<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Amerika Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/amerika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/amerika/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Sep 2018 10:03:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>TÜRKİYE VE YAKLAŞAN KAÇINILMAZ SAVAŞ (II)</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Sep 2018 10:03:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALEVİ-SÜNNİ ÇATIŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[BAASÇILAR]]></category>
		<category><![CDATA[BEYAZ ÖKÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[CONDOLEEZZA RICE]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ (IŞİD)]]></category>
		<category><![CDATA[FATİH SULTAN MEHMET]]></category>
		<category><![CDATA[FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. HALİD]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İRAN İSLAM DEVRİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSRAİL BÜYÜKELÇİLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[KEMAL SELMAN]]></category>
		<category><![CDATA[KÜRT MİLİSLER]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[NÂSIRCILAR]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[SAFEVİ]]></category>
		<category><![CDATA[SELAHADDİN EYYÜBİ]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tahran]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİYE-SURİYE SINIRI]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇ ÖKÜZ HİKÂYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[WASHINGTON POST]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ ORTADOĞU PROJESİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=754</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla 2016 yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım: Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla <strong>2016</strong> yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek</strong></p>
<p>Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı sözler olarak değerlendirecektir. Ama ne yazık ki, bu tespitlerim gerçeğin tâ kendisidir.  İsterseniz Türkiye’nin çevresinde -özellikle Suriye ve Irak’ta- neler olup bittiğine bir bakalım. Bu iki büyük Arap ülkesinin taksim planı çoktan başlamış bile. Bu aşamada istenen şey, Türkiye’yi -istikrarsızlaştırmak amacıyla- düşman ülkeciklerle çepeçevre kuşatmaktır. Bu ise Türkiye’yi bölme projesinin ilk adımıdır.</p>
<p>Buyurun beraberce tahayyül edelim: Türkiye-Suriye sınırı boyunca <strong>üç devletçik</strong> kurulacak olsa durum ne olur? Kürt devletçiği, Daiş (Işid) devletçiği ve İran tarafından yönlendirilen, başkenti Halep olan bir Safevi devletçiği… Böyle bir yapılanma, Irak’taki muadillerinin bir uzantısı şeklinde gelişebilir. Nitekim Irak’ın güneyinde Safevi devleti, kuzeyinde ise Kürt devleti kurularak merkezi de dilediği gibi at koşturması için Sünni Daiş örgütüne verilmek istenmektedir. Onlar çok iyi bilmektedir ki bölgede kurulmak istenen tüm bu devletçiklerin, Türkiye’de yaşayan, tüm vatandaşlık haklarından serbestçe yararlanan <strong>destekçileri</strong> mevcuttur. Evet, Türkiye benzersiz bir demografik yapıya sahiptir. Ancak ülkenin bu özelliği taksim planlarına hizmet edebilecek son derece yüksek bir riski de bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye-İran Savaşına Sürüklenmekten Korunabilmek</strong></p>
<p>Tarih kendini tekrar edecek ve Osmanlı-Safevi savaşı kaçınılmaz olarak tekrar gelecektir. Ancak bu sefer son derece şiddetli ve ziyadesiyle acı verici olacaktır.</p>
<p>Amerika ve Avrupa, en sadık takipçilerini -İran Şahı’nı kastediyorum- kurban vermiştir. Bu fedakârlık aslâ tesadüfi değildi. Aksine, Osmanlı-Safevi çatışmasının bölgeye geri gelmesi için büyük bir özenle hazırlanmış bir planın gereğiydi. Kimse bana, -Şahlar Şahı’nın tahtının enkazı üzerinde Safevi yönetimini devralması için- Humeyni’yi Fransa’dan İran’a taşıyan uçağın, Batı Siyonizminin rızası ve muvafakati olmadan Paris semalarında uçtuğunu söylemesin. Emperyalist yayılmacı hayalleriyle birlikte İran’daki Safevi devletinin geri dönüşü, İran Şahı’nın orada burada Amerika ve Batı’ya sunmuş olduğu hizmetlerden çok daha büyük öneme sahipti. Fiilen gerçekleşen işte budur.</p>
<p>İran’da “İslam devrimi” diye adlandırılan olay, -milliyetçilerin vehimlerinden, Baasçıların yalanlarından, Nâsırcıların hayal kırıklıklarından ve Komünistlerin acımasızlığından bunalmış olan- çok sayıda Arap aydınını aldatmıştı. Bu yüzden devrimi olanca güçleriyle desteklemişler, bunu kurtuluş olarak görmüşlerdi. Zira Tahran’ın göbeğindeki İsrail Büyükelçiliğinin söküp atıldığını<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, buna mukabil Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ait ofislerin açıldığını görünce yeni bir şafağın eşiğinde oldukları zehabına kapılmışlardı.</p>
<p>Ama ne yazık ki, gecikmeli de olsa bu devrimin Arap dünyasına nüfuz etmek için bir Truva atı olduğunu ve Safevi Fars İmparatorluğu rüyasını gerçekleştirmek arzusuyla böyle davrandıklarını keşfettiler. Şii mezhebinin bu amaca ulaşmak için bir geçiş köprüsü olarak kullandığını anladılar. Asıl büyük felaketin ise Arap’ın Arap kardeşini İran hançeriyle öldürdüğü iç savaşlarla Arap toplumunun <strong>sosyal dokusunun parçalanması</strong> olduğunu idrak ettiler.</p>
<p>Nihayetinde Humeyni’nin tekrar tekrar vurguladığı ve ‘Filistin davasına sahip çıkmayan bir İran dış politikasının hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayacağı’ yönünde takipçilerine sürekli hatırlattığı sözün anlamını da iyice kavramış oldular.</p>
<p>Çizilen proje, tüm bölgeyi bütün zenginlikleriyle birlikte üçüncüsü olmayan iki özel gücün önünde boyun eğdirmek ya da üçüncüsü olmayan ve kotarılmak üzere olan bu iki imparatorluğa bütünüyle aktarmaktır. Bunlar, Siyonist İmparatorluğu ile Fars Safevi İmparatorluğu’dur. Bu projenin uygulanmasının önündeki tek engel ise Türkiye’dir.</p>
<p>Türkiye; hacmi, konumu ve uzun bir süredir Müslümanların birliğini sağlayan tarihiyle, bu projenin hayata geçirilmesinde büyük bir engel oluşturmaktadır. İşte bu nedenle Türkiye bölünerek -aynen Arap ülkeleri gibi- hiçbir gücü ve etkinliği olmayan devletçiklere dönüştürülmelidir!</p>
<p><strong>Yıkım Projesinin İlk ve Son Hedefinin Türkiye Olduğunu Görebilmek </strong></p>
<p>Condoleezza Rice’ın duyurduğu “Yeni Ortadoğu Projesi”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> (Allah ebediyen akim kılsın), esasen bir yıkım projesidir. Bu projenin ilk ve son hedefi Türkiye’dir. Ancak Türkiye’yi bölmek hiç de kolay sonuçlandırılacak bir iş değildir. İşte bu yüzden zayıf olanlardan başladılar. Bunu Sudan, Irak, Libya ve Yemen’de açıkça gördük. Şimdi sıranın Suriye’de olduğunu görüyoruz. Projenin ilk aşaması budur. İkinci aşaması ise Suudi Arabistan ve Mısır’ı da kapsayacaktır. Böylelikle projenin, Türkiye’yi bölmeye yeltenecekleri üçüncü ve son aşaması için şartlar hazırlanmış olacaktır.</p>
<p>Birinci ve ikinci aşamalar esnasında, Türkiye’de türlü türlü fitne ateşleri tutuşturmak ve Türk siyaset sahnesinde safları darmadağın etmek için siyasetçilerden uşaklar satın almak; -uzun zaman Türkiye’nin bağrını ateşle dağlayan askerî darbe düzeneğini yeniden kuramadıklarından- büyük önem kazanmaktadır. Kendi ürünleri olan Daiş (Işid) bu aşamada önemli bir rol oynayacak ve Türkiye’nin ülke içi istikrarını şiddetle sarsmak için mızrak ucu olarak kullanılacaktır. Böylece halk, hükümetlerinin zayıf olduğuna ve kendilerini Daiş’in terör eylemlerinden korumaya muktedir olmadığına <strong>ikna edilmek</strong> istenecektir.</p>
<p>Bütün bunlardan çok daha tehlikeli olanıysa Türkiye aleyhine iki ayrı cephede kurgulanan <strong>silahlı çatışmalar</strong>dır. Birinci cephe Kürtlerden gelecek silahlı saldırılardır ki bu zaten yıllardır mevcuttur. Ancak Suriye’nin kuzeyinde bir devletçiğe kavuşacak olurlarsa çok daha şiddetli saldırılar düzenleyeceklerdir. Nitekim bugün, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt milislerin genel olarak Amerika ile Batı’dan özellikle de İsrail’den ne kadar büyük destek aldıkları kimse için meçhul değildir.</p>
<p><strong>Alevi-Sünni Çatışmasına Zinhar Mahal Vermemek</strong></p>
<p>İkinci cepheye gelince; bu cephe Türkiye Alevileri adına açılacaktır. Onlar da Suriye’nin güneyinde ve güneybatısında kurulacağı vehmedilen ve başkenti Halep olacağı varsayılan bir Safevi devletçik tarafından desteklenme sözüyle aldatılmaktadır. Bu açıklama bize, günümüzde Safevi İran’ın Halep’i ele geçirmek için çok çeşitli araçlara başvurmasını ve on binlerce devrim muhafızı ile ordu mensubu üst düzey subaylarını bu ulu kente neden yönlendirdiğini izah etmektedir.  Bütün bunlar, Rus savaş uçakları ve güya Daiş ile savaştığını iddia eden Batı İttifakı uçakları tarafından kollanmakta ve olayların üstü kapatılmaktadır.</p>
<p>Bu satırların yazıldığı tarihte (2016 yılı başında) Rus savaş uçakları Halep şehrine sekiz binden fazla sorti yaparak yüzlerce sivilin ölmesine ve on binlerce insanın yerinden edilmesine yol açmıştır. Nüfusun topraklarından ve evlerinden uzaklaşmaya zorlanarak etnik temizlik yapılması, planlanan stratejinin önemli bir parçasıdır. Nitekim (kurulması hayal edilen) küçük bir Safevi devleti ne Suriye’de ne de Irak’ta demografik değişime yol açamayacaktır. İşte bu yüzdendir ki gerek Suriye’den gerekse Irak’tan uzaklaştırılan sığınmacıların yüzde 97’sinin Sünnilerden oluştuğunu son derece bariz bir şekilde görmekteyiz.</p>
<p>Peki onların gözünde <strong>kimdir bu Sünniler</strong>?</p>
<p>Sünniler İslam’ın müntesipleridir. Doğusundan batısına kadar tüm yeryüzüne hükmeden Hz. Ömer, Hz. Halid, Selahaddin Eyyübi ve Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıdır onlar. İşte bu yüzden darmadağın edilmeleri vaciptir(!).</p>
<p>Onlar, Ehl-i Sünnet’i köklerinden büsbütün koparmak istiyorlar. Onların bir dine veya anavatana, hatta bir kabileye aidiyetini istemiyorlar. Dünyanın dört bir tarafına dağılmalarını ve yöre halklarının kültürleri içinde erimelerini, böylece önderlerinin önlerine düşerek yönetemeyecekleri bir yapıya dönüşmelerini istiyorlar. İşte bu yüzden Yüce Allah’tan sonra Ehl-i Sünnet’in son umudunun Türkiye olduğunu söylüyorum.</p>
<p>Araplar olarak bizim bu gerçeği iş işten geçmeden önce fark etmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde bunun sonuçları ziyadesiyle vahim olacaktır. Ondan sonra hepimiz ağlayarak ve lisan-ı hâl ile hep bir ağızdan şunu söylemek zorunda kalacağız: “Esasen ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”</p>
<p><strong>Düşmana Kanarak Dostunu Satmamak</strong></p>
<p>(Burada bir parantez açıp Kemal Selman’ın kitapçığından yaptığımız çeviriye ara vererek Araplar arasında çok yaygın olan bu son sözün ne anlama geldiğine değinmekte yarar görüyorum:</p>
<p>Hz. Ali’ye (r) nispet edilen ve üç öküzün hikâyesi üzerinden -tefrikaya düşmenin ve düşmana kanarak dostunu satmanın hazin neticeleri konusunda- bize verilen uyarı mesajını şu şekilde Türkçeleştirmemiz mümkündür:</p>
<p>Emîrülmüminîn İmam Ali (r) arkadaşlarıyla oturmuş, Hz. Osman’la ilgili bazı anılarını aktarıyor, onun toplumdaki konumundan bahsediyormuş. Sonra sözü onun şehâdetine getirerek;</p>
<p>“– Benim, sizin ve Osman’ın durumu neye benziyor, biliyor musunuz?” diye sormuş ve şu temsili anlatmaya başlamış:</p>
<p>Sık ağaçlı bir ormanda üç öküz birlikte yaşarmış. Birisi siyah, diğeri beyaz, öbürü de kırmızı renkliymiş. Ormanda bir de aslan varmış. Ancak, birlikte hareket ettikleri ve dayanıştıkları için öküzleri yemeye gücü yetmiyormuş. Bir gün beyaz öküzün uzaklaştığı anı fırsat bilerek siyah öküzle kırmızı öküze gelip demiş ki:</p>
<p>“– Bu ormanda bizi diğer hayvanlara farkettiren işte şu beyaz öküzdür! Onun rengi açık olduğu için hemen dikkat çekiyor ve bizi tehlikeye atıyor! Müsaadenizle onu ben yiyeyim. Böylece orman hem benim hem de sizin için daha emin bir yer haline gelir.” İki öküz birden;</p>
<p>“– Öyleyse, buyur ye, o senindir.” demişler. Aslan da beyaz öküzü bir güzel yemiş. Çok geçmeden yine gelmiş ve kırmızı öküze demiş ki;</p>
<p>“– Şu siyah öküz de ormanda bizi diğer hayvanlara karşı ele veriyor! Çünkü onun rengi hemen dikkat çekiyor! Oysa benimle senin rengin öyle değil. Onu yememe müsaade edersen orman bizim için çok daha emniyetli hale gelir, birlikte yaşar gideriz.” O da:</p>
<p>“– Buyur o halde, ye!” demiş. Böylece aslan siyah öküzü de yemiş. Bir müddet sonra aslan kırmızı öküzün yanına gelip şöyle haykırmış:</p>
<p>“– Sıra sana geldi! Şimdi de seni yiyeceğim!” Kırmızı öküz şöyle yakarmış:</p>
<p>“– Tamam. Ama bana müsaade et, üç defa böğüreyim.” Aslan;</p>
<p>“– Tamam. Dilediğince böğür.” demiş. Kırmızı öküz avazı çıktığı kadar böğürerek üç kez şöyle demiş:</p>
<p>“– Aman dikkat! Aslında ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Devam edecek… </em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> 4 Kasım 1979 tarihinde, ülkeden kaçan devrik İran Şahı Pehlevi’nin ABD’ye kabulünü protesto eden bir grup öğrenci, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni basarak çalışanları rehin almıştı. 444 gün süren rehine krizi, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin sona ermesine yol açmıştı. Tahran’da her sene 4 Kasım günü ‘casusluk yuvası’ diye tanımladıkları eski Amerikan Büyükelçiliği binası önünde gösteriler düzenlenmeye devam etmektedir. (F. Güngör).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Amerika’da güvenlikten sorumlu başkan danışmanlığı, dışişleri bakanlığı vb. üst düzey görevler üstlenmiş olan Dr. Condoleezza Rice, 07.08.2003 tarihli Washington Post gazetesinde yayımlanan ve Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu iddia ettiği “Transforming The Middle East (Ortadoğu’yu Dönüştürmek)” başlıklı yazısında Yeni Ortadoğu Projesi’nin amaçlarını şu şekilde özetlemişti: Kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek, Ortadoğu bölgesini kontrol altında tutmak, petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetimini sağlamak, İsrail’in güvenliğini garanti etmek, Avrupa Birliği ülkeleriyle Çin ve Japonya’yı bölgenin kaynaklarından uzak tutmak, bölgenin tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmak, İslâmî terör (!) faaliyetlerini önlemek… (F. Güngör).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TÜRKİYE VE YAKLAŞAN KAÇINILMAZ SAVAŞ (I)</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-i/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-i/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Sep 2018 18:24:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[4. ARAPÇA KİTAP VE KÜLTÜR FUARI]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[ARAP MASONLARI]]></category>
		<category><![CDATA[BEYRUT]]></category>
		<category><![CDATA[COLİN POWELL]]></category>
		<category><![CDATA[DAVOS ZİRVESİ]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[KARAYİP ADALARI]]></category>
		<category><![CDATA[KEMAL SELMAN]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Saddam Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[SURİYE’NİN DOSTLARI]]></category>
		<category><![CDATA[YENİKAPI’DA AVRASYA GÖSTERİ MERKEZİ]]></category>
		<category><![CDATA[YÜZEN ŞEHİRLER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=752</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla 2016 yılı başında bazı Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı kitapçık benim de gözüme ilişmişti. O zaman komplo teorisi koktuğunu düşünerek ilgilenmemiştim. Ancak Yenikapı’da Avrasya Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirilen 4. Arapça Kitap ve Kültür Fuarı’nı ziyaretim esnasında yeniden karşıma farklı yazarlar tarafından çıkarılan bu e-kitapçığı okuyunca Türkçeye [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla 2016 yılı başında bazı Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı kitapçık benim de gözüme ilişmişti. O zaman komplo teorisi koktuğunu düşünerek ilgilenmemiştim. Ancak Yenikapı’da Avrasya Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirilen 4. Arapça Kitap ve Kültür Fuarı’nı ziyaretim esnasında yeniden karşıma farklı yazarlar tarafından çıkarılan bu e-kitapçığı okuyunca Türkçeye çevirerek okuyucunun ve özellikle doğrudan ilgili zevatın dikkatine sunmayı vecibe addettim. Uygun ara başlıklar ekleyerek yaptığım çeviriyi birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Bir Felaket Bitmeden Diğerine Maruz Kalmak! </strong></p>
<p>Meksika Körfezi’nde suyun yoğun mavisi bana biraz güvence ve huzur vermiş ve dünyadaki tüm endişeler ve üzüntülerle birlikte Araplar olarak kötü ve külfetli gerçekliğimizi daha fazla düşünmeye itmişti. Yüzen şehirler diye isimlendirilen büyük gemilerden birinde Karayip adalarına bir seyahat gerçekleştiriyordum.</p>
<p>O vakitler, Bağdat’ın düşüşünün acısı henüz boğazımızdan aşağıya inebilmiş değildi. Zira bu büyük Arap kalesinin düşmesinin üzerinden sadece dört yıl geçmişti. Bu kadar kısa bir sürede Irak, felç kelimesinin bütün anlamlarıyla mefluç hale gelmişti.</p>
<p>Ben bu düşüncelere dalmışken Amerikalı bir genç ile karısı, oturduğum masaya oturabilmek için izin istediler. Dev gemide seyahat eden tüm yolcular, oturmakta olduğum dış güvertede kahvaltı etmeyi tercih ediyordu. Doğal olarak buyur ettim. Biz Araplar, ne kadar çabalasak da –bizi bazen hiç de övünemeyeceğimiz bir saflığa büründürse de- hayatımızda kök salmış olan başkaldırı ve gurur duygularını frenleyemeyiz. Genç çifte gülümsedim ve yüzümü -onların varlığını görmezden gelerek ve derin düşüncelerime yeniden dalarak- bayıldığım deniz mavisine doğru çevirdim.</p>
<p>Genç adamın beni yeniden bölmesi uzun sürmedi. Ülkemi ve aslımı sorarak söze başladı. Ortadoğulu eşkâlim beni zaten diğerlerinden bariz bir şekilde ayırıyordu. Esasında Amerikalıların bu tür sorular sorma âdeti yoktur. Ancak yolculuk tam üç gün sürecekti. Dolayısıyla oldukça uzun olan bu süre yolcuları diğerleriyle tanışıp konuşmaya itiyor olmalıydı.</p>
<p>Suriyeli olduğumu söylediğimde genç adam hiç şaşırmadı. Gülümseyerek Iraklı olduğumu düşündüğünü söyledi. Kendisine neden böyle düşündüğünü, Irak’ı ve Irak halkını nereden tanıdığını sorduğumda, güya Irak’ı Saddam Hüseyin’in zulmünden kurtarma operasyonuna katılan Amerikan Deniz Kuvvetleri subaylarından biri olduğunu söyledi. Ardından bu perişan ülkeye Amerika’nın demokratik değerlerini getirmede görev üstlendiği için onur duyduğunu da gururlanarak ekledi.</p>
<p>Önce uzunca gülümsedim, ardından gözlerim yaşarana kadar alaycı bir kahkaha atarak güldüm. Çift bu davranışıma ziyadesiyle şaşırmıştı. Bu aleni alayın sebebini büyük bir merakla sordular. Ayağa kalktım ve masadan ayrılmaya yeltenirken o lanetli demokrasiyi Irak topraklarına getirdikleri için alaylı bir edayla kendisine teşekkür ettim. Onun cevabıysa yerime geri oturmam için rica etmek oldu. Tekrar oturdum. Bunu da çiftin benzersiz bir açıklıkla gerçeği öğrenmek için derin bir iştiyak sahibi olduklarını hissettiğim için yaptım.</p>
<p><strong>Batı Toplumlarına Gerçekleri Bütün Yalınlığıyla Anlatabilmek</strong></p>
<p>Ve böylece onlarla aramda üç gün boyunca devam eden ve her oturumu uzun saatler süren diyaloglar başlamış oldu. Bu vesileyle Amerikalıların ne kadar saf ve iyi niyetli olduğunu keşfetmiş oldum. Ama hepsinden önemlisi, ne kadar sığ bir kültüre sahip olduklarını, hükümetlerine nasıl körü körüne boyun eğdiklerini ve medya organlarında söylenen her şeye düşünmeksizin ikna olarak mutlak bir gerçek muamelesi yaptıklarını görünce hayrete düştüm.</p>
<p>Irak’ın işgaline katılan Amerikalı bir subay nasıl olur da kendi ülkesinin Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın, Irak’taki işgali meşrulaştırmak için Irak’ta kitle imha silahlarının varlığı konusunda tüm dünyaya yalan söylediğini ve daha sonra yalanını ve (BM’yi) bilerek yanılttığını itiraf ettiğini bilmezdi?</p>
<p>Irak’ın işgaline katılan Amerikalı bir subay nasıl olur da mensubu olduğu ordunun, ülkenin işgalinde zayıflatılmış uranyumdan mamul mühimmat kullandığını, bunun da etkisi binlerce yıl boyunca sürecek radyasyon sızıntısına yol açtığını, Irak’ın toprağını ve suyunu kirleten bu sızıntının binlerce Iraklı cenini olumsuz etkilediğini bilmezdi? Bundan önce, işin farkına varmadan, uluslararası belgelerle yasaklanmış bu mermileri ateşleyen yüzlerce Amerikan askerinin öldüğünü, bazılarının da hayat boyu sürecek deformasyonlara ve kronik hastalıklara maruz kaldığını nasıl bilmezdi?</p>
<p>Irak’ın işgaline katılan Amerikalı bir subay nasıl olur da Irak işgalini yöneten efendilerinin asıl amacının, halihazırda el koyduğu petrol olduğunu, bu büyük Arap ülkesini parçalayarak İsrail’i hoşnut etmek olduğunu ve daha sonra dilediği gibi at oynatması için İran’a hazır lokma halinde teslim edildiğini, Amerikalı yetkilinin İran’ın molla rejimine “Irak topraklarının altı bizim üstü sizin” dediğini bilmezdi?!</p>
<p>Irak’ın işgaline katılan Amerikalı bir subay, nasıl olur da bu işgal savaşı sonucunda Irak’ta ölen meslektaşlarının sayısını bilmezdi? Ülkesindeki politikacıların, ölü sayısının gerçekte dört bin kişiyi aştığını Amerikan halkından gizlediğini, bir aktivistin ortaya çıkardığı bu gerçeği hükümetin güçlü ve hızlı bir şekilde örtbas ettiğini nasıl bilmezdi?!</p>
<p>Irak’ın işgaline katılan Amerikalı bir subay nasıl olur da mensubu olduğu ordunun, ülkenin istikrarı için tek garanti olan Irak ordu teşkilatını dağıtarak Irak halkı arasında etnik ve mezhebî çatışmaların tohumlarını ektiğini, böylece Irak’ı bölerek Sünniler, Şiiler ve Kürtler arasında süresiz bir iç savaş başlattığını, yüz binlerce hayatı söndüren bu savaşın halen sürdüğünü bilmezdi?! Dahası bütün bunları bilmediği gibi nasıl olur da bu kadar çok sayıda insanın lanetli Amerikan demokrasisinin tadını çıkararak mutlu şekilde öldüğü yolundaki Amerikan söylemine inanabilirdi?!</p>
<p>Yolculuk bitti ve genç çift şaşkınlık dolu bakışlarla bana veda etti. Afalladıkları yüzlerinden açıkça okunuyordu. Bu seyahatten üç yıl sonra, her ikisinin de imzasını taşıyan ve birkaç kelimeden ibaret bir mektup aldım:</p>
<p>“Size çok teşekkür ediyoruz, şimdi gerçeği biliyoruz, Iraklıların bizi affedeceğini umuyoruz.”</p>
<p>Bu sözlerin vicdanıma kazındığını ve belki de bu kitapçığı kaleme almama sebep olduğunu sizlerden gizlemeyeceğim.</p>
<p><strong>Nihai Hedefin Türkiye Olduğunu İdrak Etmek</strong></p>
<p>Bugün, sevgili ülkem Suriye’de insanlığın görmüş olduğu en büyük devrimin üzerinden geçen beş kanlı yıl dolmuş oldu. Bütün dünya bir olup bu devrimi esir almak için komplo kurdu. Sözde “Suriye’nin Dostları”nın halkımıza yaşattığı acı, düşmanlarımızın attığı varil bombalarının yol açtığı acılardan çok daha büyük oldu. Beyaz Saray’ın kara odalarında ve Tel Aviv’de büyük bir özenle tertiplenen bu komplo, Suriye halkına ağır bir bedel ödetti, hâlâ da ödetmeye devam ediyor.</p>
<p>Her ne kadar bu komplonun görünürdeki hedefi Suriye’yi yerle bir edip aynen Irak gibi bu ülkeyi de Arap-İsrail çatışması denkleminden çıkarmak olsa da ben asıl hedefin Suriye sınırlarını da aşan daha büyük bir ülke olduğuna inanıyorum. Bazıları bu sözlerimden dehşete kapılacaktır ama gerçek şu ki komplonun asıl hedefi Türkiye’dir, yine Türkiye’dir yine Türkiye!</p>
<p>Elbette birçok insan bu çıkışımı garipseyerek, “Peki, neden Türkiye?” diye soracaktır. Bu insanlara cevabım, aşağıdaki sayfalarda gizlidir.</p>
<p><strong>İki Asır Önce Belirlenen İşgal Stratejisini Geçersiz Kılabilmek</strong></p>
<p>1973 yılında sayılı Arap Masonları ya da -ben asla tasvip etmesem de &#8211; kendilerini Arapların üzerinde sayanlar, bu toplantıdan üç yıl sonra patlak verecek olan Lübnan iç savaşının ganimetlerini paylaşmak üzere Beyrut’ta bir araya gelmişlerdi. O toplantıda kan ve acı dolu iç savaştan elde edilecek kazanımları paylaşmışlardı. Hafif ve ağır silahlarla mühimmat ve teçhizat ticaretini aralarında bölüşmüşlerdi. Antik eser ve servet kaçakçılığını yürütecek mafya ve paralı asker gruplarının teşkili ve savaşın alevlenerek devam etmesi için yurt dışından gerekli malzemelerin ithal edilmesi gibi tehlikeli ve kirli görevleri aralarında taksim etmişlerdi.</p>
<p>İzninizle iki yüz yıl geri gitmek istiyorum. Mason Locası’nın resmî davetiyle 1816’da Londra’da masonluğun sembol isimlerinin katıldığı çok önemli bir toplantı düzenlenmişti. Toplantının sonunda, moderatör mason sağ eliyle tuttuğu bir kitabı başının üstüne kaldırarak tüm katılımcıların rahatça duyabileceği şekilde bağırarak şöyle demişti:</p>
<p>Tehlike bu kitaptadır! Gerçek düşmanınız işte budur! Sol eliyle de kitabı gösteriyordu. Ateşli bir genç konuşmacıya doğru hızla koşarak gözü dönmüşçesine kitabı kaptığı gibi parçalamaya başladı, paramparça edene kadar da bırakmadı. Hatip onu gülümseyerek izledikten sonra dedi ki; bu kitabı parçalayarak sorunu çözemezsin, ama <strong>ona uyanları parçalarsan</strong> sorunu çözersin! Bu kitap Kur’an-ı Kerim idi! O ahmağın bu sözleri politikalarının temeli ve terki mümkün olmayan stratejik bir yöntem olarak benimsendi. O gün bu gündür istisnasız bütün siyonist masonlar bu stratejiye sıkı sıkıya bağlı kalagelmiştir.</p>
<p>Dünyayı kontrol altında tutmak hiç de kolay bir iş değildir. Ama bu insanlar çok çalışıyor, gecelerini gündüzlerine katıyorlar. Tarihi büyük bir dikkatle derinlemesine incelediler. Bu dakik çalışmalar esnasında Arapların eski imparatorluklar arasında taksim edilmiş darmadağın bir toplum olduğunu, kölenin efendisine itaatine benzer bir bağlılıkla kendilerini yönetenlere boyun eğdiklerini fark ettiler. Ancak bu insanlar İslam’ın bahşettiği büyük kuvvet sayesinde bu imparatorlukların tahtlarını sarstılar. Kısa bir süre sonra doğuda Çin’den başlayarak batıda Fransa’ya kadar neredeyse bütün bir dünya onlara boyun eğmişti…</p>
<p>İşte bu olay onların bakış açısına göre asla tekrarlanmamalıdır. Bu yüzden modern çağda sömürgeci güçler Arap dünyasını kasten parçalamıştır. Arap coğrafyasını -kendileri aksini iddia etseler de- hiçbir karar alamayan, sömürgecileri tarafından yönetilen küçük devletlere dönüştürdüler.</p>
<p>Birbirini takip eden beş yıl boyunca Suriye halkının nasıl katledildiğini, Rusya’nın ve rejimin uçaklarının Suriye’nin neredeyse tamamını nasıl yerle bir ettiğini hep birlikte gördük! Bu süre zarfında Amerika-Batı vetosunu kırmaya yeltenen, Suriye halkına uçaksavar vermeye cesaret edebilen tek bir Arap devleti çıkmadı! Oysa böylece öldürülen onca çocuğun ve heba edilen onca servetin bir kısmı kurtarılabilirdi.</p>
<p>Suriye’ye yaptıklarının aynısını Türkiye’ye de yapmak istediler ama başaramadılar. Esasen Türkiye yüzyıllar boyunca siyonist masonların sıkı kontrolü altında kalmıştır. Ülkeyi yıkmak için sayamayacağımız kadar büyük miktarda para ve insan kaynağı da tahsis etmişlerdir. Ama buna rağmen Türkiye, merkezî bir İslam devletinin geri gelmesi hususunda Yüce Allah’tan sonra son umut ve yegâne alternatif olmaya devam etmektedir. Daha dakik bir tabirle merkezî bir Sünni devletin tek garantörü ve son umududur.</p>
<p>Küresel zulüm odaklarının karanlık odalarında neler olup bittiğine bakacak olursak, dünyayı sıkı sıkıya tahakkümleri altına almak için yakın ve uzun vadeli stratejiler hazırladıklarını ve planlar çizdiklerini görürüz. Ancak bazen, dünyada meydana gelen ani değişimlerin sonucu olarak kesin ve hızlı kararlar almak durumunda kalmaktadırlar. Binaenaleyh eski stratejik kararlarının bir kısmı, bu ani değişikliklerin gerektirdiği şekilde güncellenmekte ya da öne alınmaktadır.</p>
<p>Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye’de iktidara geldiğinde yaptıkları şey de işte budur. Türkiye’ye yönelik stratejilerini defalarca tadil ettiler. Ancak Türkiye’nin parçalanması ve devletçiklere dönüştürülmesi yönündeki kararlarını hızlandırma kararı almaları diğerlerinden çok farklı sonuçlar doğurmuştur. Davos Zirvesi arifesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın onurlu çıkışı olayların akışını değiştirdi. <strong>Davos sonrası Türkiye</strong>, kesinlikle Davos öncesi Türkiye değildi artık. Bu yüzden bu meseleye ziyadesiyle dikkatli bir şekilde odaklanmamız gerekmektedir. Zira bu hususu görmezden gelmemiz çok büyük tehlikelere sebebiyet verecektir.</p>
<p><em>Devam edecek… </em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABDÜRREŞİD İBRAHİM’İ YAKINDAN TANIYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abdurresid-ibrahimi-yakindan-taniyabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abdurresid-ibrahimi-yakindan-taniyabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Aug 2018 19:43:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[ABDURRECHID IBRAHIM]]></category>
		<category><![CDATA[Abdürreşid İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[ABRÜRREŞİD İBRAHİMOF]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[AHMED TACEDDİN]]></category>
		<category><![CDATA[AKÇURAOĞLU YUSUF]]></category>
		<category><![CDATA[ÂLİMCAN İDRİSÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[ASYA KUVVE-İ MÜDÂFAASI CEMİYETİ]]></category>
		<category><![CDATA[BAKÜ]]></category>
		<category><![CDATA[BAŞKURT]]></category>
		<category><![CDATA[BUHARA]]></category>
		<category><![CDATA[CAVA ADALARI]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[ÇOBAN YILDIZI]]></category>
		<category><![CDATA[DORUNKİN]]></category>
		<category><![CDATA[ERTUĞRUL ÖZALP]]></category>
		<category><![CDATA[FATMA YEŞİLÖZ]]></category>
		<category><![CDATA[GEORGEON TAMDOĞAN-ABEL]]></category>
		<category><![CDATA[HATANO]]></category>
		<category><![CDATA[HEE-SOO CEMİL LEE]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[HURİYE ŞEN]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[IŞIK TAMDOĞAN-ABEL]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL TÜRKOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[KAZAN]]></category>
		<category><![CDATA[KORE]]></category>
		<category><![CDATA[LOZAN]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMED ÂRİF BEY]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET ÖRDEKÇİ]]></category>
		<category><![CDATA[MEKERCE (NİJNİ NOVGOROD)]]></category>
		<category><![CDATA[MİLLİYETLER BİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[MUHAMMED HİLMİ NAKAVA]]></category>
		<category><![CDATA[MÛSÂ CÂRULLAH BİGİ(YEV)]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA UZUN]]></category>
		<category><![CDATA[NADİR ÖZBEK]]></category>
		<category><![CDATA[OKA NEHRİ]]></category>
		<category><![CDATA[ORENBURG]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI İMPARATORLUĞU]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZBEK]]></category>
		<category><![CDATA[RUSYA İMPARATORLUĞU]]></category>
		<category><![CDATA[RUSYA MAHKÛMU MİLLETLER KONFERANSI]]></category>
		<category><![CDATA[RUSYA MÜSLÜMANLARI]]></category>
		<category><![CDATA[RUSYA TÜRKLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[SAİNT PETERSBURG]]></category>
		<category><![CDATA[SEYFETTİN ERŞAHİN]]></category>
		<category><![CDATA[Sibirya]]></category>
		<category><![CDATA[SİYAM]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat-ı Müstakim]]></category>
		<category><![CDATA[STOCKHOLM]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[TARA]]></category>
		<category><![CDATA[TEŞKÎLÂT-I MAHSÛSA]]></category>
		<category><![CDATA[TOBOLSK]]></category>
		<category><![CDATA[TRABLUSGARP]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİSTAN]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[UFA]]></category>
		<category><![CDATA[USÛL-İ CEDÎD]]></category>
		<category><![CDATA[Uzakdoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Viyana]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=739</guid>

					<description><![CDATA[Rusya Müslümanlarının ilk siyasi temsilcisi, büyük seyyah, gazeteci ve yazar Abdürreşid İbrahim, 23 Nisan 1857’de Sibirya’da doğmuş, 17 Ağustos 1944’te Japonya’da vefat etmiştir. Ulaşım imkânlarının kısıtlı olduğu, dünyanın savaşlarla parçalandığı bir dönemde kıtalararası seyahatler yaparak ilim tahsili ve tedrisiyle uğraşan, talebe organizasyonları yapan, basın yayın araçlarının kısıtlı ve zor şartlarına rağmen onlarca süreli yayın çıkaran, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rusya Müslümanlarının ilk siyasi temsilcisi, büyük seyyah, gazeteci ve yazar Abdürreşid İbrahim, 23 Nisan 1857’de Sibirya’da doğmuş, 17 Ağustos 1944’te Japonya’da vefat etmiştir. Ulaşım imkânlarının kısıtlı olduğu, dünyanın savaşlarla parçalandığı bir dönemde kıtalararası seyahatler yaparak ilim tahsili ve tedrisiyle uğraşan, talebe organizasyonları yapan, basın yayın araçlarının kısıtlı ve zor şartlarına rağmen onlarca süreli yayın çıkaran, irili ufaklı onlarca eser yazıp neşreden, Japon milletini İslamiyet’le tanıştıran büyük davetçi Abdürreşid İbrahim’i, Müslümanların birlik ve beraberliği uğrunda sarfettiği kıymetli fikrî ve siyasi çabalarını hatırlama sadedinde vefatının 78. yıldönümünde hayırla yâd etmek istedim.</p>
<p>Bu yazıda Mustafa Uzun Hoca’nın Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin ilk cildinde yayımlanan “Abdürreşid İbrahim (1857-1944)” maddesinin -uygun ara başlıkları ekleyerek- geniş bir özetini aktarmakla yetineceğim.</p>
<p><strong>İlmi Tahsil Edip Yayma Uğrunda Ağır Meşakkatlere Katlanmak </strong></p>
<p>Abdürreşid İbrahim Sibirya’da Tobolsk ilinin Tara kasabasında doğdu. Aslen Buharalı bir Özbek aileden gelmektedir. Babası Ömer Efendi devrin siyasî hadiselerine karışmış bir vatanperver, annesi Başkurt Türklerinden Afîfe Hanım’dır. Abdürreşid İbrahim genç yaşta ailesinden ayrılarak başladığı tahsil hayatını, çevre kazalardaki medreselerde sürdürdü. Teman Medresesi’nde de bir süre okuduktan sonra devrin tanınmış medreselerinin bulunduğu Kışkar’a gitti. Burada okurken pasaportunun süresi bittiği için tahsiline ara vermek zorunda kaldı. Kırgız kabileleri arasında dolaşarak hocalık ve <strong>imamlık</strong> yaptıktan sonra Orenburg’a geldi (1879). Gizlice bir gemiye binip hacca gitmek üzere İstanbul’a kaçtı (1880). Burada iki ay kadar kaldıktan sonra hacca gitti.</p>
<p>Hacdan sonra Medine’de tahsil hayatının ikinci devresine başladı. Çeşitli âlimlerden ders okuyarak kıraat, fıkıh ve hadis ilimlerinden icâzet aldı. 1884 yılı sonunda İskenderiye üzerinden İstanbul’a, oradan da Tara’ya döndü ve <strong>medresede ders vermeye başladı</strong> (1885). Aynı yıl evlendi. Medine’ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencileri Medine’ye yerleştirerek yine İstanbul üzerinden Tara’ya döndü. Burada bir “usûl-i cedîd” okulu açtı ve eğitim çalışmalarına başladı. Bu sırada Livâü’l-Hamd adlı risâlesini İstanbul’da bastırarak Rusya’da dağıttı.</p>
<p>1892’de Ufa şehrinde Orenburg Şer’î Mahkemesi’ne âza seçilerek <strong>kadılık yaptı</strong>. Sekiz ay kadar da bu mahkemenin reisliğinde bulunduktan sonra müftü ile arasında ihtilâf çıkınca görevinden istifa etti (1895). İstanbul’a giderek siyasî mücadelesine orada devam etti. Bu sırada Rus Çarlığının Türkler’e yaptığı baskı ve haksızlıkları ortaya koyan Çolpan Yıldızı adlı kitabını yayımlayıp gizlice Rusya’ya gönderdi. 1896’da <strong>Avrupa’ya gitti</strong>. İsviçre’de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya’daki Müslümanların durumunu anlattı ve yardımlarını istedi.</p>
<p>1897 Nisan’ında İstanbul’dan başlayarak üç yıl süren bir seyahate çıktı. Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Sırbistan, Batı Rusya üzerinden Çin Türkistanı’na gitti, oradan da Sibirya üzerinden Tara’ya döndü (1900). 1902’de Petersburg’da yayımlamaya başladığı Mir’ât adlı dergi ile Rusya’daki Müslümanların meselelerini yeniden ele aldı. İstanbul’a döndüğünde Rus elçisinin isteği üzerine tevkif edildi ve Odesa’ya gönderildi; fakat Rusya Türklerinin baskıları sonucunda serbest bırakıldı.”</p>
<p><strong>Müslümanları Bir Çatı Altında Toplayıp Haklarını Güçlü Şekilde Savunabilmek</strong></p>
<p>“1904 yılı sonunda Petersburg’a yerleşerek orada bir matbaa kurdu; dinî ve siyasî mahiyette eserler yayımlamaya başladı. Müslümanlar arasında birlik sağlamak maksadıyla Ülfet ve Tilmîz gazetelerini neşretti (1905). 1905 Rus ihtilâlinden sonra ortaya çıkan hürriyet havası içinde Rusya Türkleri de çeşitli millî-siyasî faaliyetlere giriştiler. Bu sırada Kazanlı aydınlar ve zenginlerin bütün Rusya Türklerini bir araya getirmeye yönelik faaliyetleri başlayınca, Abdürreşid İbrahim bu faaliyetlerin başına geçerek Rusya Müslümanlarına siyasî haklar tanınması ve Türkler’in bir ittifak kurması için yoğun bir çalışma içine girdi. Önce belli başlı merkezlerdeki Müslüman ileri gelenlerini bir araya topladı ve ortak kararlar alınmasını sağlamaya çalıştı. Bunun için Mekerce’de (Nijni Novgorod) bütün Müslüman liderler, âlim ve yazarlarla edipler, zenginler ve talebelerin katıldığı bir toplantı düzenledi. Ancak hükümet buna izin vermeyince toplantı Oka nehri üzerinde bir gemide yapıldı. Bu toplantıda kabul edilen, Rusya Müslümanlarının bir ittifak kurmaları fikri üzerine, Abdürreşid İbrahim Petersburg’a dönünce Müslümanlar arasında ittifak kurmanın gereğini anlatan Bin Üçyüz Senelik Nazra adlı eserini neşretti. 13 Ocak 1906’da yapılan ikinci toplantıda Abdürreşid İbrahim ve arkadaşlarının hazırladığı “ittifak nizamnamesi” oy birliğiyle kabul edildi.</p>
<p>Abdürreşid İbrahim’in bu dönemdeki siyasî faaliyetlerine, Duma meclisi üyesi olmamakla birlikte, bilhassa Müslüman üyeler üzerindeki tesiri ve ilk iki Duma döneminde (1906-1907) Petersburg’da, bu meclisin Müslüman üyelerinden ikisi ile yürüttüğü muhtariyet hareketini ilâve etmek gerekir. Rusya’daki Müslümanların muhtariyet meselelerine ait görüşlerini, bu sırada neşrettiği Aftonomiya risâlesinde ele aldı. Ancak III. Duma döneminde Rus baskısı artınca birçok aydın hapsedildi veya sürgüne gönderilerek sıkı tedbirler alındı. Bu arada Abdürreşid İbrahim’in gazeteleri ve matbaası kapatıldı. İttifak merkez icra heyetinin önemli iki üyesi olan Abdürreşid İbrahim ve Akçuraoğlu Yusuf, programlarını dış ülkelerde gerçekleştirmeye yöneldiler.</p>
<p>Rusya’dan ayrılan Abdürreşid İbrahim ikinci büyük seyahatine çıktı. 1907 sonlarında Batı Türkistan, Buhara, Semerkant, Yedisu ve civarını içine alan bir yıllık geziden sonra tekrar Tara’ya gelerek ailesini aldı ve Kazan’a yerleştirdi. 1908 Eylül’ünde buradan hareketle Sibirya, Moğolistan, Mançurya, Japonya, Kore, Çin, Hindistan, Hicaz ve Ortadoğu üzerinden İstanbul’da son bulan seyahatini tamamladı (1910). Bu seyahatle ilgili hâtıralarını Âlem-i İslâm adıyla neşretti.”</p>
<p><strong>Batılı Sömürgeci Devletlere Karşı Beraberce Hareket Edebilmek </strong></p>
<p>Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki faaliyetlerinin başında, Şark milletlerinin Rusya, İngiltere ve Amerika başta olmak üzere Batılı sömürgeci devletlere karşı beraberce hareket etmelerini ve İslâmiyet’in Japonya’da yayılmasını temin için kurduğu Asya Kuvve-i Müdâfaası Cemiyeti’ni zikretmek gerekir. Seyahati sırasında ziyaret ettiği yerlerde gördüklerini, Kazan’da oğlunun yayımladığı Beyânülhak, İstanbul’da Sırât-ı Müstakîm gibi gazete ve mecmualara gönderdiği yazılarda anlattı. Sırât-ı Müstakîm’de, misyonerlerin Japonya’da Hz. Peygamber aleyhinde dağıttıkları bir kitaba cevap olarak yazılıp dağıtılacak bir eserin kaleme alınmasını isteyen ilk yazısı da “Japonya Mektupları” başlığıyla yayımlandı. Yanında Japon Müslüman Hacı Ömer olduğu halde İstanbul’da tamamladığı bu seyahatten sonra çeşitli konferanslar verdi, seyahat intibalarını anlattı ve bu sebeple de “Seyyâh-ı Şehîr”, “Hatîb-i Şehîr” unvanlarıyla anıldı.</p>
<p>1911’de İtalyanların Trablusgarp’ı işgal etmeleri üzerine Büyük Sahra’yı aşarak oraya gidip cephelerde çalıştı; halkı işgalcilere karşı harekete geçirmek için cihad fetvası dağıtarak faaliyet gösterdi. Döndükten sonra, Kuzey Afrika’daki müşahedelerini, Sırât-ı Müstkakîm’in de iktibas ettiği <strong>vaaz ve konferanslar</strong> ile anlattı. Rusların Sarıkamış’ı işgali üzerine oraya gitti (1915). Yine bu yıllarda İstanbul’da kurulan Rusya Müslüman Türk Kavimlerini Himaye Cemiyeti üyesi olarak çalıştı. Cemiyet üyeleriyle birlikte Budapeşte, Viyana, Zürih, Berlin ve Sofya’yı ziyaret ederek Rusya’da yaşayan Türk topluluklarının dertlerini ve uğradıkları baskıları dile getirdi. Bu sırada Teşkîlât-ı Mahsûsa’da görevli olarak Almanya’ya gitti. Bilhassa Müslüman Rus esirleriyle konuşup onlardan halifelik saflarında çarpışacak bir birlik kurmak için çalıştı. Bu arada Milliyetler Birliği’nin (l’Union des Nationalités) Lozan’da düzenlediği Rusya Mahkûmu Milletler Konferansı’na katılarak Rusya Müslümanları adına dinî, medenî ve kültürel muhtariyetle birlikte Müslümanlar üzerindeki kanunî kısıtlamaların kaldırılmasını ve seçim sisteminin değiştirilmesini istedi. I. Dünya Savaşı başlarında Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler Cemiyeti’nde de (Ligue des Allozenes de Russie) Rusya Müslümanlarının temsilciliğini yaptı. Yine bu yıllarda bir grup Tatar ile Berlin’de Müslüman Rus savaş esirlerine hitaben Tatarca Cihâd-ı İslâm adlı bir gazete çıkardı.</p>
<p>Almanya’daki bu faaliyetlerinden sonra tekrar İstanbul’a dönen Abdürreşid İbrahim 1922-1923 yıllarında Rusya’da, 1930’da Kahire’de, 1930-1931 yıllarında da Mekke’de bulundu. 1934’te ailesiyle birlikte Japonya’ya giderek oraya yerleşti ve ölümüne kadar İslâmiyet’in burada yayılması için çalıştı. Tokyo’da bir cami inşa ettirilmesine ön ayak oldu ve bu caminin imamlığını yaptı (1937). Japonya’da İslâm dininin resmen tanınmasını sağladı (1939). 17 Ağustos 1944 günü Tokyo’da vefat etti. Ölümü Japon radyosu ile ilân edilerek cenazeye katılmak isteyenlerin gelmesi için dört gün beklendikten sonra büyük bir törenle aynı yerde defnedildi.</p>
<p><strong>Abdürreşid İbrahim’in Müktesebatından Hakkıyla İstifade Edebilmek </strong></p>
<p>Abdürreşid İbrahim pek çok eser kaleme almıştır. Bunların bir kısmı kitap ve risâle halinde yayımlanmış, bir kısmı da gazete ve dergilerde neşredilmiştir; diğer bir kısmı ise müsvedde halinde kalmıştır. Çok değişik yerlerde neşredildiklerinden yayımlanmış olan eserlerinin nüshaları nâdirdir. Eserleri, çıkardığı gazete ve mecmualarla telif ve tercüme ettiği kitap ve risâleler olmak üzere iki grupta toplanabilir.</p>
<p>Abdürreşid İbrahim’in çıkardığı gazete ve dergiler şunlardır:</p>
<ol>
<li><strong>Mir’ât yahut Gözgü</strong>: Türkiye Türkçesi ve Tatarca ile karışık olarak neşredilen, siyasî ve edebî yönü ağır basan bu dergi, 1902 yılında Petersburg ve Kazan’da belirsiz sürelerde yayımlanmış, 1909 yılında çıkan 22. sayısıyla yayımı sona ermiştir. İslâm birliğini ve Rusya’da yaşayan Müslümanların haklarını savunan Mir’ât, Abdürreşid İbrahim’in Rusya’da neşrettiği ilk süreli yayın ve yenilik fikrine karşı olanlarla mücadele etmek için yazdıklarını yayımladığı bir dergidir.</li>
<li><strong> Ülfet</strong>: Türkiye Türkçesi ile 15 Aralık 1905’te Petersburg’da yayımına başlandı; 9 Haziran 1907’de 85. sayıdan sonra Rus hükümeti tarafından kapatıldı. Mûsâ Cârullah Bigi(yev)’in önde gelen yazarları arasında bulunduğu gazete dinî meselelere ağırlık vermiş, bu sebeple bilhassa medrese talebeleri arasında çok okunmuştur. Rusya Müslümanlarının kongreleri hakkında verdiği bilgiler bakımından da önemlidir.</li>
<li><strong> Tilmîz</strong>: 1906’da Petersburg’da Arapça olarak yayımına başlandı; 1907’de kapatıldı. Rusya’daki Müslümanların kültürlerini, dinlerini ve mânevî değerlerini korumak için onları uyarmaya yönelikti.</li>
<li><strong> Necât</strong>: 1906’da Petersburg’da yayımlanan bu mecmuada dinî muhtevalı yazılar çoğunluktaydı. İlk sayısından sonra neşrine hükümet tarafından izin verilmedi.</li>
<li><strong> Şirke (Serke)</strong>: Kazak şivesiyle ve Kazak münevverlerinin yardımlarıyla Petersburg’da yayımlandı. 1907 yılı sonlarında hükümetçe kapatılan mecmua panislâmist fikirleri savunuyordu.</li>
<li><strong> Teâruf-i Müslimîn</strong>: Dinî, siyasî, tarihî, felsefî haftalık bir mecmuadır. İslâm âleminden de bahseden dergi, 1910’da İstanbul’da Ahmed Taceddin’le birlikte 32 sayı çıkarılabildi.</li>
<li><strong> Cihâd-ı İslâm</strong>: Âlimcan İdrisî ile birlikte 1916’da Berlin’de neşrettikleri Türkçe bir gazetedir. I. Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşen Müslüman askerlere yönelik olarak çıkarılmıştır. Bu gazete bazı kaynaklarda Cihan Haberleri adıyla geçmektedir.</li>
</ol>
<p>İstanbul’da çıkan Basîret ve Sırât-ı Müstakîm, Hindistan’da Arapça olarak neşredilen el-Beyân, Kazan’da oğlunun çıkardığı Beyânülhak, Bakü’de çıkan Hayat dergilerinde de yazılar yazmış olan Abdürreşid İbrahim’in yayımlanmış <strong>telif ve tercüme eserleri</strong> de şunlardır:</p>
<ol>
<li><strong> Livâü’l-Hamd</strong> (İstanbul 1885). Rusya’da yaşayan Müslümanları Türkiye’ye göç etmeye teşvik maksadıyla yazılmış ve gizlice Rusya’ya sokulup dağıtılmış küçük bir risâledir.</li>
<li><strong> Çolpan (Çoban) Yıldızı</strong> (İstanbul 1895; Petersburg 1907). Abdürreşid İbrahim’in, Rus Çarlığı’nın Türklere yaptığı baskı ve zulmü protesto etmek maksadıyla kaleme aldığı yazılı ilk siyasî belgedir. Rus hükümetine karşı halkı mücadeleye çağıran bu risâlede ayrıca yazarın bir müddet reisliğini yaptığı Orenburg Şer‘î Mahkemesi’nin çalışmaları, eksikleri ve teşkilâtı hakkındaki düşünceleri de yer almaktadır. Bu sebeple Petersburg’da ikinci defa basılmıştır.</li>
<li><strong> Bin Üçyüz Senelik Nazra</strong> (Petersburg 1905). Eser, Müslümanlar arasında bir ittifak kurma zaruretini dile getiren ve daha sonra yapılan ittifak kongrelerine zemin hazırlayan, “ittifak nizamname ve programı”nın ana fikirlerini ihtiva eden bir kaynak mahiyetindedir.</li>
<li><strong> Vicdan Muhakemesi ve İnsaf Terazisi</strong> (Petersburg 1906; İstanbul 1328). Hıristiyan misyonerlerinden Dorunkin’in Tatarlar arasında Hıristiyanlığı yaymak maksadıyla yazdığı Açık Mektup adlı risâleye reddiye olarak Tatarca kaleme alınmıştır. Hıristiyanlık ile Müslümanlığı karşılaştırarak İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koyan ve mukayeseli dinler tarihi bakımından önemli bilgiler ihtiva eden küçük bir eserdir.</li>
<li><strong> Aftonomiya yâ ki İdâre-i Muhtâriyye</strong> (Petersburg 1907). Bu risâle I. ve II. Duma’da (1906-1907) ortaya çıkan bağımsızlık eğilimleri karşısında Rusya Müslümanlarının da muhtariyet haklarını kullanmaları gerektiğini belirten bir eserdir.</li>
<li><strong> ed-Dînü’l-Fıtrî</strong> (İstanbul 1340). İslâm dininin insanın yaratılışına en uygun din olduğunu anlatmak maksadıyla kaleme alınmıştır. Önsözündeki ifadeden iki küçük risâle olduğu anlaşılmaktadır.</li>
<li><strong> Tercüme-i Hâlim yâ ki Başıma Gelenler</strong> (Petersburg, ts.). Çocukluğunu, tahsilini ve memleketi olan Tara’ya dönüşüne kadar olan yirmi sekiz yıllık hayatını anlatmaktadır.</li>
<li><strong> Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişâr-ı İslâmiyyet</strong> (İstanbul 1328, 1329-1331). 1907-1910 yılları arasında yaptığı büyük seyahatinin hâtıralarını bu eserde neşretmiştir.</li>
<li><strong> Asya Tehlikede</strong> (İstanbul 1328). Japon Hatano’dan, Muhammed Hilmi Nakava ile beraber tercüme ettikleri küçük bir risâledir. İngiltere, Rusya ve Amerika’nın Uzakdoğu’da yapmayı düşündükleri faaliyetlere karşı Asyalı milletlerin yani Çin, Japonya, Osmanlı İmparatorluğu, Afganistan, Hindistan, İran, Siyam, Cava adaları ile Türkistan’ın birleşmesi gerektiğini anlatan bir eserdir.</li>
<li><strong> Binbir Hadîs-i Şerif Tercümesi</strong> (Petersburg, ts.). Mehmed Ârif Bey’in aynı adı taşıyan eserinin bazı ilâvelerle Tatarca tercümesidir.</li>
<li><strong> Tarihin Unutulmuş Sahifeleri</strong> (Berlin 1933). Bu ad altında, Sultan Aziz’in Şehadetine Sebep Ne İdi?</li>
<li><strong> Rusya Müslümanlarının Açlık Hallerinden Dehşetli Bir Hâtıra</strong> (Berlin 1933). Abdürreşid İbrahim’in bu son iki risâlesi Mûsâ Cârullah tarafından, ‘hâtıralarından imlâ edilmek suretiyle’ neşredilmiştir.</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar: </strong><strong> </strong></p>
<ul>
<li><strong>Mustafa UZUN; “ABDÜRREŞİD İBRAHİM (1857-1944)”</strong>, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.1, s.295-297, İstanbul 1988. https://islamansiklopedisi.org.tr/abdurresid-ibrahim, 13.08.2018.</li>
<li>Abdürreşid İBRAHİM; <strong>Âlem-i İslam ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet 1363/1944</strong>, (Osmanlıca), Ahmed Saki Bey Matbaası, İstanbul 1328, 2 c., 620+243 s.</li>
<li>Abdürreşid İBRAHİM; <strong>Âlem-i İslam ve Japonya’da İslamiyet’in Yayılması 1363/1944</strong>, Sadeleştiren: Ertuğrul Özalp, İşaret Yay., İstanbul 2003, 2 c., 556+631 s.</li>
<li>Abrürreşid İBRAHİMOF; <strong>Tercüme-i Hâlim ya ki Başıma Gelenler 1363/1944</strong>, (Osmanlıca), Elektrik Basmahanesi, Saint Petersburg (t.y.), 136 s.</li>
<li>Abdürreşid İBRAHİM; <strong>Rusya İmparatorluğu’nda Müslümanlar: Çoban Yıldızı</strong>, Hazırlayan: Seyfettin Erşahin, Ahmed Yesevi Üniversitesi Yay., Ankara 2015, 95 s.</li>
<li>CEMİL LEE, Hee-Soo, <strong>İslam ve Türk Kültürünün Uzak Doğu’ya Yayılması: Kore’de İslamiyet’in Yayılması ve Tesirleri</strong>, (doktora tezi), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1987, 2 c., 238+207 s.</li>
<li>İsmail TÜRKOĞLU; <strong>Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim</strong>, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1997, 183 s.</li>
<li>Mehmet ÖRDEKÇİ; <strong>Abdurreşid İbrahim ve &#8220;Çoban Yıldızı&#8221;</strong>, (yüksek lisans tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 1997, 125 s.</li>
<li>Huriye ŞEN; <strong> Yüzyıl Başlarında Abdürreşid İbrahim&#8217;in Rusya ve Japonya&#8217;daki Faaliyetleri</strong>, (yüksek lisans tezi), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 2015, 116 s.</li>
<li>Nadir ÖZBEK; <strong>Abdürreşid İbrahim (1857-1994) The Life and Thought of Muslim Activist</strong>, (yüksek lisans tezi), Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1994, 150 s.</li>
<li>Fatma YEŞİLÖZ; <strong>Der Blick des İslamischen Denkers Abdürreşid İbrahim (1857-1944) auf Indien</strong>, (yüksek lisans tezi), Universitaet Wien, Viyana 2013, 109 y.</li>
<li>Abdürrechid IBRAHIM; <strong>Un Tatar au Japon: Voyage en Asie (1908-1910)</strong>, presente et annote par Georgeon Tamdoğan-Abel, Işık Tamdoğan-Abel, Sindbad, Paris 2004, 269 s.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abdurresid-ibrahimi-yakindan-taniyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SURİYE’DE OLUP BİTENİ KAVRAYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suriyede-olup-biteni-kavrayabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suriyede-olup-biteni-kavrayabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Apr 2018 17:47:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[ARAP AYDINLAR]]></category>
		<category><![CDATA[BENGİSU]]></category>
		<category><![CDATA[BEŞŞAR ESAD]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[ÇIRA]]></category>
		<category><![CDATA[CNR Kitap Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[DERA]]></category>
		<category><![CDATA[EL-HUBZU’L-AHMER]]></category>
		<category><![CDATA[EL-KUDSU’L-ARABÎ]]></category>
		<category><![CDATA[EMPİRE OF SLAVES]]></category>
		<category><![CDATA[ESET]]></category>
		<category><![CDATA[FÎ ARÎNİ’Ş-ŞEYTÂN]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVENLİ LEVHA]]></category>
		<category><![CDATA[İMBARATORİYYETU’L-ABÎD]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[islamofobi]]></category>
		<category><![CDATA[KİMYASAL SİLAH]]></category>
		<category><![CDATA[KIZIL EKMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KÖLELER İMPARATORLUĞU]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[KUSAY EBU KUVAYDIR]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSLÜMAN AYDINLAR]]></category>
		<category><![CDATA[NEW YORK]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[SEVGİ DİLİ.]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEYTAN’IN İNİNDE]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[TAYYİP ERDOĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[TRUMP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=666</guid>

					<description><![CDATA[Suriye’de küresel şer ittifakının el birliğiyle boğmaya ahdettiği halk devriminin ilk şahitlerinden yazar Ebu Kuvaydır, yeni kitabının çevirisi ve basımı konusunda görüşmeler yapmak için İstanbul’daydı. Ben de ilk iki kitabının mütercimi olarak kendisiyle siz kıymetli okurlarım adına, Trump komutasında “vur-kaç” taktiğiyle gerçekleştirilen gece yarısı operasyonu hakkında kısa ama vurucu bir söyleşi gerçekleştirdim. Kusay Ebu Kuvaydır, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Suriye’de küresel şer ittifakının el birliğiyle boğmaya ahdettiği halk devriminin ilk şahitlerinden yazar Ebu Kuvaydır, yeni kitabının çevirisi ve basımı konusunda görüşmeler yapmak için İstanbul’daydı. Ben de ilk iki kitabının mütercimi olarak kendisiyle siz kıymetli okurlarım adına, Trump komutasında “vur-kaç” taktiğiyle gerçekleştirilen gece yarısı operasyonu hakkında kısa ama vurucu bir söyleşi gerçekleştirdim.</p>
<p>Kusay Ebu Kuvaydır, Suriye’de kıvılcımın ateşlendiği Dera’da devrimin ilk on gününde bizzat tanıklık ettiği olayları oldukça detaylı şekilde hikâye eden “<em>el-Hubzu’l-Ahmer</em>; Kızıl Ekmek” romanın yazarıdır. Ayrıca “<em>İmbaratoriyyetu’l-Abîd</em>; Köleler İmparatorluğu” adıyla İslamofobi çıkmazını anlattığı bir romanı daha basılmıştır. İlk romanın Arapça ve Türkçe, ikincisinin Arapça, Türkçe ve İngilizce baskıları mevcuttur. Arap gazetelerinde onlarca makalesi neşredilen yazar esasen inşaat mühendisi bir iş adamı olup Dubai’de yaşamakta ve gençliğinden beri edebiyatla yakından ilgilenmektedir.</p>
<p><strong><em>&#8211; Kusay Bey, sizi Suriye’de halk devriminin başlangıcında Dera’da kana bulanan hamur yumağına atfen “Kızıl Ekmek” adını verdiğiniz romanınızı yazmaya iten sebep nedir, sakıncası yoksa bizimle paylaşabilir misiniz? </em></strong></p>
<p>&#8211; İnsanların büyük çoğunluğu Suriye halkının neden silaha sarılmak zorunda kaldığını maalesef bilmiyor. Bu yüzden de onları kınayanlar çıkabiliyor. İşte bu yüzden olayların canlı tanığı olarak işin iç yüzünü roman diliyle anlatma ihtiyacı duydum. İnsanlarımız sekiz ay boyunca sivil direniş gösterdi, cadde ve meydanlarda rejimin askerleri tarafından hunharca öldürüldü, ama uzun süre silaha sarılmadı. Sözüm ona hür dünya bu mezalimi film izler gibi ekranlardan seyretmekle yetindi! Çünkü bütün bir dünya, adına Birleşmiş Milletler denen kocaman bir yalancı kuruluşa mahkûm durumda. Oysa bu yalancı, bozuk ve münafık kuruluş (BM), sadece onu ilk kuran güçlere hizmet etmektedir.</p>
<p>&#8211; Suriye halkının başına gelenler, işte bu küresel fesat düzeni sebebiyle dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir ülkenin başına her an gelebilir! Çünkü buna mâni olacak bir mekanizma yok.</p>
<p>&#8211; Suriyeliler olarak bizim siz Türkiye toplumundan ve medeni olduğunu iddia eden yalancı Batı toplumlarından talebimiz şudur: <strong>Bırakın da Eset, insanlarımızı kimyasal silahlarla öldürsün! </strong>Hiç olmazsa yüzbinlerce insanımız sakat kalmaz, büyük acılar içinde kıvranmadan daha kolay ve hızlı şekilde ölür! Hem evlerimiz ve şehirlerimiz tahrip edilmemiş olur. Böylece yıllar boyunca büyük zahmetlerle inşa ettiğimiz binalarımız ve kentlerimiz yıkılmadan sonraki nesillerimize sapasağlam intikal etmiş olur.</p>
<p><strong><em>&#8211; 14 Nisan günü sabahın erken saatlerinde ABD, İngiltere ve Fransa’nın düzenlediği askerî operasyonda Suriye rejiminin kimyasal silah üretim tesislerinin vurulduğu açıklandı. Bu operasyonu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</em></strong></p>
<p>&#8211; Bu operasyon yalan ve düzmeceden ibarettir. Zira Trump rejimin ayakta kalmasına itirazları olmadığı yönünde açıklama yapmıştır. Peki, bu saldırı niye yapıldı o zaman? Çünkü, güya insan haklarının ve demokrasinin temsilcisi olan bu yalancı ülkeler kendi toplumları nezdinde itibar tazeleme ihtiyacı duydular. Zira “Eset kimyasal silah da kullandı, daha ne bekliyorsunuz?” mealindeki itirazları susturmak zorundaydılar. Esasen bu operasyonla ağababaları çok sevdikleri uşakları Eset’in kulağını çekip azarlamış oldular sadece. Ve şu mesajı pekiştirerek yinelemiş oldular: <strong>Kimyasal silah kullanma da dilediğin şekilde ve dilediğin kadar yık, yak ve öldür!</strong> Oysa, bize ölmekten başka seçenek bırakılmayacaksa ben şahsen kimyasal silahla öldürülmemizi tercih ederim. Böylece camilerimiz, çarşılarımız ve diğer tarihi mirasımız yanında binalarımız ve şehirlerimiz tahrip edilmemiş, insanımız da daha acısız şekilde can vermiş olur!</p>
<p><strong><em>&#8211; Kimyasal silahla öldürülmeyi tercih etmek ne kadar da acı, insanlık adına ne büyük bir utanç kaynağıdır bu!&#8230; Şahsınızda Suriye halkına karşı Müslümanlar başta olmak üzere bütün bir insanlık ailesi olarak mahcubuz. Peki, İslamofobiyi işleyen “Köleler İmparatorluğu” isimli romanınızı neden kaleme alma ihtiyacı hissettiniz? </em></strong></p>
<p>&#8211; Ben Batı toplumunu yakından tanıma fırsatı buldum. İngiltere’de ve Amerika’da iş yaptım. Halkın büyük çoğunluğunun İslam’a karşı bir art niyet taşımadığını gördüm. Ancak, dev medya organları başta olmak üzere o kadar büyük ve güçlü bir yalan çarkının içinde yaşıyorlar ki, bundan kurtulup İslam’ı doğal haliyle tanıma imkânları hakikaten kısıtlı. Bu yalan çarkı büyük bir ustalıkla İslam’ı, Müslümanları ve Arap insanını korkunç, ürkütücü ve tiksindirici bir varlık gibi sunmaktadır toplumlarına! İslam karşıtlığını ve İslam korkusunu kahrolası bir maharetle yaymayı başarıyorlar!</p>
<p><strong><em>&#8211; O halde, size göre bu manzara karşısında Müslüman aydınlara düşen vazife nedir?</em></strong></p>
<p>&#8211; Müslüman aydınlar olarak bizler Batı ülkelerinin hükümetlerinden bağımsız olarak doğrudan halkları muhatap alan, Batı insanına doğrudan ulaşabilecek faaliyetler yürütmemiz gerektiğini düşünüyorum. Aslolan hakkı üstün tutmaktır. Batı liderlerinin önünde eğilerek değil, Batı insanına doğrudan hitap ederek ve hakkın hakikatini olabildiğince yalın bir dille onlara anlatarak hakkı üstün tutabiliriz.</p>
<p><strong><em>&#8211; Müslüman aydınlara biçtiğiniz bu görev kapsamında sizin yeni adımınız ne olacak? Gazete ve dergilerde çıkan yazılarınız dışında yeni roman çalışmalarınız olacak mı? </em></strong></p>
<p>&#8211; Evet. El-Kudsu’l-Arabî’de ve başka yayın organlarında yazmaya devam ediyorum. Ayrıca, yeni bir roman çalışmamı ramazan ayında tamamlayıp yayıncıya teslim edeceğim inşaAllah. “<em>Fî Arîni’ş-Şeytân</em>” (Şeytan’ın İninde) adını verdiğim bu yeni romanımda; karanlık odalarda oturan kodamanların dünyayı nasıl yönettiğini, dünya servetini aralarında paylaşan bu tiranların devlet makamlarını temsil eden ve hükümet koltuklarında oturan politikacıları çıkarları doğrultusunda kullanarak düzenlerini nasıl sürdürdüklerini anlatıyorum.</p>
<p>&#8211; Arap ve Müslüman aydınlar başta olmak üzere tüm dünya aydınlarına hitaben kaleme aldığım bu yeni romanımda halkları aydınlatma ödevinde olanların sevgi dilini kullanmasının önemine de vurgu yapıyorum. İslam’ı tanımayan insanlara karşı nefret değil sevgi dili kullanmalıyız. Zira sevgi nefretten daha güçlü ve daha etkili bir duygudur.</p>
<p><strong><em>&#8211; Bir taraftan sömürgecilerin çalışma tarzını deşifre ederken öbür taraftan geniş halk kitlelerine sevgi odaklı bir hitapla yönelmenin önemine dikkat çekiyorsunuz… </em></strong></p>
<p>&#8211; Evet. Batı merkezli küresel sömürgeci güçlerin ve onların maşası konumundaki Batı devletlerinin kirli politikalarını ancak bu şekilde geçersiz kılabileceğimizi düşünüyorum. Yöneticileri muhatap alan bazı faaliyetler de yürütülebilir elbette. Ama asıl önemli olan doğrudan halka yönelik çalışmalardır. Benim kanaatim bu yöndedir.</p>
<p>&#8211; Araplar başta olmak üzere tüm Müslüman ülkelerde futbol vb. eğlence organizasyonları için milyarlar harcıyoruz! Bu israfa bir son verip doğrudan Batı insanına ulaşacak, onun yüreğine dokunacak, onu yoğun yalan atmosferinden kurtararak hakikatle yüzleşmesine vesile olabilecek faaliyetleri finanse etmemiz gerekmektedir vesselam.</p>
<p><strong><em>&#8211; Kusay Bey, kısıtlı zamanınızdan bu söyleşi için vakit ayırarak büyük bir samimiyetle fikirlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Rabbim çabalarınızı bereketlendirsin. </em></strong></p>
<p>&#8211; Ben teşekkür ederim. Vize süreci çok uzun sürdüğü için CNR Kitap Fuarı’na katılamadım, okuyucularımla buluşup romanlarımı imzalayamadım maalesef. Ama sizin bu söyleşiniz vesilesiyle bu üzüntümü giderme imkânı buldum. Bu yüzden ben de çok teşekkür ediyorum…</p>
<p>Kusay Ebu Kuvaydır ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiyi, çevirisini yaptığımız iki romanın takdim kısımlarını iktibas ederek bitirebiliriz:</p>
<p>“<strong>İthaf</strong>: Arap hançerleriyle yaralanarak kan revan olmuş Arap milletine…</p>
<p>Bilir misin ey Kudüs?</p>
<p>Sözlerin de kaderi var,</p>
<p>Suyla karılan toprak gibi.</p>
<p>Bilir misin ey Kudüs?</p>
<p>Hicranımız yazılı o Güvenli Levha’da.</p>
<p>Ömrümü tüketen birkaç kelime daha,</p>
<p>Ben henüz cenin iken duyduğum,</p>
<p>Kokulu yasemin altında</p>
<p>Annem mırıldanırken;</p>
<p>‘Bebeğim acep bir gün,</p>
<p>Dalını koparabilecek mi ey yasemin?’</p>
<p>İşte şimdi ben kırk yaşımdayım,</p>
<p>Hâlâ yasemin kokusu nasıldır bilmem!</p>
<p><strong>Teşekkür</strong>: Şu yerküre üzerinde ömrümü uğruna feda edebileceğim tek bir adam var. Bütün yeryüzü adamlarının üzerinde bir adam. Nesillere <strong>nasıl adam olunacağını öğreten</strong> bir adam: Başkan Recep Tayyip ERDOĞAN.</p>
<p><strong>Takdim</strong>: Arap Baharı devrimleri Arap ülkelerini bir orman yangını gibi çepeçevre sarıvermişti. Bir anda yayılan bu devrimlerin en belirgin vasfı, halkların altında inim inim inledikleri baskıcı rejimlerden kurtularak <strong>özgürlüklerine kavuşma hayali</strong> ve mutlak doğallığa erişme isteği idi. Gel gör ki bu doğallık ve safiyet, güzelliğine ve tatlılığına rağmen hiçbir zaman devrimcilerin yararına sonuç vermedi. Bu insanlar için ne gerçek bir devrim ideolojisi ne de dümeni ele geçirip gemiyi sahil-i selamete çekme hedef ve azmine sahip devrim önderleri vardı. Oysa çekilen acı ve ödenen bedel çok büyüktü ve bu bedel ödeme aşaması bitmiş de değil. İşte hikâyemiz tam burada başlıyor…” (Kızıl Ekmek).</p>
<p>“Magi, New York’un kalabalığından ve gürültüsünden uzak bir semtte güzel bir evde yaşıyordu. Annesi Elizabeth ve beş yaşındaki oğlu Jack onunla aynı evi paylaşıyorlardı. Magi sıradan bir kadın değildi, çok başarılı ünlü bir kadındı. Onun ajandası hep randevularla doluydu. Sürekli radyo ve televizyon programlarına konuk oluyordu. Üniversitelere konferans vermeye sıkça davet edilirdi. Çünkü o, tanınmış bir siyasi analist ve yazar idi. Özellikle İslamofobiyi savunan Amerika’da bu işi en iyi yapan önemli simalardan biriydi. Medya organlarında Müslümanların iğrenç yaratıklardan başka bir şey olmadıklarını(!) ve dünyanın onlardan kurtulması gerektiğini söyleyip duruyordu. Magi, Müslümanlara, özellikle de Ortadoğululara beslediği nefreti alenen göstermekten hiçbir zaman sakınmazdı. Yazdığı makalelerde, konuk olduğu televizyon programlarında, verdiği konferanslarda hep İslam’ın aleyhine konuşuyordu. Kalbi Müslümanlara karşı kin ve nefretle doluydu. Kalbinde beslediği bu nefret onun hayatının asıl gayesi hâline gelmişti…” (Köleler İmparatorluğu).</p>
<p>Dera’da duvarlara “Sıra sana geldi ey doktor!” yazan okul çocuklarının tutuklanarak işkence edilmesiyle başlayan olayların nasıl geliştiğini tanığının gözünden okumak için Kızıl Ekmek romanını, Magi’nin akıbetini öğrenmek için de Köleler İmparatorluğu romanını okumanız gerekecek…</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>Kusay Ebu Kuvaydır; <strong>Kızıl Ekmek</strong>, Roman, çev.: Fethi Güngör, Çıra/Bengisu Yay., İstanbul, Eylül 2017, 133 s., ISBN: 9786059477710.</li>
<li>Kusay Ebu Kuvaydır; <strong>Köleler İmparatorluğu</strong>, Roman, çev.: Fethi Güngör ve Ferah Dağıstanlı, Çıra/Bengisu Yay., İstanbul, Eylül 2017, 136 s., ISBN: 9786059744703.</li>
<li>Kossai Abo Kwidir; <strong>Empire of Slaves</strong>, Olympia Publishers, London, June 2017, 139 pp, ISBN: 978-1-84897-929-1.</li>
<li>Kusay Ebu Kuvaydır; “<em>İrâdetu’ş-Şa’bi’s-Sûrî Aqwâ min Tehâlufi Quwâ’ş-Şerr</em>” (<strong>Suriye Halkının İradesi Şer İttifakı Güçlerinden Daha Kuvvetlidir</strong>), al-Quds al-Arabi, http://www.alquds.co.uk/?p=713337, 03.05.2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/suriyede-olup-biteni-kavrayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM’DAN NİÇİN KORKTUKLARINI ANLAYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamdan-nicin-korktuklarini-anlayabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamdan-nicin-korktuklarini-anlayabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2017 09:19:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[A. Alba]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:139]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça konuşan halkların]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[batılı adam]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Bolşevizm]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[George Sarton]]></category>
		<category><![CDATA[Gibb]]></category>
		<category><![CDATA[Gustave Young]]></category>
		<category><![CDATA[güvenliği yaygınlaştırmak]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’dan Neden Korkuyorlar?]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Komunizm]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Laurence Brown]]></category>
		<category><![CDATA[Leopold Weiss]]></category>
		<category><![CDATA[Lothrop Stoddard]]></category>
		<category><![CDATA[Marmaduke Pickthall]]></category>
		<category><![CDATA[Massignon]]></category>
		<category><![CDATA[mazlumluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhacir ve Ensar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[mütefekkir]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu'nun Batı Kültürünü Kucaklaması]]></category>
		<category><![CDATA[Rumeysa Ömün]]></category>
		<category><![CDATA[Salazar]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[sanatsal]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin-i Eyyubi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Uzakdoğu]]></category>
		<category><![CDATA[William E. Gladstone]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın DoğuTarihi Üzerine Dersler]]></category>
		<category><![CDATA[Yakındoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ye's]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[zalimlik]]></category>
		<category><![CDATA[zayıflık]]></category>
		<category><![CDATA[zulmü önlemek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=421</guid>

					<description><![CDATA[“Öyleyse ne yılgınlığa kapılın ne de üzülün: eğer gerçekten inanıyorsanız, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz.” (Âl-i İmran, 3:139). &#160; Dört yıldır İstanbul’da yaşayan ünlü mütefekkir Cevdet Said’in 1961 yılında Şam’da yayımlanmış olan bir kitapçığı Ekim 2016’da “İki Dil Bir Kitap” serisi Beyan Yayınları tarafından &#8220;İslam&#8217;dan Neden Korkuyorlar?&#8221; adıyla yayımlandı. Hacmi küçük ancak önemi büyük bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Öyleyse ne yılgınlığa kapılın ne de üzülün: eğer gerçekten inanıyorsanız, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz.”<br />
(Âl-i İmran, 3:139).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dört yıldır İstanbul’da yaşayan ünlü mütefekkir <strong>Cevdet Said</strong>’in <strong><u>1961</u></strong> yılında Şam’da yayımlanmış olan bir kitapçığı Ekim 2016’da “İki Dil Bir Kitap” serisi Beyan Yayınları tarafından &#8220;İslam&#8217;dan Neden Korkuyorlar?&#8221; adıyla yayımlandı. Hacmi küçük ancak önemi büyük bu eserin altmış yıl kadar önce irdelediği konuların ifade ve işaret ettiği hakikatlerin İslam dünyası için ne anlam ifade ettiğini bugün daha iyi anlayabiliyoruz. İlk kısmını kendi çevirimi esas alarak iki yazı halinde sizlere sunduğum kitabın ikinci kısmını konunun tamamlanması açısından Rumeysa Ömün çevirisinden özetle iktibas ediyorum:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>“  1. Batılı araştırmacıların ve gelecekle ilgili tahmin yürüten raportörlerin araştırma sonuçlarını ve bunlardan elde edilen düşünceleri bilmek bizim için de faydalı olacaktır. Hattâ, ulaşılan sonuçlar isabetli olsun hatalı olsun bize fayda verecektir.</p>
<p>Geçen yüzyılın başlarından günümüze kadar Avrupa ve Amerika’da “Doğu” hakkında pek çok araştırma ve inceleme çalışması yapıldı. Bu çalışmalar ister Uzakdoğu ister Ortadoğu ister Yakındoğu isterse de Asya veya Afrika adı altında yapılmış olsunlar, ortak noktaları aynıydı. Araştırma konularının, üslup ve tarzlarının farklılığına rağmen önemli <strong>ortak noktaları İslam</strong>’dı. Bundan, gerek mevcut durumu rapor eden araştırmaların, gerekse de gelecekle ilgili tahmin yürüten araştırmaların İslam olgusuna ne kadar önem verdiği anlaşılmaktadır. Bir kısmı uyanıklıkla korku ve endişe yaratmaya çalışan, bir kısmı gerçekleri saptırarak alaycılık üreten, bir kısmı da doğrudan saldırı içeren tüm bu yaklaşımlar, aslında İslam’a verilen önemi göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="2">
<li>Batılıların nerede durduğundan ve durdukları yerin dip akıntılarından <strong>Muhammed Esed</strong> (Leopold Weiss) şöyle söz eder:</li>
</ol>
<p><em>“Onların insanın içine sinmeyen bu farklı duruşlarının sebebi, bilinçsiz de olsa <u>İslam düşüncesinin çağdaş düşünce karşısında durabilecek vakarlı ve denk bir düşünce olduğunu bilmelerinden</u> kaynaklanıyor. Çağdaş düşünceyi hatır gönül saymadan, ama haksızlık da etmeden, hak etmediği değeri vermeden, ama kelepire de düşürmeden <u>ancak İslam düşüncesi</u> layık olduğu yere oturtabilir. Bundan dolayı öfkeleniyorlar ve kendileriyle aynı seviyede olana karşı <u>büyüklük taslıyorlar</u>. Ancak bu konuda duygularını gizlemekten de aciz kalıyorlar.”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="3">
<li><strong>George Sarton</strong>, “<em>Ortadoğu’nun Batı Kültürünü Kucaklaması”</em> adını verdiği tezinde şöyle demektedir:</li>
</ol>
<p><em>“9 ve 12. yüzyıllar arasında Arapça konuşan halkların gösterdiği başarılar, <u>tüm bildiklerimizi alt üst edecek kadar yüksek seviyede</u>dir. Ortadoğu halkları, geçmişte de Yunan medeniyetinden önce 2 bin yıl kadar <strong>dünyaya önderlik etmişlerdi</strong>. Ortaçağda da yaklaşık 400 yıl önderlik ettiler. Yakın ve uzak gelecekte bu kavimlerin <u>dünyaya (yeniden) önderlik etmesinin önünde bir engel yoktur</u>.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<ol start="4">
<li>Amerikalı <strong>Lothrop Stoddard</strong>, koparmaktan hep aciz kaldıkları Müslümanlar arasındaki <strong>sağlam bağlar</strong> hakkında Avrupalıların ve Amerikalıların dikkatini çekmiş; bu <u>birliği yıkmak</u> için önerilen görüşlere de değinmiştir. Bu görüşlerden birisi, <u>siyasi bir sistem olarak inançla iç içe girmiş olan </u><em><u>“hilafet”</u></em><u> konusudu</u> Ancak yazara göre İslam birliğinin gerçek nedeni, dinin beşinci rüknü olan <strong>Hac</strong>’dır:</li>
</ol>
<p><em>“İslam toplumu, genel anlamı ve kapsamı itibarıyla, birlik bilincini ve İslam yurdunda yaşayan her Müslümanın kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa sımsıkı yapışmasını ifade eder. Bu birlik bilinci, kökleri itibarıyla kadimdir ve Risalet’in sahibi zamanında ortaya çıkmıştır. Birliğin tarihi, Peygamber cihadı başlattığında Muhacir ve Ensar’ın onun etrafında kümelendikleri yıllara kadar uzanır… 13 yüzyıldan fazladır, uğradığı hamleler İslam toplumunu herhangi bir yönden zayıflatmış ve onu bir anlığına da olsa yere yıkabilmiş değildir. Tersine gün geçtikçe <u>gücü, direnci, bağışıklığı ve kendine olan <strong>güveni artıyor</strong></u>.” </em></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol start="5">
<li>İngiliz oryantalist “<strong>Gibb</strong>” önce şu soruyu ortaya atar:</li>
</ol>
<p><em>“Acaba günün birinde İslam tehlikesi yeniden başımıza gelebilir mi?”</em> Sonra bu tehlikenin gerçekleşme ihtimaline karşı çeşitli cevaplar verir ve şunu ilave eder:</p>
<p><em>“Evet, Müslümanlar bugün zayıf ve parçalanmış durumdadırlar. Ne gençlerinde kendilerini feda edecek bir azim görebiliyoruz ne de görüş ve itibar sahibi olanlarında. <u>Bunlar bırakınız sorun çözmeyi, ciddi oturumlar tertip edip sorunlarını konuşacak gücü dahi kendilerinde göremiyorlar</u>.” </em>Sonra İslam âleminde 1900’lerden bu yana düzenlenen konferansların muhtemel hedeflerine değindikten sonra der ki:</p>
<p><em>“İslam âleminin eninde sonunda bu sistemde kendi halklarının sahip olduğu müthiş kaynaklara yatırım yapma imkânı bulacağını ve bundan mükemmel üretimler elde edeceğini iddia etsek bile, bu konferanslar ve benzeri çalışmalar bu amaçlara ulaşmaya asla hizmet etmeyecektir. Ancak, İslam toplumundaki pek çok hareket noktasının araştırmacılar tarafından ihmal edildiğini hesaba katmalıyız. Hattâ bu noktalar -Massignon’un da işaret ettiği gibi- bazen kimsenin tehlikesine dikkat çekmediği anlarda, müthiş bir hızla olgunlaşarak birdenbire ortaya çıkar ve tüm dünyayı korkutabilir. Asıl büyük mesele <u>“liderlik” meselesi</u>dir. <strong><u>İslam yeniden “Selahaddin-i Eyyubi’sini bulursa</u></strong><u>, bu adam büyük siyasi tecrübeyle İslam mesajı bilincini bir araya getirebilir</u>. Ancak böyle bir dinî bilinç ruhların derinliklerine inmeyi başarabilir.”</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol start="6">
<li><strong>Salazar</strong> bazı gazetecilerle yaptığı bir konuşmasında Müslümanların ortaya çıkıp dünyayı değiştirmeleri olasılığının <u>gerçek bir tehlike</u> olduğunu söylemiştir. Birileri, ‘Müslümanlar bunu düşünmekten çok kendi anlaşmazlıkları ve kendi iç çatışmalarıyla meşguller’ dediğinde Salazar, ‘ben de onların tüm bu <u>anlaşmazlıklarını bize yöneltmesinden korkuyorum</u>’ diye cevap vermiştir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="7">
<li><strong>Marmaduke Pickthall</strong><em>,</em> konuyu başka bir açıdan yorumlar:</li>
</ol>
<p><em>“Müslümanların kendi medeniyetlerini tüm dünyaya yayma imkânları vardır. Müslümanlar, ilk çıktıklarında taşıdıkları </em><em>“<u>ahlaka” geri dönerlerse, daha önce yayıldıkları hızın aynısıyla yayılırlar</u>. Çünkü bu <u>boş dünyanın, onların medeniyet ruhunun önünde durmaya gücü yetmeyecektir</u>.” </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="8">
<li><strong>Laurence Brown</strong> da bu konuyu açıklıkla dile getirenlerdendir: <em>“Daha önce değişik uluslardan çekiniyorduk. Ancak bunları test ettikten sonra bu korkuların meşru gerekçesini bulamadık. Yahudi tehlikesinden, sarı ırk tehlikesinden, Japonya’nın Çin’e hükmetme arzusundan ve Bolşevizm tehlikesinden korkardık. Ancak bu korkuların hiç birisi hayal ettiğimiz gibi çıkmadı… <u>Gerçek tehlike Müslümanların içkin oldukları o yayılma ve boyun eğdirme gücüyle, sahip oldukları o dehşet verici ve sıkı canlılıktır</u>. <u>Avrupa sömürgeciliğine karşı set olabilecek tek güç onlardır</u>.” </em></li>
</ol>
<p><em> </em></p>
<ol start="9">
<li>İngiliz siyasetçi <strong>William</strong> E. <strong>Gladstone</strong> 20. Yüzyıl başlamadan hemen önce Batı’yı şöyle uyarmıştı:</li>
</ol>
<p><em>“Müslümanların taşıdığı şu Kur’an var olduğu sürece, Avrupa Doğu üzerinde egemenlik kuramayacak, kendine bağladığı yerlerde asla güvende olamayacaktır.” </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="10">
<li><strong>Gustave Young</strong>’ın kitabında anlattığı İslam aleminin sömürgeci Avrupa’ya ve ona özenen Siyonizm’e karşı ortaya koyacağı hesaplaşmanın özeti şudur:</li>
</ol>
<p><em>“İslam dünyası, sömürgeci Avrupa’nın kendisi için hazırladığı ve kefenlerini dizdiği ölümün pençesinden kurtulmuştur. İslam âlemi Avrupa sömürgeciliği ve Siyonizm’le hesaplaşmak için hızlı adımlarla kendi gençlerine yönelmektedir. Bu <u>korkunç ve çetin bir hesaplaşma olacaktır</u>.” </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="11">
<li><strong>A. Alba</strong>’nın kaleme aldığı <em>“Yakın Doğu Tarihi Üzerine Dersler” </em>adlı kitapta şöyle bir diyalog yer alır:</li>
</ol>
<p><em>“(Soru:) Günün birinde Müslümanlar bizi yenerlerse dünyanın durumu ne olur? (Cevap:) O zaman bu günkü Cezayirli veya Faslı Müslümanların durumuna düşeriz.” </em></p>
<p><em> </em></p>
<ol start="12">
<li>1952 yılında bir Fransız yetkilinin verdiği dikkate değer ayrıntılarla iktibaslara son verelim:</li>
</ol>
<p><em>“Komünizm Avrupa için bir tehlike değildir. Çünkü o sadece ortaya çıkmış olgular zincirinin bir halkasıdır. Bundan gelecek tehlike, yalnızca siyasi veya askeri tehlike olur. Ancak hiçbir zaman insani ve düşünsel varlığımızı sonlandırma ve yok etme tehdidine maruz bırakacak bir karşı uygarlık tehlikesi değildir. Bizi tüm şiddetiyle doğrudan tehlikeye maruz bırakan gerçek tehdit İslam tehlikesidir. İslam dünyası, kelimenin tam anlamıyla bizim batı dünyamızdan kopuk, bağımsız bir dünyadır. Kendilerine has bir <u>ruhsal dirence sahipler ve tarihsel bir medeniyetten beslenmektedirler</u>. Onlar, sahip olduklarıyla batılılaşma gereği duymadan, <u>kurallarını koydukları yeni bir dünyayı hak ediyorlar</u>. Yani kendi medeniyetlerinin ruhunu ve kişiliğini özel bir biçimde batı medeniyetinin potasında eritmek zorunda değiller. Onlara, rüyalarını gerçekleştirme fırsatı verecek olan, daha önce Batılının yaptığı gibi, kendisine ait endüstriyel ilerlemeyi gerçekleştirmektir. Bu bilgi seviyesine ulaştıklarında ve geniş çerçeveli bir sanayi üretiminin altyapısını kurduklarında, kendi uygarlıklarının sanatsal ve kültürel kalıplarını dünyaya taşıyabilirler. Yeryüzünde yayılır, <u>Batı’nın ruhunu ve kurallarını ortadan kaldırır, Batı medeniyetini ve mesajını tarihin müzesine kaldırabilirler</u>…</em></p>
<p><em>O halde haydin bu dünyaya istediğini verelim ve üretim arzusunu güçlendirelim. Ama çağdaş üretim adına, istediği ve ihtiyaç duyduğu her şeyi <u>onun için biz üretelim</u>. Onu bilimsel, sanatsal ve endüstriyel üretim alanından uzak tutmamızın şartı budur. Bu planı yapmaktan aciz kalırsak ve bu dev bağlarından kurtulmayı başarırsa, hele bir de Batı mahallesiyle üretim konusunda baş edemeyeceği bilinçsizliğinden kurtulursa, kendi ani ölümümüzü hazırlamış oluruz. Bu durum sürekli baskın yeme tehlikesiyle bizi karı karşıya bırakacaktır. Batı kültür ve medeniyeti, tarihsel bir felakete maruz kalacak, sonunda <u>Batı da onun liderlik görevi de sona erecektir</u>.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Sonuç</strong> olarak; bütün bu iktibaslardan <strong>uygar Batılı adamın özelliklerini ve anlayışını</strong> net olarak anlayabiliyoruz. <u>Batılı adamın anlayışında</u> hak, adalet ve saygıdeğer olma haklarının insana sırf insan olduğu için verilmediğini, <u>elinde silah olduğu için ve kendisine verilmezse onu zaten alacağı için verildiğini görüyoruz</u>. Batı uygarlığının insanını sarmış olan bu anlayış onu <strong>korkutuyor</strong>. Bu durum, başkaları da bu haklara aynısıyla veya fazlasıyla sahip olduğunda; kendisinin hak, adalet ve saygınlık gibi haklarını kaybetmekten korkmasına sebep oluyor. Hattâ bu tablo oluştuğunda <strong>kontrolü kaybedeceğini</strong> düşünüyor. Avrupa uygarlığının insanı, kendi tarihini unutamaz. O, 300 yıl boyunca <u>insanlara nasıl terbiye edilecek vahşiler gibi muamele ettiğini çok iyi bilir</u>. Şimdi günahlarının farkına varmış, psikolojik yönden ıstırap çekmektedir. Vicdanı ona işlediği günahlardan ötürü musallat olurken, bir yandan da <u>kısas edilmekten korkmaktadır</u>. Çünkü güç, onun elinden başka ellere geçmeye başlamıştır ve kendisi yarın hangi konumda olacağını bilmemektedir.</p>
<p><u>Batı artık suç işleme özgürlüğü günden güne kısıtlanan ve artık bir gün adaletin de karşısına çıkarılabileceğini düşünen bir suçlu gibidir</u>. Bu tip bir insanı “normal” addetmek yanlış olur. Çünkü kendisi zaten <u>normal olmayan bir medeniyetin ürünü</u>dür. Bu insan hayatı ancak <u>zalimlik, zayıflık ve mazlumluk</u> olarak tasavvur edebilir. Çünkü onun uygarlık felsefesinde bu vardır. Onun var olma mücadelesinden anladığı da budur. Böyle yaşamıştır ve böyle yaşamaya da devam edecektir.</p>
<p>Günümüz dünyası yeni bir ‘<strong>bilinçli insan</strong>’ modeli yetiştirecek farklı bir medeniyete muhtaçtır. Bu insan modeli, insanlar arasında yürürken varlığını taşıdığı silaha dayandırmayacak, başkaları da silah taşıdıkları için var olmayacaklar, herkes varlığını ‘<strong>güvenilir’</strong> olmaktan alacaktır. Bu insan tipinin silaha, güce ve insan haklarına bakışı, batmaya yüz tutmuş Batı medeniyetinin anlayışından çok farklı olacaktır. Bu yeni medeniyetin üreteceği insan da belki, silahı çok önemseyecektir. Ancak verdiği bu önem zulmetmek için değil, <strong>zulmü önlemek ve güvenliği yaygınlaştırmak</strong> için olacaktır.</p>
<p>Müslümanlar olarak güçlendiğimiz gün kendilerine; <em>“</em><strong>Gidiniz, artık serbestsiniz</strong><em>!” </em>diyeceğimizi Batılılara şimdiden hatırlatmanın bir faydası da olmayacaktır. Önemli olan bu serbest bırakma kararını vereceğimiz güne kadar <strong>canla başla çalışmak</strong>tır. Davamızın sonu <em>“Hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a.”</em> diyebilmektir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Cevdet Said. (2016). <strong>İslam’dan Neden Korkuyorlar?</strong> (<em>Lime Hâze’r-Ru’bu Kulluhû mine’l-İslâm?)</em>, çev. Rumeysa Gökbayrak Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.73-121.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islamdan-nicin-korktuklarini-anlayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AMERİKA’YI SEYYİD KUTUB’UN GÖZÜYLE GÖRMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Sep 2016 09:10:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[barışseverlik]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[batı medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[el-İslâm ve Muşkiletu’l-Hadâre]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[George Washington]]></category>
		<category><![CDATA[ilkeler ve haklar]]></category>
		<category><![CDATA[ilkellik]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm ve Medeniyetin Problemi]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kişilik bozukluğu]]></category>
		<category><![CDATA[kızılderililer]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[yerliler]]></category>
		<category><![CDATA[zayıflık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=363</guid>

					<description><![CDATA[Batı Medeniyetini Mümin Ferasetiyle Gözlemlemek Seyyid Kutub’un yirminci yüzyılın ortasında gözlemlediği Amerika’yı anlatan hatıratı Beyan Yayınları’nın Arapça-Türkçe karşılaştırmalı risaleler dizisi arasında yayına hazırlandı. Mehmet Yaşar’ın “İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika” başlığıyla Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, geçen yüzyıldan bugünün ABD’sini anlatan Seyyid Kutub ve eseri hakkında şu tespitleri yapmaktadır: “İlim adamı olmasının yanı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı Medeniyetini Mümin Ferasetiyle Gözlemlemek</strong></p>
<p>Seyyid Kutub’un yirminci yüzyılın ortasında gözlemlediği Amerika’yı anlatan hatıratı Beyan Yayınları’nın Arapça-Türkçe karşılaştırmalı risaleler dizisi arasında yayına hazırlandı. Mehmet Yaşar’ın “İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika” başlığıyla Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, geçen yüzyıldan bugünün ABD’sini anlatan Seyyid Kutub ve eseri hakkında şu tespitleri yapmaktadır:</p>
<p>“İlim adamı olmasının yanı sıra Doğu’yu da Batı’yı da bilen bir düşünür ve aksiyon adamı olan Seyyid Kutub, Türkiye insanının da tanıdığı, kitaplarını okuduğu ve etkilendiği şahsiyetlerden birisidir. 1948-1950 yılları arasında ABD’de bulunduğu dönem, onun Batı toplumunun zihin kodlarını çözmesine imkân vermiştir. Seyyid Kutub, onu ABD’ye gönderenlerin beklentilerini boşa çıkarmış, Batı’ya hayran gözlerle bakmamış; bilakis ciddi bir kritiğe tâbi tutmuş; yer yer Doğu ile karşılaştırmalar da yaparak Batı’nın içine düştüğü çıkmaza işaret etmiştir.</p>
<p>Amerikan toplumuyla ilgili tespitlerine ABD’nin maddî gücü ile insanî değerlerin varlığı arasındaki tezada değinerek başlayan Kutup, manevî değerlerden oldukça yoksun olan Amerikan toplumunun maddî çıkarları önceleyen bir toplum olduğuna vurgu yapar. ABD’nin inşasında ilme dayanan ve sadece ona güvenen Amerikalı, yeni bir memleket inşa etmiştir. Olabildiğince zenginlik elde etmek, elindekinden daha fazlasına sahip olmak, Amerikalının hayat felsefesi olmuştur. ABD’ye ilk gelen Batılılar, bu hâlet-i rûhiye ile memleketlerini kurdular.</p>
<blockquote><p>“Amerikalı, barışa ilişkin söylemlerinde samimi değildir. Çünkü savaşa tutkundur ve kavgacıdır. ABD tarihi, savaşlar, kavgalar ve gözyaşı tarihidir.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub’un ABD dönüşünde yayımlanan “<em>el-İslâm ve Muşkiletu’l-Hadâre</em>: İslâm ve Medeniyetin Problemi” isimli kitabında da insanlığa medeniyetin zirvesi olarak sunulan Batı ve ABD eleştirisi yapmış ve onun yazdıkları, dönemin ABD hayranı Mısırlı aydınlar arasında şaşkınlıkla karşılanmıştır.</p>
<p>Seyyid Kutub’un altmış beş yıl önce yayımladığı gözlem ve tespitleri adeta bugün yazılmış gibi güncelliğini korumaktadır. Merhum Kutub, bir mümin ferasetiyle Batı medeniyetinin kalbi sayılan ABD’nin durumunu ortaya koyan hayatî gözlemlerde bulunmuştur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medeni Olmanın Ölçütünü Doğru Koymak</strong></p>
<blockquote><p>“Amerikan toplumu bilgi ve çalışmada zirveye ulaşmışken, bilinç ve davranış yönüyle ilkel kalmıştır.”</p></blockquote>
<p>Mümin ferasetiyle Amerikan toplumunu gözlemleyen ve tespitlerini ikna edici izahlarla eserinde paylaşan üstat Seyyid Kutub, öncelikle medeni olmanın ölçütünü doğru koyuyor, ardından müşahede ve tahlillerini paylaşıyor:</p>
<p>“İnsanlığın şahit olduğu uygarlıklardan hiçbirinin tüm değeri, ne insanın icat ettiği aletlerle, ne emre amade kıldığı güçle, ne de eliyle çıkardığı ürünle sınırlıdır. Bilakis bu uygarlıkların değerinin çoğu, insanın doğruyu aradığı kâinatın hakikatlerinde, hayatın biçim ve değerlerinde ve bu rehberliğin onun bilincine bıraktığı yükselmede, gönlünde bıraktığı ahlâkta ve hayatın değerleri üzerine derin düşünmededir.</p>
<p>İnsanın icat ettiği aletlere, emrine aldığı kuvvetlere, ürettiği eşyalara gelince; bunların insanî değerler ölçüsünde tek başına bir ağırlığı yoktur. Bilakis bunlar, başka bir temel değer için konulmuş bir işaretten ibarettir: Bu değer, insanlık unsurunun insanda ne denli yükseldiğinin, eşya ve hayvan âleminden de ne denli uzaklaştığının bilinmesidir. Yani, hayatı düşünme ve anlama hususunda insanî değerler sermayesine ne kadar zenginlik kattığıdır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amerika’nın İlerleme Yanında İlkelliğin de Zirvesi Olduğunu Görmek</strong></p>
<blockquote><p>“Bir kısmı maceraperest ve suçlulardan oluşan Amerikalıların ataları, sahip oldukları düşünce ve duygularla vahşi bir medeniyetin inşasını gerçekleştirmiştir.”</p></blockquote>
<p>“Amerika’nın tüm dehasının <u>çalışma ve üretim</u> alanlarında geliştiği ve toplandığı görülmektedir. Öyle ki geriye diğer insanî değer alanlarında üretim yapılabilecek bir şey bırakmamış, bu alanda hiçbir milletin ulaşamadığı seviyeye ulaşmış ve mucizevî işler başarmıştır. Ama insan, alet karşısında dengeyi muhafaza edemedi. Hattâ neredeyse kendisi alete dönüşecekti. Yorgun hayatın yükünü taşıyıp, insanlığın yolunda ilerlemeye güç yetiremediğinde, hayvanî arzuların taşıyıcısına yorgunluk çöktü. Hem iş yükünü hem de insan yükünü taşımada zayıflığa mahkûm oldu.</p>
<p>Amerikan toplumu bilgi ve çalışmada en zirveye ulaşmışken, bilinç ve davranış yönüyle ilkel kalmıştır. İlk beşeriyetin seviyelerinden kopamamıştır. Hattâ bilinç ve davranışları bir yönüyle ilkellikten bile geridir!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amerikalılardaki Kişilik Bozukluğunun Sırrını Keşfetmek </strong></p>
<blockquote><p>“Amerika’nın örnekliğini kendi hayat tarzı ve bilinci olarak görmekle insanlık tarihinin hatasını yapmakta ve sahip olduğu değerleri tehlikeyle atmaktadır.”</p></blockquote>
<p>“Grup grup, nesil nesil bu topraklara akın eden Amerikalıların ruhsal durumlarını unutmamamız gerekiyor. Bu durum, eski çağlarda hayata duyulan öfke ile gelenek ve prangalardan kurtulup özgürleşme arzusunu yansıtıyordu. Ve bu yapı, her türlü çaba ve araçla, ısrarla zenginliği ve malda en büyük paya sahip olmak için her türlü bedeli ödeme gayretini de barındırıyordu.</p>
<p>İlk akın edenlerin büyük çoğunluğunu oluşturduğu bu yeni çekirdek toplumun, içtimaî ve fikrî yapısını da unutmamak gerekir. Bu gruplar, maceraperest ve suçlulardan oluşmaktaydı. Maceraperestler; zengin öğrencilerle, eğlence ve maceralarla geldiler. Suçlular ise, üretim ve yapı çalışmaları için İngiltere İmparatorluğu’ndan getirildiler.</p>
<p>Amerikalılar tabiatı, ilim silahı ve beden gücüyle karşıladılar. Kuru bir zihin ve azgın bir duygu gücü dışında onları harekete geçiren bir şey olmadı. İlk insanların ruhunda açıldığı gibi onlara düşünce, ruh ve kalp pencereleri açılmadı. O ilk insanlar, bilim çağında o değerlerin çoğunu korudu ve bu değerleri de zamanla insanî değerler sermayesine kattı.</p>
<p>İnsanlık, iman pencerelerini din ile sanatı ve tüm manevi değerleri iman ile kapatmaya başladı, pratik bilgi, çalışma, lezzet hissi ve dünyalık arzular dışında onun canlılığı için bir şeyler yapan kimse kalmadı. İşte Amerika’nın dört yüz senedir geldiği nokta budur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsani Değerlerde İlkelliğin ve Şiddet Düşkünlüğünün Sebeplerini İrdelemek</strong></p>
<p>“Amerikalı, bilgide bu denli ilerlemesine ve yoğun çalışmasına rağmen hayata ve diğer insanî değerlere karşı insanı dehşete düşürecek kadar ilkel görüşlüdür. Amerika’daki bu muhteşem endüstriyel medeniyet hayatı ile işleri ve hayatı kontrol eden sistematik düzenin yanında, ormanlarda ve mağaralarda yaşanan dönemleri hatırlatan davranış ve bilinçteki ilkellik arasındaki bu çelişkiyi anlamak yabancıları zor durumda bırakmaktadır.</p>
<p>Amerikalı, iş hayatı, maddi ve iktisadi ilişkileri hariç hem bireysel hayatında hem de ailevi ve toplumsal hayatında, her türlü maddi güce tutkulu olmasının yanında, değerleri, ilkeleri ve ahlâkı küçümsemesiyle de ilkel bir görünüme sahiptir.</p>
<p>Aynı şekilde kitleler, Amerikalıların sert yapısını yansıtan ve futbol ile hiçbir ilgisi olmayan Amerikan futbolu karşılaşmalarını seyrederken aynı ilkelliktedir! Zira bu oyunda her türlü vahşilik, şiddetle göğse vurma, kol ve dize zarar verme serbesttir. Kitleler, bu oyuna, boks maçlarına, vahşi, kanlı dövüşleri izlemeye odaklanmıştır. Bu görüntü, hayvanî coşkulardan gelen yıkıcı şiddete olan tutkudan ve spor kural ve usullerini umursamamaktan kaynaklanmaktadır. Zira sporun ilkeleri onları; akıtılan kanlar, kırılan uzuvlar ve destekledikleri takım için yaptıkları “kafasını ez, kemiklerini kır, ez onu…” çığlıkları kadar etkilememektedir. Bu görüntü, şüphesiz ki, beden gücünü yücelten tutkulu duyguların ilkelliğini apaçık göstermektedir.”</p>
<p><u>Amerika’nın barış sevgisi uydurmadır</u>! Amerikalı, yapısı itibariyle savaşçıdır, kavga etmeyi sever. Savaş ve kavga düşüncesi, hem yapısında hem de davranışlarında baskındır. Bu durum, tarihiyle de uyumlu bir gerçekliktir. Zira Amerika’ya akın akın gelen ilk Amerikalılar, sömürme, kavga ve rekabet fikri için vatanlarından çıkmışlardı. Ardından bunlar, kendi aralarında cemaatler ve gruplar halinde birbirleriyle savaştılar. Sonrasında ise hep birlikte yerli halkla (Kızılderililer) savaştılar. Ve bu savaş onları yok etmek için hâlâ devam etmektedir. Ardından ise, Beyaz Anglo Saksonlar, Latin Amerikalılarla savaştı ve onları Güney ve Orta Amerika’ya kadar sürdü. Sonrasında, amansız bir savaşla George Washington’un komutasında, kökenlerinin dayandığı İngiltere ile savaştılar. Bu savaş, İngiliz Krallığına karşı bağımsızlıklarına kavuşana kadar devam etti… Amerika, birinci dünya savaşına katılarak uzlet süreci siyasetini bitirdi. Sonra ikinci dünya savaşının sorumluluğunu aldı. Şimdi de Kore’de savaşı üstlenmektedir. Üçüncü dünya savaşı da uzakta değildir. Bu durumda ben, tarihi savaşlarla dolu olan böyle bir halk için, “barışseverlik” uydurmasının nasıl karşılık bulduğunu anlayamıyorum!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ölüm, Din ve Cinsellik Alanındaki İlkelliklerini Ortaya Koymak</strong></p>
<p>“Amerikalı için maddi güç kutsaldır. Zayıflık, sebebi ne olursa olsun suçtur, hiçbir mazeretin geçerli olmadığı, iyilik ve dayanışmayı da hak etmeyen bir suçtur. Amerikalının vicdanında <u>ilkeler ve haklar</u>, karşılığı olmayan bir hikâyeden ibarettir, bunlar onu mutlu etmez. <u>Güçlüysen, her şey senin içindir</u>; zayıfsan, hiç kimse sana yardım etmez! Bu durumda, tüm genişliğine rağmen hayatta sana yer yoktur. Ölüye gelince, o zaten ölerek suç işlemiştir. Onun için hiçbir ilgi ve ihtiram söz konusu olamaz. O zaten ölmüştür!</p>
<p>Ölümün kutsallığı neredeyse fıtrî bir duygudur. Amerikalının gönlünde bu duyguyu silen onun ilkelliği değildir. Bilakis bunun sebebi, hayattaki karşılıklı vicdanî sevginin durgunluğu, ilişkilerdeki karşılıklı maddi çıkarlar, hayatın; bedenin istekleri ve dürtüleri üzerine kurulması, geçmişe ait kutsal bilinen her şeyi bilerek küçümsemesi ve insanların kabul ettikleri değerlere muhalefet isteğinden kaynaklanıyor.</p>
<p>Amerikalılar kadar <u>kilise inşa eden</u> yoktur. Öyle ki nüfusu on bini geçmeyen bir kasabada yirmiden fazla kilise saydım. Onlar kadar Pazar günleri, Noel kutlamaları ve Azizler yortusunda kiliseye giden kimse yoktur. Ama <u>Amerikalı kadar dinî duygu, değer ve kutsiyetten uzak kimse de yoktur</u>. Hiç kimse, Amerikalının düşünce tarzı, bilinci ve davranışları kadar dine uzak değildir.</p>
<p><u>Kilise yöneticisi</u>, kendi işini bir tiyatro sahnesi yönetmeninden veya ticaret müdüründen farklı görmez. Zira her şeyden önce <u>önemli olan başarıdır, araç önemli değildir</u>. Bu başarı ona güzel sonuçlarla; mal ve şöhretle döner. Kilisesindeki katılımcı sayısı arttıkça kazancı da artar. Bu da memleketinde itibar ve nüfuzunun artması demektir. Zira Amerikalı, yapısı itibariyle büyüklük ve sayıdan etkilenir. İşte bunlar, onun duygu ve değerlendirme yetisini etkileyen ilk ölçütlerdir. Bu yüzden Amerikalılara göre <u>amaca giden her yol mubahtır</u>!</p>
<p>Amerikalı, gerek cinsel hayatında, gerekse <u>aile ve evlilik ilişkilerinde de ilkeldir</u>. Kadınlar erkeklere, sadece bedenlerinin arzuları için, tüm örtülerinden sıyrılmış, her türlü hayâdan soyutlanmış bir şekilde yönelmektedir. Erkekler kızları, beden ve kol güçleri oranında etkilemektedir. Koca, haklarını bu beden gücüyle kazanır. Şayet bir gün bu güçten mahrum kalırsa tüm Amerikalıların gözünde haklarını kaybeder.</p>
<p>Amerika’da cinsellik meselesi biyolojik bir mesele kabul edilir. Bu yüzden utanma ve çekinme (<em>bashful</em>) kelimeleri ayıp ve küçümsenen kelimeler halini almıştır. Cinsel ilişkiler, hayvan ilişkileri gibi tüm kayıtlardan uzaklaşmış durumdadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın Bekası İçin Amerika’ya Yanlış Konum Biçmekten Kaçınmak</strong></p>
<p>“Amerika’daki hiçbir şey sakin bir zihne işaret etmemektedir. Hayatı kolaylaştıracak tüm rahat vesilelere, güven veren emniyete, kolay ve rahat bir şekilde harcanan bol enerjilere rağmen bu böyledir.</p>
<p>Amerika’nın dünyadaki temel rolü, pratik ilmi araştırmalar, düzen ve güzelleştirme ile üretim ve idare alanlarındadır. Akla ve güce dayalı her şeyde Amerika’nın dehası ön plandadır. Ruh ve duyguya ihtiyaç duyulan alanlarda ise Amerikan ilkelliği görülmektedir.</p>
<p>Elbette insanlık, Amerika’nın kendi alanındaki dehasından istifade edip onun üzerine yeni unsurlar ekleyebilir. Fakat <u>insanlık büyük hata yapmakta</u> ve insanlığın sahip olduğu değerleri büyük bir tehlikeyle baş başa bırakmaktadır. Çünkü insanlık, Amerikan hayat tarzını ve bilincini kendine örnek almaktadır!…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <strong>İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika</strong>, Çeviri: Mehmet Yaşar, Beyan Yayınları, İstanbul 2016. (Basım aşamasında).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HAK İHLALLERİNİ GÖRMEK VE  İNSANLIK HAYSİYETİNİ KORUYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hak-ihlallerini-gormek-ve-insanlik-haysiyetini-koruyabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hak-ihlallerini-gormek-ve-insanlik-haysiyetini-koruyabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Dec 2015 10:25:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[10 Aralık]]></category>
		<category><![CDATA[11 Eylül]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Amnesty International]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetçi Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İnsan Hakları Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Endonezya]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Carolina]]></category>
		<category><![CDATA[Hollanda]]></category>
		<category><![CDATA[İHEB]]></category>
		<category><![CDATA[IMF]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları Evrensel Bildirisi]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları ihlalleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[Macar gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[Memorial]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[NATO]]></category>
		<category><![CDATA[Orban]]></category>
		<category><![CDATA[Surinam]]></category>
		<category><![CDATA[UCM]]></category>
		<category><![CDATA[UDHR]]></category>
		<category><![CDATA[UHİM]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hak İhlalleri Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Universal Decleration of Human Rights]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=217</guid>

					<description><![CDATA[İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İHEB, İngilizcesiyle UDHR: Universal Declaration of Human Rights), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu&#8217;nun Haziran 1948&#8217;de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948&#8217;de, BM Genel Kurulu&#8217;nun Paris&#8217;te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik bildiridir. Yazıyı Diriliş Postası web sitesinden okumak için tıklayın. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde İhlalleri Konuşmak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İHEB, İngilizcesiyle UDHR: Universal Declaration of Human Rights), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu&#8217;nun Haziran 1948&#8217;de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948&#8217;de, BM Genel Kurulu&#8217;nun Paris&#8217;te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik bildiridir.</p>
<p><a href="http://dirilispostasi.com/n-2831-hak-ihlallerini-gormek-ve-insanlik-haysiyetini-koruyabilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sitesinden okumak için tıklayın.</a></p>
<p><strong>10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde İhlalleri Konuşmak</strong></p>
<p>Türkiye’nin 6 Nisan 1949’da onayladığı Beyanname’nin kabul tarihi olan 10 Aralık günü, insan hakları bilincinin tüm dünyada yerleşmesi ve gelişmesi açısından Beyanname’nin taşıdığı anlam ve önemin dünya kamuoyunca paylaşılması amacıyla, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.</p>
<p>Üçyüzden fazla dile çevrilerek yayımlanan ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal görüş, ulusal ya da sosyal köken gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin bütün insanlığın doğuştan elde ettiği haklarda eşit olduğunu vurgulayan İHEB, Batı ülkeleri dışında kalan geniş dünyada yok hükmündedir.</p>
<p>Tüm insanların doğuştan hür ve eşit olduğu hakikati üzerine bina edilen Bildiri’nin 67. yıl dönümünde insan hakları ve özgürlükler alanında insanlık adına umut vadeden yeni çalışmaları muştulamak yerine en temel insan haklarının bile pervasızca çiğnenmesini konu edinen bir yazı yazmak zorunda olmak son derece müessif bir durum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hak İhlallerini Görmezden Gelmemek</strong></p>
<blockquote><p>İslam dünyasının tarihsel birikim ve deneyimlerinden istifade edilmesi, insanlık hak, hürriyet ve haysiyetini gerçekten koruyabilecek bir mekanizmanın oluşturulmasında, nihayetinde barış ve adaletin tesis edilmesinde çok önemli katkılar sağlayacaktır.</p></blockquote>
<p>Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın insan haklarının toplu halde ihlal edilmesine mani olamadığı ortada. Dahası böyle bir derdinin olduğunu söylemek de zordur. İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası birliklerin hak savunuculuğu konusunda yeterli bir varlık göstermediği aşikâr. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi marifetiyle AB üye ve aday ülkelerinde görece olarak daha iyi bir hak algısı, hürriyet savunuculuğu ve hak arama bilinci olduğu söylenebilir. Ancak, bir süredir yaşadığı durgunluğun ardından dağılma emareleri gösteren AB’nin de hak ihlallerine mani olacak kabiliyeti olmadığı görülmüştür. En son Suriyeli mülteciler örneğinde hak, hürriyet, insanlık onuru gibi söylemlerinde başarısız bir sınav veren AB ülkeleri kendilerine hak gördükleri hususları ‘yabancı’lar için zaid görmüşlerdir. AB ülkeleri arasında en fazla Suriyeli mülteci kabul eden Almanya’nın mültecilere yönelik hizmetleri hükümetin doğrudan sunması yerine kilise derneklerine ihale etmesi, Batılı devletlerin en ufak bir zorluk karşısında ilkelerini nasıl çiğnediklerini açıkça göstermiştir.</p>
<p>Milyonlarca insanın, diğer tüm hakları kendisine bağlı olduğu yaşama hakkı fütursuzca elinden alınıyor. Baskıcı rejimlerin yönetiminde yaşayan milyonlarca insanın hak arama hakları bile elinden alınıyor. Özel hayatın gizliliği gelişmiş istihbarat bilgisi ve teknolojisi sayesinde hayasızca çiğneniyor.</p>
<p>60 milyonu aşkın mültecinin çok azının barınma, beslenme, eğitim gibi temel ihtiyaçları asgari düzeyde karşılanabiliyor. Seçme, seçilme, çalışma, bilgi edinme gibi çok önemli haklarından mahrum bir hayata mahkum ediliyorlar. Devasa uluslararası mülteci ordusunda çoğunluğu teşkil eden kadınlar, çocuklar, hastalar ve yaşlılar ise katmerli hak ihlallerine maruz kalıyor.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>
<p>O halde insan hak ve hürriyetlerinin korunabilmesi ve hak ihlallerinin görmezden gelinmeden dünyanın neresinde olursa olsun, hangi ırka ve kültüre mensup olursa olsun her bir insanın haysiyetini koruyacak yeni bir model geliştirmek icap etmektedir. İnsanlığın, kula kul olmayı reddeden, Allah’tan başka hiç bir varlık önünde insanın baş eğmesine rıza göstermeyen, Allah’a iman konusunda bile insanlara baskı kurmayan, hiç bir alanda baskı ve zorbalığı caiz görmeyen yeni bir küresel anlayışa ihtiyacı bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gelişmiş Ülkelerin Hak İhlallerini Görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Hak ihlalini meslek edinmiş kişi, kurum, kuruluş, örgüt ve devletlere “kınama belgesi” verilmeli, ihlallerini derhal durdurmaları ve muhakeme edilmeleri etkin şekilde talep edilmelidir.</p></blockquote>
<p>Her yıl dünyaya hak karnesi dağıtan ve yöneticileri kendilerine bağlı olan İslam ülkelerindeki hak ihlallerini dünyaya duyuran Batılı gelişmiş ülkelerin her biri tarihte kalan yoğun hak ihlallerine her gün yenilerini eklemeye devam etmektedir. Bu gazete sayfası Batılı ülkelerin ağır hak ihlallerinin fihristi için bile yeterli gelmez. Biz sadece Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi’nin (UHİM) raporlarına dikkatleriniz çekmek için bir kaç örnek vermekle yetineceğim.</p>
<p>Asırlarca dünya çapında sömürgeler edinen İngiltere’nin; soğuk savaş yöntemiyle yarım asır dünya halkları üzerinde baskı kuran ve 11 Eylül sonrasında “terör tehlikesi” bahanesiyle dünyayı dilediği gibi ateşe veren Amerika’nın; Endonezya’dan Surinam’a kadar çok geniş bir coğrafyada koloniler kuran Hollanda’nın, soykırımdan beslenen, şiddet, gerilim ve savaşı varlık sebebi gören İsrail’in ve diğer Batılı devletlerin günümüzde irtikâp ettikleri insanlık suçlarını ortaya koyan UHİM Raporları en yaygın dillere çevrilerek tüm dünya halklarına ulaştırılmalıdır.</p>
<p>Batının zulüm sistemini Rusya, Çin ve Myanmar başta olmak üzere farklı dine mensup öz halklarına reva gören Doğu toplumlarında özellikle Müslümanlara yönelik ağır hak ihlalleri de mutlaka titizlikle izlenmeli ve Batı’nın dünyaya kötü örnek teşkil etmesinin Doğu toplumlarında zulmün gerekçesi olarak gösterilmesine rıza gösterilmemelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hak Savunucularını Ödüllendirmek, İhlalcileri Teşhir Etmek</strong></p>
<blockquote><p>Ey İslam korkusunu profesyonelce tüm dünyaya yaymayı başaran küresel şer odakları! İnsanlık ailesinin yegâne çıkış yolunu dinamitleyerek insanlık adına nasıl bir sonuç elde etmek istiyorsunuz?</p></blockquote>
<p>Dünya İnsan Hakları gününde insan hakları alanında özgün faaliyetler icra eden kişi ve kurumlara ödül verilmesi müspet bir uygulama olmakla birlikte yeterli değildir. Bundan daha önemli olanı, hak ihlallerinin insan hakları günü münasebetiyle dünya kamuoyuna deşifre edilmesi ve hak ihlalini meslek edinmiş kişi, kurum, kuruluş, örgüt ve devletlere “kınama belgesi” verilmeli, ihlallerini derhal durdurmaları ve muhakeme edilmeleri etkin şekilde talep edilmelidir.</p>
<p>Müslümanların ABD&#8217;ye girişinin tamamen durdurulması çağrısı yapan, Güney Carolina&#8217;daki seçim konuşmasında fiziksel engelli bir muhabiri hareketlerini ve konuşmasını taklit ederek küçük düşüren 2016 ABD başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti&#8217;nin aday adayı Donald Trump’a, Müslümanlara inançlarından dolayı alenen ayrımcılık yapan Macaristan Başbakanı Orban’a, polise yakalanmadan sınırı geçebilmek maksadıyla yavrusu kucağında can havliyle koşan Suriyeli mülteci babaya çelme atan Macar gazeteciye mutlaka birer kınama belgesi verilmelidir.</p>
<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Lahey Adalet Divanı gibi kuruluşların sınırlı kararları ve yaptırımlarıyla yetinmeyerek uluslararası camiayı daha adil ve daha etkin bir hak arama mekanizması oluşturulması düşüncesi tüm dünyada yaygınlaştırılmalıdır.</p>
<p>Birleşmiş Milletler, tüm toplumlardan uzmanları ve kanaat önderlerini davet ederek bir haftalık uluslararası büyük bir insan hakları konferansı tertip etmeli ve insan hakları konusunda küresel çapta duyarlılık oluşturmalıdır.</p>
<p>İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) derhal ‘İslam Dünyası İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurmalı ve yetmişe yakın halkı müslim ülke başta olmak üzere tüm dünyada hak ihlallerini yakından izleyerek suçluları geciktirmeden mahkeme edebilmelidir.</p>
<p>Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) gibi Batılı insan hakları örgütlerinin faaliyetleriyle yetinmeyerek Moskova’da kurulan “Memorial”, İstanbul’da kurulan “UHİM” gibi dünyanın çeşitli bölgelerinde kurulan insan hakları merkezlerinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi, keza insan hakları alanında henüz hiçbir kuruluşun bulunmadığı yerlerde girişimcileri desteklenmesi için proje çağrıları yapılmalıdır.</p>
<blockquote><p>İİT derhal ‘İslam Dünyası İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurmalı ve tüm dünyada hak ihlallerini yakından izleyerek suçluları geciktirmeden muhakeme etmelidir.</p></blockquote>
<p>İslam âlemi başta olmak üzere tüm dünyada yaşanan hak ihlallerini, saldırı ve müdahaleleri tespit etmek, bunlara dikkat çekmek, yargılamak, ulusal ve uluslararası düzeyde kamuoyu oluşturmak amacıyla merkezi İstanbul’da bulunan insan hakları kuruluşlarının öncülüğünde 27 Mayıs 2015 tarihinde kurulan “Vicdan Mahkemeleri”nin aktif şekilde çalışması sağlanmalı ve bu girişim model olarak tüm mazlum toplumlara takdim edilmelidir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ey Hak İhlallerinin Doğrudan Muhatapları!</strong></p>
<ul>
<li>Ey ‘uluslararası sistem’in oyun kurucuları! Ülkeleri ateşe vererek, halkların evlerini başlarına yıkarak, insanları hesapsızca katlederek, sakat, yetim, dul, kimsesiz bıraktığınız insanların yaralarını sarmayı bile aklınızdan geçirmeyerek elde ettiğiniz sahte zaferlerle nasıl övünebiliyorsunuz?</li>
<li>Ey ‘çok uluslu şirketler’in sahip ve yöneticileri! Başkalarına ait kaynakları sömürerek gayr-ı meşru yollarla edindiğiniz servetin içinde yüzerken, bir taraftan yoksul bıraktığınız milyonların perişan vaziyetlerini izlerken kendinizi nasıl insan olarak görebiliyorsunuz?</li>
<li>Sırf kendi toplumunuzun ya da grubunuzun refah içerisinde yüzmesi için tanımadığınız milyonlarca insanın zenginliklerini, haklarını ve özgürlüklerini gasp edip de sıkılmadan insan haklarından nasıl söz edebiliyorsunuz?</li>
<li>Ey silah tüccarları! İnsanın hayatını kolaylaştırmak ve ona mutluluk getirmek adına zerre miktar kabiliyeti olmayan ölüm makinalarını hangi insani değer adına üretiyorsunuz? Onlarca ülkenin bütçesinden büyük bütçelere sahip şirketlerinizin ürünlerini pazarlamak için masum insanların yurtlarını ateşe verirken insanlığınızdan hiç utanıyor musunuz? Yoksa, ar perdesini yırtalı uzun zaman olduğu için utanma gibi yüksek bir insani hasleti büsbütün mü yitirdiniz?</li>
<li>Ey kendi toplumuna ve insanlığa korku ve nefretten başka bir şey veremeyen küresel zalimler! Hayatı zindan ettiğiniz, mutluluğu tatmadan öbür dünyaya gönderdiğiniz, insan olduğunu hissetmesine bile müsaade etmediğiniz milyonlarca mazlumun vebalini nasıl taşıyacaksınız?</li>
<li>Ey ‘Çağdaş/Küresel İngiliz Yahudi Medeniyeti’nin vicdanı körelmiş patronları! Beyinlerini yıkayarak, hafızalarını silerek kimliksizleştirdiğiniz ve tektipleştirdiğiniz milyarlarca insanı modern kölelere dönüştürerek insanlığa ne kadar büyük darbe vurduğunuzun farkında mısınız?</li>
<li>Ey İslam korkusunu profesyonelce tüm dünyaya yaymayı başaran küresel şer odakları! İnsanlık ailesinin yegâne çıkış yolunu dinamitleyerek insanlık adına nasıl bir sonuç elde etmek istiyorsunuz?</li>
<li>Ey yücelttiği değerleri yüzü kızarmadan çiğneyiveren Batı liderleri! Mısır ve Bangladeş başta olmak üzere, halkının yüksek teveccühüne mazhar olan siyasi rakiplerini darbe, idam ve işkence gibi gayr-ı insani yöntemlerle sindiren zalimlere hangi gerekçelerle saygın siyasetçiler muamelesi yapabiliyorsunuz?</li>
<li>Ey küresel sistemi idare edenler! BM, UCM, AİHM, IMF, NATO gibi küresel kuruluşlarınızın dünyaya deklare edilen amaçlarının tam tersi bir işlev görerek dünya çapında işgallere, sömürü ve soykırımlara zemin hazırladığını, dev medya kuruluşlarınızın da bütün bu ağır hak ihlallerini meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadığını insanlığın anlamadığını mı düşünüyorsunuz?</li>
<li>Ey Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreteri! Dünyada barışın teminatı olmak iddiasıyla kurulan ve adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği tüm ülkelerde sağlamayı amaç edinen BM’nin, 5 ülke mutlak veto yetkisine sahip olduğu sürece deklare edilen amaçlarını gerçekleştirmesinin mümkün olmadığını ne zaman itiraf edeceksiniz?</li>
<li>Ey dünyanın tanınmış gazeteci, yazar ve düşünürleri! İnsan hak ve hürriyetlerinin tüm insanlar için dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez vasfı kazanabilmesi ve insanlık haysiyetinin muhafazası için devlet yöneticilerine, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlara, sivil toplum kuruluşlarına, bireylere ve toplumlara ‘aydın’ konumunuzun gerektirdiği düzeyde yol göstericilik ve eleştiri görevinizi yaptığınıza kendinizi inandırabiliyor musunuz?</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>BM’in İslam dünyasının kardeşlik, sevgi ve dayanışma konusundaki tarihsel birikim ve deneyimlerinden istifade etmesi, insan hakları söylem ve pratiğinin tüm dünyada insanlık hak, hürriyet ve haysiyetini gerçekten koruyabilecek bir mekanizmanın oluşturulmasında, nihayetinde barış ve adaletin tesis edilmesinde çok önemli katkılar sağlayacaktır.</p>
<p>İnsanca yaşayabileceğimiz medeni bir dünyayı bir an öce birlikte inşa edebilmek için üzerimize düşeni yapabilmek duasıyla&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Örnek insan hakları siteleri:</strong><strong> </strong></p>
<ul>
<li><a href="https://www.amnesty.org.tr">https://www.amnesty.org.tr</a></li>
<li><a href="http://www.echr.coe.int">http://www.echr.coe.int</a></li>
<li><a href="https://www.hrw.org/tr">https://www.hrw.org/tr</a></li>
<li><a href="http://www.mazlumder.org">http://www.mazlumder.org</a></li>
<li><a href="http://www.memo.ru/eng">http://www.memo.ru/eng</a></li>
<li><a href="https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari">https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari</a></li>
<li><a href="http://www.tihk.gov.tr">http://www.tihk.gov.tr</a></li>
<li><a href="http://www.uhim.org">http://www.uhim.org</a></li>
<li><a href="http://www.uhub.org.tr">http://www.uhub.org.tr</a></li>
<li><a href="http://www.vicdanmahkemeleri.com">http://www.vicdanmahkemeleri.com</a></li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK, İngilizcesiyle UNHCR: The UN Refugee Agenc) 2014 yıl sonu verilerine göre yaklaşık 60 milyon insan ülkesinin sınırları dışında, hayatları tehdit altında ve hiçbir gelecek garantisi olmadan sığınmacı/mülteci olarak zor şartlar altında hayatını sürdürmektedir. Kayıt altına alınmamış ve çok daha zor bir hayata maruz bırakılmış mültecileri de hesaba kattığımızda bu rakam Türkiye nüfusunu aşmaktadır.</p>
<p><a href="http://www.unhcr.de/home/artikel/f31dce23af754ad07737a7806dfac4fc/weltweit-fast-60-millionen-menschen-auf-der-flucht.html">http://www.unhcr.de/home/artikel/f31dce23af754ad07737a7806dfac4fc/weltweit-fast-60-millionen-menschen-auf-der-flucht.html</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hak-ihlallerini-gormek-ve-insanlik-haysiyetini-koruyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
