<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Çerkes Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/cerkes/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/cerkes/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 11 Jul 2021 21:02:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KUDÜS’ÜN MEMLÜKLER DÖNEMİNDEKİ  HUZURLU GÜNLERİNİ HATIRLAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-memlukler-donemindeki-huzurlu-gunlerini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-memlukler-donemindeki-huzurlu-gunlerini-hatirlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Dec 2017 09:37:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi]]></category>
		<category><![CDATA[Bahrî Memlükleri]]></category>
		<category><![CDATA[Barsbay]]></category>
		<category><![CDATA[Berkuk]]></category>
		<category><![CDATA[Burcî Memlükleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Tomar]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[EmeviHz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Eşrefiyye Medresesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımi]]></category>
		<category><![CDATA[Fulya Eruz]]></category>
		<category><![CDATA[hacıların ihtiyaçları]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hoşkadem]]></category>
		<category><![CDATA[I. Baybars]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Memlükler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Yiğit]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkaslar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalavun]]></category>
		<category><![CDATA[Kubbetü’s-sahre]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs: Memlükler Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük Sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Memlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Memlükler: Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Memlükler: Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed b. Kalavun]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[pamuk]]></category>
		<category><![CDATA[Raşid Halife]]></category>
		<category><![CDATA[Sebîlü Kayıtbay]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin-i Eyyubi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Sûku’l-Kattânîn]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Kızıltoprak]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[TDVİA]]></category>
		<category><![CDATA[Üç semavî din]]></category>
		<category><![CDATA[üleyman Kızıltoprak]]></category>
		<category><![CDATA[vakıflar]]></category>
		<category><![CDATA[zeytin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=586</guid>

					<description><![CDATA[Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- konunun doğrudan muhatabı lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen yazarların ve aktivistlerin dikkat ve takdirlerine sunuyorum. Geçen hafta milat öncesinden başlayarak Raşid [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- konunun doğrudan muhatabı lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen yazarların ve aktivistlerin dikkat ve takdirlerine sunuyorum. Geçen hafta milat öncesinden başlayarak Raşid Halife Hz. Ömer’in fethinden sonra Emevi, Abbasi, Fatımi ve Selçuklu dönemlerinde ve en son haçlı saldırıları döneminde ortaya koymuş olduğu tarihî tecrübeye dikkat çektiğimiz Kudüs’ün bu hafta Memlük Sultanları dönemindeki tecrübesini günümüz için oluşturabileceğimiz çözüm önerilerine ışık tutması bakımından iktibas ediyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yoğun İmar Faaliyetleriyle Kudüs’e İslam’ın Mührünü Yeniden Vurmak </strong></p>
<p>“Kudüs, Memlük Devleti’nin ilk kuruluş yılları sırasında (1250-1260) Suriye’deki Eyyûbîler ile Memlükler arasında birkaç defa el değiştirdi. Abbâsî Halifesi Müsta‘sım-Billâh’ın aracılığıyla Suriye’deki Eyyûbîler ve Memlükler arasında yapılan barış antlaşması ile (Safer 651 / Nisan <strong>1253</strong>) Kudüs <strong>Memlükler’e bırakıldı</strong>.</p>
<p>XIV. yüzyılın sonlarından itibaren Kahire tarafından tayin edilmeye başlanan Kudüs nâibleri arasında <strong>büyük emîrler</strong>in de (<em>emîr-i mie mukaddemü’l-elf</em>) bulunduğu dikkati çekmektedir. Şehirde vali veya nâiblerden başka müslümanların mukaddes kabul ettiği yerlerden sorumlu <em>nâzırü’l-haremeyni’ş-şerîfeyn</em> de görev yapıyordu.</p>
<p>Memlükler’in Kudüs politikası genel siyasetlerine paraleldi. <u>Moğollar ve Haçlılar karşısında aldıkları başarılı sonuçlar</u>la askerî yeterliliklerini kanıtlayan Memlükler’in yabancı oldukları bu topraklarda yer edinmeleri ve siyasî meşruiyet kazanmaları ulemâ ve halk nezdinde destek bulmalarını gerektiriyordu. Bu sebeple Memlükler, müslümanlar tarafından üçüncü mukaddes şehir kabul edilen Kudüs’e büyük önem vermişler ve şehri yeniden imar etmişlerdir. Haçlı işgalinin ardından Kudüs’ün yeniden bir <u>İslâm şehri haline gelmesi</u> Memlükler tarafından yapılan bu <strong>yoğun imar faaliyeti</strong>yle gerçekleşmiştir. Günümüzde Kudüs’te bulunan <strong>150</strong> civarındaki önemli tarihî eserin <strong>sekseni Memlükler devrine ait</strong>tir. Bu dönemde Kudüs’te inşa faaliyetlerinin artmasında Memlük sultanlarının kendilerini topluma kabul ettirme çabalarının yanı sıra dinî gayeler, Memlük emîrlerinin öldükten sonra müsâdere edilmesini önlemek amacıyla çocuklarını ve akrabalarını mütevelli yaparak mallarını vakfetmeleri gibi pek çok sebepten söz etmek mümkündür.</p>
<p>Kudüs’ü birkaç defa ziyaret eden Bahrî Memlük sultanlarından I. <strong>Baybars</strong>, Kubbetü’s-sahre’nin yıkılan kısımlarını tamir ettirmiştir. Surların dışında şehre gelen tâcirleri karşılamak ve fakirleri barındırmak maksadıyla bir de <strong>han</strong> yaptıran I. Baybars bazı köylerin gelirini şehirdeki kutsal mekânların bakımına ayırmıştır. Yine Kudüs’ü ziyaret eden sultanlardan <strong>Kalavun</strong> 681’de (1282), şehre gelen fakirler için Ribâtu Kalavun’u (Ribâtü’l-Mansûrî) yaptırmıştır. Sultan <strong>Lâçin</strong> de Mihrâb-ı Dâvûd’u ihya etmiştir. Kudüs’ün Bahrî Memlükler devrinde esas gelişmesi <strong>Muhammed b. Kalavun</strong> döneminde (1293-1294, 1299-1309, 1309-1341) olmuştur. Mescid-i Aksâ ve Kubbetü’s-sahre’yi tamir ettiren sultan Kubbetü’s-sahre etrafındaki kemerleri de yaptırmış, Mescid-i Aksâ’nın arka tarafını mermerle kaplatmış, Harem-i şerif’teki bazı mâbedlerin kubbelerini yaldızlatmıştır. Kaynaklar, bu faaliyetlerin <strong>büyük bir itina ile</strong> yapıldığını ve yıllar sonra bile yeniliğini koruduğunu kaydetmektedir. Kırk yıldan fazla hüküm süren Muhammed b. Kalavun döneminde <u>pek çok medrese, çarşı, han, hamam ve ribât yapılmış, Kudüs Kalesi yenilenmiş ve şehre su getirilmiştir</u>. Kalenin batı köşesindeki <u>cami</u> 1310 yılında inşa edilmiştir.</p>
<p>Sultanların Kudüs’e olan ilgisi Burcî Memlükleri zamanında da devam etmiştir. <strong>Berkuk</strong> ziyaret maksadıyla Kudüs’e gelmiş ve bir süre burada kalmıştır. 1386’da Dârü’l-vekâle (Kaysâriyye) adıyla bilinen <u>Hânü’z-Zâhir’i yeniden yaptırmış</u>, Kudüs’ün su yolunu (Kanâtü’l-arûb) tekrar inşa ettirmiştir. <strong>Barsbay</strong>, Eyyûbî sultanlarından el-Melikü’l-Muazzam Îsâ’nın 1216’da yaptırmış olduğu sebili (sebîlü Şa‘lân) tamir ettirmiştir (832/1429). el-Melikü’z-Zâhir <strong>Çakmak</strong>, Kubbetü’s-sahre’nin yıldırım düşmesi sonucu yanan kubbesini onartmış, Mısır sahillerine yapılan hıristiyan saldırıları sebebiyle Kudüs’teki hıristiyanların yapılarını yıktırmıştır. 857’de (1453) tahta çıkan el-Melikü’l-Eşref <strong>İnal</strong>, Mescid-i Aksâ’yı tamir ettirmiş ve Kayıtbay döneminde onarıldığından daha sonra <strong>Sebîlü Kayıtbay</strong> olarak bilinen sebili yaptırmıştır. Bu sebile su temin eden Kanâtü’s-sebil’i <strong>Hoşkadem</strong> 1462’de yeniletmiştir. Ayrıca Kayıtbay tarafından yıktırılarak yeniden yaptırıldığı için el-Medresetü’l-Eşrefiyye olarak da bilinen el-Medresetü’s-Sultâniyye Hoşkadem devrinde bina edilmiştir. Sultan Kayıtbay, <strong>Eşrefiyye Medresesi</strong>’ni 887’de (1482) yeniden yaptırdığı gibi uzun yıllar ihmal edilen Kanâtü’s-sebîl’i ve Sebîlü Kayıtbay’ı tamir ettirmiştir.</p>
<p>Sultanların yanı sıra emîrler ve yakınları, zengin tüccarlar, ulemâ ve şehre başka bölgelerden göç etmiş kimseler de şehrin imar faaliyetlerine büyük katkıda bulunmuşlardır. Bu dönemde Kudüs’te <u>elli civarında medrese ve yirmi civarında zâviye, hangâh ve ribât </u>mevcuttu.” (s.333).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç Semavi Dinin Müntesiplerini Barış ve Huzur İçinde Bir Arada Tutabilmek</strong></p>
<p>“Memlükler devrinde şehrin nüfusu hakkında kesin bilgi yoktur. Araştırmacılara göre <strong>şehrin nüfusu 10.000 </strong>civarındadır. Harem-i şerif’te bulunan Memlük dönemine ait belgeleri ve şehrin gelişmesini delil gösteren Hudâ Lutfî’ye göre ise XIV. yüzyılda nüfus 20.000 civarında olmalıdır (al-Quds, s.225). Ancak XV. yüzyılda baş gösteren iktisadî sıkıntılar, isyanlar ve kıtlık sonucunda şehrin nüfusu büyük ölçüde azalmıştır. Kudüs’ün nüfusu Araplar, Berberîler, Hintliler, Türk ve Kafkas asıllı Memlükler, Türkmen ve Kürtler ile Moğol istilâsı sırasında Anadolu ve İran’dan gelen kimselerden müteşekkildi.</p>
<p><u>Üç semavî din tarafından da mukaddes kabul edilmesi sebebiyle şehir oldukça kozmopolit bir yapıya sahipti</u>. Şehir nüfusunun büyük çoğunluğu müslümandı, daha sonra hıristiyanlar ve yahudiler geliyordu. Kudüs’teki hıristiyan ve yahudiler, kendi mahallelerinde İslâm hukukunun onlara tanıdığı zimmî statüsü içerisinde rahatça yaşıyorlardı. Avrupa’dan gelen hıristiyan hacılar Kudüs’te hac görevlerini ifa edebiliyorlardı. Bazı dönemlerde hıristiyan hacıların sorunlarını çözmek üzere Kudüs’te <u>Avrupalı konsoloslar</u>ın olduğu bilinmektedir. Sultan Kayıtbay devrinde Kudüs’te yahudilerle müslümanlar arasında bir çatışma olmuşsa da Kudüs kadıları ve sultan <u>yahudileri haklı bularak haklarını teslim etmişlerdir</u>.</p>
<p>Memlükler devrinde Kudüs’ün en önemli gelir kalemini şehre gelen <strong>hacıların ihtiyaçları</strong>nın karşılanması ve rehberlik hizmetlerinden elde edilen gelirler oluşturuyordu. Şehir halkının ve hacıların ihtiyaçlarına yönelik olan ticaret küçük çaplıydı. Medrese, zâviye ve ribât gibi hayır kurumlarının bakım ve onarım giderleriyle buralarda çalışanların maaşları, şehir çevresindeki tarım arazilerinin gelirleriyle beslenen <strong>vakıflar</strong> tarafından ödeniyordu.</p>
<p>Su sıkıntısı dolayısıyla suya fazla ihtiyaç göstermeyen <strong>zeytin ve pamuk</strong> Kudüs’ün ana tarım ürünleriydi. Sebze ve meyve üretimi de ihtiyacı karşılıyordu. Şehirde sabun ve dokuma endüstrisinin bulunduğu ve gümüş ihraç edildiği bilinmektedir. Ayrıca hacılara yönelik hediyelik eşya üretiliyordu. Diğer Ortaçağ şehirlerinde olduğu gibi Kudüs’te de ürünler Sûku’l-Kattânîn gibi çarşılarda ve hanlarda satılmaktaydı. Hacıların beraberlerinde getirdikleri malları sattıkları bir çarşı da vardı. Kudüs’e <u>İran, Mağrib, Yemen ve Avrupa’dan</u> kumaş, deri ve halı ithal ediliyordu. 1. yüzyılda Memlük Devleti’nin ekonomik yapısının bozulması Kudüs’ü de etkiledi. <u>XVI. yüzyıl başlarında</u> Memlükler’in artık bölgede asayişi sağlayamadıkları görülmektedir. Bu dönemde Kudüs’e yapılan <strong>bedevî saldırıları</strong> hacıların şehre gelmesini engellemiş ve şehrin ekonomisine büyük darbe vurmuştur. Nihayet 1516’da Mercidâbık Savaşı ile Suriye’yi ele geçiren ve ertesi yıl Kahire’deki Memlük yönetimine son veren Osmanlılar Kudüs’e de hâkim olmuşlardır.</p>
<p>Memlükler devrinde Kudüs’ün <strong>istikrarlı ve siyasî çekişmelerden uzak ortamı</strong> yönetimin <u>medreseler ve vakıflar</u> yoluyla <u>ulemâya verdiği büyük destek</u>le birleşince burada doğup büyüyenler yanında pek çok ünlü âlim eğitim görmek, müderrislik yapmak veya yerleşmek amacıyla Kudüs’e gelmiştir. Bu dönemde yetişen Kudüslü âlimler arasında müfessir Burhâneddin <strong>İbn Cemâa</strong>, Kemâleddin ve Burhâneddin İbn Ebû Şerîf, tarihçi İbn Ebû Uzeybe, muhaddis <strong>İbn Hilâl el-Makdisî</strong>, fakih İbnü’d-Deyrî, Şemseddin ve Takıyyüddin Abdullah el-<strong>Kalkaşendî</strong>, matematikçi İbnü’l-Hâim, kıraat âlimi İbnü’l-Kabâkıbî, mutasavvıf İbnü’n-Nakîb el-Makdisî ve tarihçi Ebü’l-Yümn el-Uleymî sayılabilir. <strong>Uleymî’nin el-Ünsü’l-celîl bi-târîhi’l-Kuds ve’l-Halîl adlı eseri</strong>nin özellikle ikinci kısmı Memlükler devrinde şehrin tarihi, iktisadî ve içtimaî yapısı ile kültürel hayat açısından en önemli kaynak durumundadır. Yine bu devirde Kudüs’ün faziletlerine dair birçok eser kaleme alınmıştır.” (s.334).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Tarihinde Parlak Bir Halka Olan Memlükler Dönemini Takdir Edebilmek </strong></p>
<p>Emeviler döneminde şimdiki Ortadoğu bölgesine gelerek muhafız birliklerinde görev yapan, kendilerine has içtimaî ve hukukî statülere sahip Memlükler profesyonel asker olarak geldikleri bölgede zamanla siyasî iktidarları ele geçirerek üç asra yakın bir süre İslam âleminin sancaktarlığını başarıyla üstlenmişlerdir. Çoğunluğu Çerkes olmak üzere Kafkaslar’dan ve çoğunluğu Kıpçak olmak üzere Orta Asya steplerinden gelen bu seçkin askerî sınıf zamanla siyaset kurumunda da yeteneklerini ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Selâhaddîn-i Eyyûbî’den itibaren Mısır ve Suriye’de sayıları artan Memlükler hemen tüm emîrlerin birliklerinin çekirdeğini oluşturmaktaydı. 1250 yılında Mısır’da iktidarı ele geçirerek kurdukları Memlükler Devleti 1517’de Yavuz Sultan Selim tarafından yıkılana kadar varlığını sürdürmüş, 1811 yılında Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın önde gelen Memlük beylerini ortadan kaldırmasına kadar nüfuzlarını korumuşlardır.</p>
<p>Mısır, Suriye ve Hicaz’da hüküm süren, Yemen’e kadar emniyet ve huzuru tesis eden Memlükler Devleti 1250-1382 yılları arasında Türk asıllı Bahrî Memlükleri (Bahriyye, Birinci Memlükler), 1382-1517 yılları arasında ise Çerkes asıllı Burcî Memlükleri (Burciyye, İkinci Memlükler) tarafından yönetilmiştir. Gerek Moğol istilasının gerekse Haçlı saldırılarının tamamıyla püskürtülmesinde büyük yararlılıklar göstermiş olan Memlükler Devleti, Ezher başta olmak üzere yüzlerce medresenin kurulmasına, ilmin, kültür-sanatın, iktisadın, askeriyenin ve adaletin kurumsallaşmasına, İslam beldelerinin imar edilerek geliştirilmesine önemli katkılar yapmıştır.</p>
<p>Kudüs’teki tarihî mirasımızı dönem ayrımı yapmadan ve tüm dönemlere sahip çıkarak yeniden ele almanın ve Memlükler dönemi Kudüs tecrübesinden günümüzde uygulanabilecek kalıcı bir barış modeli elde edilebileceğine dikkat çektikten sonra gelecek hafta Osmanlı Dönemi tecrübesini aktaracağız…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ul>
<li>Cengiz Tomar; “<strong>Kudüs: Memlükler Dönemi</strong>”, TDVİA, c.26, s. 332-334, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Süleyman Kızıltoprak; “<strong>Memlükler</strong>” maddesi, TDVİA, c.29, s.90-97, Ankara-İstanbul, 2004.</li>
<li>İsmail Yiğit; “<strong>Memlükler: Tarih</strong>”, TDVİA, c.29, s.90-97, Ankara-İstanbul, 2004.</li>
<li>Fulya Eruz; “<strong>Memlükler: Sanat</strong>”, TDVİA, c.29, s.97-100, Ankara-İstanbul, 2004.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-memlukler-donemindeki-huzurlu-gunlerini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SREBRENİTSA SOYKIRIMINI  UNUTMAMAK VE UNUTTURMAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/srebrenitsa-soykirimini-unutmamak-unutturmamak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/srebrenitsa-soykirimini-unutmamak-unutturmamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Jul 2017 09:36:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11 Temmuz 1995]]></category>
		<category><![CDATA[5 Devletin İşlediği Soykırım ve Katliamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet İmamoviç]]></category>
		<category><![CDATA[Akrepler]]></category>
		<category><![CDATA[Alija Düşünce Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[Azeri]]></category>
		<category><![CDATA[Batı’nın Soykırımcı Tabiatı]]></category>
		<category><![CDATA[Belgrad]]></category>
		<category><![CDATA[Belvedere]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler Bayrağı Altında-Srebrenitsa Katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[BM Barış Gücü]]></category>
		<category><![CDATA[BM Güvenlik Konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna-Sırp ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[Boşnakça]]></category>
		<category><![CDATA[Çeçen]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Bosnalılar]]></category>
		<category><![CDATA[EUFOR]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız general]]></category>
		<category><![CDATA[Geçmişten Bugüne Batının İnsanlık Suçları]]></category>
		<category><![CDATA[genocide]]></category>
		<category><![CDATA[Gorajde]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Nuhanoviç]]></category>
		<category><![CDATA[Hollandalı askerler]]></category>
		<category><![CDATA[holokost]]></category>
		<category><![CDATA[İngilizce]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Soykırımlarla Yüzleşebilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[jenosit]]></category>
		<category><![CDATA[Karaçay]]></category>
		<category><![CDATA[Karaciç]]></category>
		<category><![CDATA[kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Lahey]]></category>
		<category><![CDATA[Lemkin]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:32]]></category>
		<category><![CDATA[Mazlumder]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Boşnaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Radovan Karadziç]]></category>
		<category><![CDATA[Ratko Mladiç]]></category>
		<category><![CDATA[Saraybosna]]></category>
		<category><![CDATA[Sarayevo]]></category>
		<category><![CDATA[Scheveningen]]></category>
		<category><![CDATA[Sırp Kasap]]></category>
		<category><![CDATA[soykırım]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırım Endüstrisi]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırım Suçu]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırımlar Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Srebrenica Genocide]]></category>
		<category><![CDATA[Srebrenitsa Soykırımı]]></category>
		<category><![CDATA[Srebrenitsa Soykırımı Konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[Tataristan]]></category>
		<category><![CDATA[tecavüz]]></category>
		<category><![CDATA[Thom Karremans]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[UHİM]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Ceza Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Müslüman Film Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Soykırımları Araştırma Kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[Under The UN Flag]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Ceza Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Yüzyılda Soykırım ve Etnik Temizlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=534</guid>

					<description><![CDATA[“Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Buna karşılık kim de birinin hayatını kurtarırsa, sanki bütün insanlığın hayatını kurtarmış gibi olur.” (Mâide 5:32). “Katlu’l-âmm” tamlaması Arapçada ‘genelin öldürülmesi’, topluca öldürme, kırım ve kıyım manasına gelmektedir. Türkçede Farsça tamlama formunda ‘katliam’ şeklinde ve ‘soykırım’ kelimesinin müteradifi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki <strong>bütün insanlığı öldürmüş</strong> gibi olur. Buna karşılık kim de birinin hayatını kurtarırsa, sanki bütün insanlığın hayatını kurtarmış gibi olur.” (Mâide 5:32).</p>
<p>“<em>Katlu’l-âmm</em>” tamlaması Arapçada ‘genelin öldürülmesi’, topluca öldürme, kırım ve kıyım manasına gelmektedir. Türkçede Farsça tamlama formunda ‘<strong>katliam</strong>’ şeklinde ve ‘soykırım’ kelimesinin müteradifi olarak kullanılmaktadır. Bir insan topluluğunu herhangi bir sebeple bütünüyle öldürme, bir soyu tamamıyla kırma manasına gelen <strong>soykırım</strong> kelimesi yerine Türkçeye Fransızcadan geçmiş olan ‘<strong>jenosit</strong>’ ile İngilizceden geçmiş olan ‘<strong>holokost</strong>’ kelimeleri de kullanılabilmektedir. Şemseddin Sami Kamus-ı Türki’de katliam kelimesini “zapt olunan bir memleketin umum ahalisini kılıçtan geçirme” şeklinde tarif eder.</p>
<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1948 yılında onayladığı, 1951 yılında yürürlüğe giren “Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”de soykırım “İnsanların dinî ve etnik farklılıklarından dolayı sistemli olarak yok edilmesi” olarak tanımlanmaktadır. Yunanca’da aile, ırk, kabile anlamlarına gelen ‘genos’ kelimesi ile Latince’de katletmek anlamına gelen ‘cide’ kelimelerini birleştirerek “<strong>genocide</strong>” terimini oluşturan <strong>Lemkin</strong> 1944 yılında yayınlanan “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Yönetimi” adlı eserinde soykırımı; “<u>bir ulusun üyelerini öldürerek yok etmekten öte tasarlanmış bir plana dayandırılarak çeşitli eylemlerle hedef seçilen ulusun temelinin esastan yok edilmesi</u>” olarak tanımlar (<strong>1</strong>).</p>
<p>Çerkes, Çeçen, Karaçay, Azeri, Uygur, Arap, Kürt, Türk vd. Müslüman topluluklara uygulanan katliamlardan hiçbirini resmen tanımayan Batı’nın Srebrenitsa katliamını resmen tanımak zorunda kalması ‘yetmez ama evet’ diyebileceğimiz bir gelişme olmakla birlikte Bosna’da Sırplara ihale edilen çok boyutlu katliamların tetikçileri ve azmettiricileriyle birlikte tüm sorumlularının hesap vermesi gerektiği, bu kabarık suç dosyasının bir caniye verilen sembolik cezayla geçiştirilemeyeceği asla dikkatten kaçırılmamalıdır!</p>
<p><strong>İnsanlık yürüyüşümüzde ‘kan dökücülük’ aşamasını geride bırakabilmek</strong></p>
<p>Hâbil’in değil Kâbil’in yolunu izleyerek Firavun, Nemrut, Stalin, Hitler, Pol Pot, Bush, Eset, Saddam gibi tarihe adını katliamlarla yazdırmış uzun ‘zulüm liderleri listesi’ne 11 Temmuz 1995’te yeni isimler eklenmişti: “Sırp Kasap” General <strong>Ratko Mladiç</strong>, azmettiricisi “Bosna Kasabı” Sırp lider <strong>Radovan Karadziç</strong> ve gözcüleri Hollandalı BM Barışgücü askerleri komutanı <strong>Thom Karremans</strong>! Elbette, onun da amiri olan Fransız komutan ve diğer iltisakları…</p>
<p>İnsanlık tarihini lekeleyen soykırım suçlarına ilişkin yüz kızartıcı örnekleri daha önce bu sayfadan özetle paylaştığımız için (<strong>2</strong>) o bahsi hiç açmadan doğrudan Srebrenitsa katliamını ana hatlarıyla hatırla(t)mayı vecibe addediyorum.</p>
<p><u>Srebrenitsa Soykırımı</u>; 1991-1995 Yugoslavya İç Savaşı’nda Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun Srebrenitsa’ya karşı giriştiği “Krivaya ‘95 Harekâtı” esnasında Temmuz 1995’te yaşanan ve tespit edilebilen <strong>8.372</strong> Boşnak erkeğinin hunharca katledilmesiyle sonuçlanan vahşetin adıdır.</p>
<p>Büyük insanlık ailemiz artık bu vahşete dur diyebilmeli ve meleklerin yerkürenin emanetini üstlendiğinde hayretlerini ifade etmekten kendilerini alamadıkları insanın “kan döken” tarafını terbiye ederek medeni bir hayatı birlikte inşa edebilmeli, barış ve huzur içinde birlikte yaşamayı başarabilmelidir.</p>
<p><strong>Soykırımın BM ve Batı devletleri gözetiminde gerçekleştirildiğini unutmamak</strong></p>
<p>1992-95 yılları arasında sistematik olarak yürütülen büyük çaplı bir etnik temizliğe maruz bırakılan Bosna’nın doğu yakasında, tüm dünyanın gözleri</p>
<p>önünde, Sırp kuvvetleri Boşnaklara karşı her türlü savaş suçunu işledi. BM Güçleri’nce ‘güvenli bölge’, ‘korunaklı bölge’ oluşturulduğu gerekçesiyle silahları toplanan Boşnaklar, Hollandalı BM askerlerinin gözetiminde <strong>beş gün</strong> boyunca kesintisiz bir katliama tâbi tutuldu. Biz yaşarken vuku bulan bu soykırım ne kadar acıdır ki, <strong>8.372 </strong>genç insanın canına kıyılmakla sınırlı kalmadı, yüzlerce kadın ve kız çocuğuna <strong>tecavüz</strong> edildi, bir gün içerisinde <strong>20.000</strong>’in üzerinde insan apar topar doğup büyüdüğü evlerinden ve özyurtlarından sökülerek Srebrenitsa’dan zorbalıkla <strong>sürüldü</strong>!</p>
<p>Sırp saldırılarından kaçarak BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen ve Hollandalı barış gücü askerleri tarafından korunan Srebrenitsa’ya sığınan 25.000 Boşnak, kentin birkaç kilometre ilerisindeki Potoçari’de bulunan bir akü fabrikasına yerleştirildi. Silahsız binlerce sivil Boşnak, Hollandalı askerler tarafından 11 Temmuz 1995’te “Sırp Kasap” lakabıyla anılan General Ratko Mladiç komutasındaki Sırp askerlerine teslim edildi! Sırp askerler <u>12 yaş üstü tüm erkekleri</u> bir tarafa, kadınları da diğer tarafa ayırdılar. Kadın ve çocuklara tecavüz ettiler, yetişkin erkekleri ise kamyon ve otobüslere doldurularak toplu kıyıma götürdüler!</p>
<p>Srebrenitsa’daki kıyımdan Tuzla’ya kaçmaya çalışan 12.000’i aşkın Boşnak, dağlık güzergâh üzerinde pusu kuran Sırp keskin nişancıları tarafından âdeta tek tek avlandı! Dağlardaki bu zorlu kaçış yolundan ancak 3.000 kişi sağ olarak Tuzla’ya ulaşabildi. Srebrenitsa’dan Tuzla’ya uzanan yolda 10 gün içerisinde toplamda 10.000’den fazla insan katledildi. Srebrenitsa’da yaşanan bu katliam Avrupa’da hukuk mekanizmasınca belgelenen ilk ‘soykırım’ olarak tarihe geçti (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Bosna’da yok edilmek istenenin insanlık ve Müslümanlık olduğunu görmek</strong><strong> </strong></p>
<p>Dünyada Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından yaşanan gelişmeler 6 federe cumhuriyetten oluşan Yugoslavya’nın da dağılmasına neden oldu. Yugoslavya’yı meydana getiren cumhuriyetlerden biri olan <u>Bosna, Şubat 1992’de</u> yapılan bir referandumun ardından <u>bağımsızlığını ilan etti</u>. Ancak Bosna’nın bağımsızlık kararını tanımayan Sırplar, Saraybosna’yı kuşatma altına alarak <u>üç buçuk yıl süren Bosna Savaşı’nı başlattılar</u>.</p>
<p>Bosna’da üç buçuk yıl devam eden savaşta tespit edilebildiği kadarıyla <strong>312</strong> <strong>bin kişi</strong>nin canına kıyıldı, <strong>2 milyon kişi</strong> evini barkını <strong>terk</strong> etmek zorunda kaldı. <strong>27.734</strong> kişi resmî kayıtlara <strong>kayıp</strong> olarak geçti. “Toplu Mezarları Araştırma Enstitüsü”nün çalışmalar neticesinde 20 bin kayıp insanın cesedine ulaşıldı, bunlardan yaklaşık <u>18 bin cesedin kimliği belirlendi</u>. Toplu mezarlarda bulunan cesetlerin çoğu parçalandığı ve yakıldığı için kimlik tespit çalışmaları tamamlanabilmiş değildir.</p>
<p>“Bosna-Hersek Kayıpları Arama Enstitüsü” verilerine göre, 1995 yılından bu yana ülke genelinde <strong>500</strong>’den fazla <strong>toplu</strong>, 5.000’in üzerinde müstakil <strong>mezar</strong> bulundu! Her yıl kimlikleri yeni tespit edilebilen kurbanların naaşları <strong>11 Temmuz</strong> günü düzenlenen cenaze töreniyle Srebrenitsa’da toprağa veriliyor (<strong>3</strong>).</p>
<p>“Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan en büyük insanlık trajedisi olarak nitelendirilen Srebrenitsa soykırımının bu yılki anma törenlerinde <u>kimliği belirlenen</u> <strong>71 kurban</strong> toprağa verilecek. Soykırımın acısı, aradan 22 yıl geçmesine rağmen kalanların yüreğinde hiç dinmedi. Bazı kurban yakınları hala <u>eşlerini, oğullarını, babalarını ve kardeşlerini toprağa vermek için beklemeye devam ederken</u>, yaklaşık <strong><u>1100</u></strong><u> kurbanın cesedine ulaşılamaması</u> yakınlarının umutlarını her geçen gün tüketiyor. Avrupa’nın orta yerinde gerçekleşen soykırımın boyutları ve vahşeti yaşayanların ve tanık olanların kanını dondururken, kurban yakınlarının ortak söylemi ise “<u>elimde fotoğrafından başka hiçbir şey kalmadı</u>” oluyor.” (<strong>4</strong>).</p>
<p>“Srebrenitsa Katliamı Bosna’da <strong>soy ve inanç karşıtı</strong> yapılmış <strong>en vahşi katliamlardan biri</strong>dir. Katliama Sırp ordusunun yanı sıra, Bosna-Sırp ordusunun “Akrepler” olarak bilinen özel birlikleri de katılmıştır. Ne Birleşmiş Milletler’in Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etmesi ne de kentte bulunan 600 Hollanda Barış Gücü askeri katliama mâni olamamıştır (esasında destek olmuştur! FG.). Srebrenitsa olayı, II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da yapılan en büyük insan katliamı ve etnik soykırım olarak Dünya tarihine kazınmıştır!</p>
<p>Yugoslavya’nın düşmesinin ardından, 1992 yılında Sırplar Yugoslav halklarına katliam uygulamaya başlamışlardır. Olaya müdahil olmak isteyen <u>Birleşmiş Milletler 6 bölgeyi güvenli ilan etmiştir</u> ve bu bölgelerden biri de Srebrenitsa’dır. Savaştan önce 24.000 nüfusu olan bu kent mülteciler ve dışardan kente sığınan insanlarla birlikte 60.000 nüfusa ulaşmıştır. Nüfusun artmasıyla bu kent artık hastalıklarla, açlıkla mücadele etmeye çalışan bir toplama kampına dönüşmüştür. <u>Kenttekilerin kendilerini korumak için edindikleri silahlar da BM (Birleşmiş Milletler) güçleri tarafından güvenlik gerekçesiyle toplanmıştır</u>. Sırp Devlet Başkanı Radovan Karadziç’in emriyle, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp askerlerinin kente olan tacizleri sıklaşınca kamptaki insanlar <u>silahlarının geri verilmesi</u> için başvuruda bulunmuş; fakat kampın Hollandalı komutanı <strong>Thom Karremans bu isteği geri çevirmiştir</strong>. BM güçleri ise sadece kent üzerinde iki tane F16 uçurarak tepki vermişlerdir(!). Hollandalı askerler Bosna’daki BM Barış Gücü Komutanı <strong>Fransız</strong> generalden aldıkları emirle <strong>bir gece yarısı kenti boşaltmış</strong> ve bulundukları kampı içindeki 25.000 mülteci ile birlikte Sırplara teslim etmişlerdir. Hollandalı komutan tarafından Sırplara satılan (bu olay video kasetle kanıtlanmıştır) kent bir hafta süren katliamla Sırplara yenik düşmüştür…</p>
<p>Bosna-Hersek’teki iç savaş nedeniyle uluslararası mahkeme tarafından hakkında arama kararı çıkartılan Karaciç, uzun süre saklandı. 13 yıl sonra, 2008 yılında Belgrad’da bir otobüste yakalandı ve Lahey’de eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Hollanda’ya gönderildi. Savaş suçu ve insanlığa karşı suçun yanı sıra soykırımla da suçlanan Karadziç’in davası 8 yıl sürdü. Karaciç bu sürede, “dünyanın en insancıl hapishanesi” olarak bilinen Lahey yakınlarındaki Scheveningen gözaltı merkezinde kaldı. 11 suçtan yargılanan Karaciç, 10 suçlamada suçlu bulundu, birinden aklandı. Mahkeme Radovan Karaciç’i, Bosna savaşı sırasında <strong>‘insanlığa karşı suç işlemek</strong>’ten de suçlu buldu ve toplamda 40 yıl hapis cezasına çarptırdı…” (<strong>4</strong>). İnsan hakları ve demokrasinin hamiliğine soyunan Avrupa’nın göbeğinde ve ‘bilgi çağı’ 21. yüzyılın son demlerinde küresel şer düzeninin elbirliğiyle gerçekleştirdiği çok yönlü soykırım için yine aynı mekanizma tarafından öngörülen ceza işte bu! Teslim şartlarını konu alan görüşmelerin ve verilen garantilerin nasıl pervasızca çiğnendiğinin işlendiği 11 dakikalık kısa belgeseli izlemek yeterli! (<strong>5</strong>).</p>
<p>“Kenti Sırp askerlere teslim eden Hollanda askerlerinin çoğu daha sonra ülkelerine döndüklerinde psikolojik tedavi görmek zorunda kalmıştır. Hollanda hükümeti hiçbir sorumluluk kabul etmezken, <strong>kenti bırakarak Sırpların katliamına göz yuman</strong> 600 hafif silahlı Hollanda askerinin büyük bir bölümü pişmanlıklarını her fırsatta dile getirmişlerdir. Srebrenitsa kentinde yaşadıkları anları kitaplaştıran askerlerden biri olaydan dolayı yaşadığı pişmanlığı şu sözlerle ifade etmiştir: “Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum!” İşte bu sözler, kentte uygulanan etnik kıyımın en büyük belgesidir.</p>
<p>Srebrenitsa kentinde kurulan BM kampında tercümanlık yapan ve Hollanda askerlerinin kendi canlarını kurtarmak için(!) Boşnakları tek sıra halinde Sırplara teslim ettiğini aktaran Hasan Nuhanoviç, kamp etrafında boğazlanan insanların çığlıklarını ve yalvarmalarını unutamadığını söylemiştir. Ne acıdır ki kampa sığınan ve Sırp askerlerine teslim edilen insanların arasında Nuhanoviç’in 18 yaşındaki erkek kardeşi Muhammed, annesi ve babası da vardır. Yaşadığı o günleri gözyaşları içinde anlatan Hasan Nuhanoviç katliamcılardan birçoğunu teşhis etmesine rağmen cezalandırılmadıklarını, hatta annesinin katili olan kişinin <u>devlet dairesinde memur olarak görev yapmaya devam ettiğini </u>belirtmiştir. Halen Saraybosna’da yaşamaya devam eden Hasan Nuhanoviç, yaşadığı bu üzücü ve kan donduran anıları 2007 yılında yazdığı “<strong>Birleşmiş Milletler Bayrağı Altında-Srebrenitsa Katliamı</strong>” adlı kitabında paylaşmıştır.” (<strong>6</strong>).</p>
<p>“Kamptan çıkarılacak insanlara <u>hiçbir şey yapmayacağını</u> söyleyen Sırplar, 11 Temmuz 1995 ile 17 Temmuz 1995 tarihleri arasında, kadınları ve çocukları ayırt ederek yaklaşık 8 binden fazla genç ve yetişkin erkeği katletti. En büyük katliam 11-12 Temmuz 1995’te yaşandı. Potoçari kampından zorla dışarı çıkarılıp Sırplara teslim edilen Srebrenitsalı erkekler ya kampın yakınlarında öldürülüyor ya da en yakın yerleşim yerlerine götürülüp orada katlediliyorlardı. Bütün bu olup bitenleri gören ve başlarına gelecekleri anlayan mülteciler korkuyla çığlıklar atıyor ve Hollandalı askerlere yalvarıyordu. Hollandalı askerler, mültecilere kampı terk etmenin dışında hiçbir alternatif bırakmadı. Kamp etrafında vahşi hayvanlar gibi boğazlanan insanların feryatları gece boyunca devam etti. Dünya bu vahşi olayı sadece seyretti.” (<strong>7</strong>).</p>
<p>Şu anda iki hayat yaşadığını, bunlardan birinin ayakta kalabilmek için para kazanma zorunluluğu olduğunu belirten Nuhanoviç, şöyle devam etti:</p>
<p>“Diğer hayatım ise gördüklerim, yaşadıklarım ve unutamadıklarım. Kampa sığınan mültecilerin Çetniklere teslim edilirken bana olan bakışlarını, çığlıklarını unutamıyorum. Annemi, babamı, kardeşimi ölüme yolcu ettiğim anı unutamıyorum. Katillerin serbest gezmesini ise kabul edemiyorum.”</p>
<p>Hollandalı çeşitli sivil toplum örgütlerinin kendisiyle o sırada bölgede görev yapan Hollandalı askerleri görüştürmek istediğini de ifade eden Hasan Nuhanoviç, “<u>Askerler, şimdi kalkmış olayı inkâr etmeye çalışıyor. Yalan söylüyorlar. Onlar o masum insanları Çetniklere kendi elleriyle teslim ettiler. Bu insanlarla nasıl görüşebilirim</u>!”</p>
<p>“Bosna’daki savaşta en fazla Srebrenitsa’nın da aralarında doğu kentlerinde, köylerinde toplu katliam ve tecavüzlerin yaşandığını ifade eden Hasan Nuhanoviç, ancak bu bölgedeki sıkıntıların aradan geçen uzun yıllara rağmen devam ettiğini kaydetti:</p>
<p>“Savaşta katliamların ve tecavüzlerin yanı sıra Boşnaklara ait evler ve köyler yakıldı. Buradaki insanlar dünyanın dört bir yanına göç etti. Savaş bitti, ancak bu insanların köylerine, evlerine dönmesi için güvenli ortam oluşturulmadı. Çünkü savaş suçluları hala buralarda yaşıyor. Bu insanlar serbest gezerken, katliamları yaşayan insanların evlerine dönmesi beklenemez.</p>
<p>1996 yılında BM ve EUFOR komutasında 60 bin asker Bosna-Hersek’e geldi. Ancak bu askerler hep Boşnak bölgelerine yerleştirildi. Srebrenitsa gibi bölgelere askerler yerleştirilmedi. Aslında önemli bölgeler buralardı, çünkü buralarda daha önce Boşnak nüfus fazlaydı. Fakat onlar topraklarından sürülmüşlerdi. Güvenli ortam oluşturulmadığı için insanlar evlerine dönemedi. Şu anda Sırp Cumhuriyeti bünyesinde Boşnak nüfusun azınlığa düşmesinin temel sebebi budur. İşte savaşın ve soykırımın sonucu!</p>
<p>Bosna’da sadece ateş kesildi, insanlar öldürülmüyor, ancak ülke karışık bir yapıya büründü. Doğu Bosnalılar doğdukları topraklara gidemiyor. Saraybosna’da veya ülkenin başka bölgelerinde yaşamak zorunda kalıyor. Doğu Bosna’ya Boşnak nüfusun dönmemesinin temel sebebi savaş suçlularının hala o bölgede yaşıyor olmasıdır.</p>
<p>Savaş suçlusu olarak Saraybosna’daki mahkeme yaklaşık 15 bin kişiyi tespit etti. Ancak bu insanlar arasında yakalanan ve ceza alan sayısı 200’ü bile bulmuyor. Ben babamın köyüne gidemiyorum, gittiğimde savaş suçlularıyla karşılaşıyorum. Buna ise dayanamıyorum. Bu bölgelere gidenler sadece yaşlı çiftler, onlar da çaresizliklerinden dönüyor.” (<strong>7</strong>).</p>
<p>Halen Saraybosna’da yaşayan Hasan Nuhanoviç, o dönemde yaşadığı olayları ve elindeki belgeleri bir araya getirerek Boşnakça ve İngilizce yayımladığı kitabının Türkçeye de çevrilmesi elzemdir.</p>
<p><strong>Yaşananları yok saymamak ve Batı’nın gerçek yüzünü dünyaya göstermek</strong></p>
<p>İnsanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birini teşkil eden Srebrenitsa katliamını; tarih, coğrafya, hukuk, siyaset, sosyoloji ve psikoloji başta olmak üzere çeşitli sosyal bilimler yanında sanatın türlü dallarında da anıtlaştırmak gerekir. Bu anlamda 2002 Avrupa Film Festivalinde en iyi kısa film ödülünü kazanan Ahmet İmamoviç’in adını, Srebrenitsa katliamından kurtulanlar için oluşturulan Gorajde kenti yakınlarındaki “Belvedere” (Güzel Bakış) mülteci kampından alan filmi iyi bir örnek olarak hatırlanabilir. Bu film, 12 Eylül 2011 tarihinde Tataristan’da gerçekleştirilen 7. Kazan Uluslararası Müslüman Film Festivalinde “en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleri”ne layık görülmüştü (<strong>8</strong>).</p>
<p>Arap müziğinin önde gelen çağdaş temsilcilerinden Tunuslu Lutfi Boşnak’ın şiir, beste ve icrası kendisine ait olan “<strong>Sarayevo</strong>” parçası, katliamın musiki dilinde anlatımına başarılı bir örnek olarak zikredilmesi gereken bir eserdir (<strong>9</strong>).</p>
<p>Srebrenitsa soykırımı esnasında şeytanın kölesi olmuş zalimin fütursuzca gerçekleştirdiği katliamı değerlendiren dehşet verici sözleri ile mazlumlar tarafından yükselen bir masum soruyu hatırlatarak bu haftaki yazımızı sonlandıralım:</p>
<p>VRS (Bosna Sırp Cumhuriyeti Ordusu) birlikleri Srebrenitsa’ya girerken ‘Sırp Kasap’ Mladiç (Batı medeniyetinden(!) aldığı desteğe güvenerek) kameralara şunları söyleyebilmişti:</p>
<p>“Bugün 11 Temmuz 1995. Sırplar için kutsal bir günün yıl dönümünü kutlamadan önce Sırp Srebrenitsa’dayız. Bu kenti <u>Sırp milletine armağan</u> ediyoruz. Osmanlı’ya karşı gerçekleştirdiğimiz ayaklanmanın anısına, Türklerden (Müslüman Boşnaklardan) <u>öç alma vakti</u> gelmiştir.” (<strong>10</strong>).</p>
<p><span style="font-style: inherit;font-weight: inherit">22 yıl önce insanlığın ve Müslümanlığın el birliğiyle ve hunharca katledildiği Srebrenitsa semalarında bir minik mazlumun sesi hâlen yankılanmaya devam ediyor: </span></p>
<p><span style="font-style: inherit;font-weight: inherit">&#8211; “Çocukları küçük kurşunla öldürürler, değil mi anne?”</span></p>
<p><strong>“Uluslararası Soykırımları Araştırma Kurumu”nu oluşturabilmek</strong></p>
<p>En son örneğini hâlen Suriye’de yaşamakta olduğumuz soykırımlar tartışmasız insanlık suçu ve ayıbı olup bütün bir insanlık ailesi olarak bu lekeleri elbirliğiyle temizlememiz ve artık bu vahşiliğe bir son vermemiz gerekiyor. Küresel kurum ve kuruluşların desteğiyle oluşturulacak özerk bir “Uluslararası Soykırımları Araştırma Kurumu” olabildiğince objektif kriterlerle insanlık tarihindeki katliamları inceleyerek mazlum ve mağdurların hak ve itibarlarının iadesi, zalim ve kâtillerin telin ve mahkûm edilmesi için insanlığa yaraşır bir çalışma ortaya koymalıdır. UHİM (Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi), Mazlumder, Aliya Derneği gibi gönüllü kuruluşların öncülüğünde uluslararası bir “Srebrenitsa Soykırımı Konferansı” tertip ederek bu katliamın etraflıca ele alınması, mağdurların, yakınlarının ve Boşnak toplumunun haklarını her platformda savunmalarına medar olacak kapsamlı bir “Srebrenitsa Soykırımı Raporu” hazırlanmasına hizmet edecektir.</p>
<p>Bütün bir insanlığın, Bosna genelinde ve Srebrenitsa özelinde yaşanan çok yönlü katliamlarla küresel sömürü düzeni tarafından asıl yok edilmek istenenin doğrudan “insanlık” ve “Müslümanlık” olduğunu anlaması gerekiyor. Bu bağlamda Uluslararası Alija Düşünce Derneği başta olmak üzere, Srebrenitsa Soykırımını unutmamak ve unutturmamak için çeşitli anma etkinlikleri düzenleyen tüm kişi, kurum ve kuruluşlara saygı ve sevgilerimi sunarım.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>Duran, Batuhan. (2007). <strong>Soykırım Suçunun Uluslararası Hukukta ve Yeni Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenişi</strong>. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Marmara Üniversitesi SBE, Hukuk Anabilim Dalı, İstanbul.</li>
<li>Güngör, Fethi. (2015). <strong>İnsanlığın Soykırımlarla Yüzleşebilmesi</strong>. Diriliş Postası, http://fethigungor.net/dirilis-postasi/insanligin-soykirimlarla-yuzlesebilmesi/, 04.05.2015.</li>
<li><a href="https://www.ihh.org.tr/haber/20-yilinda-srebrenitsa-katliami-1779">https://www.ihh.org.tr/haber/20-yilinda-<strong>srebrenitsa-katliami</strong>-1779</a>, 11.07.2014.</li>
<li><a href="http://aa.com.tr/tr/pg/foto-galeri/srebrenitsa-nin-22-yildir-yureklerde-yasayan-kahramanlari/4">http://aa.com.tr/tr/pg/foto-galeri/srebrenitsa-nin-22-yildir-yureklerde-yasayan-kahramanlari/4</a>, 10.07.2017.</li>
<li><strong>Srebrenitsa Teslim Şartları Toplantısı</strong>, <a href="https://www.youtube.com/watch?v=lB3xjFnKIoQ">https://www.youtube.com/watch?v=lB3xjFnKIoQ</a>, 11.07.2013.</li>
<li><a href="http://www.sabah.com.tr/dunya/2016/07/11/srebrenitsa-katliami-nedir">http://www.sabah.com.tr/dunya/2016/07/11/<strong>srebrenitsa-katliami-nedir</strong></a>, 11.07.2016.</li>
<li><a href="http://www.radikal.com.tr/dunya/katliam-tanigi-korkunc-geceyi-anlatti-1006702/">http://www.radikal.com.tr/dunya/<strong>katliam-tanigi-korkunc-geceyi-anlatti</strong>-1006702/</a>, 07.07.2010.</li>
<li>http://qha.com.ua/tr/kultur-sanat/7-<strong>kazan-uluslararasi-musluman-film-festivali</strong>nde-en-iyi-film-039-my-spectacular-theatre-039-secildi/99655/, 12.09.2011.</li>
<li>Boşnak, Lutfi. <strong>Sarayevo</strong>. https://www.youtube.com/watch?v=x6QnhMkqUc4, 11.07.2017.</li>
<li>https://onedio.com/haber/<strong>insanlik-tarihinin-en-karanlik-sayfalarindan-biri</strong>-15-madde-ile-srebrenitsa-katliami-541741, 11.07.2016.</li>
</ol>
<p><strong>Konu Hakkında Tavsiye Edilebilecek Bazı Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>ALBAYRAK, Hakan. (2007). <strong>Haçlı Seferleri’nden Günümüze Batı’nın Soykırımcı Tabiatı</strong>. Ankara: Vadi Yayınları, 72 s.</li>
<li>BEŞİRİ, Arzu. (2013). “<strong>Soykırım ve Soykırıma İlişkin Uluslararası Mekanizmalar</strong>”. Türkiye Barolar Birliği Dergisi. Ankara: Sayı: 108, s.179-210.</li>
<li>ÇAKMAK, C., F.G. Çolak, G. Güneysu (Derleyenler). (2014). <strong> Yüzyılda Soykırım ve Etnik Temizlik</strong>. İstanbul Bilgi Üniversitesi, 342 s.</li>
<li>FINKELSTEIN, Norman G. (2001). <strong>Soykırım Endüstrisi</strong>. çev. E. Saka, G. Kaçmaz. İstanbul: Söylem Yayınları, 207 s.</li>
<li>TÜRKAN, Hüseyin (Ed.). (2014). <strong>Yirminci Yüzyılda BM Güvenlik Konseyi Daimî Temsilcisi 5 Devletin İşlediği Soykırım ve Katliamlar</strong>. 2. bs. İstanbul: Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi (UHİM), 260 s.</li>
<li>YÜREKEL, Sefa M. (2005). <strong>Soykırımlar Tarihi: Geçmişten Bugüne Batının İnsanlık Suçları</strong>. Near East Publishing, c.1, 208 s.</li>
<li>NUHANOVİÇ, Hasan. (2007). <strong>Under The UN Flag: The International Community and the Srebrenica Genocide </strong>(Birleşmiş Milletler Bayrağı Altında/Uluslararası Toplum ve Srebrenitsa Katliamı), Amazon UK, 566 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/srebrenitsa-soykirimini-unutmamak-unutturmamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EBU ZEHRA’NIN “İSLAM BİRLİĞİ” MODELİNİ DEĞERLENDİRMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[ubeydg]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2017 09:04:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasiler]]></category>
		<category><![CDATA[Acem]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Aynu Calût]]></category>
		<category><![CDATA[Baybars]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Reis]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hilâfetu’r-Râşide]]></category>
		<category><![CDATA[el-Merkezu’l-İslâmî es-Sekâfî]]></category>
		<category><![CDATA[Emeviler]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs’te Hadis ve İbn Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[es-Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallâh]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Gerlof Van Vloten]]></category>
		<category><![CDATA[İfrîkiye’de Hâricîliğin Yayılması]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Reis]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed S. Hatiboğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Pers]]></category>
		<category><![CDATA[Persler]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=461</guid>

					<description><![CDATA[Müslüman halkların maruz kaldığı sorunlara çözüm yolu ararken çıkışın yolunu bulmak için bizden önce imâl-i fikr etmiş muhterem zevatın yazdıklarını incelemek, onların meseleyi nasıl teşhis edip ne gibi çözüm modelleri ortaya koyduklarını anlamak icap etmektedir. Yakın ve uzak tarihimizde mütefekkir ve ulemanın ortaya koymuş olduğu birikimi incelerken mütalaa ettiğim eserlerin özünü, ana ve ara başlıklar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslüman halkların maruz kaldığı sorunlara çözüm yolu ararken çıkışın yolunu bulmak için bizden önce imâl-i fikr etmiş muhterem zevatın yazdıklarını incelemek, onların meseleyi nasıl teşhis edip ne gibi çözüm modelleri ortaya koyduklarını anlamak icap etmektedir. Yakın ve uzak tarihimizde mütefekkir ve ulemanın ortaya koymuş olduğu birikimi incelerken mütalaa ettiğim eserlerin özünü, ana ve ara başlıklar ve bazen zorunlu geçiş cümleleri ilave ederek orijinal fikri ve kurguyu muhafaza ederek okuyucuya aktarmaya gayret ediyorum. Koyduğum çerçeveyi olabildiğince ince ama sağlam tutarak yazı dizileri oluşturuyorum. Bu gayretimle eş zamanlı olarak birkaç kitabın materyalini de bir taraftan hazırlamış oluyorum. Dolayısıyla dizi yazılarda sadece bir yazı okunduğunda noksan kalan hususlar ya da başka bazı mahzurlar ortaya çıkabilmektedir. Ancak, takdir edersiniz ki tam sayfa da olsa bir gazete sayfasını daha fazla zorlamak mümkün değildir. Geçtiğimiz dört hafta boyunca allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları arasında Arapça ve Türkçe metinleri bir arada çıkan “İslam Birliği” kitabını ana hatlarıyla özetlemiştim.</p>
<p>Özetle iktibas formatında sizlere sunduğum yazılara çok kıymetli yorum ve değerlendirmelerle katkı yapan hocalarım, dostlarım, okuyucularım oldu. Bir kısmı şahsi sitemde yayımlanan yazıların altına yorum şeklinde düşülen bu katkıları yine özetle bu haftaki yazımda değerlendirmek istiyorum. Zira, bu pek kıymetli katkılar yazıların amaçladığı fikrî kıvamın daha sağlıklı teşekkül etmesi açısından önem arz etmektedir.</p>
<p>Elektronik posta, vatsap, yazı altında yorum ve telefon yoluyla ya da yüzyüze kanaatlerini paylaşan tüm dostlarıma can u gönülden şükranlarımı sunarak, son dört yazıya ilişkin bazı yorum ve katkıları sırasıyla ve özetle takdirlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği’nin Tarihçesini Ebu Zehra’dan Okumak</strong></p>
<p>İlk yazıyla ilgili olarak Prof.Dr. Muhammed Ebu Zehra’dan 11 madde halinde özetle iktibas ettiğim “İslam Birliği” düşüncesinin ondört asırlık tarihçesine yapılan yorum ve katkılardan bir tanesini özetle aktarmakla yetineceğim. Muhterem Yrd.Doç.Dr. Ali Vasfi Kurt hocamın uzun, detaylı, gerekçeli ve belgeli değerlendirmesinin -yer tahdidi nedeniyle- bazı okurların da itiraz sadedinde yorum yaptığı hususlara ilişkin bölümlerini sizlerle paylaşıyorum:</p>
<p>“- Merhum Muhammed Ebû Zehre’nin; “Müslümanlar, bir araya gelmekten sakınan, birbirine düşman devletçiklere bölündükten sonra Arapçanın yerini eski yerel diller almaya başladı. Dil konusunda yaşanan ayrılık, Müslümanlar arasındaki <u>parçalanma, bölünme, kalplerin uzaklaşması ve manevi birliğin yok olması</u>nın en belirgin işaretiydi.” ifadeleri tarihî gerçeklerle uyuşmayan bir yargıdır. Müslümanların, fethettikleri yerlerin yerel dilleri yerine Arapçayı koymaları, tamamen hicrî beşinci asırda gerçekleşmiş bir olgudur. Emevîler dönemi boyunca, valiler emirnamelerini Yunanca yazmak zorunda kaldılar, Doğu Roma ve Perslerden kalan bürokratlarla yönetimi yürüttüler ve o dönemde Araplardan başka Arapçayı konuşup anlayabilen hiçbir milletten söz edilemez. Kaldı ki, el-Hilâfetu’r-Râşide döneminin yarısından sonra başlayan ilk ihtilaflarda da Arapça konuşmayan Müslümanların hiçbir dahli yoktur. Ayrıca, Hâricîlerin tamamı, orijinal ve hiç şehir görmemiş bedevî Araplardır. Buna göre, eğer “Müslümanlar arasındaki parçalanma, bölünme, kalplerin uzaklaşması ve manevi birliğin yok olmasının en belirgin işareti dil konusunda yaşanan ayrılık” olsaydı Arab’ın en fasihi olan İmam Ali (r.) Hâricileri ikna ederdi.” (Dimitri Gutas, Yunanca Düşünce Arapça Kültür, Bağdat’ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Dönem Abbâsi Toplumu, çev. Lütfü Şimşek, Kitap Yayınevi, 5. Basım, İstanbul, 2011).</p>
<p>&#8211; Ebû Zehre’nin “Şia ve Sünniler arasındaki ihtilafın ve Müslümanların küçük devletçiklere ayrılmasının sancıları sürerken <strong>Mo</strong><strong>ğ</strong><strong>ollar</strong> İslâm topraklarının üstüne çullandı ve Bağdat’taki Abbasi hilafetini yok ettiler. Hilafetin yıkılmasından sonra Şam’ı işgal ederek bu diyarlar İslâm düşmanlarıyla dolup taşana dek İslâm topraklarında ilerlemeye devam ettiler.” yargısı da tarihi gerçeklerle çelişmektedir. Doğrusu, Emevîlerin fethettikleri yerlere bir ilave yapmayan Abbâsiler, miras olarak kondukları toprakları, hiçbir zaman tam bir birlik hâlinde yönetemediler. Genellikle Pers bürokratların elinde götürülen yönetim, çoğu Türk ve Çerkes olan Orta Asya ve Kafkas kökenli paralı askerlerin eliyle iç ve dış güvenliği sağladılar. Ayrıca Moğollar, Kafkas kökenli Baybars tarafından Aynu Calût’ta bozguna uğratılınca, Suriye ve Şam’a girme imkânını elde edemediler.</p>
<p>&#8211; Osmanlı Devleti, halkı Müslüman olan hangi Arap ya da Acem beyliklerinden cizye almış, Ebû Zehre bu kanaatini hangi delile dayanarak söylemektedir, gerçekten de öğrenmek isterim. Tam aksine, ganimetçi Arap Emevîlerinin gerek Orta Asya’da gerekse Kuzey Afrika’da, yeni Müslüman olmuş halkları, tam Müslüman olmadıkları gerekçesiyle, yeniden fethedip, mallarını ganimet, kızlarını cariye olarak gasp ettiklerine, tarihte fazlaca örnek vardır. (Gerlof Van Vloten (1866-1903), Recherches sur La Domination arabe, le Chiitisme et les Croyances messianiques sous le Khalifat des Omayades, Amsterdam, 1894. trc. Mehmed S. Hatiboğlu, Emevî Devrinde Arab Hâkimiyeti, Şîa ve Mesîh Akideleri Üzerine Araştırmalar, A.Ü.İ.F.Y. No: 172, Ankara, 1986. Ayrıca “Endülüs’te Hadis ve İbn Arabî” adlı doktora tezimdeki “Hâricî Ayaklanmaları” ve “İfrîkiye’de Hâricîliğin Yayılması” başlıklı bölümlere bakılabilir. A.V. Kurt).</p>
<p>&#8211; Ebû Zehre’nin “Tarih, Osmanlı Devleti gücünün doruklarında iken ve denizlerde özgürce dolanan bir donanmaya sahipken Endülüs İslâm Devleti’nin yıkılışına karşı sessiz kalmasını asla unutmadı.” yargısı da tarihî hakikatlerle uyuşmamaktadır. Şayet o sırada, yeni yeni kurulmakta olan Kemal Reis (ö. 916/1510) ve Burak Reis (ö. 904/1499) komutasındaki Osmanlı Donanması Akdeniz’de olmasaydı, şu anda Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’ta Arap ve Berberi Müslümanlar kalmazdı. Ayrıca, Endülüs’te yenilgiye uğratılan Müslümanlarla sürülen Yahudilerin bir kısmı, bu deniz desteği olmasaydı İslâm dünyasının tercih ettikleri yerlerine yerleşme imkânına asla sahip olamazlardı. (TDV İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddeleri).</p>
<p>Son olarak, Ebû Zehre’den “İslam Birliği” fikrinin tarihçesine ilişkin madde madde iktibas edilen çok kıymetli özetler, ilk baskısı 2013’te, Lübnan’da, el-Merkezu’l-İslâmî es-Sekâfî tarafından yapılmış olan, es-Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallâh’ın, “<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye Hutuvât Nahve’t-Tatbîk</em> (İslam Birliği: Uygulamaya Dönük Adımlar)” adlı eseriyle karşılaştırılarak müzakere edilirse daha birleştirici bir sonuç alınması mümkün olacaktır.” (Yrd.Doç.Dr. Ali Vasfi Kurt).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği’ni Muttaki Ulema Önderliğinde Tesis Etmek</strong></p>
<p>“İslam, insanlık için indirilmiş en mükemmel bir hayat nizamı olduğu ve onu kabul eden İslam Milletinin de dünyaya nizam verecek yegâne hâkim güç olması gerektiği hâlde günümüzde Müslümanların sefalet içinde yaşamaları, Müslümanların İslam’ı anlamada ve yaşamada bir noksanlıkları olduğunu göstermektedir. İnancının temel umdesi <strong>tevhit</strong> olan bir İslam toplumunun <u>tefrika bataklığında çağdaş müşriklerin zulmü altında inlemesi</u> akıl ve mantıkla bağdaşacak bir durum değildir. Onlarca yıl önce Müslümanların birliğini sağlamak için bir teklifte bulunan Muhammed Ebu Zehra&#8217;ya katılıyorum. Konu güncellenerek <u>bütün İslam ülkelerinden bir <strong>ulema heyeti</strong> oluşturup ilmî bir çalışma yapılması bu ümmet üzerine bir vazifedir</u>. Dünyada aydınlık bir gelecek için bu ümmetin birliğine ihtiyaç vardır. Bu gibi çalışmalar inşaAllah bu konunun fitilini ateşlemiş olur.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikolojik, Düşünsel ve Kültürel Boyutlarda Birliği Sağlayabilmek</strong></p>
<p>“İslam bütün dinlerin üstünde mükemmel bir din, bütün ideolojilere en akılcı cevap veren bir düşünce sistemi, bilim ne kadar şüpheden arındırılmışsa onunla o kadar arkadaş, sanatla evreni birleştiren, en ilkel toplumları eğiterek dünyada yeni bir medeniyet ortaya koyan bir nizamdır. Üstelik bu nizamın yayıldığı coğrafyaya baktığımız zaman yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengindir. Bu <u>yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yerli yerinde kullanıldığı zaman dünyada hiçbir Müslüman aç kalmaz ve ülkelerin en müreffeh toplumu olurlar</u>. Bu imkânlara rağmen açlık ve sefalet bu ümmetin başındadır!</p>
<p>Bu ümmetin nüfus yapısına baktığımız zaman Batı toplumuna göre daha genç, daha dinamik ve daha zekidir. Bu ümmetin gençliği değerlerine bağlı olarak eğitilmiş olsa, değil ümmetin selameti, üç asırdır Batı medeniyeti tarafından talan edilmiş gezegenimiz kurtulur. Ne yazık ki bu ümmetin gençliği İslam’ı karalamak için Batılı ağa babaları tarafından terörün kucağına itilmiştir. Bu ümmet İslam’dan uzak yaşamaktadır.</p>
<p>Bunca imkâna rağmen bu ümmet neden sefalet içinde düşmanları tarafından ezilmektedir? Bu soruya cevap olarak Muhammed Ebu Zehra’nın 60 yıl önce tespit ettiği sorunlar hâlâ yerinde duruyor. <strong>Sorun Müslümanın İslam’ı şartsız anlayarak teslim olmamasından kaynaklanmaktadır</strong>. Tağuti güçler Müslümanları ezerken biz hâlâ ırk, mezhep, meşrep ayrılıkları içinde birbirimiz yemekteyiz. Asabiyet iliklerimize o kadar işlemiş ki iyi kötü ümmetin birliğini sağlayan Osmanlı’yı böldük ve onun topraklarında kırk üç devletçik olduk, yetmedi hâlâ ırkçılıkla parçalanmaya çalışıyoruz. İslam’ı da kendi asabiyetimize göre yorumluyoruz. Bir de her biri ayrı telden çalan meşreplerimiz var. Başlarında <u>olağanüstü özelliklere sahip(!) sözde kanaat önderleri dini kendi makam ve mansıpları doğrultusunda yorumlayarak bu ümmeti darmadağın etmişlerdir</u>.</p>
<p>Artık yeter; bu menfur sorunları ortadan kaldırarak bu ümmeti İslam’la buluşturmak gerekir. Bu kutlu eylemi gerçekleştirmek için Müslüman âlimlere, siyasetçilere, sanatçılara çok iş düşmektedir. Her İslam ülkesinde <u>Müslüman âlimler geniş yelpazeli bir heyet oluşturarak İslami anlayışta birlik ve farklılıklarda hoşgörüyü hâkim kılmalıdırlar</u>. Ümmetin birliğini sarsan istismarcı şarlatanlara meydan vermemelidirler. Ümitsiz olmaktan Allah’a sığınırım, inşaAllah bir gün bunların hepsi gerçekleşecektir.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Millet-i İslam Camiası”nı Kurabilmek</strong></p>
<p>“Müslümanlar şahsi çıkarlarını ve meşrebini imanının ve Allah&#8217;ın emirlerinin önüne geçirmez ise Müslümanca bir tavır ortaya koymuş ve ittihat için en büyük adımı atmış olurlar. Fertte başlayan bu bilinç toplumu kuşattığında Allah’ın izniyle yazınızda çeşitli isimlerle isimlendirdiğiniz o İslam Birliği kurulur.” (N. Yavuz).</p>
<p>“İnanç esaslarının birinci şartı <strong>tevhit</strong> olan bu ümmetin birbirini yiyen bin bir fırkaya bölünmüş olması Müslümanların İslam’la olan bağlarını sorgulanmalarını gerektirmektedir. Bu ümmet <u>dinini okur, öğrendiğini düşünür, düşündüğünü yaşar; sonra da kendi gibi yaşayanlarla toplumunu kurarsa</u> Allah bunun karşılığını elbette verecektir. Muhammed Ebu Zehra’nın onlarca yıl önce vurguladığı gibi Müslümanlar <u>tefrikaya giden bütün yolları tıkamalı; fitneden, nifaktan hassasiyetle kaçınmalıdır</u>. Farklılıklarımızı tevhit inancı içinde zenginliğimiz kabul etmeli ve tevhit inancını toplum yapısına yansıtmalıyız. Aksi takdirde birbirinin kusurlarına razı olmayan bu ümmet haçlı sürülerinin bombaları altında ezilmeye devam edecektir.</p>
<p>Günümüz şartlarına göre dünya Müslümanlarının <u>tek devlet</u> olmasının bir anlamı yoktur. Demokratik yollardan İslami hükümetlere kavuşan ülkeler önce ekonomik bakımından, sonra savunma alanında birlik olurlar ve en son siyasi birlikteliği tesis ederler. Tevhit inancına yakışır bu birlik de dünyadan zulmü ve sömürüyü kaldırır. İnsanlık rahat bir nefes alır. Zira, <u>dünya Müslümanların nefesine muhtaçtır</u>.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ebu Zehra’nın “İslam Birliği” Eserinin Altmışlı Yılların Başında Yayımlandığını Hatırda Tutmak</strong></p>
<p>Dönem başkanlığını hâlen Türkiye’nin yürüttüğü İslam İşbirliği Teşkilatı’nı gerçek bir “İslam Birliği”ne dönüştürmenin imkânı ayrı bir çalışmanın konusu olup farklı birçok öneri yanında öne çıkardığım “<u>Millet-i İslam Camiası</u>” terkibini garipseyen bir akademisyen hocama, Ebu Zehra’dan özetle iktibas ettiğim yazılarımın başında -eserin 60 yıl öncesinin şartlarında yayımlandığı notunu düştüğümü hatırlatıyorum.</p>
<p>Üstad Ebu Zehra’nın “İslam Birliği”ne ilişkin görüşlerini özetleyen yazılarıma iki ayrı profesörden, ümmetten ümitleri kalmadığı, bizi ancak Allah’tan gelecek bir mucizenin kurtarabileceği, İslam birliğini ütopya gördükleri, Müslümanların daha İslamiyet’in ne olduğunu bilmedikleri, belki menfaat görürlerse böyle bir birlikte yer alabilecekleri mealinde yorumlar geldi.</p>
<p>En çetin şartlarda bile umudumuzu muhafaza etmek psikolojik bir eşiktir. Bu eşiğin altında kalan hiçbir girişimin muvaffak olması beklenemez. Çünkü o baştan kaybetmiştir. Allah’ın yasakladığı yeis hâlidir bu. Kurtuluş umudunu mucizeye bağlamak da yöntem olamaz, zira mucize bir hayat tarzı değildir. Sosyal hayatta geçerli olan sünnetullah’tır, Allah’ın kâinata, tarihe ve topluma koyduğu değişmez yasalarıdır. Bu yasaları çiğneyen, her kim olursa olsun bedelini ağır öder.</p>
<p>Uzun soluklu faaliyetlerle, insanca, medeni bir hayatı ilkeli bir yürüyüşle birlikte inşa etme çabamızı sürdürmek ve her daim Allah’ın huzurunda olduğumuz bilinci ve sorumluluğuyla hareket etmek, O’nun dışında hiçbir varlıkta ilahi güç vehmetmemek icap etmektedir.</p>
<p>Mevcut vahim görüntümüze rağmen en yüksek düzeyde ümitvar olmamız gerekir. Müslümanlar perişan olmalarına yol açan büyük hatalarından mutlaka dersini alacak, vaziyeti akl-ı selim ile değerlendirip tüm sorunlarımıza kalıcı çözümler geliştirecektir. Bizim bütün bir İslam âlemi olarak içine itildiğimiz fitne ateşine yeni odunlar taşımadan bu ateşi bir an önce söndürecek, ümmetin garip evlatlarını iki asırlık sömürge sürecinden kurtaracak ve sağlıklı bir ümmete dönüşmesinin zeminini oluşturacak bir mücadele yürütmekle mükellefiz. Büyük insanlık ailemizin ihtida edecek fertleri de elbette ümmetin derlenip toparlanmasında önemli katkılar yapabilecektir. Bir ucundan toparlanmaya ve ayağa kalkmaya başladığında İslam ümmeti mevcut sorunlarını hızla çözebilecek potansiyeli bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p>Yazılarıma olması gereken kıvamı verdikleri için tüm katkı sahiplerine şükranlarımı sunuyorum. Ümitvarız, doğru soruları sorup acı cevaplarla yüzleşmeye başlayan ümmetimiz, kendisinden beklenen rolünü üstlenecek, sadece kendisinin değil bütün bir insanlığın dertlerine deva olacak adil bir nizamı mutlaka tesis edecektir. Rabbim bizlere inisiyatif alarak izzetimizi yeniden kuşanabilme liyakati bahşetsin.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>İslam Birliği</strong> (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>), çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 208 s.</li>
</ul>
<ul>
<li>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Konya: Esra Yayınları.</li>
</ul>
<ol>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birligini-muttaki-ulema-onderliginde-tesis-etmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birligini-muttaki-ulema-onderliginde-tesis-etmek/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/millet-i-islam-camiasini-kurabilmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/millet-i-islam-camiasini-kurabilmek/</a></li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BERABERLİĞİN KURUCU,  TEFRİKANINSA YIKICI GÜCÜNÜ GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/beraberligin-kurucu-tefrikaninsa-yikici-gucunu-gorebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/beraberligin-kurucu-tefrikaninsa-yikici-gucunu-gorebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Feb 2016 10:48:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[3:142]]></category>
		<category><![CDATA[8:46]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkerim Abdülkadiroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Araplık]]></category>
		<category><![CDATA[Arnavutlar]]></category>
		<category><![CDATA[Asım]]></category>
		<category><![CDATA[beraberlik]]></category>
		<category><![CDATA[böl]]></category>
		<category><![CDATA[cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[çöküşün kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Funda Çapan]]></category>
		<category><![CDATA[geleceğe umutla bakmak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçı fikirler]]></category>
		<category><![CDATA[Kastamonu Nasrullah Cami]]></category>
		<category><![CDATA[kavmiyyet]]></category>
		<category><![CDATA[küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş Mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Laz]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyyet]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Azimli]]></category>
		<category><![CDATA[Nuran Abdülkadiroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[parçala ve yok et]]></category>
		<category><![CDATA[tefrika]]></category>
		<category><![CDATA[turancılık]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türklük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=268</guid>

					<description><![CDATA[“Hem Allah’a, hem O’nun Peygamberi’ne itaat edin. Sakın birbirinize girmeyin, sonra içinize korku düşer (hüsrâna düşersiniz). Devletiniz de elinizden gider. Sebat edin, Allah sebat edenlerle kat’iyyen beraberdir.” (Enfâl, 8/46). &#160; &#160; Müslümanların gerçek bir din kardeşliği duygusuyla birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi gerektiğine sürekli vurgu yapan Mehmet Âkif; ayrılıkçı duygulara ve tefrika hastalığına kapılıp [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Hem Allah’a, hem O’nun Peygamberi’ne itaat edin. Sakın birbirinize girmeyin, sonra içinize korku düşer (hüsrâna düşersiniz). Devletiniz de elinizden gider. Sebat edin, Allah sebat edenlerle kat’iyyen beraberdir.”</p>
<p>(Enfâl, 8/46).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Müslümanların gerçek bir din kardeşliği duygusuyla birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi gerektiğine sürekli vurgu yapan Mehmet Âkif; ayrılıkçı duygulara ve tefrika hastalığına kapılıp küçük fırkalara bölünmenin ne kadar büyük tehlikelere yol açtığını şiirlerinde, yazılarında, vaaz ve hitabelerinde büyük bir fesahatle ortaya koymuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Din Kardeşliğinin Büyük Gücünü Keşfedebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Âkif’e göre bir Müslüman dindaşlarının acısına asla bîgâne kalamaz. Kalabiliyorsa, demek ki Müslüman değildir.</p></blockquote>
<p>“Âyât-ı kerîme var, nâmütenâhî ehâdîs-i şerîfe var ki, efrâd-ı müslimînden biri, diğer dindaşlarını kendi öz kardeşi bilmedikçe, onların meserretiyle mesrûr, musîbetiyle-mâtemiyle mahzûn olmadıkça tam Müslüman olamaz. İmanın kemâli, cemâat-i müslimîne sımsıkı sarılmakla kâimdir. ‘Bütün Müslümanlar bir araya gelerek tek bir vücudu meydana getiren muhtelif uzuvlara benzerler. İnsanın bir uzvuna bir hastalık, bir acı isabet etse, diğer uzuvların kâffesi o hasta uzvun elemine ortak oldukları gibi, bir Müslüman da diğer dindaşlarının acısına, musibetine, mâtemine kâbil değil bîgâne kalamaz. Kalabiliyorsa, demek ki Müslüman değil.’ ‘Bir müminin diğer mümine karşı vaziyeti, yekpâre bir duvarı vücuda getiren perçinlenmiş kayaların birbirine karşı aldığı vaziyet gibidir. Öyle olacaktır, öyle olmalıdır’<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> hadis-i şerifini elbette işitmişsinizdir.” (Abdülkadiroğlu, 1992:144).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Beraberliğin Önemini ve Tefrikanın Zararını İdrak Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Âkif’e göre milletler silahla değil, ancak aralarındaki bağlar çözülerek, herkes kendi başının derdine düştüğü zaman yıkılır.</p></blockquote>
<p>Hz. Peygamber’in Müslüman toplumun çeşitli fırkalara bölünmesini yasaklayarak, fertlerin birlik içinde hareket etmesini ve tefrikadan uzak durmasını tavsiye etmesi sebebiyle, Müslüman toplumun geneli ile birlikte hareket etmenin önemini dile getiren ve Allah’ın yardımının cemaatin (birlik içinde olanların) yanında olduğunu ifade eden rivayetlere şiirlerinde, yazılarında ve hitabelerinde yer veren Âkif, Müslümanların birlik ve beraberliğinin önemini kuvvetli vurgularla dile getirir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün ferdî mesâînin bütün mahsulü? Hep hüsrân;</p>
<p>Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!</p>
<p>Cihan artık değişmiş, infirâdın yoktur imkânı,</p>
<p>Göçüp mâmûrelerden boylasan, hattâ beyâbânı.</p>
<p>Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hâzır: devr-i cem’iyyet.</p>
<p>Gebermek istemezsen, yoksa izmihlâl için niyyet,</p>
<p>“Şu vahdet târumâr olsun” deyip saldırma İslâm’a,</p>
<p>Uzaklaşsan da îmândan, cemâ’atten uzaklaşma.</p>
<p>İşit, bir hükm-i kat’î var ki istînâfa yok meydan:</p>
<p>“Cemâ’atten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah’tan.”</p>
<p>Nedir îmân kadar yükselterek alçak bir ilhâdı?</p>
<p>Perîşân eylemek zaten perîşân olmuş âhâdı,</p>
<p>Nasıl yekpâre milletler var etrafında bir seyret,</p>
<p>Nasıl tevhîd-i âhenk eyliyorlar, ibret al, ibret!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gebermek istiyorsan başka! Lâkin, korkarım, yandın;</p>
<p>Ya sen mahkûm iken, sağlık, ölüm hakkın mıdır sandın?</p>
<p>Zimâmın hangi ellerdeyse, artık onlarınsın sen;</p>
<p>Behîmî bir tahammül, varlığından hisse istersen!</p>
<p>Ezilmek, inlemek, yatmak, sürünmek var ki, âdettir;</p>
<p>Ölüm dünyada mahkûmîne en son bir saadettir.</p>
<p>Desen bir kere “İnsanım!” Kanan kim? Hem niçin kansın?</p>
<p>Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın.</p>
<p>Bu hürriyyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa’y ister:</p>
<p>Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.</p>
<p>(İstanbul, 3 Teşrînievvel 1334/ 3 Ekim 1918). (Ersoy, 2013:1208).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı Devleti dağılmaya başladığında farklı soydan grupların devletten ayrılmalarının zararına defaatle işaret eden Âkif, birlik ve beraberliğin önemini anlatırken şu hadisi çokça kullanır:</p>
<p>“Herhangi bir ırkçılığa çağıran bizden değildir. Bir ırkçılık davası üzerine savaşan bizden değildir. Irkçılık davası üzere ölen bizden değildir.” (Ebû Dâvûd, Edeb 112).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gerçek Bir İman Kardeşliği Tesis Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Müslümanlık ́ta ‘anâsır’ mı olurmuş? Ne gezer!/ Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.”</p></blockquote>
<p>Âkif, iman kardeşliğinin söylemde bırakılmayıp uygulamada da gösterilmesinin zaruretine ilişkin şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“Cenâb-ı Hak sizi sıkı imtihanlara çekmedikçe, siz de sabr u sebat göstermedikçe, cennete gireriz mi zannediyorsunuz?” (bkz. Âl-i İmrân, 3/142). Yanlış. Sonra, Peygamber aleyhisselam buyurdu ki: ‘İman olmadıkça cennete giremezsiniz&#8230;’ Malûm, fakat alt tarafı var: ‘Birbirinizi sevmedikçe de mümin olmazsınız.’<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Lâkin ben bütün Müslümanları seviyorum. Kalbimde din kardeşlerime karşı hiç buğz, nefret yok&#8230; İyi ama muhabbet, şefkat gibi şeyler hep umûr-ı bâtıniyedendir. Vücûduna hükmolunmak için, hariçte âsârı, tecelliyatı görülmek lâzım. Yalnız hissiyât-ı kalbiye kâfî olsaydı, Cenâb-ı Hak bu namazları, bu oruçları, bu ibadetleri emretmezdi. Kalben beni tanıyın. Bu kadar kâfî, derdi. Hâlbuki böyle değil. Allah bile ahvâl-i kalbiyemizi, ahvâl-i vicdâniyemizi hâricî eşkâl ile görmek istiyor&#8230;” (Abdülkadiroğlu, 1992:116).</p>
<p>Âkif’e göre Batı’nın “böl, parçala ve yok et” politikaları karşısında devleti kurtaracak olan çare birlik ve beraberliktir. O, Müslümanların vaktiyle birlik ve beraberlik içerisinde oldukları için tarihte büyük devletler kurduğunu, ayrılığa düştükleri vakit ise vatanlarını kaybettiğini anlatır. Mehmet Âkif Ersoy’da birlik ve beraberlik fikri, geniş halk kitlelerini yönlendiren bir çağrıya dönüşür. Nitekim, Kurtuluş Mücadelesinde maneviyatın maddiyata karşı gâlip gelmesi, milletin zorluklara karşı tek yürek olması ve ülkede millî birlik ve beraberliğin sağlanmasıyla gerçekleşmiştir (Çapan, 2011:99).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çöküşün Kanununu Kavrayıp Ona Göre Tedbir Alabilmek</strong></p>
<blockquote><p>“’Medeniyyet!’ size çoktan beridir diş biliyor/ Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor!”</p></blockquote>
<p>Birlik ve beraberliğin korunamadığı toplumların bağımsızlıklarını kaybederek başka milletlerin esareti altında girmeye mahkum olduğuna dikkat çeken Âkif; fitne, fesat, nifak ve şikak gibi sosyal hastalıklara karşı toplumu uyarır. Nitekim Kastamonu’da tarihî Nasrullah Cami’nde 19 Kasım 1920 tarihinde verdiği va’zında bu hususun ehemmiyetine vurgu yapmıştır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Milletler topla, tüfekle, zırhlılarla, ordularla, uçaklarla, silahlarla yıkılmıyor, yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki râbıtalar, bağlar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına düştüğü zaman yıkılır&#8230; İslâm tarihini şöyle bir gözden geçirecek olursak, güneyde, kuzeyde, doğuda, batıda yıkılmış ne kadar Müslüman devletler varsa hepsinin <strong>tefrika yüzünden</strong>, aralarına sokulan fitneler, fesatlar, nifaklar, şikaklar yüzünden bağımsızlıklarına veda ettiklerini, başka milletlerin esareti altına girdiklerini görürüz. Ecdadımız bize kanları, canları pahasına emanet ettikleri, yadigâr bıraktıkları o koca iklimleri, o dünyanın en zengin, en verimli topraklarını vere vere bugün avuç içi kadar yere tıkıldık kaldık. Haydi diyelim ki evvelce düşman önünden perişan bir halde kaçarken, arkada sığınabilecek barınabilecek bir ocak yahut bir bucak bulabiliyorduk. Fakat gözünüzü açınız, iyice bilmiş olunuz ki artık dinimizi, imanımızı, ırzımızı, namusumuzu, çoluğumuzu, çocuğumuzu barındırabilmek için arkamızda hiçbir yer kalmamıştır. Şayet düşmanların hilelerine, tezvirlerine, yalanlarına kapılarak birbirimize girmeye, birbirimizin kanını içmeye bir süre daha devam edecek olursak, Allah korusun bu son Müslüman ülke de ayaklar altında çiğnenip gidecektir!”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yılgınlığa Kapılmamak ve Geleceğe Umutla Bakmak</strong></p>
<p>İslâmiyet’i toplumsal birlik ve beraberliğin çimentosu olarak gören Âkif, düşmanca saldırıların bu milleti mazisinden koparamayacağı konusunda emindir ve istikbale umutla bakmaktadır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şimdi, Âsım, bana müfrit de, ne istersen de,</p>
<p>Ma’rifetten de cüdâ, Şark, o fazîletten de.</p>
<p>Lâkin ister misin, oğlum, mütesellî olmak:</p>
<p>İctimâî bütün âmillere, kudretlere bak.</p>
<p>Bunların herbirinin kuvveti, mâzîye inen,</p>
<p>Kökü mikdârı olur; çünkü bu âmillerden,</p>
<p>En derin köklüsü, en sağlamı, en hâkimidir.</p>
<p>Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,</p>
<p>Göreceksin ki: bu millette fazîlet en uzun,</p>
<p>En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,</p>
<p>Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz: Dîn-i Mübîn.</p>
<p>Hâdisât etmesin oğlum, seni aslâ bedbîn&#8230;</p>
<p>İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden.</p>
<p>Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden,</p>
<p>Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş, ne zarar?</p>
<p>Oo, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,</p>
<p>Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;</p>
<p>Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza.</p>
<p>Vâkıa ortada yüzlerce mesâvî yüzüyor;</p>
<p>Sen bu kâbûsu bütün şerre değil, hayra da yor.</p>
<p>Çünkü yoktur birinin kalb-i cemâatte yeri;</p>
<p>Arasan: Hepsi beş on maskara ferdin hüneri!</p>
<p>Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum, gözünüz;</p>
<p>Sâde Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.</p>
<p>O çocuklarla berâber, gece gündüz, didinin;</p>
<p>Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin. (&#8230;)</p>
<p>Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;</p>
<p>Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz.</p>
<p>Şark’ın âğûşu açıktır o zaman işte size;</p>
<p>O zaman varmanın imkânı olur gâyenize&#8230; (18 Eylül 1919).</p>
<p>(Ersoy, 2013:1186).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Irkçı Fikirlere Karşı Tavır Alabilmek</strong></p>
<p>Mehmet Âkif’in Osmanlı Devleti’nin yıkılışı sırasındaki zorlu yıllarda devlet aleyhindeki ırkçı fikirlerle ve bağımsızlık adına yola çıkan Araplara ve Arnavutlara karşı devletin birlik ve bütünlüğünü savunması, günümüz açısından aynı sıkıntıları çeken bizler için çok önemlidir. Ona göre bütün toplumlar ve ırklar, devletin şemsiyesi altında kardeşçe, aynı dinin mensubu olarak sırt sırta vermeli ve bütünlüğü bozan hareketlerden kaçınmalıdır.</p>
<p>Âkif şiirlerinde devletin birliğine kasteden tüm ırkçı fikirlere karşı tavır almaktadır (Azimli, 2008:502):</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Siz ey bu yangını ihzâr eden beş altı sefîl,</p>
<p>Ki ettiniz bizi Hırvat’la Sırb’a rezîl!</p>
<p>Neden hükûmete Kur’an’la bağlı Arnavud’u</p>
<p>Ayırdınız da harâb ettiniz bütün yurdu?</p>
<p>Nasılmış, anlayınız iddiâ-yı kavmiyyet?</p>
<p>Ne yolda mahvoluyormuş bakın ki bir millet!</p>
<p>Siz, ey bu zehri en evvel kusan beyinsizler!</p>
<p>Kaçıp da kurtuluruz sandınız&#8230; Fakat, ne gezer!</p>
<p>Bu gün belânızı bulmuş değilseniz, mutlak,</p>
<p>Yarınki sâikalar beyninizde patlayacak! (Ersoy, 2013:750).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk</p>
<p>Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk! (&#8230;)</p>
<p>Üç sefîl ordu çevirsin o metîn ordumuzu,</p>
<p>Bizi koğsun elimizden alarak yurdumuzu…</p>
<p>Kimsesiz âilelerden kimi gitsin bıçağa;</p>
<p>Kimi bin türlü fecâatle çekilsin kucağa&#8230;</p>
<p>Birinin ırzı heder, diğerinin hûnu helâl!&#8230;</p>
<p>İşte, ey unsur-ı isyân, bu elîm izmihlâl,</p>
<p>Seni tahrîk eden üç beş alığın ma’rifeti!</p>
<p>Ya neden beklemiyordun bu rezîl âkıbeti?</p>
<p>Hani, milliyyetin İslâm idi&#8230; Kavmiyyet ne?!</p>
<p>Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.</p>
<p>“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri?</p>
<p>Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!</p>
<p>Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;</p>
<p>Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!</p>
<p>Müslümanlıkta ‘anâsır’ mı olurmuş? Ne gezer!</p>
<p>Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.</p>
<p>En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;</p>
<p>Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!</p>
<p>Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,</p>
<p>Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!</p>
<p>Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?</p>
<p>Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!</p>
<p>Dinle Peygamber-i Zîşân’ın İlâhî sözünü.</p>
<p>Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir,</p>
<p>Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.</p>
<p>Veriniz baş başa&#8230; Zîrâ sonu hüsrân-ı mübîn:</p>
<p>Ne hükûmet kalıyor ortada billâhi, ne dîn!</p>
<p>“Medeniyyet!” size çoktan beridir diş biliyor;</p>
<p>Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.</p>
<p>Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,</p>
<p>Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid dâvâ?</p>
<p>Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz&#8230;</p>
<p>Size rehberlik eden haydûdu artık koğunuz!</p>
<p>Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum&#8230;</p>
<p>Başka bir şey diyemem&#8230; İşte perîşan yurdum!&#8230; (7 Mart 1913). (Ersoy, 2013:522-526).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakikat Bilgisinin Gücüyle Mücadele Etmek</strong></p>
<p>Âkif ömrünün sonuna kadar ayrılıkçı fikirlerle mücadele etti. Onun için vatanın birlik ve bütünlüğü, ümmetin beraber yaşaması hayati öneme sahipti. Bu düşüncelerle Araplara karşı geldi ve onları ikna için Arabistan’a gitti. Aynı yıllarda Turancılığı ön plana alan İttihatçılara karşı çıktı. Kendi milleti olan ayrılıkçı Arnavutçulara karşı en sert söylemlerde bulundu. Âkif’in bu düşüncelerinde ne kadar haklı olduğu, müttefik Almanya’da bulunan ve İngilizlerden alınan esirlerle görüşmek üzere gittiğinde dönüşte Viyana’da Kudüs’ün İngilizlerce işgal edildiğini duyan Müttefiklerinin sevinç çığlıkları atmaları üzerine daha net anlamıştı. O, çözümü şu şekilde sunmuştu (Azimli, 2008:505):</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu gün anâsır-ı İslâm’ı bir denî cereyân</p>
<p>Sürüklüyor ki: bakın nerden eyliyor nebe’ân</p>
<p>Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;</p>
<p>Bu derde çâre bulunmaz -ne olsa- mektepsiz.</p>
<p>Ne Kürd elifbâyı sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;</p>
<p>Ne Çerkes’in ne Laz’ın var, bakın elinde kitab!</p>
<p>Hulâsa, milletin efrâdı bilgiden mahrum.</p>
<p>Unutmayın şunu lâkin: “Zamân: zamân-ı ulûm!” (Ersoy, 2013:710).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><strong style="line-height: 1.5;"> </strong></p>
<ol>
<li>ABDÜLKADİROĞLU, Abdülkerim ve Nuran Abdülkadiroğlu. (1992). M. Akif’in Kur’ân-ı Kerim’i Tefsiri, Mev’ıza ve Hutbeleri. Ankara: DİB Yayını, 231 s.</li>
<li>AZİMLİ, Mehmet. (2008). “Arnavut Mehmet Akif ve Devletin Bütünlüğü”. I. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler Kitabı içinde, 19-21 Kasım 2008, Burdur: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yayını, c.II, s.501-505.</li>
<li>ÇAPAN, Funda. (2011). “Mehmet Âkif Ersoy’da Birlik ve Beraberlik Fikri”. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, 12-14 Ekim 2011 Bildiriler Kitabı içinde, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Yayını, s.99-110.</li>
<li>ERSOY, Mehmet Âkif. (2013). Safahât. Hazırlayan: Abdullah Uçman. İstanbul: Çağrı Yayınları.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Buhârî, Salât 88, Edeb 36; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Müslim, İman 93; Ebû Dâvûd Edeb 131; Tirmizî, İsti’zân 1. Keza bkz. Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 56; Ahmed b. Hanbel, I/165,167.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bu va’zın metni, Sebîlü’r-Reşâd dergisinin 25 Kasım 1920 tarihli 464. sayısında yayımlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/beraberligin-kurucu-tefrikaninsa-yikici-gucunu-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÂKİF GİBİ SÜREKLİ BİR ISLAH ÇABASI İÇİNDE OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-surekli-bir-islah-cabasi-icinde-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-surekli-bir-islah-cabasi-icinde-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2016 11:38:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[23:55]]></category>
		<category><![CDATA[Acemce]]></category>
		<category><![CDATA[Afgan]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[akif]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Arnavut]]></category>
		<category><![CDATA[Asım Öz]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Hint]]></category>
		<category><![CDATA[Hint Okyanusu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[kavmiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Laz]]></category>
		<category><![CDATA[Mağrib-i Aksa]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Pirene dağları]]></category>
		<category><![CDATA[Rusça]]></category>
		<category><![CDATA[Sebilürreşad]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat-ı Müstakim]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tatarca]]></category>
		<category><![CDATA[tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[topluluk ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu]]></category>
		<category><![CDATA[ümitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[umut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=254</guid>

					<description><![CDATA[“Allah, içinizden iman edenlere ve ıslah edici iyilikler işleyenlere, onlardan öncekileri hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dini yine onlar için sağlamlaştıracağına, endişelerinin (baskın olduğu) bir dönemin ardından onları güvenli bir konuma kavuşturacağına söz vermiştir&#8230;” (Nûr, 24:55). &#160; “Âkif Gibi Çağının Şahidi Olabilmek” başlıklı yazımın devamı niteliğinde, Ekim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Allah, içinizden iman edenlere ve ıslah edici iyilikler işleyenlere, onlardan öncekileri hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dini yine onlar için sağlamlaştıracağına, endişelerinin (baskın olduğu) bir dönemin ardından onları güvenli bir konuma kavuşturacağına söz vermiştir&#8230;” (Nûr, 24:55).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Âkif Gibi Çağının Şahidi Olabilmek” başlıklı yazımın devamı niteliğinde, Ekim 2011’de İstanbul’da gerçekleştirilen “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu”nda Asım Öz tarafından sunulan tebliğden özetle iktibas ettiğim bölümlere uygun ara başlıklar eklemek suretiyle merhum Âkif’in sorunlarımıza ilişkin tahlillerini ve çözüm önerilerini dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Felaketlere Üzülmenin Ötesinde Çareler Üretebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Müslümanlar önce gitmek, aramak, araştırmakla, sonra da ümitsizliğe düşmemekle görevliyiz. Ümitsizlik haramdır, ümitsizlik küfürdür. Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230;” (Âkif).</p></blockquote>
<p>“Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerinde yayımlanmış olan düz yazıları Âkif’in düşünce dünyasının anlaşılması bakımından oldukça önemlidir. Bu yazılarda ele alınan İslâm dünyasının ve Müslümanların durumu, Batı’yla ilişkiler, ırkçılık, tefrika, kültür ve ahlak yozlaşması, eğitim, hurafeler, özünden kopmuş aydınlar, dil ve edebiyat tartışmaları gibi konuların bugün de önemini korumakta oluşu, Âkif’in yazılarının ne kadar öncü ve ne kadar önemli olduğunu bir kere daha ortaya koymaktadır. Bu çalışmada; haksızlığa, zulme, cehalete, ahlak çöküntüsüne, yenilgilere bir başkaldırı, bir isyan olan düzyazıları üzerinden Âkif’in içinde yaşadığı çağa bakışı ele alınacaktır.</p>
<p><strong> </strong>Sermuharriri olduğu Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerindeki yazıları Mehmet Âkif’in geleneği ve geleceği iyi duyumsamış olduğunu gösterir. Görünümlere karşı hassas bir kişi olmayı ömrünün sonuna değin sürdüren Âkif’in aynı zamanda müthiş bir göz acısı çektiğini ve bunu bilinciyle eleştiriye dönüştürdüğünü belirtmek gerekir. “Gayet Mühim Bir Eser” başlıklı yazısında büyük bir göz acısı çekmek pahasına bu hastalığın bütün belirtileriyle, devreleriyle meydana çıkarılmasının çareler üretmek için gerekli olduğunu düşünen Âkif, İslâm âleminin kurtuluşu için mutlaka etrafa bakmak ve felaketlere üzülmenin ötesinde bir şeyler yapmanın gerekli olduğu kanaatindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Değerler Dünyası Kurabilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Bu kadar İslâm hükümeti hep ayrılıkçılık yüzünden mahvoldu; hem bir çoğu gözümüzün önünde kaynayıp gitti de biz hâlâ ders almıyoruz; hâlâ milleti sayısız parçalara ayıracak bir siyaset güdüyoruz!” (Âkif).</p></blockquote>
<p>Parçalanmanın derinleştiği yıllarda bir değerler dünyası kurmak olarak açıklanabilir Âkif’in amacı. Bu yüzden onun yazıları güncelin ardındaki birikimi ortaya koymak ve ona bir müdahalede bulunmayı içerir. Çünkü o inisiyatifi ele alarak gündemi belirlemeyi amaçlayarak daha fazlasını yapmak istemektedir. Mesela, ibadetlerin Müslümanları bir araya getirerek var olan sorunların çözümü, kardeşliğin pekiştirilmesi gibi bir gayesinin olduğunu hac ibadeti üzerinden ifade eder:</p>
<p>“&#8230; Müslümanlar arasında bir tanışma, bir birlik oluşturmaya çalışsan olmaz mı? Arapça, Acemce, Rusça, Tatarca konferanslar vermek, hutbeler okumak; Mağrib-i Aksâ’dan gelen Arap’ı Hint’ten, Çin’den, Sibirya’dan, Afgan’dan, buradan giden hacılar ile tanıştırmak; herkesin yakalandığı sosyal hastalıkları ortaya koyarak buna el birliğiyle çare aramak ihmal olunacak bir iş midir?”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tarihin Yasalarını Gözetebilmek</strong></p>
<p>Genelde Müslüman toplumların özelde ise Osmanlı toplumunun hâlâ uyumasını, hâlâ ibret gözünü açmaya yanaşmayışını ağlanacak bir felaket olarak gören Âkif, yaşanan sefaleti ve mahkumiyeti ironik bir biçimde şöyle tasvir eder:</p>
<p>“Atalarımız bol bol tarih okurlarmış. Hamd olsun, bizim ona ihtiyacımız kalmadı! Çünkü yaşamak isteyen, ancak insanca yaşamak isteyen bir milletin nasıl olması gerekeceğini etrafımıza bakınca görüyor; sonra Allahu Zülcelâl’in bu yaratılış âleminde geçerli olan ezelî kanunlarını çiğnemek gibi, çılgınlara bile yakışmaz bir cürette bulunan sefalet, mahkûmiyet adayı toplulukların nasıl perişan olduklarını kendi varlığımızda duyuyoruz. Öyle zannederim ki: hiçbir tarih bu kadar açık görgü, bu kadar acıklı duygu elde edemez!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürekli Bir Çaba ve Arayış İçinde Olmak </strong></p>
<p>Âkif, yaşananlar karşısındaki körlüğe ve duygusuzluğa dikkat kesilir. Yaşanan felaketlerden etkilenmemek felaketini bütün boyutlarıyla ortaya koyar ve her daim ümitli olmayı, bir çıkış yolu aramayı dile getirir:</p>
<p>“Evet, okur yazar gençlerimiz hâlâ nefsanî hevesler arkasında koşarken, düşünürlerimiz gençliğin bu sapkınlıklarını doğru yolda yürüme olarak göstermeye sıkılmazken; fen âlimlerimiz çalışma odalarını siyaset ocağına çevirirken; yazarlarımız, şairlerimiz kendilerini Nedîm devrinde sanırken; hatiplerimizin, vaizlerimizin ağzından çıkan sözler hiçbir kulağın sınırlarını aşamamak, hiçbir kalbe girememek özelliğini can gibi saklar dururken; kalemlerimiz masum beyinlere rezillik mayası atılan, yüksek duygulara karşı sonsuz bağışıklık özelliği kazandıran birer lanetli şırınga kesilmekte devam ederken&#8230; Yine ümitsizliğe kapılmamak, yine hayırlı bir gelecek beklemek en iyimser, en metin adamların bile kârı olmasa gerekir. (&#8230;) Görüyorsunuz ya biz Müslümanlar önce gitmek, aramak, araştırmakla sonra da ümitsizliğe düşmemekle görevliyiz. Ümitsizlik haramdır, ümitsizlik küfürdür. Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230;” (Ersoy, 2010:97-100).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Felaketler Karşısında Umudumuzu Muhafaza Edebilmek</strong></p>
<p>Müslüman dünyayı çepeçevre saran tehlikelerin farkında olan Âkif’in, Müslümanların modern dönemde ‘sömürgeleştirilebilir halde olmasalardı sömürgeleştirilemeyeceklerdi’ iddiası özellikle tefsir konulu düzyazılarında yoğun olarak işlemesi dikkat çekmektedir. Zor zamanlarda millet-i İslam’ın başına gelen bütün korkunç şeyleri, başarısızlıkları, talihsizlikleri son kertede Müslümanlardaki çürümeye, atalete, dağınıklığa, miskinliğe bağlayan bir algıya sahip olan Âkif’in yozlaşma durumuna çözümü, radikal bir entelektüel devrimdir.</p>
<p>Peki, bozulma karşısında ne önermektedir Âkif? Bir kenara çekilmeyi yahut felaketler karşısında umutsuzluğu büyütmeyi mi yoksa umudu her daim diri tutacak bilinç ışıklarını yakmayı mı? Kuşkusuz o en zor zamanlarında bile umut retoriğini hiç terk etmemiştir. Belki ona özgül rengini veren, içinde bulunulan durum ne olursa olsun oldukça etkili bir sesle hak bildiğini yükseltmesine sebep olan etkili bir retorik olarak <strong>umut</strong>tur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sarsılmaz Bir Azim ve Yıkılmaz Bir Tevekkülle Yeniden Ayağa Kalkmak</strong></p>
<p>Âkif, hayat veren Kur’an ve Sünnet’in Müslüman dünyayı yeniden canlandırabileceğine inanır ve bunu coşkulu bir biçimde savunur. Yazılarda yer alan kavramların temel kaynakla irtibatı, onun Kur’an’ı art arda okuduğunu, onunla yaşadığını, yıllar içinde tekrar tekrar okuduğunu anlaşılır kılar. Âkif’in yazılarında sa’y, cehd, azim, düşmana karşı güç toplamak, Allah’ın hükümlerini yeryüzünde hâkim kılma çabası için sefere hazırlıklı olmak gibi Kur’an’ın bir dizi açık emrini yaşadığı çağa taşıma gayreti baskın bir dil olarak ortaya konur:</p>
<p>“Azim&#8230; Tevekkül&#8230; İşte Müslümanlığın iki büyük esası&#8230; Bunlar olmadıkça İslâm için istikrar imkânı yoktur. Şurası da unutulmamalıdır ki: Ne yalnız başına azim; ne de azim olmaksızın tevekkül hiç bir zaman yeterli değildir. Müslümanların vaktiyle gösterdikleri harikalar hep bu iki esasa sarılmaları sayesindeydi. Evet, seksen seneyi geçmeyen; milletlerin hayatına göre pek kısa sayılması gereken bir zaman zarfında, memleketin bir ucu Pirene dağlarına, diğer ucu Çin surlarına dayanmıştı ki bu müthiş başarının sırrı, Müslümanların sarsılmaz bir azim, yıkılmaz bir tevekkülle donatılmış kahraman yürekli bireylerden teşekkül etmiş olmasından başka bir şey değildi.” (Ersoy, 2010:297).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Topluluk Ruhunu Canlandırarak Birliği Sağlayabilmek</strong></p>
<p>Osmanlının son yıllarında Müslüman toplumun yokluğunu en şiddetli biçimde hissettiği kayıplardan biri, <strong>topluluk ruhu</strong> yahut <strong>birliktelik</strong>tir. İnsanlar artık birbirleriyle temel olarak sınırlı ve ulusal amaçlara ulaşmak için ilişki kurmaktadırlar. Topluluk ruhunu neyin kemirip yok ettiği üzerinde dikkatle duran Âkif, topluluk ruhunu dini temellere oturtarak yeniden canlandırmayı düşünür:</p>
<p>“Geniş sınır içindeki kıtalar, memleketler bütün Müslümanlarla dolmuştu. Müslümanların buralarda yıkılmaz bir saltanatları, bir şevketleri vardı. Hükümetin başına büyük büyük￼devlet reisleri geçerek hemen bütün yeryüzünü istedikleri gibi idare ederlerdi. Askerleri hiç bir zaman bozgunluk yüzü görmez, sancakları hiçbir yerde toprağa verilmez, sözleri hiç kimse tarafından geri çevrilmezdi. Sağlam kaleleri bir sıraya dizilmiş dağlar gibi omuz omuza vermiş giderdi. Ovalar, tepeler Müslümanların elleri ile yetiştirilen her türlü ekinlerle, ağaçlarla, ormanlarla, meralarla örtülü bulunurdu. En sağlam kaideler üzerine kurulmuş son derece mamur, muntazam şehirleri, ahalisinin sanatlarıyla, hünerleriyle, yetiştirdiği ilim adamlarıyla, düşünürleriyle bütün dünyaya karşı iftihar ederdi.</p>
<p>Müslümanların Akdeniz’de, Kızıldeniz’de, Hint Okyanusu’nda öyle bir güçlü atılışı vardı ki, karşısına kimse çıkamazdı. Başka dinde olanlar Müslümanlara boyunlarını eğer; Müslümanların faziletleri, adaletleri karşısında el bağlar, saygı gösterirlerdi.</p>
<p>Müslümanlar bu mertebeye nasıl eriştiler? Hep birlik sayesinde. (&#8230;) Doğunun en uzak bir köşesinde bir Müslüman’ın kalbi incinseydi, bütün dünyadaki Müslümanların vücudu sızlardı. Dünyanın bir tarafında bir Müslüman hakaret görseydi, bütün İslâm dünyası kükremiş bir aslan gibi ortaya çıkar, kardeşlerini savunurdu. Müslümanlar sayısız kavimlerden meydana geldikleri halde ezelden bir ümmet, bir aile, bir vücutmuş gibi aralarında hiç bir ayrılık gayrılık görmezlerdi.</p>
<p>Buradaki Müslüman’ın duygusu ne ise dünyanın öbür ucundaki Müslüman’ın duygusu da o idi. Milyonlarca Müslüman hep bir türlü düşünür, hep bir noktaya bağlı bulunurdu. Yüreklerdeki fenalıklar, hasetler, açgözlülükler, garazlar yok olmuştu; herkes İslam’ın ilerlemesini, İslâm milletinin yükselmesini düşünürdü. Herkes elinden gelen iyiliği esirgemez, mal ile, can ile, kan ile İslâmiyet’in hesabına çalışırdı.” (Ersoy, 2010:524-26).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Felaketlerin Müsebbibi Kavmiyetçilikten Kurtulabilmek</strong></p>
<p>Âkif’in tefsirlerinde ortaya koyduğu bakış açısı günün sorunlarıyla yakından ilgilidir. Mesela milliyetçilik meselesini ele alıp incelerken bu meseleyi önce Kur’an açısından, sonra da Hz. Peygamber devrinde yaşanan olaylar üzerinden değerlendirir. Müslüman dünyada milliyetçiliklerin yükseldiği bir devirde Müslümanların akıllarını başlarına almaları gerekliliğine özellikle vurgu yapar:</p>
<p>“Müslümanlık ırk, renk, lisan, çevre, iklim itibariyle birbirine büsbütün yabancı unsurları aynı milliyet altında toplayan yegâne bağ iken; hele biz Osmanlılar için dünyada bu bağa dört elle sarılmaktan başka selâmet yolu yokken; şu son senelerde meydana çıkardığımız kavimcilik, ırkçılık gürültülerine şaşmamak elden gelmez! Bu kadar İslâm hükümeti hep ayrılıkçılık yüzünden mahvoldu; hem bir çoğu gözümüzün önünde kaynayıp gitti de biz hâlâ ders almıyoruz; hâlâ milleti sayısız parçalara ayıracak bir siyaset güdüyoruz!” (Ersoy, 2010:295).</p>
<p>“İslâm birliğini darmadağın edecek hareketler şöyle dursun, tahriklerden bile Allah’a sığınalım. Şu son İslâm hükümeti yabancılara karşı yekpare bir kitle, sağlam bir yapı halinde kaldıkça, bütün dünya bir araya gelse devrilmek değil kımıldanmaz bile! Ey cemaat-ı Müslimîn, siz ne Arapsınız, ne Türksünüz, ne Arnavutsunuz, ne Kürtsünüz, ne Lâzsınız, ne Çerkezsiniz! Siz ancak bir milletin fertlerisiniz ki, o büyük millet de İslâm’dır. Müslümanlığa veda etmedikçe kavimcilik iddiasında bulunamazsınız!” (Ersoy, 2010:361).</p>
<p>Mehmet Âkif’in değişik tür ve alanlardaki düzyazıları, toplam olarak bir Müslüman aydının sırça sarayında oturup ahkâm kesmemişliğinin, hayatın içinde rüzgârlara karşı duruşunun, edebiyatçı kimliğini onurla taşıyıp çevresine yaymasının belgeleridir. Osmanlının son yıllarından itibaren bir düşünür sanat insanı olarak Âkif’in düzyazıları onun yiten değerlere, esaslara vurgu yaptığının, yozluklara karşı kılıç çektiğinin belgesidir. Hükümlerindeki isabet, çalışmasındaki ciddiyet, zekâsındaki kıvraklık itibarıyla Âkif; olması gerekendir, örnektir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><strong> </strong></p>
<ol>
<li>ERSOY, Mehmet Âkif. (2010). <strong>Düzyazılar Makaleler, Tefsirler, Vaazlar</strong>. (Hazırlayan: A. Vahap Akbaş), İstanbul: Beyan Yayınları.</li>
<li>ÖZ, Asım. (2011). “<strong>Mehmet Âkif’in Düzyazılarında Çağdaş Dünya Sorunlarının Ele Alınışı</strong>”. “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, 12-14 Ekim 2011” Bildiriler Kitabı içinde, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi, Yayın No: 3, s.346-371.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-surekli-bir-islah-cabasi-icinde-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SÜRGÜN HALKLARA  HAKLARINI VE İTİBARLARINI İADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/surgun-halklara-haklarini-ve-itibarlarini-iade-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/surgun-halklara-haklarini-ve-itibarlarini-iade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2015 09:40:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[1864]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhak Hamit]]></category>
		<category><![CDATA[Adıgey Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Midhat]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Aslan]]></category>
		<category><![CDATA[Çarlık Rusyası]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhan Bolat]]></category>
		<category><![CDATA[Grandük Mişel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Berkok]]></category>
		<category><![CDATA[Justin McCarthy]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Karpat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Hacısalioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mizancı Murat]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Kundukov]]></category>
		<category><![CDATA[Naseliniye Severnogo Kavkaza]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Arşivleri]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Sami Paşa-zâde Sezai]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğan Kumıkov]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarih Kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[V. Kabuzan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=99</guid>

					<description><![CDATA[Olay ve olguları doğru isimlendirebilmek, hakkaniyet temelinde itidalli yorumlar yapabilmek için önemlidir. Rus tarihçilerinin 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Kafkasya’da cereyan eden soykırımlardan ‘Kafkas Savaşları’, sürgünlerden ‘göç’, Kafkas halklarından ‘dağlı’ şeklinde yanlı ve maksatlı tanımlamalarla bahsetmesi, günümüzde federatif yapıyı üniterleştirme politikalarının bir tezahürü olarak Kafkasya’nın ‘Güney Rusya’ şeklinde adlandırılması hakkaniyet kaygısı taşımayan yanlı tutumlara [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Olay ve olguları doğru isimlendirebilmek, hakkaniyet temelinde itidalli yorumlar yapabilmek için önemlidir. Rus tarihçilerinin 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Kafkasya’da cereyan eden soykırımlardan ‘Kafkas Savaşları’, sürgünlerden ‘göç’, Kafkas halklarından ‘dağlı’ şeklinde yanlı ve maksatlı tanımlamalarla bahsetmesi, günümüzde federatif yapıyı üniterleştirme politikalarının bir tezahürü olarak Kafkasya’nın ‘Güney Rusya’ şeklinde adlandırılması hakkaniyet kaygısı taşımayan yanlı tutumlara örnek olarak verilebilir. Kafkas halklarının birbiriyle savaştığı izlenimi uyandıran tamlamanın doğrusu ‘Rus-Kafkas Savaşları’dır. Tahkir amacı da taşıyan ‘dağlı’ tanımlaması yerine mazur görülebilecek bir tanım ‘yerli’ olabilir. Kafkasyalılar binlerce yıl yaşadıkları yurtlarını isteyerek terk etmiş değildir ki bu olayı ‘göç’ olarak isimlendirelim. Kimilerinin zorunlu göç, tehcir olarak kabul ettiği ve Kafkasya’dan Anadolu’ya yönelen nüfus hareketinin en uygun ifadesi ‘sürgün’dür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">*</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>21 Mayıs 1864: Büyük Çerkes Sürgünü</strong></p>
<p>İnsanlığın bilinen tarihinde görülen en büyük nüfus hareketlerinden biri, 151 yıl önce büyük çoğunluğu Çerkeslerden oluşmak üzere Kafkas halklarının binlerce yıllık yurtlarından sürülerek dönemin Osmanlı coğrafyasında iskân edilmesidir.</p>
<p>Tarihçi V. Kabuzan’ın ‘Naseleniye Severnogo Kavkaza’ (Kuzey Kafkasya Nüfusu, S. Peterburg 1996) adlı eserinde Rus arşiv belgelerine dayanarak, 200 yıl önce Kabardey ve Besleneyler hariç Adıge nüfusunu yaklaşık 600 bin olarak vermektedir. Bu günlerde Krasnodar eyaletine katılarak ortadan kaldırılmak istenen Adıgey Cumhuriyeti’nde yaşayan Adıgelerin nüfusu 120 bin kişiden ibarettir. Aradan geçen iki asır boyunca Kafkasya’da yaşayan Çerkes nüfusu kendini toparlayabilmiş değildir. Çünkü, katliamdan arta kalan Çerkeslerin neredeyse tamamı ve hemen diğer bütün Kafkas halklarından binlerce aile 1864’te Osmanlı topraklarına sürülmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çerkeslerin sürülme sebebi</strong></p>
<p>Ekonomik, dini, siyasi ve kültürel sebepler yanında tarih boyunca en çok karşılaşılan göç sebebi savaşlar olmuştur. Kafkasya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya kitleler halinde akan nüfus hareketinin de -siyasi ve dini boyutu da olmakla beraber- en mühim sebebi iki asır devam eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasıdır.</p>
<p>Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 yazında Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: &#8220;Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya&#8217;nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir.&#8221; (Berkok, 526). İşte bu yüzden, esareti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: &#8220;Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!&#8221; (Berkok, 524).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgün güzergâhı ve can kayıpları</strong></p>
<p>1864 yılında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya&#8217;da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti&#8217;nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 Sürgünü ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 Sürgünü kara yoluyla gerçekleştirilmişti. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin ve Kabardey muhacirleri göçürülmüştü (Berzek).</p>
<p>Sürgün yolunda yaşanan fecaatlere, Trabzon&#8217;daki Rus konsolosunun, sürgün işlerini idare etmekte olan General Katraçef&#8217;e yazdığı bir raporu örnek vermekle yetinelim:<br />
&#8220;Trabzon&#8217;a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün ortalama 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul&#8217;a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım.&#8221;</p>
<p>Musa Kunduk Paşa, Hatırat’ında şöyle yazar: “İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; &#8216;Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah&#8217;tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti&#8217;ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok&#8230;” (Kundukov, 62-63).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Rusya&#8217;nın iskâna müdahalesi</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti&#8217;ne sığınan Çerkesler ve diğer Kafkas halkları, başta Anadolu olmak üzere Balkanlarda, Suriye, Ürdün ve Irak’ta yoğun şekilde iskân edilmişti. Yurtlarından büyük zulümlerle sürdüğü milyonu aşkın insanı gittiği yerde de rahat bırakmayan Rusya, onların nerelerde iskân edileceğine de müdahale etmiştir. Rusya&#8217;nın 2 Mart 1878&#8217;de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur (Berzek). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli&#8217;den Anadolu&#8217;ya ve Şam havalisine göçürülmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgün edilen Çerkes sayısı</strong></p>
<p>1864’te yaşanan büyük sürgünde yurtlarından edilen insanların sayısı ile ilgili Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866’da muhacirlerin sayısının bir milyona ulaştığını belirtir. Osmanlı nüfusu konusunda kıymetli çalışmalara imza atmış olan Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında yurtlarından çıkarılan Kafkasyalıların, çoğu Çerkeslerden oluşmak üzere 2.000.000 civarında olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti’ne ulaşabilen muhacir sayısının ise 1.500.000 olduğunu belirtir (Karpat).</p>
<p>Yeterli kayıtların yapıl(a)maması sebebiyle o döneme ait vesikalar noksan da olsa, 20 yıllık araştırmalarım neticesinde yurtlarından sürülen Kafkasyalıların sayısı konusunda vardığım kanaat şudur: Kafkasya&#8217;da yaşanan iç sürgünleri, 1944’te Sibirya ve Orta Asya&#8217;ya sürülenleri, Balkanlardan Anadolu&#8217;ya, Bandırma civarından Güneydoğu’ya göçürülenleri, Yahudi-Arap savaşında Suriye’de Golan bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra&#8217;dan sürülenleri de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla yurdundan sürülen Çerkes sayısı 3 milyonu aşmaktadır. Bu büyük kitlenin yarısı, daha iskân edilecekleri mahallere ulaşamadan yollarda ve ilk iskân mahallerinde büyük gruplar halinde hayatlarını kaybetmiştir.</p>
<p>Çerkes diyasporası diye de isimlendirilen ve Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler, başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ile Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgünün açtığı derin yaralar </strong></p>
<p>&#8216;Sürgün operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısında, ekonomisinde, politikasında, kültür ve dillerinde derin yaralar açmıştır&#8230;&#8217; (Berzek).</p>
<p>Büyük Çerkes sürgününün Adıge toplumunun sosyal yapısını derinden etkileyen sonuçlarından biri de, çok sayıda Adıge insanının köle ve cariye olarak satılması olmuştur ki bu olgunun yansımalarını, Ahmet Midhat, Abdülhak Hamit, Sami Paşa-zâde Sezai, Mizancı Murat gibi kendisi veya annesi Çerkes olan bir çok Osmanlı aydınının eserlerinde açıkça görmek mümkündür.</p>
<p>Kafkasya’yı işgal girişimleri esnasındaki soykırımlar ve ardından gelen sürgün sırasında Çarlık Rusyası’nın müslüman Çerkes halkına reva gördüğü mezalimin boyutları hususunda, 29 Nisan 2015 tarihli Diriliş Postası gazetesinde yayınlanan ve işgalcilerin itiraflarıyla dolu uzunca yazıya atıf yapmakla yetinelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürgün edilen halklara haklarının ve itibarlarının iade edilmesi</strong></p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca gerçekleştirilmiş olan sürgünlerin, bu insanlık suçuna maruz kalmış halkların temsilcilerinin de katılımıyla oluşturulacak uluslararası bir özel organizasyon tarafından derinlemesine araştırılarak ortaya konmasını, bu insanlık suçunu işleyen devletlerin, ezdikleri ve sürdükleri halklar başta olmak üzere bütün bir insanlıktan özür dilemeleri, soyları kırılan ve sürülen halklara mümkün olabilecek en büyük bir cömertlikle hem itibarlarının hem de tarihi haklarının iade edilmesi sağlanmalıdır.<strong><br />
</strong></p>
<p>İnsan insanın kurdu değil hem cinsidir. Yüce Allah, halkları birbirini yemeleri için değil, birbirlerini tanıyarak, hak ve hukuklarını gözeterek insanca bir hayatı birlikte inşa etmeleri için kabilelere ayırmıştır. Yer kürenin kaynakları, bütün insanlığın bir arada sağlıklı, huzurlu ve medeni bir hayat sürmesine fazlasıyla yetecek düzeydedir. Yeter ki, insanlık sorumluluğunu kuşansın, zulümden uzak durup kaynakları adil paylaşmaya razı olsun.<br />
<strong>Sürgün Araştırmaları Enstitüsü kurma çağrısı</strong></p>
<p>Arşivler milletlerin hafızası mesabesindedir. Her bir arşiv belgesi, bir milletin tarihinde cereyan etmiş bir olayı, kronolojik, ekonomik, politik, sosyolojik vb. bir çok açıdan aydınlatır. Osmanlı Arşivleri, gerek tarihi derinlik, gerek muhafaza sistemi ve gerekse belge adedi itibarıyla dünyanın önde gelen arşivleri arasındadır. Otuz kadar ülkeyi doğrudan, diğer onlarca ülkeyi de dolaylı olarak ilgilendiren Osmanlı Arşivleri, en geniş belge yelpazesine sahip bir hazine olarak, bir çok millet için, özellikle de Kafkasyalılar için hâlâ keşfedilmeyi beklemektedir.</p>
<p>Çerkesler başta olmak üzere hemen bütün Kafkas halklarının sürgünü, iskânı ve uyumu gibi hayati meseleleriyle ilgili on binlerce belge barındıran Osmanlı Arşivleri ile Rus, Gürcü, İngiliz, Alman vb. arşivlerini de inceleyerek Büyük Çerkes Sürgünü’nün hakikatini ortaya koyabilecek bir enstitü Türk Tarih Kurumu marifetiyle oluşturulabilir. Böyle bir enstitü sadece Çerkeslerin ve diğer Kafkas halklarının değil, kitleler halinde yerlerinden sürülen halkların sürgünlerini araştırarak insanlığa büyük bir hizmet sunabilir. Siyasi, etnik vb. kaygılar taşımadan insaniyet namına hakkaniyet zemininde yürütülecek kapsamlı bir çalışmadan sonra mazlum, mağdur, ve mehcur halklara itibarlarının iade edilmesi ve yaşayan torunlarına haklarının iade edilmesi mümkün olacaktır&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tavsiye Edilebilecek Bazı Türkçe Eserler:</strong></p>
<p>&#8211; Aslan, Cahit; <strong>Bir Soykırımın Adı: 1864 Büyük Çerkes Sürgünü</strong>, ASAM Yayını, Ankara 2006.</p>
<p>&#8211; Berkok, İsmail; <strong>Tarihte Kafkasya</strong>, İstanbul, 1958.<br />
&#8211; Berzek, Nihat; <strong>Çerkesler, Kafkas Sürgünü</strong>, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul 2010, 311 s.</p>
<p>&#8211; Bolat, Gökhan; “<strong>Kavram Tartışmaları Etrafında 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü”</strong>, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 6, Yalova, Nisan 2013, s.121-142.</p>
<p>&#8211; Hacısalihoğlu, Mehmet (Ed.); <strong>1864 Kafkas Tehciri Kafkasya’da Rus Kolonizasyonu, Savaş ve Sürgün</strong>, BALKAR &amp; IRCICA Yayınevi, İstanbul 2013, 729 s.</p>
<p>&#8211; Karpat, Kemal. H.; <strong>Osmanlı Nüfusu 1830-1914</strong>, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003, 338 s.<br />
&#8211; Kumıkov, Tuğan; <strong>Çerkeslerin Türkiye’ye Sürgünü</strong> (Nalçik: Adıgi, Kültür ve Tarih Dergisi, S. 3, 1992), s. 88, Murat Papşu (der.), <strong>Vatanından Uzaklara Çerkesler</strong>, (İstanbul: Çiviyazıları, 2004) içinde.</p>
<p>&#8211; Kundukov, Musa; <strong>Anılar</strong>, çev. M. Yağan, İstanbul 1978.</p>
<p>&#8211; McCarthy, Justin; <strong>Ölüm ve Sürgün</strong>, Çev. Bilge Umar, 7. Baskı, İstanbul 1995, 404 s.</p>
<p>&#8211; “<strong>Rusya’nın Çerkeslere Uyguladığı Soykırım ve 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü</strong>”, Diriliş Postası gazetesi, 29 Nisan 2015, s.10-11.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">*</a> <strong>Kafkasya</strong>; doğuda Hazar denizinden başlayarak batıda Azak denizi ve Karadeniz’e kadar uzanan; kuzeyini Rus bozkırlarının, güneyini ise Kafkas sıradağlarının ve Karadeniz’in oluşturduğu kıt’a koridorudur. Doğudan batıya doğru Dağıstan, Çeçenistan, İnguşya, Osetya, Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes, Adıgey ve Abhazya Cumhuriyetlerinden oluşan Kafkasya, 41-45. kuzey enlemleri ile 38-48. doğu boylamları arasında, Avrupa katısının güney doğusunda yer alır. Bölgenin bu günkü toplam yüzölçümü yaklaşık 140.000-km<sup>2</sup> olup,  Müslüman yerli  nüfus  5 milyon civarındadır. Kafkas halklarını üç ana grupta toplanabilir: a) Yerliler; Adıge-Abhaz, Vaynah ve Dağıstan grupları, b) Yerlileşen kavimler; Karaçay, Balkar, Nogay ve Kumuklar ile Osetler, c) Yabancılar; Ruslar, Belaruslar, Kazaklar vd. Kafkas sıra dağlarının güneyinde yer alan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan; Kafkasötesi, Mavera-yı Kafkas, Zakavkaz isimleriyle de anılır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/surgun-halklara-haklarini-ve-itibarlarini-iade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
