<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>hak ve özgürlük Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/hak-ve-ozgurluk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/hak-ve-ozgurluk/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 28 Jun 2017 17:13:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>KUR’AN’IN GENİŞ DİN HÜRRİYETİNİ TAKDİR EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jun 2017 09:10:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[din hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[din ve inanç özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[gayrimüslimler]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[insanları saptırmak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsra 17:70]]></category>
		<category><![CDATA[Kâfirûn 109:6]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Lâ ikrâhe fîd dîn]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman toplum]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[sınıfsal ayrıcalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[üstün ve şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[Zorlama dinde yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=528</guid>

					<description><![CDATA[“We leqad kerremnâ benî âdem…: Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We leqad kerremnâ benî âdem</em>…:<br />
Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in -ön yargıların ve tahminlerin ötesinde- eşi benzeri olmayan bir genişlikte insanlara sunduğu <u>din ve inanç özgürlüğü</u>ne dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Müslüman toplumun düzenlenmesi ve temelinin oluşturulması konularında Kur’an’ın içermekte olduğu hükümlerin tamamı; <strong>canı, dini, soyu ve aklı</strong> <strong>koruyan</strong> kapsamlı bir sistemin oluşturulmasına yöneliktir. Bu toplumun, insani ilişkilerde peşinden gidilen doğru bir örnek olması ve dost olsun düşman olsun kendisi dışındaki <u>tüm insanlarla olan ilişkilerini</u> insani bir tanışıklık ve hürmet(saygı) üzerine kurması için erdem ve yüce bir ahlaktan oluşan sağlam bir örgüsü vardır:</p>
<p>“Ama doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu <strong>üstün ve şerefli</strong> kıldık. Karada ve denizde onlara ulaşım imkânı sağladık. Temiz ve helal besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Kur’an’ın kapsamlı sistemi, <strong><u>insan olmak</u></strong><u>tan kaynaklanan</u> bu yüceliği İslam devlet sistemi içerisine yerleştirmiştir. Ayrıca <u>umumi bir kardeşlik oluşturmak</u> veya orman kanunlarının ve gücün belirlediği hükümlerin gölgesinde değil de <u>erdem ve hikmetin gölgesinde</u> süren bir var oluş mücadelesi gerçekleştirmek adına her türlü insani ilişki içerisinde sağlam ve köklü hâle getirmiştir (s.129).</p>
<p>İslam’ın ilk yöneldiği şeylerden biri de <u>umumi ve ferdî özgürlüklerin korunması</u>dır. Zira <u>insanı insan yapan en önemli değerlerin başında</u> <strong>özgürlük</strong> gelir. O hâlde her kim özgürlüğe bir zarar verirse <u>insanlığa zarar vermiş</u> olur. Var oluş kanunu ve insanların kendisi üzere yaratıldıkları fıtrat gereğince hak etmiş olduğu özgürlüğünün bir kısmı her kimin elinden alınırsa bu kimsenin insanlığının ve kişiliğinin bir kısmı eksilir.</p>
<p>Ne var ki Kur’an’ın sağladığı bu özgürlük <u>mutlak</u> bir özgürlük değildir. Zira mutlak hakikat gibi mutlak özgürlük de somut bir şekilde hissedilmeyen ancak zihinde canlanan manevi bir olgudur ki bu zorlu ve kendisini yiyip bitiren varlık içerisinde gerçekleşmez. Şüphesiz mutlak bir hürriyetle hareket eden kimseler var olan tüm bağlarını kırarlar, sınırları çiğnerler ve serbestlikleri ölçüsünde kendileri dışındaki insanların özgürlüklerine zarar verirler. Bu nedenle İslam tüm bağlarından kurtulmuş olan bu tarz bir özgürlüğü hoş görmez. Çünkü böyle bir özgürlük bir şeyler inşa etmekten ziyade <u>var olanı yıkmak</u>tır (s.131).</p>
<p>Oysa İslam yalnızca ahlak, başkalarının haklarının korunması ve erdemli toplumun kendisinden istifade ettiği genel özgürlük anlayışı ile alakalı her ne varsa bunlarla sınırlanmış olan bir özgürlüğü koruma altına alır. Bu genel özgürlük ise âdil bir başkaldırış olarak bireylerin özgürlüklerine konulmuş sınırlamalardan meydana gelen ve herkesi gölgesi altına alan kapsamlı ve bütüncül bir özgürlüktür. Sa’d Zağlûl’ün de dediği gibi; “<u>Özgürlüğe getirilmiş olan her türlü sınırlamanın özgürlüğün temellerinden gelen bir gerekçeye dayanması icap eder. Aksi takdirde bu sınırlama bir zulümdür</u>.” (s.133).</p>
<p><strong>Din alanında baskı ve zorbalığın asla caiz olmadığına iman etmek</strong></p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, daha öncede açıkladığımız gibi yıkıma doğru gitmemesi kaydıyla her türlü özgürlüğün davetçisidir. Bu nedenle din edinme özgürlüğünü hoş görür ve güçlü bir sesle; “<strong><em>Lâ ikrâhe fîd dîn</em></strong>: Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır…” (Bakara 2:256) diye seslenir. Kendisine muhalefet edenler için bir açıklık ve netlik kazandırmak adına; “<strong>Sizin dininiz size, benim dinim bana.</strong>” (Kâfirûn 109:6) buyurur. Ne var ki Kur’an’ın nazil olduğu çağda gerektiği gibi anlaşılamamış olan bu değerli özgürlüğün ifade ettiği hakikatler insanlar tarafından ancak ilerleyen çağlarda idrak edilmiştir.</p>
<p>İslam, başkalarının haklı özgürlüklerini hiçbir şekilde sınırlanmaması adına sınırsız mutlak bir özgürlüğü hiçbir zaman hoş görmemiştir. O, Hıristiyanlara Müslümanların bayrağı altında kendi dinlerini yaşama hakkı tanır. Aynı özgürlüğü Yahudilere de verir. Hattâ Mecusilere bile kendi ibadethaneleri içerisinde dinî ayinlerini gerçekleştirme özgürlüğü tanır. Bu hoşgörüyle birlikte dışarıdan Müslüman gibi gözüküp içlerinde başka duygular barındıran kimselerin yolu olan zındıklığı hoş görmez. Çünkü bu yalnızca din özgürlüğünden istifade etmek değil <strong>insanları saptırmak</strong>tır. Aynı zamanda herhangi bir sebeple İslam’a girip daha sonra bir başka sebeple dinden çıkarak dinleri alay konusu yapan, hevalarının peşine düşmüş kimselere de hoşgörü ile bakmaz. Bilakis onların bu tavrını dinle oynamak ve dindar kimseleri saptırmak olarak görür… (s.133).</p>
<p>İslam kendi otoritesi altında kişilerin <u>diledikleri dine mensup olmaları özgürlüğünü garanti altına almış</u>, korumuş ve böylece İslam beldelerinde yaşayarak Müslümanların menfaatine olan her şeyden istifade edip Müslümanlar aleyhine olan her durumdan etkilenen gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti</strong> tanımıştır. Öyle ki bu kimseler, İslam’ın himayesi altında İslam’ın kendi mensuplarına tanımadığı özgürlüklerden de istifade etmişlerdir. Örneğin İslam içkiyi haram kılmış ve içki içen Müslümanlara had yani ceza uygulanmasını emretmiştir. Bununla birlikte Müslümanların hükmü altında bulundukları sürece gayrimüslimlere içki içmeleri konusunda müdahale edilmemiştir.</p>
<p>İslam domuzu haram kıldığı ve bir pislik olarak gördüğü hâlde gayrimüslimlerin onun etini tüketmelerine izin vermiştir… İslam kendi otoritesi altında yaşayıp ve onun âdil hükmü altında kaldıkları takdirde kendisine muhalif olanların özgürlüklerini korumada <strong>oldukça ileri</strong> gitmiştir. Zimmi yani İslam toprağında yaşayan gayrimüslim bir kimsenin caiz gördüğü içki veya domuza saldırıda bulunan kimseleri <u>cezalandırmıştır</u>… (s.135).</p>
<p>Bu uygulamanın sebebi Müslüman devletin himayesinde Müslümanlarla birlikte yaşamayı kabullendikleri takdirde gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti tanımak</strong>tır… (s.139).</p>
<p>İslam, yönetiminden razı olan gayrimüslimlere <strong>sınıfsal ayrıcalıklar</strong> vermektedir. Bu kimselerin İslam’ın kendilerine vermiş olduğu ayrıcalıkları alıp yönetime başkaldırmak ve İslam devletini alaya almak için bir bahane olarak kullanmaları hâlinde bu ayıp âdil olan İslam’ın ayıbı değildir. Bu noktada ayıp, zulmün inşası için adaleti suiistimal eden ve adalet ehlinin kendisine bağışlamış olduğu özgürlüğü âdillerin işini bozmak ve Allah’tan korkan takvalı kimselerin hükmünü yıkmak için kullanan hatalı insanların ayıbıdır. Kur’an-ı Kerim’in verdiği ve onu beyan eden Rasulullah’ın (s) açıkladığı dinî özgürlüğün gölgesinde ilk asırlardaki gayrimüslimlerin Kur’an’ın hükmüne uygun yönetim altında, <u>kendi dinlerine mensup olan milletlerin bile kendilerine ihsan etmedikleri dinî bir özgürlük içerisinde yaşadıklarını</u> görürüz. Zira kendi mezheplerinden birinin otoriteyi elinde bulundurması, her fırkanın bir diğerini gücün kılıcı ve otoritenin şiddeti ile <u>kendi mezhebine girmeye zorlaması</u> din özgürlüğünü ortadan kaldırıyordu.” (s.139).</p>
<p><strong>Hak ve özgürlüğün başkaları için de vazgeçilmez olduğunu kabul etmek</strong></p>
<p>“Raşit halifeler <u>âdil bir din özgürlüğünün anlamını kavramış</u> olduklarından dolayı hiçbir zaman bir kimseyi dininden kaynaklanan bir nedenle zor duruma sokmamışlardı… Mesela Ömer bin Hattab (r), halkının çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu bölgelere tayin ettiği valilerin işleri hakkında soruşturma yapardı. Onların çalışmaları hakkında sorduğu ilk soru, <strong>gayrimüslimlere nasıl davrandıkları</strong> olurdu. Eğer valilerin bu kimselere iyilikle muamele ettiklerini öğrenirse onlara adaleti emrederdi. Eğer durum böyle değilse valiyi <u>azleder ve cezalandırırdı</u> (s.141).</p>
<p>Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümlerle devleti yöneten Halife Ömer (r), mazlumların hakkı gerçekleşsin ve kalpleri mutmain olsun diye kendi huzurunda bir Kıpti gencin kendi eliyle Mısır valisine misillemede bulunmasını emretmiş, sonra da Amr bin el-Âs’a; “Ey Amr! Annelerinden hür kimseler olarak doğan insanları ne vakit köleleştirdiniz?” diyerek tüm insanlığa ölümsüz bir hikmeti miras bırakmış bir yöneticidir.” (s.143).</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim’in kendisini inkâr edenlere de özgürlüğü cömertçe bağışlamıştır. Çünkü o, bu özgürlük içerisinde <u>sadık ve özgür Müslüman kimliği</u>ni inşa eder. Hakikatte özgür olan o kimsedir ki; <u>özgürlüğü kendi nefsine uygun gördüğü gibi kendisi dışındakilere de uygun görür</u>. Kendi arzuları peşinde koşup, kendisi dışındaki kimselerin özgürlüğünü zalimce sınırlayanlar ve başkasının özgürlük alanını daraltarak kendi alanlarını genişletenler <u>gerçekte hür değillerdir</u>. Kur’an’ın kendisine iman etmemiş kimselere tanıdığı bu din özgürlüğü, İslam hakkında konuşurken kimi zaman insafa gelen Avrupalı araştırmacı bilim adamlarının gözlerini kamaştırmaktadır. Mesela, “<em>Hadâratu’l-Arab</em>: Arap Medeniyeti” isimli eserinde Gustave Le Bon’un kaleme aldıklarını bir okuyun:</p>
<p>“Din davetçileri içinde varlığına oldukça az rastlanan bir dehaya sahip olan geçmişteki halifeler, <u>din sistemlerinin zorla dayatılan kurallardan oluşmadığını idrak etmiş</u> ve Suriye, Mısır, İspanya ve ele geçirdikleri diğer tüm toprakların ahalisine <u>büyük bir şefkatle muamele etmişlerdir</u>. Bu kimseleri kendi düzen ve inançları üzere rahat bırakmış ve -geçmişte ödemekte oldukları vergilerle kıyaslandığında aralarında emniyetin sağlanması için ödedikleri- basit bir cizye dışında hiçbir zorunluluk yüklememişlerdir. Doğrusu hiçbir millet, ne Araplar kadar merhametli ve hoşgörülü fatihlere ne de onların dini kadar hoşgörülü bir dine şahit olmuştur.” (s.145).</p>
<p><strong>İslam’ın muhaliflerine tanıdığı geniş özgürlük alanını gözetmek</strong></p>
<p>“İslam, inançları konusunda Müslümanlara muhalefet edenlere de geniş bir özgürlük alanı tanımıştır. O hâlde insaflı kimseler, Kur’an’ın otoritesi altındaki Yahudi ve Hıristiyanların faydalandıkları bu özgürlükle Avrupalıların bugün kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı gösterdikleri davranışlar arasında bir kıyaslama yapsınlar! (s.147).</p>
<p>Şimdi insaf sahipleri Kur’an-ı Kerim’in bu geniş özgürlük modeli ile Birleşmiş Milletler topluluğunun Filistin’de yaptıkları arasında kıyas yapsınlar! Hiçbir anlaşma, fert, toplum ve insanoğlunu birbirine bağlayan hiçbir insani değer gözetilmeksizin ülke yerle bir edilmiş ve binlerce belki de daha fazla insan açlık, çıplaklık, şiddetli sıcak ve kara kış tarafından yok edilmek üzere memleketlerinden çıkarılmıştır. Ancak gerçek şu ki, bu durum kıyas götürmez. Çünkü böyle bir kıyas, yoktan var eden ve adalet sahibi olan Allah’ın hükmü ile yaratılmış zalim bir kulun verdiği hüküm arasında karşılaştırma yapmaktır. Ruhu güçlendiren bir kararla madde ve şehvetin egemen olduğu bir kararın, Kur’an’ı indirenin sağlamlaştırdığı birleştiren ve bir araya getiren insani kardeşliğin ve kalbin verdiği bir karar ile insanoğlunun vahşiliğinden doğan bir kararın kıyaslanması kabil değildir.</p>
<p>İslam’ın Kur’an nassı ile verdiği bu özgürlük, kendi bayrağı altında yaşayıp kendi emirlerine muhalefet edenler içindir. Müslümanların oluşturduğu topluma verilen özgürlük ise erdem, dinî hükümler ve başkalarının hakları gibi sınırlarla kuşatılmış bir özgürlüktür. Kur’an-ı Kerim özgürlüklerin tamamını <strong>erdem ve hakların gözetilmesi</strong> dairesinde koruma altına almıştır (s.149).</p>
<p>Kur’an, bir <u>saldırganlık içermediği sürece insanlara fikirlerini dile getirme özgürlüğü</u> tanımıştır. Kendisine vahiy indirilen, günahtan korunmuş bir kimse olduğu hâlde Nebi (s), kendisini eleştirenleri dinlerdi. Hattâ kimi zaman bunların bir kısmı haddi aşar, kendilerini sınırlayan bağları koparır ve ifade özgürlüğünü istismar eder şekilde kullanırlardı. İşte böyle zamanlarda bile Nebi (s) onlara doğruyu izah eder, onları hidayete çağırır; şefkat, yumuşak huyluluk, vakar ve sabırla bu kimseleri hevalarına saplanıp ciddiyetten kopmamaları için hakikate davet ederdi…” (s.151).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>. (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 240 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM’IN İNSAN HAKLARI NAZARİYESİNİ ORTAYA KOYMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-insan-haklari-nazariyesini-ortaya-koymak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-insan-haklari-nazariyesini-ortaya-koymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2015 11:21:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet MErcan]]></category>
		<category><![CDATA[asr-ı saadet]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[hukukulibad]]></category>
		<category><![CDATA[hukukullah]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Hatemi]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[islam hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[islam insan hakları beyannamesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İnsan Hakları Nazariyesi]]></category>
		<category><![CDATA[İzzet Özgenç]]></category>
		<category><![CDATA[kesbi haklar]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Birsin]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Şentürk]]></category>
		<category><![CDATA[Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[vehbi haklar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=83</guid>

					<description><![CDATA[Arapçada olduğu gibi Türkçede de “hak” kelimesi, gerçek, sabit, doğru yol, hakiki inanç, adalet, görev, muvafakat ve mutabakat gibi çeşitli manalar ihtiva etmekte olup Kur’an’da Allah Teala’nın güzel isimlerinden biri olarak  da (el-Hakk) takdim edilmiştir. Hak kelimesinin türevleriyle birlikte Kur’an’da iki yüz doksan yerde geçmesi Rabbimiz tarafından ne denli önemsenen bir kavram olduğunu göstermektedir. İslam [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arapçada olduğu gibi Türkçede de “hak” kelimesi, gerçek, sabit, doğru yol, hakiki inanç, adalet, görev, muvafakat ve mutabakat gibi çeşitli manalar ihtiva etmekte olup Kur’an’da Allah Teala’nın güzel isimlerinden biri olarak  da (<em>el-Hakk</em>) takdim edilmiştir. Hak kelimesinin türevleriyle birlikte Kur’an’da iki yüz doksan yerde geçmesi Rabbimiz tarafından ne denli önemsenen bir kavram olduğunu göstermektedir.</p>
<blockquote><p>İslam hukukunda haklar genel anlamda Allah’a aittir ve ancak Allah’ın tahsis ve yetkilendirmesiyle ikinci şahıslara geçer.</p></blockquote>
<p>Batıda yaşanan derin hak ihlallerinin ortaya çıkardığı hak arama bilinci ve hak bildirgeleri İslam dünyasında aynı tarzda ortaya çıkmamıştır. Zira, Müslümanlar asırlarca birlikte yaşadıkları başka toplumların ve din mensuplarının haklarını önemli oranda gözetmiş ve barış içinde birlikte yaşamayı başarabilmiştir. İslam tarihi incelendiğinde, Batı’nın çok büyük bedeller ödeyerek ağır şartlar altında elde ettiği hak ve hürriyetlerin Asr-ı Saadet’ten başlayarak bütün Müslüman toplumlarda büyük oranda korunduğu görülecektir. Bu müspet durum Batı tarzı hak söylem ve belgelerinin İslam dünyasında yaygın olmayışının temel sebebi olarak görülebilir. Ne var ki, yedi milyarlık insanlık âleminin benimsediği sosyal hayat tarzı ve yaşadığı derin acılar, artık İslam insan hakları söylem ve belgelerinin bütün açıklığıyla ortaya konmasını acil bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır.</p>
<blockquote><p>Hak, içinde Allah’a karşı yükümlülük taşıyan bir tahsis ve yetkidir.</p></blockquote>
<p>İslam’ın insan hakları nazariyesini ortaya koyabilmek için Kur’an vahyine ve Hz. Peygamber’in vahyi uygulama biçimi olan sünnetlerine bakmak icap eder. Yüz yıl önce telif edilen el-Menar Tefsiri’nde Yunus Sûresi’nin 1. ve 2. âyetlerini yorumlanırken, Batı’nın yaklaşımını eleştiren Muhammed Abduh ve Reşid Rıza, “hak ve özgürlük” kavramlarını, insanın fıtratı ve Yaratıcı’sına duyduğu ihtiyaç bağlamında ele almışlardır. Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde özellikle son çeyrek yüzyılda İslam’ın insan hakları anlayışı konusunda telif edilen eserler, Müslümanların mütekâmil bir ‘İslam İnsan Hakları Nazariyesi’ ortaya koyabileceğini göstermektedir. Bu ihtiyaç, Batı’nın insan hakları yaklaşımlarının ve belgelerinin insanlığın derdine deva olmak bir yana büyük çaplı hak ihlallerinin bir aracı haline getirilmiş olması sebebiyle aciliyet kesbetmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hukukullah ve hukukulibad tasnifi </strong></p>
<blockquote><p>İslam hukukçuları, süjenin obje üzerinde özgülük oluşturan ve hukukça tanınan yetkisini hak olarak görmektedir.</p></blockquote>
<p>Hak mefhumu İmam Buhari tarafından Allah hakkı (<em>hukukullah</em>) ve kul hakkı (<em>hukukulibad</em>) şeklinde tasnif edilmiştir. Bu tasnife göre menfaati özel olana kul hakkı denmiştir. İslam hukukçularının genel eğilimi, süjenin obje üzerinde özgülük oluşturan ve hukukça tanınan yetkisini hak olarak görmek şeklindedir. ‘İnsan hakları’ kavramında ise kişisel haktan çok, insan türüne ait yetki ve aidiyete vurgu yapılmaktadır. İslam hukukunda haklar genel anlamda Allah’a aittir ve ancak Allah’ın tahsis ve yetkilendirmesiyle ikinci şahıslara geçer. İkinci şahıs bakımından bu haklar, Allah’a karşı bir yükümlülük niteliğine bürünürken, üçüncü bir şahsa karşı talep ve tahsise yetkili olduğu bir hakka dönüşmektedir. Buna göre hak, içinde yükümlülük taşıyan bir tahsis ve yetkidir (Birsin, 2012: 77-93).</p>
<blockquote><p>İslam’a göre insan tür olarak yaratıldığından itibaren hak sahibi olarak kabul edilmiştir.</p></blockquote>
<p>Kulluk söylemi insana izafe edildiğinde ‘kölelik’ anlamına gelmekte olup Kur’an bunu yasaklamıştır. Kulluk Allah’a izafe edildiğinde, insanlar arasında ‘mutlak eşitlik’ zihniyetine sağlam bir temel oluşturur. Hz.Peygamber’in bütün bir insanlığa tebliğ ettiği vahiy mesajı insanlığı ‘kula kulluk’tan kurtulup sadece Allah’a kul olmaya çağırarak, gerçek özgürlüğün ve eşitliğin en sağlam yolunu göstermiş, uygulamalarıyla da bir ‘felah’ modeli inşa etmiştir.</p>
<blockquote><p>Varoluş haklarında adalet eşitliktedir. Kazanılmış haklar alanında ise -temel hakların aksine- eşitlik zulüm anlamına gelir.</p></blockquote>
<p>Hak kavramına Kur’an’ın perspektifinden baktığımızda şunu görürüz: İnsan tür olarak yaratıldığından itibaren hak sahibi olarak kabul edilmiştir. İnsanın sahip olduğu temel hak yaşama hakkıdır. Bu hak yaşayan her canlıya tanınmış bir haktır&#8230; (Birsin, 2012: 22).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsan Hakkı”, “Adalet” ve “Hukuk Devleti” kavramlarını insanlığa kazandıran İlahi Vahiy’dir&#8230; ‘Hak’, hukukun koruduğu menfaattir. Allah’ın bağışladığı hakları en iyi şekilde koruyacak olan hukuk da ‘İlahi-Tabii Hukuk’tur. Bu hukuk değişmez düzenlemeye sahiptir ki, zaten insan haklarının güvenceye bağlanması için bu hakları koruyan hukuk ilkelerinin değişmez olması gerekir. Bu bağlamda, şeriatin değişmezliği bir sorun değil, tam aksine bir güvencedir (Hatemi, 1994: 26-29).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam insan haklarının evrenselliği</strong></p>
<p>Ebu Hanife ve takipçileri, hiçbir otorite tarafından alınamayan evrensel insan hakları teorisini geliştirmişlerdir. İnsan hakları, hiçbir koşula bağlı olmaksızın, devamlı, eşit bir temelde, her bireye doğuştan verilen haklar olarak tanımlanmaktadır. Fakihler, Müslüman olsun olmasın Hz. Âdem’in neslinden gelmenin temel haklara sahip olmak için yeterli olduğunu savundular. İnsan haklarının evrensel olduğuna kanıt olarak da Kur’an’da Allah’ın hitabının evrenselliğini ve Hz. Peygamber’in davetinin evrenselliğini delil göstermişlerdir (Şentürk, 2007: 46-48). İstisnaları olmakla birlikte fukahanın genel olarak fikir birliğine vardığı bu ‘hakların evrenselliği’ yaklaşımı herkesin ve her kesimin insan olmaktan kaynaklan temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunu savunmaktadır. Bu görüş İslam’ın evrenselliği ve kapsayıcılığı ile de örtüşmektedir.</p>
<p>İslam insan hakları açısından evrenseldir. Müslüman olsun ya da olmasın bir birey insan haklarına saygılı olduğu müddetçe Müslümanlarla aynı toplumda yaşamasında bir sakınca yoktur. Bu durumda bu bireyi öteki olarak görüp ona düşmanlık yapmak yasaktır. Buna karşın, bir Müslüman, toplum içinde zulüm yapıyor ve insan haklarına saygı göstermiyorsa bu durumda ona karşı çıkmak da bir yükümlülüktür. Sosyal seviyede, ‘biz’ ve ‘öteki’ kavramları arasındaki ölçüt, zulüm ve adalettir (Şentürk, 2007: 22).</p>
<p>İslam, haklar konusunda din ayrımı yapmamaktadır. Zulüm söz konusu olduğunda, zulme sebebiyet veren her kimse ona karşı müdahalede bulunmak ve zulmü engellemek esastır. İslam müminlere yaşadıkları ortamı ıslah etme ve ifsada karşı çıkma görevi yüklemiştir. Müslümanlar yakın çevrelerinde ve tüm yeryüzünde olan biten olaylara ilgisiz kalamazlar. Güçleri ölçüsünde olan biten tüm olaylara karşı doğru bir tavır almakla yükümlüdürler. Zulme karşı çıkmak ve mazlumdan yana tavır almak Allah’ın insana yüklediği temel bir sorumluluktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’da hakların karakteristik yapısı </strong></p>
<blockquote><p>Vehbî haklar kategorisinde bırakın ayrım yapmayı, dozaj farkına gitmek bile bir zulüm fiili işlemek olarak telakki edilir.</p></blockquote>
<p>İslam literatüründe ‘<em>hukukulibad</em>’ kavramıyla ifade edilen insan haklarının, varoluştan gelen (<em>vehbî</em>; Allah tarafından doğuştan bağışlanmış) haklar ve kazanılmış (<em>kesbî</em>; kulun çabasıyla kazanılmış) haklar şeklinde tasnif edildiği görülmektedir. Bu bahsi, uzunca bir süredir İslam’ın insan hakları yaklaşımı konusunda bir eser üzerinde çalışan Ahmet Mercan’ın ifadeleriyle özetlemekle yetinelim:</p>
<p><strong>Vehbî haklar</strong> doğumla değil daha anne karnında yüz yirmi günlük bir cenin iken başlar. Ona yönelik bir saldırı, yaşama hakkını ihlal kapsamında karşılık görür. İnancı, cinsiyeti, ırkı ve bölgesi konu edilmeden her bir insan için hayatı idame edecek ihtiyaçların sağlanması esastır. İstediği inancı seçme; buna uygun yaşama, ifade etme ve örgütlenme hakkı vardır. Temel haklar eşitliği ön gören bir mahiyete sahiptir. Herkesin canı, malı, aklı, nesli, mülkü aynı oranda kıymetlidir. Bu haklar kategorisinde bırakın ayrım yapmayı, dozaj farkına gitmek bile bir zulüm fiili işlemek olarak telakki edilir. Varoluş hakları zaman, bölge etnik köken, statü ile değişmeyen, önemi azalmayan, şahısların ve devletlerin dokunamayacağı, devredilmez, vazgeçilmez haklardır. Bu hakları her insan eşit oranda kullanır. Hakları ihlal edenler, sebeple orantılı olarak, aynı cezaya çarptırılırlar. Bu haklardan yararlanma ehliyeti olmayanların hakları, devlet ve toplum tarafından korunmaya devam eder. Varoluş hakları aynı zamanda her insana aynı oranda sorumluluk yükleyen haklardır. Dünyanın bir yerinde “suçsuz” bir insan öldürülse başka bir bölgede, birinin sözü kesilse, diğer tüm insanların buna tepki göstermesi gerekir. İlahi Kelâm müminler için bu tepkiyi farz-ı kifâye olarak ortaya koyar. Eğer bu görevi ifa eden bir grup çıkmamışsa bütün Müslümanlar bu ihlalden sorumludur… Varoluş haklarında adalet eşitliktedir… Kur’an’ın Müslümanlara yüklediği vazifelerin yerine getirilmesi kulluk görevi ile de ilgilidir. Bir Müslüman temel haklar konusunda çalıştığında, iyi bir fiil ürettiğinde, yaptığı iş “salih amel” kapsamına girer ve ahiretini de etkiler (Mercan, 2015: 73-74).</p>
<p><strong>Kesbî haklar</strong> kategorisi, kişisel tercihlerin yer aldığı alan olup farklılığa imkân tanıyan bir özelliğe sahiptir. İnsanlar, temel hakları kullanarak yer aldıkları sosyal hayat içerisinde yetenekleri ve çalışmaları nispetinde imkân ve statü elde ederler. Her statünün o statünün dışında kalan insanlara nispetle avantajları ve sorumlulukları vardır. Temel hakların aksine bu alanda eşitlik, zulüm anlamına gelir. Çalışanla çalışmayanın, bilenle bilmeyenin eşitlenmesi adalet açısından mümkün olmayacağından, yarışmacı haklar diye de isimlendirilen kazanılmış haklarda temel hakların aksine farklılık esastır. Yarışmacı özellikleriyle, ilerleme anlayışı içinde gelişen kesbî hakları dünya üzerinde tek düze bir yapıya dönüştürmek, bu hakların özüyle çelişir. Temel haklar için geçerli olan “her yerde, her zaman, herkes için” anlayışı, sözleşmelerin geçerli olduğu kazanılmış haklar alanı için donukluk ve tekdüzelik anlamına gelecektir (Mercan, 2015: 75-76).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yararlanılan kaynaklar</strong>:</p>
<ul>
<li>BİRSİN, Mehmet. (2012). İnsan Hakları Kuramı, Düşün Yayıncılık, İstanbul.</li>
<li>HATEMİ, Hüseyin. (1994). “İslam’da İnsan Hakkı ve Adalet Kavramı”, İnsan Hakları Sempozyumu, İstanbul, s.25-40. (2. Baskı 1995).</li>
<li>MERCAN, Ahmet. (2015). “İslam Medeniyeti Açısından Hakların Karakteristik Yapısı ve Ayrımcılık”, Kur’ani Hayat Dergisi, sayı: 40, s.72-77.</li>
<li>ÖZGENÇ, İzzet. (1994). “İnsan Haklarının Felsefi Temeli”, İnsan Hakları Sempozyumu, İstanbul, s.41-52. (2. Baskı 1995).</li>
<li>ŞENTÜRK, Recep. (2007). İnsan Hakları ve İslam, Etkileşim Yayınları, İstanbul.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-insan-haklari-nazariyesini-ortaya-koymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
