<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>fıtrat Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/fitrat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.fethigungor.net/etiket/fitrat/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Nov 2017 15:37:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>İSLAM’IN MEDENİYET KURUCU ROLÜNE GÜVENMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Nov 2017 09:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[“Üç Nesil” teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Asrın Şahidinin Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamları]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Çin seddi]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[doğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Ergun Göze]]></category>
		<category><![CDATA[ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Fawzia Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>
		<category><![CDATA[hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[Hem Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İçgüdü Aşaması]]></category>
		<category><![CDATA[ilmu’l-’umrân]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Davası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyasına Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Fenomeni]]></category>
		<category><![CDATA[Malayca]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetin Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Tan]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddime]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilâtu’l-Hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm uykusu]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi]]></category>
		<category><![CDATA[özgür irade]]></category>
		<category><![CDATA[Özlem Ertuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonel Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[Saf Sûresi 61:9]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Seçkinler]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgeleştirilmeye müsait]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[ufûl]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Yöneliş Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[yükseliş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=578</guid>

					<description><![CDATA[“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9). Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik bin Nebî’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9).</p>
<p>Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik bin Nebî</strong>’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. Yüksek düzeyde sorumluluk bilincine sahip, çağının tanığı, dava sahibi bir düşünür olan Mâlik bin Nebî hakkında İngilizce bir yüksek lisans tezi hazırlayan, Malayca müstakil bir kitap da yazmış olan Fevziye Bariun’un, üstadın “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni analiz edişine güzel bir örneklik teşkil eden makalesini özetle iktibas etmekte yarar görüyorum.</p>
<p>Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapan Fawzia Bariun, üstadın İslam ümmetinin fikrî problemlerine ilişkin görüşlerini özetleyen İngilizce bilimsel makalesini 1992 yılında neşretmişti. Hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Fevziye Bariun’un makalesinin ilk kısmını, Özlem Ertuğ’un İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi’nde 1993 yılında yayımlanan çevirisinden okuyalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm arayışında ilk aşama: Problemi doğru analiz edebilmek</strong></p>
<p>“Binnebi’nin birey ve toplumun bozuk yapısını analizi, ümmetin açmazlarının farklı yönlerini açıklama teşebbüsüdür. Her ne kadar düşünceleri temelde olayların akışını etkileyebilecek olan entelektüellere ve bazen de resmî görevlilere yönelik ise de bunlar geçmişte olduğu gibi şimdi de geçerlidir.</p>
<p>Son çeyrek asırdır Müslüman ve gayrimüslim bilim adamları <u>İslam </u><u>ü</u><u>mmetinin gerilemesinin nedenleri</u>ni araştırmaktadırlar. Bu bilim adamları farklı görüş açılarına, farklı siyasi ve kültürel yönelimlere sahip oldukları için, her grup konuya kendi anlayışına göre yaklaşma eğilimindedir. Ne var ki, yazarların bu derdin çok yönlü emarelerini sınıflandırmaktan öteye geçmelerini engelleyen önemli metodolojik kusurları bu araştırmalardan çıkacak sonuçları da boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>Gayrimüslim bilim adamlarının çoğu, İslam dünyasının geri kalmışlığını <u>İslamiyet’in kendisine</u> atfeder. Bu konudaki muhtelif yazılar “ilmî” ve “akademik” olarak adlandırıldığı halde, çoğu gerçekten objektif olmaktan uzak ve <u>savunma</u> kabilindendir (s.62).</p>
<p>Müslüman düşünür ve ıslahatçılar, ümmetin dağıldığı gerçeğini kabul etmekle birlikte, farklı bir sonuca varmışlardır: İslam değil, ama <strong>M</strong><strong>ü</strong><strong>sl</strong><strong>ü</strong><strong>manlar değişmek zorundadır</strong>. Birçok siyasi ve kültürel çevre için, bu değişimin <u>neden ve nasıl</u> gerçekleşmesi gerektiği soruları, onu kimin omuzlayacağı sorusu gibi büyük ölçüde neticesiz ve eksik kalmıştır. Temel zayıflıklardan biri de çalışmaların çoğunun <u>analitik</u> değil <u>tanımlayıcı</u> olmasıdır. Yapılan analizler de daha çok teorik ve yüzeyseldir. Entelektüellerin çeşitli düzeylerde <u>hürriyetten mahrum</u> olmaları, problemlerin nedenlerine parmak basabilme ve kavramlar ve kurumlar ile ilgili yanlışları <u>açıkça tartışabilme</u> yeteneklerine gölge düşürmektedir. Buna ilave olarak, Batı’nın askerî zaferlerinin ve diğer kültürler karşısında sağladığı fikrî üstünlüğünün yol açtığı <u>kendine güvenin kaybı</u>yla savaşan Müslüman entelektüeller arasında, “diğer görüşleri” reddetmek hâlâ yaygın bir davranış biçimi olmaya devam etmektedir.” (s.63).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İslam’ın tarih ve medeniyetteki kurucu rol</strong><strong>ü</strong><strong>ne içtenlikle güvenmek </strong></p>
<p>“Malik Binnebi (1905-1973), eğitimi açısından Batılı bir üründür. Bir Müslüman olarak güçlü inancı, onun bütün kültürel ve entelektüel eğitimlerine hâkimdi. Hem Fransa’da hem de ülkesinde vatandaş muamelesi görmesi -bazı bilim adamlarının adlandırmasıyla- “kültürel şizofreni” çekmesine neden olmuşsa da, Binnebi İslam’ın tarih ve medeniyetteki rolüne olan inancını korudu ve ondan ilham aldı. Fransa’da, Doğu ve Batı’nın, Afrika ve Avrupa’nın, İslamiyet ve Hıristiyanlık’ın zıt dünyalarında yaşadı. Binnebi, İslam ve Hıristiyanlık gibi temel bir antitezi kafasında çözmeyi başardı. <u>İslam’ın temelden tehdit altında bulunduğu yolundaki Batı faraziyesini reddederek</u>, İslam dünyasının çökmesinin İslam’a değil, <u>ümmetin tarihteki uygulamasına</u> atfedilmesi gerektiği sonucuna vardı. İslam’ın, Müslümanların büyük bir medeniyet kurmasını sağlayan <strong>aklı, araştırmayı ve </strong><strong>ö</strong><strong>zg</strong><strong>ü</strong><strong>r iradeyi teşvik</strong> ettiği gerçeğini belirterek tezini doğruladı (s.63).</p>
<p>Binnebi’nin kitaplarındaki ana tema medeniyettir. Diğer Arap entelektüeller gibi <em>terakki</em> (ilerleme), <em>tekadd</em><em>ü</em><em>m</em> (gelişme) ve <em>nehda</em> (rönesans, yeniden doğuş) gibi terimleri kullanmamıştır.</p>
<p>İnsan hayatının sosyal yönü hakkındaki görüşünü ifade etmek için, bilinçli ve dikkatli bir şekilde <strong><em>hadâra</em></strong> (medeniyet) terimini seçmiştir. Aralarında otobiyografisi <em>M</em><em>ü</em><em>zekkirâtu Şehîdi’l-Qarn</em> (Asrın Şahidinin Anıları) ve <em>ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye</em> (Kur’an Fenomeni)’nin de bulunduğu kitapları, genellikle <em>Müşkilâtu’l-Hadâra</em> (Medeniyetin Problemleri) üstbaşlığını taşır.</p>
<p>Binnebi’nin medeniyeti bir kriter olarak kullanması “<u>Herhangi bir insanın problemi, o medeniyetin problemidir.</u>” temel tezinden ileri gelir. Medeniyet problemini “bir dizi olay, tarihin bize ulaştırdığı bir öykü” olarak değil, “analizlerle bizi iç kurallarına ulaştırabilecek bir fenomen” olarak inceler. Ümmetin çöküşünü, entelektüel meselelerin bütün problemlerin özü olduğu tezine dayanmadan teşhis etmesini sağlayan bu anlayıştır.” (s.64).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İbn-i Haldun’un teorisini geliştirip ileriye taşıyabilmek </strong></p>
<p>“İbn-i Haldun <em>Mukaddime</em> isimli kitabında, insan toplumunu <em>ilmu’l-’umrân</em> (toplum ilmi) adını verdiği farklı bir sosyolojik ve antropolojik incelemeye konu etmiştir. Bazı araştırmalar Binnebi’nin medeniyet üzerine fikir üretmede İbn-i Haldun’dan sonra gelen en özgün Arap düşünürü olduğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>Binnebi’nin sosyal gelişme hakkındaki fikirleri ile İbn-i Haldun’un fikirleri arasında açık bir benzerlik vardır. Ancak Binnebi yalnızca İbn-i Haldun’u dikkatle incelemekle kalmayıp, modern sosyal bilimlerdeki yeni gelişmelerden de akıllıca yararlanmıştır. Binnebi’nin Mukaddime’yi okuduğu ve ondan etkilendiği açıksa da, medeniyet üzerindeki kendi felsefi görüşleri İbn-i Haldun’un görüşlerinin ötesine geçmektedir.<strong> </strong></p>
<p>Binnebi kitaplarının çoğunda, özellikle <em>Şurûtu’n-Nahda</em> kitabında her medeniyetin üç aşamadan geçtiğini vurgular; doğuş (<em>mîlâd</em>), yükseliş (<em>awc</em>) ve çöküş (<em>ufûl</em>). Bu şekilde İbn-i Haldun gibi medeniyetin devrî bir süreç gösterdiğine inandığını açıklamıştır. Binnebi aslında böyle bir devir kavramının “Üç Nesil” teorisinde İbn-i Haldun tarafından ortaya atıldığını kabul etmiştir. Ancak İbn-i Haldun’un zamanın düşünce ve terminolojisiyle kısıtlanarak bu devir sürecini <u>devlet düzeyiyle sınırladığı</u>nı savunur. Bu yüzden Binnebi, İbn-i Haldun’un eserini daha çok devletin tekâmülü ile ilgili bir teori olarak görür. Kendisi ise kavramın bütün medeniyeti kapsayacak kadar genişletilmesinin doğru ve yararlı olacağına inanmıştır (Şurût, s.53).</p>
<p>Binnebi genelde, İslam tarihini bu devir teorisi ışığı altında yorumlamaya çalışmıştır. Ancak İbn-i Haldun’a ait olan, kabilelerin birleşerek (<em>‘asabiye</em>) devleti oluşturacağı, durağan, hareketsiz (<em>istikrâr</em>) hayatın da lüksü (<em>teref</em>) doğurarak çöküşle (<em>inhiyâr</em>) sonuçlanacağı yolundaki görüşü benimsemez. Bunun yerine o kendi üçlü teorisini geliştirmiştir; manevi aşama, rasyonel aşama ve içgüdü (<em>insiyâk</em>) aşaması.” (s.65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruh ile aklın altın dengesini kurarak içgüdüye yenik düşmekten kurtulabilmek</strong></p>
<p>“<strong>Manevi Aşama</strong>: Binnebi’nin teorisine göre, bir kişi doğal durumunda (<em>fıtrat</em>) iken daha çok tabii içgüdüleri tarafından yönetilir. Ruhani bir düşünce ya da din ortaya çıktığında bu durum zabt u rabt altına alma vetîresine sokar. Bu ise içgüdülerin yok edileceği anlamına gelmeyip, onların bu ruhani görüş veya dinle bağdaşacak şekilde yeniden şekillendirileceği anlamına gelir. Böylece manevi gücü hayatını yönetirken, kişi fıtratından kısmen kurtulmuş olur. Bu teoriyi İslam tarihine uygulayan Binnebi, <u>ruhani dönem</u>in Rasulullah’ın (s) Hira’da ilk vahyi almasından Sıffîn Savaşına kadar sürdüğü görüşündedir. Bu dönemin ruhani kuvveti şu iki önemli vak’ada gözlenebilir:</p>
<p>Bilal’in bu yeni çağrıya bağlılığı sayesinde zulüm ve işkencelere tahammül edebilmesi ve bir kadının Nebi’ye (as) gelip zina yaptığını söyleyip, cezasını çekerek günahlarından arınmak istemesi. Binnebi bu konuyu şu sözlerle sonuca bağlar: “İnsanlığa medeniyeti kurmasını sağlayacak yükselme ve ilerleme fırsatını ancak <strong>ruh</strong> verir. Ruh yitirildiğinde medeniyet çöker, çünkü yükselme kabiliyetini kaybeden kişi yerçekiminden ötürü batmaya mecburdur.” (Vichet, s.30).</p>
<p><strong>Rasyonel Aşama</strong>: Toplum, dinî vecibelerini yerine getirmeye ve iç bağlarını kuvvetlendirmeye devam ettikçe din bütün dünyaya yayılır. Binnebi’ye göre “İslam medeniyeti, bir <u>itici g</u><u>üç</u> olarak ruhların derinliklerinden hız alarak, Atlantik kıyısından Çin seddine kadar yayılmıştır…” (Şurût, s.53).</p>
<p>Bu bağlamda İslam toplumu genişler ve yeni oluşturulan ihtiyaç ve gayeler toplumun özgün üretim kapasitesine hız ve canlılık kazandırır. Bilim ve sanat geliştiği için <u>akıl y</u><u>ö</u><u>netici g</u><u>üç</u> haline gelir ve toplum, medeniyet döngüsünün zirvesine doğru yükselir. Ancak Binnebi’ye göre akıl, içgüdüyü ruh gibi etkili bir şekilde kontrol altında tutamaz. Bu nedenle içgüdü yavaş yavaş özgür kalmaya başlar ve toplumun birey üzerindeki kontrolü zayıflar.</p>
<p>Bu analizi İslam medeniyetine uygulayan Binnebi, <u>Emevi dönemini akıl aşaması</u>nın örneği olarak görür. Bu dönemi siyasi açıdan “yoldan çıkmış bir medeniyet” olarak tanımladığı halde, ondalık sistem ve tıpta deneysel metot keşfedildiği için insanlığın bu döneme çok şey borçlu olduğunu belirtir (s.66).</p>
<p><strong>İçgüdü Aşaması</strong>: Toplum, üyelerinin içgüdülerini daha fazla kontrol edemeyince kaçınılmaz hâle gelen <u>zayıflık ve </u><u>çü</u><u>r</u><u>ü</u><u>me</u> bu döneme damgasını vurur. Binnebi’ye göre akıl bu aşamada sosyal işlevini kaybederek, verimsizliğe ve belirsizliğe girmiştir. Medeniyetin devri sona ererken, toplum “tarihin karanlığına” sürüklenir. Bu aşama <u>Moğol istilasından önceki devre</u> rahatlıkla uygulanabilir. Binnebi dönüm noktası olarak, İbn-i Haldun’un yaşadığı çağa rastlayan ondördüncü asrı seçmiştir. Bu dönem <u>ahlaki, siyasi ve entelekt</u><u>ü</u><u>el çöküş</u> ile tasvir edilir…” (s.67).</p>
<p>Merhum üstadın Müslümanlara konum ve görevlerini hatırlatma çabasını bir ömür azim ve sebatla sürdürdüğüne şahitlik eden bu haftaki yazımızı, İslam medeniyetinin yılmaz savunucusu büyük mütefekkir Mâlik bin Nebî’nin büyük bir dikkatle gözlemlediği Müslüman topluma ilişkin şu veciz tespitleriyle noktalayalım:</p>
<ul>
<li>“Seçkinleri istiklalin mesuliyetini üstlenmeye hazır olmayan halklar için hürriyet ağır bir elbisedir.”</li>
<li>“Ölüm uykusuna yatmış milletlerin tarihleri yoktur. Olsa olsa, efsanevî zorbaların veya mitolojik kahramanların büyüleyici çehrelerinin cirit attığı kâbusları veya rüyaları vardır.”</li>
<li>“Sömürgeleştirilmeye müsait kalındığı sürece sömürgeleştirilmekten kurtulmak mümkün değildir. İnsanlar, kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden (sömürgeciden) de kurtulmuş olacaktır.”</li>
<li>“Toplumsal dönüşümün yaşanması için önce toplumu oluşturan kişilerin düşüncelerinin değişmesi gerekir.”</li>
<li>“Müslümanların medeniyet kurmasını sağlayan unsur Kur’an’dı. Onun hayattaki etkisi azaldıkça İslam dünyası duraklamıştır.”</li>
</ul>
<p>Mekânı cennet, makamı âlî, taksiratı mağfûr olsun…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri</strong>”, çev. Özlem Ertuğ. İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, 1993, c. 1, Sayı: 2, s.62-74.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞEHİD SEYYİD KUTUB’U DOĞRU ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Aug 2016 09:18:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[29 Ağustos 1966]]></category>
		<category><![CDATA[33:23]]></category>
		<category><![CDATA[33:24]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Abdünnâsır]]></category>
		<category><![CDATA[Efrâhu’r-Rûh]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Müslimin]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Meʻâlim fi’t-Tarîk]]></category>
		<category><![CDATA[ölü manalar]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Sevinci]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Yoldaki İşaretler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=358</guid>

					<description><![CDATA[“Mü&#8217;minler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir. Neticede Allah sözüne sadık kalanların sadakatlerini ödüllendirmek, iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<hr />
<p>“Mü&#8217;minler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir. Neticede Allah sözüne sadık kalanların sadakatlerini ödüllendirmek, iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.” (Ahzâb 33:23-24).</p>
<p>“<em>Efdalu’l-cihâdi kelimetu ‘adlin ‘inde sultânin câir</em>:<br />
Cihadın en üstünü zâlim sultana karşı âdil/doğru sözü söylemektir.”</p>
<p>(Tirmizî, Fiten 13 vd.).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Büyük bedeller ödeyerek çağa ve hayata şahitlik eden ‘şehîd’leri unutmamak, şehadet yıldönümlerinde onları hayırla yâd etmek, asgari vefa borcumuzdur. Bu hafta çağının şahidi/şehidi merhum Seyyid Kutub’u, Türkiye’yi işgal ve taksim girişimine taşeronluk yapan örgütün ele başının bir konuşmasında kendisine atıf yapması sebebiyle, Seyyid Kutub’u ve fikirlerini doğru anlamaya ve istismarcıların onu kötü emellerine alet etmemesine katkı sadedinde şehadetinin ellinci yıldönümünde birlikte hatırlamayı elzem gördüm.</p>
<blockquote><p>“Araç, amacın bir parçasıdır. İnsanın bilinci, temiz bir amaç hissettiği zaman buna ulaşmak için kötü bir yönteme tahammül etmez.”</p></blockquote>
<p>On yılı aşkın bir süre hapiste kalıp tahliye edildiğinde ilk kaleme aldığı<em> “Me</em><em>ʻ</em><em>âlim fi’t-Tarîk</em>’: Yoldaki İşaretler” isimli eserinde savunduğu görüşleri ve bir grup İhvân-ı Müslimîn mensubuyla birlikte bütünüyle kapatılmış olan teşkilatı yeniden canlandırma faaliyetlerine katıldığı gerekçesiyle 9 Ağustos 1965’te tekrar tutuklanan Seyyid Kutub, idam cezasına çarptırılarak <strong>29 Ağustos 1966</strong>’da şehid edildi. İdamından önce Cemal Abdunnâsır’dan <strong>özür dilemesi halinde affedileceği teklifini reddeden</strong> merhumun naaşı bilinmeyen bir yere gömüldü.</p>
<blockquote><p>“Kötü bir yöntemle yüce bir gayeye ulaşabilmemizi düşünebilmem zordur! Zira, yüce gayeler ancak temiz bir kalpte canlanır.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub üzerine bir hayli yazı yazılmış, Türkçeye çevrilen eserlerinde şahsiyeti ve fikriyatı hakkında güzel mütalaalar yapılmış olmakla birlikte, bu yazımızda Beyan Yayınları’nın Arapça metniyle karşılaştırmalı olarak yayına hazırladığı “<em>Efrâhu’r-Rûh: </em>Ruhun Sevinci” isimli risaleden, onun fikriyatına ışık tutan çarpıcı bazı cümleleri özetle iktibas etmeyi daha yararlı buldum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Uyanış İçin Vahyin Işığında Sorunlarla Yüzleşmek</strong></p>
<blockquote><p>“Kötü yöntemleri kullandığımızda kir ruhlarımıza yapışacak; kirlerin izleri ruhlarımızda ve ulaştığımız hedefte izlerini gösterecektir.”</p></blockquote>
<p>Mehmet Yaşar’ın Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, merhum şehidin fikriyatını ve onun fikirlerine karşı takınılan tavırları şu şekilde özetlemektedir:</p>
<p>“Seyyid Kutub’un çabası, etkileri hâlâ devam eden <u>İslâm dünyasının sömürüye maruz kalması, Müslümanların kendi medeniyetlerinin bilincinde olmamaları ve taklitçilikle mücadele</u>ye yönelikti. Onun yazdıkları ve yaşadıkları modern dönemdeki İslâmî hareketleri beslemişse de <u>bazı hareketlerin merhum Kutub’un yazdıklarının çok uzağına savruldukları</u> bir gerçektir.</p>
<p>İslâmî hareketler hakkında yapılan çalışmalarda <u>Seyyid Kutub’un görüşleri ve etkisi</u> mutlaka dikkate alınmaktadır. Elbette onun görüşlerinden etkilenen kişiler ve gruplar olduğu gibi onu eleştirenler de vardır. Hem geleneksel anlayışın dışında bir yaklaşımla Kur’ân’ı tefsir ettiği için hem de zaman zaman gelenek eleştirisi yaptığı için farklı çevrelerin eleştirilerine muhatap olmuştur. Ancak onun Kur’ân’a ilişkin yaklaşımı ve vurguları, vahyi günümüz insanıyla buluşturan, sorunlarıyla yüzleşirken vahiyden destek alması gerektiği uyarısını yapan önemli bir fonksiyona sahiptir. Kitaplarının ve görüşlerinin etkisi dikkate alındığında, İslâm dünyasındaki İslâmî uyanışı besleyen <u>en önemli düşünürlerden biri</u> olduğunda kuşku yoktur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruhun Sevincini Yaşamak ve Allah’tan Razı Olmak</strong></p>
<blockquote><p>“Bekayı hak eden fikirlerin ölmeyeceğine inanıyorum. Yaratılışı gözeten ilahi takdirin, sağlam fikirlerin ölümüne izin vermeyeceğinden eminim.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub’un, kardeşi Emine Kutub’a hapishaneden gönderdiği mektuplardan oluşan Ruhun Sevinci isimli risalesinde; Allah’a teslimiyet, değerlerinden ve kimliğinden emin olma, ölümden korkmama, sevgiyi esas alma, kibre kapılmama, özgürlüğü sorumluluktan kaçmayla karıştırmama, amaç gibi aracın da mubah olması gerektiğini idrak etme gibi bir çok konu hakkındaki damıtılmış fikirlerini paylaşmaktadır:</p>
<p>“Sevgili kardeşim… İçimden geçen bu düşünceleri sana ithaf ediyorum. Ölüm düşüncesi sürekli zihninde yer etmekte, her yerde, her şeyin ardında onu görmekte ve onu hayat ve canlılar üzerinde devam eden zorba bir güç olarak hayal etmektesin. Buna karşılık hayatı ise cılız, ürkmüş, korkuyla dolu olarak görmektesin. Ben ise, ölüme bir an baktığımda onu, hayatın taşkınlığı, coşkunluğu, bolluğu karşısında zayıf ve yorgun görüyorum. Neredeyse hayat sofrasından düşen kırıntıları toplama dışında bir şey yapamamaktadır!</p>
<p>Hayat, sürekli bir canlılık ve akıntı içerisinde devam ediyor. Sayıca ve çeşitçe, nitelik ve nicelik olarak her şey bir ilerleme içerisindedir. Şayet ölüm bir şey yapabilseydi, hayatın ilerlemesini durdururdu! Ölüm, taşkın, coşkun, hayatın kuvveti yanında yorgun ve cılız bir güçtür. <u>Hayat, “<em>Hayy</em>: Diri” olan Allah’ın gücüyle sürekli akmakta ve ilerlemektedir</u>!</p>
<p><strong>Hayat, yılların sayısına göre değil; şuurun değeriyle yaşanır</strong>. Her ne kadar realistler bu durumu bir kuruntu olarak görse de bu onların tüm gerçeklerinden daha doğru bir hakikattir. Çünkü hayat, insanın ona karşı duyduğu şuurdan başka bir şey değildir.</p>
<p>Artık ölümden korkmuyorum, şimdi gelse bile! Çünkü gücüm nispetinde yapabileceğimi yaptım. Eğer yaşarsam yapmak istediğim çok şey var. Ama yapamazsam üzüntüden kahrolmayacağım. Çünkü başkaları bunu gerçekleştirecektir. Zira bekayı hak eden fikirlerin ölmeyeceğine inanıyorum. Ben, bu yaratılışı gözeten ilahi takdirin, sağlam fikirlerin ölümüne izin vermeyeceğinden eminim.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sevgi Tohumunu Ekip İyilik Ağacını Büyütmek</strong></p>
<p>“Biz başkaları için yaşamaya başladığımızda bu hayatı kendimiz için dolu dolu yaşamış olacağız. Başkalarına karşı hislerimizi arttırdığımız ölçüde, hayatımıza yönelik iyilikleri arttıracak ve nihayetinde bu hayatı arttırarak yaşamış olacağız.</p>
<p>İyilik ağacı, musibete karşı dirençli, fırtınaya karşı dayanıklı, kendi yavaş gelişimi içerisinde bir serpilme içerisindedir. Kendisine saldıran şer ağacının diken ve eziyetlerini umursamaz.</p>
<p>Kötülük, insanların hayatın bekası karşısında direndikleri sert bir kabuktan başka bir şey değildir. Kendilerini güvende hissettiklerinde o kabuk yarılır ve nefsin arzuladığı bir meyveye dönüşür. Bu tatlı meyve; <strong>insanlara güven veren</strong>, sevgisinde sadık olan, zorluklarına, acılarına, hatalarına ve saflıklarına karşı gerçek şefkatini gösteren kişilere açılır. İşin en başında biraz hoşgörülü olma, tüm bunların gerçekleşmesinin garantisidir.</p>
<p>Her insanda, iyi bir sözü hak edecek iyi bir yön ve güzel bir meziyet vardır. Ancak nefislerimize sevgi tohumu ekmeden bu gerçeği göremeyiz. <u>Eğer iyilik bizim nefislerimizde olgunlaşmamışsa başkalarına kin besler ve onlara karşı korkuya kapılırız</u>.</p>
<p>İyilik, sevgi tohumu ve hayır arzusu içimizde büyüdüğü gün, başkalarına güvenimizi, iyiliklerimizi ve sevgimizi verebileceğiz.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hedefi Büyük Tutmak, Ama Asla Büyüklenmemek!</strong></p>
<p>“Gerçek büyüklük; insanlara karışıp hatalarına, noksanlarına ve zayıflıklarına karşı hoşgörünün geniş iklimini ve iyiliğini göstermek, <u>kötülüklerden temizlenmeleri</u>, eğitilmeleri ve gücümüz nispetinde bizim seviyemize gelmeleri için büyük bir arzu içerisinde olmaktır. Bunun anlamı; büyük hedeflerimizden, yüce örnekliğimizden vazgeçme veya o insanların içinde bulunduğu kötü durumu övme ve onlardan daha üstün olduğumuzu hissettirme değildir. Gerçek büyüklük; <u>tüm bu karışık durumlar karşısında</u> başarılı olma ve hoşgörüyle bu <u>başarının gerektirdiği gayreti göstermektir</u>.</p>
<p>Saf mutluluk, biz henüz hayatta iken fikirlerimizin ve inançlarımızın başkalarına ait olduğunu kabul etmenin getirdiği doğal kazançtır. Ölümden sonra olsa bile bu fikir ve inançların başkalarının azığı olacağı düşüncesi kalplerimizi rıza, mutluluk ve güvenle doldurmamız için yeterlidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kesretteki Vahdeti, Kâinattaki Tevhidi Görebilmek</strong></p>
<p>“Sadece <u>küçükler</u>, çeşitli görüntülere sahip güçler arasında bir zıtlığın olduğuna inanır. Bu yüzden, <u>din adı altında ilme veya ilim adı altında dine saldırırlar</u>. Amel adı altında sanatı, tasavvufi akide adı altında da dinamik hayatı hakir görürler. Çünkü bunlar, tüm güçlerin toplandığı evrenin hâkimiyeti altında olan bu güçleri bağımsız ve birbirlerinden koparılmış görürler. Ancak <u>büyük önderler, bu birlikteliğin ve uyumun bilincindedir</u>. Zira onlar bu öz kaynağa tutunmuşlardır ve ondan beslenirler. Bunların sayıları çok azdır. İnsanlık tarihinde de az olmuşlardır. Hattâ çok ender kişilerdir. Ancak buna rağmen yeterlidirler. Çünkü bu kâinatı gözetleyen güç, onları şekillendirmekte ve mukadder olan vakitte istenileni ortaya çıkarmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlığın Kavrayabildiklerimizden İbaret Olmadığını İtiraf Etmek</strong></p>
<p>“İnsan aklına duyulan saygı açısından dahi olsun, hayatımızda algılayamadığımız konuların olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bunu vehme ve hurafeye bağımlıların yaptıkları gibi <u>işlerimizi belirsizliğe bırakmak için değil</u>, bilakis bu kâinatın azametini kavramak ve <u>bu büyük kâinat karşısında kendi sınırlarımızı bilmek için</u>dir. Bu sayede insan ruhunda çok fazla marifetlerin açılması mümkün olacaktır. Böylece bu güne kadar aklımızla idrak ettiğimiz çoğu şeyden daha büyük ve daha kuşatıcı bilgilerin bilincinde olmamız mümkün olur. Her gün bilinmeyen yeni şeyleri idrak etmemiz bu gerçeği göstermektedir.</p>
<p>Bizler Allah’ın bu varlıktaki mutlak azametini kavradıkça, kendimizi de yüceltmiş oluruz. Zira biz azamet sahibi Yüce Allah’ın sanatıyız! Kendi vehimlerince <u>ilahlarını küçülterek veya inkâr ederek kendi kıymetlerini arttıracaklarını sanan kimseler</u>, yakın ufuktan başka bir şey görmeyen zavallı kimselerdir. O kimseler, insanın zayıflık ve acizliğinden dolayı Allah’a yöneldiğini sanır. İnsan şimdi güçlü olduğuna göre bir ilaha boyun eğmesini gerektiren bir şey yoktur! Sanki zayıflık basireti açıyormuş, güç ise kapatıyormuş gibi… Oysa insana yaraşan Allah’ın azameti karşısında hislerini arttırması ve gücü arttıkça bu gücün kaynağını idrak etme hususunda daha ileriye gitmesidir. <u>Müminler Allah’ın mutlak kudretini kabul etmeyi</u> zayıflık olarak görmezler. Tam tersine bunu <u>izzet ve güç olarak algılarlar</u>. Zira onlar bu evrenin dayandığı büyük güce dayanırlar.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Özgürlüğü Sorumluluktan Kaçmayla Karıştırmamak</strong></p>
<p>“İnsanın zillet, baskı ve zayıflık prangalarından özgürleşmesi ile insanî sorumluluklardan özgürleşmesi arasında temelde bir fark vardır. Birincisi, gerçek özgürlüktür. İkincisi ise, insanı ağır hayvanî prangalardan kurtaran ve onu insan yapan değerlerden uzaklaştırmaktır! Şüphesiz bu aldatıcı bir hürriyettir. Çünkü bu, gerçekte hayvanî isteklere boyun eğme ve köleliktir. O ilkeler ve düşünceler -dinamik bir akide olmadan- içi boş kelimelerdir veya en fazla <strong>ölü manalar</strong> olabilir. Bize hayatı bahşeden, insanın kalbinde parıldayan bu imanın sıcaklığıdır. Başkaları, parıldayan bir kalpten gelmediği sürece <u>donuk bir zihinden gelen ilkelere veya fikirlere asla iman etmeyecektir</u>.</p>
<p>İnsan ruhu üzerinde vücut bulmayan, yeryüzünde insan suretinde hareket eden bir canlıya dönüşmeyen bir fikir devam edemez. Aynı şekilde bu konuda kalbini, ihlas ve içtenlikle inandığı bir düşünceyle inşa etmeyen bir şahsın varlığı da olmayacaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaca Giden Her Yolun Mubah Olamayacağını İdrak Etmek</strong></p>
<p>“Kötü bir yöntemle yüce bir gayeye ulaşabilmemizi düşünebilmem zordur! Yüce gayeler ancak temiz bir kalpte canlanır. Böyle bir kalp nasıl olur da kötü bir yöntemi kullanmaya tahammül eder? Böyle bir gayeye nasıl yönelebilir? <u>Kıyıya ulaşmak için çamurlu bir yoldan yürürsek</u> kıyıya vardığımızda kirlenmemiz kaçınılmazdır. Çamurlu yol, ayaklarımızda ve yürüdüğümüz yerlerde izlerini bırakacağı gibi kötü yöntemleri kullandığımızda da aynı durum söz konusu olacaktır. Kir, ruhlarımıza yapışacak; kirlerin izleri ruhlarımızda ve ulaştığımız hedefte izlerini gösterecektir.</p>
<p>Ruha göre araç, amacın bir parçasıdır. Ruh âleminde bu farklılıklar ve bölünmeler yoktur. İnsanın bilinci, temiz bir amaç hissettiği zaman buna ulaşmak için kötü bir yönteme tahammül etmez. Aslında <u>fıtratı gereği</u> böyle bir yöntemi kullanmaya yönelmez. “Amaca giden her yol mubahtır!” anlayışı Batı’nın ‘büyük hikmet’idir! Zira <u>Batı, zihniyle yaşar</u>. Zihin dünyasında ise araç ve amaç arasında bölünmüşlük ve farklılıklar bulunabilir…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <em>Efrâhu’r-Rûh</em>: <strong>Ruhun Sevinci</strong>, Çeviri: Mehmet Yaşar, Beyan Yayınları, İstanbul 2016. (Basım aşamasında).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>9</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM DÜŞMANLARINI CAN DOSTU EDİNMEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusmanlarini-can-dostu-edinmemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusmanlarini-can-dostu-edinmemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Jul 2016 09:14:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[3:118]]></category>
		<category><![CDATA[3:119]]></category>
		<category><![CDATA[31:20]]></category>
		<category><![CDATA[4:11-27]]></category>
		<category><![CDATA[4:139]]></category>
		<category><![CDATA[4:140]]></category>
		<category><![CDATA[57:27]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Seyyid Abdulvehhab]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran]]></category>
		<category><![CDATA[Beşşar Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşik Arap Emirlikleri]]></category>
		<category><![CDATA[bitâne]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Kitab]]></category>
		<category><![CDATA[Erbil]]></category>
		<category><![CDATA[Ermenistan]]></category>
		<category><![CDATA[Esed Meâli]]></category>
		<category><![CDATA[F. Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Henri Barkey]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Irak Kürt Bölgesel Yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[ISAF]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Özerk Bölgesi]]></category>
		<category><![CDATA[kâfirleri velî edinmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kürdistan]]></category>
		<category><![CDATA[M. Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Âkif]]></category>
		<category><![CDATA[NATO]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Türkçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sıddık Han]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=344</guid>

					<description><![CDATA[“Siz ey imana ermiş olanlar! Sizden olmayan kişileri dost (sırdaş) edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür. Biz (bununla ilgili) işaretleri sizin için (işte böylesine) açık ve anlaşılır kıldık, eğer aklınızı kullanırsanız.” (Âl-i İmran, 3:118). &#160; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Siz ey imana ermiş olanlar! Sizden olmayan kişileri dost (sırdaş) edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür. Biz (bununla ilgili) işaretleri sizin için (işte böylesine) açık ve anlaşılır kıldık, eğer aklınızı kullanırsanız.” (Âl-i İmran, 3:118).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>15 Temmuz 2016 Cuma akşamı, TSK içine çöreklenmiş satılmış bir grubun yaklaşık 9 bin personelle, 74 tank, 246 zırhlı araç, 35 uçak, 37 helikopter ve 3 gemiyi gasp ederek giriştiği askerî darbenin saatler içinde engellenebilmesi, Müslümanları ve mazlumları sevindirirken zalimleri ve onlara uşaklık eden hainleri de üzüntüye boğmuştur.</p>
<blockquote><p>“Yahudiler ve Hıristiyanlar dinde teşrî’ hakkını Allah’ın emrine aykırı olarak din önderlerine vermek suretiyle onları rab edinmiş oldular!” (M.Abduh).</p></blockquote>
<p>TRT1 kanalından hain darbecilerin sözde sıkıyönetim ilanını silah zoruyla okutmalarının hemen ardından sokaklara çıkan ve meydanlara akmaya başlayan Anadolu’nun yiğit evlatları, reisicumhuru, meclisi, medyası ve güvenlik güçleriyle büyük bir dayanışma içinde darbeye karşı efsanevi bir duruş sergilemiştir.</p>
<p>Bir darbe veya kalkışmadan öte esasen bir işgal ve taksim girişimi olan bu hayasız denemede zalimleri kıskandıran, mazlumlara umut olan şanlı bir direniş gösteren, gözünü kırpmadan canını, azalarını, malını ve gündüzünü gecesini feda eden kahramanlara şükran borçluyuz, gazilere acil şifalar, ‘şahit’lere de Allah’tan rahmet diliyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Olayın Adını Doğru Koymak: Türkiye’yi İşgal ve Taksim Girişimi </strong></p>
<blockquote><p>“Size ne oldu ki, Kitab’ı ve Sünnet’i bir tarafa bırakıp da Allah’a kulluk hususunda sizin gibi olan kimselere itimat ediyorsunuz?” (Sıddık Han).</p></blockquote>
<p>Irak Kürt Bölgesel Yönetimi&#8217;nin (IKBY) Erbil kentinde yaklaşık 25 yıldır imamlık yapan Kürdistan İslami Birlik Partisi eski milletvekili Dr. Ahmed Seyyid Abdulvehhab, FETÖ’nün Başkomutan Erdoğan ve AK Parti’yi ortadan kaldırmak için karanlık güçlerle işbirliği yaptığını ifade etti:</p>
<p>“Darbe girişimi dışarıdan bazı karanlık güçlerin desteğiyle meydana geldi. Bu darbede Amerika, Avrupa, NATO, İran, İsrail, Beşşar Esed gibi tipler ve hattâ Birleşik Arap Emirlikleri&#8217;nin de parmağı var. Kendileri tarafından meydana getirilen utanç verici olayların örtbas edilmesi için, Türkiye&#8217;deki aydınlığı karartmak istediler. Aksi takdirde kısa süre içerisinde karanlık yüzlerinin ortaya çıkacağının farkındalar. Bu yüzden Türkiye&#8217;de mevcut hükümetin işbaşında olmasını istemiyorlar.” (1).</p>
<p>İşgal ve taksim girişiminin dört aşamasını yazan Erem Şentürk’e göre hain kalkışma başarılı olsaydı sırasıyla şu adımlar atılacaktı: Bir hafta içinde binden fazla insan infaz edilecek, yaklaşık 9 bin kişi hapishanelere atılacak, savaş sahası yumuşatılacaktı. <u>İkinci</u> aşamada; Büyük Ada’da bekleyen Prof. Henri Barkey’in görevlendireceği devlet kademelerinde uyuyan ajanlar kurumların ilişkilerini çökertecek ve devlet kurumları birbirine düşman muamelesi yapmaya başlayacak, ülke kargaşaya sürüklenirken eski ISAF Komutanı John F. Campbell komutasındaki ABD Ordusu Türkiye’nin Suriye sınırına ordu konuşlandıracaktı. <u>Üçüncü</u> aşamada; iç kargaşa uluslararası müdahaleye gerekçe teşkil edecek şekilde tırmandırılacak ve ABD öncülüğündeki yabancı ordular Türkiye’ye girecek, en az beş yıl ülkede kalacak olan bu güçler çoğunluğu İç Anadolu nüfusundan olmak üzere milyonlarca insanı öldürecekti. <u>Dördüncü</u> aşamada; Yaklaşık 2021 yılında nihayete erecek plana göre Kürdistan, Ermenistan, İstanbul Özerk Bölgesi ve Türkiye olmak üzere (aynen Suriye gibi) en az beşe bölünmüş yeni bir yapı ortaya çıkacaktı.  F. Gülen İstanbul Özerk Bölgesi’nde papalığa benzer bir unvanla oturacak, yeni proje olarak sıradaki İslam ülkelerinin parçalanması devreye alınacaktı.” (2).</p>
<p>İşgal ve taksim planının ilk aşaması olan darbe girişiminin başarılı olması durumunda Türkiye’nin bambaşka bir yapıya dönüşeceğine ilişkin kanaatlerini paylaşan başka gazeteci yazar, analist ve stratejistler de mevcuttur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Bitâne’ Yasağı: İslam Düşmanlarını Dost Edinmemek</strong></p>
<blockquote><p>“… Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını helal saydıklarında siz onlara uymuyor musunuz?&#8230; İşte, bu onlara kulluk etmektir!” (Tirmizî).</p></blockquote>
<p>‘Gizlilik, örtü, iç, sırdaş ve karın’ anlamlarındaki farklı türevleriyle Kur’an-ı Kerim’de 25 yerde geçen “b-t-n” kökünden türemiş olan “<strong><em>bitâne</em></strong>” kelimesi; ‘<u>candan dost, sırdaş, yakın arkadaş, içli dışlı olmak, sırlarına vakıf olmak, işlerini yakından bilmek, bağrına basmak, elbisenin astarı</u>’ gibi anlamlara gelmekte olup âyet mü’minlerin mahrem bilgilerini imansızlara sızdıracak ilişkileri yasaklamaktadır. Türkçe çevirisini Esed Meâli’nden iktibasla serlevha olarak verdiğimiz âyet-i kerimenin bir de Kur’an Şairi Mehmed Âkif tarafından yapılan özlü tefsirini verelim ki, anlaşılmasını umursamadan Osmanlı Türkçesi’ni kullanmakta ısrar eden birileri belki murâd-ı ilâhîyi daha kolay idrak eder de akıllarını başlarına devşirip tevbekâr olurlar:</p>
<p>“Ey mü’minler! Size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı milletleri kendinize mahrem-i esrâr, dost, arkadaş ittihaz etmeyiniz. Bunların sûret-i haktan görünerek size güler yüz göstermelerine, hayrınızı ister gibi tavırlar takınmalarına asla kapılmayınız! Onların gece gündüz isteyip durdukları; sizin felaketinizden, izmihlâlinizden, esaretinizden başka bir şey değildir. Baksanıza, size karşı kalplerinde besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki bir türlü zapt edemiyorlar da ağızlarından kaçırıyorlar. Halbuki yüreklerinde kök salmış olan husumet, ağızlarından taşan ile kâbil-i kıyas değildir, ondan çok fazladır, çok şiddetlidir. İşte bütün hakâyıkı, âyât-ı celîlemizle sizlere açıktan açığa tebliğ ediyoruz, bildiriyoruz. <strong>Eğer aklı başında insanlarsanız</strong>, eğer <u>dâreynde zelil olmak, hüsranda kalmak</u> istemezseniz, bizim âyât-ı celîlemizin muktezâsınca hareket ederek felâhı bulursunuz.” (Âl-i İmran, 3:118). (Sebîlurreşad’dan aktaran: Cündioğlu, 203).</p>
<p>Yüz yılı aşkın bir süre önce Mısır Başmüftüsü Muhammed Abduh ile Reşid Rıza’nın telif etmiş olduğu Menâr Tefsiri’nde ‘<strong><em>bitâne’</em></strong> âyetini tefsir eden bölümde İslam düşmanlarıyla sırdaşlığın yasaklanma gerekçesi şu şekilde ortaya konmaktadır:</p>
<p>“Ehl-i Kitab ve müşriklerden mü’minlerle mücadele edenlerin en büyük düşüncesi İslam davetinin ışığını <strong>söndürmek</strong>, onun getirmiş olduğu ilke ve esasları ortadan kaldırmaktır. Mü’minlerin en büyük düşüncesi ise, İslam davetini <strong>yaymak</strong>, hakkı üstün tutmak ve onu desteklemektir. Her iki zümrenin temel endişesi farklı, amaçları birbirine taban tabana zıttır…</p>
<p>İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslümanlardan bazı adamlar, bir takım Yahudilerle aralarındaki cahiliye döneminden kalma komşuluk ve müttefiklik münasebetleri sebebiyle iyi ilişkilerini sürdürmekte idiler. Allah Teâlâ bu âyeti indirerek, fitneye maruz kalabilecekleri endişesiyle onların İslam düşmanlarıyla <u>sırdaşlık düzeyinde</u> bir dostluk sürdürmelerini yasaklamıştır…</p>
<blockquote><p>“Bitâne” kelimesi; ‘candan dost, sırdaş, elbisenin astarı’ gibi anlamlara gelmekte olup âyet mü’minlerin mahrem bilgilerini imansızlara sızdıracak ilişkileri yasaklamaktadır.</p></blockquote>
<p>Vicdanların sesine kulak verme, musibetlerden ders alma, evlerimizi yabancıların elleriyle yıkmaktan vazgeçme zamanı gelmedi mi?! Yabancılarla olan kâr-zarar ilişkilerinize dikkat edin! “<strong><em>İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seviyorsunuz!&#8230;</em></strong>” (3:119). Artık onların iç yüzünü öğrendiniz, stratejilerinde en ufak bir şüphe kalmamıştır. “<strong><em>Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır, başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler…</em></strong>” (3:120). Öyle ise kendi ülkenizin, kendi din ve inancınızın insanlarına koşun, başkalarına yöneldiğiniz gibi birazcık da onlara yönelin ki, onlardan en güzel yardımı, en değerli desteği göresiniz. Fıtrata, yani ilahî, tabiî kanuna dönün. Sapmamanız ve saçmalığın sizi esfel-i safilîne sürüklememesi için Allah’ın emirlerindeki ve yasaklarındaki hikmeti gözetin. Hâlâ görmüyor musunuz? Bilmiyor musunuz? Muhasebe etmiyor musunuz? Bu kadar tecrübe ettiğiniz yetmedi mi? Daha ne zamana dek?!&#8230;” (Abduh, 4/11-27).</p>
<p>FETÖ’nün genç kurbanlarına yukarıdaki izahlar ağır gelir ise Âl-i İmran Sûresi’nin 119 ve 120. âyetlerini Osman Gaygusuz’un anladığı şekliyle anlamalarını tavsiye ederim:</p>
<p>“Başınıza bir bela/kötülük/ zararlı bir iş geldiğinde sevinen, sizin başınıza bir güzel iş geldiğinde/ faydalı bir olay vuku bulduğunda ise üzülenleri sevenlersiniz. Dikkat edin! Duygularınız sizi yanıltıyor, yanlış insanları seviyorsunuz…”</p>
<p>‘Bitâne’ ayetinin hükmünü çiğneyerek rezîl u rüsvâ olan, Allah ile aldattığı insanların hem dünyasını hem de âhiretini mahv u perişan eden F.Gülen, düşmanından merhamet dilenme zilletini de içselleştirebilmiştir! New York Times gazetesinde yayımlanan makalesinde; ‘Batı&#8217;nın ılımlı Müslüman seslere ihtiyacı olduğu bu dönemde kendisinin ve arkadaşlarının Batı&#8217;nın hizmetinde olduğunu vurgulayarak “beni Erdoğan&#8217;a verme arzusuna direnmelisiniz” şeklinde yalvarabilmiştir! (3). Oysa tevbe etse de, yukarıdaki âyetin ve bu mealdeki diğer âyetlerin itâbından hem kendisini hem de körü körüne bağlı tâbilerini her iki cihanda hüsrana dûçar olmaktan kurtarsa daha iyi olmaz mı?</p>
<p>“Mü&#8217;minler mü&#8217;minleri bırakıp da <strong>kâfirleri velî</strong> (askerî müttefik) <strong>edinmesinler</strong>. Kim böyle yaparsa Allah&#8217;tan bütünüyle kopmuş olur; ancak kendinizi onlara karşı korumak için (bilinçli bir tercihse), o başka: Ne ki Allah, kendisine karşı dikkatli olmanızı ihtar eder; çünkü bütün yollar Allah&#8217;a çıkar.” (Âl-i İmran, 3:28).</p>
<p>“Mü&#8217;minleri bırakıp da kâfirlerin dostluğuyla (onur) duyanlar, şeref ve itibarı onların yanında mı arıyorlar? İyi bilin ki şeref ve itibar bütünüyle Allah&#8217;a aittir.” (Nisa, 4:139).</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Mü&#8217;minleri bırakıp da kâfirleri velî (dost, müttefik) edinmeyin! Siz kendi aleyhinize, Allah&#8217;ın önüne açık bir delil mi koymak istiyorsunuz?” (Nisa, 4:144).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’tan Başkasını Rab Edinme Yasağını Çiğnememek</strong></p>
<p>“Allah&#8217;ın peşi sıra, hahamlarını ve rahiplerini -tabii ki Meryem oğlu Mesih&#8217;i de rabler edindiler. Oysa ki tek bir ilahtan başkasına asla kulluk etmemekle emrolunmuşlardı; (O ki), O&#8217;ndan başka ilah yok; ve O onların putlaştırdıkları her şeyden berî ve yücedir.” (Tevbe, 9:31).</p>
<p>“… Ama ruhbanlık başka&#8230; Onu kendilerine emretmediğimiz halde <strong>onlar uydurdu</strong>, gerekçeleri de Allah&#8217;ın rızasını kazanmaktı; fakat onun gereklerine de hakkıyla riayet etmediler ya&#8230; Neticede Biz onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik; fakat yine onlardan bir çoğu yoldan saptılar.” (Hadîd, 57:27).</p>
<p>Menâr Tefsiri bu âyetleri tefsir ederken şu hususları vurgular:</p>
<p>“Ruhbanlık Hz. İsa’nın züht, yani dünya lezzetlerinden uzaklaşma konusundaki vaazlarının tesiriyle ortaya çıkmıştı. Sonra bu işi benimseyenlerin çoğunluğu cahil ve tembel kimseler oldu. İbadetleri özünü kaybedip şekle dönüştü. Peşinden gösteriş, kendini beğenme, gurur ve halkın teveccühünü umma geldi. Dördüncü asırda ruhbanların kilisedeki geçimleriyle ilgili bir sistem ve kanunlar ortaya kondu. Pek çok fırkalar ortaya çıktı… İslam’da ruhbanlık yasaklanmıştır.</p>
<p>Yahudi ve Hıristiyanlar, kanun koyma yetkisini kendilerinde gördükleri din önderlerini rab edindiler! Yahudiler haham ve âbidlerden oluşan din adamlarını, Hıristiyanlar da papaz ve rahiplerini Allah dışında rabler edindiler. Bunu, dinde teşrî’ hakkını ve Allah’a ait olan diğer bazı hakları Allah’ın emrine aykırı olarak din önderlerine vererek yaptılar!&#8230;</p>
<p>Tirmizî’nin rivayet ettiğine göre Adiy bin Hâtem dedi ki: Rasûlullah (s) Berâ’e Sûresi’ndeki “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve papazlarını rabler edindiler.” âyetini okurken huzuruna vardım. ‘Biz onlara ibadet etmiyoruz.’ dediğimde Allah Rasûlü; ‘Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını helal saydıklarında siz onlara uymuyor musunuz?’ diye sordu. Ben ‘evet’ deyince, Rasûlullah; ‘<strong>İşte, bu onlara kulluk etmektir!</strong>’ buyurdu.</p>
<p>Fahreddin Râzî yukarıdaki ayeti ve Adiy rivayetini tefsir ederken şöyle demiştir: ‘Hocamız (Begavî) demiştir ki; fakihleri taklit eden bir gruba rastladım. Bazı konularla ilgili kendilerine pek çok âyet okudum. Mezhep görüşleri bu âyetlere ters idi. Bu yüzden okuduğum âyetleri kabul etmediler! Şaşkın vaziyette bana bakakaldılar. Demek istiyorlardı ki; ‘ecdadımızdan aksi rivayet edildiği halde bu âyetlerin zâhiriyle nasıl amel edilir?’ Derinlemesine düşünürsen, bu hastalığın dünya ehli pek çok insanın damarlarına sirayet ettiğini görürsün…’</p>
<p>Seyyid Hasan Sıddık Han, Fethu’l-Beyân isimli tefsirinde şöyle yazar: Bu âyette, aklı olan ve kulak veren kimseleri taklitten, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye rağmen geçmişlerin görüşlerini tercihten sakındırma vardır. Bu ümmetin mukallitlerinin yaptığı da, aynen Yahudi ve Hıristiyanların din adamlarının haram ve helal saydıklarını benimsemeleri gibidir.</p>
<p>Ey Allah’ın kulları! Ey ümmet-i Muhammed! Size ne oldu ki, Kitab’ı ve Sünnet’i bir tarafa bırakıp da Allah’a kulluk hususunda sizin gibi olan kimselere itimat ediyorsunuz? Allah onlardan da Kur’an ve Sünnet’in gösterdiği şekilde amel etmelerini istiyor. Sizler ise onların hakka dayanmayan, dinin desteğini almayan, Kitap ve Sünnet nasslarıyla bağdaşmayan görüşleriyle amel ediyorsunuz! Bu görüşler hakikate aykırı olduklarını bas bas bağırarak ilan etmektedir. Ama sizler adeta sağır kulaklarınızı, kapalı akıllarınızı, tembel zihinlerinizi, hasta idraklerinizi, özürlü duygularınızı onlara ödünç verdiniz!&#8230;</p>
<p>Sapıtana hidayet eden, şaşırana yol gösteren, yolları aydınlatan Allah’ım! Bizi doğru yola ilet, bize hidayet et. Âmiin.” (Abduh, 12/149-160).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li><a href="http://dirilispostasi.com/n-13224-15-temmuz-turkiyeye-acilmis-bir-savasin-denemesiydi.html">http://<strong>dirilispostasi</strong>.com/n-13224-15-temmuz-turkiyeye-acilmis-bir-savasin-denemesiydi.html</a></li>
<li><a href="http://dirilispostasi.com/n-13290-dort-katli-piramit-plani.html">http://<strong>dirilispostasi</strong>.com/n-13290-dort-katli-piramit-plani.html</a></li>
<li><a href="http://www.hilalhaber.com/dunya/fethullah-gulenden-abdye-acik-mektup-hizmetinizdeyim-h36581.html">http://www.<strong>hilalhaber</strong>.com/dunya/fethullah-gulenden-abdye-acik-mektup-hizmetinizdeyim-h36581.html</a></li>
<li>Mehmed Âkif; <strong>Sebîlurreşad</strong> dergisi, xviii/464, 25 Teşrîn-i Sânî 1336, s.249-250’den aktaran: Dücane Cündioğlu; <strong>Bir Kur’an Şairi</strong>, İstanbul 2004, s.203.</li>
</ol>
<p>Muhammed Abduh, Reşid Rıza; <strong>el-Menâr Tefsiri</strong>, çev. M.Erdoğan, H.Ünal vd., 14 c., Ekin Yayınları, İstanbul 2011, 4/11-27; 12/149-</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusmanlarini-can-dostu-edinmemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BATI’NIN NÂKIS İNSAN HAKLARI  SÖYLEM VE BELGELERİYLE YETİNMEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2015 10:55:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:258]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa insan hakları sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Coşkun Can Aktan]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hayy]]></category>
		<category><![CDATA[eski roma]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[haklar ve özgürlükler antolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[İHEB]]></category>
		<category><![CDATA[insan hak(sızlık)ları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları evrensel bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[insan vecibeleri]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kuala lumpur]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=76</guid>

					<description><![CDATA[Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir. Bir medeniyetin ürettiği söylem ve eylemler, ontolojik zemininin izlerini taşır. Batı’da ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri ile bunların pratikleri, beş asırlık tecrübeye rağmen sorunlarından [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir.</p></blockquote>
<p>Bir medeniyetin ürettiği söylem ve eylemler, ontolojik zemininin izlerini taşır. Batı’da ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri ile bunların pratikleri, beş asırlık tecrübeye rağmen sorunlarından kurtulabilmiş değildir. Bunun sebebi, Batı’da insanın günahkâr doğduğuna inanılmasıdır. Batı medeniyeti fıtraten kötü kabul ettiği insanı hep hayvan üzerinden tanımlar; alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan&#8230; tanımları üzerinden geliştirilen sadece ‘insan’ algısı değil, ‘hak’ algısı da sorunludur. Vecibe yüzünü ihmal eden ve sorumluluk dengesini kurma kaygısı gütmeyen tek yönlü hak algısı, Batı’da üretilen insan hakları söylem ve belgelerine de yansımaktadır. Nitekim bu çarpık insan tasavvuru ve illetli hak algısı Batı medeniyetinin sonunu getiren iki önemli neden olmuştur. Batı’nın içtenlikten uzak, ayrımcı ve maddeci medeniyetinin temelinde yatan ve Eski Roma’ya kadar uzanan güç kutsayıcılığı ile kaynakların kıt, ihtiyaçların ise sınırsız olduğu, keza üretimin aritmetik, nüfusun ise geometrik olarak çoğaldığı, dolayısıyla beyaz insanın hayatta kalabilmek için dünya pastasından daha fazla pay almaya hak sahibi olduğu düşüncesine zemin hazırlayan derin yanılgıları vardır. Ne var ki Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir.</p>
<p>Tarihte başka bir dinle yaşama tecrübesinin zayıf olduğu Batı’da geliştirilen insan hakları söyleminin sorunlu oluşunun temelinde yatan bir başka sebep, Batı’da insan hakları tarihinin, kiliseden ve burjuvaziden koparılan hakların tarihi olarak gelişmesidir. Zira Batı’da yaygın zihniyete göre kilise haşâ Tanrı’dan, kral kiliseden, burjuva sınıfı da kraldan haklarını söke söke almıştır. Bu çarpık zihniyet zemininde üretilen insan hakları belgelerinin bütün insanları değil, öncelikle Batılı insanları ‘insan’ ve ‘hak’ bağlamında muhatap aldığı, uygulamada ortaya çıkan belirgin ayrımcılık çelişkisini gideremediği yüzlerce açık örnekte açıkça ortaya çıkmıştır.</p>
<blockquote><p>Batı’da yaygın zihniyete göre kilise haşâ Tanrı’dan, kral kiliseden, burjuva sınıfı da kraldan haklarını söke söke almıştır.</p></blockquote>
<p><strong>Hiç olmamasından iyi ama yeterli değil</strong></p>
<p>Batı’nın insan hakları söylem ve belgeleri yetersiz olmakla birlikte, evrensel doğruya ve adalete yönelmede bir imkân olarak değerlendirilebilir. Batı’da üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin; ihmalleri, yanlışları ve kazanımları ile birlikte ve İslam dini ve Müslümanlar başta olmak üzere tüm din ve toplumların kırmızı çizgilerini de hesaba katarak yeniden değerlendirilmesi ve noksanlıklarının giderilmesi gereklidir.</p>
<p>Mevcut insan hakları birikimini insanlığa ait bir havzanın tecrübesi olarak kabul edip, insanlığın diğer havzalarının da tecrübeleri ile buluşturup, tüm insanlığı kuşatan kapsamlı bir çerçeve elde etmek mümkündür. Hak ve hukuk tanımadan dünya çapında elde ettiği askeri, siyasi ve ekonomik üstünlüğünü kötüye kullanan ‘Batılı’ insanın kendi tecrübesini tüm insanlığın kazanımı olarak sunması, salt bu tecrübeye dayanan bir insan hakları söylemi ve belgesi dayatması, diğer uygarlıkları görmezden gelmesi insan hakları söylemiyle çelişmektedir. Batı’nın bu müstekbir ve müstağni tavrının diğer toplumlar tarafından kabul edilmesi ve kanıksanması da insan haysiyeti ve insan hakları söylemiyle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple, “insan hakları” söylem ve belgelerinin Batı’nın tahakkümünden kurtarılması ve kapsamlı yeni bir insan hakları belgesi hazırlanması bir insanlık ödevi olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<blockquote><p>“İnsan hakları” söylem ve belgelerinin Batı’nın tahakkümünden kurtarılması ve kapsamlı yeni bir insan hakları belgesi hazırlanması bir insanlık ödevi olarak önümüzde durmaktadır.</p></blockquote>
<p><strong>“İnsan hakları” mı, “insan vecibeleri” mi?</strong></p>
<p>Batı’nın “insan vecibeleri”ni ihmal eden yaklaşımını, Mustafa İslâmoğlu Hoca’nın Kur’ani Hayat dergisinin insan hakları konulu sayısında kaleme aldığı baş yazıdan iktibas edelim: “Batının temel insan hakları olarak saydığı unsurlar, İslam’a göre hak değil vecibedir. Mesela en temel hak olan “yaşama hakkını” ele alalım. Batıda, “yaşama” temel bir insan hakkı olarak ele alınır. Zira tüm diğer haklar gibi, bu hak da, alt sınıfların mücadele yoluyla egemenlerden aldığı haklardan biridir. Fakat Batı’da “yaşama hakkı” olarak ele alınan şey, İslam’da çok daha üst seviyeye çıkarılarak, “yaşama vecibesi” olarak ele alınır. Zira insanlar hayatı, kendilerini yönetenlerin lütfu olarak elde etmemişlerdir. İslam aklında, hayat kölelere efendileri tarafından sunulmuş bir lütuf, altsınıflara burjuvazi tarafından sunulmuş bir hak, tebaaya yönetici tarafından sunulmuş bir ihsan değildir. Nitekim bu, tam da Nemrud’un bakış açısıdır: “&#8230; İbrahim demişti ki: “Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir”. (Nemrud) cevap verdi: “Ben de hayat verir ve öldürürüm!” (Bakara 2:258). Hayatın sahibi, “el-Hayy” olan Allah’tır. İnsana hayatı bahşeden O’dur. Sadece İbrahim’e değil, Nemrud’a da hayatı O vermiştir. Sadece efendilere değil, kölelere de hayatı O vermiştir. Sadece galiplerin değil, mağlupların hayatını da O vermiştir. Hayat, Allah’ın insanoğluna mukaddes bir emanetidir. İnsanoğlu, O’nun emanet ettiği hayatı korumakla mükelleftir. Bu da yaşamayı bir “hak” değil, bir “vecibe” kılar.</p>
<blockquote><p>Uygulamada hakkın değil gücün öne çıkmasına mani olamaması, özellikle doğu toplumlarına karşı siyasi baskı aracı olarak kullanılabilmesi İHEB’in itibarını zedeleyen önemli bir problemdir</p></blockquote>
<p>Hak ile vecibe arasındaki fark çok büyüktür. İnsan hakkından feragat edebilir. Buna kimse karışamaz. Hatta her feragat bir fedakârlık olduğu için, bunu yapan insan övülür. Hakkından feragat ettiğinden dolayı kimse sorumlu tutulamaz. Fakat insan, üzerine vecibe olan bir şeyden feragat edemez. Etse de buna “feragat” değil, “sorumsuzluk” denir. O kimse yükümlülüğünü yerine getirmediği için mesul duruma düşer. Bunu yapanın bizzat kendisi hak ihlali yapmış olur. Bu söylediklerimizi Batı’nın “yaşama hakkı” anlayışına tatbik edecek olursak: Batı’da yaşamak bir “hak” olduğu için, kişi bu hakkından feragat edebilir, vazgeçebilir. Hatta her hakta olduğu gibi bir başkasına devredebilir. Batıda intihara ve ötenaziye yaklaşımın temelinde bu yanlış tasavvur yatar. Fakat İslam’da yaşamak bir vecibe olduğu için, kişi bu hakkından kendi gönlüyle de olsa feragat edemez, vazgeçemez, bir başkasına devredemez. Bu yüzden İslam’a göre intihar çok büyük bir günahtır. Sebebi, Allah’ın emanet ettiği “yaşama vecibesini” ihlal etmek, hayat emanetine ihanet etmektir. Hak, özü itibarıyla hak değildir, yani hak mutlaklaştırılamaz. Öyle olsaydı katilin özgürlük hakkı elinden alınarak cezalandırılmazdı. Keza, bağımlının uyuşturucu kullanma hakkı elinden alınamazdı&#8230;” (İslâmoğlu, Kur’ani Hayat, 2015: 40/8-9).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batılı belgelerde yer almayan temel haklar</strong></p>
<blockquote><p>BM’de imtiyazlı beş ülkenin halâ veto hakkı kullanabilmesi, derhal sonlandırılması gereken bir insanlık ayıbıdır.</p></blockquote>
<p>Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948’de Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa Konseyi’nin 4 Kasım 1950’de Roma’da imzaladığı ve 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren “İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS)” Batı’da üretilen insan hakları belgelerinin en gelişmiş iki örneğidir. Dünyanın büyük çoğunluğunu yok sayarak belli başlı bazı ülkelerin ortaya koyduğu bu her iki sözleşmede göz ardı edilen temel hak ve hürriyetleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>Kâinatı yaratan, hayat, akıl, irade, hak bilinci gibi insana has yüksek emanetleri bahşeden Allah’ın yok sayılması, Allah hakkının söz konusu edilmemesi.</li>
<li>İnsanın yaratılmasına vesile olan, onu büyük zahmetlerle büyüten ve yetiştiren ana baba hakkının göz ardı edilmesi.</li>
<li>Hakların doğumla başlaması, dolayısıyla doğum öncesi ihlallerin suç kabul edilmemesi, hattâ kürtajda olduğu gibi bu ihlalin bir hak olarak kabul edilmesi. Oysa, ana rahmine düşen ve can bağışlanan ceninin sağlıklı doğma hakkı vardır.</li>
<li>Sadece insanların değil, hayvanlar ve bitkiler dahil tüm canlıların hayat hakkı.</li>
<li>Yetim ve öksüzler başta olmak üzere, yolda kalmış, borç yükü altında ezilen, vb. dezavantajlı kesimlerin hakları.</li>
<li>Aile, kardeş, akraba, komşu, dost, misafir vb. sosyal grupların hakları.</li>
<li>Dinin, ilahi kitabın, ulemanın, öğretmenin, dindaşların hakkı.</li>
<li>Asırlara baliğ olan uzun bir süreçte oluşturduğu manevi ve ahlaki değerleri görmezden gelinen toplumun hakkı.</li>
<li>Hakkı tesis ettiği için yüceltilmeyi hak eden ve yanıltmamayı bekleyen hukukun hakkı.</li>
<li></li>
</ul>
<p><strong>Batı kökenli hak belgelerinin temel zaafları27827</strong></p>
<blockquote><p>Salt hukuki sözleşmeler olarak kabul edilen insan hakları bildirgeleri ahlaki boyuttan yoksun olduğu için kolaylıkla siyasi manipülasyon aracına dönüştürülebilmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p></blockquote>
<p>İngiltere’de 1215 tarihinde papa, kral ve baronlar arasında yetki ve güç paylaşımını konu alan “Magna Carta Libertatum; Büyük Özgürlük Fermanı&#8221; ile başlayıp 19. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’da ve Amerika’da yirmiyi aşkın önemli bildirge imzalanmıştır. Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında yine Avrupa ve Amerika’nın odak noktayı oluşturduğu yetmiş kadar küresel önemli belge dünya ülkeleri tarafından imzalanmıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu kısa yazımızda biz BM’nin ve AB’nin insan hakları sözleşmelerini esas alarak her iki belgenin şu temel zaaflarına dikkat çekmek istiyoruz:</p>
<ul>
<li>Uygulamada hakkın değil gücün öne çıkmasına mani olamaması, özellikle doğu toplumlarına karşı siyasi baskı aracı olarak kullanılabilmesi İHEB’nin itibarını zedeleyen önemli bir problemdir. 67 yıldır geçerli olan bu bildirgeye rağmen BM’de imtiyazlı beş ülkenin halâ veto hakkı kullanabilmesi, derhal sonlandırılması gereken bir insanlık ayıbıdır.</li>
<li>Avrupa’da üretilen hak belgeleri; ötenazi, uyuşturucu kullanma, aileyi gereksiz gören nikâhsız birliktelikler ve eşcinsel evlilikler gibi anormal davranışları hak kapsamında ele alarak bütün bir insanlığın geleceğini koruma hakkını hafife almaktadır.</li>
<li>İçtenlikten yoksun olduğundan ayrımcılık yapmayı ve çifte standart uygulamayı kendine hak gören Batı, temel hakları ilkesel olarak savunmak yerine zamana, mekâna ve amaca göre farklı hak ve özgürlük söylemleri ortaya koyabilmektedir.</li>
<li>Ahlakı, vicdanı ve maneviyatı hesaba katmadığından ruhsuz olan bu bildirgeler, Batı’ya kendi menfaatleri doğrultusunda imtiyazlı bir hak algısı kurgulayabilme fırsatı tanıyabilmektedir. Salt hukuki sözleşmeler olarak kabul edilen insan hakları bildirgeleri ahlaki boyuttan yoksun olduğu için kolaylıkla siyasi manipülasyon aracına dönüştürülebilmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></li>
<li>Bireyin devlet karşısında korunmasına odaklanmış olması sebebiyle hakkın vecibe yüzünü görememesi, keza hak ve sorumluluk dengesini yeterince kuramaması BM ve AB insan hakları sözleşmeleri başta olmak üzere Batı menşeli insan hakları söylem ve belgelerinin derhal giderilmeyi bekleyen önemli zaafları olarak insanlığın önünde durmaktadır.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu belgelerin Türkçe tam tercümeleri için Hak-İş Konfederasyonu tarafından Coşkun Can Aktan editörlüğünde yayınlanan “Haklar ve Özgürlükler Antolojisi”ne bakılabilir (Ankara 2000: 39-634).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Adil Dünya Derneği’nin Aralık 1994’te Kuala Lumpur’da düzenlediği konferansın tebliğlerinden oluşan ve Pınar Yayınları tarafından 2004’te yayımlanan “İnsan Hak(sızlık)ları” isimli kitap bu konuda yüzlerce örneği detaylıca sunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSAN OLABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2015 10:41:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[çift kutup]]></category>
		<category><![CDATA[doğu ve batı]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hinduizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanın görevi]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İslambilim]]></category>
		<category><![CDATA[kabiliyet]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Mutezile]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tam insan]]></category>
		<category><![CDATA[tek boyutlu insan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=72</guid>

					<description><![CDATA[Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep muhtaç olmuştur. Zira, görme eyleminin gerçekleşebilmesi için gözün varlığı yetmez, ışığa da ihtiyaç duyulur. Nitekim, son vahiy Kur’an’ın kendisine verdiği güzel isimlerden biri de “nur” olup, bu nur kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<blockquote><p>İnsan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın ifa edebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur.</p></blockquote>
<p>Doğuştan getirdiği ve bir ömür bünyesinde barındırdığı olumlu-olumsuz, iyi-kötü hasletleri sebebiyle insan kendine ve Rabbine yabancılaşabildiği gibi “emanet”e sadakat göstererek, ona ihanet etmeyerek potansiyelinin zirvesine çıkabilmekte, olgun, dengeli, tam bir insan olabilmektedir. İnsan, kötü hasletlerini terbiye ederek, iyi hasletlerini geliştirerek; Yaratan başta olmak üzere -sınırlı düzeyde de olsa- varlık bilgisi ve bilincine sahip olabilen, zeki, akıllı, fedakâr, tahammülkâr, ümitvar, kendini kontrol edebilen, affedebilen, vefalı, mütevazı, sevgi dolu, gerçekçi, hürriyetine düşkün, değerlere/ilkelere göre davranan, aidiyet hisseden, emanete riayet eden, sorumluluk bilincine sahip bir varlık olabilmekte, böylece yeryüzünün yöneticiliğini hak etmektedir.</p>
<blockquote><p>İmtihanın sırrı, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiştir.</p></blockquote>
<p>Öbür taraftan insan, ihtiras, kibir, yığma tutkusu, nankörlük, zalimlik, cahillik, müstağnilik, zayıflık, sabırsızlık, acelecilik, cimrilik, cedelcilik, hasım olmaya yatkınlık, hırs, yaygaracılık, unutkanlık, korkaklık, kindarlık, hayalcilik, isyankârlık, ihanet/hıyanet, tutkuyla bağlanma, bile bile yanlış yapma gibi derin menfi zaafları sebebiyle, imar etme göreviyle kendisine emanet edilen yeryüzünü ve dünya hayatını büsbütün ifsad edebilen bir varlıktır. İmtihan sırrı tam da bu iki uç arasında bir denge sağlayabilmekte, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiş durumdadır.</p>
<blockquote><p>İnsanoğlu görevini bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir.</p></blockquote>
<p>İnsanoğlu, emanete riayet etme ve yeryüzünü imar etme görevini; kendi nefsini, ailesini, toplumunu tezkiye ederek/arındırarak, bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir. Bu yüksek görevini bihakkın yerine getirebilmesi için kendisine ruh, akıl, irade, vicdan, iman, haysiyet, varlıklara isim verebilme, zaman bilinci, organizasyon becerisi, sosyalleşme, sosyal kurumlar oluşturabilme, hak ve özgürlük bilinci, hakikat aşkı, gibi yüksek kabiliyetler ihsan edilmiştir. Bu kadar emanetin diğer yaratılmışlara değil de insana  tevdi edilmiş olması; onun ‘yeryüzünün halifesi’ seçilmesi, sınava tabi tutulması, kendisine yöneltilen soruların cevapları mahiyetindeki tercihlerinin karşılığını gerek bu dünyada gerekse ahirette görecek bir varlık olması sebebiyledir.</p>
<blockquote><p>Allah Teala, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini ideal model olarak göstermektedir.</p></blockquote>
<p><strong>İnsan olabilmek</strong></p>
<p>Haysiyeti ve hürriyeti için, inandığı değerler için canını bile feda edebilecek kadar yüksek bir hakşinaslık duygusu taşıyan insan, baskı ve zorbalıkla değil, güzel muamele ve ikna yoluyla yola gelecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bu yüzden Allah Teala, emir ve yasaklarını beyan buyururken gerekçelerini de bildirmektedir. Yine, Yüce Yaratan, yüksek bir kopyalama yeteneğiyle yarattığı insanın bu özelliğine uygun olarak, mesajını insanlığa iletmek üzere seçip gönderdiği elçilerini, aynı zamanda insanlık için “en güzel örnek”ler, rol-modeller olarak takdim etmiştir. Allah Teala “<em>yâ eyyühe’n-nas</em>; ey insanlar” hitabıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini de ideal, olgun, tam insan olma yolunda ideal model olarak göstermektedir. Nitekim, bir meleğin ya da sadece bir kitabın değil, bir insanın elçi olarak seçilip gönderilmesi; onun taklit edilebilir, izinden gidilebilir olması, insanların ‘kendi içlerinden’, kendi türlerinden biri olması hasebiyledir.</p>
<blockquote><p>İnsan “beşer” olarak doğar, zamanla “insan” olur. İnsanlaşma doğumdan ölüme kadar devam eden bir süreçtir.</p></blockquote>
<p><strong>Zıt noktalar arasında insanlaşma süreci</strong></p>
<p>İnsan doğasının iyiliği-kötülüğü, doğuştanlığı-sonradanlığı, tikelliği-tümelliği, insanın özgürlük ve kader sorunu, insanın kurtuluşu meselesi gibi kadim büyük problemleri Doğu’nun ve Batı’nın din ve felsefelerine göre detaylıca inceleyen Prof.Dr. Kadir Canatan’ın, 2014 sonunda yayınladığı “İnsan Fenomeni” isimli eserinin sonuç kısmında yer alan şu kıymetli tespitler alana çok önemli katkılar sunmaktadır:</p>
<blockquote><p>“Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal insan ise çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (Ali Şeriati)</p></blockquote>
<p>İslam’a göre insan, potansiyel olarak zıtlıkları içeren, dolayısıyla tek boyuta indirgenmesi mümkün olmayan bir varlıktır. Bu dünyada hem iyi hem de kötü eğilimler sergilemektedir. Tümden iyi ya da tümden kötü insan yoktur. Eğer insan kendinde bulunan iyi özellikleri geliştiriyor ve bu özellikleri koruyacak bir sosyal çevrede yaşıyorsa, o iyi bir insan olur. Tersi durumda ise kötü bir insan olur. Bu, iyi insandan kötü davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmediği gibi kötü insandan da hiçbir zaman iyi davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmez. Kur’an’a göre insan, hiç bir zaman olmuş-bitmiş bir varlık değildir. O, “beşer” olarak doğar, ama zamanla “insan” olur. İnsanlaşma bir süreçtir ve bu süreç, doğumdan ölüme kadar kesintisiz bir şekilde sürer. Beşer, potansiyel insandır. Beşer “doğulur”, insan “olunur”. Kendi iç dünyasında insan, iki uç nokta arasında gidip gelmeye müsaittir (s.352).</p>
<blockquote><p>“’Semanın çocuğu’ iken ‘yeryüzünün kurdu’na dönüşen insan ile hayvan arasında kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!” (Aliya İzzetbegoviç)</p></blockquote>
<p>İslam, insanın dünya hayatının bir sınav alanı olduğunu vurgulayarak, onu ‘sorumlu’ ve ‘bilinçli’ bir birey olarak tanımlamaktadır. İman edip etmemek kişinin bilinçli bir tercihidir. Seçim ve tercihin olduğu yerde, Hristiyanlıkta var olan ‘doğuştanlık’ ve ‘sabit bir doğa’ fikrini kabullenmek mümkün değildir (s.354). Geleneksel düşünce ve dinlerde insanın doğum, yaşam ve ölümünü kuşatan ilahi determinizm fikri oldukça yaygındır. İslam düşüncesine de sirayet etmiş olan bu ‘kadercilik fikri’, insanın irade ve seçimlerini iptal eden ve özgürlüğünü ortadan kaldıran bir yaklaşımdır (s.355). Mutezile dışındaki kelam ekolleri kader konusunu ontolojik (yaratma) düzleminden taşırarak insan fiillerini de kapsayacak şekilde genişletmişler ve insanı eylemlerinin yapıcısı olmaktan çıkarmışlardır. Böylece, varlık âleminde var olan hiyerarşi fikrini yıkarak insan ile diğer canlılar ve cansız nesneler arasındaki temel farkı ortadan kaldırmışlardır (s.357). İnsanın fiillerini Allah’a izafe eden böyle bir kader fikrinde ısrar edenler, dünyanın bir sınav alanı olduğu esasına dayalı sistemi çökertmektedir. Bu durumda ortada ne kendi içinde tutarlı bir dini sistem kalmakta, ne de ‘sorumlu’ ve yargılanma konusu bir insan fikri kalmaktadır! (s.358).</p>
<p>Kur’an’da, Hinduizm’de olduğu gibi bir ‘çevrim’ fikrine ya da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi ‘günahkâr’ bir insan doğası fikrine rastlanmaz. Dolayısıyla bu din ve öğretilerin anladığı anlamda bir kurtuluş düşüncesi yoktur. İslam’da kendine özgü bir hidayet felsefesi mevcuttur. İnsan her ne kadar aklıyla ve kendi çabalarıyla eşyanın hakikati konusunda bazı bilgilere ulaşabilirse de hidayet için ilahi rehberliğe muhtaçtır. Nitekim peygamberliğin gerekçesi de budur. İnsan, dünya hayatında bir öndere ihtiyaç duyar. Bu nedenle Allah, tarih boyunca pek çok elçi göndererek insana doğru yolu göstermiştir. Fakat yol gösterme/hidayet, insan için bir seçim meselesidir. Hiç kimse hidayete zorlanamayacağı gibi hiç kimse de çaba sarfetmeksizin kurtuluşa eremez (s.361).</p>
<p>Kur’an’a göre insan tabiatı hem iyiye hem de kötüye meyillidir. İnsan, seçim ve tercihleriyle kendi doğasına müdahalede bulunur ve özbilincini kullanarak kendine istikamet belirler. İnsan, dikey olarak salt iyilik üzere olan melek ile salt kötülük üzere olan şeytan arasında gidip gelme, “melekten yüce, şeytandan alçak” olma imkânına sahiptir. Bedensel tabiatı onu aşağıya, ruhsal tabiatı ise onu yukarıya çeker. Kurtuluş için iman, yani Allah’a teslimiyet şarttır, ama bu sadece bir başlangıçtır. İman, amelle ete kemiğe bürünmek zorundadır. İnsanın kurtuluşu, bu anlamda kendi elindedir. İnsan, Allah’ın ve elçilerinin gösterdiği yola katılıp bu yol üzerinde sürekli bir çaba (cihad) içinde olursa, iman aktif hale gelir. Nitekim tüm peygamberler insanlara önder ve rol-model olma işlevlerini tebliğ, hicret ve cihad görevleri yoluyla yerine getirmişlerdir. Hidayetin zıddı olan dalalet, sapma anlamına gelir. İnsan, manevi yolculuğunda kendisini saptıran veya engelleyen manilerle mücadele etmek, yani cihad etmek zorundadır (s.362).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Günümüz insanı ve ideal insan </strong></p>
<p><strong> </strong>Modern hayatta ne yazık ki faziletli insan değil uysal insan, erdemli davranan değil, menfaatine göre yön değiştiren insan modeli yaygınlaşmış durumda. Eğitimiyle, siyasetiyle, ekonomisiyle&#8230; modern sistem insanı olmaya ve olgunlaşmaya değil de imaja ve görünür olmaya yönlendirmektedir. “Doğu ve Batı Arasında İslam” eserinin müellifi bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle kapitalizmden önce ‘semanın çocuğu’ olan insan, ‘yeryüzünün kurdu’ olmuştur artık: Yiyen, içen, uyuyan, soğuktan ve sıcaktan korunan, çiftleşen, cinsel haz duyan, toplum içinde faaliyet gösteren, fakat diğer hayvan türlerinden konuşma yeteneği, dili, düşünme ve el üretimi, estetik eğilimleri ile farklı olan bir ‘hayvan’. İnsan ile hayvan arasında, kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı’nın “tek boyutlu insan” tezi karşısında “tam insan” tezini savunan merhum Ali Şeriati günümüz insanı ile ideal insanı şu şekilde mukayese etmektedir:</p>
<p>“Mevcut insan daha çok yarar ve çıkara eğilimli olan insandır. Arzu edilen ve ideal insan ise olması gereken, bütün öğretilerin, bütün sanatların ve bütün dinlerin övdükleri ve en azından yaratma savında oldukları insandır. Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal ve arzulanan insan ise tam tersine, çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (İslambilim I, Fecr, 2011:236).</p>
<p><strong> </strong>Emanete sadakat gösteren, ‘takva elbisesini giyerek’ sorumluluk bilinci kuşanan, insanlara yandaşlık, düşmanlık ya da çıkar odaklı değil, insan olmaları hasebiyle adalet ve ihsan ile muamele eden, geçici dünya menfaatlerine tamah etmeden hakkı üstün tutan, hakkın yanında duran, sorunlarını birbirlerini yok edercesine çatışarak değil, konuşarak, feragatte bulunarak, Allah’ın en ileri model olarak insanlığa gösterdiği “affetme” yöntemini tercih ederek kalıcı çözüme kavuşturabilen, vahye mutabık bir hayatın inşası için bir ömür çaba sarfeden insanlardan olabilmek duasıyla&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
