlarla Kur’an yoluyla en büyük cihadını gerçekleştir” (25/52) buyurulur ve ‘büyük cihad’ın silahla değil, Kur’an’ın yüce mânâ ve hakikatlerini insanlara anlatmak ile olduğu anlatılır. Oysa insanlar bu âyeti bu şekilde anlamamış, silah yoluyla cihadın doğru bir yöntem olduğunu zannetmiştir. Oysa cihad, asla ‘insanları öldürmek’ değildir! Cihad, Kur’an’ın anlaşılması ve mesajının yayılması için mücadele etmektir. Bu her iki yöntemle İslam’a girenleri karşılaştırırsanız, sonucu siz kendiniz değerlendirebilirsiniz.</p>
<p>Cihad, sadece insanların dini tercih etme haklarının engellenmesi durumunda caiz olabilir. Yani, herkes hür iradesiyle dinini tercih edebilmelidir. Nur Sûresi’nde aydınlık olarak takdim edilen bu din, zorlamayla değil hür iradeyle tercih edilmelidir. Allah hiç kimseyi kendi dinini seçmeye zorlamıyor, bilakis herkese hür iradesiyle tercih yapabilme hakkını tanıyor.</p>
<p>İnsanı ikna edebildiğinizde sizin için her şeyi yapar. Ancak, zor kullanarak belki istediklerinizi yaptırabilirsiniz, ama, ilk fırsatta mutlaka intikamını alacaktır. Peygamberler zor değil ikna yöntemini kullanmıştır. Nitekim, hiç birinin ne ordusu ne de serveti vardı. Mekke’den gizlice ayrılıp Medine’ye gittiğinde Peygamberimizi marşlarla karşılamışlardı. Oraya giderken hiç bir güç ve baskı kullanımı söz konusu değildi. Allah, “Hak geldi, bâtıl zail oldu” buyuruyor, yoksa “bâtılı öldürün” buyurmuyor. Işık doğarsa, karanlık kendiliğinden yok olacaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Meşru Savaşın Gerekçesi ve Çarpık Cihad Anlayışı</strong></p>
<blockquote><p>Cihad ‘insanları öldürmek’ değil, Kur’an’ın anlaşılması ve mesajının yayılması için mücadele etmektir.</p></blockquote>
<p>“Harp, ancak, baskı altındaki insanların üzerindeki baskıyı kaldırmak için caiz olur. Savaşmak için ortada bir zulüm, bir baskı olması, insanlara bir inancın dayatılması gerekir. İnsanlara ‘lâilahe illallah’ı bile dayatmak caiz değildir. Kur’an’ın bu hakikatini yeterince anlamazsak, yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranış da yanlış olacaktır. DAİŞ vb. hareketler yanlış bir düşünce üzerine davranışlarını bina ettiği için, doğru bir iş yaptıklarını zannediyorlar, ama yanlış yapıyorlar. Kur’an’da izin verilen savaş, inanç baskısı ya da yurdundan sürme suçunu işleyenleri engellemeye yönelik savaştır.</p>
<p>Allah Rasulü Veda Haccı’nda, “cahiliyede olduğu gibi benden sonra yeniden birbirinizin boynunu vurmaya başlamayın” diye uyarmıştı. Ama, maalesef 3. ve 4. Halife Müslümanlar tarafından suikastle öldürüldü. Ne hazindir ki, Allah’ın ve Rasulü’nün mesajı erken kayboldu. İktidar ilkeye ve seçime göre değil, babadan oğula ve kılıç zoruyla el değiştirmeye başladı yeniden. Yani, saltanat sistemine geri dönüldü. Emeviler türlü zulümler yaptılar. Abbasiler de onlardan geri kalmadı. Günümüzde de Müslümanlar birbirini boğazlamaya devam ediyor! Şii-Sünni diye savaşıyor, ‘hilafetime biat edin’ diye savaşıyor&#8230; Müslümanlar savaşmak için gerekçe bulmada hiç zorlanmıyor maalesef!</p>
<p>Sorunun silahla çözüleceğini zannedenler ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenler derin bir yanılgı içindedir. Oynanan oyunun hakikatini görüp şiddetten uzak durmamız gerekir. Zira, düşmanlarımız, Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ/IŞİD gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ediyor.</p>
<p>İman da ahlak da yanlış olabilir, ortada iman ve ahlak var diye bunların doğru olma garantisi yoktur. Müslüman asla yalan söylememeli mesela. İman ve ahlak bir arada ve doğru anlaşılmalı. Yoksa imanlı ve ahlaklı bir insan kendisine bomba bağlayıp insanları patlatarak iyi bir şey yaptığını düşünebiliyor. Allah ona rahmet etsin, Hz.Ali’nin Hariciler hakkındaki görüşü ne kadar manidardır:</p>
<p>“Hakkı talep edip yanılan, batılı talep edip isabet eden gibi değildir.” Kur’an’ın maksat ve hedeflerini kavramış o büyük insan, Haricilere karşı nasıl muamele edilmesi gerektiği sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Haram yere kan dökmedikleri sürece savaşı başlatan siz olmayın!”</p>
<p>Kur’an’da beyan buyurulduğu üzere, inançları sebebiyle baskı gören, inancı yüzünden öldürülen, bu yüzden yurtlarından sürülen insanlara savaşma izni verilmiştir. Allah rahmet eylesin, ameliyat olduğumda ziyaretime geldiğinde Said Ramazan el-Bûtî’ye cihadın doğru anlaşılmasına hizmet edecek bir eser yazmasını rica etmiştim, o da bu konuda bir eser yazmıştı. O eserinde Bûtî, “<em>bidûn hirâb</em> cihad caiz olmaz” diye yazmıştı. Harpler genel olarak ve çoğunlukla zalimdir. Adil savaş sadece baskıyı ortadan kaldırandır. Ne var ki, günümüz dünyasında böyle adil bir savaş yok&#8230;</p>
<p>Çok üzücü bir durumdur ki, genel olarak Müslümanların, silahı ve atalarını taparcasına yücelttiğini görüyoruz. Oysa, İbrahim aleyhisselam babasına ve toplumuna “Kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz?” diye itiraz etmişti. Atom bombasını biz yapıyoruz, ondan biz medet umuyoruz, ondan yine biz korkuyoruz. Bizim hayat anlayışımız maalesef çok kirlenmiş. Silah bu kadar önemli ve güçlüyse Sovyet rejiminin yıkılışını neden engelleyemedi?”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Baskı ve Şiddetin Sorun Çözme Kabiliyeti Yoktur</strong></p>
<p>“Eşyaya, yani varlıklara kanunlarına uygun davranmamız gerektiği gibi, insana da kanununa uygun davranmamız gerekir. İnsana onun fıtratına, yapısına, yani kanununa uygun şekilde davranırsak bize dost olur, onun üzerinde baskı kurarsak bize düşman kesilir. Zira, baskı, zor, zorbalık insan fıtratının asla kabul edemeyeceği anormal bir durumdur. Savaş zorun, zorbalığın ve baskının zirvesidir. Bu yüzden hep söylediğim odur ki; savaş ölmüştür. Savaşın sorun çözme yeteneği kesinlikle kalmamıştır.</p>
<p>Her gün defalarca okuduğumuz ‘Âyetelkürsi’nin hemen peşinden gelen “<strong><em>lâ ikrahe fiddîn</em></strong>” ayeti ikrahı, baskıyı, zorbalığı yasaklamıştır. Yüzü ekşitmekten atom bombasına kadar geniş bir yelpazeye yayılabilecek mahiyette olan ‘ikrah’ın, baskının hiç bir türü caiz değildir. Nitekim insanı güç ve baskı ile değil, ikna ile değiştirebilir, onu istediğin yola ikna ederek getirebilirsin.</p>
<p>Peygamberimizden rivayet edilen bir hadiste, şiddetin bereketsiz olduğu ifade edilmiştir. Şiddet asla bir sorun çözme yöntemi olamaz. Savaş ölmüştür. Artık suçlular ve onların sömürdükleri cahiller dışında kimse savaşı sorun çözme yöntemi olarak kullanmıyor dünyada&#8230;”</p>
<p>Altmış yıldır İslam dünyasını büyük bir dikkat ve yüksek bir umutla izleyen ve ümmetin sorunlarına çare bulma çabası içinde olan, Kur’an’ın hakikatleri anlama ve yayma yoluyla ‘en büyük cihad’ emrine imtisal eden, Türkiye’nin elde ettiği kazanımları muhafaza etmenin ve daha ileriye götürmenin Âlem-i İslam için ne kadar önemli olduğunu yeri geldikçe vurgulayan muhterem üstadım Cevdet Said’e Rabbimizden sağlıklı uzun ömürler niyaz ediyorum. Bu yazının devamını inşaAllah gelecek hafta yayımlayacağız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-taniyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÇÖZÜM YOLLARINI ARAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-yollarini-aramak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-yollarini-aramak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2015 09:00:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[14:12]]></category>
		<category><![CDATA[39:73-74]]></category>
		<category><![CDATA[Akabe Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlar]]></category>
		<category><![CDATA[cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[cihat]]></category>
		<category><![CDATA[diriliş çağrısı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü'l Fadl Abbas]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[kaynak birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[millet]]></category>
		<category><![CDATA[mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[öldürücü fikirler]]></category>
		<category><![CDATA[ölü fikirler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[va'd]]></category>
		<category><![CDATA[vaîd]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=155</guid>

					<description><![CDATA[“Bize yollarımızı bulmada rehberlik ettiği hâlde, Allah’a neden güvenip dayanmayalım ki? Ve elbette sizin bize çektirdiğiniz eza ve cefaya rağmen direneceğiz: sağlam bir dayanak arayan herkes de sadece Allah’a güvenip dayansın!” (İbrahim Sûresi, 14/12). İnsan, yeryüzünün yönetiminden sorumlu tutulduğu için tercihlerinde özgür bırakılmış ayrıcalıklı bir varlıktır. Sorunun ya da çözümün bir parçası olmak, bedeline katlanmak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Bize yollarımızı bulmada rehberlik ettiği hâlde, Allah’a neden güvenip dayanmayalım ki? Ve elbette sizin bize çektirdiğiniz eza ve cefaya rağmen direneceğiz: sağlam bir dayanak arayan herkes de sadece Allah’a güvenip dayansın!” (İbrahim Sûresi, 14/12).</p></blockquote>
<p>İnsan, yeryüzünün yönetiminden sorumlu tutulduğu için tercihlerinde özgür bırakılmış ayrıcalıklı bir varlıktır. Sorunun ya da çözümün bir parçası olmak, bedeline katlanmak şartıyla hür irade sahibi insanın kendi tercihine kalmıştır. Kur&#8217;an-ı Kerim, insanın akıl ve irade sahibi özgür bir varlık olması hasebiyle, kendi eylemlerinden mesul olduğunu, dolayısıyla doğru yolu seçerek yanlış ve günahtan uzak durması gerektiğini, Allah&#8217;ın iyilik yapanları ödüllendireceğini (<em>va&#8217;d</em>), kötülük yapanları ise cezalandıracağını (<em>vaîd</em>) haber vermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ölü Fikirleri Ayıklayabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Yeryüzünde ıslah edici davranışlar ortaya koyan inanmış insanlar tarihin her döneminde insanlığın sorunlarına çözüm yolları aramışlardır.</p></blockquote>
<p>Allah’ın sınırlarına duyarlı, yeryüzünde ıslah edici davranışlar ortaya koyan inanmış insanlar tarihin her döneminde insanlığın sorunlarına çözüm yolları aramışlardır. Malik bin Nebi’nin ifadesiyle “ölü fikirleri ayıklamak” gibi çetin bir görevi üstlenen bu salih ve muslih iyiler, hurafelere ve şirke bulandırılmış ilahi mesajın dosdoğru şekilde anlaşılması ve hayata tatbik edilmesi için insanı önceleyen, hikmeti, maslahatı ve makâsıdı gözeten yeni bir din dili üretmeye ve yaygınlaştırmaya çalışmışlardır. Ölü fikirleri ayıklama ameliyesi hayati önem arz etmektedir. Çünkü “ölü fikirler”, dışarıdan empoze edilen “öldürücü fikirlerden” çok daha tehlikelidir. Zira “ölü fikirler” bağışıklık sistemini çökerterek doğal savunma sistemini devre dışı bırakmaktadır. Oysa “öldürücü fikirlere” karşı bünyenin doğal bir direnci ve kendisini savunacak donanımları vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak Birliğini Sağlayabilmek</strong></p>
<p>Şikâyet etmek yerine anlamaya çalışmamız, körü körüne itaat yerine sorgulamamız, taklit yerine tahkiki esas almamız gerektiğini, aksi takdirde Müslümanlar olarak bugünümüzün rehin, geleceğimizin ise kayıp olacağını belirten Mustafa İslâmoğlu, çözüm yolu olarak da Allah’ın gösterdiği yola girerek duygu, düşünce, eylem ve hedef birliği sağlayabilmek için öncelikle <u>kaynak birliğini sağlamamız gerektiği</u>nin altını çizmektedir.</p>
<p>Her cemaatin kendi büyükleri tarafından kaleme alınan muteber saydıkları kitapları olduğunu, bu kitapları hayatın mihverine koyarak ve bunları savaştırarak varacak bir yerimiz olmadığını, bu eserlerin öğrettiği İslam anlayışı ile vahdeti sağlamamızın imkânı bulunmadığını altını kalın çizgilerle çizerek anlatan İslâmoğlu hoca, tek çıkış yolu olarak, içinde hiç bir kuşku barındırmayan yegâne kitap olan <u>Allah’ın Kitabı’na dönme</u>yi, başka yerde çare arayarak zaman kaybetmemeyi, yoksa tefrika illetinin bu ümmeti tüketeceğini ihtar etmektedir.</p>
<blockquote><p>“Barış içinde birlikte yaşamanın ahlakını ve hukukunu yeniden inşa edemezsek bütün İslam âlemi suç ortamına, bütün İslam âlimleri de suç ortağına dönüşür.”</p></blockquote>
<p>12 Ağustos 2015 tarihinde Erciyes dağındaki bir otelde Akabe Vakfı tarafından gerçekleştirilen ribat eğitim programında verdiği sohbetinde Müslümanların içine düştüğü zilletten kurtularak yeniden hayatın kurucu öznesi olabilmesi için izlenmesi gereken yol haritasını on iki madde halinde anlatan İslâmoğlu hocanın çözüm önerilerini kendi ifadeleriyle şöylece özetleyebiliriz:</p>
<ol>
<li>Akıl ile Kur’an, hayat ile vahiy arasındaki bağ asla koparılmamalıdır.</li>
<li>Hissî dindarlığın yerini ilmî dindarlık, pasif iyilerin yerini aktif iyiler almalıdır.</li>
<li>Geleneksel dinî birikimin tamamı ana kaynak olan Kur’an’a arz edilmeli, Kur’an’ın kabul ettiği alınmalı, etmediği alınmamalıdır.</li>
<li>İlahi olan ile beşerî olan, din ile gelenek, vahiy ile rivayet, ibadet ile âdet birbirine karıştırılmamalıdır.</li>
<li>Taklit, taassup ve tefrikadan şeytandan kaçar gibi kaçılmalı, onların yerini tahkik, denge ve vahdet almalıdır.</li>
<li>Mushaf’ı Kur’an’ın, tecvidi tertilin, lafzı mananın, fıkhı tefakkuhun, mucizeyi sünnetullahın, kabuğu özün, nasıl’ı niçin’in, korkuyu sevginin, ölüyü dirinin önüne alan eski din dilinden vazgeçilmelidir.</li>
<li>Onun yerine Kur’an’ı Mushaf’ın, tertili tecvidin, manayı lafzın, tefakkuhu fıkhın, sünnetullahı mucizenin, özü kabuğun, niçin’i nasıl’ın, sevgiyi korkunun, diriyi ölünün önüne alan bir din dili konulmalıdır.</li>
<li>Aşırı yüceltmeci veya ara kablosuna indirgemeci yaklaşımlarla hayattan dışlanan bir peygamber algısı, yerini Kur’an’ın ‘arkadaşınız’ dediği örnek alabileceğimiz model bir insan peygamber anlayışına bırakmalıdır.</li>
<li>Dünya ve ahirette maddi ve manevi rantçılığa ve kayırmacılığa dayalı, sorumsuz, çoğaltma tutkusuna kapılmış gösterişçi dindarlık, yerini alın teri ve emeğe dayalı samimi ve sorumluluk bilincini her şeyden önde tutan bir dindarlığa bırakmalıdır.</li>
<li>Kur’an tarafından gayb ve şahadet ayakları üzerine oturtulan İslam bilgi sistemi, zanna dayalı sahte bir ayak eklenerek bozulmamalıdır.</li>
<li>‘İnsan devleti’ni hedefleyen bir siyasetin ilkeleri; hakikat, adalet, merhamet, ehliyet ve meşveret olmalı, en ölümsüz devletin yürek devleti, en kalıcı fethin de yürek fethi olduğu unutulmamalıdır.</li>
<li>Ümmet-i Muhammed, Yahudilerden çok Yahudileşmekten, Hıristiyanlardan çok Hıristiyanlaşmaktan korkmalıdır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Olup Bitenleri Kaygıyla İzleyip Oturmak Yetmez</strong></p>
<p>Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez, Ortadoğu’da sürüp giden çatışmaların İslam dünyasını tehdit eder boyuta ulaşması üzerine 18 Haziran 2014 tarihinde yayımladığı bir beyanname ile sağduyu çağrısı yapmıştır. Müslüman&#8217;ın canını ve kanını Müslüman&#8217;a helal gören bir cihat anlayışını kesin bir dille reddeden ve sekiz dilde dünya kamuoyunun dikkatine sunulan beyannamede vurgulanan hususlar, İslam dünyasının sorunlarına çözüm yolları da sunmaktadır:</p>
<p>“<u>Müslüman kimliği</u>, her türlü mezhebî, meşrebî, coğrafi, etnik, siyasi ve politik aidiyetin üstündedir. Hiçbir yapı, İslam kardeşliğini ve vahdetini bozmaya yönelik çalışmalara izin vermemelidir. Haksız yere bir insanın kanını dökmek, dini bakımdan en büyük cürüm olarak kabul edilmiştir.</p>
<p>1400 yıldır bütün farklılıklarıyla bugünlere gelen bir toplumu dini, mezhebi ve etnik temellere dayalı bir yapı ile yönetme imkânı yoktur. Hiç kimse ya da hiçbir grup, bir başkasının inancına, değerine ve düşüncesine savaş açamaz. Herkes yaşadığı topraklarda tarihsel birikimine uygun olarak özgürce yaşama hakkına sahip olmalıdır. Bunun aksine olan her tutum ve davranış, selam ve eman yurdu olan bu topraklarda fitne çıkarmak isteyen unsurlar olarak görülmelidir.</p>
<p>Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet geleneklerini birbirine karşıt olarak görüp bunun üzerinden güç mücadelesine girmek büyük bir fitne olarak görülmelidir. Herhangi bir Müslüman grup, fırka veya cemaatin, kendi dini anlayışını mutlak hakikat kabul ederek diğer anlayışları ötekileştirmesi, tekfir etmesi, tekfir ettiklerini de ölüme mahkûm etmesi asla kabul edilemez. Bu tür anlayışları meşrulaştıracak hiçbir yaklaşım, anlayış ve görüşün, İslam’dan destek bulması mümkün değildir. Hiç kimsenin bir başkasını İslam’dan çıkartma salahiyeti yoktur.</p>
<p>Necef ve Kerbela gibi müstesna mekânlar, Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Ebü’l Fadl Abbas gibi Ehl-i Beyt büyükleri, Şiilerin veya Sünnilerin değil, bütün İslam ümmetinin ortak, büyük değerleridir.</p>
<p>Bazı çevrelerin diğerlerine karşı cihat ilan etmesi de kabul edilemez. Zira Kur’an ve Sünnet, Müslümanın Müslümana canını ve kanını helal gören bir cihadı asla emretmemiştir. <strong>Bugün Müslümanların topyekûn başvuracağı en büyük cihat, taassuba, fakirliğe, cehalete, fitneye ve tefrikaya karşı yapacakları cihattır.</strong> Hiç kimse, zulme karşı cihat iddiasıyla başkaca mazlumiyetlerin yaşanmasını meşru gösteremez.</p>
<blockquote><p>“Aydınlar aldanmazsa insanları işin gerçeğine getirirler. Fakat aydın aldanırsa işin içinden çıkılmaz.”</p></blockquote>
<p>Bugün, âlimlere düşen en büyük görev, Müslüman toplumları ayrıştırmaya yönelik fetvalar vermek yerine; İslam dünyasındaki farklılıkları bir rahmet ve zenginlik olarak görüp barış içinde birlikte yaşamanın ahlakını ve hukukunu yeniden inşa etmek olmalıdır. Aksi takdirde bütün İslam âlemi suç ortamına, bütün İslam âlimleri de suç ortağına dönüşür. Bütün bu olup bitenleri sadece kaygıyla izlemek yetmez. Elim sonuçlar doğuracak bir çatışmayı engellemek için bütün dinî liderler ve âlimler kararlılıkla birlik ve beraberlik içinde hareket etmelidir. Bu hepimizin dinî, ahlaki ve vicdani görevidir&#8230;”</p>
<p>Rabbimiz, beyanatının arkasında duran ve olup bitenleri kaygıyla izlemekle yetinmeyerek “Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi”nin kurulmasına önayak olan muhterem başkanın çabalarını bereketlendirsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Diriliş Çağrısı</strong></p>
<blockquote><p>“Allah’ın gösterdiği yola girerek duygu, düşünce, eylem ve hedef birliği sağlayabilmek için öncelikle kaynak birliğini sağlamamız gerekir.”</p></blockquote>
<p>11 Temmuz 2008 tarihinde Yüce Diriliş Partisi adına Genel Başkan A. Sezai Karakoç tarafından yayınlanan deklarasyonda çözüm yolu için mazi bilincine ve aydın kadro ihtiyacına vurgu yapılmaktadır:</p>
<p>“Milletim, uyan! Kendine dön! Aslını unutma! Geçmişini bil. <u>İçinden, gerçek aydınlardan kurulu bir kadro çıkar. Çıkar ki, onlar, hem bugününü, hem yarınını kurtarsınlar.</u> Geleceğini, ancak, bilinçli, idealist bir aydın nesil güven altına alır.</p>
<p>Milletim! Büyük bir milletsin. Çok büyük bir ülken var. Onun bir çok parçasına el konulmuş. Öbür parçalarına da göz dikilmiş. Çok köklü bir tarihe sahipsin. Gerçek bir medeniyetin, Hakikat Medeniyeti’nin sahibisin. Onu yeniden ayağa kaldır. Diril ve dirilt! İnsanlık seni bekliyor.</p>
<p>Milletim! Doğu’ya, Batı’ya dur diyecek güç, sensin. Kendini bildiğin gün, kurtulacaksın. Ve bütün insanlığı kurtaracaksın. Yoksa, insanlık, büyük bir felakete doğru gidiyor. Sınırsız hırs sahipleri dünyayı yakmaktan geri durmuyorlar.</p>
<p>Milletim! Uyan, kendine gel! Yeni bir sayfa aç. Yeni bir çağ aç. Geçmişte birkaç kez çağ açmıştın. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin.”</p>
<p>Üstadın “Çıkış Yolu” adıyla peşpeşe yayımladığı üç eser, ülkemizin, ümmetin ve insanlığın sorunlarına çözüm yolu arayan esaslı çalışmalardan biridir. Özellikle <u>aydınların aldanmaması</u> gerektiğinin altını çizen üstat, “Aydınlar aldanmazsa insanları işin gerçeğine getirirler. Fakat aydın aldanırsa işin içinden çıkılmaz.” demektedir.</p>
<p>Sorunlarımızı “geçmişi çok iyi bilip geleceğe çok köklü çok boyutlu bir genel idealle, her kişide her aydında bulunan bir idealle yarına adım atmakla” halledebileceğimizi söyleyen üstat, çeşitli problemler yaşayan “halkları kardeş bilip neden bu duruma düşüyorlar diye endişelenmemiz, bunu bir tek silah bile ateşlenmeden nasıl çözeriz diye düşünmemiz” gerektiğini ifade etmektedir. Müslüman halkların yaşadığı problemlerde etken “dış tesiri etkisiz hale getirmeden” sorunları çözemeyeceğimizi belirten üstat, kalıcı çözümün mümkün olduğunu, ancak yabancı projeleri çözüm diye sunarak halkları hayal kırıklığına uğratmamak gerektiği hususunda uyarmaktadır.</p>
<p>Rabbim bizleri çeşitli sebeplerle entelektüel zehirlenmeye maruz kalan, kendisi sapmakla kalmayıp sahte cennet vaatleriyle başkalarını da saptıran, dünyayı kaosa boğan aktif kötülerden olmaktan muhafaza buyursun. Rabbimiz, ülkelerin adaletle yönetildiği, nimetlerin gönül huzuruyla paylaşılarak insanların mutlu yaşadığı, Allah’ın sınırlarının gözetilerek insanların kalıcı barış yurduna titizlikle hazırlandığı vahye mutabık bir hayatın inşasında bizleri hizmetçi olmaya muvaffak eylesin.</p>
<p>İlk sözümüz gibi son sözümüz de Kur’an olsun:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Rablerine karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar ise guruplar halinde cennete buyur edilecekler. Kapıları zaten açılmış bulunan cennete vardıklarında, oranın muhafızları kendilerine şöyle diyecek: “Selam olsun size! Safa başınıza! Ebedî kalmak üzere buyursunlar!..” Onlar da şöyle mukabele edecekler: “Bize ettiği vaadi gerçekleştiren, bizi bu uçsuz bucaksız mekâna vâris kılan ve bizi cennette tercih ettiğimiz yere yerleştirecek olan Allah’a hamd olsun!” Bakın, çalışıp çabalayanların ödülü ne de güzelmiş.” (Zümer, 39/73-74).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-yollarini-aramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİNİ YAZABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-insan-haklari-beyannamesini-yazabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-insan-haklari-beyannamesini-yazabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2015 11:06:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[arafat vadisi]]></category>
		<category><![CDATA[din ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[erdemliler antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası]]></category>
		<category><![CDATA[Evrensel İslam Beyannamesi]]></category>
		<category><![CDATA[hilfu'l-fudul]]></category>
		<category><![CDATA[hudeybiye musahalası]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[İDSB]]></category>
		<category><![CDATA[IICWC]]></category>
		<category><![CDATA[İİT]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları evrensel bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[islam devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[islam hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[islam insan hakları beyannamesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Konferansı Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[islamofobi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik el-Eşter]]></category>
		<category><![CDATA[Mazlumder]]></category>
		<category><![CDATA[medine vesikası]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Ahmet Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[risalet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=80</guid>

					<description><![CDATA[Dünyada geçerli olan Batı menşeli insan hakları bildirgeleri, insanı bütün boyutlarıyla kuşatan evrensel fikrî ve ahlaki bir temelden yoksun olmaları sebebiyle, gelecek nesiller şöyle dursun günümüz insanının sorunlarını çözmekten bile aciz kalmaktadır. Kıyamete kadar bütün bir insanlığı kuşatabilecek, en fazla mensubu bulunan semavi din müntesipleri başta olmak üzere irili ufaklı ne kadar fikir ve inanç [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada geçerli olan Batı menşeli insan hakları bildirgeleri, insanı bütün boyutlarıyla kuşatan evrensel fikrî ve ahlaki bir temelden yoksun olmaları sebebiyle, gelecek nesiller şöyle dursun günümüz insanının sorunlarını çözmekten bile aciz kalmaktadır. Kıyamete kadar bütün bir insanlığı kuşatabilecek, en fazla mensubu bulunan semavi din müntesipleri başta olmak üzere irili ufaklı ne kadar fikir ve inanç hareketi varsa hepsini kapsayabilecek bir insan hakları beyannamesini ortaya koymaya en layık olan, temel nassları ve tarihî tecrübesiyle bunu başarabilecek yegâne alternatif olarak insanlığın önünde duran, İslam dinidir. Allah katında geçerli tek din olması, önceki tüm semavi dinleri kapsaması, kıyamete kadar başka din ve elçi gönderilmeyeceğinin alenen beyan buyurulması, İslam dinine ve onun mensuplarına evrensel insan hakları beyannamesi hazırlama görev ve sorumluluğunu yüklemektedir.</p>
<blockquote><p>Temel nassları ve tarihî tecrübesiyle kuşatıcı ve adil bir insan hakları beyannamesini ortaya koyabilecek yegâne alternatif İslam’dır.</p></blockquote>
<p>Osmanlı Devleti&#8217;nin son döneminde önemli valilik ve nazırlık görevleri deruhte etmiş olan, devlet adamlığı yanında mütefekkir şahsiyetiyle de kendini kabul ettirmiş bulunan Hüseyin Kâzım Kadri beyin, “İnsan Hakları Beyannamesi’nin İslam Hukukuna Göre İzahı” adıyla kaleme aldığı eserde, tüm dinlerin ve kanunların üzerinde, mevcut tüm insan hakları bildirgelerini içine alan kuşatıcı bir evrensel insan hakları beyannamesinin İslam dini esas alınarak hazırlanabileceği fikri müdafaa edilmektedir. Zira, müellifin de vurguladığı üzere İslam dini; özgürlük, eşitlik ve adalet hususlarını hakkıyla içeren, her türlü açıdan hayatı kuşatan, uyumlu içtimai bir sistem kurabilen, insanlar arasında yardımlaşmayı, barışıklığı, iyi huylara sahip olmayı öğütleyen bir dindir (Yayına hazırlayan: Osman Ergin, Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, İstanbul, 1949: 75-76).</p>
<p>Din ve bilim, dünya ve ahiret, akıl ve inanç, Allah ve insan, insan ve kâinat gibi en temel meselelerde altın dengeyi kurabilmiş olan İslam dininin, Kur’an ve sünnet başta olmak üzere on dört asır boyunca üretmiş olduğu müktesebat ve uygulamalar incelenerek insanlığa mükemmel bir insan hak ve hürriyetleri beyannamesi takdim etmek sadece mümkün değil elzemdir de.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ın ilk dönemine ait temel hak belgeleri </strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerim, sadece Allah’a kul olarak insanın nasıl gerçek özgürlüğü yakalayabileceği ile hak ve adaletin şaşmaz ilkelerini açıkça ortaya koymuş, Allah Rasulü de (as), kendisinin, ailesinin ve ashabının aleyhine bile olsa hakkın ve adaletin nasıl yılmaz bir savunucusu olunabileceğini en güzel örnekleriyle göstermiştir.</p>
<blockquote><p>Kur’an ve sünnet başta olmak üzere Müslümanların on dört asır boyunca üretmiş olduğu müktesebat incelenerek insanlığa mükemmel bir insan hak ve hürriyetleri beyannamesi takdim etmek sadece mümkün değil elzemdir de.</p></blockquote>
<p>Güçlünün haklı kabul edildiği Cahiliye dönemi Mekke toplumunda zalime karşı, mazlumdan yana yek vücut olmanın başarılı bir örneğini teşkil eden “Hilfu’l-Fudûl; Erdemliler Antlaşması” hareketine risaletten önce iştirak etmiş olan Sevgili Efendimiz, yıllar sonra bahsi geçtiğinde zulme karşı böyle bir erdemli girişime davet edilse yine icabet edeceğini beyan buyurmuştur.</p>
<p>Miladi 622 yılında Medine’de imzalanmış olan “Medine Vesîkası”, başkasıyla birlikte hak ve hukuk çerçevesinde, ilkeye ve sözleşmeye dayalı olarak yaşamanın; Yahudiler ve putperest müşriklerle birlikte medeni bir toplumsal hayat modeli ortaya koyabilmenin somut bir örneğini oluşturmaktadır. Ancak, 47 maddeden oluşan bu sözleşmenin, İslam tarihi boyunca kurulan devletlere neden model teşkil etmediği sorusu akla gelebilir. Bu sorunun cevabını, müzakereye dayalı katılımcı bir siyaset tarzının benimsendiği hilâfet-i râşide döneminden hemen sonra gelişen ve asırlar boyunca devam eden; zorla boyun eğdirmeye ve babadan oğula intikal etmeye dayanan saltanat siyasetinde aramak gerekir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ağır bir bedeli olsa bile sözleşmeye sadık kalmanın harika bir örneğini teşkil eden “Hudeybiye Musâlahası” başta olmak üzere Allah Rasulü’nün (s) müşriklerle ve başka din mensubu topluluklarla yaptığı bir dizi sözleşme, İslam’ın hak ve hürriyet anlayış ve uygulamasını ortaya koyması açısından nadide belgeler olarak önümüzde durmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<blockquote><p>“Medine Vesîkası”, başkasıyla birlikte hak ve hukuk çerçevesinde medeni bir toplumsal hayat inşa etmenin somut bir örneğini oluşturmaktadır.</p></blockquote>
<p>Allah Rasulü’nün, o anda muhatabı olan yüz bini aşkın ilk mü’minler başta olmak üzere kıyamete kadar gelecek bütün insanlara hitaben irad ettiği veda hutbelerinde temel hak ve hürriyetlerin önemli bir bölümü tek tek açıklanmıştır. “Veda Hutbesi”nde<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> ortaya konan ve Allah Rasulü’nün bizzat tatbik ettiği hakların bir kısmına Batı dünyası, milyonlarca insanın kanını akıttıktan sonra ancak 20. yüzyılın ortalarında ulaşabilmiş, ancak bu güne kadar bu hakları tatbik etmeye asla muvaffak olamamıştır. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s), hicretin 10. yılında ifa ettiği Veda haccı esnasında, 9 Zilhicce Cuma günü Arafat Vâdisi&#8217;nde yüz bini aşkın sahabinin şahsında bütün insanlığa hitap etmiş ve 23 yıl boyunca Kur’an’ın vaz’ettiği ve kendisinin de hayata tatbik ettiği temel hakları kıyamete kadar uygulanmak üzere insanlığa hatırlatmıştır.</p>
<p>Kendisinden önceki üç râşid halifeye danışmanlık yapan, miladi 656-661 yılları arasında 5 yıl İslâm Devleti’nin halifeliği uhdesine tevdi edilen Emiru’l-Mü’minin Hz. Ali (r), İslâm ümmetini ıslaha çalışırken 79 emirname kaleme almıştır. Bu emirnameler arasında en kapsamlı ve en uzun olanı, Mısır’a vali tayin ettiğinde Mâlik el-Eşter’e verdiği emirnamedir. Ne yazık ki, Mâlik el-Eşter Mısır yolunda şehit edilince (m. 656), bu muhteşem siyaset belgesi Mısır’da uygulama alanı bulamamıştır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Burada kısaca temas edilen bu temel metinler başta olmak üzere on dört asır boyunca İslam âleminde üretilmiş olan belgeler ile Allah’ın, hukukun ve toplumun hakkını korumak için oluşturulan “Hisbe Teşkilatı” gibi kurumsal tecrübeler incelenerek bütün insanlığı kuşatan, adil bir evrensel insan hakları belgesi hazırlamak hem mümkündür hem de gereklidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam dünyasında ortaya çıkan hak belgeleri</strong></p>
<blockquote><p>Allah Rasulü Veda Hutbesi’nde, 23 yıl boyunca Kur’an’ın vaz’ettiği ve kendisinin de hayata tatbik ettiği temel hakları insanlığa hatırlatmıştır.</p></blockquote>
<p>Prof.Dr. Salih Tuğ hocanın doçentlik tezi olan “İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri: XIX ve XX. Asırlar” (İrfan Yayınevi, İstanbul 1969, 343 s.) isimli eseri başta olmak üzere son dönemde sadece Türkiye’de yapılan onlarca doktora tezi, akademik makaleler ve fikir eserleri, bütün insanlığı kuşatan bir İslam insan hakları beyannamesinin ortaya konabileceğini göstermektedir. Prof.Dr. Ahmet Akgündüz’ün “İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi” isimli eseri, İslam dünyasında temel haklar alanda yapılmış önemli beyanname çalışmalarını derlemiştir (OSAV, İstanbul, 1997).</p>
<p>İslam anayasa hukuku alanındaki ilk kapsamlı çalışma 1951 yılında toplanan ve 31 üyeden oluşan bir komisyon tarafından gerçekleşmiştir. Bu çalışmada modern bir Müslüman devletin ve fertlerinin kabul edebileceği temel esaslar belirlenmiştir (Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, OSAV, İstanbul, 1997: 110-112).</p>
<p>1982 yılında kurulan İslam Konseyi’nin birçok ilmi çalışması yanında “Evrensel İslam Beyannamesi”, “İslam Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi” ve “İslam Anayasası” başlıklı çalışmaları çok önemli beyannameler olarak dikkatle incelenmeyi beklemektedir. 1990 yılında da İslam Konferansı Teşkilatı (yeni adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı) tarafından yayımlanan “İnsan Hakları Kahire Beyannamesi” de, İslam hakları evrensel beyannamesi yazılırken dikkate alınması gereken önemli bir çalışmadır.</p>
<blockquote><p>1982 yılında kurulan İslam Konseyi’nin “Evrensel İslam Beyannamesi”, “İslam Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi” ve “İslam Anayasası” başlıklı çalışmaları önemli alternatif beyannamelerdir.</p></blockquote>
<p>Osmanlı döneminde hazırlanıp ilan edilerek yürürlüğe konan Sened-i İttifak (1808), Gülhane Hatt-ı Humayûnu (1839), Islahat Fermanı (1856), Adalet Fermanı (1875) ve 1857’de Hayreddin Paşa’nın öncülüğünde Tunus’ta ilan edilmiş olan Ahdu’l-Emân gibi hak bildirgeleri, halkın can, mal, akıl, din ve nesil emniyetini temin etmek başta olmak üzere çeşitli hak ve hürriyetlerini tanzim eden önemli belgeler olarak, kapsamlı bir İslam insan hakları beyannamesinin hazırlanması esnasında başvurulacak belgeler arasında yer almaktadır.</p>
<blockquote><p>1990 yılında İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından yayımlanan İnsan Hakları Kahire Beyannamesi de, önemli bir alternatif hak bildirgesidir.</p></blockquote>
<p>Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi, İslam Aile Sözleşmesi gibi daha özel hukuk metinleri ve sözleşme örnekleri de incelenmesi gereken önemli çalışmalara örnek olarak verilebilir. Mısır’da, Yusuf el-Karadavi başta olmak üzere otuzu aşkın âlimin katkısıyla Uluslararası İslami Kadın ve Çocuk Komitesi (IICWC) tarafından hazırlanarak altı dilde neşredilen İslam Aile Sözleşmesi, iki kısımda ve yedi ana bölümde 164 madde halinde düzenlenmiş olup Türkçe tercümesi de yapılmaktadır (Mîsâku’l-Usra fi’l-İslam, Daru’r-Ruwwad li’n-Neşr, Riyad 2011, 392 s.).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İDSB’ye çağrı</strong></p>
<blockquote><p>İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin tertip edeceği uluslararası bir konferans, “İslam İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin yazımı için önemli bir adım teşkil edecektir.</p></blockquote>
<p>Bünyesinde kırk ülkeden üç yüzü aşkın STK’yı barındıran İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB)’nin, Mazlumder, Uluslararası Hukukçular Birliği (UHUB) gibi insan hakları kuruluşlarının da desteğini alarak akdedeceği uluslararası bir konferans, “İslam İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin yazımı için önemli bir adım teşkil edecektir. Daha önce islamofobi ve aile konularında uluslararası büyük konferanslar tertip etmiş olan İDSB’nin bu girişimi önce İslam İşbirliği Teşkilatı’nda (İİT), ardından Avrupa Birliği’nde ve nihayet Birleşmiş Milletler’de somut karşılıklar bulabilecektir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Medine Vesikası’nın içeriği ve birlikte yaşama modeli oluşturması açısından önemi hakkında bakınız: Yusuf Yavuzyılmaz, “Medine Vesikası ve Hz. Peygamber’in (s) Diğer Dini Gruplarla Münasebetleri”, Bilge Adamlar, sayı: 37 (Nisan 2015), s.150-154.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bahsi geçen belgelerin tam metinleri için bkz: Muhammed Hamîdullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye, Beyrut 1405/1985. Eser Türkçeye de çevrilmiştir: El-Vesaiku’s-Siyasiyye Hz. Peygamber Döneminin Siyasi-İdari Belgeleri, çev. Vecdi Akyüz, Kitabevi, İstanbul 1997, 488 s.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Veda Hutbesi’nin özellikleri ve içeriği konusunda TDV İslam Ansiklopedisi’nde Bünyamin Erul tarafından kaleme alınan ilgili maddeye bakılabilir: 42/591-593. Veda Hutbesi’ni insan hak ve hürriyetleri açısından inceleyen ve Türk dilinde yazılmış bir çok eser için şu örnekler incelenebilir: Cihan Aktaş, Veda Hutbesi: İnsanın Temel Hakları, İstanbul 1992; Mehmet Şener, “Veda Hutbesinin İnsan Hakları Yönünden Kısaca Tahlili”, Doğuda ve Batıda İnsan Hakları, Ankara 1996, s.125-130; Osman Şekerci, İnsan Hakları Alanında Temel Belgeler ve İslam, İstanbul 1996; Murat Gökalp, İbrahim Bayraktar, “İslam’ın İnsana Tanıdığı Bazı Temel Haklar ve Vedâ Hutbesi”, EAÜİFD, sayı: 9 (1990), s.245-269 ve sayı: 10 (1991), s.221-231; Cevdet Kılıç, “Veda Hutbesindeki Evrensel Mesajlar ve İHEB ile Mukayesesi”, Bilge Adamlar, sayı: 37 (Nisan 2015), s.126-138&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Daha geniş bilgi için bkz: Faris Çerçi, “Mâlik el-Eşter’e Verdiği Ahd-Nâme’ye Göre Hz. Ali’nin Yönetim Anlayışı”, AÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 28, s.89-125, Erzurum, 2007. Keza, Ali Koçak, “Bir Usûl-i Siyâset Örneği Olarak Hz. Ali&#8217;nin Mâlik el-Eşter Emirnâmesi”, Kur’ani Hayat, Mart-Nisan 2013, sayı: 28, s.10-15. Bu emirnameyi konu alan kitaplar da yayımlanmış olup örnek olarak bakınız: Mükerrem Mete, İlmin Kapısı İmam Ali’den Yöneticilere, Semerkant Yayınları, İstanbul 2012, 80 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-insan-haklari-beyannamesini-yazabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
