<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cevdet Said Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/cevdet-said/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/etiket/cevdet-said/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Jul 2020 20:59:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>KUR’AN’DA YER ALAN KİTAPLARI TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/kuranda-yer-alan-kitaplari-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/kuranda-yer-alan-kitaplari-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2020 20:51:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[AKIL FİKİR YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[BAKİRE MERYEM]]></category>
		<category><![CDATA[BOOKS OF THE QURAN]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[CÛLÂN]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[ENVER İSHAK]]></category>
		<category><![CDATA[ESKİ ANTLAŞMA]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[Golan]]></category>
		<category><![CDATA[HEDY]]></category>
		<category><![CDATA[HİKMET]]></category>
		<category><![CDATA[HÜDÂ]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[HURÛF-I MUKATTA’A]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. MESİH]]></category>
		<category><![CDATA[İNCİL]]></category>
		<category><![CDATA[kadir gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[KİTAB]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN KİTAPLARI]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’ÂN-I AZÎM]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’ÂN-I MECÎD]]></category>
		<category><![CDATA[KUTSAL KİTAP]]></category>
		<category><![CDATA[KUTSAL YAZILAR]]></category>
		<category><![CDATA[KÜTÜBÜ’L-KUR’ÂN]]></category>
		<category><![CDATA[KÜTÜBÜN KAYYİME]]></category>
		<category><![CDATA[MUHAMMED GAZALİ]]></category>
		<category><![CDATA[mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[NESİH]]></category>
		<category><![CDATA[SEB’-İ MESÂNİ]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[SULTÂN-I MÜBÎN]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[UNUTTURMA]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ ANTLAŞMA]]></category>
		<category><![CDATA[ZEBUR]]></category>
		<category><![CDATA[ZİKR]]></category>
		<category><![CDATA[ZİYÂ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=985</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Enver İshak’ın “Kütübü’l-Kur’ân” isimli Arapça eseri, “Kur’an Kitapları” başlığıyla Şubat 2020’de İstanbul’da yayımlandı. Müellif, yarım asır boyunca üzerinde çalıştığı eserini İngilizceden sonra[1] Türkçeye de kazandırmak istemiş ve Temmuz 2017 ortasında vuku bulan İstanbul seyahati esnasında daha önce makalelerini Türkçeye çevirdiğim Cevdet Said vasıtasıyla benimle temas kurarak büyük emek mahsulü bu çalışmasını Türkçeye çevirip yayımlama [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-987" src="https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-196x300.jpg" alt="" width="196" height="300" srcset="https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-196x300.jpg 196w, https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-768x1173.jpg 768w, https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-670x1024.jpg 670w, https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-458x700.jpg 458w, https://fethigungor.net/wp-content/uploads/2020/07/Kuran-Kitapları-ön-Kapak-1320x2017.jpg 1320w" sizes="(max-width: 196px) 100vw, 196px" /></a></strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Enver İshak’ın “<em>Kütübü’l-Kur’</em><em>ân</em>” isimli Arapça eseri, “<strong>Kur’an Kitapları</strong>” başlığıyla Şubat 2020’de İstanbul’da yayımlandı. Müellif, yarım asır boyunca üzerinde çalıştığı eserini İngilizceden sonra<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Türkçeye de kazandırmak istemiş ve Temmuz 2017 ortasında vuku bulan İstanbul seyahati esnasında daha önce makalelerini Türkçeye çevirdiğim Cevdet Said vasıtasıyla benimle temas kurarak büyük emek mahsulü bu çalışmasını Türkçeye çevirip yayımlama hususunda kendisine yardımcı olmamı rica etmişti.</p>
<p>Eseri incelediğimde özgünlüğü dikkatimi çekmiş ve çeviri teklifini kabul etmiştim. Bir yıl içinde eserin çevirisini tamamlayarak Türkçe metni sırasıyla üç ayrı yayınevine gönderip basmalarını önerdim. Önerime müspet cevap veren Akıl Fikir Yayınları, eseri inceledikten sonra özgün ve önemli bularak yayınlama kararı aldı. Böylece eser okurlarıyla buluşmuş oldu.</p>
<p>Âyet-i kerime çevirilerinde çoğunlukla Süleymaniye Vakfı internet sitesinde yer alan Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali esas alınmıştır.<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Kitab-ı Mukaddes’ten yapılan iktibasların çevirisinde ise incil.info internet sitesinde yer alan “Kutsal Kitap (Yeni Çeviri 2009)” nüshası esas alınmıştır.<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Enver İshak, bu uzun soluklu çalışmasında ortaya koymuş olduğu yorum ve görüşlerini Arapça kısa dersler halinde internet üzerinden de paylaşmaktadır.<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Mushaf-ı Şerif’te yer alan “<em>kütübün qayyime</em>; pek kıymetli kitaplar”ın birbirini tevil, tefsir ve beyan ettiğini, bu kitapların birbirine tanıklık ettiğini ve birbirini tamamladığını açıklayan müellif, “seb’-i mesânî” (yedili ikişerliler), “Zikir”, “Kur’ân”, “Kur’ân-ı Mecîd”, “Kitâb”, “Hikmet”, “Hüküm”, “Hüdâ”, “Ziyâ”, “Sultân-ı Mübîn” gibi birçok Kur’ani kavramın anlam haritasını çıkarmakta, bu kitapların hangi nebilere/elçilere indirildiğini araştırmaktadır. Böylece bu kavramların, kendi tabiriyle ‘sultanların fakihleri’ tarafından değil bizzat Allah tarafından nasıl tanımlandığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Amr b. Şuayb’ın, babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre Rasulullah (s) bir grubun tartıştıklarını işitmiş ve onlara şöyle demiştir:</p>
<p>“Sizden öncekiler işte böyle helak oldular. Allah’ın Kitabı’nın bir kısmını diğeriyle mukayese ediyor (çelişki arıyor)lardı. Oysa Allah’ın Kitabı, bir kısmı diğerini doğrulamak üzere indi. Kur’an’ın bazı âyetlerini ileri sürerek diğerlerini yalanlamayın. Onun (mahiyetini) bildiğiniz âyetleri üzerinde konuşun; bilmediklerinizi ise onu bilene bırakın.” (İbn Hanbel, II/185).<a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p><strong>Çalışmanın Önemi</strong></p>
<p>Müellifin eserini takdiminde belirttiği üzere yarım asra yakın bir zamanda tamamlanan bu araştırma, İslam toplumunun yaşamakta olduğu krizi açıklamakta ve insanların niçin psikolojik ve entelektüel karmaşa içerisinde debelendiğini ortaya koymaktadır:</p>
<p>“Araştırmamıza Allah’a tamamen ihtiyaçlarımıza uygun olarak bolca bahşetmiş olduğu nimetleriyle mütenasip şekilde çokça hamdederek başlıyoruz. Allah’ın salâtı/desteği ve selamı elçi olarak gönderilmiş bütün nebilerin ve kıyamete kadar onlara güzellikle tâbi olanların üzerine olsun. En hayırlı müşfik elbette Allah’tır. Nitekim O, en büyük merhamet sahibidir.</p>
<p>Bu araştırma, daha önce hiçbir Müslüman toplumda denenmemiş, kelimenin tam anlamıyla yeni/özgün bir metoda dayanmaktadır. Düşünce yöntemi açısından ilk bakışta benzer görünen bazı girişimler olmuşsa da bunlar bizim ortaya koyduğumuz yöntemden cevher/öz itibarıyla oldukça uzaktır.</p>
<p>Bu araştırma, dinin hakikati, Kitap ve Nebiler hakkında sapkın ve şaşırtıcı inançların kök salmasıyla oluşan dezenformasyon uzunca bir süre etkili olduktan sonra tüm insanlık için hakkın/gerçeğin apaçık ortaya konulması hususunda bir ilktir. Gelenek mirası, modernizasyon, gerçeklik dilinin ve düşünce özgürlüğünün simülasyonu gibi sloganlarla şer/kötülük hiçbir itirazla karşılaşmadan dilediğini yapmakta, ilmin ve dinin hikmetinin kendinde olduğunu iddia etmektedir! Kapkaççı kurt kuzu postuna bürünmüş ve Allah’ın dinini kapıp kaçmıştır! Bu yüzden ahlak yok olmuş, değerler kaybolmuş, insan ve insanlık bilinci en derin çukura yuvarlanmıştır!</p>
<p>İşte bu gerekçeyledir ki bizim bu sahte dini, bu bâtıl yöntemi ve gerçek hedeflerini -Hz. İsa’nın şu sözleri çerçevesinde- ortaya çıkarmamız mutlak surette gereklidir:</p>
<p><em>“Kutsal Yazılar’ı ve Tanrı’nın gücünü bilmiyorsunuz. Yanılmanızın nedeni de bu değil mi?” (Matta 22:24).</em></p>
<p><em>“İsa kendisine iman etmiş olan Yahudiler’e, “Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” dedi.” (Yuhanna 8:31-32).</em></p>
<p>İnsanoğlunun bu yerkürede güvenli ve huzurlu bir hayat sürebilmesi için Allah’ın dinini Allah’a arz etmemiz kaçınılmaz bir hâl almıştır.</p>
<p>Mevcut gerçekliğimizde birtakım karmaşık zorluklar söz konusudur. Bu sebepledir ki, bir yönden insanlık olarak bizim, diğer yönden ise Mushaf-ı Şerif’in; derin, uzun ve kapsamlı bir bakış açısı olmadan yaşadığımız mevcut zor durumdan çıkabilmemiz kolay değildir. İşte bu sebeple bu kitabımızda ellerimizde bulunan Mushaf’ı derin bir incelemeye tâbi tutacağız.</p>
<p>Günümüzde Müslümanların karşı karşıya kaldığı bu <strong>kayıp</strong> birçok birikimin sonucudur. <strong>İhtilaf</strong>, Rasulullah Muhammed’in (s) vefatından hemen sonra Sakife’de başladı. Kısa bir süre sonra sûfi, aklî, şiî/tarafgir vb. grupların yorumları ortaya çıkmaya başladı. Böylece çok sayıda grup ortaya çıktı, dallanıp budaklandı, genişleyip yayıldı. Bir de baktık ki kendimizi Aleyhissalâtu Vesselâm’ın şu sözünün önünde buluverdik:</p>
<p>“Sizden önceki ümmetlerin yollarına girecek, karış karış, adım adım onları takip edeceksiniz! O derece ki, bir kertenkele deliğine girseler siz de peşlerinden gireceksiniz!” (Buhari, Enbiya 50). Zira biz Yüce Allah’ın şu sözünü terk ettik:</p>
<p>“Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bunu size Allah öğretiyor. Her şeyi bilen Allah’tır.” (Bakara 2:282).</p>
<p>Bir eseri en iyi müellifi tanır. Dolayısıyla hiç araya girmeden müellifin eserini yazma gerekçeleri hakkındaki açıklamalarını okumaya devam edelim:</p>
<p><strong>“İnsanlar el-Alîm Olan Allah’ın Öğretisini Bırakıp İnsanların Öğretisini Aldılar! </strong></p>
<p>İşte bu şekilde onların peşine takılıp karanlık bir deliğe girmiş olduk ve on dört asırdır bu delikte hapis kalmaya devam ediyoruz! Tâ o zaman başladı; akla karşılık nakil yolunu tutmamız, nassa karşılık yoruma yapışmamız! Böyle böyle ortaya çıktı tüm şüpheler, fırkalar, yorumlar. Bunlar arasındaki sürtüşmeler de günümüze kadar sürüp geldi. Nihayetinde bu tek dinden <strong>birçok din türedi</strong>, bu yüce dinden ve yüksek hedeflerinden olabildiğince uzak çeşitli gruplar ve çok renkli görüntüler ortaya çıktı!</p>
<p>Bu grupların aralarındaki mücadele o denli kızıştı ki iş tefsir, usul, akide ve dini tanımlamada, hattâ Allah anlayışında bile ihtilafa kadar uzandı.</p>
<p>Biz bu kitabımızda Allah’ın Kelâmı’nı sadece Allah’a irca edeceğiz. Bunu da Allah Teâlâ’nın şu sözünü aklımızda tutarak ve Allah’ın Kitapları’na mutabık bir yönteme dayanarak yapacağız:</p>
<p>“Oysa onun tevilini (bağlantılı olduğu âyeti) sadece Allah bilir. Bu ilimde sağlam duruş gösterenler şöyle derler: “Biz, bu ilme inandık, hepsi (muhkem, müteşâbih ve tevil) Sahibimiz katındandır.” Zikre (doğru bilgiye) sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Âl-i İmran 3:7).</p>
<p>Allah’ın yaptığı tevili tezekkür etme yöntemine dayanacağız ve asla kendi hevamızla tevil yapmayacağız. Tarih boyunca yazılmış tefsirlerden tamamen uzak duracağız…</p>
<p>Biz biliyoruz ki, insanların bilgileri -yanlışa düşmüş seleflerinin anlayışlarına mahkûm olduğu için- uzun süre hakikatten uzak kalagelmiştir. İnsanın bundan kurtulabilmesi için mutlaka -beşerin öğretisine değil Allah’ın öğretisine dayanan- eleştirel yeni bir okuma yapması gerekir. Bu adımı atmak hiç de kolay değildir. İnsanlar da bunu kolaylıkla kabul etmeyecektir. Çünkü insanlar Tih vadisinde yaşıyorlar ama orada yaşadıklarını inkâr ediyorlar!</p>
<p><strong>Dinin en olgun kıvamına ulaşması</strong> iki hususa bağlıdır. Birincisi; âyetlerin ve kitapların hakkıyla idrak edilmesidir. İkincisi ise; hayatımızın temelini oluşturur hâle gelinceye kadar bu âyetlere ve kitaplara sıkı sıkıya bağlanmamız ve sürekli bunlara uygun davranmamızdır. Nitekim bu husus tüm varlıklar için bu şekilde işlemektedir.</p>
<p><strong>Durgun Sulara Taş Atacağız!</strong></p>
<p>Mushaf’taki her bir kelimenin bir medlûlü/delalet ettiği anlamı vardır. Dolayısıyla hiçbir kelime asla bağlamından kopartılamaz. Aksi takdirde Allah’ın kelâmı/sözü, yani o sözün anlamı yok olur.</p>
<p>Günümüzdeki mevcut duruma gelince; bilginin bu denli otorite kabul edilmesine, bunca teknolojik ilerlemeye, bilgi birikimine ve bilgi devrimine rağmen maalesef geçmişten çok da üstün değildir. Zira günümüz düşünürleri de öncekilerin yorumlarını yeni elbiseler içinde sunmaktan öteye gidememiştir. Böylece Mushaf, modernizm fabrikasında yeni bir yöntemle <strong>yeniden tahrif</strong> edilmiş/çarpıtılmış oldu!</p>
<p>Ondört asırdır İslam dünyası ve Müslüman insan kayıptadır! Peki, bunca zaman bu kayıp durumu niçin devam edip gitti? Hakikati niçin öğrenemiyoruz? Hakikat bizi neden özgürleştirmiyor?</p>
<p><strong>Allah’ın Kitaplarını Kim Çaldı?</strong></p>
<p>Özelde İslam dünyasının genelde bütün dünyanın yüzyüze kaldığı bu kaybın sebebi, Hz. İsa’nın dediği gibi Allah’ın kitaplarını bilmememiz ve kul ila Mabud’un irtibatının kopuk olmasıdır. Nitekim hâlâ Allah Teâlâ insan hayatının merkezî düşüncesine oturmuş değildir. Yaratan’ın yerine beşer yapısı yeni tanrılar konulmuştur! İnsan, Allah’ın kendisine ne söylediğini kavramadığının bilincinde bile değildir.</p>
<p>Hz. İsa’nın sözü tam da acı içinde kıvranan insanın gerçekliğini ifade etmektedir. <strong>Günümüz insanı kayıptadır</strong>, kitapların ne olduğunu da bilmemektedir. Peki, kaybolmaktan korunabilmek için bilmemiz icap eden bu kitaplar nelerdir? Nerededir bu kitaplar? Bu sorular çözüme ulaşabilmemiz için işaret fişeği görevi görecektir. Aslında herkes ortada bir sorun olduğu konusunda müttefiktir. Ancak, sorunun tanımlanması ve çözüm yolları konusunda ittifak yoktur…”</p>
<p><strong><em>‘Kütübün Kayyime’</em></strong><strong> ile ‘<em>Sırât-ı Müstak</em></strong><strong><em>î</em></strong><strong><em>m’</em></strong><strong>e Ulaşmak</strong></p>
<p>“Allah, gerekeni yapanı (doğruları tercih edeni) sırât-ı müstakime/ <strong>doğru yol</strong>a yöneltir.” (Bakara 2:213).</p>
<p>“İşte bu Benim <strong>dosdoğru yol</strong>umdur; onu takip edin, başka yolları takip etmeyin, yoksa o takip sizi Benim yolumdan ayırır. Bunlar da Allah’ın sizden istekleridir, belki O’ndan çekinerek kendinizi korursunuz.” (En’âm 6:153).</p>
<p>“<em>Elif, Lâm, Râ</em>. Bu, insanları Rablerinin (Sahiplerinin) izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için indirilmiş bir kitaptır. Daima üstün olanın ve her şeyi güzel yapanın yoluna.” (İbrahim 14:1).</p>
<p>“<em>Elif, Lâm, Mîm!</em> İşte o Kitap budur, içinde şüpheye yer yoktur. Müttakîler için rehberdir.” (Bakara 2:1).</p>
<p>“Beyyine, tertemiz sayfaları derleyip okuyan Allah’ın elçisidir. O sayfalarda dosdoğru hükümler [<em>kütübün kayyime</em>; dosdoğru/kıymetli kitaplar] bulunur.” (Beyyine 98:2-3).</p>
<p>“… <em>Likülli ecelin kitâb</em>: Senden önce de elçiler gönderdik. Onlara eşler, evlatlar vermiştik. Hiçbir elçi, Allah’ın izni olmadan bir ayet (belge, mucize) getiremez. <strong>Her çağın (dönemin) bir Kitab’ı vardır</strong>.” (Ra’d 13:38).</p>
<p>Mushaf’ta mevcut tüm kitaplar mesajın ve dinin tek olduğunu göstermektedir. Bu mesaj Mushaf’ın iki kapağı arasında toplanmış ve muhafaza edilmiştir. Nebiler çeşitli dinler getirmiş değildir. Hiçbir nebi de Allah’ın dinini neshedip onun yerine yeni bir din koymuş değildir. Din tektir ve süreklidir. “Her dönemin ayrı bir dini vardır.” diyerek Allah’ın bitiştirilmesini emrettiğini biz kesip koparamayız.</p>
<p>Allah Teâlâ beşeriyet için vazetmiş olduğu yöntemini değiştirmez. Sünnetini/yasasını da zamanın ve mekânın değişmesiyle değiştirmez. Kendi dinini lağvedip yerine yeni bir din koymaz. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>We men yettebi’ ğayra’l-İslâmi dînen felen yuqbele minhu…</em>: Kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenlerden olur.” (Âl-i İmran 3:85).</p>
<p>Suhuf-i mutahharadan/ tertemiz sahifelerden oluşan Mushaf’ta; Allah’ın Nuh aleyhisselam’dan Muhammed aleyhisselam’a kadar gelmiş geçmiş tüm nebi ve rasullerine göndermiş olduğu Kitapları mevcuttur…</p>
<p>Nebi Muhammed (s), Allah’ın kendisiyle bir ve tek olan dinini tamamladığı son nebidir. Bu yüzden “<em>hâtemu’n-nebiyyîn</em>: nebilerin mührü/sonuncusu”dur…”</p>
<p><strong>Temel Kavramları Allah’ın Tanıttığı Şekilde Anlamak</strong></p>
<p>Enver İshak, eserin arka kapak yazısında, yarım asırlık bir çabanın ürünü olan Kur’an Kitapları isimli çalışmasının şu hususları açıklığa kavuşturduğunu belirtmektedir:</p>
<ul>
<li>Surelerin başlarında yer alan hurûf-ı mukatta’ayı,</li>
<li>Seb’-i mesâniyi ve Kur’ân-ı Azîm’i,</li>
<li>Neshi ve ‘unutturma’yı,</li>
<li>Surelerin isimlerini ve ilk kime indirildiklerini,</li>
<li>‘Zikr’in ne olduğunu,</li>
<li>‘Kur’ân’ın ne olduğunu,</li>
<li>Kur’ân-ı Mecîd, Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat, Zebur, İncil, Kitab ve Hedy’in her birinin kime indirildiğini ve Mushaf’ta nerede bulunduğunu,</li>
<li>Dinin ne olduğunu ve ne zaman bozulduğunu,</li>
<li>Kadir Gecesi’nin ne olduğunu,</li>
<li>Hikmet’in ne olduğunu ve kime indirildiğini,</li>
<li>Bakire Meryem aleyhesselama ne vahyedildiğini,</li>
<li>Mesih’in “Siz Kutsal Yazılar’ı bilmediğiniz için yanılıyorsunuz” sözünün ne anlama geldiğini…</li>
</ul>
<p>Enver İshak’ın Kur’an Kitapları isimli çalışmasını tanıtan bu makalemizi eserin <strong>sonuç</strong> yazısı ile noktalayalım:</p>
<p>“Bu çalışmanın geniş bir kesime yayılarak faydalı olmasını ve içinde yaşadığımız koyu karanlık geceyi aydınlatmasını umuyoruz. “Allah’ın yeryüzündeki halifeleri” gibi zor bir unvana layık olabilmek için doğruluk ve dürüstlüğü şiar edindik.</p>
<p>Bu kitap, bin dört yüz yıl boyunca cehalet ve körü körüne bağlılık duvarlarının ardında saklı kalan gizli gerçeği göstermek için ortaya konulmuş samimi bir insan çabasıdır.</p>
<p>Bu çalışma, uzun yıllar boyunca süren araştırmanın, uykusuz gecelerin, özeleştiri ve öz değerlendirmenin, nihayet uzun soluklu bir incelemenin ürünüdür.</p>
<p>Bu kitap, ışık penceresini bir miktar aralamayı, insanlığa gönderdiği kitaplarını ve içeriklerini tanımak suretiyle Allah’ı tanıma uğrunda marifet kapılarından küçük bir kapı açmayı amaçlamaktadır.</p>
<p>Bu kitabın düşünen akıllar ve araştırmacılar nezdinde yankı bulmasını umuyorum. Böylece modern dünyamızda tamamen yeni olan bu yaklaşıma fikrî derinlik kazandırarak çalışmayı tamamlama imkânı hasıl olacaktır. Elbette Allah’tır dosdoğru yolu gösteren ve elbette O’dur başarıya ulaştıran.”</p>
<p>Eseri okuyarak değerlendirme, tenkit ve tekliflerinizi yazarsanız, tercümeye ilişkin olanlarını eserin mütercimi olarak memnuniyetle dikkate alacağımı, içeriğe ilişkin hususları da müellifine ileteceğimi bilmenizi isterim: <a href="mailto:fg@fethigungor.net">fg@fethigungor.net</a></p>
<p>Rabbimiz bizleri önceki vahiylerini de ihtiva eden “Son Vahy”ini en iyi kavrayanlardan ve Nebilerin yolunu sürdüren Son Nebi’nin izinden giden salih ve muhsin kullarından olmaya muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong>Enver İSHAK&#8217;ı yakından tanıyalım</strong></p>
<p>1947 yılında Suriye’nin Cûlân (Golan) bölgesinde doğdu. Şam’a yerleşerek orta öğretimini tamamladı. 13 yaşında din ilimleri tahsil etmeye başladı. Farklı hocalardan dersler aldı. Seyyid Kutub, Muhammed Gazali vd. müelliflerin kitaplarını okudu. Din, 15 yaşından beri en çok ihtimam gösterdiği konuların başında geldi. Önce Almanya’ya, ardından Amerika’ya göç etti. New Jersey’de inşaat müteahhidi olarak çalıştı. 38 yaşında inşaat işini bırakıp Kur’an çalışmalarına yoğunlaştı. Bu çalışmaları esnasında tespit ettiği hususları Suriye’de birçok tanınmış hocayla müzakere etti. Kendisi gibi 21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü’nde dedeleri Rusya tarafından Kafkasya’dan sürülerek o vakitler Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yer alan Kuneytıra mıntıkasında iskân edilen yakın köylüsü Cevdet Said’in tavsiye ve teşvikiyle Kur’an çalışmalarında ulaştığı neticeleri kitap halinde kaleme alıp neşretmeye başladı. Din, siyaset ve düşünce alanında araştırmalar yapmaya devam etmektedir.</p>
<p>Üç dilde yayımlanan Kur’an Kitapları isimli eserinden önce Arapça ve İngilizce iki kitabı yayımlandı:</p>
<p>&#8211; The Ignorance of Violence: A Search for Truth. (Câhiliyyetu’l-Unf: Şiddet Cahiliyesi: Hakikat Arayışı). Dar Al An Publishers, London, 2002.</p>
<p>&#8211; Tezyîfu’l-İslâm. (Misrepresentation of Islam: İslam’ı Kötü Tanıtma Çabaları). Dâru Farabi, Beyrut 2008.</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>&#8211; Enver İshak. (2020). <strong>Kur’an Kitapları</strong>. Arapçadan çeviren: Fethi Güngör. İstanbul: Akıl Fikir Yayınları, 232 s. ISBN: 9786059499101.<br />
&#8211; Fethi Güngör (2020). “<strong>Kur’an’da Yer Alan Kitapları Tanımak</strong>”. Kur’ani Hayat Dergisi, Mayıs-Haziran 20, Sayı: 71, s.24-27.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Enver İshak’ın “<em>Kütübü’l-Kur’ân</em>” isimli Arapça eseri ile “Books of The Quran” adıyla İngilizce basılan çevirisi için bakınız: <a href="https://quranbooks.net/">https://quranbooks.net</a>, 04.06.2020.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır vd., <a href="http://www.suleymaniyevakfimeali.com/">www.suleymaniyevakfimeali.com</a>, 08.08.2018. Önemli not: Heyet halinde yürütülen bu kıymetli meal çalışması sürekli güncellendiği için çeviri esnasında iktibas ettiğimiz meal metinleri sonradan değişmiş olabilir.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Kutsal Kitap: Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil). Eski Antlaşma ©2001, 2009 Kitab-ı Mukaddes Şirketi; Yeni Antlaşma ©1987, 1994, 2001, 2009 Yeni Yaşam Yayınları. <a href="https://incil.info,/">https://incil.info,</a> 08.08.2018.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Enver İshak’ın kısa dersleri şu linkten izlenebilmektedir: <a href="https://www.youtube.com/user/anorazhak/videos?app=desktop">https://www.youtube.com/user/anorazhak/videos?app=desktop</a>, 04.06.2020.</p>
<p><a href="//0EA42F5D-8BE7-4A55-894D-8222639FD9AA#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ahmet bin Hanbel’in Müsnedi’nde yer alan 6741 numaralı bu hadis için bakınız: <strong>Hadislerle İslam</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1. Baskı, 7 cilt, DİB. Yayınları, Ankara 2014, I/399. http://hadislerleislam.diyanet.gov.tr, 10.06.2017.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/kuranda-yer-alan-kitaplari-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ERDEMİ ŞİDDETE BOĞDURMAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/erdemi-siddete-bogdurmamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/erdemi-siddete-bogdurmamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 May 2019 09:41:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[38. KİTAP VE KÜLTÜR FUARI]]></category>
		<category><![CDATA[ÂDETLERE KÖRÜ KÖRÜNE YAPIŞMAK]]></category>
		<category><![CDATA[AF YÖNTEMİNİ BENİMSEMEK]]></category>
		<category><![CDATA[ATALAR MİRASINI KUTSAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[BATILA BULANMAK]]></category>
		<category><![CDATA[Bİ’RU’L-ACEM]]></category>
		<category><![CDATA[BÜYÜK ÇAMLICA CAMİİ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[CÛLÂN]]></category>
		<category><![CDATA[ENBİYANIN SONUNCUSU]]></category>
		<category><![CDATA[erdem]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKLER]]></category>
		<category><![CDATA[GELİŞMEK]]></category>
		<category><![CDATA[GERİ KALMAK]]></category>
		<category><![CDATA[İLERLEMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KANUNLARI KEŞFETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[NEBİLERİN YOLU]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİDDET ERDEMİ ÖLDÜRÜR]]></category>
		<category><![CDATA[Son Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[SOSYAL HASTALIKLAR]]></category>
		<category><![CDATA[YASAYA UYGUN DAVRANMAK]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Aktay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=893</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul’da 15 Mayıs 2019 tarihinde açılan ve 1 Haziran’a kadar saat 11.00-24.00 arasında kitapseverleri ağırlayacak olan fuarlara, Sultanahmet’te 200, Büyük Çamlıca Camii’nde ise 120 yayınevi katılıyor (1). Kitabın ve okumanın önemini Prof.Dr. Yasin Aktay’ın fuara özgü iki yazısına havale ederek, (2) üstat Cevdet Said’in 38. Kitap ve Kültür Fuarı’nda okuyucuyla buluşan “Şiddet Erdemi Öldürür” isimli [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’da 15 Mayıs 2019 tarihinde açılan ve 1 Haziran’a kadar saat 11.00-24.00 arasında kitapseverleri ağırlayacak olan fuarlara, Sultanahmet’te 200, Büyük Çamlıca Camii’nde ise 120 yayınevi katılıyor (<strong>1</strong>). Kitabın ve okumanın önemini Prof.Dr. Yasin Aktay’ın fuara özgü iki yazısına havale ederek, (<strong>2</strong>) üstat Cevdet Said’in 38. Kitap ve Kültür Fuarı’nda okuyucuyla buluşan “Şiddet Erdemi Öldürür” isimli eserini tanıtmak istiyorum (<strong>3</strong>). Bu vesileyle kitap imza günlerimde destek olan, tebriklerini ileten ve telif ve tercüme kitaplarımı alıp okuyarak geri bildirim mesajlarını paylaşan dostlarıma yürekten teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Şiddetin Erdemi Boğmasına Seyirci Kalmamak</strong></p>
<p>Şubat 1931’de Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Cûlân tepesinin eteğinde kurulu Bi’ru’l-Acem köyünde doğan Çerkes asıllı mütefekkir Cevdet Said’i, Suriye’de Nisan 2011’den itibaren devam eden kirli savaş sebebiyle muhacir olarak geldiği İstanbul’da doksana yakın sohbet ve konferansını eş zamanlı tercüme ederken yakından tanıdım. Mayıs 2017’den itibaren de Diriliş Postası gazetesinde haftada bir yayımlanan 95 köşe yazısını Arapçadan Türkçeye tercüme ettim. Elinizdeki bu eser üstadın işte bu köşe yazılarından seçilen kırk kadar makalenin gözden geçirilerek birleştirilmesinden oluşmuştur. Tercümelerin hem Arapça aslına sadık hem de okuyucuyu yormayacak şekilde akıcı ve anlaşılır olmasına gayret ettim. Konuların daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacağını düşündüğüm kısa açıklamaları dipnotlar halinde ekledim.</p>
<p>Eserde özgün bir bakış açısıyla <strong>incelenen konuları</strong> şu şekilde özetleyebiliriz: Şiddete karşı ilim yolunu tutmak, batılın değil hakkın güçlü ve kalıcı olduğuna inanmak, insanlığı adaletle ayakta tutma farzını el birliğiyle ifa etmek, olağanüstü hâl uygulamalarını olağanlaştırmamak, toplumsal işlerde “şûra” emrine riayet etmek, İslâmî hareketi şiddet sarmalından çıkarmak, silahların ve savaşın sorun çözme kabiliyeti kalmadığını anlamak, kötülüğe iyilikle karşılık vermek, barış, güven ve huzur için Allah’ın tavsiyelerine güvenip uygulamak, düşünme ve öğrenme kültürünü yaygınlaştırmak, iyilik, fedakârlık, af ve barışçıl eylem yöntemini benimsemek, tarihin tecrübesinden ve ibadetlerin kural oluşturma rolünden istifade etmek, tevhidin ve şirkin sosyal boyutunu görmek, uyanışı gerçekleştirip Müslüman halkların birliğini tesis etmek…</p>
<p><strong>Atalar Mirasını Kutsama Hastalığından Kurtulmak</strong></p>
<p>Doksanına merdiven dayamış Cevdet Said’in Arapçadan çevirdiğim makalelerini kitaplaştırırken esere yazdığım takdimi dikkatinize sunuyorum:</p>
<p>Allah’ın kitabına inanan ve Son Nebi’nin izinden giden çoğu Müslümanların bile şiddete başvurmanın etkili bir sorun çözme yöntemi olduğunu peşinen varsaydığı bir dünyada Kur’an’ın en iyi yöntem olarak insanlığa takdim ettiği <strong>af yönteminin işe yarayacağını</strong> içtenlikle kabul edenlerin azlığı yadırganmamalıdır.</p>
<p>Atalarından miras kalan davranış kalıplarını kutsal bir emanet gibi muhafaza etme tutumları, insanlara dosdoğru yolu gösterme vazifesiyle aralarından seçilerek vahiyle desteklenen enbiyanın önüne çıkan en katı psikososyal duvarı oluşturmuştur. Bu olgu maalesef tarihte kalmış da değildir. Günümüzde de Son Nebi Muhammed Aleyhisselam’ın tebliğ etmiş olduğu Kur’an vahyinin insanlığın çok boyutlu problemlerine kalıcı çözümler sunan diriltici mesajlarına bireyleri ve toplumları kör ve sağır eden etkenlerin başında aynı <strong>sosyal hastalık</strong> gelmektedir.</p>
<p>Bırakınız diğer toplumları Müslüman toplumlar bile Allah’ın âfak ve enfüse (dış ve iç âleme) vazetmiş olduğu <strong>kanunları keşfedip</strong> onlara uygun davranmak suretiyle birey ve toplum olarak <strong>gelişmek ve ilerlemek</strong> yerine, babalarından görüp alışkanlık halinde sürdüregeldikleri âdetlere körü körüne yapışıp geri kalmayı yeğlemektedir! Oysa kurtuluşumuz ecdadımızın değil <strong>nebilerin yolunda</strong> “Enbiyanın Sonuncusu”nun güzel örnekliğinde yürümektedir:</p>
<p>“Ve onlara “Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin!” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz inanç bize yeter!” diyorlar. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyse de mi?” (Mâide 5:104). Dahası insanlar ecdadından tevarüs eden <strong>gelenekleri</strong> Allah’ın emri zannetmektedirler:</p>
<p>“Ve ne zaman çirkin bir iş işleseler, (hemen) “Biz atalarımızı da bu iş üzerinde bulduk; demek ki bunu bize Allah emretmiş” derler. De ki: “Şu kesin: Allah çirkin bir şeyi emretmez! Yoksa Allah’a hiç bilmediğiniz bir şeyi mi yakıştırıyorsunuz?” (A’râf 7:28).</p>
<p>“(Yönetici seçkinler Musa’ya) dediler ki: “Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulup izlerini takip ettiğimiz yoldan çevirmeye ve bu şekilde kendinize ülkede iktidar yolunu açmaya mı geldin? Fakat biz, her ikinize de asla inanacak değiliz.” (Yunus 10:78).</p>
<p>“Onlar şöyle dediler: “Ey Sâlih! Doğrusu sen, bundan önce içimizde (hep) gelecek vaat eden biriydin. Şimdi kalkıp sen bizi atalarımızın kulluk ettiği şeylere tapmaktan mı alıkoyacaksın? Ama şunu iyi bil ki, biz senin davet ettiğin şeye dair şüphe içindeyiz” demişlerdi; mütereddit bir hâlde…” (Hud 11:62).</p>
<p>“Ey Şuayb, dediler, “Atalarımızın taptıklarını ya da mallarımız üzerinde isteğimize göre tasarrufta bulunmayı terk etmemizi, senin salâtın mı emrediyor? Oysa (bizce) sen oldukça uyumlu/hoşgörülü ve olgun/akıllı bir adamsın!” (Hud 11:87).</p>
<p>“… Onlar şöyle cevap verdiler: “Atalarımızı onlara (heykellere, putlara) kulluk eden birileri olarak bulduk!” Dedi ki: Doğrusu siz de atalarınız da başından beri açık bir sapıklık içindeymişsiniz!” (Enbiyâ 21:53-54).</p>
<p>“(Onlar): “Hayır, ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk.” dediler!” (Şu’arâ 26:74).</p>
<p>“İşte böylelerine “Allah’ın indirdiklerine uyun!” denildiğinde; “Asla! Biz sadece atalarımızın hayat tarzına uyarız!” derler. Ne yani, şeytan onları dehşetli bir ateşin azabına çağırmış olsa da mı (bunda ısrar edecekler)?” (Lokman 31:21).</p>
<p>“Mesajlarımız onlara bütün açıklığıyla aktarıldığında, (hakikati inkâra şartlanmış olanlar birbirlerine:) “Bu (Muhammed) sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmeye çalışan biridir sadece!” derler. Ve “Bu (Kur’an, insan tarafından) uydurulmuş bir safsatadan başka bir şey değildir!” d(iye de ekl)erler. Ve (son olarak) hakikati inkâra kalkışanlar, hakikat kendilerine ulaştığında, onun için; “Bu, büyüleyici güzel bir sözden başka bir şey değildir!” derler.” (Sebe’ 34:43).</p>
<p>“Ama hayır! Onlar, “Atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk; kesinlikle biz de onların izinden giderek doğru yolu bulabiliriz” diyorlar. İşte böyle: Biz senden önce hangi beldeye bir uyarıcı göndermişsek, oranın refah içinde <strong>şımarmış seçkinleri</strong> hep şunu söylediler: “Biz atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk; şu hâlde bize düşen onların izini takip etmektir.” (O nebiler de): “Ne yani, ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu göstersem de mi?” dedi(ler)…” (Zuhruf 43:22-24).</p>
<p><strong>Hak Gelince Batılın Yok Olup Gitmeye Mahkûm Olduğuna İnanmak</strong></p>
<p>Büyük mütefekkir Cevdet Said’in olayları yorumlayış tarzına örnek olarak kitaptaki ikinci makalesinden kısa bir iktibas yapmamız yeterli olacaktır:</p>
<p>“İnsanlar üzerinde baskı kurmadan onların hakkı benimsemeyeceğini zannetmeye başladığımız andan itibaren iltibas yani hakkı batılla karıştırma hastalığına yakalandık! Hakikat hakkında ne kadar kötü zanlara kapılmışız! O kadar ki, hak ile batıla fırsat eşitliği tanındığında batılın üstünlük kuracağına inanır olduk! Kâinat ve varoluş yasalarını yanlış anlayarak; batıl ortaya çıkarsa hakkın yok olup gitmeye mahkûm olduğunu zannetmeye başladık! Hem de Kur’an çok açık bir ifadeyle; “Yine de ki: Hak geldi, (sahte ve tutarsız olan) batıl ise yıkılıp gitti.” buyurduğu hâlde! Hepsi bu kadar da değil, Rabbimiz şunu da ilave edip dururken biz yanlış inanışlara saplandık:</p>
<p>“Çünkü her batıl zaten yıkılıp gitmeye mahkûmdur!” (İsra 17/81). Zira batılın hakkın karşısında durabilme kabiliyeti yoktur. Aynı şekilde karanlığın da ışık geldiğinde var kalabilme kabiliyeti yoktur. Allah’ın kâinata koyduğu <strong>yasa budur</strong>. İliklerimize kadar işlemiş olan bilinçsiz anlayış, nazarımızda hak ile batılın karışmasına yol açmıştır. Oysa Allah Teâlâ bize açıkça şu uyarıyı yapmaktadır:</p>
<p>“Hakkı batılla karıştırmayın ve bildiğiniz hâlde hakkı gizlemeyin!” (Bakara 2/42). (Bu uyarıya kulak asmayan) insanları da Allah Teâlâ şu şekilde kınamaktadır: “Niçin hakka batıl elbisesi giydirip de bildiğiniz hâlde hakikati gizliyorsunuz?” (Âl-i İmran 3/71). (s.15).</p>
<p>Şayet hakkın baskı ve zulme maruz kaldığını görüyorsak, ortada saf bir hak değil hakkın <strong>batıla bulanmış</strong> bir şekli duruyor demektir. Bu karışıklığı ruhumuzdan söküp atmalıyız. Zira öz benliğimizde ortaya çıkmayan değişim dış gerçekliğimizde de ortaya çıkmayacaktır. Biz, insanlara seçme özgürlüğü verilirse Allah’ın seçimleri kaybedeceğini zannediyoruz! Oysa seçimleri kaybedecek olan biziz, Allah değil hâşâ! Ne var ki, batıl arzularımız yüzünden hak algımız bulandı ve Allah hakkında suizanda bulunduk, ona yalan isnat ettik, Rabbimize iftira attık! İşte böylece Allah’ın dosdoğru yolundan saptık ve saptırdık! (s.16).</p>
<p>Mademki batıl yıkılıp yok olmamış, bilakis onu iktidar koltuğuna ya da minbere kurulmuş görüyoruz, bu demektir ki onun karşı karşıya kaldığı şey kesinlikle hak değil, bilakis başka kılığa girmiş batıl ya da batıla bulanmış haktır! Çünkü hak; Allah’ın izniyle ve onun koymuş olduğu kanunlar gereğince karşısında batılın asla duramayacağı bir gerçekliktir.</p>
<p>Zanna kapılıp karıştırdığımız bir başka husus; hakkın daima kendisine yardımcı olan bir kuvvete muhtaç olduğu, kas gücü desteği bulmaksızın açığa çıkamayacağı ve ayakta kalamayacağı kuruntusudur!</p>
<p>Nebilerin getirdiği yöntem; silahın ve gücün kitaba ve ilme mahkûm olmasıdır, kitabın ve ilmin silaha değil! Hak, güç karşısında üstün ve öncelikli konumdadır. Güç ve silah kullanarak hak ve doğruluk toplumu inşa etmek isteyenlerin zannettiği gibi güç; hak karşısında üstün ve öncelikli değildir.</p>
<p>Biz bugün hakkı layık olduğu konumuna iade etmeye muktedir değiliz. Çünkü hakkı çiğneyip gücü üstün tuttuk! Hakkı çiğnediğimiz için gerek yerel gerekse küresel planda gücün rezil rüsva ettiği kimseler olduk! Bir an olsun hakkın saygınlığının bilincine eremiyoruz. Bilakis, gücün hakkı üreteceği hayal ve kuruntusu altında ezilmiş durumdayız. Düşüncelerinin gücün desteği olmadan başarılı olamayacağını sananlar, güç olmadan hakkın salt hurafeden ibaret olduğuna inanıyor demektir (s.17).</p>
<p>Kendimize rağmen yakında uyanacağız; afaki ve enfüsi ayetlerin Kitab’ın ayetlerini nasıl doğruladığına şahitlik edeceğiz:</p>
<p>“Vakti geldikçe insana, kâinatın uçsuz bucaksız ufuklarında ve bizzat kendi iç dünyasında mesajlarımızı göstereceğiz. Ta ki bu vahyin tartışmasız bir gerçek olduğu herkes için ortaya çıksın. Her şeye şahit olan senin Rabbin (insana) yetmedi mi?” (Fussilet 41/53). (s.18).</p>
<p><strong>Bilgi, Erdem ve Ahlakı Kuşanmak, Af Kültürünü Yerleştirmek</strong></p>
<p>Cevdet Said’in Türk dilinde yayımlanan son eserini tanıtan bu yazımızı, yayınevi editörünün arka kapak yazısıyla noktalayalım:</p>
<p>“Cevdet Said, <em>Şiddet Erdemi Öldürür</em> kitabında ele aldığı konuyu anlatmak açısından kendine özgü bir yorum tarzı sunuyor. Dünyadaki gelişmeleri eleştirel bir gözle değerlendirerek kısa ve özlü bir anlatı sunuyor. Savaş, silahlı mücadele, devrim, terör eylemleri vb. şiddetin siyasi gerekçelerini, örgütlü suçları da içerecek biçimde, şiddet sarmalının çeşitli boyutlarını irdeliyor.</p>
<p>Aktüelliğin içinden yola çıkarak şiddetin dünyadaki mevcut siyasi, ekonomik ya da kültürel düzenle bağlantısı ve nasıl ortadan kaldırılması gerektiği üzerinde de duruyor. Şiddetin ortadan kaldırılmasına odaklanan kitabın temel vurgusu, bilginin, erdemin, ahlakın ve af kültürünün yerleştirilmesidir. Şiddeti normalleştirmek yerine afaki ve enfüsi ayetlerin okunmasına dayanan yeni bir kavrayışın icat edilebilirliğini tartışıyor. Böylece şiddeti anlamaya ve ondan kurtulmaya yönelik sağlam bir kılavuz ortaya koyuyor.</p>
<p>Tek hamlede cevaplanması sanıldığından daha zor sorularla ilerleyen <em>Şiddet Erdemi Öldürür</em>, bakış açımızı tekrardan sorgulamamıza ve değiştirmemize neden olan kısa ama etkili fikrî uyarılarla dolu. Kitap, hem günümüz dünyası için bir ilham kaynağı hem tartışmanın odağı hem de yazarın farklı yönlerdeki açılımları için önemli duraklardan biri.”</p>
<p>Cevdet Said’in Pınar Yayınları’ndan çıkan bu on birinci (Türk dilinde on üçüncü) eserinin; hakikati ‘sâbık olan’da değil Allah’ın vahyine ‘sâdık olan’da bulabileceğimizi, atalar geleneğini körü körüne taklit etmekle hiçbir değer üretemeyeceğimizi, öncekilerin yanlışlarının sonrakilere mazeret teşkil etmeyeceğini ve şiddet yoluyla hiçbir sorunumuzu çözemeyeceğimizi derinden idrak etmemize katkı sağlamasını ümit ediyorum.</p>
<p>Allah’ın dosdoğru yolunda ve elçilerinin tertemiz izinde sürdürmemiz gereken yürüyüşümüzde istifadeye medar olması duasıyla…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>https://tdv.org/tr-TR/2019/05/15<strong>/38-turkiye-kitap-ve-kultur-fuari-</strong>istanbulda-acildi/</li>
<li>Yasin AKTAY, “<strong>Okumakla Göze Alınan Risk</strong>”, www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/okumakla-goze-alinan-risk-2050449, 22.05.2019.</li>
<li>Cevdet SAİD, <strong>ŞİDDET ERDEMİ ÖLDÜRÜR</strong>, Çeviren: Fethi Güngör, Pınar Yay., İstanbul 2019, 160 s. https://www.kitapbulut.com/kitap/siddet-erdemi-oldurur/504414</li>
<li>Cevdet SAİD kitapları: http://<strong>pinaryayinlari</strong>.com/arama.php</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/erdemi-siddete-bogdurmamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM MEDENİYETİNİN SADIK MUHAFIZI MÂLİK BİN NEBÎ’Yİ ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/islam-medeniyetinin-sadik-muhafizi-malik-bin-nebiyi-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/islam-medeniyetinin-sadik-muhafizi-malik-bin-nebiyi-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 May 2019 08:46:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ÂFAK VE ENFÜS ÂYETLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[ANTİ-SÖMÜRGECİLİK]]></category>
		<category><![CDATA[CELALEDDİN RÛMÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[ÇIRA GENÇ YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[el-qâbiliyye li’l-isti’mâr]]></category>
		<category><![CDATA[ES-SAHMERANÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Okumuş]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[HULVAN]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM MEDENİYETİNİN SADIK MUHAFIZI MÂLİK BİN NEBÎ]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSTEKBİRLER]]></category>
		<category><![CDATA[ölü fikirler]]></category>
		<category><![CDATA[ÖMER MİSKÂVİ]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEMSEDDİN TEBRİZÎ]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülebilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürüye Elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[YENİDENDOĞUŞUN ŞARTLARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=886</guid>

					<description><![CDATA[“İslam Medeniyetinin Sadık Muhafızı MÂLİK BİN NEBÎ” adıyla Çıra Genç Yayınları arasından çıkan kitabımızı, birkaç paragrafını iktibas ederek sizlere tanıtmak istiyorum. Sorunların zemininde ‘sömürülebilirlik’ olgusunun bulunduğunu tespit eden Bin Nebî, insanların kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden de kurtulmuş olacağına dikkat çeker. Toplumsal dönüşüm için önce kişilerin düşüncelerinde değişimin gerektiğine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İslam Medeniyetinin Sadık Muhafızı MÂLİK BİN NEBÎ” adıyla Çıra Genç Yayınları arasından çıkan kitabımızı, birkaç paragrafını iktibas ederek sizlere tanıtmak istiyorum. Sorunların zemininde ‘sömürülebilirlik’ olgusunun bulunduğunu tespit eden Bin Nebî, insanların kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden de kurtulmuş olacağına dikkat çeker. Toplumsal dönüşüm için önce kişilerin düşüncelerinde değişimin gerektiğine vurgu yapan Bin Nebî, Batı’nın ayak izlerini takip etmenin ve çözüm için onların modelini taklit etmenin yanıltıcı olduğunu belirtir. İslam medeniyetinin yılmaz savunucusu büyük mütefekkir Bin Nebî hakkındaki bu kitap, üstadın fikir dünyasını daha yakından tanımaya ve hazine değerindeki tahlil ve tekliflerinden hakkıyla yararlanmaya hizmet etmeyi hedefliyor.</p>
<p><strong>Mâlik Bin Nebî’yi Cevdet Said’den Dinlemek</strong></p>
<p>Yaşayan en kıdemli temsilcisi olan Cevdet Said’i 2017 Ağustos’unda Beykoz’daki fakirhanesinde ziyaret edip Mâlik Bin Nebî (Cezayir, 28 Ocak 1905-31 Ekim 1973) hakkında bir kitap hazırladığımı söyleyerek takdim sadedinde kendisinden bir katkı talep ettiğimde, öncelikle bazı hatıratını anlattı, ardından yazılı bir metin gönderdi. Öncelikle hatıratına ilişkin kısmı özetle aktaralım:</p>
<p>“Mısır’da okurken, henüz fakülteyi bitirip ayrılmadan Lübnanlı bir arkadaşım bana Mâlik Bin Nebî’nin <em>Şurûtu’n-Nahda</em> isimli eserinden bir nüsha getirmişti…</p>
<p>Fransa’dan sıkılıp Hulvan’a yerleşen Mâlik, kitaplarını orada yazmaya devam ediyordu. Bu haberi aldığımda Kahire’den Hulvan’a gidip Mâlik’i ziyaret ettim. Beni onunla Av. Ömer Miskâvi tanıştırmıştı.</p>
<p>Fransızcası iyi mütercimler Mâlik’in kitaplarını Arapçaya çevirmeye başlamışlardı. Biz de Arapçaya çevrilip basılan bu eserleri okumaya başlamıştık. Mesela, kız kardeşimle birlikte <em>Fikratu’l- İfrîkıyyeti’l- Âsyeviyye</em> kitabını satır satır ders işler gibi okumuştuk. Beşeriyetin yeryüzüne dağılışını o kitap sayesinde öğrenmiştim. Kitap insanlık tarihine kuvvetli bir ışık tutuyordu. İnsanların ten rengiyle değil ilim dereceleriyle diğerlerinden üstün olabileceklerini bu okumalardan sonra daha derin öğrendim…</p>
<p>Hacdan dönerken Mâlik, hanımıyla birlikte Şam’a uğramıştı. Evime davet edip kendisine<em> Hattâ Yuğayyirû mâ bi Enfusihim</em> isimli kitabımdan bir bölüm okumuştum. El yazısıyla, ‘Hatt-ı Meğâribe’ tarzında, önce Fransızca bir takdim yazmıştı, bu takdimi yine kendisi Arapçaya çevirip yazmıştı. Her iki yazı suretini de kitabımın giriş kısmına koymuştum…</p>
<p>1973’te vefat ettiğini ben hapisteyken öğrendim. Tedavi için Fransa’ya gitmiş ama deva bulamamış. Daha sonra mezarını ziyaret ettim Cezayir’de…” (s.11-12).</p>
<p>Şimdi, İslam âleminin yaşayan en büyük düşünürlerinden Cevdet Said’in, üstadı Mâlik Bin Nebî için hazırladığımız bu kitaba takdim sadedinde bana gönderdiği yazısından bir bölüm okuyalım:</p>
<p><strong>Mâlik Bin Nebî’nin Özgün Fikirlerini Kavrayabilmek</strong></p>
<p>“Geçen yüzyılda, ellili yılların ortasında <em>Şurûtu’n-Nahda</em> (Yenidendoğuşun Şartları) isimli eserini okuyarak Mâlik Bin Nebî’nin fikirleriyle tanıştığımda, onun özellikle “sömürüye elverişli olma durumu”nu ifade eden <strong><em>el-qâbiliyye li’l-isti’mâr</em></strong> (sömürülebilirlik) kavramsallaştırmasıyla karşılaştığımda entelektüel şoka uğramıştım. Bu kavram hakikaten çarpıcıydı, çünkü olayları/ dünyada olup bitenleri anlamak için aykırı bir yorum içermekteydi.</p>
<p>O tarihlerde İslam âlemi olarak <strong>anti-sömürgecilik</strong> ve sömürgecilere karşı nefret duyguları içinde yüzüyorduk. Maruz kaldığımız tüm musibetleri onlara fatura ediyorduk. Bu adam çıktı ve sorunlarımıza yeni bir tasavvurla yaklaştı, bu yeni yaklaşımına da “<em>el-qâbiliyye li’l-isti’mâr</em>” adını koydu. Sorunlara yaklaşım tarzı ve üslubu kelimenin tam anlamıyla “yeni” olmakla birlikte, Kur’an ile sıkı irtibatım sebebiyle bu kavramı hiç yadırgamamıştım.</p>
<p>Benim bu karşılaşmadaki durumum aynen Celaleddin Rûmî’nin Şemseddin Tebrîzî ile karşılaşması gibi oldu. Zira o da ilk karşılaşmalarında Rûmî’nin düşüncelerinde derin bir değişime yol açmıştı. Nitekim Rûmî bu durumu şu şekilde ifade etmişti: Bu ateş eski yazılarımızı yakıp kavurdu!</p>
<p>Mâlik Bin Nebî’nin gerçekleştirdiği bu fikir inkılabının tezahürleri kısa zamanda alanda görülmeye başlandı. Zaman geçtikçe kıymeti ve kudreti daha iyi anlaşılan bu yeni fikri eleştirenler olduğu gibi savunan kalemler de oldu. Bin Nebî daha o zaman <strong>soyut fikirler</strong>den ve <strong>kişilere bağlı fikirler</strong>den söz ediyordu. Israrla fikirlerin sahiplerinden soyutlanmasını istiyordu. İnsanın, kendisi buna bizzat boyun eğmedikçe/ benimseyip <strong>içselleştirmedikçe</strong> düşmanın gücüyle asla zelil/hor duruma düşürülemeyeceğini ve <strong>sömürülemeyeceği</strong>ni savunuyordu.” (s.13-14).</p>
<p>… Bütün bu derin düşünceler, insanın gücünün/ otoritesinin, yeryüzüne <strong>halife/yönetici </strong>olarak atandığının ispatıdır. Aynı şekilde, insan onlara teslim olmadığı sürece <strong>şer güçleri</strong>nin insan üzerinde gerçek bir otoritesi olmadığını da göstermektedir. Allah’ın kulları üzerinde güç ve otorite kurabilecek kimse yoktur, bilakis onlar kendilerine <strong>tâbi olanlar</strong>ın üzerinde otorite kurarlar.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ben İkbal’in ve Mâlik’in fikirlerinden ziyadesiyle mutlu oluyorum. Ancak, onların fikirlerini beğenenler çok olsa da gerçekten bu fikirleri anlayanlar maalesef azınlıktadır. İkbal’in fikirlerini şatahat olarak görenler olduğu gibi Mâlik’in analizlerini de muğlak bulanlar mevcuttur. Ancak, Mâlik ile İkbal’in fikirleri artık âfak ve enfüs âyetleri (iç ve dış dünya gerçekleri) tarafından desteklenir olmuştur. Tarih alanında araştırma yapan uzmanların ortaya koyduğu sonuçlar ve yasalar da bu iki düşünürün fikirlerini doğrulamaktadır.</p>
<p>İnsanın yeryüzünde birçok alandaki geleceğine ilişkin projeksiyonlar Allah’ın vaatleriyle örtüşmektedir. Her gün farklı düşünürlerin ortaya koymuş olduğu ve sağlam adımlarla ilerleyen, yüce himmet sahibi, parlak ve gerçek fikirler göstermektedir ki; Allah Teâlâ’nın âdemoğluna üflemiş olduğu ruhi kudret sebebiyle insan zillete asla boyun eğmeyecektir… Allah zelil/ düşkün bir varlığı veli/vekil olarak yeryüzüne atamaz!<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Veli olarak atadığı birini de zelil etmez. Ona düşmanlık edeni de aziz (saygın ve güçlü) kılmaz…” (s.14-15).</p>
<p>İnsanın bilme/öğrenme ve yaratılmışlara boyun eğdirme/kendine hizmet ettirme gücünü, kuvvetini ve otoritesini elbette keşfedeceğiz. İşte o zaman bizi hiç kimse zelil duruma düşüremeyecektir! Ne sömürge düzeni ne de yeryüzünün diğer müstekbirleri/ kodamanları… <strong>Tevhidi yeniden keşfedeceğiz</strong>. İşte o zaman tüm evrenlerin Rabbi Allah dışında hiç kimse bize kendisine kulluk etmemizi dayatamayacaktır vesselam…” (s.19).</p>
<p><strong>Müslümanların Dünyadaki Rolünü ve Misyonunu İdrak Etmek</strong></p>
<p>Cezayirli ünlü düşünür Mâlik Bin Nebî, 1972 yılında Suriye’nin başkenti Şam’da “20. yüzyılın son otuz yılında Müslümanların rolü ve misyonu” başlığı altında bir dizi konferans vermişti. Bu sunumlar aynı başlık altında kitaplaştırıldı. Batı kapitalizmi ve sosyalizmin dışında bir üçüncü yol ideolojisi arayışının temsilcilerinden biri olan Mâlik Bin Nebî’nin bu kitabında önemli bir döneme ışık tutulmaktadır. Düşünür neden yirminci yüzyılın son dönemini ele aldığını şu iki sebebe dayandırmaktadır:</p>
<p>Birincisi; bu yüzyılın insanlığın <strong>radikal değişimler</strong> gösterdiği bir yüzyıl olmasıdır. İkincisi ise; bu yüzyılın bilim, psikoloji, din ve ahlak alanında büyük değişimlerin yaşandığı ve insan hayatının özelliklerinin değiştiği bir yüzyıl olmasıdır. Kitapta üzerinde durulan konulardan bir diğeri de Washington ile Moskova’nın dünya üzerinde karar, güç, medeniyet ve bilim alanlarındaki iki ayrı güç ekseni oluşturmalarıdır (s.21).</p>
<p>Buradan hareketle Batı medeniyeti eleştirisine yönelen Bin Nebî, bu eserinde Batı’nın ruhunu nasıl kaybettiğini anlatmaktadır. Batı medeniyetinin ikliminde yetişen insanların problemleriyle medeniyetleri arasında ilişki kuran mütefekkir, problemlerin çözümü için çarpıcı tahliller ortaya koymaktadır. Batı, eserde ele alınan 20. yüzyılda edebiyat alanında varoluşçu yaklaşımlara, siyaset alanında kendi köklerine dönme girişimlerine, ekonomi alanında yeni sömürü arayışlarına yönelmeye devam etmektedir. Mâlik Bin Nebî tam bu noktada Müslümanların dünyaya nasıl bir mesajı olacağını ve nasıl bir rol üstleneceklerini sorgulamaktadır.</p>
<p>Dini, bütün ıslah ve uyanış faaliyetlerinin temeli olarak gören Mâlik Bin Nebî’ye göre günümüz Müslümanları Kur’an’ı anlamada hem fıtrî hem de ilmî zevki kaybettikleri için ondan gerektiği şekilde yararlanmaları mümkün olmamaktadır. Saf Sûresi’nin; “Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” mealindeki ayeti (61:9) ışığında Müslümanlara yeni bir ideoloji haritası çizmeyi önerir. Bu haritada İslam’ın ve diğer dinlerin nerede ve nasıl duracağı üzerine önemli fikirler öne sürer. Düşünür, temel bir fikir olarak <strong>İslam medeniyetinin Kur’an’dan hareketle yeniden güçlendirilmesi</strong> gerektiğini savunur (s.22).</p>
<p><strong>İslâm Dünyasının Vicdanı Olabilmek</strong></p>
<p>Bu haftaki yazımızı Mâlik Bin Nebî hakkında Türkiye’de ilk biyografi kitabını yazan (1998) İslam Hukuku doktoru Fatih Okumuş’un yeniden basılan eserinden iktibasla noktalayalım:</p>
<p>“Kahire’de kaldığı süre içinde Meadi Caddesi’ndeki evi paylaştıkları Fevzi Hasan ondan şöyle söz eder: “Onunla aynı evde kalırken onu iki halden birinde görürdüm: Ya ibadet halinde ya da düşünme ve yazma halinde. Odasının penceresi açıksa yazıyordur. Pencere kapalıysa Allah’ı anma ve ibadetle meşguldür. Mâlik, eğlence yerlerine gitmez, herhangi bir oyun oynamazdı. Sigarayı içmeyi de kendisine yasaklamıştı.” (es-Sahmeranî, s.20).</p>
<p>Bin Nebî’nin, kitaplarının yayın hakkını kendisine bıraktığı avukat Ömer Miskavi ise onun hakkında şunları söylemektedir: “Bin Nebî’nin görüşleri İslâm toplumunun fıkıh bilgisine yeni bir şey eklemez. Yahut ona, çağdaş medeniyet tecrübesinden süzülmüş bir bilgi sunmaz. Bin Nebî’nin görüşleri mevcut bilgi dağarcığını, insana ileriye yönelik adımlar attıracak eğitsel kavramlar olarak düzenler.” (Nazarât, s.26).</p>
<p>31 Ekim 1973’te Cezayir’deki evinde Rabbine kavuşan Mâlik Bin Nebî’nin mezar taşının dış yüzüne şu ibare yazılmıştır: “Sağlığında İslâm dünyasının vicdanı idi.”</p>
<p>Mâlik Bin Nebî medeniyeti “şeyler”in değil, fikirlerin inşa ettiğini; sömürgeciye küfretmenin değil, bilakis “sömürüye elverişlilik”ten kurtulmanın özgürlüğü mümkün kıldığını gördü ve gösterdi. O, “ölü fikirler”in öldürücü fikirlerden daha tehlikeli olduğu; sömürgecilerin usturuplu yöntemlerle sömürge aydınlarını satın aldığını, manipüle ettiğini veya susturduğunu; İslam dünyasındaki dikta rejimlerinin dinin özünden değil bozuk tarihî mirastan kaynaklandığını cesaretle haykırdı.</p>
<p>Mâlik Bin Nebî tarihi yapan, sadece Cezayir’i değil, İslam dünyasının dört bir yanında gören gözlerin önünü aydınlatan bir kahraman, bir öncü…” (Okumuş, 2018).</p>
<p>Yüksek düzeyde sorumluluk bilincine sahip, çağının tanığı, dava sahibi bir düşünür olarak Mâlik Bin Nebî’nin Müslümanlara rolünü hatırlatma çabasını bir ömür azim ve sebatla sürdürdüğüne biz de şahitlik ediyoruz. Bu iki kitap onun fikir dünyasını daha yakından tanımaya, pek kıymetli tahlil ve tekliflerinden daha iyi istifade etmeye medar olursa kendimizi bahtiyar addederiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fethi Güngör;<strong> İslam Medeniyetinin Sadık Muhafızı MÂLİK BİN NEBÎ</strong>, Çıra Genç Yay., İstanbul 2019, 112 s. www.babil.com/malik-bin-nebi-kitabi-fethi-gungor, 11.05.2019.</li>
<li>Fatih Okumuş; <strong>Çağa İz Bırakan Önderler: MÂLİK BİN NEBÎ</strong>. İlke Yay., İstanbul 2008, 128 s. www.ilkeyayincilik.com/yayinlar.aspx?id=168&amp;t=malik-bin-nebi, 12.12.2018.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu cümle şu âyet-i kerimeden iktibas edilmiştir: “Kullarım üzerinde senin bir üstünlüğün (gücün, yetkin) yoktur. Rabbinin onlara vekil olması yeter.” (İsra 17:65). (FG).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu ibare şu âyet-i kerimeden iktibas edilmiştir: “… Yetki kullanmada ortağı yoktur. İhtiyaçtan dolayı edindiği bir velisi de yoktur. O’nun büyüklüğünü iyi kavra. O’nu yücelttikçe yücelt.” (İsra 17:111). (FG).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/islam-medeniyetinin-sadik-muhafizi-malik-bin-nebiyi-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜTTAKİ MÜTEFEKKİR CEVDET SAİD’İ YAKINDAN TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/muttaki-mutefekkir-cevdet-saidi-yakindan-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/muttaki-mutefekkir-cevdet-saidi-yakindan-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2019 10:02:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ADALETİN YOK OLMASI]]></category>
		<category><![CDATA[ADALETLE HÜKMETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BİR TOPLUMSAL SİSTEM]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[ANLAMI DÜŞÜNMEK]]></category>
		<category><![CDATA[BAŞKALARINA HİZMET ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[BASKISIZ TOPLUM]]></category>
		<category><![CDATA[BİLİM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[ÇIRA GENÇ YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[DOĞRULUK]]></category>
		<category><![CDATA[ENBİYANIN ÇAĞRISINA UYMAK]]></category>
		<category><![CDATA[EŞİTLER TOPLUMU]]></category>
		<category><![CDATA[EZENLER]]></category>
		<category><![CDATA[EZİLENLER]]></category>
		<category><![CDATA[HAYIRLARDA YARIŞMAK]]></category>
		<category><![CDATA[İBADETLERİN DEĞERİ]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[İLKELERİ KEŞFETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KANUNUN ÜZERİNDE OLMAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[KORKU]]></category>
		<category><![CDATA[KURAL]]></category>
		<category><![CDATA[MESAJIN YAYILMASI İÇİN MÜCADELE ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAZAFLAR]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSTEKBİRLER]]></category>
		<category><![CDATA[MÜTTAKİ MÜTEFEKKİR]]></category>
		<category><![CDATA[nefret]]></category>
		<category><![CDATA[olgunluk]]></category>
		<category><![CDATA[RAHMET TOPLUMU]]></category>
		<category><![CDATA[SİYASAL TEVHİT]]></category>
		<category><![CDATA[SOSYAL TEVHİT]]></category>
		<category><![CDATA[SÜNNETULLAHA UYGUN DAVRANMAK]]></category>
		<category><![CDATA[VETO HAKKI!!]]></category>
		<category><![CDATA[YASALARA RİAYET ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[YOK OLUŞ YASALARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=875</guid>

					<description><![CDATA[Özgün fikirleriyle İslam düşüncesine önemli katkılar yapmış olan Cevdet Said, insanları Kur’an’ın hakikatleriyle buluşturma çabasını ilerlemiş yaşına rağmen büyük bir aşkla sürdürdü. İki yıldır konferanslara gidemese de internet üzerinden katıldığı haftalık derslerle Diriliş Postası’na gönderdiği haftalık köşe yazılarını aksatmadı. Hocanın son dönemde iyiden iyiye mecalsiz düşmesi sebebiyle 5 Mayıs 2017’de başlayan köşe yazılarını 28 Nisan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özgün fikirleriyle İslam düşüncesine önemli katkılar yapmış olan Cevdet Said, insanları Kur’an’ın hakikatleriyle buluşturma çabasını ilerlemiş yaşına rağmen büyük bir aşkla sürdürdü. İki yıldır konferanslara gidemese de internet üzerinden katıldığı haftalık derslerle Diriliş Postası’na gönderdiği haftalık köşe yazılarını aksatmadı. Hocanın son dönemde iyiden iyiye mecalsiz düşmesi sebebiyle 5 Mayıs 2017’de başlayan köşe yazılarını 28 Nisan 2019’da durdurmak zorunda kaldık. Ramazan ve yaz dönemi bittikten sonra belki arada yine yazılarını alabilirsek ben memnuniyetle tercümelerini yaparak yayınlamaya devam ederiz.</p>
<p><strong>Diriliş Muştularını Topluma Ulaştırmak</strong></p>
<p>Cevdet Said’in, köşesinde iki yıl boyunca yayımlanan 95 yazısından üç kitap oluşturduk. İlki “Muttaki Mütefekkir CEVDET SAİD” adıyla Çıra Genç yayınları arasından çıktı. Diğer iki kitap da yakında Pınar Yayınları tarafından yayımlanacak. Kur’an’ın kendisini nasıl özgürleştirdiğini anlattığı bir makalesinde; “Bilgilerimin noksanlığını ve delillerimin zayıflığını yeniden itiraf ediyor ve bundan dolayı özür beyanımı yineliyorum.” diyen mütevazı, müttaki ve gerçek mücahid Cevdet Said’in; mülteci olarak İstanbul’a geldiği Aralık 2012’den bu yana 80 kadar konferans ve sohbetini, yüze yakın da makalesini Arapçadan Türkçeye tercüme ettim.</p>
<p>Üstadın gerek yazılarını gerekse konuşmalarını Türkçeye aktarırken kendime hep şu soruyu sordum: “Cevdet Said Türkçe konuşan ve yazan bir mütefekkir olsaydı bu fikrini ya da cümlesini nasıl ifade ederdi?” Bu soruya cevap teşkil edecek nitelikte ‘anlam odaklı’ bir tercüme yapmaya, ‘manaya sadakat’ yanında ibarenin güzel olmasına çok özen gösterdim. Ama buna rağmen üstadın derin fikirlerini Türkçeye aktarırken bazı anlam kayıpları olabileceğini de hatırda tutmakta yarar görüyorum. Nitekim hiçbir ibarenin mutlak tercümesi yapılamayacağı gibi hiçbir tercüme de aslî ibarenin yerini tutamaz. Zira farklı olan sadece kaynak ve hedef diller değil bilakis bu dillerin bir parçası olduğu kültürlerdir.</p>
<p>Sorunların silahla çözülebileceğini zannedenlerin derin bir yanılgı içinde olduğuna dikkat çeken üstat, cihadın ‘insanları öldürmek’ değil, Kur’an’ın anlaşılması ve <strong>ilahi mesajın yayılması için mücadele etmek</strong> olduğunu yetmiş yıldır anlatmaya devam ediyor. Yazılarında ve konuşmalarında ‘suçu başkalarına atma’nın Kur’ani bir yöntem olmadığına vurgu yapan üstat, şiddete başvurmaktan kaçınmaya, bireyi ve toplumu ilim, barış ve ikna yöntemiyle ıslaha, kâinat ve Kur’an âyetlerini tefekküre, tarihten ders almaya ve Allah’ın tabiata ve topluma koymuş olduğu <strong>yasalara riayet etmeye çağırıyor</strong>.</p>
<p>Cevdet Said’in hayatını, eserlerini, etkilendiği şahsiyetleri ve temel fikirlerini konu edinen beş yazımın ardından yirmi kadar makalesinin tercümesine yer verdiğimiz “Muttaki Mütefekkir CEVDET SAİD” kitapçığından birkaç pasajı örnek kabilinden iktibas ederek hacmi küçük bu eserin önemine dikkat çekmek istiyorum.</p>
<p><strong>Toplumların Yok Oluş Yasalarını Kavramak</strong></p>
<p>“Ey insanlar! Sizden önceki toplumlar, saygın birisi hırsızlık yaptığında ona dokunmadıkları, bilakis zayıf birisi hırsızlık yaptığında ona had/ceza uygulamaları sebebiyle helak olup gitmiştir.” hadis-i şerifi medeniyetlerin ve toplumların yok oluş yasasını açıklamaktadır. Efendiler, yüce hedef ve esas gaye adalettir. Temel problem <strong>adaletin yok olması</strong>dır. Problemlerin tamamı adaletin tesis edilmesiyle çözüme kavuşacaktır.</p>
<p>Günümüzde dünyayı menfaatlerini korumak için her yola başvuran zengin bir küçük grup yönetmektedir. Kendi çıkarlarını garanti altına almak için adına “Güvenlik Konseyi” dedikleri bir düzen kurdular. Konseye üye devletlerin tamamının müttefik olmadığı bir kararın bu konseyden geçmesi mümkün değildir. Böyle bir ‘meclis’ten dünya devlerinin ve suça bulaşmış ortaklarının çıkarlarına uymayan bir ‘güvenlik’ kararı çıkması nasıl beklenebilir?! (s.60).</p>
<p>Dünyamızda yürürlükte olan ve her türlü alçakça eylemin fitilini ateşleyen formel terör örgütlerinin birinci kaynağı, küresel güç odaklarının çıkarlarına hizmet eden bu bozuk düzen ve standartlardır.</p>
<p>Toplum genelinde uygulanmayan bir kanun kanun sayılmaz. İnsanların bir kanunu kabullenmesi, o kanunun özünde mevcut olan adalet oranından ziyade o kanunun toplum geneline uygulanma oranına bağlıdır. İnsanlar kanunun ağırlığına katlanabilir, ancak, ortada <strong>kanunun üzerinde olan</strong> birileri varsa buna saygı duymazlar ve bu durumu kaldıramazlar. Önceki medeniyetlerin helak olup gitmesinin sebebi işte budur. Mevcut medeniyetin yok olmasına sebep olacak olan da budur. Bu yasa gelecekte de geçerli olacaktır. Bu şekilde batan toplum ve medeniyetler için ne yerde ne de gökte göz yaşı döken kimse de olmayacaktır.</p>
<p>Dünyanın en büyük küresel kurumu olan BM’de <strong>veto hakkı</strong>(!) kullanılması bu kurumun helakine yol açacaktır. Çünkü bazı üyelere veto hakkı tanıyarak derin bir uçurumun eşiğinde durmayı kabul etmiştir. Geçmiş toplumları helak eden bu zulüm, birilerine imtiyaz tanıyan mevcut ülkelerin de yıkılmasına sebebiyet verecektir. Zira bu düzen, adaleti bütün insanları kuşatacak şekilde eşit dağıtmıyor. (s.61).</p>
<p>Oysa Kur’an-ı Kerim, sadece bir toplum ya da grup içinde değil yönetim ilişkisi kurulan bütün insanlar arasında adaletin eşit dağıtılmasını emretmektedir:</p>
<p>“Allah, size emanet edilen (şey)leri ehil olanlara tevdi etmenizi ve her ne zaman insanlar arasında hüküm verecek olursanız <strong>adaletle hükmetmenizi emreder</strong>. Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği (şey), mutlaka en güzel (şey)dir: Allah, kesinlikle her şeyi işitendir, her şeyi görendir.” (Nisa 4:58).</p>
<p>İnsanlar arasında adaletin uygulanmasından korkanlar mutlaka tepe taklak olacak, düzenleri temelinden sarsılacak, tavanları başlarına çökecektir.</p>
<p>İnsanlar arasında eşitliğin yokluğu küfür ve şirk anlamına gelmektedir. Bazı Müslüman fakihler “Allah’ın kâfir ama âdil bir devlete yardım edebileceğini, ancak Müslüman da olsa zalim bir devlete asla yardım etmeyeceğini” ifade etmiştir. Zira, enbiyanın çağrısına uygun hareket eder de adaletli davranırsa bir devlet kâfir de olsa ayakta kalır, tarihi inşa eder, insanlığın enerjisini en güzel şekilde ve olabilecek en eşit biçimde kullanır…” (s.62).</p>
<p><strong>Duygusal Değil Sünnetullaha Uygun Davranmak</strong></p>
<p>“Duygusal tepkiler bizi Allah’ın toplumlar için vazetmiş olduğu <strong>yasalar</strong>dan (<em>sünnetullah</em>) uzaklaştırmamalıdır. Bu olaylar <strong>teenni</strong> ile analiz edilmelidir. Heyecana kapılıp reaksiyoner tavırlar ortaya koymamalıyız. Tenha bir yerde İslam’ın ve enbiyanın getirmiş olduğu <strong>ilkeleri</strong> -âfak ve enfüs âyetleri (iç ve dış dünyamızdaki gerçekler) çerçevesinde- <strong>keşfetme</strong> çabası içindeki bir şahıs, bütün dünya gibi bizim de tekrar edip durduğumuz üzücü olaylarla meşgul olmaktan çok daha önemli bir misyon üstlenmiş demektir. (s.64).</p>
<p>Değişimi bizzat kendimizde başlatmalıyız. Evet, <strong>değişim</strong> öncelikle bende ve sende başlamalıdır. Çünkü sünnetullah böyledir, Allah’ın beşer topluluklarına koyduğu yasa budur. Keşfetmekte ve yasasına uygun davranmakta zorlandığımız mesele işte budur.</p>
<p>Sorun bizdedir. İsrailliler, <strong>hilafet kurumu yıkıldıktan</strong> ve İslam dünyası çözüldükten sonra Filistin’de güçlenebildiler. Bugün de Mescid-i Aksa’yı ele geçirmeye yeltenebiliyorlar, çünkü Müslümanlar birbirlerini boğazlamakla meşgul! İsrail’i Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın mahremiyetini çiğnemeye cesaretlendiren şey bizim <u>cahilliğimiz, geri kalmışlığımız ve yaşadığımız kaos</u>tur! (s.65).</p>
<p><strong>Nefret ve kibir dolu ruh yapısı</strong> hem bizim hem Amerika’nın hem de İsrail’in ortak problemidir. Esasen bütün bir dünyanın temel problemi karşılıklı <strong>nefret ve korku</strong>dur. Çünkü insanlık olarak hâlâ müstekbirler ya da müstazaflar toplumu olmaktan çıkamadık! Oysa başka bir toplum modeli daha var: Nebiler toplumu, <strong>rahmet toplumu</strong>, ezen güçlüler ya da ezilen zayıflar değil <strong>eşitler toplumu</strong>… Ezilenler toplumu olmaktan çıkıp olayları net bir şekilde anlamaya başladığımızda <strong>baskısız toplumu baskı olmadan oluşturabilme</strong> imkânı elde edeceğiz. (s.66).</p>
<p>Bütünüyle bozuk bu durum karşısında savaşı değil ilmi bir mücadele yöntemi olarak benimsemeliyiz. Önemli olan savaşçıları ülkemizden kovmamız değildir. Nitekim yakın zamanda o işgalcileri Cezayir’den defettik. BM’i Somali’den kovduk, keza Beyrut’tan uzaklaştırdık. Azgın tağutlarla çok kez savaştık, bazılarını da bertaraf ettik. Ama ne yazık ki bu ülkelerimizin toplumları toplumsal düzen kurma ilim ve sanatından yoksun olduğu için şımarık müstekbirlerin olmadığı <strong>adil bir toplumsal sistem</strong> oluşturamadılar.</p>
<p>Esasında temel sorun, bütün dünyanın, tüm toplumların tek bir toplum modelini benimsemiş olmasıdır: Müstekbirlerden/ ezenlerden ve mustazaflardan/ ezilenlerden oluşan toplum modeli! Çünkü bu toplumsal modelde şımarık müstekbirler sürekli bir gün mustazaf konumuna düşme korkusu yaşamakta, mustazaflar ise müstekbir olacakları günün hayalini kurmaktadır! (s.70).</p>
<p>Konuşmalarımda zaman zaman enbiyanın mesajlarının henüz yeryüzüne inmediğini, bugüne dek gökte asılı kaldığını vurguluyorum. Çünkü nebilerin mesajı <strong>hayırlarda yarışma ve başkalarına hizmet etme</strong> hususuna odaklanır. Oysa onca enbiyanın tâbileri bu mesajı ‘eziyet etmede yarışma ve başkalarını dışlama’ şekline dönüştürmüştür! (s.73).</p>
<p>Nebilerin çağrısı, hükümleri değiştirmeye ve yeni yaptırım türleri uygulamaya değil, toplumu ıslah edip <strong>adaleti sağlam bir şekilde yerleştirme</strong>yedir. Bu siyasal reform, tevhit unsurlarının bir boyutudur. Zira <strong>tevhit</strong>; insanlığın müstekbir kodamanlara itaat etmekten kurtulup sadece Allah’a ve yasalarına boyun eğmesidir. Tevhit gayba ilişkin metafizik bir mesele değildir. Aksine <strong>tevhit;</strong> <strong>sosyal ve siyasal bir meseledir</strong>.” (s.103).</p>
<p><strong>İbadetlerin Kural Oluşturma Rolünü Fark Etmek</strong></p>
<p>“Hacca gitme, bayram ve cuma namazları vd. tüm ibadet ve dinî sembollerin, varoluşun anlamını kavramada ve enerjileri kontrollü şekilde aynı hedefe yönlendirmede, böylece <strong>bireysel ve toplumsal iletişim ağını oluşturma</strong>da büyük önemi vardır. Dahası bu süreç hayatı yaratanla, gökleri ve yeryüzünü var edenle bağlantı kurmayı sağlamaktadır. Dolayısıyla hiçbir ibadeti bağlamından kopuk, amaçlarından ve işlevlerinden bağımsız ‘tek başına’ bir ritüel olarak görmemek gerekir.</p>
<p>Müslümanları yok olmaktan kurtaranın ibadetler olduğuna şüphe yoktur. Lakin akıllı ve raşid bir <strong>Müslüman toplum</strong> inşa etmek için ibadetler tek başına yeterli değildir. Zira <strong>ibadetlerin değeri</strong> aç ve susuz kalmada, yorgunluk çekmede, ayakta durmakta ya da seyahat etmekte değildir. Bilakis ibadetlerin son derece büyük olan değeri bu kulluk etkinliklerine atfettiğimiz <strong>anlam</strong>dan kaynaklanmaktadır. Mesela kıraat ibadeti: Düşünerek ve anlayarak okumakla sadece ölüler için -Kur’an’ı mehcûr (metruk) bırakmak anlamına gelen- ‘hatim okumak’ arasında çok fark vardır. İnsanlar ölüleri cennete girsin diye Kur’an okumaktadır. Oysa bu kitap insanlar hayatlarına onunla nizam versinler diye gelmiştir. (s.100).</p>
<p>Kıraat ibadetine eşlik etmesi gereken <strong>anlamı düşünme</strong> olmaksızın şekil, organizasyon ve merasimlere gösterilen bu ehemmiyet, Kur’an’ın şu ikazıyla ifade buyurmuş olduğu yanlış bir tutumdur: “<em>Birr</em>; iyilik, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir…” (Bakara 2:177).</p>
<p>Çok rica ediyorum, ne okuduğunuzu anlamanız ve mesajı düşünüp öğrenebilmeniz için Kur’an’ı lütfen en iyi bildiğiniz dilde okuyun. İşte o zaman yukarıda anlattığım ve keşfedilmeyi bekleyen ilkeleri, kuralları ve sonuçları anlayabilmeniz mümkün olacaktır. İşte o zaman namazlarımız başka bir anlam kazanacak, haccımız başka bir anlama kavuşacak, orucumuz başka bir anlam bulacak ve bayramımız başka bir anlam boyutuna ulaşacaktır. Bu anlayış bizi <strong>ilke ve kural, bilim ve akıl, doğruluk ve olgunluk</strong> çağına taşıyacaktır. İşte o zaman bayramlarımız gerçekten mübarek/bereketli olacak ve şu tebrik sözünü içtenlikle söyleyebileceğiz: Hayır dolu nice yıllara…” (s.101).</p>
<p>88 yıllık hayatının 70 yılı boyunca ilme, barışa, şiddetten kaçınmaya, bireyin ve toplumun ikna yöntemiyle ıslahına, kâinat ve Kur’an âyetlerinin tefekkürüne, tarihten ders almaya ve Allah’ın tabiata ve topluma koymuş olduğu yasalara uygun davranmaya davet eden üstat Cevdet Said’in fikirlerinden daha çok istifade edebilmek duasıyla…</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Fethi Güngör; <strong>Muttaki Mütefekkir CEVDET SAİD</strong>”, Çıra Genç Yay., İstanbul 2019, 128 s.</p>
<p>https://www.kitapyurdu.com/kitap/cevdet-said-amp-muttaki-mutefekkir/502829.html, 05.05.2019.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/muttaki-mutefekkir-cevdet-saidi-yakindan-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E İSLAM ÂLİMLERİNİ TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2019 18:07:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULLAH HERERÎ]]></category>
		<category><![CDATA[ÂLEMİN ALLÂMESİ ZAHİD KEVSERİ]]></category>
		<category><![CDATA[AYETULLAH HUMEYNİ]]></category>
		<category><![CDATA[BEYHAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[CEMALETTİN AFGANİ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[EBU’L-HASEN NEDEVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[EMİR ŞEKİB ARSLAN]]></category>
		<category><![CDATA[FAHREDDİN RAZİ]]></category>
		<category><![CDATA[FERDÎ DİRENİŞLER]]></category>
		<category><![CDATA[FERİD VECDİ]]></category>
		<category><![CDATA[GAZÂLİ]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[HAYAT DÜSTURU KUR’AN]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İBN MEYMUN]]></category>
		<category><![CDATA[İBN TEYMİYYE]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şamil]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[MAĞLUPLAR GALİPLERİ SÜRATLE TAKLİT EDER]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[MEZHEPSİZLİK DE BİR MEZHEPTİR]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[NAZM-I CELÎL]]></category>
		<category><![CDATA[NECİP FAZIL]]></category>
		<category><![CDATA[SADREDDİN YÜKSEL]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİBLÎ NUMANÎ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=865</guid>

					<description><![CDATA[Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını aktarmıştım (<strong>1</strong>).</p>
<p>Eserin birinci bölümünü oluşturan çocukluk hatıraları ile Maraş’tan Şam’a, Libya’dan Cezayir’e, Marakeş’den Yemen’e uzanan uzun ilim yolculuğuna ilişkin bir yazımı (<strong>2</strong>) ve eserin ikinci bölümünü oluşturan seyahatleri, gözlemleri ve analizlerini konu alan bir başka yazımı daha Fikri Hoca hayattayken yayımlamıştım (<strong>3</strong>).</p>
<p>Bu haftaki yazımda “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” (<strong>4</strong>) isimli eserimizden üstadın İslâm âleminin tanınmış âlim ve mütefekkirlerine ilişkin değerlendirmelerine örnek teşkil edecek bir demet iktibas etmek istiyorum.</p>
<p><strong>Mehmet Akif’in Teşhisine ve Çözüm Önerisine Katılmak</strong></p>
<p>“İslâm âlemi Batı karşısında önceden veren el konumundaydı. Mesela, İslâmiyet Batı ilerlemesinde en büyük pay sahibi olan Rönesans’a ilham olmuştur. Bağdat, Kurtuba vb. kentler en şaşaalı dönemini ‘alan el’ değil, ‘veren el’ olarak yaşamıştır.</p>
<p>Müslümanlar aynı kaynaklara bugün de sahiptir: Kur’an, sünnet, icma, kıyas. Kurtuba’da, Nişabur’da, Tahran’da, İstanbul’da o zaman aydınlığı yaşatan kaynaklar bugün de Müslümanların elindedir. Ama Müslümanlar bu kaynaklardan uzak düşmüş durumda, onları anlamıyorlar (s.165).</p>
<p>Sömürü sisteminin kanlı ayakları altında inleyen ve o sisteme karşı direnmeyi düşünemeyen Müslümanlar birinci kaynak olan Kur’an-ı Kerim’i, Akif’in dediği gibi mezarlarda okunmak, duvarlara asılmak için indirilmiş zannediyorlar. Ya açıp fal bakıyoruz ya da mezarda ölülerimiz için okutuyoruz. Hâlbuki <strong>Kur’an bir hayat düsturudur</strong>. Ama ne yazık ki, Kur’an’a Müslümanların dirliğini koruyan bir kitap olarak bakma anlayışı yok olmuştur:</p>
<p>Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,</p>
<p>Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.</p>
<p>“Böyle gördük dedemizden” diye izmihlâli</p>
<p>Boylayan bir sürü milletlerin hâli,</p>
<p>İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!</p>
<p>Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?</p>
<p>Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur’ân’ın,</p>
<p>Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın:</p>
<p>Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;</p>
<p>Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına!</p>
<p>İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,</p>
<p>Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!</p>
<p>(Safahât, İkinci Kitap, s.170).</p>
<p>Oysa Müslümanlık insanın yirmi dört saatini düzenleyen bir sistemdir. Bir Müslüman toplumun başka bir toplumla, insanın Allah’la ve nefsiyle olan ilişkilerini tanzim etmiş, beşeriyetin saadetini ve mutlak adaleti temin için gelmiş bir kitaptır Kur’an. <strong>Böyle bir düsturu ihmal etmek</strong>, İslâm’a en büyük ihanettir.</p>
<p>Avrupa küll halinde İslâm’a hücum ederken, her yönüyle İslâm’ı yok etmek, yapamazsa karıştırmak ve zayıflatmak için geliştirdiği <strong>sömürge sistemine karşı</strong> çıkan güçler; Kafkasya’da İmam Şamil, Hindistan’da, Fas’ta, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Türkiye’de İstiklal Harbi gibi mücadeleler birbiriyle tesanüdü bulunmayan <strong>ferdî direnişler</strong> olmuştur. Batı’nın küll hâlindeki saldırısına külliyen bir direnişle karşılık verilememiştir.</p>
<p>İslâm âleminin zayıflamış ve kendisine olan güveni yitirmiş olması, Batı’dan gelen her şeyi güzel kabul etmesi, İbn Haldun’un ‘mağluplar galipleri süratle taklit eder’ tezini doğrulamaktadır.” (s.166).</p>
<p><strong>Suriye Meselesinde Said Ramazan el-Bûtî’yi Anlamak</strong></p>
<p>“Ramazan el-Bûtî’nin öldürülme şekline çok üzüldüm. Mısır’a vize alamayınca Suriye’ye gitmiştim. Benim hocamdı, nahvi çok güzel anlattı bize. Doktora yaptı, Şam Üniversitesi’nde çalıştı, kurucu dekan Mustafa Sıbai vefat edince o dekan olmuştu… (s.168). Ramazan el-Bûtî, mutekit bir Müslümandı. Babası Şam fakihi denilecek kadar iyi bir İslâm hukukçusu idi… (s.172).</p>
<p>Ramazan el-Bûtî, babası gibi kendisi de tetebbuat sahibi, gerçek bir araştırmacı. Eserlerini temin edip inceledim, İslâm fıkhına derinlemesine vâkıf bir kimse olduğunu ispat etmiş biridir. Gerek Cezayir’de gerek Şam’da kendisiyle karşılaşıp sohbet etmişliğim vardır. Onda anlayamadığım tek şey, Beşşar ve babası hakkındaki tutumudur. Cezayir’de bu konuda kendisine sordum, Hama ve Humus zulmü ortadayken Esad’a niye destek olduğunu sordum, “fitne” deyip geçiştirdi. Gazetelerde Beşşar’ı desteklediğine dair fetvalar verdiğini okudum, acaba bunu da mı fitne diye geçiştirdi? En son Beşşar hakkındaki tutumunu değiştirdiğini, aile efradını Türkiye’ye gönderdiğini, Beşşar’ın zalim olduğunu söylediğini Yeni Şafak gibi bazı gazetelerde okudum. Bu doğru ise Beşşar’ın zalim olduğunu kabullenmiş olabilir.</p>
<p>Türkiye’de Bûtî’ye saldıranlar olmuştur. (İstanbul’a gelen) Cevdet Said’i ziyaretten dönerken, Hayrettin Karaman’ın ona bir itirazını okumuştum. Anlamadan itiraz etmiş. Bûtî’yi de anlamadan hemen saldıranlar var. Ben o kanaatte değilim. Bûtî Eş’ari’dir. Gerçi o mezhep meselelerini aştı. Ehl-i Sünnet’e mensuptur (s.173).</p>
<p>Bûtî şöyle düşünmüş olabilir: Suriye’de ekseriyet tarafından kabul edilen bir nizam var. Karşı çıkanlar; Müslüman Kardeşler, Vahhabiler, Selefiler. Dolayısıyla mevcut nizamın çökertilmesinin fitne ve kargaşa getireceğini, var olandan daha iyi bir durum ortaya çıkmayacağını, bir İslâm devleti kurulması için dengelerin uygun olmadığını, mevcut düzenin korunmasının ehven-i şer olduğunu mu kabul ediyordu acaba?</p>
<p>Bûtî’nin dediği gibi, çeşitli yerlerden gelen teröristler de var muhalifler arasında. Bunların İslâmî nizam kurmak istediği nereden malum? Mevcut düzenin teröristler tarafından getirilecek kargaşadan daha ehven olduğunu mu düşünüyordu acaba Bûtî? Bûtî hakkında hüküm verirken bunlara dikkat etmek gerekiyor.</p>
<p>Her ne olursa olsun, Bûtî de bir insandır, insanlar hatadan hâlî değildir, o da hata işlemiş olabilir. Ama, o gerek Arap gerekse İslâm âleminde yazdığı eserlerle ehliyetini tescil etmiş bir ilim adamı, bir İslâm mütefekkiri idi. Yazdığı eserleri derinlikli, konuları zaruri, sıradan bir âlim olmayıp gerçek anlamda ictihad edebilen, kaynaklardan istifade etme yeteneği olan bir insandı. Sadece kendi memleketine değil tüm İslâm âlemine mâl olmuş, inançlı bir âlimin bu şekilde, camide talebelerine ders verirken bombalanarak hayatına son verilmesi, esas itibarıyla ilme, irfana, barışa, huzura yakışmadığı gibi ilme, hikmete, fikre, hürriyete, barışa hürmetsizlikten başka bir anlam ifade etmez. Böyle kanlı bir saldırıyı hangi taraftan gelirse gelsin kınıyorum, hiçbir şekilde tasvip etmiyorum.” (s.174).</p>
<p><strong>Zahid Kevseri’nin İlmî Kudretini ve Mücadelesini Takdir Etmek</strong></p>
<p>“Zahid Kevseri sadece Türkiye için değil, sadece Mısır ve Suriye için değil, bütün İslâm âlemi için ilmi neşreden, gerçekleri yayan, İslâmî gerçekleri temsil eden büyük bir şahsiyet, büyük bir allâmedir. O bakımdan meşgul olduğu konular da âlemîlik (küresellik) vasfını taşımaktadır. O dünya çapında problemlerle meşgul olmuştur. Çünkü kendisine her yerden konular sorulur ve Kevseri’nin ağzından bu soruların cevapları öğrenilmek istenirdi.</p>
<p>Mesela Hindistan’dan gelen konular, sorulan sorular yani yazılan kitaplar. Nitekim Kevseri çeşitli coğrafyalarda yazılan kitaplara mukaddime yazardı. Gerek Mısır gerek İran gerek Suriye, her İslâm bölgesinde çıkan İslâmî konulara mutlaka bir cevap verir, o meseleyi tahkik eder, o mesele hakkında görüş bildirirdi. Onun için Kevseri’nin makaleleri bu şekilde toplanmış oldu. Aynı zamanda mukaddimeleri de öyledir. Beyhaki’ye yazdığı gibi, İbn Meymun’un kitabına yazdığı gibi. Ebu Hanife ile ilgili kitap yazan Cüveyni, Gazâli, Fahreddin Razi -ki bunların üçü de feylesof sayılır- gibi ulemaya çok sert cevaplar verdi.</p>
<p>İşte bu şekilde Kevseri, <strong>âlemin allâmesi</strong> kabul edildiği gibi, üzerinde durduğu konular da İslâm âlemine, hatta insanlık âlemine taalluk eden meselelerdi. Çünkü İslâmiyet, ‘risale’si yani mesajı bütün insanlar için gönderilen bir dindir. Konuları da tabii ki âlemşümul olacaktır. Kevseri de mevzulara bu şekilde yaklaşmakta idi. Onun için Kevseri meselesi üzerinde daha uzun durmak istedim. Esasında Kevseri’nin hayatı, kitapları, makaleleri, mukaddimeleri hakkında bir kitap hazırlamak istiyorum… (s.175).</p>
<p>… İç ve dış sömürülerin tümüne son verilmelidir. İşte o vakit, İslâm’ın gerçek prensiplerini savunduğumuzu ispat etmiş oluruz. Gerçek manada Müslüman oluruz. Allah, Peygamber’in şemsiyesi altında buluşan, İslâm’ı bu şekilde bütün beşeriyete ulaştıran Müslümanlardan eylesin hepimizi.</p>
<p>İşte hayatı boyunca yazdığı bütün makaleler, kitaplar, mukaddimeler ile İslâm dininin hakikatini göstermeye çalışan İmam Kevseri’nin gayesi de bu temas ettiğim noktalardı. Bunun için büyük mücadeleler verdi.</p>
<p>Kendisine hücum eden kimselere karşı tahammül ederek, İslâm’ı savundu. Bilhassa İbn Teymiyye’yi örnek gösteren kişiler tarafından -ki Kevseri bunları putçular diye anar haklı olarak-, bir taraftan hadisi, sünneti inkâr edenlere, ictihad hareketi dolayısıyla oluşan İslâm hukukuna saldıranlara karşı müthiş bir mücadeleye girişmişti ki bununla da İslâm’ın ana amaçlarını savunmuş oldu.</p>
<p>Mezhepler kaldırıldıktan sonra neyi tatbik edeceğiz? İctihad hareketini mi inkâr edecekler? Kevseri diyor ki: “Mezhepsizlik davası dinsizliğe açılan bir köprüdür.” Suriye’deki kargaşada öldürülen Bûtî ise; “Mezhepsizlik de bir mezheptir.” demişti. Ona göre mezhepsizler Hz. Ömer’in ve Hz. Ali’nin ictihadını reddetmektedirler. Bilhassa dört imamı, hadisi ve diğerlerini reddetme hareketini başlatan onlardır. Tamamen İslâm’ı yıkmaktan başka amaç taşımayan bu mezhepsizlik hareketini kabullenmek mümkün değildir. Zira bu hareketler dinsizliğe götürür (s.193).</p>
<p>Kevseri’nin, cihanşümul bir şekilde vermiş olduğu mücadelede kastı ve arzusu İslâm fıkhını tatbik etmek ve <strong>ictihad hareketini koruyarak</strong> buna ictihad eklemekti. Birtakım inkâr hareketleri, Allah’ı ‘halk’a benzetmek, Allah’ı ‘halk’laştırmak, ‘mahlûk’ ile ‘Hâlik’ arasında fark gözetmemek suretiyle İslâmiyet’i parçalamaktan başka bir amaca hizmet etmezler. İşte İmam Kevseri, bu amaçlara karşı çıkarak İslâm’ın bütünlüğünü ve gerçekliğini savundu. Nasıl Kevseri, cihanşümul bir şekilde kabul gördü ise, hukuk birliğini, inanç birliğini savunduysa, bugün de İslâm devletlerinin İslâm şemsiyesi altında yaşamalarını savunanlar Kevseri’nin çizgisindedirler. İnşâAllah Kevseri’nin çizgisinde gidenlerden oluruz.” (s.194).</p>
<p>Üstat Fikri Tuna’nın İmam Gazâlî, İbn Teymiyye, Şiblî Numanî, Cemalettin Afgani, Malik Bin Nebi, Abdullah Hererî, Mustafa Sıbai, Mustafa Sabri, Ayetullah Humeyni, Ebu’l-Hasen Nedevî, Emir Şekib Arslan, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, Ferid Vecdi, Muhammed Abduh, Said Nursi, Sadreddin Yüksel ve Necip Fazıl gibi yüzlerce âlim ve mütefekkir hakkındaki hâtırat ve değerlendirmelerini kitabın indeksinden yerini bularak okuyabilirsiniz.</p>
<p>Merhum üstadın ilminden ve fikirlerinden istifade etmeyi, hatıratını ve fikirlerini anlattırıp yazmayı, hayatının hasılası mesabesindeki bu kıymetli çalışmayı vefat etmeden hemen önce prova baskı da olsa kitap hâlinde basıp takdim ederek ölüm döşeğinde büyük huzur ve memnuniyet duymasına vesile olmayı nasip ettiği için Yüce Allah’a hamd ediyorum. Zaten bütün çabalarımız en sonunda “elhamdülillah” diyerek sahip olduğumuz tüm nimetleri bize bahşeden Rabbimize hamd edebilmek değil midir?</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1- Fethi Güngör; “<strong>Fikri Tuna Hoca’yı Yakından Tanımak</strong>”, www.dirilispostasi.com/makale/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak-5cabbc42c0d1c563a6401b8b, 09.04.2019.</p>
<p>2- Fethi Güngör; “<strong>Saklı Ulemâyı Keşfedebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1581-sakli-ulemyi-kesfedebilmek.html, 09.11.2015.</p>
<p>3- Fethi Güngör; “<strong>Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html, 16.11.2015.</p>
<p>4- Fethi Güngör; <strong>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul, Mart 2019, ciltli, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>METNİ BAĞLAMINDA ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Feb 2019 14:18:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULHAMİT BİRIŞIK]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ BARDAKOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞLAMIN ROLÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASAN KÂMİL YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[HİNT ALTKITASI]]></category>
		<category><![CDATA[İBRAHİM ZEYD GERÇİK]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLERİN GELİŞİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL TAŞPINAR]]></category>
		<category><![CDATA[KLASİK FIKIH METİNLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’ÂN’IN ANLAŞILMASI]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT ÇINAR]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[RAMAZAN YILDIRIM]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAHİN GÜVEN]]></category>
		<category><![CDATA[SELİM ARGUN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=838</guid>

					<description><![CDATA[Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor’un yaptığı Haseki Konferansları isimli eserde (1) yer alan üç konferansın özetini geçen hafta sizlere sunmuştum. Geçmişten geleceğe çeşitli problemlerimize ışık tutmaları sebebiyle bu hafta yine üç konferansın özetini sunmakta yarar görüyorum. Âyetleri Metiniçi ve Metindışı Bağlamında Anlamak Erciyes Üniversitesi’nde tefsir hocalığı da yapan Kayseri İl [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor’un yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong> isimli eserde (<strong>1</strong>) yer alan üç konferansın özetini geçen hafta sizlere sunmuştum. Geçmişten geleceğe çeşitli problemlerimize ışık tutmaları sebebiyle bu hafta yine üç konferansın özetini sunmakta yarar görüyorum.</p>
<p><strong>Âyetleri Metiniçi ve Metindışı Bağlamında Anlamak</strong></p>
<p>Erciyes Üniversitesi’nde tefsir hocalığı da yapan Kayseri İl Müftüsü Prof.Dr. Şahin Güven, Kur’ân’ın anlaşılmasında bağlamın rolünü 07.01.2016 tarihinde özetle şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Bizler Kur’ân’ı anlamaya çalışırken Kur’ân’ın ete kemiğe bürünmüş, hayata yansımış şekli olan <strong>Peygamberimizin hayatına</strong> bakarız. Zira Peygamber Efendimiz (s) Kur’ân’ı hem tebliğ etmiş hem de tebyin etmiş, açıklamıştır. Yine bizlerin Kur’ân’ı anlayabilmesi için <strong>esbâb-ı nüzûlü</strong> bilmemiz gerekiyor. Zira bir âyetin nerede, ne zaman, hangi olaylara binaen nazil olduğunu bilmek, o âyeti anlamak için önemli bir veri oluşturmaktadır. Kur’ân’ı ve ihtiva ettiği hükümlerini anlayabilmemiz için Kur’ân’ın nazil olduğu <strong>sosyal, kültürel ve tarihsel çevreyi</strong> çok iyi bilmemiz gerekiyor.</p>
<p>Kur’ân boşluğa inmedi, aksine o, bir zaman diliminde, bir mekâna ve belirli insanların yaşamış olduğu kültürel zemine nazil oldu. Öyleyse bizler âyetleri anlarken o çerçeveyi çok iyi bilmeliyiz. Ancak bu, tarihselcilerin dediği gibi, o âyetleri o zamana <u>hapsetmek</u> değildir. Aksine anlamak için o tarihsel mekâna ve zaman dilimine gitmemiz gerekir. Ancak anlama çabamızı o zaman ve mekânla sınırlandırmamız gerekmez. Oradan çıkarabileceğimiz hükümler ve mesajları insanlara evrensel değerler olarak da sunabiliriz. Bizim o evrensel mesajlara ulaşmamız için o tarihsel zamana ve mekâna gitmemiz gerekir. Bu sebeple bizler Kur’ân’ı anlamaya çalışırken, bağlamından hareketle anlamaya çalışmalıyız.</p>
<p>Bizim âyetleri anlarken yaptığımız yanlışlardan birisi, istişhad amaçlı kullanırken âyetleri bağlamından kopararak anlamaya çalışmamızdır. Böylece istediğimiz bir anlamı âyete yüklüyoruz! Oysa Kur’ân, her anlamın kendine yüklendiği, her anlamın kendisinden çıkarılabileceği bir kitap değildir! Âyetlerin bağlamını iyi tesbit etmek zorundayız. Kur’ân, insanların heves ve arzularına boyun eğecek bir kitap değildir. Öyleyse Kur’ân’ı kendi bağlamında anlamak ve yorumlamak durumundayız.</p>
<p>Tefsirin, yaşanan/yaşanmakta olan hayat ile birlikte ele alınması lazımdır. Bizler farklı bir bağlamda yaşıyoruz; Kur’ân bundan yaklaşık 1400 yıl önce nazil oldu, bizler ise 1400 yıl sonra farklı bir tarihsel, kültürel ve coğrafi ortamda yaşıyoruz. Tefsir dediğimiz zaman ya da Kur’ân’ı anlamak dediğimizde, bir tarafta biz varız diğer tarafta anlamak istediğimiz metin var.</p>
<p>Biz Kur’ân’ı anlarken mutlaka metin-içi ve metin-dışı bağlam diyebileceğimiz Kur’ân’ın tarihsel ve sosyo-kültürel çerçevesini çok iyi bilmek durumundayız. Sadece bu da yeterli değildir. 1400 yıllık bilgi birikimimiz yok sayılmamalıdır. Farklı kültürel mecralardan geçmesi bile İslam için, Müslümanlar için önemli bir tecrübedir…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>Tekrara Düşmemek İçin Öncelikle Mevcut Birikimi İncelemek</strong></p>
<p>Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tefsir hocası Prof.Dr. Abdulhamit Birışık, uzun yıllar ilmî araştırmalar yürüttüğü Hint altkıtasında İslami ilimlerin gelişimini 29.03.2017 tarihinde Haseki İhtisas Merkezi’nde şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Hindistan’da yapılan pek çok kıymetli ilmî çalışmadan haberdar olunmadığı için bugün ülkemizdeki ilim adamları aynı konulara <strong>tekrar</strong> eğilerek boşa zaman harcamaktadırlar. Mezhepler ve dindeki yeri, tasavvuf ve tarikatlar, Kur’ân’ın ve sünnetin dindeki yeri, Kur’ân İslâm’ı, Hz. Peygamber’in dindeki konumu, Batı dünyası ve İslâm ile ilişkileri gibi birçok önemli konu bu bölgede bizden çok önce tartışılmış ve geniş bir literatür ortaya çıkmıştır. Birçoğu Urduca olan bu çalışmalardan maalesef yeterince haberdar değiliz.</p>
<p>Hind altkıtasında başlangıçta Katolik misyonerler, 1600 sonrasında ise Protestan misyonerler faaliyet göstermişlerdir. Protestanların gelmesi ile Katoliklerin tesiri azalmış ise de bütünüyle sona ermemiştir. Katolik Cizvitler Hıristiyanlık propagandası için en elverişli bölgenin Hindistan olduğunu gördüklerinden buraya özellikle ilgi duymuşlardır. Cizvitlerin misyonerlik faaliyeti için Hindistan’a ilgi duyması benim de dikkatimi çektiği için bu konu üzerinde çalışma gereği duydum.</p>
<p>“Oryantalist Misyonerler ve Kur’ân: Batı Etkisinde Hint Kur’ân Araştırmaları” adlı kitabımı bu düşünce ile hazırladım. 1992-1995 arasındaki araştırmalarım üzerine “Hind Altkıtasında Urduca Tefsirler ve Ehli Kur’an Ekolü” adlı doktora tezimi hazırladığımda Hindistan’da ve Pakistan’da bu kadar çalışma ne için yapılmış? Neden Kur’ân’a bu kadar ciddi bir yöneliş var? Neden Hadis ve Sünnet üzerine bu kadar çalışılmış? soruları zihnimde belirdi ve buna nasıl bir cevap verebilirim diye kendi kendime sordum. Uzun çalışmalarımdan sonra bu sorulara şu cevabı verdim:</p>
<p>“Hint altkıtasındaki dikkatli İslâm âlimleri, misyonerlerin faaliyetlerinde dinin temel kaynaklarını ve temel umdelerini kendilerine ortadan kaldırılması gereken hedefler olarak belirlemiş olduklarını ve bu noktada epey de bir mesafe kat ettiklerini fark etmiş olmalılar ki acilen tedbir alma ve bunu telafi etme ihtiyacı görmüşler. Bu kadar fazla çalışma bu sebeple yapılmış, bu dev eserler bu yüzden ortaya konmuş.”</p>
<p>İşte bu farkında oluşun sonunda çok fazla koordineli olmasa da misyonerlerin meydana getirdikleri tahribatları gidermeye ve toplumu dinî temeller üzerine ayakta tutmaya yönelik tedbirler almaya başlamışlardır. Netice olarak yazılan tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf ve siret kitaplarının büyük bir kısmında bölgede meydana gelen değişimlerin dikkate alındığı göze çarpmaktadır.” (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Hint Altkıtasındaki İlmî Müktesebatı Yakından Tanımak</strong></p>
<p>“Bölgede Müslüman âlimler tarafından 1600 sonrası kaleme alınan eserleri kategorize etmek gerekirse bunları birkaç gruba ayırmak uygun olur. Bunlardan <strong>ilk grup eserler</strong> doğrudan misyonerlere cevap vermek maksadıyla yazılan polemik ve tartışma türü kitaplardır. <strong>İkinci grup</strong> eserler misyonerlerin meydana getirdiği tahribatı tamir etme maksadıyla ama doğrudan onları muhatap almaksızın kaleme alınan kitaplardan oluşmaktadır. <strong>Üçüncü grup</strong> eserler ise yeni bir zihniyet inşa etmek üzere kaleme alınan ama misyonerlerin tahribatının ve yapmak istediklerinin farkında olunarak telif edilen eserlerdir. Batılı misyonerlerin gelmesinden sonra bizzat onların çizgisinde yazılan hatta İslâm’a içten içe Batılılardan daha fazla zarar veren eserler de kaleme alınmıştır. Başka bir grup eser ise misyonerlerin farkında olmakla birlikte büzülme, içe kapanma ve dar konular ile meşgul olma türünden kitaplardır ki bunlar da Hint İslâm toplumuna zarar vermiştir.</p>
<p><strong>Şah Veliyyullah Dihlevî</strong> (1703-1762) gittikçe güçlenen Batı ve Hıristiyan tehlikesini fark ettiği için buna uygun yeni bir İslamlaşma projesi ve programı başlattı. Bu Kur’ân ve sünnet temelli bir ihya programı idi. İçinde mezheplerin ve sahih tasavvufun da bulunduğu ihya programında Kur’ân’ın ayrı bir yeri vardı. Bu sebeple kendi çocuklarını ve yakın öğrencilerini bu işe teşvik etti ve Delhi’deki Medrese-i Rahîmiyye merkezli olarak bu çerçevede yetiştirdi, kendi programına göre tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, İslâm düşüncesi alanlarında çok sayıda kitap yazdı.</p>
<p>Bu dönemde yeni bir ihtisas kolu daha ortaya çıkmaya başladı. Bu kol Siret çalışmaları içinde tüm İslâmî konuları ele almak şeklinde ifade edilebilir. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı peygamber değil de <u>Allah’ın oğlu</u> olarak gördükleri için kelam ile siret iç içe girmiş oldu. Müslüman âlimler de Resûl-i Ekrem’in hayatını merkeze alan ve İslâm’ı onun hayatı etrafında ortaya koyan eserler yazmaya başladılar. Bu <strong>yeni bir kelam ve siret</strong> demek idi.</p>
<p>1857 (İngiliz hâkimiyeti) sonrasında kendi iç işlerinde serbest olan <strong>Haydarâbâd Nizamlığı</strong> sınırları içinde müspet anlamda bir İslâmî faaliyetin olduğu ve İslâmî ilimlerin burada ciddi bir gelişme gösterdiği gözlenmektedir. Nizamlık’ta hem çağın ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda eğitim kurumları oluşturulmuş hem de çok önemli eserler yayımlanmıştır. Birçok önemli klasik eser bu dönemde Haydarâbâd-Dekken’de yayımlanmıştır.</p>
<p>Haydarâbâd Nizamlığı tarafından 1917 yılında kurulan Osmâniye Üniversitesi, Dâru’t-Te’lîf ve’t-Terceme adıyla açtığı büroda tercüme ve telif faaliyetleri için yüzü aşkın meşhur ilim ve fikir adamını ve uzman mütercimi istihdam ederek çok sayıda kitap tercüme ettirmiş veya yazdırmıştır. 1919-1964 yılları arasında muhtelif branşlara ait 500 kadar eser Urduca’ya tercüme edilmiş, bunlardan büyük bir kısmı da yayımlanmıştır. Meclis-i Vaz’-ı Istılâhât adlı birim ise 1947’ye kadar toplam 100.000 kadar ıstılah üreterek bunların ilmî eserlerde ve ders kitaplarında kullanımını sağlamıştır.</p>
<p>Çoğunlukla Hanefî olan bölge halkı çalışmalarını daha çok Hanefîlerin meşhur kitapları üzerine yapmışlardır. Hidâye, Telvîh, Hüsâmî, Menâr gibi bazı fıkıh klasiklerine yapılan şerhler dışında önemli orijinal fıkıh eserleri de yazılmıştır. Toplumun pratik ihtiyaçları sebebiyle Hint altkıtasında fetva türü bir hayli fazladır…” (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Metni/Sözü Amacına Uygun Anlamak </strong></p>
<p>İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Saffet Köse, 18.01.2017 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Günümüzde Klasik Fıkıh Metinlerinin Anlaşılması” konulu konferansında fıkhi ihtilaflara ve çözümlerine izah getiren şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“İslami İlimler alanında söz söyleyen araştırmacıların üç fikrî yaklaşımı dikkat çekmektedir: 1) Kutsayıcı-<strong>korumacı</strong> yaklaşım. 2) Geleneği yok sayan ve hayatın önünde engel gören <strong>modernist</strong> yaklaşım. 3) Tarihî mirasımızı kendi doğal ortamında değerlendirip günümüz şartlarıyla tutarlı şekilde bağlantısını kurmaya çalışan <strong>mutedil</strong> yaklaşım.</p>
<p><strong>Birinci</strong> yaklaşım, hayatın doğal akışına aykırı bir görüntü çizdiği için bir anlamda suyu tersine akıtmaya benzediğinden kendiliğinden devre dışı kalması bir yana son noktada gelenek ile bağlantının zayıflamasına ya da tamamen koparılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu yaklaşım bizzat mezhep imamlarının ve kadim ulemanın duruşu ile de çelişmektedir. <strong>İkinci</strong> yaklaşım sadece geleneği yok saymakla kalmamakta aynı zamanda onun temel metinlerini de hedef almakta, suçlayıcı ve mahkûm edici bir tavır takınmaktadır. <strong>Üçüncü</strong> yaklaşım tutarlı olanıdır. Ancak burada da geleneği anlamada zaman zaman sorunlar yaşanmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç </strong>olarak; sözün yazıya geçmiş hali olan metin ile muhatabı arasındaki en sağlıklı ilişki, <strong>amaca uygun anlaşılması</strong> ile gerçekleşir. Metnin sahibi ile doğrudan iletişim imkânı yoksa onunla kurulacak ilişkide en önemli iki şart; yöntemin <strong>tutarlı</strong> ve muhatabın <strong>samimi</strong> olmasıdır. Aksi takdirde sadece bilimsel bir tutarsızlık ortaya çıkmaz aynı zamanda ahlaki bir sorun da meydana gelir. Bu, metne haksızlık ve sözün sahibine eziyettir” (<strong>4</strong>).</p>
<p>Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Selim Argun, İstanbul Müftüsü Prof.Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, meşhur mütefekkir Cevdet Said, Prof.Dr. İsmail Taşpınar, Doç.Dr. Mahmut Çınar, Doç.Dr. Ramazan Yıldırım ve İbrahim Zeyd Gerçik’in konferanslarına da yer veren “Haseki Konferansları”nın; Diyanet İşleri sabık reisleri Prof.Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof.Dr. Mehmet Görmez ile diğer hocalarımızın konferanslarına yer vermesini beklediğimiz ikinci kitabının da gecikmeden yayımlanarak milletimizin istifadesine sunulması temennisiyle, kitabın editörlüğünü üstlenen  Dr. Adil Bor’u tebrik eder, engin birikimlerinden müstefid olduğumuz muhterem hocalarımıza şükranlarımı sunarım.</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Şahin GÜVEN; “<strong>Kur’ân’ın Anlaşılmasında Bağlamın Rolü</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.111-118.</li>
<li>Abdulhamit BİRIŞIK; “<strong>Hint Altkıtasında İslâmî İlimlerin Gelişimi ve Tefsir İlmi</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.81-110.</li>
<li>Saffet KÖSE; “<strong>Günümüzde Klasik Fıkıh Metinlerinin Anlaşılması Sorunu</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.130-158.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İBADETLERİN KURAL OLUŞTURMA ROLÜ:  CUMA, HAC VE KUR’AN</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ibadetlerin-kural-olusturma-rolu-cuma-hac-ve-kuran/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ibadetlerin-kural-olusturma-rolu-cuma-hac-ve-kuran/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Feb 2019 05:52:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN VAHYİ]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN ZİKRİ]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[BEYTULLAH]]></category>
		<category><![CDATA[CAMİYİ KİM ÇALDI]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[CUMA GÜNÜ NEREYE GİTTİ]]></category>
		<category><![CDATA[CUMA NAMAZI]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[HAC İBADETİ]]></category>
		<category><![CDATA[İBRAHİM ALEYHİSSELAM]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL ALEYHİSSELAM]]></category>
		<category><![CDATA[KÂBE]]></category>
		<category><![CDATA[KAKNÜS YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[KAMİL YEŞİL]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN TOPLUMU]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN’I MEHCÛR BIRAKMA]]></category>
		<category><![CDATA[Lothrop Stoddard]]></category>
		<category><![CDATA[SADEQ NAİHOUM]]></category>
		<category><![CDATA[SADIK EN-NEYHÛM]]></category>
		<category><![CDATA[THE NEW WORLD OF ISLAM]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<category><![CDATA[ZİKRULLAH]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=831</guid>

					<description><![CDATA[CEVDET SAİD’in bu makalesi, Diriliş Postası’nda 17 Haziran 2018 ve 10 Şubat 2019 tarihlerinde Arapça asıllarıyla birlikte yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. I- İbadetlerin Kural Oluşturma Rolü Toplumbilim bilginleri ve araştırmacıları ibadetlerin oynadığı gerçek rolü daha iyi anlayabilirler. Kanaatimce ilim ve rüşdü yitirdikten sonra Müslümanların varlığını muhafaza etmede namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin çok [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>CEVDET SAİD’in bu makalesi, Diriliş Postası’nda 17 Haziran 2018 ve 10 Şubat 2019 tarihlerinde Arapça asıllarıyla birlikte yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır.</em></p>
<p><strong>I- İbadetlerin Kural Oluşturma Rolü</strong></p>
<p>Toplumbilim bilginleri ve araştırmacıları ibadetlerin oynadığı gerçek rolü daha iyi anlayabilirler. Kanaatimce ilim ve rüşdü yitirdikten sonra Müslümanların varlığını muhafaza etmede namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin çok büyük rolü olmuştur. <strong>İbadetlerin</strong> Müslüman varlığını korumadaki bu işlevi halen de devam etmektedir. Bu ibadetlerin ortaya çıkarmış olduğu sonuçlar yanında bunların <strong>bireyin ve toplumun esenliğini koruma</strong>da büyük bir rol icra eden huşu ve kutsallık boyutuna da bakılması gerekir. Bazıları, dinî ibadetlerin akıl ve bilim alanına ait kurallarla anlaşılmasının mümkün olduğunu düşünmez bile. Çünkü bu ibadetleri mantık dışı hareketler olarak görürler.</p>
<p>Yukarıda sayılan ibadetler Müslümanların varoluş mücadelesinde hayati bir işlev görmüştür. Amerikalı tarihçi Lothrop Stoddard (İslam Âlemi adlı kitabında) yönetim gücünü ve hilafeti yitirdikten sonra Müslümanları muhafaza eden en önemli unsurun Allah’ın Evi olan Harem’i ziyaret maksadıyla <strong>hacca gitmeleri</strong> olduğu tespitini yapar.</p>
<p>Bayram ve cuma namazları ile bunlara ilişkin merasimler başta olmak üzere tüm ibadetlerin ve dinî sembollerin, varoluşun anlamını kavramada ve enerjileri kontrollü şekilde aynı hedefe yönlendirmede, böylece <strong>bireysel ve toplumsal iletişim ağını oluşturmada</strong> büyük etkisi ve önemi vardır. Dahası bu süreç hayatı yaratanla, gökleri ve yeryüzünü var edenle bağlantı kurmayı sağlamaktadır. Dolayısıyla hiçbir ibadeti bağlamından kopuk, amaçlarından ve işlevlerinden bağımsız ‘tek başına bir ritüel’ olarak görmemek gerekir.</p>
<p>Ancak burada başka bir hususu da göz önünde bulundurmalıyız. Müslümanları yok olmaktan kurtaranın ibadetler olduğuna şüphe yoktur. Lakin akıllı ve raşid bir <strong>Müslüman toplum</strong> inşa etmek için ibadetler tek başına yeterli değildir. Zira <strong>ibadetlerin değeri</strong> aç ve susuz kalmada, yorgunluk çekmede, ayakta durmada ya da seyahat etmede değildir. Bilakis ibadetlerin son derece büyük olan değeri bu kulluk etkinliklerine atfettiğimiz <strong>anlamdan</strong> kaynaklanmaktadır. Mesela <strong>kıraat ibadeti</strong>: Düşünerek ve anlayarak okumakla sadece ölüler için -Kur’an’ı mehcûr (metruk) bırakmak<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> anlamına gelen- ‘hatim okumak’ arasında çok fark vardır. İnsanlar ölüleri cennete girsin diye Kur’an okumaktadır. Oysa bu kitap insanlar hayatlarına onunla nizam versinler diye gelmiştir.</p>
<p>Kıraat ibadetine eşlik etmesi gereken <strong>anlamı düşünme</strong> olmaksızın şekil, organizasyon ve merasimlere gösterilen bu ehemmiyet, Kur’an’ın şu ikazıyla ifade buyurmuş olduğu yanlış bir tutumdur: “<strong><em>Birr</em></strong>; iyilik, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir…” (Bakara 2:177).</p>
<p>Libyalı merhum mütefekkir Sadık en-Neyhûm (Sadeq Naihoum), “Camiyi Kim Çaldı? Cuma Günü Nereye Gitti?” başlığıyla bir yazı yazmış ve Müslümanların hayatında ibadetlerin oynaması gereken önemli rolün nasıl yakılıp kül edildiğini, caminin ve namazı ikame etmenin oynadığı büyük rolün nasıl yitirildiğini anlatmıştı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Ziyaretime gelenlerle yaptığım görüşmeler esnasında Arap dilini iyi bilmeyen yabancılara ve Türkiyeli kardeşlerime çoğunlukla şunu söylüyorum: Çok rica ediyorum, ne okuduğunuzu anlamanız ve mesajı düşünüp öğrenebilmeniz için Kur’an’ı lütfen (en iyi bildiğiniz dilde) Türk dilinde okuyun. İşte o zaman yukarıda anlattığım ve keşfedilmeyi bekleyen ilkeleri, kuralları ve sonuçları anlayabilmeniz mümkün olacaktır. İşte o zaman namazlarımız başka bir anlam kazanacak, haccımız başka bir anlama kavuşacak, orucumuz başka bir anlam bulacak ve bayramımız başka bir anlam boyutuna ulaşacaktır. Bu anlayış bizi <strong>ilke ve kural, bilim ve akıl, doğruluk ve olgunluk</strong> çağına taşıyacaktır. İşte o zaman bayramlarımız gerçekten mübarek/bereketli olacak ve şu kutlama sözünü içtenlikle söyleyebileceğiz: Nice hayır dolu yıllara…</p>
<p><strong>II- Cuma, Hac ve Kur’an</strong></p>
<p>Her cuma günü, doğusundan batısına dünyadaki tüm Müslümanlar için kesintisiz haftalık bir ders mahiyetindedir. Cuma günü haftalık bir bayram günü olup Müslümanlar o gün tertemiz yıkanıp giyinmiş ve güzel kokular sürünmüş halde buluşur, hep birlikte Allah’ı anmak için (camiye) giderler: “Ey inanıp güvenenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında <strong>Allah’ın Zikri’ne</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> <strong>koşun</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>.” (Cuma 62:9).</p>
<p><strong>Cuma namazı</strong>, İslam’ın hayatta kalmasının temel dayanaklarından birisidir. Ancak Müslümanlara hitap eden ve onları yönlendiren bizler, hâlâ yeterli bilgiye sahibi olamadık ve bir türlü bu sosyal kurumun seviyesine yükselemedik. Cuma namazı kurumu, uygun şekilde tam istifade edilebildiği takdirde Müslümanların fikrî seviyesini yükseltecek (ve onlara yüksek bir kültür kazandıracak) kudrette bir imkândır.</p>
<p>Zira bu haftalık ders yaz kış demeden, hiç tatil yapmadan sürüp gitmektedir. <strong>Esasen cuma namazı ebediyen devam edecek haftalık bir derstir</strong>. Madem bu kadar çok sayıda Müslüman bu mübarek dinin bu önemli dayanağını ikame etmek için toplanıyor, o halde onlara düşen Allah’ın Zikri’ne kulak vermektir. Nitekim Kur’an, (yukarıdaki talimatına) şu emri de ilave ediyor: “Alışverişi bırakın!” yani ticaret, ziraat vb. meşguliyetlerinizi arkada bırakın (ve Allah’ın mesajına dikkat kesilin).</p>
<p>Önceki bir makalemde <strong>ibadetlerin önemi</strong>ni, toplum yasaları (sünnetullah) ve ilmî bakımdan üstlendikleri rolü, rüşdü (dürüstlüğü, olgunluğu) ve ilmi yitirmelerine rağmen Müslüman varlığının ibadetler sayesinde nasıl muhafaza edildiğini anlatmıştım.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim bizlere İbrahim Aleyhisselam’ın kıssasını anlatır. 4 bin yıl önce ot bile bitmeyen bir vadide İsmail ile birlikte Kâbe’yi nasıl inşa ettiklerinden bahseder: “İbrahim, İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltirken şöyle yalvardılar: “Rabbimiz! Kabul buyur bizden! Yalnız Sensin tüm duaları işiten; ve gönüllerdekini bilen de yalnız Sen! “Rabbimiz! Bizi kayıtsız şartsız Sana teslim olan kimselerden eyle! Soyumuzdan da sürekli sana teslim olacak önder topluluklar var et! Bize nasıl ibadet edeceğimizi (kulluk yapacağımızı) göster ve bizi affet! Hiç şüphe yok ki Sen tevbeleri çokça kabul edensin, rahmetle muamele edensin!” (Bakara 2:127-128)…</p>
<p>Keza İbrahim Aleyhisselam Rabbine şöyle yakarmıştı: “Rabbimiz! İşte ben neslimden bir kısmını, ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye, Senin Mukaddes Beyt’inin yanına yerleştirdim. Ey Rabbimiz, (bunu) kulluklarını hakkıyla yerine getirebilsinler diye (yaptım)! Artık insanların gönüllerini onlara meylettir; onları bereketli ürünlerle rızıklandır; umulur ki onlar da (bunun) şükrünü eda ederler!” (İbrahim 37). Buradan, (İbrahim Aleyhisselam’ın) bu mekânın İslam’ın temel dayanaklarından biri haline gelen <strong>hac ibadetinin merkezi</strong> olması için de dua ettiğini anlıyoruz.</p>
<p>Amerikalı tarihçi Lothrop Stoddard, The New World of Islam (Yeni İslam Dünyası) isimli eserinde<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>, Müslümanları (yok olmaktan) muhafaza edenin <strong>Beytullah</strong>’a (Allah’ın Evi’ne) hac ziyareti yapmaları olduğunu söyler. Ancak İbrahim Aleyhisselam, ibadetlerin tek başına yeterli olmadığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden duasını şöyle tamamlıyordu:</p>
<p>“Rabbimiz! Onlar arasından kendilerine Senin mesajını okuyacak, ilâhî kelâmı ve hakikate mutabık hüküm vermeyi öğretecek ve onları arındıracak bir <strong>elçi</strong> gönder. Çünkü yalnızca Sensin her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden de Sen.” (Bakara 2:129). Dolayısıyla İbrahim Aleyhisselam, onlara <strong>Kitab’ı öğretecek</strong> ve onları eğitip arındıracak birini yani onlara emaneti yükleyecek ve bu emaneti nasıl taşıyacaklarını öğretecek birini göndermesi için Allah’a dua etmişti.</p>
<p>Bir önceki makalemi, dinimizi hakikati üzere yeniden keşfedip bize öğretecek “<strong>âlimler</strong>” göndermesi için Allah’a dua ederek tamamlamıştım.</p>
<p>Bugünkü makalemi de “<strong>Kur’an</strong>” ile sonuçlandırmak istiyorum. Kur’an gerçekten muazzam bir kitap, muazzam özellikleri sona ermeyecek bir kitap. Her dilde ve her evde, her telefonda ve her bilgisayarda mevcut muazzam bir güç ve bedelsiz bir servet. İhtiyacımız olan tek şey, onu terk etmememiz, onu hayata müdahil kılmamızdır. İçeceklerimizi içine koymamız gereken bir kap gibi. Müslümanlar onun kelimelerini ezberliyorlar. Ancak asıl görev bu kelimeleri yeniden canlandırılmaktır.</p>
<p>Kur’an’ı derinlemesine <strong>tefekkür</strong> etmek, ‘Zikrullah’ın (Allah’ı anmanın, O’nun mesajına kulak vermenin) en iyi yoludur. Ama ne yazık ki biz şimdiye kadar bu kitabın sırrını keşfedemedik! <strong>Kur’an toplumu</strong> henüz ortaya çıkmadı. İşte bu sebeple çoğu zaman şunu söylüyorum: Sanki Kur’an henüz gökten inmemiş gibi! Elbette harfleri inmiştir… Ancak anlamları hâlâ aklımızda yer edinmedi. <strong>Kur’an’ın azametini ve gücünü</strong> hissetmedeki acizliğimiz devam etmekte!</p>
<p>Peki, o vakit ne diyelim? “İşte onlar, iman eden ve kalpleri Allah’ın Zikri (Kitabı, Vahyi) ile tatmin olan kimselerdir: Bakınız: (akleden) kalpler yalnızca Allah’ın Zikri (Kitabı, Vahyi) ile tatmin olur!” (Ra’d 13:28). Allah’ım! Bizlere (faydalı) ilim, (salih) amel ve mutmain kalpler bahşet.</p>
<p><em>Arapçadan tercüme eden: Fethi Güngör</em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Müellif burada şu ayet-i kerimeye atıf yapmaktadır: “O gün (kıyamette haşir günü) Elçimiz (Muhammed) diyecek ki: “Rabbim, benim <strong>halkım bu Kur’an’ı mehcûr (terk edilmiş) bıraktı</strong> (kendilerinden uzak tuttu, ona köhne kitap muamelesi yaptı)!” (Furkan 25:30).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> 1937’de Libya Bingazi’de doğan ve 1994’te İsviçre Cenevre’de vefat edip yine Bingazi’de defnedilen <strong>Neyhûm</strong>; Mısır, Almanya ve Finlandiya’da da bulundu. 60’lı yıllarda haftalık Hakikat dergisinde yazıları yayımlanan mütefekkirin on kadar kitabı basılmıştır. Atıf yapılan makale, Neyhûm’un “Esaret Altındaki İslam” isimli eserinin alt başlığını da oluşturmaktadır: es-Sâdiq en-Neyhûm, <strong><em>el-İslâm fi’l-Esr: Men Seriqa’l-Câmi’a we eyne Zehebe Yewmu’l-Cumu’a?</em></strong>, 3. Baskı, Şam 1995, 370 s.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> “<strong><em>Zikrullah</em></strong>: Allah’ın Zikri”; Allah’ın Kitabı’dır: “O Zikr’i (Kitab’ı) sana Biz indirdik Biz. Onu koruyacak olan da Biziz.” (Hicr 15:9). Keza, “De ki: “Delilinizi getirin. Benimle birlikte olanların zikri (vahiy, kitabı) budur. Bu, benden öncekilerin de zikridir (vahyidir, kitabıdır).” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler.” (Enbiya 21:24). Allah’ın Zikri’ne koşmanın ilk anlamı, cuma hutbesidir. Çünkü hutbe, Allah’ın Kitabı ile ilişki kurarak bir konuyu anlatmak için okunur. Namaz da o Zikr’i öğrenmek için kılındığından Allah’ın Zikri’ne koşmanın ikinci anlamı cuma namazına gitmektir. “Ben, evet Ben Allah’ım; benden başka ilah yoktur. Sen, Bana kulluk et ve Benim zikrim (vahyim olan Kur’an’a ve tabiata koyduğum doğru bilgiye ulaşmak) için namaz kıl.” (Taha 20:14).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Bu emir erkeklere mahsus olmayıp kadınlar için de geçerlidir. (Süleymaniye Vakfı Meali).</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Prof.Dr. Lothrop Stoddard’ın bu eseri Türkçeye de tercüme edilmiştir: <strong>İslam Âlemi 1914-1921</strong> &#8211; I. Cihan Harbi Sonrasında Bir Medeniyet Sorgusu ve Arayışı-, Çev.: Kamil Yeşil, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2002, 349 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ibadetlerin-kural-olusturma-rolu-cuma-hac-ve-kuran/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EMANETİ YÜKLENEN İNSAN</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/emaneti-yuklenen-insan/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/emaneti-yuklenen-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Feb 2019 09:21:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ÂDEM İLE EŞİ]]></category>
		<category><![CDATA[AHLAKİ SORUMLULUK]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[arınma]]></category>
		<category><![CDATA[barış]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DÜRÜSTLÜK]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[EMANETİ YÜKLENMEK]]></category>
		<category><![CDATA[EMANETİ ZAYİ ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[EMİN OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[FÜCUR]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVEN KAYNAĞI OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVENİLİR OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[HÜSRANA UĞRAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[İBLİS]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[kavmiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[KAYBEDENLERDEN OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[KİRLENME]]></category>
		<category><![CDATA[KOMŞULUK HUKUKU]]></category>
		<category><![CDATA[ORMAN KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEYTANA UYMAK]]></category>
		<category><![CDATA[SİLM]]></category>
		<category><![CDATA[SONSUZLUK AĞACI]]></category>
		<category><![CDATA[SORUMLULUĞU BAŞKASINA ATMAK]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[ÜSTÜNLÜK TASLAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[VESVESE]]></category>
		<category><![CDATA[YANLIŞINI SAVUNMAK]]></category>
		<category><![CDATA[YASAK AĞAÇ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=824</guid>

					<description><![CDATA[CEVDET SAİD’in bu makalesi, Diriliş Postası’nda 27 Ocak ve 3 Şubat 2019 tarihlerinde Arapça asıllarıyla birlikte yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. -I- Bu makalemde sizlere Allah’ın kitabından bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Zira; “Yine de (kulak veren herkese) hatırlatmaya devam et: çünkü bu hatırlatmalar inananlar için yararlı olur.” (Zâriyât 51:55) buyuran bu kitapta bizden önceki nesillerin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>CEVDET SAİD’in bu makalesi, Diriliş Postası’nda 27 Ocak ve 3 Şubat 2019 tarihlerinde Arapça asıllarıyla birlikte yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır.</em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p>Bu makalemde sizlere Allah’ın kitabından bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Zira; “Yine de (kulak veren herkese) <strong>hatırlatmaya devam et</strong>: çünkü bu hatırlatmalar inananlar için yararlı olur.” (Zâriyât 51:55) buyuran bu kitapta bizden önceki nesillerin başına gelenler, bizden sonra geleceklerin haberleri ve elan yaşayan insanlar olarak kendi aramızdaki muamelelerin hükümleri yer almaktadır.</p>
<p>“İşin gerçeği Biz emaneti (<strong>irade</strong>yi ve ahlaki sorumluluk duygusunu) göklere, yere ve dağlara sunduk; ve onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar, ondan dolayı tedirgin oldular; nihayet onu insan yüklendi: ne var ki, o da zalim ve cahil biri olup çıktı.” (Ahzâb 33:72).</p>
<p>Bu ayette Allah, insan hayatında son derece önemli bir yer tutan bir husustan bahsetmektedir: <strong>Emanet</strong>. Allah Teala bu pek kıymetli ve pahalı metaı göklere, yeryüzüne ve dağlara sundu. Ama onlar, değerinden ve ağırlığından ürkerek, hakkıyla taşıyamamaktan korkarak bu emaneti yüklenmekten kaçındı. Peki kimdir bu emaneti üstlenen? “İnsan”. Müslüman, mü’min, Hıristiyan, Budist… değil. Bilakis hiçbir ayırım ya da vurgu olmaksızın ‘<strong>insan</strong>’.</p>
<p>İşte bu insan… En güzel yaratanın en parlak yaratışının tezahürü olan “farklı yaratık”. Allah’ın ruhundan üflediği varlık. Yeniliklere yatkın, icatlar yapabilen ama çukurların en dibine düşüp hayvanlardan daha düşük bir düzeye inebilen, çok zalim ve çok cahil birine dönüşebilen insan… Beşeriyet tarihi boyunca insanın bu iki yeteneği arasında gidip geldiğini görüyoruz: İnsan <strong>fücur ve takva</strong> arasında, kirlenme ve arınma arasında mütemadiyen gidip gelmektedir. Ya en güzel kıvama ermek ya da sefaletin dibini görmek için çırpınıp durmaktadır.</p>
<p>Evet, insana iki farklı açıdan bakabiliriz: Kendisine bahşedilen kudretlerden geri adım attığında (onları kötüye kullandığında) pek zalim ve pek cahil birine dönüşebildiği gibi meleklerin secdesini hak edecek kadar en güzel kıvama da ulaşabilmektedir. Peki ne vakit zalim ve cahil olur insan? <strong>Emaneti hakkıyla taşımayınca</strong> ya da emaneti kötüye kullanıp onu heba ettiğinde…</p>
<p>İşte bu sebeple Allah Rasulü <em>aleyhissalâtu ve’s-selâm</em> şöyle demiştir: “Emanet zayi edildiğinde kıyameti bekleyin.” Keza o şöyle demiştir: “Emaneti (güvenilirliği) olmayanın imanı yoktur.”</p>
<p>Bu son derece pahalı enfes metaı Allah göklere ve dağlara sunmuş ama onlar bunu yüklenmekten kaçınmışlar. Güneş doğma vaktini şaşırıp asla geç kalmaz. Ay, hareket evrelerinde yanılmaz. Gece gündüzü vaktinden evvel kaplayamaz, her biri kendi yörüngesinde yüzüp gitmektedir (Yasin 36:40).</p>
<p>Bir ineği bir bahçeye salıp da ona “ama şu ağaçtan yemeyeceksin” diyemezsiniz! Yiyince de ineğe niye böyle yaptığını soramazsınız. Onu sorguya çekemezsiniz. Aksine biz onu bahçeye salan ya da onu kontrolsüz bırakıp bahçeye dalmasına sebebiyet veren insanı sorguya çekeriz.</p>
<p>İnsanın emrine ve istifadesine sunulan bu varlıkların kendileri için belirlenen programdan bir <strong>milim sapmaları</strong> söz konusu değildir. Görevlerinde bir saniye bile gecikmezler… Oysa “emanet” koruyabileceğiniz ya da yitirebileceğiniz bir şeydir.</p>
<p>Allah Rasulü’nün “Elçi” olmadan önce “emin (güvenilir, dürüst)” biri olduğunu iyi belleyiniz. Bunu Rasulullah’ın (s) siretinden ezberlemediniz mi zaten? Din konusunda Kureyş ile aralarında düşmanlık olmasına rağmen, Kureyşliler Muhammed’e ve arkadaşlarına güveniyorlardı, onlardan bir kötülük ya da ihanet gelmesinden korkmuyorlardı.</p>
<p>Ashabına bir taraftan güvenilir olmayı öbür taraftan emanete hakkıyla sahip çıkmayı şart koşana Allah Rasulü (s) şöyle diyordu:</p>
<p>“Vallahi iman etmiş olmaz… Vallahi iman etmiş olmaz… Vallahi iman etmiş olmaz…” (Arkadaşları) dediler ki: Hayal kırıklığına ve hüsrana uğramayı hak eden bu insanlar kimlerdir ey Allah’ın Elçisi?</p>
<p>Cevaben dedi ki: Komşusunun şerrinden emin olmadığı kimselerdir.”</p>
<p>(Hadiste geçen) “<em>bewâiq</em>” kelimesi; şerler, çirkeflikler, eziyet, kötülük ve <strong>komşuluk</strong> hukukunu yok saymak demektir.</p>
<p>Komşunuz size güvenmiyorsa ve şerrinizden emin değilse, imanınız yok demektir…<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Mümin, güvenilir insandır. Güvenilir olmak onun sıfatıdır. Allah Teâlâ; “Onlar emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.” buyurarak kurtuluşa erecek müminleri tavsif etmiştir (Müminûn 23:8). Rasulullah’ın (s) makalede atıf yapılan sözünün tam çevirisi ise şöyledir: “Müslüman, dilinden ve elinden insanların selâmette olduğu kişidir. Mümin ise insanların canları ve malları konusunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kişidir.” (Nesâî 4998, Îmân 8). Müslüman ve mümin tariflerini emanet (güvenilirlik) sıfatı özelinde yapan Allah Rasûlü, müminlere hangi şartlarda olursa olsun <strong>emin (güvenilir)</strong> olmalarını telkin etmiştir. Hatta komşusuna güven telkin edemeyen kişinin, gerçek mânâda imana ulaşamayacağını ifade etmiştir (Buhârî 6016, Edeb 29). Hadislerle İslam, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını. Ankara, c.3, s.243. https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=kom%C5%9Fu&amp;i=3.1.243&amp;t=0, 02.02.2019. (Mütercim).</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p>Makalenin ilk kısmında “<strong>emaneti</strong> (<strong>irade</strong>yi ve ahlaki sorumluluk duygusunu) insan yüklendi…” (Ahzâb 33:72) ayet-i kerimesi çerçevesinde bazı görüşlerimi aktarmıştım.</p>
<p>Bu kısımda sizlere, emaneti yüklenenin Allah’a ve ahiret gününe inanmasa bile (yüklendiği bu emanete) <strong>güven</strong> duymasının zaruri olduğundan söz etmek istiyorum.</p>
<p>Eğer bir komşunuz size eziyet etmiyor ve size zarar vermiyorsa, malınızı, namusunuzu ve kanınızı koruyorsa, size rağmen kalbinizde taht kurabilecektir. Şayet sizin inanan, namaz kılıp oruç tutan, hacca da gitmiş bir komşunuz olsa, ama komşuluk hukukunuzu çiğniyorsa ona aslâ güvenemezsiniz.</p>
<p>Nasıl ki zırhları delen silahlar varsa, aynı şekilde “emanet: <strong>güvenilirlik</strong>” de kalpleri ve akılları delip geçen (onları ele geçiren) bir silahtır. Bütün insanlar emanete riayet eden insana mecburen saygı duyar. Dönüp önce kendi kalplerinizi gözden geçirin (sizin de sevmeseniz bile güvenilir insanlara saygı duyduğunuzu göreceksiniz). Dürüst olursan insanlar senin “mümin” olduğunu derinden hisseder. Nitekim “iman” kelimesi “<em>emn</em>: güven” kökünden, “islam” kelimesi ise “<em>silm</em>: barış” kökünden türemiştir. Müslüman, (bir hadiste tanımlandığı üzere) tüm Müslümanların elinden ve dilinden güvende ve selamette olduğu kimsedir… Zira islam ve iman emanete riayet, güven ve selamet demektir.</p>
<p>Sizler Kur’an-ı Kerim’i okuyor ve dolayısıyla İblis’in ‘Âdem’e secde etmesini (saygısını sunmasını) emrettiğinde’ Allah’a nasıl isyan ettiğini biliyorsunuz. Keza Âdem’in de (yasaklanan) ağaçtan yiyerek nasıl isyankâr olduğunu ve emaneti taşımakta nasıl başarısız olduğunu biliyorsunuz. Allah Teâlâ her ikisini de isyanları hususunda sorguya çekmişti. Âdem ile eşinin cevabı şöyle <u>olmamıştı</u>: Ey Rabbimiz… Beni bu (rahmetinden) kovulmuş şeytan aldattı!!</p>
<p>Halbuki Kur’an İblis’in Âdem’e geldiğini ve ona şöyle dediğini aktarır: “… Derken şeytan ona fısıldayarak (vesvese verip vehimlere sürükleyerek) dedi ki: “Ey Âdem! Sana <strong>sonsuzluk</strong> ağacını ve aslâ bozulmaz (sonu gelmez) bir saltanatın (yolunu) göstereyim mi?” (Tâhâ 20:120). Şeytan onu ebedilikle/sonsuzlukla kandırmıştı. Zira <strong>ölüm</strong> insanın en çok korktuğu şeydir.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Âdem ile eşi kınamayı/suçlamayı İblis’e yöneltmemişler, onun olaydaki rolünü hiçbir şekilde söz konusu dahi etmemişlerdi. Bilakis şöyle demişlerdi: “Rabbimiz! Biz <strong>kendi kendimize zulmetmişiz</strong>.” (A’râf 7:23). Yani, biz yanlış yapmışız (kendi kendimize yazık etmişiz).</p>
<p>Oysa Allah İblis’e; “Sana emrettiğim halde neden (Âdem’e) secde etmedin?” diye sorduğunda o şöyle cevap <u>vermemişti</u>: Ben hata etmişim! Aksine <strong>kendisini (yanlışını) savunmaya</strong> devam etmiş ve şöyle demişti: “Ben ondan <strong>üstünüm</strong>!” (A’râf 7:12). Yani bu (Âdem) kendisine secde etmeme layık birisi değildir! (Bu tutumuyla İblis) aslı (kökeni) ve mensubiyetiyle övünmüştü, aynen şimdi bazılarımızın kavmiyle ya da ırkıyla övündüğü gibi! (Gerekçesini de) şu şekilde belirtmişti: “Beni ateşten yarattın, onu ise balçıktan!” (A’râf 7:12). Yani şöyle diyordu: Aslı (ateşin sönmüş hali yani artığı) toprak olan şu hakir varlığa nasıl secde ederim!</p>
<p>Ne kadar acıdır ki bizler hayatımız boyunca (çoğunlukla) İblis’in mezhebine uyarız ve onun gibi yaşar, onun gibi davranır ve bir yanlış yaptığımızda onun savunma yöntemini benimseriz! Bir hataya düştüğümüzde nefsimizi/kendimizi temize çıkarır, sorumluluğu <strong>başkalarına atar</strong> onları kınarız! Buna Allah da dâhildir! Nitekim şöyle deriz: Allah böyle takdir etmiş!</p>
<p>Âdem ile eşi derhal tevbe ettiler (yanlışlarının farkına varıp özür dilediler), Rableri de onları bağışladı. İnsanın hataya düşmesi ayıp değildir. Ayıp olan hatada ısrar etmesidir (özür dileyip geri adım atmak yerine hatasını savunmasıdır). Bu tavrıyla emaneti taşımada başarısız olmasıdır. Dahası <strong>emaneti zayi etme</strong> tavrını sürdürmesidir. Nihayetinde ise emaneti zayi etmesinin sorumluluğunu başkalarının üzerine atmasıdır ayıp olan.</p>
<p>Bizler emaneti yitirdiğimiz için bugünkü mevcut duruma düştük. İslam âleminin birbirine güveni kalmadı. Aralarından bazıları kuvvet ve kudret kazansa diğer zayıf komşuları onların kendilerine saldıracağından korkar hale geldi! Vaziyet bu olunca da canlarını kurtarmak telaşıyla şeytandan bile yardım dilenmeye hazır hale geldiler! Esasen biz orman kanununa tâbi olarak yaşıyoruz, Rabbulâlemîn’in kanununa değil! Çünkü biz emaneti/güvenilirliğimizi yitirmişiz…</p>
<p>Birbirimize güvenebilmemiz için yapmamız gereken; öncelikle imanımızı tazelememizdir. Keza Muhammed aleyhisselam ile arkadaşlarının, Kureyş için öz oğullarından ve tâbilerinden daha sağlam bir <strong>güven kaynağı</strong> olduklarını hatırlamamızdır. Bugün emaneti ve sıdkı (güvenilirliği ve dürüstlüğü) yeniden yüklenmeliyiz. Yeniden başkaları bize öz kardeşlerinden ve özel korumalarından daha çok <strong>bize güvenir</strong> hale gelmediğimiz sürece (hakkıyla iman eden) müminler olamayacağız!</p>
<p>Allah’ım! Bizleri bütün dünyaya güven verecek güvenilir müminlerden olabilmeyi nasip eyle. Bize, dinimizi (hakikati üzere) yeniden kavramamıza yardım edecek (âlimler) gönder. Allah’ım! Bize en güzel biçimde Sen’in dinine geri dönmeyi nasip eyle. Bizi zulumâttan nura (zalimlik ve karanlıklardan aydınlığa) çıkar. Sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen kesinlikle kaybedenlerden (hüsrana uğrayanlardan) oluruz…</p>
<p><em>Arapçadan tercüme eden: Fethi Güngör </em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/emaneti-yuklenen-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN BENİ NASIL ÖZGÜRLEŞTİRDİ?</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Dec 2018 13:16:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EFKÂR]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EŞHÂS]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EŞYÂ’]]></category>
		<category><![CDATA[ANA REFERANS]]></category>
		<category><![CDATA[ANLAM ODAKLI ÇEVİRİ]]></category>
		<category><![CDATA[AYAK BAĞLAMA]]></category>
		<category><![CDATA[Bİ’RUACEM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DÂRU’L-FİKRİ’L-MU’ÂSIR]]></category>
		<category><![CDATA[EN BÜYÜK İMAM]]></category>
		<category><![CDATA[FİKİRLER ÂLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[FİKRÎ DOĞUM]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[KÖPÜK YASASI]]></category>
		<category><![CDATA[KÜÇÜK AYAKLI ÇİNLİ KADINLAR]]></category>
		<category><![CDATA[LOTUS AYAK]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MÎLÂDU MUCTEMA’]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAHISLAR ÂLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[TEMEL KAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇ ÂLEM]]></category>
		<category><![CDATA[VARLIKLAR ÂLEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=799</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 23 Aralık 2018 tarihinde Diriliş Postası’nda iki dilde yayımlanan köşe yazısının Türkçe nüshasıdır. Suriye’deki köyüm Bi’ruacem’de her gün gece saat üçte uyanır, sabah namazı vaktine kadar okur, sonra dışarı çıkıp bisikletime binerek camiye giderdim. Ardından tarlaya gidip çalışırdım. Bu arada aklıma bir fikir gelince hemen rastladığım ilk sokak lambasının altında durur, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 23 Aralık 2018 tarihinde Diriliş Postası’nda iki dilde yayımlanan köşe yazısının Türkçe nüshasıdır. </em></p>
<p>Suriye’deki köyüm Bi’ruacem’de her gün gece saat üçte uyanır, sabah namazı vaktine kadar okur, sonra dışarı çıkıp bisikletime binerek camiye giderdim. Ardından tarlaya gidip çalışırdım. Bu arada aklıma bir fikir gelince hemen rastladığım ilk sokak lambasının altında durur, bisikletten iner, cebimden küçük not defterimi çıkarıp aklıma gelen fikri yazardım. Bazen tek bir sefer boyunca birkaç kez durup not aldığım olurdu.</p>
<p><strong>Fikirleri</strong> (âdeta maden gibi) kazı yaparak <strong>ortaya çıkarmak</strong> hakikaten zor bir görevdir. Yeni fikirlerin cılız doğduğunu ve mikronla ölçüldüğünü hissediyorum. Ancak araştırma ve delillerle gelişip büyüyerek dağlar kadar ağırlığa ulaşabilmektedirler. Aynı şekilde fikirleri dile getirip <strong>açıklayabilmek</strong> de oldukça zor bir iştir. Özellikle de “düşünülmemesi gereken” ya da “düşünülmesi imkânsız” (kabul edilen) konularda tartışılacak fikirleri… İnsanların doğrudan hissetmeksizin yaşadıkları meçhul sorunları araştırmaya çalışan fikirleri…</p>
<p>Ben de fikirlerimi açıklamakta zorluk çekmeye devam ediyorum. Fikirlerimi yeterince açık bir dille izah edemediğim için zaman zaman hayıflanıyorum. Bazen kendimi zayıf bir avukat gibi görüyorum. Zira fikirlerimi zayıf şekilde savunuyorum. Bazen de örnek olarak bazı isim ve şahsiyetleri ele alıyorum, oysa benim hedefim <strong>şahıslar dünyasını aşmak</strong>tır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ama gel gör ki (istemeden de olsa) ben de bazen bu dünyayı pekiştirebiliyorum.</p>
<p>Önceki (“En Büyük İmam Kimdir?” başlıklı) makalelerimde (çocukluk yıllarımdaki) ilk sorularımdan yola çıkarak hak ile bâtılı (doğru ile yanlışı) ayırt etmede <strong>temel kaynağın</strong> (ana referansın) ne olduğunu ele almıştım. Temel kaynak hüccet, beyyine ve delil midir?<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Yoksa önemli şahıslara ve büyük isimlere dayanmak mıdır? Önceki yazımda neticelerin “<strong>köpük yasası</strong>”na tâbi olduğunu belirtmiştim.</p>
<p>Beni asıl ilgilendiren husus şahısları, imamları veya şeyhleri eleştirmek değildir. Onlar (kendi dönemlerinde) zorunlu bir rol üstlendiler. O zamanlar onlarsız olmazdı. Önceki büyükleri (ve onların ürettiği birikimi) yok saymak mağaraya geri dönmek (işe sıfırdan başlamak) anlamına gelir. Benim karşı çıktığım husus, onların yaptıklarıyla yetinmek (geldikleri aşamada durup kalmak), onların bıraktığı müktesebatta hiçbir hata olmadığını varsaymak ya da buna hiçbir yeni ilave yapılamayacağını düşünmektir… Zira bu, <strong>tarihi durdurmak </strong>(ve dondurmak) demektir!</p>
<p>İşte bu sebeple, Kur’an’ın beni hem Müslümanların fakih ve âlimleri gibi yerel büyüklerden hem de gerek Doğu’nun gerekse Batı’nın filozofları gibi küresel büyüklerden kurtardığını düşünüyorum. Peki ama <strong>nasıl</strong>?</p>
<p>Kurtuluşumun sebebi, ahiret gününe (bütün varlığımla) iman etmemdir. Nitekim Allah beni <strong>tek başıma</strong> hesaba çekecektir.  Bana; “Fakihlere, imamlara, âlimlere, büyüklere ve filozoflara tâbi oldun mu?” diye sormayacaktır… Aksine işitme ve görme yetilerim ile kalbimden hesaba çekileceğim… Bunlarla hangi eylemleri yaptım? Allah bana bu “Kitap”tan (Kur’an’dan) soracaktır. Büyüklere gelince; “O toplumlar geçip gittiler: Onların kazandıkları <strong>kendilerine</strong> sizin kazandırdıklarınız da <strong>size</strong> aittir; ve siz onların yaptıklarından aslâ sorumlu tutulmayacaksınız.” (Bakara 2:141).</p>
<p>Demek ki Rabbimle <strong>yalnız başıma</strong> muhatap olacağım: “Sonunda onların her biri Kıyamet Günü O’nun huzuruna <strong>tek başına</strong> çıkacaktır.” (Meryem 19:95). “Ve (Allah diyecek ki): “İşte şimdi bize <strong>yapayalnız</strong> geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi; dahası, size verdiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Sizin lehinize Allah’a ortak olduğunu sandığınız o şefaatçilerinizi neden şimdi yanınızda göremiyorsunuz? Artık aranızdaki bütün bağlar kopmuştur ve bütün dost sandıklarınız sizi <strong>yapayalnız</strong> bırakmıştır.” (En’âm 6:94).</p>
<p>Ahirette ne büyükler ne de fakihler bana aslâ yardım etmeyecektir: “<strong>Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir</strong>; yükü ağır gelen kimse onu taşımak için yardım istese, yakını da olsa (bir başkası) onun yükünün bir kısmını dahi taşıyamaz. Şu bir gerçek ki sen, Rablerine karşı derin bir ürperti duyanları ve kulluğun hakkını verenleri uyarabilirsin; hem kim arınırsa sırf kendisi için arınmış olur. Zira bütün yollar Allah’a çıkar.” (Fâtır 35:18).</p>
<p>Benim için en iyisi, cahillik ve taklitçilik yaparak <strong>kimsenin peşine takılmamam</strong>dır: “Ve bilmediğin bir şeyin peşinden gitme! Çünkü kulak, göz ve gönül; bütün bunlar (hesap günü) ondan dolayı sorguya çekilecektir.” (İsra, 17:36).</p>
<p>Büyüklerle ilişkili olmak bir <strong>fikrî doğum</strong>u gerektirir. Yani büyüklerin fikrî rahminden çıkmamız icap eder. Çünkü çocuğun annesinin rahminde gerekenden uzun süre kalması hem anne hem de cenin için tehlike arz eder.</p>
<p>Çinliler eskiden kadınların küçük ayaklara sahip olmasını tercih ederlermiş. Bu sebeple genç kızları &#8211;<strong>ayakları küçük kalsın diye</strong>&#8211; küçük ve dar ayakkabılar giymeye alıştırıyorlarmış.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Şayet kavramlarımızla ve fikirlerimizle tam uyum içinde kalmaları maksadıyla gençlerin akıllarını dar kalıplara doldurursak aynen eski Çinlilerin yaptığı gibi (yanlış) yapmış oluruz.</p>
<p>Bilgilerimin noksanlığını ve delillerimin zayıflığını yeniden itiraf ediyor ve bundan dolayı özür beyanımı yineliyorum.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Ama gençleri <strong>bilgiyi aramaya</strong> ve bunun için onları <strong>farklı kaynaklara başvurmaya </strong>davet ediyorum. Ve onlara diyorum ki: Fikirleri aslâ taklit yoluyla ve önünü arkasını iyice düşünmeden kabul etmeyiniz. Ancak aynı şekilde, benimsediğiniz fikirlerle -önünü arkasını iyice düşünmeden, taklitçilik yaparak- aslâ başkalarını tekfir etmeyiniz.</p>
<p>Mütercim: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Müellif bu ifadesiyle çok sevdiği Mâlik Bin Nebî’nin “üç âlem” tasnifine atıf yapmaktadır. Cevdet Said’in birçok kitap, makale ve konuşmasında dile getirmiş olduğu bu hususu Mâlik Bin Nebî özetle şu şekilde izah eder: Bin Nebî’ye göre tarihî olaylar ve hareketler <strong>üç önemli âlemin etkileşiminden</strong> doğar: Şahıslar âlemi <em>(‘âlemu’l-eşhâs</em>), fikirler âlemi <em>(‘âlemu’l-efkâr</em>) ve varlıklar âlemi (<em>‘âlemu’l-eşyâ’</em>). Eşya (varlıklar) âlemi (hayatta) daha belirgin bir yer işgal ediyor gibi görünmesine rağmen, Bin Nebî açısından <strong>fikirler âlemi</strong> son derece önemlidir. Ona göre bir toplumun zenginliği sahip olduğu “eşya” ile değil fikirleriyle ölçülür (Mâlik Bin Nebî; <em>Mîlâdu Muctema’, </em>Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır, Beyrut 2016, 128 s., s.34). (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <strong>Hüccet</strong>: İnsanların doğru yolu bulmaları için Allah’ın ortaya koyduğu delil. <strong>Beyyine</strong>: Dâvâcının iddiasını ispat eden belge, zabıt ve senet gibi sağlam delil. <strong>Delil</strong>: Yol gösteren, kılavuz, rehber. (Kubbealtı Lugatı’ndan aktaran: Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Çinli kadınlarda ‘ayak bağlama’ ya da ‘lotus ayak’ geleneğinin günümüzde de yer yer devam ettiği görülmektedir. “Küçük ayak” sevdasının doğurduğu vahim sonuçları görmek için internetten bir iki haber okumak ya da kısa bir video izlemek yeterli olacaktır. (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mülteci olarak İstanbul’a geldiği Aralık 2012’den bu yana Cevdet Said’in 80 kadar konferans ve sohbetini, bir o kadar makalesini Arapçadan Türkçeye tercüme ettim. Gerek yazılarını gerekse konuşmalarını Türkçeye aktarırken kendime hep şu soruyu sordum: “Cevdet Said Türkçe konuşan ve yazan bir mütefekkir olsaydı bu fikrini ya da cümlesini nasıl ifade ederdi?” Bu soruya cevap teşkil edecek nitelikte ‘anlam odaklı’ bir tercüme yapmaya, ‘manaya sadakat’ yanında ibarenin güzel olmasına da özen gösterdim. Ama buna rağmen üstadın derin fikirlerini Türkçeye aktarırken bazı anlam kayıpları olabileceğini de hatırda tutmakta yarar görüyorum. Nitekim hiçbir ibarenin mutlak tercümesi yapılamayacağı gibi hiçbir tercüme de aslî ibarenin yerini tutamaz. Zira farklı olan sadece kaynak ve hedef diller değil bilakis bu dillerin bir parçası olduğu kültürlerdir. Nev’i şahsına münhasır, her biri kendi çok boyutlu ortamında uzun zamanlarda oluşan kültürlerin ise birebir mutabakatının sağlanamayacağı bedîhîdir. (Fethi Güngör).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EN BÜYÜK İMAM KİMDİR?</title>
		<link>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/en-buyuk-imam-kimdir/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/en-buyuk-imam-kimdir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Dec 2018 09:36:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ABDİ KESKİNSOY]]></category>
		<category><![CDATA[AZÎZE EL-HİBRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DÂRU’L-KÜTÜBİ’L-MISRİYYE]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ED-DÎNU WE’L-QÂNÛN]]></category>
		<category><![CDATA[EN BÜYÜK İMAM]]></category>
		<category><![CDATA[HAYFA]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[KÖPÜK KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[KÖPÜK YASASI]]></category>
		<category><![CDATA[Lâ ikrâhe fîd dîn]]></category>
		<category><![CDATA[LOW AND RELIGION]]></category>
		<category><![CDATA[MISIR MİLLÎ KÜTÜPHANESİ]]></category>
		<category><![CDATA[RICHMONT ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[SANDALYE MUAMELESİ]]></category>
		<category><![CDATA[TEHİYYAT]]></category>
		<category><![CDATA[TEŞEHHÜD]]></category>
		<category><![CDATA[VETO HAKKI!!]]></category>
		<category><![CDATA[Zorlama dinde yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=793</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 9 ve 16 Aralık 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. -I- Kitaplarımda, makalelerimde, derslerimde ve (konferansa) gittiğim her yerde, fikrî ürünlerimi muhataplarıma sunuyorum. Yirmi yıl önce Amerika’ya yaptığım bir ziyarette, bir üniversite din ile hukuk (arasındaki ilişki) hakkında bir yazı kaleme almamı istemişti.[1] Bütün sadeliğiyle şu hususu yazmıştım: [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 9 ve 16 Aralık 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. </em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p>Kitaplarımda, makalelerimde, derslerimde ve (konferansa) gittiğim her yerde, fikrî ürünlerimi muhataplarıma sunuyorum. Yirmi yıl önce Amerika’ya yaptığım bir ziyarette, bir üniversite din ile hukuk (arasındaki ilişki) hakkında bir yazı kaleme almamı istemişti.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bütün sadeliğiyle şu hususu yazmıştım: <strong>Hukuk iki insanın karşılaşmasıyla doğar</strong>… Eğer insan (sahipsiz ve içinde) kimsenin bulunmadığı bir mağaraya girmişse, mağaranın istediği yerinde oturma hakkına sahiptir. Ancak başka birinin bulunduğu bir mağaraya girmişse, gidip bu kişinin yerine oturma hakkına sahip olamaz. Aksi takdirde gidip o kişinin üzerine oturarak ona <strong>sandalye muamelesi</strong> yapmış olur!</p>
<p>Günümüzde dünyaya hükmeden müstekbir kodamanlar insanları sandalye gibi kullanmaktadırlar! Birleşmiş Milletler’in ‘veto hakkı’ uygulaması, tüm dünyayı bir sandalyeye dönüştürmüştür. Bu, demokrasiyle asla bağdaşmayacak bir <strong>azgınlık</strong>tır. ‘Veto hakkı’ insan haklarına, dinlere ve nebilere (getirdikleri mesajlara) aykırıdır. Bütün bu hususlar apaçık gerçekler olmakla birlikte hiç kimse bunları konuşmamaktadır.</p>
<p>Benim bu konulardan bahsetmemi sağlayan ise çeşitli aşamalardan geçmiş ve <strong>sorgulamalar</strong> yapmış olmamdır. Bu sorgulamalarım daha küçük bir çocukken okuldan eve döndüğümde anneme ‘bugün din dersini anlamadım’ diyerek başlamıştı. Derste namazın kılınışı anlatılırken teşehhüd (oturunca okunan et-tehiyyâtü) duasının iki ayrı nüshası bulunduğu söylenmişti. Neden iki ayrı nüshası olduğuna bir türlü anlam veremiyordum! Öğretmenlerden korktuğumuz için bunu onlara <strong>sormaya cesaret edemiyorduk</strong>. Bu yüzden anneme sormuştum. Annem (sorumun cevabına) kitaptan dikkatlice bakmıştı… Sonra bana da (parmağıyla) göstererek; “Duanın doğru nüshası budur. Çünkü İmam-ı A’zam’ın (‘En Büyük İmam’ın) itimat ettiği nüsha budur.” demişti.</p>
<p>Bu konu (ona göre) burada bitmişti. Ama aklımda yeni bir soru belirmişti. Bu kez o soruyu anneme bile sormaya cesaret edememiştim: “En büyük imam”ı <strong>nasıl</strong> bilecektik? <strong>Doğru dini</strong> yanlış dinden nasıl ayırt edecektik?!</p>
<p>Birkaç yıl sonra, eğitim almak için Ezher’e gitme imkânı bulmuştum. İlmi çok seven annemin de bunda rolü vardı. Köy işlerinde yardımıma ihtiyaç duymasına rağmen babamı beni göndermesi için ikna etmişti. Üstelik toplumumuzda ilim tahsili pek de takdir görmüyordu. Hatta bilimden korkuyorlardı. Çünkü yaygın fikir; eğitim görenlerin <strong>dini terk edip laikleştiği</strong> yönündeydi.</p>
<p>Babamın terkisinde tren istasyonuna doğru at sürerken bir ara dedi ki: “Seni Mısır’a din ilmini öğrenmen için yolluyorum. Sana tavsiyem asla vahhabi olmamandır!” Bunun üzerine bu yolculuğun <strong>değişmemin</strong> ve farklı biri olmamın yolunu açacağını düşünmüştüm.</p>
<p>Önce Şam’a sonra Hayfa’ya gittim (İsrail henüz kurulmamıştı). Oradan da trene binerek Mısır’a doğru yol aldık. (Kahire’ye) varıp bir camiye girerken kapıya yapıştırılan ve üzerinde şu uyarının yazıldığı pankartı görünce şok olmuştum: “Yankesicilerden sakının!”… Allah’ın evlerinden birinin kapısında böyle bir uyarı yazılmasına gerçekten çok şaşırmıştım.</p>
<p>Mısır’a gittiğimde henüz <strong>on beş yaşındaydım</strong>. “Buhari” kelimesini ilk kez orada duymuştum. Bu kelimenin bir tür silah adı olduğunu sanmıştım… Daha sonra hadis, fıkıh, tefsir ve siyer kitaplarını tanıdım… Ezher Üniversitesi’nde (orta ve lise dâhil) on sene okudum. Kültürel, siyasi ve İslami hareketlere orada muttali oldum… <strong>Farklı mezhep ve akımları orada tanıdım</strong>.</p>
<p>En büyük imamın kim olduğuna ilişkin sorgulamamın etkenleri nelerdi, onu bilmiyorum. Ancak <strong>bu</strong> <strong>ilk ve erken sorgulamam</strong>, halen dünyayı meşgul eden <strong>temel felsefi sorgulama</strong> olmaya devam etmektedir. Bu soru sonraları daha da gelişti: Sadece Sünni ya da Şii mezheplerin alt kollarından hangisinin en doğru olduğu değil farklı dinlerden hangisinin, (bir dine) inananlardan ya da inanmayanlardan hangilerinin <strong>en doğru</strong> olduğu, dahası, hakikati nasıl bilebileceğimiz sorusuna evirildi…</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p>Önceki bölümde küçücük bir çocukken anneme ‘<em>et-tehiyyâtü</em>’ duasının iki ayrı nüshasını sorduğumdan, onun da birisini göstererek en doğru nüshanın bu olduğundan, zira bunun “İmam-ı A’zam: En Büyük İmam” nüshası olduğunu söylediğinden söz etmiştim.</p>
<p>Bu cevabı işittiğimde ilk aklıma gelen, (sınıfımızdaki bir) diğer çocuk olmuştu. O da evine gidip annesine soracak ve o da kendisine “Büyük İmam”ın başka bir imam olduğunu söyleyecekti! İşte o vakit “en büyük imam”ın kim olduğunu <strong>nasıl bulabileceğimi</strong> kendi kendime sorgulamıştım.</p>
<p>İşte bu yüzden, eğitim almak için Ezher’e gitmem gündeme geldiğinde, kendi kendime şöyle demiştim: Madem ki din ilimlerinin kaynağına gidiyorum, bu, gerçeği keşfetmem ve sorularımın cevaplarını öğrenmem için bu iyi bir fırsat…</p>
<p>Mısır’daki eğitimim esnasında, zamanımın büyük kısmını “<em>Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye</em>: Mısır Millî Kütüphanesi”nde geçiriyordum. Kataloglardan İslamiyet hakkındaki kitapları araştırıyordum. Hem lehte hem de aleyhte yazılanları inceliyor, bunlara yazılan reddiyeleri de okuyordum… Kitabevinin kapısından her çıkışımda; “Aah, bu mekânda ihtiyacım olan ne kadar da çok fikir ve bilgi varmış!?” diyordum.</p>
<p>Her insanın zaman zaman baş ağrıtan ve kafa karıştıran soruların hücumuna uğradığını biliyorum: <strong>Gerçeği</strong> nasıl bilirim? Eğitimsiz sade bir insan bu sorularla karşılaştığında şöyle der: Şayet falan ülkede doğmuş olsaydım filanca dine mensup olurdum…!!</p>
<p>Hem yerel hem de küresel büyüklerimizi araştırmaya, en büyük imamın kim olduğunu sorgulamaya başladığımdan bu yana tam üç çeyrek asır geçmiş… Çocukça başlayıp felsefi boyutta devam eden sorgularım, bilgi edinme konusunda beni iki kaynağa götürdü: <strong>Kur’an-ı Kerim</strong> ve <strong>dünya tarihi</strong>.</p>
<p>İncil’de anlatıldığına göre İsa aleyhisselam takipçilerini, -hakikatte yırtıcı kurtlar olduğu halde- kuzu postuna bürünen yalancı peygamberlere karşı uyardığında öğrencilerinden biri şöyle sorar: Ey öğretmen! Kurtlarla kuzuları nasıl ayırt ederiz? Onlara tek cümlelik kısa bir cevap verir: “Onları meyvelerinden tanıyabilirsiniz. Hiç dikenden üzüm, devedikeninden de incir toplanabilir mi?”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">*</a></p>
<p>Akıbetleri, neticeleri ve geri dönüşleri (verimliliği) araştırmak… <strong>Tarihsel yöntem</strong> ve <strong>bilimsel üslup</strong> işte budur. Bu, ince ve hassas bir dengedir ve ne kadar zor olursa olsun, başvuru kaynağıdır. Kur’an, <strong>sonuçlar dengesini</strong> değişim yasasının hemen ardından dile getirir. Bu yasa ise olayları doğru okumak ve önce kendini değiştirmekle işlemeye başlar. Bunun ardından su ve ateş ile bunlara karışan çerçöpün durumu sözkonusu edilir:</p>
<p>“… Köpük (yanlış) kaybolur gider, insanlara yararı olan (doğru) da yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle örnek verir.” (Ra’d 13:17).</p>
<p>‘Köpük yasası’ “<em>Lâ ikrâhe fi’d-dîn</em>: zorlama dinde (aslâ) yoktur.” (Bakara 2:256) ayetiyle ilişkilidir. Kâfirlikten korkmayın, siz asıl düşünce ve bilgi darlığından korkun! Dünyayı ve tarihi öğrenin. İnsanoğlunun neler geliştirdiğini, ne gibi bâtıl inançlar ve ne gibi değerler ürettiğini öğrenin… Bu, kaosa adım atmak değildir. Çünkü tüm bunlar <strong>köpük yasası</strong> kapsamındadır ve yasa hiç kimseye acımaz. Hatalı ve bâtıl fikirleri yok eder. Kimin büyük imam olduğunu kimin de olmadığını ortaya çıkarır.</p>
<p>“Zorlama dinde (aslâ) yoktur.” fikri ahiretteki hesapla da ilişkilidir. Zira o gün kimse başkasının yükünü (sorumluluğunu) yüklenmez (En’âm 6:164). Çünkü o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, hanımından ve çocuklarından kaçar (Abese 80:34-36)… Büyük imamına sığınmak istese de nafile… Çünkü o ‘büyük imam’ı da ondan kaçacaktır:</p>
<p>“Arkasından gidilen kişiler o gün, <strong>kendilerine uyanları terk ederler</strong>. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.” (Bakara 2:166).</p>
<p>Belki bu konuyu daha sonra bir başka makalede yine ele alırım, Allah izin verirse.</p>
<p>Çeviri: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cevdet Said’in atıf yaptığı bu çalışması; Amerika’da Virginia eyaletinde tanıştığı Richmont Üniversitesi öğretim üyesi hukuk felsefesi hocası Prof. Dr. Azîze el-Hibrî’nin, özel sayı editörlüğünü üstlendiği “Low and Religion” dergisinde “İslâm’da dinî ve hukuki meseleler” hakkında bir makale yazmasını talep etmesi üzerine 10 Ocak 1997’de Montreal’de tamamlayıp dergiye teslim ettiği uzun makalesidir. Arap dilinde kaleme alınan ve daha sonra “<strong><em>ed-Dînu we’l-Qânûn</em></strong>” adıyla müstakil kitap halinde basılan (Dâru’l-Fikr, Şam 1998), “<strong>Low and Religion</strong>” başlığıyla İngilizceye çevrilerek adı geçen dergide yayımlanan bu çalışma “<strong>Din ve Hukuk</strong>” adıyla Abdi Keskinsoy tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır (Pınar Yayınları, İstanbul 2003, 176 s.).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">*</a> Matta İncili’nde (7:15-23) anlatılan “Ağaç ve Meyve” başlıklı pasajın tamamını okumak için bakınız: https://incil.info/kitap/mat/7, 12.12.2018.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/en-buyuk-imam-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
