<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aliya İzzetbegovic Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/aliya-izzetbegovic/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/aliya-izzetbegovic/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Dec 2018 13:24:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>İSLAM DÜNYASINDA YÜKSEKÖĞRETİMİ  İYİLEŞTİREREK KALKINMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/islam-dunyasinda-yuksekogretimi-iyilestirerek-kalkinmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/islam-dunyasinda-yuksekogretimi-iyilestirerek-kalkinmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Dec 2018 13:22:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ALAN ÜNİVERSİTELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[AYIRICI ÖZELLİKLER]]></category>
		<category><![CDATA[BEYAZ AY DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[bilge önder]]></category>
		<category><![CDATA[BİLGİYE ULAŞMAK]]></category>
		<category><![CDATA[BİLGİYİ İŞLEMEK]]></category>
		<category><![CDATA[BİLGİYİ ÜRETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[BİLİM VE KÜLTÜR ÖRGÜTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[BİRLEŞTİRİCİ ÖZELLİKLER]]></category>
		<category><![CDATA[BLOKZİNCİR]]></category>
		<category><![CDATA[BM SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA HEDEFLERİ 2030]]></category>
		<category><![CDATA[ÇOCUKLARI YAŞAYACAKLARI ZAMANA GÖRE YETİŞTİRMEK]]></category>
		<category><![CDATA[D8 GELİŞMEKTE OLAN 8 ÜLKE TEŞKİLATI]]></category>
		<category><![CDATA[DEĞER ÜRETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[DİJİTAL PARA]]></category>
		<category><![CDATA[EĞİTİM FELSEFEMİZ]]></category>
		<category><![CDATA[EĞİTİM STRATEJİMİZ]]></category>
		<category><![CDATA[GELECEĞİN MESLEKLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[İİT]]></category>
		<category><![CDATA[İKB]]></category>
		<category><![CDATA[İLERİ PROBLEM ÇÖZME TEKNİKLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI EĞİTİM]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI ÜNİVERSİTELER BİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM KALKINMA BANKASI]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM KARDEŞLİĞİ HUKUKU]]></category>
		<category><![CDATA[KURUMSAL KALİTE GELİŞTİRME BİRİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÖĞRENCİ DEĞİŞİM PROGRAMLARI]]></category>
		<category><![CDATA[ÖĞRENCİ KONTENJANLARI]]></category>
		<category><![CDATA[ÖĞRENCİ VE PERSONEL HAREKETLİLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[OLAĞANÜSTÜ DÖNEM EĞİTİM-ÖĞRETİM PROGRAMI]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZGÜN BİLGİ ÜRETİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[PROF.DR. SUAT CEBECİ]]></category>
		<category><![CDATA[SOSYAL SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[TASCA]]></category>
		<category><![CDATA[TASEN]]></category>
		<category><![CDATA[ULUSLARARASILAŞMA]]></category>
		<category><![CDATA[YALOVA ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ]]></category>
		<category><![CDATA[YAPAY ZEKA]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ YÖNETİŞİM MODELLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[YERYÜZÜNÜ İMAR ETMEK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=802</guid>

					<description><![CDATA[“İslam Dünyası’nda Ortaklık ve Kalkınma” konulu IV. Uluslararası TASCA Forumu (1), 20-24 Aralık 2018 Antalya’da, 30 farklı ülkeden iş, eğitim ve gönüllü sektör temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirildi. İslam ülkelerinin millî servetlerini doğru ve adil yönetmeye, kendi aralarında millî paraların kullanımını yaygınlaştırmaya, Müslüman halkların hak ettikleri refah düzeyini yakalamak için işbirliği ve ortaklık imkânlarını geliştirmeye odaklanan forum [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İslam Dünyası’nda Ortaklık ve Kalkınma” konulu IV. Uluslararası TASCA Forumu (<strong>1</strong>), 20-24 Aralık 2018 Antalya’da, 30 farklı ülkeden iş, eğitim ve gönüllü sektör temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirildi. İslam ülkelerinin millî servetlerini doğru ve adil yönetmeye, kendi aralarında millî paraların kullanımını yaygınlaştırmaya, Müslüman halkların hak ettikleri refah düzeyini yakalamak için işbirliği ve ortaklık imkânlarını geliştirmeye odaklanan forum toplantısında genel ve paralel oturumlarda elliyi aşkın tebliğ sunuldu.</p>
<p>Engellilerin kalkınma sürecine katılımı bağlamında Beyaz Ay Derneği örneğinin İslam dünyasında yaygınlaşmasının teşvik edilmesi, farklı alanlarda ortak akademik dergiler yayımlanması, bilimsel, iktisadi ve ticari işbirliklerinin yaygınlaştırılması, bilimsel eserlerin Arapçadan Türkçeye ve Türkçeden Arapçaya tercüme edilmesi için özel bir kurum oluşturulması, yükseköğretimde öğrenci ve öğretim üyesi değişim programlarının desteklenmesi gibi tavsiyelerle sonuçlanan forum toplantısında sunduğum tebliği özetle sizlerle de paylaşmakta yarar görüyorum.</p>
<p><strong>Önce Kavramlarda Mutabakat Sağlamak</strong></p>
<p>Kalkınmanın önemli bir aracı olarak yükseköğretimin iyileştirilmesi ihtiyacını tartışmaya geçmeden önce sözlerimin doğru anlaşılması için temel kavramları hangi anlamda kullandığımı belirtmek gerekmektedir. Bu çalışmada;</p>
<ol>
<li><strong>İslam dünyası</strong> deyince İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) üye 57 ülke,</li>
<li><strong>Yükseköğretim</strong> deyince liseden sonraki ön lisans, lisans ve lisansüstü (yüksek lisans ve doktora) düzeyindeki örgün eğitim ve öğretim programları,</li>
<li><strong>İyileştirme</strong> deyince niteliğin (kalitenin) yükseltilmesi, amaca ve talebe uygunluğun kesintisiz sağlanması yoluyla güvenin tesis edilmesi,</li>
<li><strong>Kalkınma</strong> deyince de sadece ekonomi alanında değil, bir ülkenin topyekûn gelişme ve ilerlemesi kast edilmektedir. Mesela Türkiye dünyada ekonomik büyüklük sıralamasında 17. sırada olmasına rağmen en iyi üniversiteler sıralamasında ilk 500 üniversite arasında sadece 2 üniversitemiz vardı. Eğitim, kültür ve insani gelişmişlik sıralamalarında ise çok gerilerdeyiz. Bu göstergeler kalkınmanın salt ekonomik bir mesele olmadığının yeterli delilidir.</li>
</ol>
<p><strong>Ortak Sorunlarımıza Elbirliğiyle Ortak Çözümler Geliştirebilmek</strong></p>
<p>İslam dünyası, büyük çoğunluğu ortak olan sorunlarına <strong>ortak çözümler</strong> geliştirmek zorundadır. Tüm İslam dünyası olarak birlikte gelişecek ve elbirliğiyle ilerleyeceğiz. Aramızda muhabbet ve hukuk oluşması için daha sık bir araya gelmeliyiz. Birbirimize karşı saygıyı ve sevgiyi esas alan <strong>İslam kardeşliği hukuku</strong> çerçevesinde çok boyutlu işbirliklerini gerçekleştirebilmeliyiz. Bunun için öncelikle, <u>son 150 yılda</u> aramıza örülen siyasi ve psikolojik duvarları aşabilmeli, sırtımızdaki lüzumsuz kamburlardan kurtulabilmeliyiz. Müslüman topluluklar olarak <u>ayırıcı</u> değil <strong>birleştirici</strong> özelliklerimizi ön plana çıkarmalıyız.</p>
<p>Yükseköğretim kurumlarımızda fakülte ve bölümlerin öğrenci <strong>kontenjanları</strong>, toplumun ihtiyaçları doğrultusunda ve ülkenin değişim hızıyla uyumlu şekilde planlanmalıdır. Aksi takdirde sadece gençlerimizi değil, bütçeden yükseköğretime ayrılan büyük payı da <strong>israf</strong> etmiş, ülkenin geleceğini tehlikeye atmış oluruz.</p>
<p>Çeyrek yüzyıl sonra bugünkü mesleklerin yarısı tamamen yok olacak, <strong>yüzlerce yeni meslek</strong> ortaya çıkacaktır. Eğitim stratejimizde Hz. Ali’nin (r) “Çocuklarınızı yaşayacakları zamana göre yetiştirin.” tavsiyesini şiar edinmeli, eğitim planlamamızı bu yönde yapmalıyız. Mesela, blokzincir ve <strong>dijital para</strong>, yapay zekâ, yeni yönetişim modelleri, ileri problem çözme teknikleri, <strong>sosyal sağlık</strong> vb. yeni alanlarda meslek icra edecek gençleri yetiştirecek yeni müfredat programları geliştirmeliyiz.</p>
<p>Farklı alanlarda çok dilli ortak bilimsel <strong>süreli yayınlar</strong> neşretmeli, ortak <strong>bilimsel yayın</strong> <strong>tarama indeksleri</strong> oluşturmalıyız. Dünyanın en iyi yüz, en iyi beşyüz ve en iyi bin üniversite sıralamasındaki yer, sayı ve oranımızı yükseltmek için bir zaman cetveli ilan etmeli ve bu taahhüdümüzü yerine getirmek için ciddiyetle çalışmalıyız.</p>
<p>Ziya Paşa’nın dediği gibi “Marifet iltifata tâbidir, iltifatsız meta zâyidir.” İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ülkelerinde gençlerin siyaset, sanat, spor, ticaret gibi alanlar yanında akademiye de yönelmelerini özendiren ‘teşvik ve ödül programları’ ihdas edilmeli, mevcutlar geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.</p>
<p>Irak, Suriye, Yemen vb. <u>savaş ve çatışmaların</u> devam ettiği İslam ülkelerinde eğitim faaliyetlerinin aksamaması için İİT tarafından özel bir “Olağanüstü Dönem Eğitim-Öğretim Programı” hazırlanmalı ve bu program İslam Kalkınma Bankası (İKB) tarafından finanse edilmelidir. Bu vesileyle, Sırp-Bosna savaşı sırasında eğitim faaliyetlerini hiç aksatmadan sürdüren bilge önder Aliya İzzetbegoviç’i rahmetle yad ediyoruz.</p>
<p><strong>Eğitim Felsefemizi Güncelleyebilmek </strong></p>
<p>Gelecekte gençliğin boşluğa düşmemesi için eğitim felsefemizi aşağıdaki ilkeler doğrultusunda güncellememiz icap etmektedir:</p>
<ol>
<li>Sünnetullahı, Allah’ın tabiata, topluma ve insana vazetmiş olduğu <strong>kanunları keşfetmek</strong> ve bu kanunlara uygun davranmayı öğretmek eğitim sistemimizin ana hedefi olmalıdır.</li>
<li>Yeni bilgiler ve fikirler üretebilmeleri için âlim ve aydınlarımıza gerçek bir <strong>özgürlük atmosferi</strong> oluşturulmalıdır. Aksi takdirde gelişme ve ilerleme sağlanamaz.</li>
<li>Bilgiyi <u>dinî-dünyevî</u> diye iki kategoriye bölmekten ve bunları birbirinden uzaklaştırmaktan bütünüyle vaz geçmeliyiz.</li>
<li>Batı medeniyetinin ürettiği iyi standartları, makul ilkeleri ve güzel uygulama modellerini dikkate almalıyız. Tepkisel tavırlarla onları toptan reddetmek <u>ifrat</u>, Batı’nın ortaya koyduklarını erişilmez ya da aşılmaz en mükemmel örnekler olarak görmek de <u>tefrittir</u>. Onlardan da yararlanarak <strong>daha iyisini</strong> biz ortaya koymalıyız.</li>
</ol>
<p><strong>Yükseköğretim Kurumlarımızı İyileştirebilmek </strong></p>
<p>Toplumların gelişip ilerlemesinin öncelikle <strong>düşünce düzleminde</strong> başladığı bilinen bir gerçektir. Düşüncenin gelişmesinde yükseköğretim kurumlarının ve akademisyenlerin katkısı ise tüm dünyada kabul gören bir olgudur. Dolayısıyla, akademik kadrolar başta olmak üzere yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilecek iyileştirmeler toplumun topyekûn ilerlemesine <strong>stratejik bir katkı</strong> sağlayacaktır.</p>
<p>Acı bir gerçektir ki, İslam dünyasında küresel başarı listelerinde ilk beşyüze girebilen üniversite sayısı yok denecek kadar azdır. Bu sonuç yükseköğretimin organizasyon yapısıyla ilgili yetersizliklerle de bağlantılı olduğu gibi daha ziyade müfredatın muhtevasıyla ilgilidir. Batıdan ithal edilen bilgiyi olduğu gibi aktarmakla yetinmek yerine <strong>kendi değerlerimiz üzerinde yükselen </strong>özgün bilgi üretme ödevinde olan üniversitelerimiz, İslam dünyasının asırlarca sürdürdüğü bilimsel keşif ve icatlardaki öncülüğüne yakışır <strong>yeni bir ivme</strong> yakalamak zorundadır.</p>
<p><strong>Özgün bilgi üretimi</strong>; özdeğerlerinin farkında olan şahsiyetli ilim adamları tarafından ve İslam dünyasının tarihî müktesebatı titizlikle incelenerek hazırlanacak kendimize has müfredat programlarıyla mümkün olabilecektir. İslam dünyasında yükseköğretimin iyileştirilmesi yoluyla kalkınmayı, gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlamak için;</p>
<ol>
<li>Çalıştay, kongre ve konferans gibi etkinlikleri daha sık ve daha nitelikli şekilde düzenleyerek,</li>
<li>Konuya özgü yazılar, makaleler ve raporlar yayınlayarak,</li>
<li>Akademik kadroların daha nitelikli hale getirilmesine yönelik özel programlar geliştirip uygulayarak,</li>
<li>Değişen ihtiyaçlara uygun alternatif müfredat programları geliştirerek,</li>
<li>İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde <strong>örnek alan üniversiteleri</strong> kurarak,</li>
<li>İslam Dünyası Üniversiteler Birliği, İslam Dünyası Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü gibi yeni üst kuruluşlar oluşturarak</li>
</ol>
<p>yüksek bir bilinç ve yeni bir akım oluşturmalıyız.</p>
<p>Böylece hem mensubu olduğumuz İslam medeniyetine layık bir yükseköğretim organizasyonu gerçekleştirebilecek, hem de insanlığın ortak medeniyet birikimine kalıcı katkılar yapılabileceğiz.</p>
<p><strong>Yükseköğretim Kurumlarımızın Uluslararasılaşmasını Sağlamak </strong></p>
<p>Yükseköğretim kurumlarında uluslararasılaşma, kalitenin ve rekabetin çok mühim bir aracıdır. Bu sebeple İslam dünyasının tüm yükseköğretim kurumları arasında etkili iletişim ağları geliştirmeli, öğrenci ve öğretim üyesi değişim programlarını çeşitlendirmeli ve hızlandırmalıyız.</p>
<p>Her yıl <strong>7 milyon</strong> öğrencinin değişim programlarından yararlandığı günümüz dünyasında İslam ülkelerindeki üniversiteleri tercih edenlerin çok az oluşu bizi harekete geçirmelidir.</p>
<p>Yalova Üniversitesi tarafından 17-18 Kasım 2018 tarihlerinde Armutlu’da gerçekleştirilen “Yükseköğretimde Uluslararasılaşma Çalıştayı”n Rektör Prof.Dr. Suat Cebeci Hoca’nın altını çizdiği gibi uluslararası arenada kimliğimiz ve kişiliğimizle sağlam şekilde var olabilmek için;</p>
<p>a) <strong>Bilgiye ulaşmak</strong>, bunun için işbirliği imkânlarını ve iletişim kanallarını açık tutmak,</p>
<p>b) <strong>Bilgiyi üretmek</strong>, araştırma imkânlarımızı güçlendirmek, problem çözme odaklı alan araştırmaları yapmak,</p>
<p>c) <strong>Bilgiyi işlemek</strong>, yani üretilen bilgiyi hayata uygulayıp istifade etmek gerekmektedir.</p>
<p>İnsanlık olarak dünyadaki temel görevimiz yeryüzünü imar etmek ve adaletli sosyal sistemler kurmaktır. Allah ve insanlık nezdindeki değerimiz ürettiğimiz değerler nispetinde olacaktır. Bu yüzden, İslam kardeşliğini zedeleyen anlamsız çatışmaları bütünüyle terk edip vaktimizi ve enerjimizi elbirliğiyle kalkınmak için harcamalıyız. Zira İslam ülkeleri birlik ve beraberlik sağlayıp güçlenerek dünyanın yönetiminde etkili olmadığı müddetçe sadece İslam dünyasında değil, dünya genelinde kalıcı bir barış sağlanamayacak, farklı kültür ve medeniyetler uzlaştırılamayacaktır.</p>
<p>Eğitim, bilim ve araştırma alanlarında farklı bakış açılarına sahip ilim adamlarını birlikte çalıştırmak ve böylece hepsinin daha geniş ufuklar kazanmasını sağlamak maksadıyla, İİT ülkelerinde mevcut binlerce üniversitelerimizin uluslararasılaşabilmesi için <strong>önerilerimiz</strong> şunlardır:</p>
<ol>
<li>Çeşitli hibe programlarından etkin bir şekilde yararlanılması için her üniversitede bir “Değişim Programları Birimi” kurulması,</li>
<li>Ülke içinde ve İslam ülkeleri arasında yükseköğretim hareketlilik projelerinin çeşitlendirilmesi,</li>
<li>Üniversitelerimizin mevcut ulusal ve uluslararası işbirliklerinin öncelikle envanterinin ortaya konulması,</li>
<li>Öğrenci ve personel hareketliliğine imkân tanıyacak bölüm bazında kurumlararası anlaşmaların arttırılması,</li>
<li>Değişim programlarının başarılı sonuçlar verebilmesi için başka ülkelere gidecek personel ve öğrencilerin belirli düzeyde yabancı dil yeterliliğinin sağlanması,</li>
<li>Üniversitelerimizin uluslararası platformlarda tanınırlığının arttırılması için çok dilli tanıtım çalışmalarının yapılması, özellikle sosyal medyanın etkin kullanılması,</li>
<li>Her üniversitemizin ulusal, İslam ülkeleri arasında ve küresel ölçekte yeniliklerin ve iyi uygulamaların değişimi için stratejik ortaklıklar yoluyla yenilikçilik ve girişimcilik odaklı işbirliğinin sağlanması,</li>
<li>Her üniversitemizde “Kurumsal Kalite Geliştirme Birimi” kurulması ve titizlikle çalıştırılması,</li>
<li>İİT hükümetlerinin eğitim ve ar-ge faaliyetlerine genel bütçeden daha büyük pay ayırması,</li>
<li>Sadece ders almak ya da ders vermek için değil, <strong>staj yapmak</strong> maksadıyla da değişim programlarından hibe desteği alınabilmektedir (<strong>2</strong>). İİT bünyesinde de bir staj değişimi programı uygulanmakla birlikte yeterince tanınmadığı için beklenen verim alınamamaktadır (<strong>3</strong>).</li>
<li>Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri 2030 Programı’nın (<strong>4</strong>) “Herkesi kapsayan ve herkese eşit derecede kaliteli eğitim sağlamak ve herkese hayat boyu eğitim imkânı tanımak.” başlıklı 4. Maddesinde yer alan tavsiyelerden yararlanılması,</li>
<li>Öncelikle D8 (Gelişmekte Olan 8 Ülke) Teşkilatı, ardından İİT çatısı altında İslam dünyası çapında ortak bir eğitim stratejisi ve felsefesi belgesi oluşturulması, coğrafi, kültürel ve mesleki alanlara göre ayrışan, yerel ihtiyaçları dikkate alan müfredat programlarının desteklenmesi.</li>
</ol>
<p>Tebliğler kitabı yayımlandığında diğer tebliğlerden de sizlere bir özet sunabilmek ve ilgili kurum, kuruluş ve mercilerin bu gibi toplantıların sonuç bildirgelerini dikkate alması ve istifade etmesi umuduyla…</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>TASCA-TASEN, www.<strong>tascatasen</strong>.com, 24.12.2018.</li>
<li>Ulusal Ajans; www.<strong>gov.tr</strong>, 23.12.2018.</li>
<li>İslam İşbirliği Teşkilatı Uluslararası Staj Programı (OIC Intern); www.<strong>oicintern</strong>.org, 23.12.2018.</li>
<li>http://<strong>unesco</strong>.org.tr/dokumanlar/duyurular/skh.pdf, 13.05.2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/islam-dunyasinda-yuksekogretimi-iyilestirerek-kalkinmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE DEĞİŞİM MACERAMIZI TAHLİL EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/786/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/786/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Nov 2018 20:29:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[1856 ISLÂHÂT FERMÂNI]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[ALTER]]></category>
		<category><![CDATA[CENOVA]]></category>
		<category><![CDATA[DÂNİŞMEND]]></category>
		<category><![CDATA[ERŞAHİN AHMET AYHÜN]]></category>
		<category><![CDATA[FUAT UĞUR]]></category>
		<category><![CDATA[HARB]]></category>
		<category><![CDATA[KAVALALI MEHMED ALİ PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[KÜLTÜR İSTİLÂSI]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMÛD CELÂLEDDÎN]]></category>
		<category><![CDATA[MASSİMO D’AZEGLİO]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET MAKSUDOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA REŞÎD PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[NAPOLİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZTUNA]]></category>
		<category><![CDATA[SALON YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SIRMA]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülmecid]]></category>
		<category><![CDATA[SULTÂN İKİNCİ MAHMÛD]]></category>
		<category><![CDATA[TANZÎMÂT]]></category>
		<category><![CDATA[TARİH BİLİNCİ VE KÜLTÜR DERGİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[TBDD]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇÜNCÜ SELÎM]]></category>
		<category><![CDATA[UĞUR MUMCU]]></category>
		<category><![CDATA[VENEDİK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=786</guid>

					<description><![CDATA[“Zâlike biennallâhe lem yeku muğayyiren ni’meten en’amehâ ‘alâ qawmin hattâ yuğayyirû mâ bi enfusihim: Allah, bir topluma bahşettiği nimeti o toplum özbenliğine yabancılaşmadıkça asla değiştirmez.” (Enfâl 8:53). Hocam Mehmet Maksudoğlu’nun (1) Osmanlı’dan günümüze toplumsal değişim maceramızı büyük bir dirayetle özetlediği özlü eserinin (2) ikinci kısmını, değişim stratejimizi gözden geçirmemize vesile olması niyazıyla -hocamın imla tercihlerini [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Zâlike biennallâhe lem yeku muğayyiren ni’meten en’amehâ ‘alâ qawmin hattâ yuğayyirû mâ bi enfusihim</em>: Allah, bir topluma bahşettiği nimeti o toplum özbenliğine yabancılaşmadıkça asla değiştirmez.” (Enfâl 8:53).</p>
<p>Hocam Mehmet Maksudoğlu’nun (<strong>1</strong>) Osmanlı’dan günümüze toplumsal değişim maceramızı büyük bir dirayetle özetlediği özlü eserinin (<strong>2</strong>) ikinci kısmını, <strong>değişim stratejimizi gözden geçirmemize vesile olması </strong>niyazıyla -hocamın imla tercihlerini koruyarak- özetle paylaşıyorum. Bu özetin ardından Tarih Bilinci ve Kültür dergisi sitesinde pdf kitap halinde yayımlanan eserin tamamını okumanızı (<strong>3</strong>), Osmanlı Devleti’nin kuruluş, yükseliş ve çöküş dönemlerini daha detaylı incelemek isteyenlere de Hoca’nın “Osmanlı Tarihi (1289-1922)” isimli eserini tavsiye ediyorum (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Yenilenme Çarelerini Aramak</strong></p>
<p>“Çâreler aramakta olan <strong>Sultân Üçüncü Selîm </strong>(1789-1807) tahta çıkışının ikinci yılında, <strong>1791</strong> ekiminde, 19 Türk ve 2 yabancıdan devletin niçin eski gücünü kaybettiği, bu güce erişmek için şimdi hangi reformların yapılması gerektiği hakkında birer lâyiha (rapor) istedi (Âsım I/34; Cevdet VI/3). 21 lâyiha tek noktada birleşti: Devlet eski gücünü kaybetmişti, müesseseleri bozulmuş veya işlemez hâle gelmişti, mutlaka <strong>ıslâhât</strong> (reform) lâzımdı. Ancak lâyiha sâhibleri çârede ayrılıyorlardı. Başlıca üç grup vardı:</p>
<p><strong>Muhâfazakâr idealistler: </strong>“Osmanlı, mâzide cihân devletiydi, rakıybi de yoktu. O zaman bütün müesseseleri mükemmeldi. O müesseselere dönebilir, onları canlandırabilirsek devlete eski kudretini iade ederiz.”</p>
<p><strong>Tâvizci romantikler: </strong>“Avrupa bâzı bakımlardan bir müddetten beri bizden ileri gitti. <strong><em>Toplum düzenimizi bozmadan</em></strong>, acele etmeden, Avrupa’nın bizde olmayan <strong><em>tekniğini</em></strong> alalım ve hazmedelim. Zâten Avrupa ile aramızdaki mesafe ancak 30 yıldan beri açılmıştır. Hızla onlara yetişmemiz ve gene en büyük devlet olmamız mümkündür.”</p>
<p><strong>Düzen değiştirmek isteyen radikaller: </strong>“Avrupa’nın bizi şimdilik bâzı hususlarda geçtiği ortadadır. Bu düzene devâm edersek, her sahada bizi geçecektir. Biz de <strong><em>düzen değiştirip </em></strong>onlara yetişelim ve onları geçelim. Bizim aklımız onlardan eksik, zekâmız geri midir?” (Öztuna).</p>
<p>Öztuna’nın, “tâvizci romantikler” dediği kimselerin görüşünün ne kadar haklı ve isâbetli olduğunun canlı örneği Japonya’dır. “<strong>Toplum yapısını değiştirmeden, sâdece tekniği almak” </strong>gerekiyordu! Aradan geçen 300 yıla yakın zaman sonra, hâlâ bu konu tartışılıyor ve gündemden düşmüyor. Rahmetlinin kendisi de, ağır basan üçüncü görüşün devâmı olan akımın bir ürünü olduğu için, pâdişâhın üçüncü şıkkı tatbikini haklı buluyor.</p>
<p>Gerçekten zor bir durumda idik: Dünyâda birinci, en üstün siyâsî kuruluş, <strong>Devlet-i ‘Aliyye</strong> iken, kötü bir duruma düşmüştük ve kurtuluş, yenilenme çâreleri arıyorduk. Karar vermek asla kolay değildi. Verilecek karar, devletin ve milletin geleceğini belirleyecekti.</p>
<p><strong>Muhâfazakâr idealist</strong>lerin görüşü isâbetliydi, Osmanlı müesseselerinin mükemmel ve gıbta edilir olduğunu belirten yabancılar bile vardı. Ancak, ‘insan’ unsurunda bozulma söz konusuydu: <strong>Halîl Hâmid Paşa</strong>’nın hareketi devleti oldukça iyi duruma getirecekti ama, çıkarına dokunulanların marifetiyle makamını ve hayatını<strong> 1785</strong> yılında kaybetmişti.</p>
<p><strong>Düzeni değiştirmek isteyen radikaller </strong>ise <strong><em>panik havası </em></strong>içindeydiler ve işin kolayına kaçma eğilimi gösteriyorlardı: Yakın geçmişte, iyileşme için <strong><em>düzen değişikliği</em></strong>ne, <strong><em>sosyalizm</em></strong>e bel bağlayan okur-yazarlarımız gibi… Bilinmeyen yeniliğin çekiciliği de işin cabası…”</p>
<p><strong>Yenilenirken Yapıyı Tahrip Etmemek</strong></p>
<p>“Devletin bünyesinin (yapısının) değiştirilmesinin sonuçları <u>hiç hesaplanmadı</u>, öngörülemedi.</p>
<p><strong>“Sultân Üçüncü Selîm</strong>, 21 lâyihayı okudu ve kararını verdi: <strong>Üçüncü şık uygulanacaktı, <em>düzen değişecekti</em></strong>, adını da buldu: <strong>Nizâm-ı Cedîd </strong>(Yeni Düzen).</p>
<p>… Pâdişâh’ın lehlerine karar verdiği radikaller şahsiyetleri bakımından, zâhiren aynı fikre sâhib görünüyorlarsa da gerçekte üç grup idi:</p>
<p>1- Avrupa’nın her şeyini üstün, Türk’ün, Osmanlı’nın, belki İslâm’ın her şeyinin bozulmuş olduğunu savunan, bir bakıma romantik; Türk, Osmanlı ve İslâm târihinin ilk züppeleri.</p>
<p>2- Nizâm-ı Cedîd’ci olarak yeni düzen içinde külâh kapmak ve reform adına memleketi sömürmek isteyen, mal, para ve iktidara çok harîs menfaatçiler.</p>
<p>3- Hızlı bir radikal reformla Türkiye’yi kalkındırmak isteyen gerçek devlet adamları. Ancak bu sonuncu grup radikaller makbûl idi, makbûl olmak gerekirdi. Hâlbuki Sultân Üçüncü Selîm Hân, radikalleri bir bütün olarak gördü.” (Öztuna).</p>
<p>24 Şubat <strong>1793</strong>’de Nizâm-ı Cedîd rejimi resmen bir hatt-ı hümâyûn ile ilân edildi. Sultân Selîm, yeniliğe ordudan başlamak gerektiğini, iyice bozulmuş olan yeniçeri ile bir yere varılamayacağını biliyordu. Yeniçerilere dokunmadan, onların tepkisini çekmeden, yeni bir ordu kurmağa girişti. Bu ordudaki asker, esnaflıkla uğraşmayacak, disiplinli olacak, milletine ve subayına silâh çekmeyecekti. “Kanûnî devrindeki disiplini hâiz bir ordu, ama asrın tekniği ile de mücehhez olacaktı… Avrupa’dan subaylar, mühendisler, denizciler getirildi. Avrupa kıyafetinden mülhem üniformalar giydirildi.”</p>
<p>Kültür istilâsı böylece, Devlet eliyle, farkına varılmadan, başlatılmış oluyor.</p>
<p><strong>Üniformadan etkilenmek, <em>kültür istilâsının başlangıcı </em></strong><strong><em>oluyor. </em></strong>Benzemek <strong><em>yol olunca</em></strong>, bu iş devâm ediyor ve insanlar, askerden başlayarak, <strong>başkalarına benzeye benzeye</strong> sonunda kimyâdaki târifiyle <em>renksiz, kokusuz, tatsız </em>bir hâle geliyorlar!</p>
<p>Ordu, ıslâh edilmek isteniyor, maddî her şey düşünülüyor, <strong>her gün 40 rekât namaz kılma durumunda olan askere, Allah’ın bu emrini yerine getirmesi için <u>uygun</u> kıyâfet düşünülmüyor! </strong>Demek ki Avrupa karşısındaki <em>şaşkınlık </em>ve <em>panik</em>, doğru, sağlıklı düşünmeye mâni oluyor.</p>
<p>Burada, askerî işgalden çok daha kötü ve tehlikeli olan <strong><em>kültür istilâsı</em></strong>nın ortaya çıkışı görülmektedir. Savaş usulünü almak başka (Hendek harbinde Selmân-ı Fârisî hazretlerinin teklifiyle, İran’da uygulanan hendek işi benimsenmiştir), kâfire <strong>benzemek </strong>çok başka bir iştir. “<strong>Bir kavme benzeyen onlardandır.</strong>” nebevî sözünü, o çağdaki yetkililerin bilmemesi düşünülemez; bu bilgiye rağmen, bunun aksine davranmış olmaları, İslâm’a bağlılık bilincindeki zayıflık mı, düşüncesizlik mi, Avrupa karşısındaki aşağılık duygusu ve panik havasının etkisi mi, merak ve inceleme konusu olarak durmaktadır.”</p>
<p><strong>Nasyonalizmin Osmanlı’ya Etkisini Görebilmek</strong></p>
<p>“Bir Avrupa icadı, ürünü, fabrikasyonu olan<strong> Nasyonalizm</strong>, fikir kökleri daha eskiye dayanmakla birlikte, Fransız İhtilâli’nden (<strong>1789</strong>) sonra<strong>, </strong>onsekizinci asrın sonlarına doğru bir akım olarak ortaya çıktı. İtalya’da, önce dil birliği sağlandı, Napoli, Cenova, Venedik gibi devletçikler İtalyan <em>nation</em>u olarak birleştirildi. “Dil birliğini meydana getirdik, sıra <em>İtalyan milleti</em>ni yaratmağa(!) geldi” denildi. <strong>1861</strong> yılında İtalya siyâsî birliğinin kurulmasından sonra yazar ve Piemont’un eski başbakanı<strong> Massimo d’Azeglio</strong>’nun şöyle dediği yaygındır: “İtalya’yı meydana getirdik, şimdi ‘İtalyan’ları meydana getirmemiz gerek.” (Alter).</p>
<p>“1838’de İngiltere ile yapılan ticâret anlaşması, Mehmed Ali Paşa isyanıyla ilgilidir (Öztuna). Çünkü, İngiltere, Osmanlı Devleti’ni tehdîd eder duruma gelmiş olan Mehmed Ali Paşa meselesine çözüm arayışına düşen Osmanlı’nın bu güç durumundan faydalanarak bu anlaşmayı yapmıştır (Harb).</p>
<p><strong>Kavalalı Mehmed Ali Paşa </strong>konusu, gerçekten <strong><em>ibretle </em></strong>incelenmeğe değer:</p>
<p>Allah’ın verdiği kabiliyet doğru yönde kullanılmazsa ne vahim sonuçlar verdiği görülüyor: “Ben daha iyi yaparım” diye nizâmı bozup entrikalar çevirerek eyâlet vâlisi ol, Avrupalı’dan öğrendiğin teknikle devletin ordusundan daha güçlü ordu kur, sonra devleti yönetmeye kalk, devlet senden çekindiği için <strong><em>telâşla, </em></strong>doğru dürüst değil, hemen hemen hiç <strong><em>inceleme yapmağa imkân bulamadan </em>devletin yapısını kökten değiştirme sonuçlarını getirecek olan </strong>birtakım<em> <strong>iyileştirme </strong></em>hareketlerine girişsin, artçı sarsıntılarla bunun etkisi, birkaç nesil devam etsin ve sonunda, devlet, aynı şekilde, “ben kurtarırım” heveslilerinin elinde harîtadan silinsin!</p>
<p>İngiltere ile 16 Ağustos 1838’de yapılan ticaret anlaşmasının ardından Fransızlar da Osmanlı Devleti’ni, üç ay sonra, kendileriyle, İngiltere’ninki gibi bir anlaşma yapmağa mecbûr etmiştir. Osmanlı, İspanya ile 2 Mart 1840 tarihinde, Hollanda ile de 14 Mart 1840 günü benzer anlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.</p>
<p><strong>Yenileşmek niyetiyle, <em>kültür istilâsı </em></strong>devlet eliyle <strong>buyur ediliyor:</strong></p>
<p>Sultân İkinci Mahmûd’un, Pertersburg büyükelçiliğinden kapdân-ı deryâ olarak İstanbul’a gelen damadı Müşir Halîl Rif‘at Paşa’nın; “Avrupa’ya benzemezsek, Asya’ya çekilmeye mecburuz” demesi, pâdişâhı, inkılâb (devrim) hareketlerinde daha şiddetli davranmaya teşvik etti (Öztuna).”</p>
<p><strong>Sultân Abdülmecîd’den (1839-1861) Ders Almak</strong></p>
<p>“Tanzîmâtı ilân eden Abdülmecîd, 16 yaşında pâdişâh olmuştur. <strong>Mustafa Reşîd Paşa</strong>, hem hâriciye nâzırı, hem de Osmanlı Devleti’nin Londra sefiri idi. Mısır vâlisi <strong>Mehmed Ali Paşa</strong>, güçlü durumda idi, devlet, ikiye bölünme tehlikesi ile karşı karşıya idi. Mısır gailesini atlatmak için <strong><em>dış desteğe, </em></strong>yâni Avrupalı devletlerin yardımına ihtiyâc vardı (Mahmûd Celâleddîn).</p>
<p>Böylece, devletin, değişen dünyâ şartları karşısında yeniden yapılanmağa olan ihtiyâcı yanında, Avrupa devletlerinin <strong>isteklerine de uyacak, onları tatmin edecek </strong>düzenlemeler yapıldı. Sultân Abdülmecîd’in tahta çıkması üzerine İstanbul’a gelen <strong>Mustafa Reşîd Paşa</strong>, “Tanzîmât’ın hayâtî bir zaruret olduğunu genç pâdişâha <strong>gizli mülâkatlarla </strong>anlatmış” idi (Dânişmend).</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin târihî çizgisindeki müthiş kırılma <strong>Tanzîmât’la resmen başlamış </strong>oluyordu. Bu kırık çizgide gidiş, <strong>1856 Islâhât Fermânı’yla derinleşerek </strong>devâm edecek ve Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar sürecek, aydınlar ve yetkililer bu akım içinde, bu şartlarda yetiştikleri için, orada da durmayacak, ondan sonra da devlet politikası olarak sürüp gidecektir.</p>
<p>Aslında, Osmanlı Devleti, 18. Yüzyıl sonunda dinamizmini büyük ölçüde yitirmiş, kendisine hayât veren İslâmî değerlere bağlılık, bürokraside ve idârî seviyede zayıflamıştı. 19. Yüzyıl başından beri yapılan işleri, ‘her ne pahasına olursa olsun, mâddeten ayakta kalmak çabaları’ olarak nitelemek yanlış olmaz.</p>
<p>“Osmanlı Devleti’nde Batı kültürünün yerleşmesinde ana sebeb, Sultan Abdülmecid’in (m. 1839-1861) ‘Batılılaşma’ya öncülük etmesidir. Sultan ki ülkede yönetimin başıdır. Onun bu tarzda yönelişi, zorunlu olarak Osmanlı aydınlarının geleneksel kültürden uzaklaşmalarını, Avrupa tarzı eğitime ve Batı kültürüne yönelmelerini teşvik edici olmuştur.” (Dânişmend).</p>
<p>Yaşı, kültürü ve birikimi genç Sultan Abdülmecid’e, Mustafa Reşîd Paşa’nın âdetâ diktesi olan Hatt-ı Hümâyûnu ilân edip yaymasının etkilerini, vereceği sonuçları kestirme imkânı vermiyordu; gerekli olduğuna iknâ edildiği hususları, iyi niyetle ilân ediyordu.</p>
<p>“Seçkin Osmanlı aydınlarının sultanı ve Osmanlı sarayını örnek alması, Osmanlıların yaşama tarzlarının değişmesini ve Avrupa hayat tarzına yönelmeyi süratlendirmiştir. Dolayısıyla daha önce Osmanlı aydınının ikinci dili Arapça iken, onlar için ikinci dil Fransızca olmuştur. Ayrıca edebiyat alanında Osmanlı aydını için Fars edebiyâtı örnek iken artık Fransız edebiyâtı örnek olmuş, Fransızca eserlerin tercümesi de çoğalmaya başlamıştır.” (Dânişmend).</p>
<p>Tanzimât Fermânı’nın verdiği imkânla, azınlıklar ekonomi alanında kuvvetlendiler. Yabancı sermayenin memlekete serbestçe girmesi ve onları koruması, ticaret işlerinin ellerine geçmesine sebep oldu (Sırma).</p>
<p>Sanayi devrimi yapmış, yeryüzünün pek çok yerlerini kendi sömürgesi hâline getirerek iyice zenginleşmiş Avrupalıların yaşayışını yakından görüp, üç yıl boyunca onların yaşama tarzlarına iyice âşinâlık kazanmış Osmanlı yöneticileri, bürokrasisi, bu <strong>kültür şoku</strong>nun sarsıntısını geçiriyor, ‘onlar gibi’ yaşama özentisi içinde bulunuyordu!</p>
<p>Sultan Abdülazîz (1861-1876) mâlî durumu düzeltmeğe çalıştı, gereksiz masrafları kıstı, sarayda altın ve gümüş eşya kullanılmasını yasak etti, rüşveti ve nüfuz ticâretini önlemeğe çalıştı. Bâzı memurlar, rüşvet suçlamasıyla hüküm giydiler…</p>
<p>Tanzîmât’la başlayan değişiklikler zincirinin son halkası Cumhûriyet olmuştur ve bu son safhada eskilerin hayâl bile edemeyeceği, ziyadesiyle radikal işler yapılmıştır…</p>
<p>Ünlü gazeteci yazar Uğur Mumcu, günümüzdeki durumu, internette dolaşan bir konuşmasında şöyle özetliyor:</p>
<p>“Türk vatandaşı; İsviçre Medenî Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası’na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na göre yargılanan, Fransız İdâre Hukuku’na göre idâre edilen ve İslâm Hukuku’na göre gömülen kişidir.”</p>
<p>Uğradığımız <strong>kültür şoku </strong>sebebiyle, <em>farkına bile varmadan, </em>kendimizi, iyi yapıyoruz, Avrupalılar <strong><em>gibi</em></strong> oluyoruz, asrî oluyoruz (çağdaşlaşıyoruz) diyerek <strong>kültür istilâsı</strong><em>na</em> mahkûm etmişiz! <strong><em>En</em> <em>keskin kırılma noktası olan</em></strong> Tanzîmât’tan beri (1839) artarak süregelen <strong>kültür istilâsı</strong>,<strong> </strong>son yüzyılda doruğuna ulaşmış, bu sebeple iş o hâle gelmiş ve devlet eliyle öyle birkaç nesil yetiştirilmiştir ki; bu tip, Fuat Uğur’un şâhâne ifâdesiyle; <strong><em>kendinin, yanlışlıkla bu ülkede doğmuş, bir talihsizlik eseri olarak Türk ve Müslüman bir âile içinde dünyaya gelmiş </em></strong>olduğu kanaatindedir.</p>
<p>“Düşman tarafından öldürüldüğünde değil, <strong>ona benzediğin zaman</strong> <em>yenilmiş olursun!</em>” der Aliya İzzetbegoviç.”</p>
<p>Bu eserin, maruz kaldığımız kültür şokunu daha derinden idrâk ederek kendimize gelme çabalarımıza müspet bir tesir yapması temennisiyle…</p>
<p>“Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez. Ve Allah (hak eden) bir toplumu cezalandırmayı murad ettiği zaman, onu engellemek mümkün olmaz; O’ndan başka sığınacak bir merci de bulamazlar.” (Ra’d 13:11).</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li><a href="http://mehmetmaksudoglu.com">http://<strong>mehmetmaksudoglu</strong>.com</a>, 18.11.2018.</li>
<li>Mehmet MAKSUDOĞLU; <strong>Osmanlı’dan Günümüze Değişme Mâcerâmız</strong>, Editör: Fethi Güngör, Tarih Bilinci ve Kültür Dergisi yayını, İstanbul, Kasım 2018, 114 s.</li>
<li>http://www.<strong>tbbd.org</strong>/, 18.11.2018.</li>
<li>Mehmet MAKSUDOĞLU; <strong>Osmanlı Tarihi (1289-1922)</strong>, Yayına Hazırlayan: Dr. Erşahin Ahmet Ayhün, 5. Basım, Salon Yayınları, İstanbul 2018, 550 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/786/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALİYA’NIN DÜŞÜNCESİNDE  ‘İSLAM DÜNYASINI YENİDEN KURMAK’</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-dusuncesinde-islam-dunyasini-yeniden-kurmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-dusuncesinde-islam-dunyasini-yeniden-kurmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2016 08:18:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Alev Erkilet]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[bilge önder]]></category>
		<category><![CDATA[bizim tembelliğimizin adı]]></category>
		<category><![CDATA[Civitas Dei]]></category>
		<category><![CDATA[Civitas Solis]]></category>
		<category><![CDATA[çok eşlilik]]></category>
		<category><![CDATA[derinlikli bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Dinî]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali]]></category>
		<category><![CDATA[düalizm]]></category>
		<category><![CDATA[İLEM]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insani]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İslami]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Maneviyatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlüğe Kaçışım]]></category>
		<category><![CDATA[ruh ve madde]]></category>
		<category><![CDATA[Şarkiyatçı]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Sorokin]]></category>
		<category><![CDATA[sükûnet ve pasiflik]]></category>
		<category><![CDATA[ümmet ve hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdar Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[zekât]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=395</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlığın yaşamakta olduğu çok boyutlu krizlere ilişkin fikirleri ve çözüme yönelik aktif mücadelesiyle Aliya İzetbegoviç, çağımızın en büyük tanıklarından biri olarak iyi anlaşılmayı hak eden bir bilge önder olarak sadece Müslümanların değil tüm insanlığın dikkatle mütalaa etmesi gereken bir şahsiyettir. &#160; Doğru ve Derinlikli Bilgiye Yaslanan Düşünce Safhasından Organize Edilmiş Eylem Safhasına Geçmek Müslümanlar düşünsel [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlığın yaşamakta olduğu çok boyutlu krizlere ilişkin fikirleri ve çözüme yönelik aktif mücadelesiyle Aliya İzetbegoviç, çağımızın en büyük tanıklarından biri olarak iyi anlaşılmayı hak eden bir <strong>bilge önder</strong> olarak sadece Müslümanların değil tüm insanlığın dikkatle mütalaa etmesi gereken bir şahsiyettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Doğru ve Derinlikli Bilgiye Yaslanan Düşünce Safhasından Organize Edilmiş Eylem Safhasına Geçmek </strong></p>
<blockquote><p>Müslümanlar düşünsel ve eylemsel bakımdan İslam’ın ideal dengesini yakalamak için çabalamalı ve meydan okumalara karşı yeni çözümler üretebilmelidir. (Aliya)</p></blockquote>
<p>Hapishanede tuttuğu notlarından oluşan “Özgürlüğe Kaçışım” isimli eserinde; “Cüretkâr bir binayı betonların veya içine yerleştirilmiş çeliğin bir arada tuttuğu doğrudur; ama esas doğru olan, onu bir arada tutan şeyin onun <u>temel denge ve oranları i</u><u>ç</u><u>indeki d</u><u>üşü</u><u>nce</u> olduğu” tespitini yapan Aliya, eserlerinde İslam binasının yeniden nasıl kurulacağına ilişkin düşüncelerini paylaşmaktadır.</p>
<p>Gerek düşünce gerekse siyaset alanında küresel vahşi düzenin pençesinde ezilen bütün bir insanlığın kurtuluşunun; <u>İ</u><u>slam’ın yeniden tarih sahnesine </u><u>ç</u><u>ıkması</u>yla mümkün olacağını ifade eden Aliya, bunun için öncelikle Müslümanların özgürleşmesi ve kendi aralarında vahdeti tesis etmesi gerektiğinin altını çizmektedir.</p>
<p>“Batılı paradigmanın artık çöktüğünü, insanlığa bir şey vaat etmekten uzak olduğunu izah eden Aliya, Müslümanlar için bir ufuk ortaya koymaktadır: “Sükûnet ve pasiflik devri ebediyen geçmiştir&#8230; Sorunların ve zorlukların büyüklüğü milyonların tam teşekküllü eylemini gerektirmektedir.” O nedenle <strong>M</strong><strong>ü</strong><strong>sl</strong><strong>ü</strong><strong>manların</strong>, hangi tarafta ve <strong>nereye ait olduklarını bilmeleri elzemdir</strong> ve İslam dünyasının kaderini ellerine almaya mecburdurlar. Bu yüzden, <u>do</u><u>ğ</u><u>ru ve derinlikli bilgiye yaslanan düş</u><u>ü</u><u>nce safhasından organize edilmi</u><u>ş</u><u> eylem safhasına ge</u><u>ç</u><u>mek</u> gerekmektedir. Aliya’dan bize intikal eden entelektüel miras içerisinde, modern dünyanın açmazlarını, küresel/emperyalist siyasetin kodlarını ve Şarkiyatçı bilim felsefesinin köklerinin analizini ortaya koymak fikir dünyamızda yeni açılımlar ortaya koymamıza vesile olacaktır. Aliya’nın eserleri incelendiğinde görülecektir ki; onun teorisi, pratiğin içerisinde şekillenmiş ve olgunlaşmıştır. Aliya, bu yönüyle değerlidir ve söylemleri altında birer yaşanmışlık barındırmaktadır.” (Güvendi, 2013:11).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği İdealini Canlı Tutmak</strong></p>
<blockquote><p>Din ile bilim, ahlâk ile siyaset, bireysel ile toplumsal, maddi olan ile manevi olan arasında arabuluculuk yapmaya talip olan İslam düşüncesi, yeni şekil ve araçlar bulmakla mükelleftir. (Aliya)</p></blockquote>
<p>Etnik ve kültürel çoğulculuğun yoğun olduğu bir coğrafyada yaşayan bir düşünür ve devlet adamı olarak Aliya’nın İslam birliği ideali konusunda bize sundukları dikkatle mütalaa edilmesi gereken önemli tahlillerdir. Müslüman coğrafyamızda oynanan kirli oyunların girdabında boğulmadan küresel vahşi düzenin kodlarını deşifre etmede ve Müslümanların vahdetini sağlamada Aliya’nın özgüveni yüksek cesur tahlilleri mühim bir imkân olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>İLEM’in 26 Ekim 2013 tarihinde Üsküdar Belediyesi ile birlikte gerçekleştirdiği &#8220;Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali: Vefatının 10. Yılında Aliya İzzetbegoviç&#8221; sempozyumunda sunulan on tebliği ihtiva eden ve Aliya’nın fikir dünyasını yakından tanıyarak onun “Doğu ile Batı arasında İslam birliği ideali”ni yeniden tefekkür etmek için önemli bir katkı sağlayan kitabın Alev Erkilet’e ait bölümünden kısa bir iktibas konuyu izah için yeterli olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>D</strong><strong>ü</strong><strong>nyayı </strong><strong>Yeniden Ş</strong><strong>ekillendirmede </strong><strong>İ</strong><strong>slam’ın Dengeli Rol</strong><strong>ü</strong><strong>n</strong><strong>ü</strong><strong> Takdir Etmek</strong></p>
<blockquote><p>Aliya, İslam dünyasında yaygın olan mehdi beklentisi gibi pek çok inanç ve pratiğe bütünselci yaklaşımdan hareketle karşı çıkmaktadır.</p></blockquote>
<p>“Aliya İzzetbegoviç’e göre, çağdaş dünyaya damgasını vuran ideolojik çatışmalar içinde İslam’ın yerinin neresi olduğu sorusuna cevap vermek zorunludur ve bu sorgulama dünyayı şekillendirmede İslam’ın rolünün ne olacağına dair tartışmalar açısından da belirleyici olacaktır. Ona göre dünya görüşleri üç kümede toplanabilir:</p>
<p>“Dinî/<u>Maneviyat</u><u>ç</u><u>ı</u>, <u>Materyalist</u> ve <u>İ</u><u>slami</u>&#8230; En eski zamanlardan bugüne kadar ortaya atılmış bütün ideoloji, felsefe ve düşünce sistemleri bu üç temel dünya görüşünden birine dayanmaktadır. Bunlardan birincisine göre yegâne ve esas varlık <strong>ruh</strong>tur; ikincisine göre <strong>madde</strong>dir. Üçüncüsüne gelince o, <strong>ruh ve maddenin bir arada varolu</strong><strong>ş</strong><strong>u</strong>ndan yola çıkmaktadır.” (2011:11).</p>
<p>Aliya da Sorokin’e benzer şekilde; ilki salt <u>madde </u><u>ö</u><u>tesi</u> gerçekliğe temellenme gayreti içinde bulunan, ikincisi salt duyu organlarıyla kavranabilen <u>maddi</u> gerçekliği esas alan, sonuncusu da <u>insan do</u><u>ğ</u><u>asının </u><u>ç</u><u>ift y</u><u>ö</u><u>nl</u><u>ü</u><u>l</u><u>üğü</u>nü dikkate alarak hem maddeye hem de madde üstü olan gerçekliğe dayanan ‘İslami’ dünya görüşlerinden söz eder:</p>
<p>“Eskiler iki cevherden, ruh ve maddeden bahsederlerdi&#8230; Gerçekten de bütün büyük felsefe ekolleri monistik idiler&#8230; Haddizatında insan olmamız itibariyle biz iki gerçek içinde bulunmaktayız&#8230; Tekli hayat insan için bir bakıma ‘teknik’ bakımdan mümkün değildir. ‘<em>Kâlû belâ</em>’dan, insanın ‘dünyanın içine’ veya ‘sosyal hakikatin içine’ itildiği andan beri bu böyledir.” (2011:13).</p>
<p>Burada açıklanan düşünce, insanın dünyevi bir varlık hâline geldikten sonra maddeyi tümüyle terk/ret etmesinin imkân dışı kaldığıdır. Bu nedenle maneviyatçı yahut ‘dinî’ olarak ifade edilen dünya görüşleri sonuna vardırıldığında (diyalektik manada potansiyellerinin tümüyle açıldığı noktada) insana yaşama imkânı bırakmazlar. Bu son nokta, insana bedenden ve dünyadan firar etmek dışında bir seçeneğin bırakılmadığı noktadır.” (Erkilet, 2013:37).</p>
<p>“Saf dinin ve materyalizmin hayatın sadece bir yönünü ifade eden bir hususu bir bütün teşkil eden hayata uygulamaya çalışırken ister istemez deforme olmak zorunda kalacak sistemler olduğunu belirten İzzetbegoviç, “İslam dünyasının asıl özelliğinin bu <strong>d</strong><strong>ü</strong><strong>alizmi anlamak ve kabul etmek, sonra da yenmek</strong>” (2011:19) olduğunu belirtir. Nitekim Aliya’ya göre <strong>İ</strong><strong>slam</strong>;</p>
<ul>
<li>Ruha, şuura, cana ve özneye vurgu yapan dinî tutumlar ile; maddeye, varlığa, vücuda ve nesneye vurgu yapan materyalist yaklaşımlara karşı, <u>her ikisini bir </u><u>ü</u><u>st de</u><u>ğ</u><u>erde birleştiren ve a</u><u>ş</u><u>an</u> <strong>insan</strong>a,</li>
<li>İbadete vurgu yapan dinî yaklaşımla hıfzıssıhhaya vurgu yapan materyalist yaklaşıma karşı, ikisini üst bir değerde birleştiren ve aşan <strong>namaz</strong>a;</li>
<li>Sadakayı vurgulayan dinî kültürle vergiyi vurgulayan materyalist yaklaşıma karşı, her ikisini bir üst değerde birleştiren ve aşan <strong>zek</strong><strong>â</strong><strong>t</strong>a;</li>
<li>Ahlâka vurgu yapan dinî kültürlerle güce vurgu yapan materyalist kültüre karşı, her ikisini bir üst değerde birleştiren ve aşan hukuka/<strong>ş</strong><strong>eriat</strong>a;</li>
<li>Aşka ve kötülüğe tahammüle vurgu yapan dinî kültürlerle sınıf kavgasına vurgu yapan materyalist kültüre karşı, her ikisini bir üst değerde birleştiren ve aşan <strong>adalet ve cihad</strong>a;</li>
<li>Civitas Dei’yi (Augustinus’un 5. yüzyılda yazmış olduğu kitapta ortaya attığı Tanrı şehri dünyevi zevkleri bir kenara bırakarak kendilerini Hristiyan inancının yaygınlaşmasına ve uygulanmasına adayanların mekânı) vurgulayan dinî kültürlerle Civitas Solis’i (Campanella’nın Güneş Ülkesi ütopyası gibi insanlar tarafından tasarlanmış bir dünyayı) vurgulayan materyalist kültürlere karşı, her ikisini birleştiren ve aşan <strong>ü</strong><strong>mmet ve hilafet</strong>e vurgu yapar (2011:26-28).</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak burada dikkat edilmesi gereken ikinci husus, yukarıda idealize edilmiş bulunan <u>kavramların i</u><u>ç</u><u>inin nasıl dolduruldu</u><u>ğ</u><u>u</u> ya da bunların <u>uygulamaya nasıl ge</u><u>ç</u><u>irildi</u><u>ğ</u><u>i</u>dir. Zira ümmet, hilafet, adalet ya da şeriat adına yapılan önerilerin ve uygulamaların, <u>maneviyatçı yahut materyalist u</u><u>ç</u><u>lara kayan i</u><u>ç</u><u>eriklerle doldurulması</u> da söz konusu olabilmektedir ve kanaatimce Aliya’nın en az kuramsal ayrımlar kadar önemsediği bir mesele de bu kavramların hayata aktarılışındaki sorunlardır.</p>
<blockquote><p>Aliya, mahiyetini ve maksadını anlamaya çalışmadan emir ve yasakları katı kurallar hâlinde dayatmaktan yana olan düşünür ve siyasetçilerden oldukça farklıdır.</p></blockquote>
<p>Aliya’ya göre “değişmez İslami prensipler vardır; ancak değişmeyen hiçbir İslami üretimsel, toplumsal yahut siyasal terkip bulunmamaktadır.” (2007:178). Bu demektir ki, “İslami terimiyle hazır çözümden çok metot kastedilmekte ve bu terim birbiriyle zıt umdelerin sentez prensibini dile getirmektedir.” (2011:20). Aliya’nın bu görüşleri, İslamcılığı bir paket programın uygulanmasından ya da emir ve yasakları, <u>mahiyetini ve muradını anlama</u>ya çalışmadan <u>katı kurallar</u> hâlinde dayatmaktan yana olan düşünürlerin ve siyasetçilerin yaklaşımından oldukça farklıdır. Aliya İslam’ı Doğu’nun ya da Batı’nın parçası olarak tanımlamaya çalışan görüşlerle arasına ciddi bir mesafe koyar. Ona göre İslam coğrafi ve epistemolojik manada bu ayrımları aşar. O, ‘bu dünya taraftarı’dır; doğaya açık olması vesilesiyle bilime de açıktır; azami ölçüde <strong>insani</strong> ve azami ölçüde <strong>iyi</strong>dir.</p>
<p>Din ile bilim, ahlâk ile siyaset, bireysel ile toplumsal, maddi olan ile manevi olan arasında <u>arabuluculuk yapmaya talip olan </u><u>İ</u><u>slam d</u><u>üşü</u><u>ncesi</u>, ebedi ve ezeli mesajları bu dünyada gerçekleştirebilmek için yeni şekil ve araçlar bulmakla mükelleftir (2007:179). (Erkilet, 2013:39).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Aliya, İslamcılık tarafından şiddetle eleştirilmekle birlikte İslam dünyasında yaygın olan ve zaman zaman İslamcı düşüncenin içine de sızan <u>pek </u><u>ç</u><u>ok inan</u><u>ç</u><u> ve prati</u><u>ğ</u><u>e</u> bütünselci yaklaşımdan hareketle <u>kar</u><u>ş</u><u>ı </u><u>ç</u><u>ıkmakta</u>dır. Mesela, İzzetbegoviç’e göre;</p>
<ul>
<li>Müslümanın hayatı dönüştürme sorumluluğundan kaçması anlamına gelen Mehdi beklentisi ‘bizim tembelliğimizin adı’dır (İslam Deklarasyonu, s.188).</li>
<li>İslam’da aşırı bilge, her şeyi bilen, hatasız ve ölümsüz kimseler yoktur (184) ve Kur’an-ı Kerim kahraman karşıtı bir kitaptır.</li>
<li>Gün içinde ekmeklerini nasıl kazandıklarına bakılmaksızın tüm iyi insanlar aynı topluluğa aittir (181).</li>
<li>İslam toplumunun diğer topluluklarla ilişkilerinde esas olması gereken prensipler arasında saldırgan savaş ve cinayetin yasaklanması ve herkesin dinî aidiyetinin hürriyeti bulunmaktadır (191).</li>
<li>Eski medeniyetlerin bütün bilgilerine hiçbir komplekse kapılmadan yaklaşılmalıdır (185).</li>
<li>Formlar tali öneme sahiptir (200).</li>
<li>Haremlere (çok eşliliğe) son verilmelidir. Kadına haksızlık yapmak için kimse İslam’a dayanma hakkına sahip değildir (189).</li>
</ul>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Özetle</strong>; Aliya’nın bütüncü yaklaşımı, zıt kültürlerin temel varsayımlarını eklektik şekilde bir araya getirmekten çok öte anlamlar taşımaktadır. Ona göre Müslümanlar, eklektik çözümlerle yetinmek yerine sürekli bir çaba içinde olmalı; düşünsel ve eylemsel bakımdan İslam’ın ideal dengesini yakalamak için uyanık bulunmalı ve meydan okumalara karşı yeni çözümler üretme mecburiyetinin bilincinde olmalıdırlar. İslam düşüncesi, toplumdaki her şeyin ‘İslami’ formlara uygun olduğunun düşünüldüğü zamanlarda bile içten içe işleyen karşıt dalgalara karşı uyanık olan bir zihinle yeniden ve yeniden üretilmek durumundadır. Çünkü bu formlar aslında hiç de İslami olmayan ‘maneviyatçı’ ya da ‘materyalist’ etkileri gizliyor ya da meşrulaştırıyor olabilirler.” (Erkilet, 2013:40).</p>
<p>Yazımızı merhum Aliya’nın hapishanedeyken kâğıda döktüğü bir duasına iştirak ederek sonlandıralım:</p>
<p>“İzin ver keremli ellerime</p>
<p>Yarattığın şeyler dokunsun</p>
<p>Sesini duymam için kulaklarımı keskinleştir</p>
<p>Kavrayabilmem için hikmet ver bana</p>
<p>Her yaprağa, her taşa gizemli bir şekilde yerleştirdiğin öğretini</p>
<p>Kuvvet istiyorum, fakat kardeşlerimi ezmek için değil</p>
<p>Sadece en kötü düşmanımı -kendimi- yenmek için</p>
<p>Rabbim, değiştiremeyeceğim şeyler için bana güç ver</p>
<p>Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için de cesaret</p>
<p>Bir de ikisini tefrik etmek için hikmet…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<ol>
<li>Güvendi, Merve Akkuş (Editör). (2013). <strong>Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali: Vefatının 10. Yılında Aliya İzzetbegoviç</strong> <strong>Sempozyumu Bildirileri</strong>. İstanbul: İLEM Yayınları, 102 s. (http://www.<strong>org.tr</strong>/m/713/788/dogu-bati-arasinda-islam-birligi-ideali-aliya-izzetbegovic, 29.10.2016).</li>
<li>Erkilet, Alev. (2013). “<strong>İslam Dünyasını Yeniden Kurmak: İslamcı Bir Dilin ve Hareketin Zemini Olarak Aliya’nın Düşüncesi</strong>”, <strong>Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali: Vefatının 10. Yılında Aliya İzzetbegoviç</strong> <strong>Sempozyumu Bildirileri</strong> içinde. İstanbul: İLEM Yayınları, s.34-40.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2007). <strong>İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları.</strong> baskı, çev. Rahman Ademi, İstanbul: Fide Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2011). <strong>Doğu Batı Arasında İslam.</strong> baskı, çev. Salih Şaban, İstanbul: Yarın Yayınevi.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-dusuncesinde-islam-dunyasini-yeniden-kurmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALİYA’NIN FİKRÎ MİRASINA SAHİP ÇIKABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-fikri-mirasina-sahip-cikabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-fikri-mirasina-sahip-cikabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Nov 2016 07:56:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegoviç: Özgürlük Mücadelesi ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[anlam]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[doğal kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[doğu ve batı]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Karaarslan]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslami fanatizm]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Hakkı Akın]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya Kültür A.Ş]]></category>
		<category><![CDATA[orta yol]]></category>
		<category><![CDATA[sorgulamak]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Aktaş]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=390</guid>

					<description><![CDATA[Batı medeniyetiyle hesaplaşmaya girerken, hiçbir komplekse kapılmadan beslendiği kültürü de eleştirebilecek kadar yüksek bir özgüvene sahip olan Aliya, insanoğlunun kadim varlık meselelerine kafa yorarak evrensel ölçekte düşünce üretebilen bir çağdaş İslam mütefekkiridir. Çağına bilgece şahitlik eden Aliya, güçlü bir düşünür olduğu kadar öncü bir eylem adamıdır da. İslam dünyasında öncülüğe soyunan lider tiplerinin büyük bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı medeniyetiyle hesaplaşmaya girerken, hiçbir komplekse kapılmadan beslendiği kültürü de eleştirebilecek kadar <u>yüksek bir özgüvene sahip</u> olan Aliya, insanoğlunun <u>kadim varlık meselelerine kafa yorarak</u> evrensel ölçekte düşünce üretebilen bir çağdaş İslam mütefekkiridir. Çağına bilgece şahitlik eden Aliya, güçlü bir düşünür olduğu kadar öncü bir eylem adamıdır da. İslam dünyasında öncülüğe soyunan lider tiplerinin büyük bir kısmının entelektüel açıdan malul oldukları bir ortamda, maddi şartların tüm olumsuzluklarına rağmen fikrî ve ahlâki açıdan zengin bir bilge liderin tarihi nasıl yeniden kurabileceğine tüm dünya tanıklık etmiştir.</p>
<p>Bir düşünür ve bir özgürlük savaşçısı olarak ortaya koyduğu felsefi metinler, onu evrensel ölçekte fikir geliştirilebilen, insanlığın temel var oluş problemlerine dair düşünce üretebilen bir düşünür konumuna getirmiştir (Korkmaz ve Temel, 2014:367).</p>
<p>“Sadece soran cevap alacaktır” diyen Aliya, ömrü boyunca insanlık ve özgürlük için sorgulamaya devam etmiştir. Hayatı sorgulayan diğer düşünürlerden Aliya’yı ayıran ve onu ayrıcalıklı kılan fark ise aldığı cevapları samimiyetle hayata geçirmesidir. Aliya bu hususu şu şekilde değerlendirmektedir:</p>
<p>“Aşırı okuma bizi daha zeki kılmaz. Bazı insanlar kitapları basitçe yutarlar. Onlar bunu yaparken ‘sindirmek’, okunanı işlemek, hazmetmek gibi ‘anlam’ için gerekli olan zorunlu düşünce fasılalarına riayet etmezler. Bir arının poleni bala dönüştürmesinin dâhili çalışma ve zaman gerektirmesi gibi okuma da şahsi bir katkı gerektirir.” (İzzetbegoviç, 2011:4).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ın Ayrıştıran Değil Birleştiren Orta Yol Olduğunu Dünyaya Anlatabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Çağına bilgece şahitlik eden Aliya, güçlü bir düşünür olduğu kadar öncü bir eylem adamıdır da.</p></blockquote>
<p>İnsanlığın değişmez değerlerinin adı olan İslam’ın temel ilkelerini derinden kavrayan ve hakkıyla kavradığı bu ilkeleri büyük bir belagatle ifade eden Aliya, Kral Faysal Ödülü’ne layık görülmesi haberi üzerine Riyad Radyo ve Televizyonu (RTV) muhabiri ile telefon aracılığıyla 16 Şubat 1993 tarihinde gerçekleştirilen mülakatında şunları söylemişti:</p>
<p>“Her şeyden önce bana acılar ve kendi halkımla birlikte geçirmekte olduğum imtihan da dâhil tüm bahşettikleri için Allah’a şükrediyorum. Allah’ın tarihi yönlendirdiğine inanıyorum. İlk gençlik yıllarımdan itibaren faaliyetlerimin ilham kaynağının İslam düşüncesi olduğu bir gerçektir. Benim için gelecekte de böyle olacaktır. İslam’da daima onun <u>insanları ayırmak yerine birle</u><u>ş</u><u>tiren</u> ve Yüce Kur’an’ın öğrettiği üzere hepimizin tek bir erkek ve kadından yaratıldığını teyit eden o evrensel değerlerinin peşine düştüm. Dolayısıyla hepimiz aynı soydanız, yine Yüce Kur’an’ın buyurduğu gibi birbirimize kötülük yapmak değil, birbirimizi tanıyabilmek için kabilelere ayrıldık. İslam ve Müslümanlara hizmet ederken aynı zamanda tüm sağduyulu insanların hizmetinde bulunuyorum.” (İzzetgegoviç, 2005:65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aliya, ‘üçüncü yol’ dediği ‘orta yol’ konusunda da şunları söylemiştir:</p>
<p>“Birbirleriyle çatışan ideolojilerin aşırılıklarının insanlığa empoze edilmeyeceğinin ve bir senteze, orta yola doğru gitme mecburiyetinin aşikâr olduğu bu zamanda biz göstermek isteriz ki; İslam, bu tabii fikir seyrine ahenkli bir tarzda bağlanmakta, bu fikirleri kabul ve teşvik etmekte ve peyderpey onların en etkili ifadesi olmaktadır. Doğu ve Batı arasında geçmişte birçok defa köprü görevi vazifesini görmüş olan İslam’ın öz vazifesini idrak etmeliyiz. Geçmişte eski medeniyetler ile Avrupa arasında tavassutta bulunmuş olan İslam, bu gün bu dramatik çıkmaz ve alternatifler zamanında parçalanmış dünyada, aracılık rolünü yeniden devralmalıdır. Üçüncü yol olan ‘İslamî yol’un manası işte burada yatmaktadır.” (İzzetbegoviç, 1998:22).</p>
<blockquote><p>Aliya’yı hayatı sorgulayan diğer düşünürlerden ayıran ve onu ayrıcalıklı kılan fark, aldığı cevapları samimiyetle hayata geçirmesidir.</p></blockquote>
<p>Aliya’yı değerli kılan; bireysel ve toplumsal anlamda dert edindiği meselelerde yalnızca ortaya bir düşünce koyması değil, bunu kişisel olarak yaşaması ve toplumsal hayata yönelik örnek yaşantısı ve fikirleriyle bir eylem adamı oluşudur. Onun izlediği yol <strong>orta yol</strong>dur. Aliya, hiçbir zaman şiddeti alternatif olarak görmemiştir. Problemleri her zaman itidalle çözme gayretinde olan Aliya, toplumsal hedeflerine ulaşma çabasında İslami esasları kendisine dayanak noktası olarak kabul etmiştir. İslami düzenin sağlanması için ise kontrolsüz ve <u>a</u><u>ş</u><u>ırı g</u><u>üç</u><u> kullanımıyla </u><u>İslam</u><u>’ı lekelemeye kimsenin hakkının olmadı</u><u>ğ</u><u>ı</u> düşüncesiyle düşmanlarından nefret etmeme, adalet sahibi ve affedici olma yolunu seçmiştir. Bu anlamda Aliya, “Amaca giden her yol mubahtır felsefesi”ni reddetmiştir. Şiddeti reddeden Aliya, âlicenaplık, cesaret ve tutarlılığın hedefe götüreceğini savunmuştur (İzzetbegoviç, 2012:65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslami Yeniden Doğuşun Sorunlarını Ortaya Koyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>‘Amaca giden her yol mubahtır’ felsefesini ve şiddeti temelden reddeden Aliya, âlicenaplık, cesaret ve tutarlılığın hedefe götüreceğini savunmuştur.</p></blockquote>
<p>En son Mahmut Hakkı Akın, Faruk Karaarslan ve Ümit Aktaş’ın; “Aliya İzzetbegoviç: Özgürlük Mücadelesi ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları” başlığıyla birlikte hazırladığı eser Malatya Kültür A.Ş. tarafından basılarak dağıtılmıştır. Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından 10-15 Mayıs 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 5. Anadolu Kitap Fuarı’nda bilge önder Aliya İzetbegoviç ana tema olarak benimsemiş, fuar etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve Süleyman Gündüz’ün yönettiği “Aliya İzzetbegoviç: Özgürlük Mücadelecisi” başlıklı panelde eseri hazırlayan zevat birer tebliğ sunmuştu.</p>
<p>Müslümanların samimiyetle ve fedakârlıkla İslam’a dönmeye ve onu yaşamaya ihtiyaçları olduğunu haykıran, bu uğurda hayatı boyunca kesintisiz bir mücadele veren merhum Aliya’nın düşüncesinin ve hayat tarzının anlaşılmasına katkı sunmayı amaçlayan bu özgün eseri ve adı geçen panelde sunulan tebliğleri esas alarak, bilge önder Aliya İzetbegoviç’in entelektüel mirasını özetle takdim etmekte, İslam dünyasının sorunlar yumağını çözmeye ışık tutması açısından büyük yarar bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorunları Doğru Teşhis Edip Sebeplerini Dirayetle Tahlil Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Geçmişte eski medeniyetler ile Avrupa arasında tavassutta bulunmuş olan İslam, bu günkü parçalanmış dünyada aracılık rolünü yeniden devralmalıdır.”</p></blockquote>
<p>İnsanlığın yegâne alternatif nizamı olan İslam’ın hayat tasavvurunu derinden kavrayan ve bu tasavvuru dirayetle ihya eden Aliya, Müslümanların neden geri kaldığı sorusunu sorarak başladığı “İslami Yeniden Doğuşun Sorunları” isimli cesur eserinde; İslam ve çağdaşlık, Müslüman kadın, eğitim sorunlarımız, İslami yenilenmenin esasları, Kur’an’ın nasıl okunması gerektiği, hicret, İslam’ın şartları ve Müslümanların kurtuluş mücadeleleri gibi mühim konulara temas etmektedir. Aliya, bazı çağdaş mütefekkirler gibi <u>İslam’ı sadece teolojinin konusu olarak algılamanın</u> ve böylelikle onun dış âlemi düzenleyen ve değiştiren tarafının yok sayılmasının <u>İslam toplumunun gücünü ve direncini içeriden zayıflatarak</u> sömürgeci barbarlar için kolay av haline gelmesine sebep olduğunu kuvvetle vurgulamaktadır (İzzetbegoviç, 2016:12).</p>
<p>Uzun bir tarih diliminde insanlığa takdim ettiği parlak medeniyet unsurları bilindiği halde <u>İslam</u><u>’ı fanatizm, cehalet ve zul</u><u>ü</u><u>m dini olarak tanıtan yalanlar</u>ın nasıl devamlı gündemde tutulabildiğini sorgulayan Aliya bu konuda şu değerlendirmeyi yapmaktadır:</p>
<p>İslam hakkında ortaçağda oluşturulan ve gerçekle alakası olmayan tasavvur, eskiden olduğu gibi bugün de Avrupa’da bulunan çeşitli ideolojik ve siyasi güçlerin <u>menfaatlerinin lehine</u> olan bir durumdur. Bu güçler bütün diğer meselelerde birbiriyle kavgalı oldukları halde, İslam ve <u>M</u><u>ü</u><u>sl</u><u>ü</u><u>manlara zarar vermek gerekti</u><u>ğ</u><u>inde her zaman hemfikirdirler</u>. Sözde ‘ilerici unsurlar’ın ayrı, kilisenin ayrı sebepleri vardı ve emperyal devletler doğuya yönelik kendi işgal ve yağma seferlerini, barbarları medenileştirme misyonu olarak gösterebiliyorlardı. Bütün bunlara da yeni neslin <u>tarih bilgisi</u>nin neredeyse sıfır olduğu hakikati yardımcı olmuş ve gerileme dönemindeki Müslüman şehirlerin sefalet görüntüleri gerektiği şekilde bu yalancı tiyatroyu desteklemiştir. Tabii ki, aynı sonucu, denenmiş metot olan yarı gerçekleri kullanarak da elde etmek mümkündü. Bu metodun içeriği; İslam’ın geçmişindeki ve bugünündeki olumsuz hadiseleri her gün, titiz bir şekilde ve devamlı olarak tescil etmek ve ısrarla tekrarlamak, olumlu hadiseleri ise sistematik olarak <u>görmezden gelmek</u>ten ibarettir. İşte bu ‘suskunluk ihaneti’dir… (İzzetbegoviç, 2016:30-31).</p>
<p>Müslüman halkların mevcut geri kalmış ve <u>perişan durumunun sorumlusunun İslam değil Müslümanlar olduğu</u>na dikkat çeken, bu iki hususu maharetle tefrik eden Aliya, sorunun <strong>Müslümanların şahsi ve toplumsal hayatlarından İslam’ı dışlaması</strong> olduğunu tespit etmektedir. Mesela; Şûra Sûresi’nde olduğu Kur’an zulme karşı direnmeyi emrederken Müslümanlar zulme boyun eğmekte, iktidar sahiplerine yağcılık yapmaktadır. Yasak olduğu halde Müslüman ülkelerde hem üretilen hem de tüketilen alkol, binlerce aileyi parçalamaktadır. Kur’an bütün Müslümanların kardeş olduğunu açıkça beyan ettiği ve kardeşlik hukukunu gözetmelerini istediği halde Müslümanlar <u>birlik olamadıkları gibi</u> <u>düşmanlarının hesabına birbirleriyle savaşmaktadırlar</u>! İslam, komşusu açken tok uyuyanı Müslüman kabul etmezken Müslüman toplumlarda insanlar açlıktan ölmeye devam etmekte! (İzzetbegoviç, 2016:33).</p>
<p>Halklar layık olduğu tarzda yönetilir. İktidar mahiyeti gereği insanları bozar. Bu bozgunluğun yıkıcı etkisine sadece <u>Allah’a samimiyetle iman eden ve ahlâki değerleri sürekli canlı tutanlar</u> karşı durabilir. İslam batıl inançlara karşı çıkmış ve geniş bir coğrafyada bu batıl inançları temizlemiştir. Keza, din ile batıl inanç arasına kalın bir çizgi çizmiştir. Ne var ki, birçok batıl inanç Müslümanların benliklerinde ve evlerinde rahat bir sığınma bulabilmektedir! Hurafeler din ticaretine dönüşmüş durumdadır! Nitekim, din batıl inancı yok edemezse, batıl inanç dini yok eder. Hz. Muhammed (s) savaş esirlerini Müslümanlara okuma yazmayı öğretme karşılığında serbest bırakırken, günümüzde bir çok Müslüman İslam’a cehalet yoluyla hizmet edebileceğini zannetmekte, İslam ülkeleri eğitime millî gelirden düşük bir pay ayırmaktadır… Ezcümle, <u>Müslüman toplumlarda yaşanan sorunlar <strong>İslam’ın sosyal hayattan dışlanması</strong>ndan kaynaklanmaktadır</u> (İzzetbegoviç, 2016:35).</p>
<p>Sorunlarımızla cesurca yüzleşen Aliya, muazzam bir umutla dolu gönlünde, sadece Müslümanların değil bütün bir insanlığın yegâne alternatifinin İslam olduğunda zerrece tereddüt taşımamaktadır:</p>
<p>İslam dünyasının dört bir yanında yeni bir iradenin ortaya çıktığı görülmektedir. İslam düşüncesinin yol göstericiliğinde ve İslam ülkelerinin olağandışı doğal kaynaklarının maddî dayanağını oluşturacağı bu irade, yaklaşan İslami yeniden doğuş günlerinde dünyayı bir kez daha hayran bırakacaktır. Bu yeniden doğuşa katılmak her Müslümanın görevidir (İzzetbegoviç, 2016:40).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<ol>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (1998). <strong>Doğu ve Batı Arasında İslam</strong>. Çev. Salih Şaban. İstanbul: Nehir Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2005). <strong>Konuşmalar</strong>. Çev. Fatmanur Altun ve Rıfat Ahmetoğlu. İstanbul: Klasik Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2011). <strong>Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar</strong>. Çev. H. T. Başoğlu. İstanbul: Klasik Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2012). <strong>İslam Deklarasyonu</strong>. Çev. Rahman Âdemi. İstanbul: Fide Yayınları.</li>
<li>Korkmaz, Ali ve Faruk Temel. (2014). “<strong>Bir Lider ve Eylem Adamı Olarak Aliya İzzetbegoviç</strong>”. Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması. 26-28 Mayıs 2014. Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı (TDKB), s.367-378.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2016). <strong>Özgürlük Mücadelesi ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları</strong>. Hazırlayan ve katkı yapanlar: Mahmut Hakkı Akın, Faruk Karaarslan, Ümit Aktaş. Malatya Kültür A.Ş. Yayını, 344 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-fikri-mirasina-sahip-cikabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AHMED EL-KÂTİB’İN SESİNE KULAK VERMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ahmed-el-katibin-sesine-kulak-vermek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ahmed-el-katibin-sesine-kulak-vermek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 May 2016 09:38:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[5. Anadolu Kitap Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed el-Kâtib]]></category>
		<category><![CDATA[Ali bin Ebî Tâlib]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Afgani]]></category>
		<category><![CDATA[Cemel]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[ehlisünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Emeviler]]></category>
		<category><![CDATA[eşitlik ve adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımiler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[İran Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kânûn-ı Esâsî]]></category>
		<category><![CDATA[kayıp imam]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya Kitap Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[Me'mun]]></category>
		<category><![CDATA[Memlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nehrevan]]></category>
		<category><![CDATA[Nigehbân Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman bin Affân]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Abdulvehhab el-Mesîrî]]></category>
		<category><![CDATA[Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rifâ’a et-Tahtavî]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[Sıffin]]></category>
		<category><![CDATA[sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Veliyy-i Fakih]]></category>
		<category><![CDATA[yıkılışın sebepleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=309</guid>

					<description><![CDATA[Malatya’da 10-15 Mayıs 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 5. Anadolu Kitap Fuarı’nın, 375 yayınevinin katılımını sağlaması, Arap dünyasından bazı yayınevlerinin de iştirak etmesi, bu sene bilge lider Aliya İzzetbegoviç’i ana tema olarak benimsemesi gibi güzellikler yanında, henüz beş yaşında olmasına rağmen üçyüz kadar seminer, söyleşi, okur yazar buluşması gibi etkinliği de fuarla eş zamanlı olarak organize edebilmiş olması açısından [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malatya’da 10-15 Mayıs 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 5. Anadolu Kitap Fuarı’nın, 375 yayınevinin katılımını sağlaması, Arap dünyasından bazı yayınevlerinin de iştirak etmesi, bu sene bilge lider Aliya İzzetbegoviç’i ana tema olarak benimsemesi gibi güzellikler yanında, henüz beş yaşında olmasına rağmen üçyüz kadar seminer, söyleşi, okur yazar buluşması gibi etkinliği de fuarla eş zamanlı olarak organize edebilmiş olması açısından takdire şayan bir performans ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu vesileyle, Anadolu insanını kitap, kültür, yazar ve düşünür ile buluşturan bu organizasyonda emeği geçenleri, katılanları, katkıda bulunanları tebrik ve takdir ediyorum.</p>
<blockquote><p>Müslüman toplumlarda vahdet olmadan kuvvet, adalet olmadan vahdet, demokrasi/şûrâ olmadan da vahdet sağlanamaz.</p></blockquote>
<p>Fuarın davetli konuşmacılardan biri de, tarihî temel problemlerimize ilişkin düşünceleri ve eserleri Türkiye’de de dikkat çekmeye başlayan ve üç yılda dört eseri çevrilip yayınlanan Ahmed el-Kâtib idi. 12 Mayıs Perşembe sabahı kentin sivil toplum önderlerine hitap eden düşünür, Arap yayınevlerince basılan beş eseri ile yeni tamamladığı ancak henüz yayınlanmamış bir eserinin toplu bir detaylı fihristi niteliğinde özlü bir konuşma gerçekleştirdi. Eşzamanlı çevirisi şahsıma tevdi edilen bu önemli konuşmayı siz muhterem okurlarımla da paylaşmakta yarar görüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahmed el-Kâtib: Mezhebin Katı Çemberini Kırabilmek </strong></p>
<blockquote><p>kayıp imam hiç doğmamıştır, hayali bir figür olarak Şia tarafından ‘oluşturulmuş’tur.</p></blockquote>
<p>1953 yılında Irak’ın Kerbela bölgesinde doğan ve Şii medreselerinde eğitim görmüş olan el-Kâtib, imamet ve İmam Hüseyin konulu ilk kitaplarını gençlik döneminde kaleme aldı. Daha sonra düşüncelerinden dolayı idama mahkum edilince ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Lübnan’da ve Kuveyt’te bir süre yaşadı, ilmî faaliyetlerini oralarda sürdürdü. İslam inkılabından sonra Tahran’a inen ilk uçakla geldiği İran’da 10 yıl kalabildi. Bir yıl boyunca radyo yayıncılığı yaparak, İran devrimini Irak’a ihraç etmek isteyen el-Kâtib’in yayınları iki ülke arasında gerginliğe yol açmıştı. Sürekli sorgulayan ve üreten bir insan olarak bu düşünsel faaliyetini İran’da da sürdürdü.</p>
<p>İran Meclisi’nde yaşanan bir olay, el-Kâtib’in sistemi sorgulamasına yol açtı. İşçilerin hukukuna ilişkin bir yasal düzenleme yedi kez Nigehbân Meclisi tarafından İslam’a aykırı bulunarak geri çevrildikten sonra İmam Humeyni’nin Veliyy-i Fakih olarak duruma el koymasından sonra yürürlüğe girebildi. Bu süreç el-Kâtib’in velâyet-i fakih sistemini sorgulamasına yol açtı.</p>
<ol start="12">
<li>kayıp imamın hiç doğmadığını, hayali bir imam olarak Şia tarafından ‘oluşturulduğu’nu savunan el-Kâtib, kendi coğrafyasında yaşama imkânı bulamayınca İngiltere’ye hicret etti. 25 yıldır orada yaşıyor. Kitap, makale ve konferanslarını şahsi internet sitesinden de paylaşıyor (https://www.facebook.com/ahmad.alkatib1/books).</li>
</ol>
<p>Sünni-Şii ayrımını tarihte kalmış bir ayrılık sebebi olarak gören el-Kâtib, eserlerinde bu ayrılığa yol açan fırkaların nasıl ortaya çıktığını, esasında siyasi olan ihtilaflara nasıl din kisvesi giydirildiğini, siyasal  düşüncenin Ehl-i Sünnette ve Şiada nasıl geliştiğini, İslam toplumunun insanlığın temel sorunlarına ilişkin kuşatıcı söylemler geliştirebilmesinin önündeki engellerin başında mezhepçiliğin geldiğini anlatıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kuvvet için vahdet, vahdet için adalet, adalet için şûrâ esasını benimsemek</strong></p>
<blockquote><p>Yıkılışın temel sebebi adaletin sağlanamaması ve sultanların insanların hakları üzerinde çok büyük yetkiler kullanmasıdır.</p></blockquote>
<p>“Müslüman toplumlarda vahdet olmadan kuvvet, adalet olmadan vahdet, demokrasi/şûrâ olmadan da adalet sağlanamaz. Yönetimin barışçıl şekilde el değiştirmesi ve adaletin tüm topluma teşmili sağlanmadan da demokrasi/şûrâ modeli tesis edilmiş olmaz.</p>
<p>Müslümanlar uzun asırlar boyunca, meşruiyet kaynağını şeriatin oluşturduğu İslami bir ortamda yaşadı. Ancak, buna rağmen ihtilafa düştüler, çeşitli sorunlar yaşadılar, birbirlerini öldürdüler. Bu durum sahabe-i kiram dönemine kadar uzanmaktadır. Halife Osman bin Affân öldürüldü, peşinden Halife Ali bin Ebî Tâlib öldürüldü. O arada Cemel, Sıffin, Nehrevan savaşları yaşandı. Ardından Hz. Hüseyin öldürüldü.</p>
<p>Muaviye güç kullanarak iktidara el koydu. Şûrâ sistemini lağvedip Kisra ve Kayser’in baskıcı sistemini benimsedi. Böylece iktidar babadan oğula geçmeye başladı. Emevilerle başlayan bu düzen Abbasiler ve Osmanlılar döneminde de aynı şekilde devam etti.</p>
<p>Tarih boyunca yaşanan bu siyasi kargaşa ve katillerin sebebi, yönetimin barışçıl şekilde el değiştirmesi ve şûrâ prensiplerinin terk edilmesidir. Zira, iktidarın barışçıl yöntemlerle el değiştirmesi ve adaletin tesis edilmesi, yöneticilerin zulme meyletmesine ve dolayısıyla halkların ayaklanmasına mahal bırakmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yıkılışın Sebeplerini Doğru Teşhis Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Görevimiz Müslümanların birliğini sağlamak ve İslam şeriatini uygulayacak yönetimi geri getirmek olmalıdır, eskilerin yanlışlarını günümüze taşımak değil!</p></blockquote>
<p>İslam devletlerinin ve toplumlarının tarihlerini okuduğumuzda ve yıkılışlarının sebeplerini incelediğimizde, temel sebebin <u>adaletin sağlanamaması</u> ve sultanların insanların hakları üzerinde <u>çok büyük yetkiler kullanması</u> olduğunu görürüz. Yöneticiler halkın mallarını gasp etmişler, kimseye danışma gereği duymadan iç ve dış savaşlar çıkarmışlar, insanların maddi ve manevi birikimini heba etmişler, ümmeti paramparça eden diğer uygulamalarını fütursuzca gerçekleştirmişlerdir. Bu zulümler dayanılmaz bir hal alınca yine güç kullanarak düşürülen zalim sultanın yerine geçen de adalet ve şûrâ ile toplumu yönetme yerine öncekilerin yöntemini benimsemiştir.</p>
<p>İslam toplumunu oluşturan tüm halklar ve gruplar/partiler, bildikleri ve güvendikleri bir anayasa ortada olmadığı sürece bu tarihî hataları tekrar etmekten öteye gidemeyecektir. Böylece, adı halife bile olsa kendi elimizle mutlak iktidar sahibi yaptığımız yeni diktatörler çıkarmaktan başka bir neticeye ulaşamayacağız. Nitekim, Abbasiler gelince Emevilerin, Fatımiler gelince Abbasilerin, Osmanlılar gelince Memluklerin kökünü kazımak için ellerinden geleni yapmışlardır.</p>
<p>Abbasi ve Osmanlı halifeleri çoğu zaman yönetim işini vezirlerine hattâ bazen hanımlarına bırakıyorlardı. Saltanatı eline geçirmek ya da elinde tutmak için öz babalarını, öz oğullarını, öz kardeşlerini öldürüyorlardı. Mesela, Me’mun da kardeşi Emin’i öldürtmüştü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eskilerin Hatalarını Kutsamamak</strong></p>
<p>Batı’da demokrasinin gelişmesinden sonra İslam dünyasından Avrupa’ya gidip durumu müşahede eden Rifâ’a et-Tahtavî, Cemaleddin Afgânî, Reşid Rıza ve Muhammed Abduh gibi mütefekkir ve âlimler, demokrasi ya da şûrâ sistemine çağrı yapmışlardır.</p>
<p>Müslümanların zaafa düşmesi ve otoriter yapının sürdürülme ısrarı üzerine  Osmanlı devletinin Hıristiyan halkları ayaklandı. Batı’nın desteklediği bu demokrasi talepleri neticesinde Balkanlardaki Hıristiyan halklar Osmanlı’dan ayrıldı. Gayrımüslimlerin ve Müslümanların haklarını teminat altına almak maksadıyla 1876 yılında kabul edilen Kânûn-ı Esâsî ve seçimle iş başına gelen ve bir yıl geçmeden feshedilen Meclis-i Mebûsân dağılmayı engelleyemedi. Zira, bu yeni demokratik süreci Batı’nın Osmanlı Devleti’ni nüfuzu altına almak için giriştiği bir entrika olarak değerlendiren Sultan II. Abdülhamid, Meclis’i dağıttı. Müslüman halkların kopmasını engellemek için “İttihad-ı İslam” söylemini geliştirmiş olsa da Sultan II. Abdülhamid çöküşü durduramadı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra devlet yıkıldı, hilafet de 1924 yılında lağvedildi.</p>
<p>Osmanlı Devleti çöktükten sonra iki ayrı kulvarda hilafeti geri getirme çabaları ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi, Sünni anlayışa dayanan ve tarihteki yanlış örnekleri tekrar eden, halifeye mutlak otorite tanıyan, iktidarın güç kullanarak elde edildiği ve babadan oğula intikal ettiği hilafet modeli. Suudi Arabistan, Taliban ve Daiş örnekleri bu tür hilafet talebinin örnekleri olarak verilebilir.</p>
<p>Halifeye mutlak otorite tanıyan bu anlayışa göre devletin meşruiyet kaynağı, Kur’an ve Sünnettir. Anayasa vazetmek ve ümmetin görüşüne başvurmak bu yaklaşım sahiplerine göre Batı’nın bidatine uymak demek olup haramdır, İslam’a aykırıdır.</p>
<p>İkinci grup, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının sebeplerini incelemeye davet ederek, devletin yıkılmasına yol açan; diktatörlük, baskı, zulüm, adaleti ikame edememek, şeriat ahkâmını tatbik edememek, şûrâ/demokrasi çerçevesinde ümmetin birlik ve beraberliğini sağlayamamak gibi problemleri tespit etmişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûrâya dayalı demokratik bir anayasal sistem kurabilmek</strong></p>
<p>Demokrasi İslam’la çelişmemektedir. Zira, yöneten-yöneten ilişkisi, İslam’ın insanın aklına ve toplumun örfüne bıraktığı manevra alanına ait bir konudur. Kur’an’a ve sünnete baktığımızda yönetim tarzına ilişkin bir model ve öneri göremeyiz.</p>
<p>Demokrasi Batı’da belli gerekçelerle ortaya çıkmış olsa da; eşitlik ve adaleti temin etmesi, kuvvetler ayrılığını getirerek yasama, yürütme ve yargı erklerini ayırmış olması, dördüncü bir erk olarak ortaya çıkardığı medya aracılığıyla bu üç erk arasındaki ilişkileri denetlemesi, böylece zulüm ve yolsuzluğa mahal bırakmaması, erkler arasındaki anlaşmazlıkları  Anayasa mahkemesi marifetiyle çözüme kavuşturması insanlık adına önemli bir gelişmedir.</p>
<p>Batı demokrasisi kilisenin ağır baskısını kırmak maksadıyla ortaya çıktığından dolayı temel olarak laikliğe dayanmaktadır. İki türlü laiklik vardır. Birincisi, hayatın tüm alanını kapsayan, kuşatıcı laikliktir ki, bu küfürdür, çünkü <u>sadece insanı</u> meşruiyet kaynağı olarak alır, din ve inançlara itibar etmez. İkincisi ise, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin, temel erklerin ayırımını ifade eden cüz’i laikliktir. Prof.Dr. Abdulvehhab el-Mesîrî, “Parçacı Laiklik ve Kapsamlı Laiklik” isimli eserinde bu meseleyi gayet açık şekilde anlatmıştır.</p>
<p><u>Kuşatıcı laiklik</u>, alternatif bir din olarak sunulan ve İslam’a bütünüyle aykırı bir sistemdir. Kilise; siyaset, ibadet, kültür gibi hayatın tüm alanlarını tahakkümü altına almıştı. Papazı araya koymadan  tevbe etmek, Allah’tan af dilemek bile kabul edilmez kilise sisteminde. Kiliseye gidip izin ve onay almadan iki insan evlenemez. İslam’da bunlar yoktur. İsteyen dilediği zaman Allah’a dua da eder, tevbe de… Camide tayin edilmiş bir imam da yoktu ilk dönemlerde, o vakit namazına gelen cemaat arasında en layık olan birisi imamlığı deruhte ederdi.</p>
<p>İslam dini ne imamet ne de hilafet sistemini vazetmiştir. İslam, ahlakı, temel ilkeleri vazeder, aklımızı kullanmamızı ister, yönetim tarzını bize bırakır. Allah Rasulü kendisinden sonra uygulanmak üzere bir yönetim modeli önermemiştir. Bölgelerin şartlarına, zamanın şartlarına, toplumun ihtiyaçlarına uygun olarak yönetim modellerini insanlar kendileri belirleyebilirler. Sivil, medeni bir yönetim tarzının belirlenmesinde, siyaset, kültür, ibadet gibi hayatın çeşitli alanlarında özgür bir muamele sistemi oluşturulmasında cüz’i laiklik kullanılabilecek bir modeldir.</p>
<p>Burada temel görev; Müslümanların birliğini sağlamak, vahdeti tesis etmek, İslam şeriatini uygulayacak İslami yönetimi geri getirmek olmalıdır. Yoksa, maziyi çağa taşıyarak, eskilerin baskıcı modellerini güncelleyerek, Suud ya da Daiş benzeri diktatörlükler oluşturarak İslami bir neticeye ulaşamayız. Yapmamız gereken şûrâya dayalı demokratik bir anayasal sistem kurmaktır.</p>
<p>İstibdadın olduğu yerde adalet, zulmün olduğu yerde vahdet olmaz. Zulmün ve kural tanımazlığın olduğu yerde İslam’dan ve şeriatten söz edilemez!”</p>
<p>Malatya’da gerçekleşen konuşmasına katılan, sorularıyla konuları açan tüm katılımcılara teşekkür eden ve fikirlerin bütün açıklığıyla ortaya konduğu ve özgürce tartışıldığı mevcut demokratik ortamın kadrini bilmenin önemine dikkat çeken muhterem Ahmed el-Kâtib’e, İslam dünyasının temel sorunlarını anlamaya ve kalıcı çözümler önermeye yönelik samimi, uzun soluklu ve cesur çabalarından dolayı ben de kendilerine gönülden şükranlarımı sunuyorum. Rabbim sağlık ve afiyet ihsan eylesin, çabalarını selam yurdunun inşasında amel-i salih olarak kabul buyursun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahmed el-Kâtib’in Türkçeye Çevrilen Eserleri: </strong></p>
<ul>
<li>Çağdaş İslam Siyaset Sisteminde ANAYASAL MEŞRUİYET -Suudi Arabistan Krallığı ve İran İslam Cumhuriyeti Karşılaştırmalı İncelemesi-, Mana Yayınları, İstanbul 2013, 288 s.</li>
<li>Nedenleri Tarihte Kalmış SÜNNİLİK ŞİİLİK -İslam Birliği-, Mana Yayınları, İstanbul 2015, 280 s.</li>
<li>Sünnî Siyasal Düşüncenin Gelişimi DEMOKRATİK HİLAFETE DOĞRU, Mana Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2016, 496 s.</li>
<li>ŞİADA SİYASAL DÜŞÜNCENİN GELİŞİMİ -Şûrâdan Velâyet-i Fakîhe-, Otto Yayınları, Ankara 2016, 584 s.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/ahmed-el-katibin-sesine-kulak-vermek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİNÎ MÜKTESEBATI KUR’AN’A ARZEDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2015 09:07:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:208-209]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Dilipak]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın dini]]></category>
		<category><![CDATA[ataların dini]]></category>
		<category><![CDATA[beşerî]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Din-i Mübin]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Yunus]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Sarmış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dini]]></category>
		<category><![CDATA[kültür ve din]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[rivayet]]></category>
		<category><![CDATA[Teke Tek]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=173</guid>

					<description><![CDATA[“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!” (Bakara 2:208-209) Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!”<br />
(Bakara 2:208-209)</p></blockquote>
<p>Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine din yükselen değer olmaya devam etmektedir. İnsanların inanma ve tapınma ihtiyaçlarını hurafe dinleriyle karşılamak için ince stratejiler yürüten egemen güçler, insanlığa huzur getirebilecek yegâne alternatif olan ‘İslam Dini’nin anlaşılmaması için büyük çabalar ortaya koymaktadır. Zira, indirilen İslam’ın hakikati anlaşıldığında kendi sömürge düzenlerinin yerle bir olacağını çok iyi bilmektedirler.</p>
<p>İndirilen ‘İslam Dini’ne derinden düşmanlık yapan ve yayılmasını engellemek için büyük bedeller ödeyen şer güçlerinin; toplumları uyutan uydurulmuş dine, başlarındaki kötü yöneticileri ve perişan durumlarını itiraz edilemez alın yazıları olarak kabul etmeyi müminlerine iman esası olarak telkin eden paralel dine pasif, hatta yer yer aktif destek vermeleri anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>Elinde tuttuğunu kendisini kurtuluşa erdirecek mutlak hakikat zanneden Müslüman topluluklardan gelecek iyi niyetli tepkilere ve sistemlerinin yok olmaması için bütün güçleriyle harekete hazır şer odaklarından gelecek saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültürel birikimi ayıklayarak vahyin onayına sunabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İyi niyetli tepkilere ve art niyetli saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p></blockquote>
<p>4 Ağustos 2015 akşamı Habertürk televizyonunda ‘Teke Tek’ programına konuk olan üç kıymetli hoca, yaklaşık beş saat süren canlı yayında Müslümanlar için hayati derecede önem arz eden konuları müzakere etmişti. Yankıları uzun süre devam eden bu programda Caner Taslaman; “&#8230; Şu an yaşanan din bir ilmihal İslam’ı. Müslümanlar zannetmesinler ki hadisi yaşıyorlar, Kur’an’ı yaşıyorlar. Kur’an’a rağmen neler var? O yüzden bu fıkıh literatürünün Kur’an süzgecinden geçirilmesi çok önemli…” sözleriyle Müslümanların din algısını şekillendiren fıkıh müktesebatının Kur’an’a arz edilmesinin zaruretine vurgu yapmıştı.</p>
<p>Mehmet Okuyan hoca; “… Çözüm dinî tüm kültürü Kur’an’a arz etmek. Biz toptancı yaklaşımın ekolü değiliz; süpürüp atmayız, süpürüp almayız. Bir mihenk taşını, bir ölçüyü alıp sözü ona vurmaktan yanayız. Rivayetleri Kur’an’a vuralım diyoruz&#8230; Zira, Kur’an adına, din adına konuşmak başka; Kur’an’dan konuşmak başka&#8230;” sözleriyle din kültürü müktesebatımızı toptan almak ya da süpürüp atmak yerine belli bir metot dahilinde Kur’an’a arz ederek, vahye uygun olan ile olmayanı ayıklamanın, vahye uygun olanı alıp aykırı olanı atmanın zaruretinden bahsetmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ataların ocağından külü değil közü taşıyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ı merkeze koyan tahkik ekolü mensuplarının itirazı kültüre değil, ona din muamelesi yapılarak Allah’ın kemale erdirdiği dine yamanmasınadır.</p></blockquote>
<p>Mustafa İslâmoğlu hoca ise aynı ‘Teke Tek’ programında Âlem-i İslam’ın mevcut perişan durumunu, bunun sebeplerini, tevbe edip arınarak ve kültürel birikimi ayıklayarak çıkış yolu bulabileceğimizi şu şekilde anlatmıştı:</p>
<p>“… İslam’ın sahibi kim? Biz İslam’ın talibiyiz, sahibi Allah’tır. Sahibiyiz deyince ona malımız muamelesi yapıyoruz, tasarrufta bulunmaya kalkıyoruz, mülkiyet zannediyoruz, onu başkasından kıskanmaya başlıyoruz. Din Allah’ın. Allah dinini tamamladı. Allah’ın tamamladığı dinine sen bir şey ilave ettiğinde ne demiş oluyorsun?&#8230; ‘Sen eksik bırakmışsın!’ demiş oluyorsun.</p>
<p>Din kimin için? İnsan mı din için, din mi insan için? Hangisi? ‘İnsan din için’ derseniz insanı bozdurup dine yediriyorsunuz&#8230; İnsan Allah’ın muradı. İnsan Allah’ın şaheseri. İslam insanlığın son adası, son sığınağı… Biz Müslümanlar İslam’ı çok yorduk. İslam’a yük olduk. Çok ağır bagajlar yükledik. ‘Şu âlimin görüşü’ dedik, İslam’ın sırtına yükledik. ‘Şu mezhebin görüşü’ dedik İslam’ın sırtına yükledik. ‘Bizim şeyhin yorumu’ dedik İslam’ın sırtına yükledik.</p>
<p>İslam’ın sahibi Allah’tır. Tanımlama hakkı Allah’ındır. Biz sahibi değiliz, dini biz tanımlayamayız. Kendini dinin sahibi sanırsan, mezhebini, meşrebini dinin sahibi sanırsan tanımlamaya başlarsın. Tanımlarsın, karşındakini kendi tanımına göre dine sokar ya da dinden çıkarırsın. Dini tanımlamaya kalkmak Allah’tan rol çalmaktır!</p>
<p>İnsan olmadan Müslüman olunmaz, bunun altı çizilmeli… İnsanlığın yüz karası olursak bu sadece bizim değil, insanlığın vebali olur. Kalpsiz ve şefkatsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın kalbi olmaya aday olmamız gerekiyor. Şefkatsizlere anne olmamız gerekiyor.</p>
<p>Biz tevbeyi, özeleştiriyi unuttuk. Yunus gibi tevbe etmeliyiz. Suçlu öteki değil, hayır, suçlu biziz! Kültürümüzü eleyeceğiz, atalarımızın ocağından külü değil, közü taşıyacağız!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Ataların dini’nden ‘Allah’ın dini’ne dönebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır.</p></blockquote>
<p>Yakın zamanda Yeni Akit gazetesinde peş peşe yayımladığı bir kaç yazısında Müslümanların sorunlarını Türkiye özelinde analiz eden Abdurrahman Dilipak, İslam ümmetinin “dine karşı bir din” tehdidi ile karşı karşıya olduğuna (28.07.2015) dikkat çekerek, kültürün dinleştirilmesinin yol açtığı vahim sonuçları ve çözüm önerilerini şu sözleriyle özetlemiştir:</p>
<p>“&#8230; Halkın bilgisi dışında bir hakikat kaynağı varsa, insanlar için taklitten başka bir yol kalmıyor. Tabii bu kader tartışmalarını, keşf, keramet, şefaat tartışmalarını da beraberinde getirecektir. Peygamberin ümmetinden gizlediği bir şeriat esasen mümkün değildir. Tamamlanmış, eksiksiz bir kitaptan söz ediyoruz. Onun insanlar için hidayet rehberi olmasından söz ediyoruz.</p>
<p>Bakınız, bugünkü fitnenin altında bu din algısı üzerindeki farklı yorumlar yatıyor. Bu tartışma ile bizi atomize etmek, sonra birbirimize karşı kışkırtıp nötralize etmek ve ardından da insanları neye inanacaklarını bilmez hale getirmek istiyorlar. Böylece agnostik hale gelen halk kolayca dinden soğutulabilecektir&#8230;” (100 Yılda Bir Müceddid, 27.07.2015).</p>
<p>&#8220;&#8230; Biz, tek parti döneminde 54 farzla sınırlı bir din algısını, çok partili dönemde seremoni ve ritüellerle zenginleştirdik ama, o evrensel genişlik, tevhidi duruş, tefekkür derinliği, hikmet ve estetik yönünü, ilmi yanını ihmal ettik.. Tefrika felaket halini aldı. Allah’ın dini, yeri göğü, ölümü ve hayatı açıklıyor, ama bizim yaşadığımız din, karı ile koca arasındaki ihtilafı bile çözmüyor.. Şimdi bizim aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor.</p>
<p>“Atalarımızın dini”nden “Allah’ın dini”ne dönmemiz lazım, dinimizi mezhep, ideoloji ve tarikatımızın içine sıkıştırmak yerine, mesleğimizi, meşrebimizi, tarikatımızı, mezhebimizi dinin çerçevesi ile çerçevelememiz, din dışı oluşum ve geleneklerden ise hayatımızı arındırmamız gerekiyor. Dinimizi Kur’an ve sünnete göre tashih etmemiz gerekiyor.. Din büyüklerimizi İlah ve Rab edinmememiz, dinimizi Allah’a has kılmamız gerekiyor.&#8221; (Biz Gökte Uçar Suda Yürürüz, 26.08.2015).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Doğruyu eğriden ayırabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermemek için dikkatli olmalıyız.</p></blockquote>
<p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır. Dinî müktesebatımızı, din zannettiğimiz kültürel birikimimizi Kur’an’a arzedebildiğimiz takdirde hangi inanç, tutum ve davranışlarımızın indirilmiş dinin, hangilerinin de kültürel dinin emirleri olduğunu rahatlıkla birbirinden ayırabiliriz. Burada birkaç hususu örnek olarak vurgulamakla yetinmek durumundayız:</p>
<ol>
<li>Kur’an’ın korunduğunu haber veren indirilmiş dine rağmen; uydurulmuş dinin bazı ayetlerin lafzının, başka bazı ayetlerin de manasının yok olduğu anlamına gelen yorumlarını muteber kabul etmemeliyiz.</li>
<li>Allah’ın indirdiği dinde sözü edilen dünya, ahiret, gayb ve şahadet âlemlerinin yanı başına kondurulan, Kur’an’da olmadığı halde uydurulan dinde büyük manalar yüklenen berzah âlemi, kabir âlemi, misal âlemi, ezel âlemi, ruhlar âlemi gibi hayali âlemlere itibar etmemeliyiz.</li>
<li>Peygamber’in gaybı bilmediğini açıkça söyleyen Kur’an ayetlerine rağmen; uydurulmuş dinin bunun tam aksini iddia eden yorumlarına kutsal metin muamelesi yapmamalıyız.</li>
<li>İndirilmiş dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın öldüğünü söylemesine rağmen; uydurulmuş dinin onun gökte yaşadığını ve geri döneceğini iddia eden rivayetleri üzerine akide bina etmemeliyiz.</li>
<li>Zannın hak namına hiç bir kıymet ifade etmediğini açıkça ifade eden Kur’an-ı Mübin’e rağmen; ilim ve akıl dışında bir çok bilgi kaynağını dinimizin, inancımızın ve hayatımızın odağına oturtmamalıyız.</li>
<li>Tercihlerimizin ve eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmemiz gerektiğini açıkça ve defalarca beyan buyuran Kur’an-ı Hakim’e rağmen; sorumluluktan kaçarak, tercih ve eylemlerimizin faturalarını başka adreslere keserek, çarpık bir kader anlayışını dinin merkezine yerleştiren kültür dininin zehirleyici tembelliğine teslim olmamalıyız.</li>
<li>Atalar yolunu körü körüne takip etmeyi yasaklayan Kur’an-ı Aziz’e rağmen; atalarımızdan gelen gelenek ve göreneklere din muamelesi yapan anlayışı mazur görmemeliyiz.</li>
<li>Bizi akıl, irade, vicdan, güç ve sorumluluk bilinci gibi yüksek nimetlerle donatan Rabbimiz sorumluluğun ve hesabın ferdi olduğunu beyan buyurmasına rağmen; kültür dininin ‘biat et rahat et’ zihniyetinin ayartıcı konforuna kapılmamalıyız.</li>
<li>Allah’ın kemale erdirdiği Din-i Mübin ile iktifa etmeli, haşâ Allah’a din, peygambere takva öğretircesine cahilane tavırlara girmemeli, Allah’a kul olmak yerine haşâ Allah’a ırgat muamelesi yapma densizliğine düşmemeliyiz.</li>
<li>Ezcümle, Allah’ın din olarak indirdikleri ile dinin aslında olmayan ve sonradan karışan görüş, yorum, karar, içtihat ve uygulamaları birbirinden dirayetle ayırabilmeliyiz. Ancak, bu ayıklamayı yapabilmek için önce temyiz kudretimizi güçlendirmeliyiz.</li>
</ol>
<p>Aksi takdirde Kur’an’ın berrak mesajını kulak ardı etmek veya bu mesajı din kültürünün ürettiği paralel din ile örtmek gibi vahim bir neticeye hizmet etmekten, böylece dünyada ve ukbâda azaba duçar olmaktan kurtulamayız. Din ile kültürü ayırt edemez isek, bilge kral merhum Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermiş oluruz. Keza, Kur’an şairi merhum Mehmet Âkif’in ağır tenkidine muhatap oluruz, Allah korusun:</p>
<p><em>“Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;</em></p>
<p><em>Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz kültüre değil onu dinin yerine koymayadır</strong></p>
<p>İndirilen din ile uydurulan dini, Allah’ın dini ile onun yanı başında oluşturulan paralel dini birbirinden ayırt etmenin zaruretine vurgu yapan âlim ve mütefekkirler kültür düşmanlığı yapan insanlar değildir. Onların itirazı kültüre din muamelesi yapılarak, Allah’ın kemale erdirdiği dine noksan muamelesi reva görülerek ona ilave yapma girişimlerinedir. Nitekim, kültürel müktesebatın Allah’ın dinine eklemlenmesi neticesinde beşerî olana ilahi muamelesi yapılması hadsizliğidir. Ümmet-i Muhammed’in sorularının ana kaynağını oluşturan bu mesele anlaşılır ve kültür ile din tefrik edilir, dinî müktesebat Kur’an’a arzedilir, vahye uyan alınıp uymayan atılır, kültür ve geleneği kendi yer ve konumlarında tutmaya razı olunur ve dinin yerine geçirilmeye kalkışılmazsa mesele kalmaz.</p>
<p>İbrahim Sarmış hocanın vurguladığı gibi “önce ve her şeyin üstünde Kur’an’ın olması gerektiğini seslendirenler ne Kur’an’ın uygulaması olan pratik sünneti yahut tümden hadisi gözardı etmiş, ne de kültürün ve okumanın düşmanlığını yapmıştır. Bütün istedikleri ve söyledikleri, Allah’ın âlemlere hidayet ve rahmet olarak indirdiği Kur’an’ın din olarak görülmesi, uygulama ve anlatım olarak sünnetin onun uygulaması olarak bilinmesi ve din adına yazılanların ve söylenenlerin Kur’an’la test edilmesi, ona uygun olanların alınması, aykırı olanların bırakılmasından ibarettir.” (Kültürün Dinleşmesi ve Savunulması, Kur’ani Hayat, sayı: 43, s.15, Eylül 2015).</p>
<p>Sonuç olarak; tevhit inancından uzaklaşan, şirkin envaı çeşidine bulanan, dinlerden herhangi bir din haline dönüştürülen mevcut din; tarihin belli dönemlerinde kalmış, bireyin ve toplumun sorunlarına çözüm üretmeyen, hattâ, müntesiplerine büyük acılar çektiren ağır sorunlara bizzat kaynaklık eden, hayattan kopuk, ruhaniyet ve maneviyat yumağı bir ‘ibadet’ dini yani tapınak dini haline gelmiştir. Oysa İslam tapınak değil hayat dinidir, ‘ibadet’i değil kulluğu esas alır vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSAN OLABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2015 10:41:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[çift kutup]]></category>
		<category><![CDATA[doğu ve batı]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hinduizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanın görevi]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İslambilim]]></category>
		<category><![CDATA[kabiliyet]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Mutezile]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tam insan]]></category>
		<category><![CDATA[tek boyutlu insan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=72</guid>

					<description><![CDATA[Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep muhtaç olmuştur. Zira, görme eyleminin gerçekleşebilmesi için gözün varlığı yetmez, ışığa da ihtiyaç duyulur. Nitekim, son vahiy Kur’an’ın kendisine verdiği güzel isimlerden biri de “nur” olup, bu nur kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<blockquote><p>İnsan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın ifa edebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur.</p></blockquote>
<p>Doğuştan getirdiği ve bir ömür bünyesinde barındırdığı olumlu-olumsuz, iyi-kötü hasletleri sebebiyle insan kendine ve Rabbine yabancılaşabildiği gibi “emanet”e sadakat göstererek, ona ihanet etmeyerek potansiyelinin zirvesine çıkabilmekte, olgun, dengeli, tam bir insan olabilmektedir. İnsan, kötü hasletlerini terbiye ederek, iyi hasletlerini geliştirerek; Yaratan başta olmak üzere -sınırlı düzeyde de olsa- varlık bilgisi ve bilincine sahip olabilen, zeki, akıllı, fedakâr, tahammülkâr, ümitvar, kendini kontrol edebilen, affedebilen, vefalı, mütevazı, sevgi dolu, gerçekçi, hürriyetine düşkün, değerlere/ilkelere göre davranan, aidiyet hisseden, emanete riayet eden, sorumluluk bilincine sahip bir varlık olabilmekte, böylece yeryüzünün yöneticiliğini hak etmektedir.</p>
<blockquote><p>İmtihanın sırrı, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiştir.</p></blockquote>
<p>Öbür taraftan insan, ihtiras, kibir, yığma tutkusu, nankörlük, zalimlik, cahillik, müstağnilik, zayıflık, sabırsızlık, acelecilik, cimrilik, cedelcilik, hasım olmaya yatkınlık, hırs, yaygaracılık, unutkanlık, korkaklık, kindarlık, hayalcilik, isyankârlık, ihanet/hıyanet, tutkuyla bağlanma, bile bile yanlış yapma gibi derin menfi zaafları sebebiyle, imar etme göreviyle kendisine emanet edilen yeryüzünü ve dünya hayatını büsbütün ifsad edebilen bir varlıktır. İmtihan sırrı tam da bu iki uç arasında bir denge sağlayabilmekte, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiş durumdadır.</p>
<blockquote><p>İnsanoğlu görevini bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir.</p></blockquote>
<p>İnsanoğlu, emanete riayet etme ve yeryüzünü imar etme görevini; kendi nefsini, ailesini, toplumunu tezkiye ederek/arındırarak, bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir. Bu yüksek görevini bihakkın yerine getirebilmesi için kendisine ruh, akıl, irade, vicdan, iman, haysiyet, varlıklara isim verebilme, zaman bilinci, organizasyon becerisi, sosyalleşme, sosyal kurumlar oluşturabilme, hak ve özgürlük bilinci, hakikat aşkı, gibi yüksek kabiliyetler ihsan edilmiştir. Bu kadar emanetin diğer yaratılmışlara değil de insana  tevdi edilmiş olması; onun ‘yeryüzünün halifesi’ seçilmesi, sınava tabi tutulması, kendisine yöneltilen soruların cevapları mahiyetindeki tercihlerinin karşılığını gerek bu dünyada gerekse ahirette görecek bir varlık olması sebebiyledir.</p>
<blockquote><p>Allah Teala, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini ideal model olarak göstermektedir.</p></blockquote>
<p><strong>İnsan olabilmek</strong></p>
<p>Haysiyeti ve hürriyeti için, inandığı değerler için canını bile feda edebilecek kadar yüksek bir hakşinaslık duygusu taşıyan insan, baskı ve zorbalıkla değil, güzel muamele ve ikna yoluyla yola gelecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bu yüzden Allah Teala, emir ve yasaklarını beyan buyururken gerekçelerini de bildirmektedir. Yine, Yüce Yaratan, yüksek bir kopyalama yeteneğiyle yarattığı insanın bu özelliğine uygun olarak, mesajını insanlığa iletmek üzere seçip gönderdiği elçilerini, aynı zamanda insanlık için “en güzel örnek”ler, rol-modeller olarak takdim etmiştir. Allah Teala “<em>yâ eyyühe’n-nas</em>; ey insanlar” hitabıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini de ideal, olgun, tam insan olma yolunda ideal model olarak göstermektedir. Nitekim, bir meleğin ya da sadece bir kitabın değil, bir insanın elçi olarak seçilip gönderilmesi; onun taklit edilebilir, izinden gidilebilir olması, insanların ‘kendi içlerinden’, kendi türlerinden biri olması hasebiyledir.</p>
<blockquote><p>İnsan “beşer” olarak doğar, zamanla “insan” olur. İnsanlaşma doğumdan ölüme kadar devam eden bir süreçtir.</p></blockquote>
<p><strong>Zıt noktalar arasında insanlaşma süreci</strong></p>
<p>İnsan doğasının iyiliği-kötülüğü, doğuştanlığı-sonradanlığı, tikelliği-tümelliği, insanın özgürlük ve kader sorunu, insanın kurtuluşu meselesi gibi kadim büyük problemleri Doğu’nun ve Batı’nın din ve felsefelerine göre detaylıca inceleyen Prof.Dr. Kadir Canatan’ın, 2014 sonunda yayınladığı “İnsan Fenomeni” isimli eserinin sonuç kısmında yer alan şu kıymetli tespitler alana çok önemli katkılar sunmaktadır:</p>
<blockquote><p>“Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal insan ise çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (Ali Şeriati)</p></blockquote>
<p>İslam’a göre insan, potansiyel olarak zıtlıkları içeren, dolayısıyla tek boyuta indirgenmesi mümkün olmayan bir varlıktır. Bu dünyada hem iyi hem de kötü eğilimler sergilemektedir. Tümden iyi ya da tümden kötü insan yoktur. Eğer insan kendinde bulunan iyi özellikleri geliştiriyor ve bu özellikleri koruyacak bir sosyal çevrede yaşıyorsa, o iyi bir insan olur. Tersi durumda ise kötü bir insan olur. Bu, iyi insandan kötü davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmediği gibi kötü insandan da hiçbir zaman iyi davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmez. Kur’an’a göre insan, hiç bir zaman olmuş-bitmiş bir varlık değildir. O, “beşer” olarak doğar, ama zamanla “insan” olur. İnsanlaşma bir süreçtir ve bu süreç, doğumdan ölüme kadar kesintisiz bir şekilde sürer. Beşer, potansiyel insandır. Beşer “doğulur”, insan “olunur”. Kendi iç dünyasında insan, iki uç nokta arasında gidip gelmeye müsaittir (s.352).</p>
<blockquote><p>“’Semanın çocuğu’ iken ‘yeryüzünün kurdu’na dönüşen insan ile hayvan arasında kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!” (Aliya İzzetbegoviç)</p></blockquote>
<p>İslam, insanın dünya hayatının bir sınav alanı olduğunu vurgulayarak, onu ‘sorumlu’ ve ‘bilinçli’ bir birey olarak tanımlamaktadır. İman edip etmemek kişinin bilinçli bir tercihidir. Seçim ve tercihin olduğu yerde, Hristiyanlıkta var olan ‘doğuştanlık’ ve ‘sabit bir doğa’ fikrini kabullenmek mümkün değildir (s.354). Geleneksel düşünce ve dinlerde insanın doğum, yaşam ve ölümünü kuşatan ilahi determinizm fikri oldukça yaygındır. İslam düşüncesine de sirayet etmiş olan bu ‘kadercilik fikri’, insanın irade ve seçimlerini iptal eden ve özgürlüğünü ortadan kaldıran bir yaklaşımdır (s.355). Mutezile dışındaki kelam ekolleri kader konusunu ontolojik (yaratma) düzleminden taşırarak insan fiillerini de kapsayacak şekilde genişletmişler ve insanı eylemlerinin yapıcısı olmaktan çıkarmışlardır. Böylece, varlık âleminde var olan hiyerarşi fikrini yıkarak insan ile diğer canlılar ve cansız nesneler arasındaki temel farkı ortadan kaldırmışlardır (s.357). İnsanın fiillerini Allah’a izafe eden böyle bir kader fikrinde ısrar edenler, dünyanın bir sınav alanı olduğu esasına dayalı sistemi çökertmektedir. Bu durumda ortada ne kendi içinde tutarlı bir dini sistem kalmakta, ne de ‘sorumlu’ ve yargılanma konusu bir insan fikri kalmaktadır! (s.358).</p>
<p>Kur’an’da, Hinduizm’de olduğu gibi bir ‘çevrim’ fikrine ya da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi ‘günahkâr’ bir insan doğası fikrine rastlanmaz. Dolayısıyla bu din ve öğretilerin anladığı anlamda bir kurtuluş düşüncesi yoktur. İslam’da kendine özgü bir hidayet felsefesi mevcuttur. İnsan her ne kadar aklıyla ve kendi çabalarıyla eşyanın hakikati konusunda bazı bilgilere ulaşabilirse de hidayet için ilahi rehberliğe muhtaçtır. Nitekim peygamberliğin gerekçesi de budur. İnsan, dünya hayatında bir öndere ihtiyaç duyar. Bu nedenle Allah, tarih boyunca pek çok elçi göndererek insana doğru yolu göstermiştir. Fakat yol gösterme/hidayet, insan için bir seçim meselesidir. Hiç kimse hidayete zorlanamayacağı gibi hiç kimse de çaba sarfetmeksizin kurtuluşa eremez (s.361).</p>
<p>Kur’an’a göre insan tabiatı hem iyiye hem de kötüye meyillidir. İnsan, seçim ve tercihleriyle kendi doğasına müdahalede bulunur ve özbilincini kullanarak kendine istikamet belirler. İnsan, dikey olarak salt iyilik üzere olan melek ile salt kötülük üzere olan şeytan arasında gidip gelme, “melekten yüce, şeytandan alçak” olma imkânına sahiptir. Bedensel tabiatı onu aşağıya, ruhsal tabiatı ise onu yukarıya çeker. Kurtuluş için iman, yani Allah’a teslimiyet şarttır, ama bu sadece bir başlangıçtır. İman, amelle ete kemiğe bürünmek zorundadır. İnsanın kurtuluşu, bu anlamda kendi elindedir. İnsan, Allah’ın ve elçilerinin gösterdiği yola katılıp bu yol üzerinde sürekli bir çaba (cihad) içinde olursa, iman aktif hale gelir. Nitekim tüm peygamberler insanlara önder ve rol-model olma işlevlerini tebliğ, hicret ve cihad görevleri yoluyla yerine getirmişlerdir. Hidayetin zıddı olan dalalet, sapma anlamına gelir. İnsan, manevi yolculuğunda kendisini saptıran veya engelleyen manilerle mücadele etmek, yani cihad etmek zorundadır (s.362).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Günümüz insanı ve ideal insan </strong></p>
<p><strong> </strong>Modern hayatta ne yazık ki faziletli insan değil uysal insan, erdemli davranan değil, menfaatine göre yön değiştiren insan modeli yaygınlaşmış durumda. Eğitimiyle, siyasetiyle, ekonomisiyle&#8230; modern sistem insanı olmaya ve olgunlaşmaya değil de imaja ve görünür olmaya yönlendirmektedir. “Doğu ve Batı Arasında İslam” eserinin müellifi bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle kapitalizmden önce ‘semanın çocuğu’ olan insan, ‘yeryüzünün kurdu’ olmuştur artık: Yiyen, içen, uyuyan, soğuktan ve sıcaktan korunan, çiftleşen, cinsel haz duyan, toplum içinde faaliyet gösteren, fakat diğer hayvan türlerinden konuşma yeteneği, dili, düşünme ve el üretimi, estetik eğilimleri ile farklı olan bir ‘hayvan’. İnsan ile hayvan arasında, kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı’nın “tek boyutlu insan” tezi karşısında “tam insan” tezini savunan merhum Ali Şeriati günümüz insanı ile ideal insanı şu şekilde mukayese etmektedir:</p>
<p>“Mevcut insan daha çok yarar ve çıkara eğilimli olan insandır. Arzu edilen ve ideal insan ise olması gereken, bütün öğretilerin, bütün sanatların ve bütün dinlerin övdükleri ve en azından yaratma savında oldukları insandır. Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal ve arzulanan insan ise tam tersine, çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (İslambilim I, Fecr, 2011:236).</p>
<p><strong> </strong>Emanete sadakat gösteren, ‘takva elbisesini giyerek’ sorumluluk bilinci kuşanan, insanlara yandaşlık, düşmanlık ya da çıkar odaklı değil, insan olmaları hasebiyle adalet ve ihsan ile muamele eden, geçici dünya menfaatlerine tamah etmeden hakkı üstün tutan, hakkın yanında duran, sorunlarını birbirlerini yok edercesine çatışarak değil, konuşarak, feragatte bulunarak, Allah’ın en ileri model olarak insanlığa gösterdiği “affetme” yöntemini tercih ederek kalıcı çözüme kavuşturabilen, vahye mutabık bir hayatın inşası için bir ömür çaba sarfeden insanlardan olabilmek duasıyla&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
