<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Âlem-i İslâm Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/alem-i-islam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/alem-i-islam/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Nov 2017 16:59:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE  ŞÛRANIN ANAHTAR ROLÜNÜ KAVRAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Oct 2017 09:47:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’l-Kur’ân]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’s-Sultâniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmrân 3:159Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[âlim ve âdil]]></category>
		<category><![CDATA[bağlayıcı bir karar]]></category>
		<category><![CDATA[Bedreddin İbn Cemâa]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiMâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Cessâs]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[danışma]]></category>
		<category><![CDATA[danışma kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[derin kavrayış]]></category>
		<category><![CDATA[devlet başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[ehil insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i sünnetŞehristânî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Muharrerü’l-Vecîz]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[güç ve kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Hâdeviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Hatîb eş-Şirbînî]]></category>
		<category><![CDATA[Hattâb]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefâ-yi Râşidîn]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü’l-Hümâm]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtubî]]></category>
		<category><![CDATA[Mâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmülmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Şevkânî]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[TDVİA]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=576</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını çizdi ve tarihte şûra kararlarının bağlayıcı olmaktan çıkarılmasının doğurduğu acı sonuçları hatırlattı. Biz de üstadın izinden giderek bu hafta şûranın mahiyetine ve sorun çözmedeki yüksek kabiliyetine bir daha dikkat çekmek istedik.</p>
<p>Fıkıh müktesebatında “danışma” ve “danışma kurulu” anlamında kullanılan “<em>şûrâ</em>” terimini, Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ederek, sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin mahiyetini birlikte iyice kavramaya çalışalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın fıkıh müktesebatında tartışılan hükmünü netleştirebilmek</strong></p>
<p>“Şûra kelimesi fıkıhta kamu hukukunu ilgilendiren meselelerde <em>danışma</em> anlamında yaygın biçimde kullanılmakla birlikte doktrinde şûranın bir <u>terim olarak tanımı yapılmamıştır</u>. Bu durumun kamu hukuku alanında büyük ölçüde tarihsel uygulamanın izlenmiş olmasıyla ilgisinin bulunduğu söylenebilir. Ahkâm âyetlerinin tefsiriyle ilgili bazı kaynaklarda yer alan tanımlar ise daha çok kelimenin sözlük anlamını açıklamaya yöneliktir ve şûranın çeşitleri, hükmü, konusu, alınacak kararın bağlayıcı olup olmadığı ve usulü gibi unsurlar içermemektedir.” (s.233).</p>
<p>Fıkıhta şûranın <strong>hükmü</strong> söz konusu olduğunda öncelikle devlet yönetiminde istişarenin zorunluluğu meselesi gündeme gelir. Klasik fıkıh doktrininde azınlığın görüşü bu konuda <strong>şûranın vâcip sayıldığı</strong> yönündedir. Meselâ Cessâs, “Onların işleri aralarında şûra iledir.” ifadesinin (Şûrâ 42:38) iman edip namaz kılanların bir niteliği şeklinde zikredilmesinden hareketle <u>müslümanların istişare ile emrolundukları</u> sonucuna ulaşmaktadır (<em>Ahkâmü’l-Kur’ân</em>, III/572).</p>
<p>İbn Huveyzimendâd’ın, yöneticilerin şer‘î hükmünü bilmedikleri ya da hükmü hususunda karar veremedikleri meselelerde ulemâ ile istişarede bulunmalarının vâcip olduğunu söylediği (Kurtubî, IV/250; Hattâb, V/7), diğer bir kısım Mâlikî hukukçusunun da hâkimlerin ulemâya danışmaları bağlamında aynı görüşü benimsediği ifade edilmektedir (Hattâb, VIII/108-109). Ayrıca Zeydiyye’nin bir kolu olan Hâdeviyye’nin devlet işlerinin yürütülmesinde şûra yöntemini vâcip gördüğü nakledilmektedir (Şevkânî, VII/239). Hatta İbn Atıyye el-Endelüsî <strong>şûra yöntemini terkeden yöneticinin azledilmesi gerektiği</strong>ni ve bu hususta bir <u>ihtilâfın bulunmadı</u>ğını söylemektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>Çağdaş İslâm hukukçularının büyük çoğunluğunun desteklediği bu yaklaşım, öncelikle Hz. Peygamber’den ashabı ile istişare etmesini isteyen âyete dayandırılmaktadır. Onlara göre âyetteki <strong>emir sîgası</strong> aksine bir karîne bulunmadığı için <u>vücûba delâlet eder</u>. Bu görüş ayrıca şûrayı müminlerin temel özellikleri arasında sayan âyet, Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî sünneti ve Hulefâ-yi Râşidîn’in uygulamaları ile desteklenmektedir.</p>
<p>Devlet başkanının yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin yetkilerini kullanırken istişareye başvurmasının vâcip değil <u>mendup olduğu</u> görüşü İmam Şâfiî ile diğer bazı hukukçulara nisbet edilmektedir. Bunu savunan hukukçuların âyetteki emri nedbe hamlederken karîne olarak uygulamaya dayandıkları anlaşılmaktadır. Ehl-i sünnet içinde bir kesim, müctehid sayılmayan bir kimsenin devlet başkanı seçilebileceğini kabul etmekte, ancak onun, şer‘î meselelerin hükümleri hususunda kendisine danışacağı müctehid bir kimseyi yanında bulundurmasını şart koşmaktadır (Şehristânî, I/160; İbnü’l-Hümâm, s.277). Bu eğilim müctehid olmayan devlet başkanı açısından istişarenin vâcip görüldüğü biçiminde anlaşılırsa devlet yönetiminde şûrayı mutlak vâcip ya da mutlak mendup sayan yaklaşımları kısmen uzlaştırmaktadır.</p>
<p>Klasik fıkıh doktrininde devlet yönetiminde şûranın hükmü meselesine yeterince açıklık getirilmediği anlaşılmaktadır. Bu konuda ağırlıklı görüşün hangi yönde olduğu hususunda çağdaş yazarların ihtilâfa düşmesi bu tesbiti doğrulamaktadır. Öte yandan evlenme, boşanma ve alım satım gibi günlük işler hakkında ilgililerle istişare etme dinen tavsiye edilen (mendup) bir davranıştır. Hâkim karar öncesinde ve müftü kendisine sorulan meselenin dinî hükmü hususunda ilim adamlarına danışma ihtiyacı duyabilir; bu durumlarda istişare çoğunluğa göre zorunlu sayılmamakla birlikte önemle tavsiye edilmiştir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hükmü vahiyle bildirilmemiş tüm meseleleri şûranın konusu yapabilmek </strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrininde nelerin şûraya konu olabileceği hususunda bir tasnif bulunmamakla birlikte <u>nasla düzenlenen meselelerin şûra konusu yapılamayacağı</u> ittifakla kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in vahiyle bildirilen şer‘î hükümlere dair ashabı ile istişare etmemesi bu anlayışın temel dayanaklarındandır. Hükmü nasla bildirilmemiş meselelerden hangilerinin şûraya konu olabileceği hususunda özellikle, “İş hususunda onlarla istişare et!” âyetinde geçen (Âl-i İmrân 3:159) “emr” (iş) kelimesi yorumlanıp farklı görüşler ortaya konmuştur.</p>
<p>Bazı hukukçular, âyetin bağlamından hareketle istişare emrinin yalnızca <u>savaşla ilgili meseleler</u>i içine aldığını ileri sürerken bazıları din ve dünya işleri ayırımı yaparak istişare emrini sadece dünya işleriyle sınırlamakta, çoğunluk ise her meselenin dinî yönünün bulunduğu gerekçesiyle istişarenin alanını <u>hükmü vahiyle bildirilmemiş meselelerin hepsi</u>ne teşmil etmektedir. Öte yandan halifenin/devlet başkanının nasla tayini ilkesini benimseyen Şîa’daki hâkim görüş bir yana bırakılırsa devlet başkanının ehlü’l-hal ve’l-akdin biatı ile seçilmesi anlamında şûranın <strong>iktidarı elde etmenin aslî yöntemi</strong> sayılmasında fikir birliği bulunmaktadır.</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan bir kısmı ictihada açık alanda, fakat yalnızca ince ve derin analiz yapmayı gerektiren önemli işlerde şûra yönteminin işletilmesi gerektiği görüşündedir. Araştırmacıların çoğunluğu ise önemli iş kavramının objektif bir kriterinin olmadığı gerekçesiyle bu fikri reddetmektedir. İbn Abbas’ın âyeti, “İşlerin bir kısmında onlara danış!” anlamına gelecek şekilde (“<em>ve şâvirhüm fî ba‘dı’l-emr</em>”) okuması söz konusu görüşü destekler nitelikteyse de İbn Atıyye el-Endelüsî tarafından bu kıraat, istişarenin ancak <u>helâl ve haram kılma dışındaki konularda</u> yapılabileceğini delillendirmek üzere zikredilmektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>İstişareye ilişkin talebin Hz. Peygamber bakımından hangi konuları kapsadığı yolundaki tartışma, aynı zamanda şer‘î hükümlerin tesbitinde onun ictihad yetkisinin bulunup bulunmadığına ve fiilen ictihad edip etmediğine dair görüş ayrılığı ile de alâkalıdır. Buna karşılık sahâbenin ictihada açık alanda şer‘î hükümlerin tesbiti dahil bütün konularda birbirleriyle istişare ettikleri bilinmektedir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûraya ehil insanları doğru belirleyebilmek </strong></p>
<p>“Bireysel işlerle ilgili istişarede fikir alınacak kimselerin nitelikleri danışılan işin türüne göre değişir. İstişare bir meselenin dinî hükmünü öğrenmek için yapılıyorsa danışılan kişinin <strong>âlim ve âdil</strong> (dindar ve güvenilir) olması gerekir. İstişare dünyevî meselelerle ilgiliyse danışılan kişinin muhakemesi sağlam, tecrübeli, dindar, danışılan meseleyle ilgili <u>özel amacı veya çıkarı bulunmayan</u> biri olması gerektiği belirtilmiştir. Bu bağlamda “danışan kimseyi seven” kaydı koyan müellifler bir insanı seven kişinin onun için en iyi olanı düşüneceği noktasından hareket etmiş veya en azından <u>aralarında düşmanlık bulunmaması</u> gerektiğine dikkat çekmek istemiş olmalıdır (Mâverdî, <em>Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn</em>, s.290-291; Kurtubî, IV/251). Danışılan kimsenin <strong>güvenilir</strong> olması her çeşit istişarede ortak bir şarttır. Bu şart, özellikle, “Danışılan, kendisine güven duyulan kimse demektir.” hadisine (Ebû Dâvûd, Edeb 114) dayandırılmaktadır (s.234).</p>
<p>Devlet yönetimiyle ilgili işlerde şûraya kimlerin katılacağı hususunda Kitap ve Sünnet’te özel bir düzenleme yoktur. Hz. Peygamber bu konuda tek bir yöntem izlememiş, bazı meseleleri mescidde hazır olan <u>bütün ashapla</u>, bazılarını ise başta Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere <u>ashabın önde gelenleriyle </u>istişare etmiştir. Klasik doktrinde şûra ehlini belirleyen açık bir tanım yer almamakla birlikte devlet başkanının kimler tarafından seçileceği sorunu ele alınırken kullanılan ehlü’l-hal ve’l-akd tabiriyle bu konu arasında sıkı bir ilişki bulunduğu söylenebilir. Bu tabirin ve yakından alâkalı olduğu ulü’l-emr tabirinin kapsamı tartışmalıdır. Çoğunluk, iki sınıf arasında iktidarın kullanımında ortaya çıkan tarihsel uzlaşmaya da uygun olarak ulü’l-emrin yöneticilerden ve ilim adamlarından meydana geldiği fikrini benimsemiştir.</p>
<p>Toplumun önde gelenleri (rüesâ, eşraf, âyan, vücûhü’n-nâs) yönetici ve ilim adamları sınıfına eklenerek <u>ehlü’l-hal ve’l-akdin kimlerden teşekkül edeceği</u> karara bağlanmıştır (Bedreddin İbn Cemâa, s.52-53; Hatîb eş-Şirbînî, V/422). Ancak ehlü’l-hal ve’l-akdi teşkil edecek kimselerin, içinde yer aldıkları toplumsal sınıflar belirlenmiş olsa bile onların niteliklerinin tesbit edilmesi hususunda objektif kriterler geliştirilememiştir. Müellifler ehlü’l-hal ve’l-akdi müslümanların erdemlileri, ictihad ve adalet ehli, icmâ ehli, ilim ve din ehli, toplumun önde gelenleri, önderler ve reisler, görüş ve düşünce ehli gibi tabirlerle niteleme yoluna gitmişlerdir.</p>
<p><strong>Mâverdî</strong>, bir kimsenin ehlü’l-hal ve’l-akdden sayılabilmesi için şu üç temel niteliğe sahip olmasını şart koşmaktadır: Bütün gereklerini taşıyan <strong>adalet</strong>, öngörülen şartlar çerçevesinde devlet başkanlığına lâyık olan kimseyi tesbit etmeye imkân verecek düzeyde <strong>bilgi</strong>, devlet başkanlığına en uygun ve toplumun yararını gözetme hususunda en dirayetli ve en bilgili kimseyi seçebilecek ölçüde ince düşünce ve <strong>derin kavrayış</strong> (<em>el-Ahkâmü’s-Sultâniyye</em>, s.4-5). Fakat bir kimsenin hangi düzeyde adaletli, âlim ve hakîm olduğu ve bunun nasıl belirleneceği sorunu Mâverdî’nin de ilgi alanı dışındadır.</p>
<p><strong>İbn Haldûn</strong> ise şûraya katılacak kimsenin asabiyet sahibi olmasını zorunlu görmektedir. Ona göre asabiyet sahibi olmayan kimsenin şûrada bildireceği görüşün, etkisi bakımından özel bir fikir sorma işleminden (istiftâ) farkı bulunmayacaktır (Mukaddime, s.223-224). İbn Haldûn’un belirlediği <strong>güç ve kudret</strong> unsuru, daha önce aynı açıklıkta İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin yaklaşımında hukukî bir değer şeklinde ortaya çıkmaktadır. <strong>Cüveynî</strong> çok sayıda taraftarı olan, içinde yaşadığı topluluğun kendisine itaat ettiği tek bir kişinin biatı ile imâmet akdinin kurulabileceğini ifade edip İbn Haldûn’un asabiyet şeklinde tabir ettiği sosyolojik öğeyi vurgulamakta ve ona hukukî bir kıymet atfetmektedir (el-Ğıyâsî, s.70-72).</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan önemli bir kısmının ehlü’l-hal ve’l-akd tabirini, günümüzün parlamenter ya da başkanlık sistemlerindeki yasama ve yürütme organlarının işlevlerine benzer görevlerle <strong>sorumlu bir kurul</strong> biçiminde anlama eğiliminde olduğu görülmektedir. Şûra meselesinde klasik ve çağdaş fıkıh doktrinleri arasında açığa çıkan yaklaşım farkını, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasî iktidarın iktisap ve kullanımında toplum iradesini esas alan düşüncenin ağırlık kazanması ve bunun evrensel bir değer şeklinde algılanmaya başlanmasına bağlamak uygun olur. Bu algılama biçimi Kitap ve Sünnet naslarının yorumunda da kendini göstermektedir. Bu yöndeki gelişim, çağdaş yazarlarca kaleme alınan bazı eserlerde şûra ve demokrasi kavramları arasında yapılan karşılaştırmalardan takip edilebilmektedir.</p>
<p>Klasik doktrinde hâkim eğilim kadınların seçme ve seçilme haklarının bulunmadığı yönünde olmakla birlikte kadınların şûra ehlinden sayılıp sayılmayacağı çağımız İslâm âlimleri tarafından Kitap ve Sünnet nasları ile İslâm’ın temel ilkeleri ışığında tartışılmakta ve ağırlıklı olarak <strong>kadınların da erkeklerle aynı hakka sahip bulundukları</strong> benimsenmektedir. Klasik ve çağdaş çıkarımlar arasındaki farkın kendi dönemlerinin kadın ve siyaset algılamasından kaynaklandığı açıktır. Benzer bir durum, gayri müslim vatandaşların şûra üyesi olup olamayacağına ilişkin tartışmada da kendini göstermektedir.” (s.234).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın sorunları çözebilmesi için kararlarını bağlayıcı kabul etmek</strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrinindeki genel yaklaşıma göre şûra sonucunda ortaya çıkan karar çoğunlukla, hatta <u>ittifakla alınmış olsa bile devlet başkanı için bağlayıcı değildir</u>. Zira istişareyi emreden âyetin devamında, “Kesin karar verdiğinde artık Allah’a tevekkül et!” buyurularak (Âl-i İmrân 3:159) Hz. Peygamber’e şûrada ortaya çıkan fikirlerden uygun gördüğünü alıp kararını verme yetkisinin bulunduğu bildirilmekte ve istişare ettiği kimselerin fikirlerine ister uygun isterse aykırı düşsün kendi düşüncesinde ağırlık kazanan görüş doğrultusunda davranması istenmektedir (Taberî, <em>Câmi’u’l-Beyân</em>, IV/204). Bu yaklaşım tarihsel uygulama ile paralellik göstermektedir.</p>
<p>Çağdaş hukukçu ve araştırmacıların büyük çoğunluğu ise şûrada ortaya çıkan umumun görüşünü <strong>devlet başkanını hukuken bağlayıcı bir karar</strong> diye telakki etmektedir. Klasik doktrini büyük ölçüde dikkate almadan doğrudan Kitap ve Sünnet’ten elde edilen, şûraya başvurmanın vücûbu, hâkim iradenin <u>topluma ait</u> olduğu, siyasî iktidarın <u>toplum adına</u>, ona vekâleten kullanıldığı ve devlet başkanının yetkisinin <u>maslahatla sınırlı</u> bulunduğu gibi genel ilkelere dayandırılan bu yaklaşımın taraftarları tarihî şûra örneklerini belirtilen ilkeler çerçevesinde yorumlamaktadır. Ayrıca bazı çağdaş hukukçular tarafından şûra kararının bağlayıcı olduğu görüşü ile şûranın vâcip olduğunu benimseyen yaklaşım arasında ilgi kurulmakta, bazılarınca da devlet başkanının müctehid olup olmamasına göre farklı öneriler geliştirilmektedir.” (s.235).</p>
<p>Bu haftaki yazımızı Nizâmülmülk’ün konuya ilişkin görüşüyle noktalayalım: “Şûra prensibi kişinin <u>düşünce gücünü arttırarak ileriyi görmesi</u>ne imkân verir; bu ilkenin ihmal edilmesi <u>zayıf fikirlilik</u>ten kaynaklanır. Zira on kişinin alacağı tedbir <u>bir kişinin alacağı tedbirden</u> daha kuvvetli olur.” (Siyâsetnâme, s.116-117).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AVRASYA İSLAM ŞÛRASI KARARLARINI  KARARLILIKLA UYGULAYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-kararlarini-kararlilikla-uygulayabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-kararlarini-kararlilikla-uygulayabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Oct 2016 09:52:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[AİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[AİŞ Sonuç Bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya İslâm Şûrası]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[din istismarı]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Hucurat 49:9-10]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Tehdit ve Şiddet Hareketi-DEAŞ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=382</guid>

					<description><![CDATA[“…Şu halde müminlerden iki gurup çarpışırsa, aralarını bulun; fakat bir taraf diğerinin hakkına saldırırsa, siz de o haksız taraf ile Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın; ama eğer (saldırganlıktan) vazgeçerse, tarafların arasını adaletle ayırın ve (bunun için gerekirse) kendi hakkınızdan feragat edin: çünkü Allah (barış için) fedakârlık edenleri sever. Müminler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“…Şu halde müminlerden iki gurup çarpışırsa, aralarını bulun; fakat bir taraf diğerinin hakkına saldırırsa, siz de o haksız taraf ile Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın; ama eğer (saldırganlıktan) vazgeçerse, <u>tarafların arasını adaletle ayırın ve (bunun için gerekirse) kendi hakkınızdan feragat edin</u>: çünkü <strong>Allah (barış için) fedakârlık edenleri sever</strong>. Müminler sadece kardeştirler; öyleyse <strong>kardeşlerinizin arasını düzeltin</strong> ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız!” (Hucurât 49:9-10).</p>
<p>“Müslüman’ın <strong>kişilik onuru, malı ve kanı saygındır, ona dokunulamaz</strong>. Takva (Allah’a karşı sorumluluk bilinci) işte şuradadır (kalptedir). Müslüman’ın, Müslüman <strong>kardeşini küçük görmesi</strong>, kötülük olarak ona yeter.” (Tirmizî, Birr 18).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DAİŞ’e Karşı AİŞ Stratejisiyle Mücadele Edebilmek</strong><strong> </strong></p>
<p>Silahlı bir tedhiş hareketi imajıyla öne çıkan DAİŞ’ten kırk yıl barışçıl bir görüntü verdikten sonra en ağır silahları kullanmaktan imtina etmeyen FETÖ’ye kadar İslam dünyasında at koşturan onlarca örgütün ortak vasfı; çarpık bir din anlayışı üzerinde yükselen yeni birer ‘dinî cemaat’ olmaları yanında küresel vahşi dünya düzeni tarafından yönlendirilen, Âlem-i İslam’ı bütünüyle işgal etmek için Ümmet-i Muhammed’i parçalama stratejisine hizmet eden birer ‘proje’ olmalarıdır.</p>
<p>Belli aralıklarla Avrasya coğrafyası başta olmak üzere İslam dünyasının ana gündemini işgal eden problemlere ilişkin temalarla toplanarak uzun müzakerelerden sonra sonuç bildirgeleri yayınlayan AİŞ: Avrasya İslam Şûrası, İstanbul’da dört gün boyunca devam eden 9. Toplantısının ardından 14 Ekim 2016 Cuma günü 11 maddelik sonuç bildirgesini yayınladı. Kamuoyunda yeterince yankı bulmadığını esefle müşahede ettiğim bu pek mühim bildirgeyi, cemaat ve kanaat önderlerimizin, aydınlarımızın, siyasetçilerimizin ve gönüllü kuruluş temsilcilerimizin dikkatlerine sunmayı, böylece bu hikmetli girişime kendi çapımda bir katkı yapmayı vecibe addediyorum.</p>
<p>Çarpık da olsa fikir ve inanç temelinde yükselen bir hareketin silahlı mücadele yöntemiyle bertaraf edildiği tarihin hiçbir döneminde gözlenmiş değildir. DAİŞ’ten FETÖ’ye kadar halen menfi manada etkin örgütlere karşı benimsenmesi gereken mücadele yöntemi, 9. AİŞ Sonuç Bildirgesi’nde vurgulandığı üzere <u>din dilini güncellemek, sahih İslami anlayışlar inşa edebilmek ve gerek şekil gerekse içerik bakımından çağın gereklerine cevap verebilecek eğitim müfredatları üretip uygulayabilmek</u>tir.</p>
<p>İmla hatalarını düzelterek, anahtar ibareleri vurgulayarak ve istifadeyi kolaylaştırmak amacıyla uygun ara başlıklar ekleyerek, genel kurguyu ve üslubu muhafaza etme gayretiyle 9. AİŞ Sonuç Bildirgesi’ni tam metin halinde nazar-ı dikkatinize sunuyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Din İstismarına Karşı Gelecek Perspektifimizi Birlikte Oluşturabilmek</strong></p>
<p>“<u>9. Avrasya İslam Şûrası, 11-14 Ekim 2016</u> tarihleri arasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ev sahipliğinde “Avrasya’da İslam, Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi” ana başlığıyla, <u>33 ülke ve topluluktan 120 temsilcinin katılımıyla</u> İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın teşrifleriyle Dolmabahçe Sarayı’nda açılışı yapılan Şûra’da, “Avrasya’da İslam’ın Geleceği ve Dini İstismar Eden Hareketler”, “Avrasya’da Dinî Bilgi Üreten Kurumlar”, “Yeni Medya ve Din İstismarı”, “Küresel Tehdit ve Şiddet Hareketi-DEAŞ”, “Küresel Bir Tehdit Olarak FETÖ Hareketinin Avrasya Yansımaları” ve “Din İstismarını Önlemenin Yolları ve Çözüm Önerileri” başlıkları altı oturum halinde ele alınmıştır.</p>
<p>15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de yaşanan meş’um darbe girişiminin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen “Olağanüstü Din Şûrası”nda FETÖ terör örgütünün dini meşruiyetinin sorgulandığı ve bir dizi karar alındığı kamuoyunun malumlarıdır. Söz konusu kararların 13. maddesine istinaden, başta Avrasya coğrafyası olmak üzere İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı FETÖ, DEAŞ, vb. tedhiş üreten, toplumsal bütünlüğü bozan, dini istismar eden terör yapılarının Avrasya İslam Şûrası’nda ele alınması planlanmıştır. Şûra kapsamında bu yapılardan FETÖ’nün özellikle Avrasya coğrafyasında çeyrek asırdır sistematik bir şekilde yayılması ve değişik sektörlerdeki etki gücü, dini söylemleri ve yol açtığı tahribat detaylı olarak değerlendirilmiştir. FETÖ kaynaklı Türkiye’de yaşanan acı tecrübeden hareketle Şûra’da Avrasya coğrafyasında karşılaşılması muhtemel benzeri tehlikelere dikkat çekilmiştir. 15 Temmuz hain darbe girişimine karşı Diyanet İşleri Başkanlığı ile dayanışma içerisinde Rusya’dan Kafkasya’ya, Türk Cumhuriyetlerinden Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada hizmet veren dini kurumların bu menhus girişime karşı ortak bir tavır sergilemiş olması bölgemiz ve İslam dünyasının birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun tahkim edilmesi açısından ümit verici olmuştur.</p>
<p>Avrasya İslam Şûrası üyeleri FETÖ tarafından 15 Temmuz’da gerçekleştirilen kanlı darbe ve hain işgal girişimi ile ilgili derin teessürlerini ve üzüntülerini, bu mücadelede Aziz Türk Milletinin yanında olduklarını açıkça ifade etmişlerdir. Bu darbe girişimine yeltenenler tel’in edilmiş, elim ve meş’um olayda şehit olanlara Allah’tan rahmet, gazilere acil şifalar ve milletimize taziye dilekleri iletilmiştir.</p>
<p>Şûra tarafından aşağıdaki hususların kamuoyu ile paylaşılması uygun görülmüştür:”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kirli İlişkiler Ağının Bir Parçası Olmamak</strong></p>
<p>“1. 3-4 Ağustos 2016 tarihlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği “Olağanüstü Din Şûrası”nda alınan kararlar Avrasya İslam Şûrası’ndaki katılımcılar tarafından müzakere edilmiş ve maddelerin içeriğinde tam bir mutabakata varılmıştır. Başlangıçta bir hizmet hareketi olarak yola çıktığı iddia edilse de zamanla tamamen kirli ilişkiler ağının bir parçası olarak İslam dinini ve değerlerini istismar aracı olarak kullandığı, <u>hedefine ulaşmak için her türlü yolu mubah gördüğü</u>, İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak esaslarını özünden kopararak tahrif ettiği, <u>İslami kavramların içini boşalttığı</u> tescillenen FETÖ’nün, gerçekte dini bir cemaat olarak nitelenemeyeceği hususunda fikir birliğine varılmıştır. <strong>FETÖ</strong>, dinî bilgi kaynakları şaibeli olan, İslam ümmetinin vahdetini parçalayan, kul hakkı ve kamu hukukuna tecavüz eden, zekât ve sadaka gibi ibadetleri suiistimal eden, diyalog adına kelime-i tevhidi parçalayan, <u>din kisvesi altında kamufle olmuş bir güç, çıkar, istismar ve terör örgütüdür</u>.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Dinini Kendisinin ya da Grubunun Çıkarları Doğrultusunda Çarpıtmamak</strong></p>
<p>“<strong>2</strong>. FETÖ, Doğu Blokunun dağılmasının ardından Avrasya coğrafyasında ortaya çıkan eğitim boşluğunu doldurma ve sözde Anadolu’nun Müslüman kimliğini o bölgelere taşıma söylemiyle okullar açarak çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. Kurduğu müesseseler, bir projenin ürünü olan gizli siyasi emellerini hayata geçirmenin bir aracı haline gelmiştir. Neticede mezkur coğrafyalarda yaşayan insanlara sahih bir din anlayışı ve eğitimi götürmeyerek sadece o ülke insanlarını hayal kırıklığına uğratmakla kalmamış aynı zamanda onların maneviyatlarını diri tutacak İslam’a dönük beklentilerini, <u>umutlarını boşa çıkarmış</u>, <strong>çarpıtılmış bir din söyleminin öncüsü olmuştur</strong>.</p>
<p>3. Yaşanan bütün bu acı tecrübelerden sonra bu yapı içinde samimi duygularla yer alan veya sempati duyan pek çokları pişman olarak bu yapıyla ilişkilerini kesmiştir. Bundan sonra da sağduyu sahibi herkesin bu menfur odaklardan hızla uzaklaşacağı açıktır. Hatadan ve <u>yanlıştan dönmek en büyük erdemdir</u>. <strong>Tövbe kapısı her zaman açıktır</strong>.</p>
<p>4. Avrasya coğrafyası ülkelerinin tarihsel ve toplumsal dinî müktesebatında hiç bir karşılığı olmayan <strong>el-Kaide </strong>ve<strong> Deaş </strong>gibi yapılar, eylemlerini temellendirirken Kur’an ve Sünneti amaçları doğrultusunda <u>çarpıtan</u> birer terör örgütleridir. Bu örgütler yıllarca bu coğrafyanın geleneksel dinî anlayışlarına zarar vermekle kalmamış, bu bölgeden sürekli örgütlerine insan devşirme gayretinde bulunmuşlardır. Bu radikal yapılar karşısında ise <u>hoşgörü, sevgi, barış ve diyalog</u> gibi kavramlar vasıtasıyla <strong>FETÖ, </strong>“ılımlı İslam” takdimi ile kendilerine <u>zemin oluşturmuştur</u>. Bu örgütler her ne kadar söylem ve eylemlerinde birbirinin zıttı gibi gözükseler de gerçekte birbirlerini besleyen, nihai hedefleri doğrultusunda farklı yöntemler ile <strong>dinî, insanî ve millî duygu ve değerleri araçsallaştıran şer odaklarıdır</strong>. Böylece Müslüman toplumların birliğini, beraberliğini bozma, din eksenli ayrışma, çatışma, kargaşa ve <strong>kaos çıkartarak ülkeleri işgale hazır hale getirme</strong> girişimleri noktasında birleşmektedirler.</p>
<p>5. Bu yapılar, <u>tevhid, tekbir, cihat, biat, cemaat, imam</u> gibi birçok <strong>İslami kavramı bozma</strong>nın yanında kendi çıkarları için İslam fıkhının onaylamayacağı birçok fetvalar vermişlerdir. Terör ve terör yoluyla hedefe ulaşmayı meşru göstermek amacıyla <strong>intihar saldırılarına cevaz verme ve takiyye amaçlı haramları helal kılma</strong> bu istismarın bariz örnekleridir. Hangi gerekçe ile olursa olsun <u>şiddet, tedhiş ve teröre onay veren, dinin helalini haram, haramını helal kılan hiçbir fetva meşru görülemez</u>. Özellikle <u>Batı medyası ve maksatlı bazı çevrelerce İslam ile terörü yan yana getirme çabaları </u>esefle müşahede edilmektedir. İslam ve terörün birlikte zikredilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Din Eğitimi Yöntem ve Tekniklerini Çağın İcaplarına Uygun Şekilde Güncelleyebilmek</strong></p>
<p>“6. Yukarıda sözü edilen din istismarının önlenebilmesi için atılması gereken en önemli adım genç kuşaklara sağlıklı ve yeterli bir din eğitimi verilmesidir. Modern zamanlarda ve ideolojiler çağında yaşanan dinî ve toplumsal savrulmalar karşısında <u>tarihten tevarüs edilen eğitim-öğretim yöntemleri ile yetinilmeyip</u> zamanın ruhunu yakalayabilecek tarzda eğitim yöntemlerinin güncellenmesinin gereği açıktır. Bu tür yapılarla etkili bir mücadele için dinî müesseseler güçlendirilmeli, din eğitimi alanında <strong>sahih İslam anlayışını oluşturacak müfredatlar</strong> hazırlanmalıdır. Bu kapsamda Avrasya coğrafyasının köklü dinî, tarihî ve kültürel mirasını disiplinler arası bir yaklaşımla ele alacak “<u>Avrasya İslam Araştırmaları Merkezi</u>” düşüncesinin hayata geçirilmesi konusunda gerekli girişimler ivedilikle başlatılmalıdır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Alt Kimlikleri “Müslüman” Üst Kimliğinin Üzerine Çıkarmamak</strong></p>
<p>“<strong>7</strong>. Tarih boyunca İslam toplumlarında ortaya çıkan ve Müslümanların ortak kabulüne mazhar olan fıkhî ve kelâmî ekoller İslam kültüründe var olan çeşitliliği ve ilmî zenginliği ifade ederler. Dolayısıyla dinî, mezhebî ya da etnik çatışmaya yol açan her türlü dinî yorum ve izahlardan kaçınılmalı, bu tür aidiyetleri dinî aidiyetin üstünde gören anlayışlar reddedilmelidir.</p>
<p>8. İslam’ın erken dönemlerinden itibaren Avrasya coğrafyası Maveraünnehir’den Balkanlar’a kadar ilim ve hikmetle yoğrulan oldukça zengin İslam’ın ana yolunu oluşturan yerleşik geleneğe sahip bir medeniyet coğrafyasıdır. Bu coğrafyanın tarihî, sosyal ve dinî dokusu ile uyuşmayan mezhebî veya her türlü ideolojik yayılmacılığa karşı <strong>ortak bir bilinç oluşturulması</strong> için etkin çalışmalar yapılmalıdır. İslam coğrafyasının birçok bölgesinde mezhebe dayalı ayrışmaların süregeldiği günümüzde Avrasya İslam Şûrası’nın önemi ve <strong>beraber iş yapma potansiyeli</strong> bir imkân olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Avrasya İslam Şûrası ülkeleri göz önünde bulundurulduğunda bu ülkelerdeki <u>Müslüman toplulukların dinî, kültürel yakınlık ve uyumunun korunarak ve güçlendirilerek devam ettirilmesi</u> İslam dünyasındaki medeniyet içi ayrıştırmalara karşı güçlü bir teminattır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm: Doğru Din Dilini ve Dengeli Din Anlayışını İnşa Edebilmek</strong></p>
<p>“9. 11 Eylül’den sonra ortaya çıkan İslamofobik faaliyetler, Suriye’de yaşanan insanlık dramının hesabını Avrupa’da yaşayan Müslüman çocuklardan soracak kadar <u>müfrit bir İslam düşmanlığına, kin, nefret ve ötekileştirmeye dönüşmüştür</u>. Giderek dünyada Müslümanların yaşam alanlarını daraltarak varlıklarını tehdit eden <u>yanlış İslam algılarını bertaraf edecek evrensel bir dile sahip hikmetli çalışmalar yapılması</u> bir zorunluluktur.</p>
<p>10. Günümüzde iletişim teknolojileri kullanılarak ideolojik cazibe merkezleri oluşturulmakta, özellikle gençlerin teknolojiye olan ilgisi ve yatkınlığı din istismarı için bir vasıta olarak değerlendirilmektedir. Sapkın dinî grupların, terör odaklı hareketlerin internet ve sosyal medya ağlarını aktif bir biçimde kullanması Müslüman gençlere ulaşmalarını kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla <u>gençlerimizin sanal âlemdeki kirli propagandalardan korunması</u> sağlanmalı, klasik din hizmetlerini ve vasıtalarını gözden geçirerek yenilemek suretiyle genç nesillere <u>sahih dinî bilgiyi teknolojik vasıtalarla ulaştırma</u>nın yolları aranmalıdır. Dinî yayıncılık ve medya alanında orta ve uzun vadeli projeksiyonlar geliştirilmelidir. Bu kapsamda dinî kurumlar tahkim edilmeli, <strong>sağlıklı din anlayışları</strong> geliştirilmelidir. Medya alanında Diyanet İşleri Başkanlığının öncülüğünde Şûra üyeleri arasında ortak bir yayın platformu oluşturulmalıdır.</p>
<p>11. İslam dünyasında son yıllardaki gelişmeler Avrasya İslam Şûrası’nın önemini daha da artırmıştır. Bu Şûra’nın etkinliğinin güçlendirilebilmesi ve işlevinin yaygınlaştırılabilmesi için önceki Şûra kararlarında da vurgulandığı gibi <strong>Avrasya İslam Şûrası’nın kurumsal statüsünün daha da güçlendirilmesi</strong> Bu çerçevede Avrasya İslam Şûrası’nın iş ve işlemlerini sürdürebilmek için İstanbul’da oluşturulan Avrasya İslam Şûrası Sekretaryasının çalışmalarının bir program dâhilinde yürütülmesi, ayrıca Şûra bünyesinde icra komisyonuna ek olarak, Fetva Komisyonu, Din Hizmetleri Komisyonu, Din Eğitimi Komisyonu, Hayri ve İnsani Yardımlar Komisyonu ve Medya ve Dini Yayınlar Komisyonunun kurulması kararlaştırılmıştır.</p>
<p>Kamuoyuna saygıyla duyurulur.” (avrasyaislamsurasi.diyanet.gov.tr).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>http://avrasyaislamsurasi.diyanet.gov.tr/tr-TR/Declaration/Detail/9, 14.10.2016.</li>
<li>http://diyanet.gov.tr/tr/icerik/’9-avrasya-islam-surasi’-sona-erdi…/39165#, 14.10.2016.</li>
<li>http://aa.com.tr/tr/turkiye/9-avrasya-islam-surasi-bildirisinden-feto-dini-cemaat-olarak-nitelenemez/664849, 14.10.2016.</li>
<li>http://www.diyanet.tv/avrasya-surasi-ozel-programi-12-10-2016/video/avrasya-islam-surasi-sonuc-bildirgesi&#8211;14-10-2016.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/avrasya-islam-surasi-kararlarini-kararlilikla-uygulayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜTEFEKKİR ULEMÂDAN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2015 10:28:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[68:4]]></category>
		<category><![CDATA[Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Hanato]]></category>
		<category><![CDATA[hatadan dönmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş]]></category>
		<category><![CDATA[Mecusi]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[özeleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Senusi]]></category>
		<category><![CDATA[Senusilik]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=206</guid>

					<description><![CDATA[“We inneke le’alâ huluqin ‘azîm; Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).  Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın. Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>We inneke le’alâ huluqin ‘azîm</em>;<br />
Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).</p></blockquote>
<p><strong> </strong><a href="http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın.</a></p>
<p>Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna hocanın yetmiş yıllık ilim yolculuğunu özetlemiştik.</p>
<p>Bu haftaki yazımızda muhterem Fikri Tuna’nın temel problemlerimize ilişkin tespit ve önerilerinden bir kaç örnek sunmak istiyorum. 1 Haziran 2014 tarihinde Erenköy’deki evinde gerçekleştirdiğimiz sohbette tuttuğum notlar çerçevesinde, üstadın İslam dünyasında ahlâk ve özeleştiriye duyulan ihtiyaca ilişkin fikirlerini kendi ifadeleriyle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkı İslam’ın Temeli Görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Allah Rasulü daha peygamber olmadan herkes ona itimat eder ve güvenirdi. Herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı.</p></blockquote>
<p>“İslam’da ahlâk meselesi İslami konuların hemen hepsini kapsamaktadır. Çünki, İslami prensiplerin tamamında ahlâki davranış esastır. İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda  ahlâki davranış esastır. Bu zaviyeden bakıldığında, Kur’an’ın mütemadiyen “iman”ın hemen akabinde “amel-i sâlih” mefhumunu getirmesi çok anlamlıdır.</p>
<p>“Amel-i sâlih” genel bir kavram olup güzel iş yapmak anlamına gelir. Ahlâk ise, aynı şekilde güzel iş yapmak demektir. Ahlâki davranmak; doğru olanı yapmak ve eğri olanı terk etmek, fasit ve kötü olanı red etmektir. Onun içindir ki sahabe radıyallahu anhum, ahlâk meselesinde çok hassas davranmışlar, mümkün olduğu kadar, tüm davranışlarında Hz. Peygamber’i ‘üsve’, yani örnek kabul etmişlerdir. Nitekim Kur’an, Peygamber’in eşsiz bir örnek olduğunu sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa haykırmıştır.</p>
<p>Sahabiler Hz. Peygamber’in ahlâkını Kur’an olarak görürdü. Zira Hz. Peygamber Kur’an’ı her alanda yaşamış; toplumda, ailede, çocuklarla, yaşlılarla, barışta, düşmanla karşılaştığında&#8230; her zaman Kur’an’ın ışığı ve öğretisiyle hareket etmiştir. Onu izleyen, onu üsve-i hasene kabul eden sahabiler de Kur’an’ı bu şekilde yaşama gayreti içinde olmuşlardır. İşte, İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır. En yüksek makamdaki insan Hz. Peygamber’dir. Allah Teala Peygamberimiz için “Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4) buyurmuştur. Demek ki, her Müslümanın bu noktaya ulaşmak için çalışması gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘el-Emîn’ Olabilmek </strong></p>
<p>Hz. Peygamber, daha nübüvvet müessesesiyle müşerref olmadan, Kureyş halkı arasında “el-emîn; güvenilir insan” olarak tanınmıştır. Herkes ona itimat eder, herkes ona güvenir, herkes onun doğrucu bir insan olduğunu kabullenir, herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı. Allah Rasulü işte böyle bir insandı. Tam manasıyla mükemmel bir modeldi. Onun için sahabilerden bazıları Hz. Âişe validemize Rasulullah’ın ahlâkını sorduklarında, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Rasulullah’ın ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.”, yani Kur’an’ın beyan ettiği, güzel yol olarak gösterdiği yoldur onun yolu, diye cevap vermiştir.</p>
<blockquote><p>İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda ahlâki davranış esastır.</p></blockquote>
<p>Dolayısıyla, bir müslüman ne kadar fazla Kur’an’a yaklaşırsa, ne kadar fazla Kur’an’ın muhtevasını anlarsa, ne kadar titizlikle Kur’an’ı yaşarsa ve yaşatırsa, Hz. Peygamber’e mütâbaatta, Allah Teala’nın emirlerini yerine getirmekte ve O’na kullukta ne kadar samimi olduğunu o kadar ispatlamış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’a Hayatı İnşa Eden Bir Özne Muamelesi Yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur.</p></blockquote>
<p>Ancak, maalesef, bugün İslam dünyasında Kur’an ve Kur’an’a yaklaşım meselesi tamamen değişik bir durum arz etmektedir. Fransa’nın Ortadoğu dış politika müsteşarlığı görevinde bulunmuş Hanoto, Libya’da yaşayan Senusi hareketini işaret ederek “Bu hareket kurutulmadığı ve yok edilmediği müddetçe İslam’ın ve Kur’an’ın karşısındaki mağlubiyetimiz devam edecektir.” demişti. Hanoto’nun bilhassa Senusi hareketi üzerinde durmasının sebebi, Senusilerin Kur’an’ı yaşama biçimleridir. Senusiler hiç bir zaman başka tarikatlara benzememiş, onlar gibi tekkeci, tembel, kaderci ve Kur’an’ı sadece yüzünden bilen ve onu ticaret metaı halinde kullanan bir tarikat olmamıştır. Dolayısıyla, gerek Fransızların, gerekse İngilizlerin Senusi hareketine bakışları şu çerçevede şekillenmiştir: ‘Senusi hareketi yaşadıkça Kur’an yaşıyor demektir. Kur’an yaşadıkça Avrupa hedefine ulaşmamış demektir.’</p>
<p>Peki, Hanoto’ya ve müsteşriklere göre Avrupa nasıl bir Kur’an anlayışı istiyordu? Onların istediği, Kur’an’ı sadece ezberleyen, hükümlerinden hiç bir şey anlamayan, onun manasını bilmeyen, ancak cenaze gibi belirli dini toplantılarda, kabirlerde, ev ve camilerde papağan gibi Kur’an okuyanların çoğalması idi. Zira böyle bir Müslümanlık onların sömürü düzenine zarar ve ziyan getirmeyecekti. Bu Müslümanlık anlayışı onların sömürü düzenine dokunmayacak, onların kötü düzenlerini yıkmayacaktı. Onların sömürü düzenini baş tacı yapıp, zaten anlamadıkları Kur’an’ın hükümlerini rahatlıkla çiğneyip, sadece Fransızların verdiği kadarıyla iktifa ederek yaşamaya devam edeceklerdi. Fransızların Cezayir halkından istediği buydu.</p>
<blockquote><p>İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır.</p></blockquote>
<p>Onyedi sene boyunca Cezayir’in çeşitli okullarında ve üniversitelerinde ders verirken, Cezayir’i, Fas’ı ve Tunus’u bütün kültürel müesseseleriyle yakından tanıma fırsatını bulduğum için bu üç ülkede din anlayışının sömürgeyle ne kadar içli dışlı olduğunu çok iyi bilmekteyim. Şunu çekinmeden ve tereddüt etmeden söyleyebilirim ki; Türkiye de dâhil olmak üzere İslam dünyasının bir çok yerinde kurulmuş olan ve sayı bakımından hayli kabarık bir yekun teşkil eden bugünkü Kur’an kurslarının durumu, Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın sömürdüğü Müslüman devletlerinin dinî anlayış ve tatbikatından çok da farklı değildir. Kur’an kurslarını sadece ezbercilikte bırakan, Kur’an’ın manasının anlaşılmasını ve tefsirinin yapılmasını reddeden, onun hükümlerinin tatbike konmasını önemsemeyen bir anlayış ne İslam anlayışıdır, ne de Kur’an anlayışı. Bu sadece ve sadece Hanoto gibi İslam âlemini Kur’an’dan, onun muhteviyat ve ahkâmından uzaklaştırarak, sadece cenazelerde ezbere okunmasını sağlamak isteyen bir sömürge projesinden başka bir şey değildir. Bu şekilde yetişen gençler Kur’an’ı anlamıyor, onu mal mülk edinmek için kullanıyor. Halk hâfızı âlim zannedip ona soru soruyor, o da utanmadan bilmediği halde cevap veriyor!</p>
<p>Hz. Peygamber, “İlim âlimlerin ölümüyle yok oluyor. İnsanlar cahillere soru sormaya başlıyor, onlar da bilmedikleri halde cevap veriyorlar, hem kendilerini, hem de soranları dalalete sevk ediyor.” buyurmuştur. Başımıza gelen olayın özü budur. Sebebi de, sömürge sisteminin devamında ısrarcı olmamızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tevbe: Özeleştiri Yapmak ve Hatadan Dönmek</strong></p>
<p>Kur’an özeleştiri meselesine çok güzel bir şekilde işaret etmiştir. Tevbe, hatadan dönmek demektir. İnsan esasen hatalı yaratılmamıştır. Bilakis ilahi fıtrat üzerine yaratılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber; “Her çocuk fıtrat üzerine doğar, onu ana-babası Yahudi, Hıristiyan, Mecusi yapar&#8230;” buyurmuştur. Çevre ve okul çocuğa yön vermektedir. İnsan doğuştan suçlu değil, hayırhahtır. İslam, Hıristiyanlık gibi insanı doğuştan suçlu kabul etmez, Âdem’in suçuna çocuklarını ortak etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam hatayı kabul eder. “Her âdemoğlu hata işler. Ama hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurur Peygamberimiz. Tevbe, doğruya dönüş, ana caddeden ayrılanın tekrar caddeye girmesi demektir. Ana cadde altın silsiledir. O caddeden kopan tehlikeye gidiyor demektir. Böylelerinin ayıkarak tevbe etmesi gerekir. Tevbe eden, ayıkan, hatasından dönen adamdır, Âdem gibi. Çeşitli meziyetleri ve sıfatları yanında insan hata da eder, hiddetlenir, iftira eder, iftiraya uğrar&#8230; Ama, hatasını anlayıp Rabbinin rububiyet ve himayesine dönerse, kendisinin hâlıkı Allah’a dönerse Allah onu affedecek ve doğru yola iletecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âdem hatasını itiraf ederek tövbe etmiş, kâmil insan olduğunu ortaya koymuştur. “Beni ateşten yarattın” diyerek üstünlük taslayan İblis gibi kibirli davranmamıştır. Kaldı ki İblis bu kıyasında da hata etmiştir. Zira toprak ateşten daha bereketlidir. Hatasından dönmediği için Allah onu merhametinden kovmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âlem-i İslam’ı Tenkit Edebilmek</strong></p>
<p>Bugün Âlem-i İslam’ın neredeyse tenkit edilmeyecek bir tarafı yoktur. Ebu’l-Hasen en-Nedevi özeleştirinin zaruretine işaret etmişti. Keza, <em>Hizbu’l-İstiklâl</em> reisi ‘Allâl el-Fâsî’, “<em>en-Nakdu’z-Zâtî</em>; Özeleştiri” isimli bir eser yazmıştı. Ancak, genel olarak İslam âleminde eleştiri maalesef az, özeleştiri ise çok daha azdır. İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur. Zira, her şeyi Allah’a yükleyen, sorumluluktan kaçan, insana taş muamelesi yapan bir anlayıştır cebriye. Bugün bilhassa tarikatlar kanalıyla İslam dünyasında hâkim olan görüş cebriye mezhebidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah böyle istedi” deyip çıkıyor işin içinden. Cezayir’de ve Fas’ta insanların sıkça “<em>mektûb</em>” dediklerini duyarsınız. Fransa niye geldi, niye ülkenizde bu kadar kaldı diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir: “Mektûb; yazılmış”! Niye Almanya Napolyon’a yenildikten sonra “mektûb” deyip oturmamış? Bilakis, bin altıyüz beyliği birleştirip kuvvetli bir devlet kurarak Fransa’nın önüne geçebilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadercilik niye sadece İslam dünyasında var? “İnsan için yaptığı işten başkası yoktur. İnsan ne yaparsa onu bulur. Kim zerre miskal hayır yaparsa onu, zerre miskal şer yaparsa onu bulur&#8230;” mealinde yüzlerce ayet varken Kadercilik Kur’an’a nasıl uygun düşebilir? Allah şirki, ortaklığı asla kabul etmez. İslamiyet tevhid dinidir. İnsana sorumluluk anlayışını veren de Allah’tır. Sorumlu tutmasa neden peygamber göndersin, niye emir ve nehiyler ortaya koysun? Allah bizim hizmetçimiz midir ki her şeyi Allah’a yüklüyoruz? Niye yenildik, niye şerefimiz ayakaltı oldu? Sebep belli: Kadercilik! Oysa Kur’an, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” diyor. Ebu Ubeyde, ‘kaderden mi kaçıyorsun’ dediğinde Hz. Ömer; “Bunu senden başkası söyleseydi kırbaçlatırdım. Allah’ın bu takdirinden başka bir takdirine gidiyorum.” demişti. Doğru bakış açısı budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neden Peygamber aleyhissalatu vesselam gece gündüz çalıştı, yeri geldi savaşlar yaptı? Özeleştiriden kaçarak ve kaderci anlayışa teslim olarak her şeyde bir yabancı suçlu mu arayacağız? Kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz? Niye hatalarımızı kabul etmiyoruz? Niye buna yanaşmıyoruz? Çünkü işimize gelmiyor. Bundan dolayı kaderciliğe sığınıyoruz ve bu anlayışı kurtuluş kabul ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam’da ahlâk ve özeleştiri meselesini ele alırken biraz sert konuşmuş olabilirim, ama İslam âlemi maalesef benim söylediklerimden daha da kötü durumdadır. Allah bizleri doğruya gitmek isteyen Müslümanlardan eylesin&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SAKLI ULEMÂYI KEŞFEDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sakli-ulemayi-kesfedebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sakli-ulemayi-kesfedebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2015 10:04:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[1864]]></category>
		<category><![CDATA[1934]]></category>
		<category><![CDATA[35:28]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Emîrî]]></category>
		<category><![CDATA[ayetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Bahâîlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir Tarih Araştırmaları Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[ed-Dirasâtu’l-Ulyâ]]></category>
		<category><![CDATA[el-Ezher]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Güneydoğu Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[ibâdihi'l-ulemâ]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Kadıyânîlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kütüphaneler ve Arşiv Genel Müdürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Malik b. Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş Müftüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Muammer Kazzâfi]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Rus-Kafkas savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[Tebliğ Cemaati]]></category>
		<category><![CDATA[Temurağa köyü]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik el-Medeni]]></category>
		<category><![CDATA[Tûme]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet-i Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen Eski Eserler]]></category>
		<category><![CDATA[Zeydiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=200</guid>

					<description><![CDATA[“İnnemâ yahşallâhe min ‘ibâdihi’l-‘ulemâ’; Allah&#8217;a kulları içinde yalnızca (farklılığın hikmet ve amacını) bilenler hakkıyla saygı duyarlar.” (Fâtır 35:28). &#160; Türkiye başta olmak üzere İslam dünyasının dört bir yanında saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerini kamuoyuyla paylaşmak, Ümmet-i Muhammed’in ıslahı ve ihyası çabaları açısından pek mühim bir imkân olarak önümüzde durmaktadır. Yazma kabiliyetlerinin hitabetleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>İnnemâ yahşallâhe min ‘ibâdihi’l-‘ulemâ’</em>;<br />
Allah&#8217;a kulları içinde yalnızca (farklılığın hikmet ve amacını)<br />
bilenler hakkıyla saygı duyarlar.” (Fâtır 35:28).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye başta olmak üzere İslam dünyasının dört bir yanında saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerini kamuoyuyla paylaşmak, Ümmet-i Muhammed’in ıslahı ve ihyası çabaları açısından pek mühim bir imkân olarak önümüzde durmaktadır. Yazma kabiliyetlerinin hitabetleri kadar gelişmemiş olması, kendilerini ve fikirlerini yayacak organizasyonlara sahip olmamaları, medya araçlarına mesafeli durmaları gibi sebeplerden dolayı toplumda yeterince tanınmayan, fikirlerinden haberdar olunmayan, saklı bahçe gibi keşfedilmeyi büyük bir vakarla bekleyen ulemâ ve mütefekkirlerimiz hazine değerindeki müktesebatıyla dâr-ı bekâya intikal etmeden onları keşfetmeli, fikirlerini ve hatıralarını kayıt altına almalıyız.</p>
<blockquote><p>Saklı kalmış âlimlerimizi ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerini kamuoyuyla paylaşmak, ihya çabaları açısından son derece önemlidir.</p></blockquote>
<p>Bu meyanda bir farkındalık oluşmasına ve duyarlılık gelişmesine katkı yapmak maksadıyla, saklı bir âlim ve derin bir mütefekkire kendi anlatımları çerçevesinde dikkat çekmek istiyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna’nın İlim Yolculuğu </strong></p>
<blockquote><p>Fikri Tuna, “Sen büyük bir âlim olacaksın ve İslam’a hizmet edeceksin” diyerek küçük yaşta ilim aşkını kendisine aşılayan annesinin duasını gerçekleştirmek için uzun bir ilim yolculuğuna çıkmıştı.</p></blockquote>
<p>1864’te Rus-Kafkas savaşının elem verici bir mağlubiyetle neticelenmesi sebebiyle cennet misali güzel yurtlarından sürülerek Osmanlı Devleti’nin çeşitli vilâyetlerinde iskân edilen Çerkeslerden Tûme ailesinin çocuğu olarak 1934 yılında Maraş&#8217;ın Göksün ilçesine bağlı Temurağa köyünde dünyaya geldi. Çocukluğu tefsir sohbetlerinin yapıldığı, kadın erkek herkesin okuma yazma bildiği kültür düzeyi yüksek bir köyde geçti.</p>
<p>“Sen büyük bir âlim olacaksın ve İslam’a hizmet edeceksin” diyerek küçük yaşta ilim aşkını kendisine aşılayan annesinin duasını gerçekleştirmek için uzun bir ilim yolculuğuna çıkan üstat Fikri Tuna, ilköğrenimi köyünde, ortaöğrenimi Halep’te tamamladı. 1957 yılında Kahire’ye giderek el-Ezher Üniversitesi’nin Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Bu bölümü dört yılda bitirerek Türkiye’ye dönen Fikri hoca, 1962 yılında KahramanMaraş müftüsü olarak tayin edildi. İki yıl boyunca il müftülüğü yanında İmam-Hatip Lisesi meslek dersleri öğretmenliği de yapan Fikri Tuna, İslam’ın içtimai adalete dayanan iktisadi anlayışı üzerinde hassasiyetle durması sebebiyle, asla tasvip etmediği bir partiye mensup olmakla suçlandı. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı merkezine alındı ve bir süre Tetkik Kurulu Başkanı olarak hizmete devam etti. 1965’te Kırşehir Müftülüğüne atandı. Ancak üç yıl sonra istifa ederek Libya’ya gitti ve ihtisas eğitimi için ed-Dirasâtu’l-‘Ulyâ’nın Kelam ve Felsefe Bölümü’ne intisap etti.</p>
<p>Üstadın içtimai ruhu Şam’da uyanmıştı. Mustafa Sıbaî gibi üstatların sohbet ve konferanslarını izleyerek fikrî gelişimini orada başlatmıştı. Hiçbir zaman okuldaki dersleriyle yetinmeyen üstadın ilmî inkişafı daha ziyade binlerce kitabı mütalaa etme imkânı bulduğu Libya-Cağbub’da gerçekleşti. Zira orada kütüphane ve kumdan başka kendisini meşgul edecek hiç bir şey yoktu&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Cezayir’de Eğitim ve Araştırma Faaliyetleri</strong></p>
<blockquote><p>Üstadın fikrî inkişafı Şam’da, ilmî inkişafı da binlerce kitabı mütalaa etme imkânı bulduğu Libya-Cağbub’da gerçekleşti.</p></blockquote>
<p>Albay Muammer Kazzâfî darbesini gerçekleştirip ed-Dirasâtu’l-‘Ulyâ’nın doktora kısmını lağv edince, Fikri Tuna doktora çalışmasını Sorbon Üniversitesi’nde tamamlamak niyetiyle Cezayir yoluyla Fransa’ya gitmek üzere yola çıktı. Cezayir onun için kahramanların yaşadığı bir ülkeydi. Ezher’de okurken bir taraftan da Mısır Radyosu’nda Türkçe servisinde spikerlik yaparken Mısır’da kurulan Cezayir Muvakkat Hükümeti’nin saygın üyeleriyle tanışma fırsatı bulmuş olan üstat, Malik b. Nebi, Tevfik el-Medeni, Ferhad Abbas gibi birçok önderle yakından tanışarak Cezayir konusunda geniş malumat sahibi olmuş ve Cezayir’in kahramanca tutumuna ve yiğitçe savaşına hayran kalmıştı. İşte bu yüzden, Fransa’ya giderken yolunu Cezayir’den geçirmeyi tercih etmişti.</p>
<p>Cezayir’e gittiğinde ilk ziyaret ettiği şahsiyet İslam dünyasının meşhur simalarından olan büyük mütefekkir Malik b. Nebi olmuştu. Malik b. Nebi, Fikri Tuna’nın Fransa’ya gitmesini pek uygun bulmamış, Cezayir’in kendisine ihtiyacı olduğunu, icap ederse yarıda kalan doktorasını Cezayir’de tamamlama imkânı bulabileceğini, bu hususta kendisine yardım edeceklerini söyleyerek Cezayir’de kalmasını teşvik etmişti.</p>
<p>Eğitim Bakanlığı’na bağlı Yüksek Öğretmen Okulu’nda Arapça ve İslam Felsefesi hocası olarak tayin edilen üstat bir taraftan da Cezayir Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Osmanlıca okutmuştur. Aynı zamanda hükümet sözcülüğü ve büyükelçilik gibi önemli görevler ifa etmiş olan Evkaf Bakanı Tevfik el-Medeni ile uzun sürecek bir çalışma içine girmiştir. 1974’te kurulan Cezayir Tarih Araştırmaları Merkezi’nin başkanlığına getirilen Tevfik bey üstada; “Bu Osmanlıca belgeler bana bakıyor, ben de onlara bakıyorum, ancak, birbirimizi anlamıyoruz. Ben seni gökte ararken yerde buldum. Artık seni bırakmam imkânsızdır, hayatımın sonuna kadar beraber çalışacağız.” diyerek Fikri Tuna’nın Merkez’e araştırmacı olarak atanmasını sağladı. Bir taraftan bu göreve başlayan üstat, öbür taraftan üniversitedeki Osmanlıca derslerini de 17 yıl boyunca sürdürdü.</p>
<p>1987’ye kadar Cezayir’deki hizmetlerini sürdüren Fikri Tuna, Tevfik beyin vefatından sonra Türkiye’ye döndüğünde Cezayir Tarih Araştırmaları Merkezi’nde Osmanlı dönemi Cezayir tarihiyle ilgili yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapan 40 kadar lisansüstü öğrencisi bırakmıştı. Osmanlıcayı uzman düzeyinde öğrenmeleri için 4 öğrencinin İstanbul’a gönderilmesine vesile olan üstat, Arapça’ya çevirdiği beş bine yakın Osmanlı belgesi aracılığıyla, Cezayir halkının Fransızca belgelere mahkûmiyetini de kırmış oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlim Yolculuğunda Beşinci Durak: Yemen</strong></p>
<p>Yüksek bir vefa duygusuyla vefatına kadar Tevfik el-Medeni ile birlikte çalışan Fikri Tuna, 1987’de Türkiye’ye döndüğünde Yemen’den ikinci kez aldığı davete icabet etti. Yemen Eski Eserler, Kütüphaneler ve Arşiv Genel Müdürlüğü ile bir mukavele yaparak 400 senelik Osmanlı-Yemen ilişkilerinin tamamını kapsayan genel bir araştırma başlattı. Yemenli yöneticilerin beklentileri siyasi olmakla beraber, üstat; arşiv belgeleri, kitaplar, haritalar, resimler gibi Yemenle ilgili bütün materyali kapsayan bir çalışma gerçekleştirdi.</p>
<p>Böylece Yemen’de her yönüyle mütekâmil bir Osmanlı Arşivi meydana getiren üstat Fikri Tuna, bu arşiv çalışması sayesinde Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki Asîr ihtilafının çözümüne de büyük katkı yapmıştır. Suudlular son derece mümbit olan Asîr mıntıkasını Yemen’e iade etmeyi reddetmişse de, Yemen’e geniş kapsamlı ve uzun bir süreye yayılmış iktisadi yardımı kabul etmişler ve o şekilde tarafeyn arasında meşhur Asîr ihtilafı çözüme kavuşturulmuştur.  Meselenin uhdesine tevdi edildiği uluslararası arabuluculuk şirketinin genel müdürü Yemen Dışişleri Bakanı Dr. Eryani’ye “Yemen meselesini Yemenlilerden daha iyi bilen, Arapçayı bu kadar güzel konuşan, belgelere derinlemesine vakıf bu adamı nereden buldunuz?” diye sormaktan kendini alamamıştı&#8230;</p>
<p>Yemen’de iki sene kadar defterdarlık yapmış ve gelirken de Yemen’den hatırı sayılır derecede kitap getirerek İstanbul Fatih’te kurmuş olduğu Ali Emîrî Kütüphanesi diye de anılan Millet Kütüphanesi’ne bırakmış olan Ali Emîrî’nin Yemen Hâtırâtı adlı eserini de Fikri Tuna Osmanlıca’dan Arapçaya <em>Hâtırâtu’l-Yemen</em> adıyla çevirmiştir.</p>
<p>Üstat Fikri Tuna, Ali Emîrî’nin Yemen’deki Osmanlı idaresinin istikrar içinde devam edebilmesi için bir layiha şeklinde Osmanlı Hükümeti’ne sunmuş olduğu bu takririn, sadece kendisinin mollavari taassubane görüşünü yansıtmakla kalmayıp, aynı zamanda Osmanlı Hükümeti tarafından Yemen’e gönderilen bazı valilerin ve teftiş heyetlerinin de dar görüşlülüklerini belirtmesi bakımından çok önemli bir belge olduğu kanaatindedir.</p>
<p>Zeydiye mezhebinin esas itibarıyla ehl-i sünnete ne kadar yakın olduğunun yeterince bilinememesi, son Yemen imamı İmam Yahya’nın müspet tutumunun ve Osmanlı Devleti ve hilafeti hakkındaki görüşünün yeterince anlaşılamaması, Yemen’deki isyan hareketi başladığında meseleyi hal imkânı bulunduğu halde, liyakatsiz, dar görüşlü ve menfaat düşkünü valilerin yanlış tutumları sebebiyle bir çözüm bulunamayışı, Nakîbu’l-Eşraflık uygulamasının yetmiş kadar mehdinin çıkmasına yol açması sebebiyle menfi bir işlev görmesi gibi fikirleriyle üstat Fikri Tuna Yemen meselesinde de son derece özgün yaklaşımlar ortaya koymaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âlem-i İslam Seyahatleri</strong></p>
<p>Üstat Fikri Tuna, tıpkı Âkif, İkbal ve Şiblî gibi İslam dünyasını gezip görmek, İslam beldelerini ve topluluklarını yerinde incelemek, çeşitli alanlarda geliştirmiş oldukları uygarlıkları bizzat müşahede etmek için seyahatlere çıkmıştır.</p>
<p>Dünyanın en önemli medeniyetlerinden birine sahne olan Hindistan’ı ziyaret eden üstat, medeniyet tarihinin parlak örneklerini yerinde görmüş, tanınmış Müslüman âlimler ile görüşmüş, Pakistan’ın ayrılması hakkındaki kanaatlerini kendilerinden dinlemiş, Tebliğ Cemaati başta olmak üzere Bahâîlik, Kadıyânîlik gibi hareketleri daha yakından tanıma fırsatı bulmuştur.</p>
<p>İran seyahati esnasında özellikle Kum şehrinde bir çok âyetullah ile görüşen üstat, İran medeniyeti, İran’ın İslam medeniyetine katkıları ve İslam’ın İran’a kazandırdıkları, Şia mezhebinin teşekkülüyle İslam dünyasında vuku bulan ilk büyük ayrışım, bu ayrışımın taassuba dönüşmesinde Batı’nın harcadığı mesai, Humeyni’nin inkılabı ve görüşleri gibi konularda kanaatlerini pekiştirmiştir.</p>
<p>SSCB’nin dağılmasının ardından Azerbaycan, Gürcistan, Kuzey Kafkasya gibi komşu ve akraba coğrafyalara da seyahatler gerçekleştiren üstat gittiği yerlerde gözlemler yapmış, önde gelen şahsiyetlerle görüşmüş, konferanslar vermiş, radyo ve televizyon konuşmaları yapmıştır.</p>
<p>Güneydoğu Anadolu bölgesine gerçekleştirdiği seyahati esnasında tanınmış şeyhler ve ağalar ile görüşerek bölgenin sosyal yapısını derinden kavrayan Fikri Tuna’nın yurt içinde ve yurt dışında yetmiş yıldır sürdürdüğü gözlemleri ve analizleri, İslam âleminin hâl-i pürmelâlini kendine dert edinmiş ve bir çıkış yolu arayan şahsiyetlerin ve kurumların istifade etmesi gereken bir saklı âlim ve derin mütefekkir olarak kûşe-i uzletinde vakarla keşfedilmeyi beklemektedir.</p>
<p>Biz kendi çapımızda bu muhteşem birikimi insanımızın istifadesine sunabilmek için bir gayret içindeyiz. 2008 yılı Mart’ından bu yana otuzu aşkın oturumda üstat Fikri Tuna’dan dinlediklerimizi not etmeye çalıştık. Üstadın yaşadığı ve gezdiği yerlerdeki gözlem ve analizlerini, yakın tarihimizin önemli şahsiyetleriyle buluşmalarını ve onlar hakkındaki değerlendirmelerini, İslam, kapitalizm, sosyalizm, kavmiyetçilik, ırkçılık, sömürgecilik, sömürüye elverişlilik, hilafet, ahlak ve özeleştiri gibi önemli konulardaki görüşlerini bir kitap halinde istifadeye sunmayı da arzu ediyoruz.</p>
<p>Yetmiş yıldır İslam dünyasını yakından tanımak için büyük çaba harcayan, tarih boyunca ortaya çıkmış ilim ve fikir hareketlerini derinlemesine mütalaa eden, çocuk yaşta başlattığı ilim yolculuğunu ilerlemiş yaşına rağmen sürdürmeye devam eden Fikri Tuna üstadımıza Yüce Allah’tan sağlıklı uzun ömürler niyaz ediyoruz. İnşaAllah gelecek hafta üstadın ümmetin temel sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin görüşlerini kısaca paylaşacağız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sakli-ulemayi-kesfedebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CEVDET SAİD’İ TANIYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-taniyabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-taniyabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2015 10:14:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[1931]]></category>
		<category><![CDATA[25:51]]></category>
		<category><![CDATA[25:52]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin ABC'si]]></category>
		<category><![CDATA[çarpık cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[eşekleşmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ezher]]></category>
		<category><![CDATA[Golan]]></category>
		<category><![CDATA[Hafız Esad]]></category>
		<category><![CDATA[Herbert Wells]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[inkârcılar]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'dan Bu Kadar Korku Neden!]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa İsanlık Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kunaytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Malik b. Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri]]></category>
		<category><![CDATA[Nur Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Said Ramazan el-Bûtî]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[suriyeli]]></category>
		<category><![CDATA[Toynbee]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Haccı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=195</guid>

					<description><![CDATA[“Hem eğer dilemiş olsaydık, (geçmişte olduğu gibi) elbette her topluma (ayrı) bir uyarıcı gönderirdik. Madem öyle, artık sen inkârcılara uyma ve onlarla bu (Kur’an vahyi) sayesinde tüm gayretini sarf ederek büyük bir cihada giriş.”  (Furkân 25:51-52). Âlem-i İslam’ın sorunlarına çözüm üretebilmek için uzun soluklu çabalar ortaya koyan mütefekkirlerimizden birisi de şüphesiz Cevdet Said’dir. Üç yıldır [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Hem eğer dilemiş olsaydık, (geçmişte olduğu gibi) elbette her topluma (ayrı) bir uyarıcı gönderirdik. Madem öyle, artık sen inkârcılara uyma ve onlarla bu (Kur’an vahyi) sayesinde tüm gayretini sarf ederek büyük bir cihada giriş.”  (Furkân 25:51-52).</p></blockquote>
<p>Âlem-i İslam’ın sorunlarına çözüm üretebilmek için uzun soluklu çabalar ortaya koyan mütefekkirlerimizden birisi de şüphesiz Cevdet Said’dir. Üç yıldır ‘Suriyeli misafir’ olarak İstanbul Beykoz’da ikamet eden üstadın, mütercimi olarak iştirak ettiğim sohbetlerindeki vurguları çerçevesinde temel görüşlerini kendi ağzından özetle paylaşmayı -sorunun dirayetle tespitine ve isabetli çözüm önerisi geliştirebilmeye örnek teşkil etmesi açısından- gerekli görüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevdet Said’in Şahsiyeti ve Eserleri</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın hakikatini anlamadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranış da yanlış olacaktır.</p></blockquote>
<p>1931 yılında Suriye&#8217;nin Kunaytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Bi&#8217;ru Acem köyünde doğan, çocuk yaşta Mısır’a gidip tahsil gören ve şiddet karşıtı görüşleriyle dikkat çeken büyük mütefekkir Cevdet Said, Cezayirli ünlü düşünür Malik Binnebi’nin seçkin takipçisi olarak tüm dünyada tanınmaktadır.</p>
<p>Hafız Esad döneminde beş kez tutuklanan ve nihayetinde öğretmenlik görevinden uzaklaştırılan Cevdet Said köyüne dönerek odunculuk, arıcılık ve süt inekçiliği yaparak geçimini temin etti. Aralık 2012’de köyünün bombalanması ve kendisi gibi Ezher mezunu kardeşinin yaralı bir muhalif askere ilk yardım hizmeti verirken Esed’in keskin nişancıları tarafından şehid edilmesi üzerine evini barkını terk ederek Türkiye’ye geldi.</p>
<p>İlk kez hapse düştüğü 1963 yılından bu güne kadar on kitap ve çok sayıda makale yazdı, dünyanın çeşitli ülkelerinde yüzlerce konferans verdi. Mütevazı bir hayat sürmeyi tercih eden Cevdet Said’in sekiz eseri Türkçe’ye çevrilmiş durumda. “İslam’dan Bu Kadar Korku Neden!” isimli eski bir eserini Türkçe’ye tercüme etmeye karar verdiğimiz üstadın Pınar Yayınları arasında çıkan yedi eserini de redakte ederek takım halinde yeniden yayınlamak üzere yayıneviyle mutabakat sağladık.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Cevdet Said’in Etkilendiği Şahsiyetler </strong></p>
<blockquote><p>Sorunun silahla çözüleceğini zannedenler ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenler derin bir yanılgı içindedir.</p></blockquote>
<p>Üstadın etkilendiği şahsiyetleri, sohbetlerine yansıdığı şekliyle kendi ağzından aktarmak daha uygun olacaktır:</p>
<p>“Allah ondan razı olsun, Cezayirli <strong>Malik b. Nebi</strong>’nin kitaplarını okuduğumda uyandım. Olayları görüp anlayabilirsek durumumuz değişecek. Zira, düşüncelerimizi değiştirmediğimiz müddetçe durumumuzu değiştirmeyeceğini haber veriyor Allah Teala. Yirmi yıl emek vererek okuduğum Malik b. Nebi’nin kitaplarını daha iyi kavrayabilmek için onun atıfta bulunduğu kaynakları da okudum.</p>
<p>Malik b. Nebi temel sorunumuzun “<em>el-qâbiliyye li’l-isti’mar</em>; sömürülmeye elverişlilik” olduğunu tespit etmişti. Fransa’da karşılaştırmalı dinler tarihi ve sosyoloji tahsili gören, aklı kullanmanın ve adaleti savunmanın önemine vurgu yapan <strong>Ali Şeriati</strong> ise temel problemimizi, Malik b. Nebi’nin kavramsallaştırmasındaki bir harfi değiştirerek “<em>el-qâbiliyye li’l-istihmar</em>; eşekleşmeye elverişlilik” olarak tespit etmişti&#8230;</p>
<p><strong>Ebu’l-Hasan en-Nedevi</strong> ölüm döşeğinde <strong>Muhammed İkbal</strong>’i ziyaret ettiğinde, “şiirlerim dünyanın bir çok ülkesine çevrilecek, ama fikirlerimin Müslümanlar tarafından anlaşılmasını daha çok önemsiyorum” demişti. Bir de, “Türkiye’yi takip edin, onlar ilerleyecek” demişti. Nitekim Türkiye diğer İslam ülkelerine demokratik yöntemi kullanma açısından fark atmıştır. Yönetim seçimle el değiştiriyor, şairler, yazarlar, sanatçılar yetiştiriyor&#8230;</p>
<p><strong>Toynbee</strong> medeniyetlerin nasıl kurulduğunu ve nasıl çöktüğünü, tarihin keşfedebildiği yasalarını anlatıyor eserlerinde. <strong>Herbert Wells,</strong> <em>Kısa İnsanlık Tarihi</em> adlı eserinde, kavmiyetçilik ve ulusdevletçilik değerlendirmelerini yaparken, “kültürel değerleri ve entelektüelleri olmayan kavimler, diğer kavimler arasında çıplak gibi kalıyor” der.</p>
<p>Farklı kavimden yüzbinlerce insan, hac zamanında, aynı yerde, kefen gibi beyaz sade bir kıyafetle ittihad yapıyor. Keza, Kâbe’nin etrafında eşit bir şekilde saf tutuyorlar. <strong>Celal Nuri</strong>’nin <em>İttihadu’l-Müslimîn</em> adlı eserini Abdurrahman Azzam Arapça’ya tercüme etmişti. O yıllarda kitap sahibi olmak zordu. Ben de elimle istinsah ederek kendime bir nüsha edinmiştim. İslam âleminin neresinde bir uyanış var diye merak ediyordum, onun için farklı bölgelerden eserler okumaya gayret ediyordum. Daha o karanlık günlerde bu zat, “torunlarım gasp edilmiş hakkımızı geri alacak” demişti. Yine, <em>Ebcediyyetu’l-Ma’rife</em> <em>(Bilginin ABC’si)</em> adlı eserinde Celal Nuri, “Arafat dağı elmas olsa Müslümanlar için bu kadar kıymetli olamazdı. Zira o, ittihadın, birliğin timsali oldu” diye yazmıştı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mısır’a öğrenim için gittiğimde Şeyhülislam<strong> Mustafa Sabri</strong> ile vekili <strong>Zahidu’l-Kevseri</strong>’yi tanımıştım. Bayramlarda gidip ellerini öperdik. Sürgündeki Şeyhülislam Mustafa Sabri <strong>Said Nursi</strong>’ye mektup yazmış. Mektup ulaştığında hasta yatağında hürmetle doğrulup okuduğunda “bu kadar takipçin olduğu halde neden toplumu ve devleti değiştirmiyorsun” diye sorduğunu görmüş. Said Nursi de Mustafa Sabri’ye cevaben bir mektup yazmış, dönem iman kurtarma dönemi demiş. Şeyhülislam da aynı şekilde ölüm döşeğinde mektubu aldığında kendisine hak vermiş. Mezarından bile korktukları için Said Nursi’nin naaşını gizlice bilinmeyen bir yere gömdüler. Ben onun kitaplarından çok yararlandım.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihad Kur’an’ın Hakikatlerini Yaymaktır</strong></p>
<blockquote><p>Düşmanlarımız Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ediyor.</p></blockquote>
<p>Üstad Cevdet Said’in Türkiye’deki ders, sohbet ve söyleşilerinde sıkça vurguladığı hakikatleri, yorum katmadan, kendi ifadeleriyle seçki tarzında özetle takdim ediyorum:</p>
<p>“Furkân Sûresi’nin son kısmında Rahman’ın kulları anlatılır. Bu sûrede “<em>we câhidhum bihi cihaden kebira</em>: Onlarla Kur’an yoluyla en büyük cihadını gerçekleştir” (25/52) buyurulur ve ‘büyük cihad’ın silahla değil, Kur’an’ın yüce mânâ ve hakikatlerini insanlara anlatmak ile olduğu anlatılır. Oysa insanlar bu âyeti bu şekilde anlamamış, silah yoluyla cihadın doğru bir yöntem olduğunu zannetmiştir. Oysa cihad, asla ‘insanları öldürmek’ değildir! Cihad, Kur’an’ın anlaşılması ve mesajının yayılması için mücadele etmektir. Bu her iki yöntemle İslam’a girenleri karşılaştırırsanız, sonucu siz kendiniz değerlendirebilirsiniz.</p>
<p>Cihad, sadece insanların dini tercih etme haklarının engellenmesi durumunda caiz olabilir. Yani, herkes hür iradesiyle dinini tercih edebilmelidir. Nur Sûresi’nde aydınlık olarak takdim edilen bu din, zorlamayla değil hür iradeyle tercih edilmelidir. Allah hiç kimseyi kendi dinini seçmeye zorlamıyor, bilakis herkese hür iradesiyle tercih yapabilme hakkını tanıyor.</p>
<p>İnsanı ikna edebildiğinizde sizin için her şeyi yapar. Ancak, zor kullanarak belki istediklerinizi yaptırabilirsiniz, ama, ilk fırsatta mutlaka intikamını alacaktır. Peygamberler zor değil ikna yöntemini kullanmıştır. Nitekim, hiç birinin ne ordusu ne de serveti vardı. Mekke’den gizlice ayrılıp Medine’ye gittiğinde Peygamberimizi marşlarla karşılamışlardı. Oraya giderken hiç bir güç ve baskı kullanımı söz konusu değildi. Allah, “Hak geldi, bâtıl zail oldu” buyuruyor, yoksa “bâtılı öldürün” buyurmuyor. Işık doğarsa, karanlık kendiliğinden yok olacaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Meşru Savaşın Gerekçesi ve Çarpık Cihad Anlayışı</strong></p>
<blockquote><p>Cihad ‘insanları öldürmek’ değil, Kur’an’ın anlaşılması ve mesajının yayılması için mücadele etmektir.</p></blockquote>
<p>“Harp, ancak, baskı altındaki insanların üzerindeki baskıyı kaldırmak için caiz olur. Savaşmak için ortada bir zulüm, bir baskı olması, insanlara bir inancın dayatılması gerekir. İnsanlara ‘lâilahe illallah’ı bile dayatmak caiz değildir. Kur’an’ın bu hakikatini yeterince anlamazsak, yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranış da yanlış olacaktır. DAİŞ vb. hareketler yanlış bir düşünce üzerine davranışlarını bina ettiği için, doğru bir iş yaptıklarını zannediyorlar, ama yanlış yapıyorlar. Kur’an’da izin verilen savaş, inanç baskısı ya da yurdundan sürme suçunu işleyenleri engellemeye yönelik savaştır.</p>
<p>Allah Rasulü Veda Haccı’nda, “cahiliyede olduğu gibi benden sonra yeniden birbirinizin boynunu vurmaya başlamayın” diye uyarmıştı. Ama, maalesef 3. ve 4. Halife Müslümanlar tarafından suikastle öldürüldü. Ne hazindir ki, Allah’ın ve Rasulü’nün mesajı erken kayboldu. İktidar ilkeye ve seçime göre değil, babadan oğula ve kılıç zoruyla el değiştirmeye başladı yeniden. Yani, saltanat sistemine geri dönüldü. Emeviler türlü zulümler yaptılar. Abbasiler de onlardan geri kalmadı. Günümüzde de Müslümanlar birbirini boğazlamaya devam ediyor! Şii-Sünni diye savaşıyor, ‘hilafetime biat edin’ diye savaşıyor&#8230; Müslümanlar savaşmak için gerekçe bulmada hiç zorlanmıyor maalesef!</p>
<p>Sorunun silahla çözüleceğini zannedenler ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenler derin bir yanılgı içindedir. Oynanan oyunun hakikatini görüp şiddetten uzak durmamız gerekir. Zira, düşmanlarımız, Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ/IŞİD gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ediyor.</p>
<p>İman da ahlak da yanlış olabilir, ortada iman ve ahlak var diye bunların doğru olma garantisi yoktur. Müslüman asla yalan söylememeli mesela. İman ve ahlak bir arada ve doğru anlaşılmalı. Yoksa imanlı ve ahlaklı bir insan kendisine bomba bağlayıp insanları patlatarak iyi bir şey yaptığını düşünebiliyor. Allah ona rahmet etsin, Hz.Ali’nin Hariciler hakkındaki görüşü ne kadar manidardır:</p>
<p>“Hakkı talep edip yanılan, batılı talep edip isabet eden gibi değildir.” Kur’an’ın maksat ve hedeflerini kavramış o büyük insan, Haricilere karşı nasıl muamele edilmesi gerektiği sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Haram yere kan dökmedikleri sürece savaşı başlatan siz olmayın!”</p>
<p>Kur’an’da beyan buyurulduğu üzere, inançları sebebiyle baskı gören, inancı yüzünden öldürülen, bu yüzden yurtlarından sürülen insanlara savaşma izni verilmiştir. Allah rahmet eylesin, ameliyat olduğumda ziyaretime geldiğinde Said Ramazan el-Bûtî’ye cihadın doğru anlaşılmasına hizmet edecek bir eser yazmasını rica etmiştim, o da bu konuda bir eser yazmıştı. O eserinde Bûtî, “<em>bidûn hirâb</em> cihad caiz olmaz” diye yazmıştı. Harpler genel olarak ve çoğunlukla zalimdir. Adil savaş sadece baskıyı ortadan kaldırandır. Ne var ki, günümüz dünyasında böyle adil bir savaş yok&#8230;</p>
<p>Çok üzücü bir durumdur ki, genel olarak Müslümanların, silahı ve atalarını taparcasına yücelttiğini görüyoruz. Oysa, İbrahim aleyhisselam babasına ve toplumuna “Kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz?” diye itiraz etmişti. Atom bombasını biz yapıyoruz, ondan biz medet umuyoruz, ondan yine biz korkuyoruz. Bizim hayat anlayışımız maalesef çok kirlenmiş. Silah bu kadar önemli ve güçlüyse Sovyet rejiminin yıkılışını neden engelleyemedi?”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Baskı ve Şiddetin Sorun Çözme Kabiliyeti Yoktur</strong></p>
<p>“Eşyaya, yani varlıklara kanunlarına uygun davranmamız gerektiği gibi, insana da kanununa uygun davranmamız gerekir. İnsana onun fıtratına, yapısına, yani kanununa uygun şekilde davranırsak bize dost olur, onun üzerinde baskı kurarsak bize düşman kesilir. Zira, baskı, zor, zorbalık insan fıtratının asla kabul edemeyeceği anormal bir durumdur. Savaş zorun, zorbalığın ve baskının zirvesidir. Bu yüzden hep söylediğim odur ki; savaş ölmüştür. Savaşın sorun çözme yeteneği kesinlikle kalmamıştır.</p>
<p>Her gün defalarca okuduğumuz ‘Âyetelkürsi’nin hemen peşinden gelen “<strong><em>lâ ikrahe fiddîn</em></strong>” ayeti ikrahı, baskıyı, zorbalığı yasaklamıştır. Yüzü ekşitmekten atom bombasına kadar geniş bir yelpazeye yayılabilecek mahiyette olan ‘ikrah’ın, baskının hiç bir türü caiz değildir. Nitekim insanı güç ve baskı ile değil, ikna ile değiştirebilir, onu istediğin yola ikna ederek getirebilirsin.</p>
<p>Peygamberimizden rivayet edilen bir hadiste, şiddetin bereketsiz olduğu ifade edilmiştir. Şiddet asla bir sorun çözme yöntemi olamaz. Savaş ölmüştür. Artık suçlular ve onların sömürdükleri cahiller dışında kimse savaşı sorun çözme yöntemi olarak kullanmıyor dünyada&#8230;”</p>
<p>Altmış yıldır İslam dünyasını büyük bir dikkat ve yüksek bir umutla izleyen ve ümmetin sorunlarına çare bulma çabası içinde olan, Kur’an’ın hakikatleri anlama ve yayma yoluyla ‘en büyük cihad’ emrine imtisal eden, Türkiye’nin elde ettiği kazanımları muhafaza etmenin ve daha ileriye götürmenin Âlem-i İslam için ne kadar önemli olduğunu yeri geldikçe vurgulayan muhterem üstadım Cevdet Said’e Rabbimizden sağlıklı uzun ömürler niyaz ediyorum. Bu yazının devamını inşaAllah gelecek hafta yayımlayacağız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-taniyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÇÖZÜM ARAYIŞINI BİRLİKTE SÜRDÜREBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-arayisini-birlikte-surdurebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-arayisini-birlikte-surdurebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2015 10:06:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[49:10]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika Dinî Liderler Zirvesi]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Asya-Pasifik]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya İslâm Şûrası]]></category>
		<category><![CDATA[barış]]></category>
		<category><![CDATA[çözüm]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[İDSB]]></category>
		<category><![CDATA[ihya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İslam düşmanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[islamofobia]]></category>
		<category><![CDATA[ıslah]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Dinî Liderler]]></category>
		<category><![CDATA[nefret suçu]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[SDE]]></category>
		<category><![CDATA[Selefileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Şiileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Aile Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet]]></category>
		<category><![CDATA[YTB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=192</guid>

					<description><![CDATA[“Mü&#8217;minler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah&#8217;a karşı sorumlu davranın ki, O&#8217;nun merhametine mazhar olasınız!” (Hucurât 49:10). &#8220;Mü&#8217;minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66). Son bir ayın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Mü&#8217;minler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah&#8217;a karşı sorumlu davranın ki, O&#8217;nun merhametine mazhar olasınız!” (Hucurât 49:10).</p>
<p>&#8220;Mü&#8217;minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66).</p></blockquote>
<div>Son bir ayın içinde Türkiye’de Âlem-i İslam için umut vadeden üç mühim toplantı gerçekleşti. Sorunlarımızla yüzleşerek elbirliğiyle çözüm arayışına girmenin güzel numunelerini teşkil eden ve ilk ikisine gözlemci, sonuncusuna ise üye sıfatıyla katıldığım bu umut vadeden toplantılara, çözüm çabalarına örnek olmaları açısından dikkat çekmek istiyorum.</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Orta Doğu Düşünce Kuruluşları Buluşması </strong></p>
<p>Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) ile Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) işbirliğiyle gerçekleştirdiği Orta Doğu Düşünce Kuruluşları Buluşması’na 17 ülkeden seçkin düşünce kuruluşlarının temsilcileri, 85 uzman ve düşünür katıldı. 15-16 Eylül 2015 tarihinde Ankara Meyra Palace Hotel’de gerçekleştirilen toplantıda, “<strong>Huzurlu ve İstikrarlı Bir Ortadoğu İçin Ortak Vizyon</strong>” başlığı altında; halen yaşadığımız ağır sorunlar, Türk-Arap ilişkilerinin geldiği nokta, terör, mültecilerin karşılaştığı zorluklar, İsrail’in Mescid-i Aksa’yı bölme planı ve Gazze ambargosu müzakere edilerek; bölgemizdeki krizlerinin çözümünde barışçıl yöntemlerin öncelenmesi, <strong>sorunların</strong> etnik ve mezhep temelinde değil, <strong>hak, adalet ve iyi komşuluk prensipleri çerçevesinde çözülmesi</strong> ve özellikle İran’ın komşu ülkelere müdahale anlayışından vazgeçmesi gerektiği vurgulandı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Asya-Pasifik Ülkeleri Müslüman Dinî Liderler Zirvesi</strong></p>
<blockquote><p>Ulus devletçilik, etnik milliyetçilik, fakirlik ve cehalet, Âlem-i İslam’ın varlığına kasteden en büyük tehlikelerdir.</p></blockquote>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ev sahipliğinde 13-16 Ekim 2015 tarihlerinde İstanbul’da akdedilen I. Asya-Pasifik Ülkeleri Müslüman Dinî Liderler Zirvesi’ne 37 Asya-Pasifik ülkesinden, içlerinde bakan seviyesinde katılımcıların da yer aldığı 125 Müslüman dinî lider ve temsilci iştirak etti.</p>
<p>13 Ekim 2015 salı günü İstanbul Conrad Otel’de yaptığı açılış konuşmasında Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez hocamız, kardeşlik ahlakının ve kardeşlik hukukunun icaplarını yerine getirme gayretiyle düzenledikleri toplantının en önemli gayesinin marifet alış verişinde bulunmak olduğunun altını çizdikten sonra; ulus devletçilik, etnik milliyetçilik, fakirlik ve cehaletin Âlem-i İslam’ın varlığına kasteden en büyük tehlikeler olduğuna; bir vücudun organları ve bir binanın tuğlaları gibi dayanışma, yardımlaşma ve her şeyden önce de iletişim içinde olmak; kaybettiğimiz hikmeti yeniden kazanarak barışı yeniden tesis etmek; ümmetin birer parçası olarak birliğimizi ve bütünlüğümüzü sağlamanın çabası içinde olmak; sadece din kardeşlerimizle değil, Müslüman olmayı fıtraten bekleyen milyarlarca kardeşimize karşı da paylaşım temelinde bir tutum sergilemek ödev ve sorumluluğumuzun farkında olmak gerektiğine vurgu yaptı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>16 Ekim 2015 tarihinde ise muhterem <strong>Diyanet İşleri Başkanımız</strong>, misafirlerin cuma namazını kıldığı Sultanahmet Camii’nde irad ettiği ve hicri 1437. yılın İslam âlemine şefkat, merhamet, adalet ve hayırlar getirmesi duasıyla başladığı hutbesinde; hicretin alelade bir göç hareketi olmadığını, bilakis bir düşünce ve bir hayat tarzı olduğunu, her türlü kötülükten hakka, adalete, merhamete, iyiliğe, güzelliğe ve fazilete doğru yürümek anlamına gelen hicretin Efendimizin şahsında bütün müminlere emredildiğini izah etti.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanımız</strong> Sayın Recep Tayyip Erdoğan da zirveye nokta koyan hitabesinde; kime ve neye hizmet ettiği meçhul nevzuhur terör örgütleri üzerinden İslam âleminin töhmet altında bırakılmak istendiğine, Müslüman coğrafyanın fay hatlarıyla bilinçli bir şekilde oynandığına, İslam dünyasını kan ve ateş denizine çeviren sürecin arkasında hangi dinamiklerin ve hangi kirli hesapların olduğunun artık görülmesi gerektiğine, bizim medeniyetimizde insanın inanın kurdu değil, müminin müminin güven yurdu olduğuna vurgu yaparak ümmetin zedelenmiş hafızasını onarma, yaralanmış bilinçlere şifa olma ve Müslüman nesillere rehberlik etme sorumluluğunun en başta âlimlerde olduğunu ifade etti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Müslüman Dinî Liderler Zirve Toplantıları</strong></p>
<ol>
<li>Asya-Pasifik Ülkeleri Müslüman Dinî Liderler Zirvesi’nin kapanış oturumunda ilan edilen sonuç bildirgesinde de vurgulandığı üzere, son yıllarda küresel ölçekte hizmet sunmaya başlayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ihtiyaç, beklenti ve talepler doğrultusunda dünyanın çok farklı coğrafyalarında yerel dinî yapılarla iş birliği imkânlarını geliştirme çabası takdire şayan bir sorumluluk örneğidir. Son on yılda yoğunlaşan Avrasya İslâm Şûrası (I-VIII), Afrika Dinî Liderler Zirvesi (I-II), Balkan Müftüleri Toplantısı (I-VII), Avrupa Müslümanları Buluşması, Dünya İslâm Bilginleri Barış, Sağduyu ve İnisiyatif Girişimi, I. Latin Amerika ve Karayip Adaları Müslüman Dini Liderler Zirvesi gibi uluslararası toplantılara eklenen son zirve toplantısı son derece anlamlıdır. Zira, bugün <strong>Müslüman nüfusun</strong> <strong>üçte ikisi</strong>ni teşkil eden Asya-Pasifik coğrafyasındaki Müslümanların özellikle son iki asırda maruz kaldıkları işgal ve sömürgecilik sebebiyle yaşadıkları sorunlara birlikte çare aramak, öncelikle tanışıklığı tazelemekle başlar. Müslüman halkların bölgesel ölçekle yetinmeyip kıtalar arası düzeyde dinî, kültürel ve tarihî ilişkilerini yeniden kurmaya başlaması ümmetin bekası için kaçınılmaz bir görevdir. Zira, son birkaç yüzyılın muhataralı sayılabilecek geçmişi içinde <u>aidiyet, itibar ve ortak ufuk belirleme noktasında ciddi sarsıntılar yaşayan</u> bölgesel Müslüman varlığı, bugün bütün bu sorunların üstesinden gelebilecek bir zihin açıklığı ve tasavvur imkânına ihtiyaç duymaktadır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Kesret İçinde Vahdet: Hikmet ve Barışı Yeniden Düşünmek”</strong> teması altında 4 gün boyunca 8 oturum halinde gerçekleştirilen zirvede, Asya-Pasifik Müslümanlarının bölgesel ölçekteki sorunları, çözüm önerileri ve işbirliği imkânları ortaya konmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye Diyanet Vakfı’nın Asya-Pasifik Müslümanlarına yapabileceği katkıların ve yeni ortak çalışma alanlarının müzakere edildiği dinî liderler zirve toplantısında, Asya-Pasifik Müslümanlarının bugün yaşamakta oldukları sorunlar, gelecek tasavvurlarına yön veren mevcut durum analizleri ve dünya Müslümanlarını ilgilendiren temel konularla ilgili hususlar 20 maddelik bir sonuç bildirgesiyle kamuoyuna duyurulmuştur.</p>
<blockquote><p>Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dünyanın çok farklı coğrafyalarında yerel dinî yapılarla iş birliği imkânlarını geliştirme çabası takdire şayan bir sorumluluk örneğidir.</p></blockquote>
<p><strong>Sonuç bildirgesi</strong>nde öne çıkan vurguları şu şekilde özetlemek mümkündür:<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<ol>
<li>Tüm mahlûkata karşı şefkat ve rahmetle muameleyi emreden Din-i Mübin-i <u>İslâm</u>, kimden gelirse gelsin, amacı ne olursa olsun <u>terörün her türlüsünü reddeder</u>. “Bir insanı katleden tüm insanlığı katletmiş gibidir.”</li>
<li>Bütün Müslümanlar, <u>makâsıdu’ş-şeria eksenli bir dindarlığı geliştirmek</u> için, kitle eğitim programları üzerinde çalışmalıdır. Hac organizasyonu bütün boyutlarıyla yeniden gözden geçirilmelidir.</li>
<li>Müslüman dünyanın içinden geçmekte olduğu bu zorlu süreci en az zararla atlatarak yeniden selam, eman ve güven ortamına kavuşturulması, Müslümanların <u>çokluk içinde birliği sağlama</u>larına, İslâm’ın insanlığa takdim ettiği ilim, hikmet ve marifet yolunu takip etmelerine, <u>barış, adalet ve merhamet</u>i yeniden tesis etmelerine ve kurumsallaştırmalarına bağlıdır.</li>
<li>Mescid-i Aksa, Müslümanların mabedi olma hüviyetinden, Harem Bölgesi de tarih boyunca var olan dinî ve manevî statüsünden çıkarılamaz.</li>
<li>Çokluk dünyasının gereklilikleri, ölçüt ve değerleri ne kadar çok çeşitlilik arz ederse etsin, Müslümanlar için gerekli ve geçerli olanı temel/ortak sabiteler etrafında birlik ve dayanışma içerisinde insanlara örnek bir ümmet olmayı başarmaktır. Müslümanlar, mezhepçiliğin ve aşırı-zorlama yorumlara dayalı din anlayışlarının beslediği çatışmalar dahil her türlü şiddet ve kaos ortamından ancak bu şekilde kurtulabileceklerdir.</li>
<li>İslâm dini, insanlığa barış, huzur, güven ve iki cihan saadeti sağlamak için gelmiştir.</li>
<li>Bir endüstri hâline getirilen <u>İslamofobia</u>, kültürel bir yanılsamadır ve haddizatında bir insanlık suçudur. İslâm başta olmak üzere dinlerin mukeddesatına yapılan hakaret, tezyif ve tahkir girişimleri uluslararası hukuk metinlerinde birer <u>nefret suçu olarak nitelenmeli</u>, bu hususta çatışmayı değil, barış ve çözümü esas alan çaba ve gayretler teşvik edilmelidir.</li>
<li><u>İslam düşmanlığı</u>, üzerinde çalışılmış mühendisliklerin bir ürünü olup hem Müslümanların hem de genel kamuoyunun algıları manipüle edilmekte, inceltilmiş yöntem ve tekniklerle adeta <u>kurumsallaştırılmaktadır</u>.</li>
<li>Bilhassa Şiileştirme ve Selefileştirme üzerinden tırmandırılmak istenen ve ümmetin birlik ve beraberliğini tehdit eden gerginlikler, <u>doğru bilgi ve sahih arayış içinde sürekli kendini yenileme gayreti</u>nde olan bir muhteviyat geleceğimizi aydınlatacaktır.</li>
<li>Bazı mezhepçi ve aşırı-zorlama yorumlara dayalı kimi dini akımların, Asya-Pasifik Coğrafyasındaki adalarda bin bir zorlukla varlıklarını devam ettirmeye çalışan Müslüman azınlıklardan yeni taraftarlar toplamak amacıyla oralara maddi imkânları seferber etmesi en hafif ifadeyle gayr-i ahlakiliktir.</li>
<li>Dini bilginin bilinen çerçevede işleyen yapısı, varlığımızı, güç ve irademizi besleyici karakterinden uzaklaşmış durumdadır. Bugün geleneğin müstakim takipçilerini izleyerek <u>ihya ve ıslaha ağırlık verip, müfredatımızı yeniden gözden geçirmek</u> suretiyle günün icapları içinde sağlıklı arayışlara fırsat tanınmalıdır.</li>
<li>Orta Doğu’da ortaya çıkan ve İslâm’ı tekeline alan, kendisi gibi inanmayanları tekfir eden, <u>ahlak ve hukuk tanımayan kirli savaşları cihat olarak telakki eden</u> bazı türedi anlayışların, Asya-Pasifik ülkelerindeki Müslümanlara sirayet etmemesi için bu coğrafyalardaki kadim dinî, kültürel ve tarihî dokunun korunması büyük önem arz etmektedir.</li>
<li>Asya-Pasifik ülkelerinde yaşayan yeni kuşaklara sağlıklı din eğitimi sunmak maksadıyla hazırlanacak müfredat ve programlar, <u>bilgiyi dinî ve gayr-i dinî diyerek bölmeyen</u>, insani ve toplumsal gerçeklikleri dikkate alan, geleneksel bilgi mirasıyla günümüz olgusunu birlikte değerlendiren, bilgi ve bilim üreten bir anlayışa sahip olmalıdır.</li>
<li>Dünyanın değişik bölgelerinde <u>azınlık statüsünde yaşayan Müslüman kardeşlerimizin dinî, sosyal ve kültürel varlıklarını koruma ve geliştirme</u> amacıyla başlatılan girişimleri sürdürmek ve çözüm önerileri için adımlar atmak öncelik arz etmektedir. Bu nedenle yakın zamanda gerçekleştirilmesi düşünülen “Dünya Müslüman Azınlıklar Kurultayı”na ilgili Asya-Pasifik ülkelerinin katılımları sağlanmalıdır.</li>
</ol>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığınca daha önce kurulan altı platformun öncülerinin bir araya getirildiği “Dünya Müslüman Dini Liderler Zirvesi”nin 2016 yılında İstanbul’da gerçekleştirilmesi teklifi de dikkate alınması gereken önemli bir vurgu olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Uluslararası Aile Enstitüsü Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı</strong></p>
<p>Çatısı altında 6 kıtaya yayılmış 61 ülkeden üçyüzü aşkın gönüllü kuruluşu barındıran İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin (<strong>İDSB</strong>) 17 Ekim 2015 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirdiği toplantıda Uluslararası Aile Enstitüsü kuruluş çalışmalarının tamamlanması amaçlandı.</p>
<p>24-25 Ocak 2015 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen ve 30 ülkeden yaklaşık 500 STK temsilcisi, ilim adamı, akademisyen ve bürokratın katıldığı “Değişen Dünyada Bireyler Arası Etkileşim Ağı Olarak AİLE: Şefkat, Hürmet, Nezaket, Paylaşım” başlıklı İDSB II. Uluslararası Aile Konferansı’nda, İslam ümmeti adına aile sorunlarını araştırmak ve çözüm önerileri geliştirmek maksadıyla Uluslararası Aile Enstitüsü’nü (UAE) kurma kararı alınmıştı.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>17 Ekim 2015 Cumartesi günü İstanbul Berr Otel’de ilk toplantısını gerçekleştiren Yüksek İstişare Kurulu, Uluslararası Aile Enstitüsü’nün organizasyon yapısı, kapsamı, faaliyet tarzı, bütçesi gibi temel konular üzerinde müzakereler yürüttü. 17 ülkeden altmışa yakın temsilcinin katıldığı toplantıda, müzakere notlarını tasnif ederek tüzük, yönetim şeması, faaliyet takvimi ve bütçe gibi çalışmaları yapacak bir komisyon oluşturuldu&#8230;</p>
<p>Türkiye başta olmak üzere İslam dünyasının; sorunlarını farkettiğini, bu sorunları çözme iradesini ortaya koyduğunu, çözümü birlikte aramak ve bedel ödemek gerektiğini gayet iyi kavradığını gösteren bu her üç toplantıda emeği geçen sorumluluk bilinci yüksek zevata minnet ve şükranlarımı sunuyor, Rabbimizden bu fiili ve samimi duaları bereketlendirmesini niyaz ediyorum.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> http://sde.org.tr/tr/newsdetail/orta-dogu-dusunce-kuruluslari-bulusmasi-ankarada-gerceklestirildi/4395</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> http://diyanet.gov.tr/tr/icerik/‘i-asya-ve-pasifik-ulkeleri-musluman-dini-liderler-zirvesi’-istanbul’da-basladi…/29203</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Sonuç bildirisinin tam metni için bakınız: <a href="http://diyanet.gov.tr/tr/icerik/i-asya-pasifik-ulkeleri-musluman-dinî-liderler-zirvesi-sonuc-bildirgesi-13-–-16-ekim-2015-istanbul/29210">http://diyanet.gov.tr/tr/icerik/i-asya-pasifik-ulkeleri-musluman-dinî-liderler-zirvesi-sonuc-bildirgesi-13-–-16-ekim-2015-istanbul/29210</a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> http://www.idsb.org/tr/?p=2028</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-arayisini-birlikte-surdurebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KURBAN: VARLIK HİYERARŞİSİNDEKİ YERİMİZİ BİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2015 09:43:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[16:115]]></category>
		<category><![CDATA[2:173]]></category>
		<category><![CDATA[23:115]]></category>
		<category><![CDATA[5:3]]></category>
		<category><![CDATA[6:121]]></category>
		<category><![CDATA[6:145]]></category>
		<category><![CDATA[6:162-163]]></category>
		<category><![CDATA[7:148]]></category>
		<category><![CDATA[Ahd-i Atîk]]></category>
		<category><![CDATA[ahimsa]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Yunan]]></category>
		<category><![CDATA[aynî vâcip]]></category>
		<category><![CDATA[Câhiliye Arapları]]></category>
		<category><![CDATA[câiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eski İranlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[eyyâm-ı nahr]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[konfüçyüs]]></category>
		<category><![CDATA[kurban]]></category>
		<category><![CDATA[mâbedler]]></category>
		<category><![CDATA[meratibü'l-vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Mezopotamya]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[sunak]]></category>
		<category><![CDATA[zerdüşt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=178</guid>

					<description><![CDATA[“De ki: “Benim tüm istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir! Uluhiyyetinde O’nun ortağı yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolundum; ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsüyüm!” (En’âm 6/162-163). &#160; Kurban: Allah’a yaklaşmak amacıyla hayvan kesmek “Arapça’da gerek maddî gerekse mânevî her türlü yakınlığı ve yakın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“De ki: “Benim tüm istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir! Uluhiyyetinde O’nun ortağı yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolundum; ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsüyüm!” (En’âm 6/162-163).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurban: Allah’a yaklaşmak amacıyla <u>hayvan</u> kesmek</strong></p>
<p>“Arapça’da gerek maddî gerekse mânevî her türlü yakınlığı ve yakın olmayı kuşatacak bir anlam yelpazesine sahip olan <strong><em>kurbân</em></strong> kelimesi dinî terminolojide kendisiyle Allah’a yaklaşılan şeyi, özel olarak da Allah’a yakınlık sağlamak, yani ibadet (<em>kurbet</em>) amacıyla belli vakitte belirli cinsten hayvanları kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Türkçe’de <strong>kurban</strong> kelimesi yalın olarak kullanıldığında kurban bayramında ibadet amacıyla kesilen hayvanı ve bu kesim işlemini ifade ederken diğerleri türüne göre “adak kurbanı, kefâret kurbanı” gibi özel isimler almıştır.” (Güç, 2002:26/433).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam öncesi dinlerde kurban</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“Kurban tapınılan tabiat üstü varlık veya varlıklara yakınlaşma, şükran duygularını ifade etme, bir şey isteme ya da günahlara kefâret olması gibi niyetlerle sunulan varlık ve nesnelerdir. Tabiat üstü bir güce sunulan nesnelere genel anlamda <strong><em>takdime</em></strong> (sunak) adı verilirken kurban kelimesi özellikle öldürme veya boğazlama yoluyla sunulanlar için kullanılmaktadır. Kurban sunan kişi bu şekilde tabiat üstü güçle ilişkiye girmeyi veya daha önce girmiş olduğu ilişkiyi sürdürmeyi amaçlar.</p>
<p>Çeşitli kültürlerde kurban ibadetinin farklı uygulamaları ortaya çıkmıştır. Mesela, Antik Yunan dininde çeşitli tanrılara at veya boğa kurban edilirdi. Eski Mısır’da ve Sümerler’in yaşadığı eski Mezopotamya’da rahiplerin eşliğinde kurban merasimleri yapılırdı. Hititler’in tanrıların yardım ve affını kazanmak için kurban kestikleri, bazı yiyecekler takdim ettikleri, Eski İranlıların tanrılara kurbanlar, çeşitli bitkiler ve içki sundukları bilinmektedir. Zerdüşt hayvan kurbanını yasakladıysa da ölümünden sonra bu âdete geri dönülmüştür.</p>
<p>Şintoizm’de erken dönemlerde uygulanan insan kurbanlarının yerini sonradan hayvan kurbanları almıştır. Günümüzde pirinç ve pirinç şarabından oluşan yemek takdimeleriyle elbise ve mesken gibi birçok şey kurban olarak sunulmaktadır. Eski Çin’de tanrılara ve ölen ataların ruhlarına evcil olan ve olmayan hayvanlar kurban edilir; hububat, mayalandırılmış içki, çeşitli yiyecekler ve ipek gibi takdimeler sunulurdu. Önceleri yaygın olan insan kurbanına Konfüçyüs’le birlikte son verilmiştir. Budizm ve Jainizm’de “ahimsa” (hiçbir canlıyı öldürmemek) prensibi ve tenâsüh inancı gereği canlı yaratıklar kurban edilmemektedir. Bu yüzden her iki din mensupları mâbedlerinde tütsü, mum, buhur, yiyecek ve içecekler takdim ederler.</p>
<p>Yahudilik’te kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrâhim’e kadar götürülmektedir. Onun döneminde sığır, davar, kumru, güvercin gibi hayvanlar Tanrı’ya sunulurdu. Hıristiyanlık’ta Îsâ’nın haç üzerindeki ölümünün tek başına yeterli ve diğer kurban sunma fiillerini faydasız kılan biricik kurban olduğu inancı kabul edilmiş, Ahd-i Atîk’in kurban sistemi iptal edilmiştir.” (Güç, 2002:26/434-435).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslâm’da kurban ibadeti</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“Önceki din ve kültürlerde farklı şekil ve amaçlarla da olsa varlığını sürdüren ve Câhiliye toplumunun dinî hayatında önemli bir yeri olan kurban âdeti İslâm dininde cinayet, şirk, israf, hayvana eziyet ve çevre kirliliği gibi olumsuz unsurlardan temizlenerek taabbüdî, malî ve sosyal nitelikleri bir arada bulunduran bir ibadet halini almıştır. İslâm döneminde Câhiliye Arapları’nın kurban âdeti tevhid inancına aykırı öğelerden temizlenerek Hz. İbrâhim’in sünnetine uygun biçimde ihya edilmiş ve sosyal işlevler de yüklenerek zenginleştirilmiştir. Putlar için hayvan kurban etme şirk, bu şekilde kesilen hayvanlar da murdar sayılmış (el-Bakara 2/173; el-Mâide 5/3; el-En‘âm 6/121, 145; en-Nahl 16/115), akîka kurbanı âdeti ana hatlarıyla İslâm döneminde korunmuştur.</p>
<p>Kur’an’da ayrıntısı verilmeksizin Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerinden söz edilir (el-Mâide 5/27) ve ilâhî dinlerin hepsinde kurban hükmünün konulduğu bildirilir (el-Hac 22/34). Kur’an’da hac ibadeti esnasında kesilecek kurbanlarla ilgili bazı hükümler yer alsa da (el-Bakara 2/196; el-Mâide 5/2, 95, 97; el-Hac 22/28, 36, 37; el-Feth 48/25) dolaylı bir işaret hariç (el-Kevser 108/2) hac dışındaki kurban ibadetine temas edilmez. İbadetler konusunda takip edilen teşrî siyasetine uygun olarak gerek hac ve umre yapanların gerekse diğer şahısların kurban kesme yükümlülüğü ve diğer kurban türleri hakkındaki hükümler Hz. Peygamber’in söz ve uygulamasıyla belirlenmiştir. Resûl-i Ekrem’in hicretin 2. yılından (624) itibaren kurban bayramlarında kurban kesmeye başlaması, hac ve umre esnasındaki uygulaması ve kurbanla ilgili çeşitli açıklamalarından oluşan zengin hadis rivayeti bu alandaki dinî geleneğin, fıkhî yorum ve değerlendirmelerin ana zeminini teşkil etmiştir.” (Bardakoğlu, 2002:26/436).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurbanın fıkhî hükmü</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“&#8230; Kurban toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar; sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Ancak, kurban ibadetinin yararı sadece sosyal dayanışma ve malî yardıma indirgenemez. Her ibadetin öz ve biçim olarak ayrı anlam ve hikmetleri bulunduğu için kurban yerine başka bir ibadetin ikame edilmesi, meselâ kurbanın parasının dağıtılması, fakirlere gıda yardımı yapılması câiz görülmez.</p>
<p>Kurbanın meşruiyetinde müslümanların ittifakı bulunmakla birlikte dinî hükmü fakihler arasında tartışmalıdır. Dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmesi Hanefî mezhebine göre vacip, fakihlerin çoğunluğuna göre ise müekked sünnettir. Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü olabilmesi için müslüman, akıl bâliğ (ergen), mukim ve zengin olması şartları birlikte aranır. Hanefîler, yükümlülük şartlarını taşıyan herkesin ayrı ayrı kurban kesmekle yükümlü olduğunu (aynî vâcip) ileri sürerken Mâlikîler, kurban kesen kimsenin niyet etmesi halinde aynı kurbanın sevabına nafaka halkası içinde bulunan birlikte oturduğu yakınlarını da iştirak ettirebileceği ve bu kurbanın onlar için yeterli olacağı görüşündedir.</p>
<p>Dinen kurban olarak kesilmesi kabul edilmiş hayvan türleri, topluca “en‘âm” adıyla anılan ehlî hayvanlar yani koyun, keçi, sığır, manda ve devedir. Dolayısıyla ancak bu hayvanlar veya türdeşleri kurban olarak kesilebilir. Kurban, kurban bayramının ‘<em>eyyâm-ı nahr</em>’ denilen ilk üç günü yani zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günleri, bayram namazının kılınmasından üçüncü günün akşamına kadarki süre zarfında kesilebilir. Kurban sırf Allah rızâsını kazanmak için kesildiğinden etinin satılması câiz olmadığı gibi derisi, yünü, bağırsakları, kemikleri, iç yağı gibi eti dışında kalan parçalarının da sahibine gelir temin etmek amacıyla para ile satılması câiz değildir&#8230;” (Bardakoğlu, 2002:26/437).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurban ibadetinin hikmetini kavramak</strong></p>
<p>İbadetlerin şekil unsurlarına riayet gerekli olmakla birlikte asıl önemli olan ibadetlerin mana, ruh ve maksadını kavrayabilmektir. İbadetlerde illet, maslahat ve hikmeti görebilmek gerekir. İlletler ibadetlerin sebepleri, maslahatlar yararları, hikmetler ise gayeleriyle ilişkilidir.</p>
<p>Hikmetsiz bir ibadetten söz edilemez. Zira, Allah Teala hâşâ abesle iştigal etmez. Ne insan nede insanın hayatını tanzim etmek için vazedilen emir ve yasaklar amaçsız ve anlamsızdır: “Yoksa sizi boş yere ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı mı sanıyorsunuz? Dahası, (hesap vermek için) Bize döndürülmeyeceksiniz, öyle mi?” (Mü’minûn, 23:115).</p>
<p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir. Anlamsızlığın ve amaçsızlığın olduğu yerde niyetten söz edilemez. Bu keyfiyet diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi kurban ibadeti için de geçerlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlık hiyerarşisine riayet etmek</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“Kurban ibadetinin gayesi müminleri dünyevileşme tehlikesine karşı uyarmaksa, hikmeti de Allah’ın mahlukat için tayin ve tespit ettiği meratibu’l-vücûda yani varlık hiyerarşisine riayettir.</p>
<p>Hikmetler bazen illetlerle, bazen de maslahatlarla karıştırılır. Oysa ki hikmetler gayelerle alakalıdır. Bir ibadetin hikmeti, onu bir yere ‘bağlamak’tır. Yani, onun anlam ve amacını keşfetmektir. Onun, insanın ‘<em>mâ hulika leh</em>’ini yani yaratılış amacını gerçekleştirmede oynadığı rolü tespit etmektir. İbadetlerin hikmeti bazen onları emreden nasların açık ve zımni delaletleri ve hal karineleri yoluyla, bazen de muhakeme ve istikra yoluyla bilinebilir.” (Kurban El Kitabı, 2011:20-21).</p>
<p>“Kurban ibadetinin hikmeti, “eşyanın insanın emrine âmâde kılınması” demeye gelen teshir sırrında yatmaktadır. Bu sırrı ‘<em>kezalike sahharnâhâ lekum</em>’ ile ‘<em>kezâlike sahharahâ lekum</em>’ ibâreleri ele verir. Teshir, insanın yaratılmışlar âlemindeki şerefini gösterir. <em>Lekum</em>’deki lâm hem “insanın emrine âmâde kılınmayı” hem de “insan için bir yasaya bağlı olarak yaratılmayı” ifade eder. Allah’ın insana musahhar kıldığı her şeyin üzerinde zımnen “insanî hizmete mahsustur” yazılıdır. Kur’an’a göre yıldızlar, nehirler, güneş ve ay, gece ve gündüz, yer ve gökteki her şey, denizler, kuşlar, bulutlar insanın emrine musahhar kılınmıştır. Kurbanlık hayvanlar da öyle… Teshir, varlık hiyerarşisine (<em>meratibü’l-vücud</em>) delâlet eder. Kurban kesmek, Allah’ın koyduğu varlık hiyerarşisine saygı göstermektir. Zira insanlığın dünü ve bugünü, varlık hiyerarşisi bozulunca başta öküz (apis) ve inek (hotor) olmak üzere emrine verilen her şeyi tanrılaştırdığının sayısız örnekleriyle doludur (7:148). Mâide 103. âyet, cahiliyye insanının varlık hiyerarşisini bozma teşebbüsünü reddeder. Kurban kesen zımnen şu ahdi vermiş olur: Allah’ım! Senin varlık için koyduğun sıralamayı bozmayacağım!” (İslâmoğlu, 2003:1/648).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Takva: sorumluluk bilincini kuşanmak</strong></p>
<p>Kurban’ın mahiyet ve gayesini Hac Sûresi’ndeki mübarek ayetler şöyle açıklar:</p>
<p>“34: Ve Biz, her ümmet için kurban kesmeyi bir ibadet kıldık ki, bu vesileyle O’nun kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar. Bakın, ilâhınız tek bir İlah’tır; o halde yalnız O’na teslim olun! Ve (sen de Ey Peygamber); O’na yürekten boyun eğenleri (O’nun rızasıyla) müjdele!</p>
<p>35: Onlar ki, ne zaman Allah anılsa kalpleri saygıyla ürperir ve başlarına gelen şeylere sabrederler; üstelik namazı hakkını vererek kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan cömertçe sarf ederler.</p>
<p>36: Malum kurbana gelince: Biz onu sizin için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın simgelerinden biri olarak (ibadet) kıldık: o halde, (ön ayaklarından biri bağlanıp) sıra sıra diz çöktürülen hayvanları kurban ederken Allah’ın ismini anın; nihayet onların yanı yere gelince artık ondan siz de yiyin, ihtiyacını belli eden ya da etmeyen herkese de yedirin. Bu böyledir; zira Biz onları sizin yararınıza âmâde kılmışızdır; umulur ki şükredersiniz.</p>
<p>37: <strong>Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz derin sorumluluk bilincidir.</strong> Böylece onları sizin yararınıza âmâde kıldı ki, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ın yüceliğini lâyıkıyla takdir edesiniz; ve (sen Ey Peygamber,) iyileri (O’nun rızasına ermekle) müjdele!”</p>
<p>Yüce Allah, Ümmet-i Muhammed’in birbirini değil kurbanlık hayvanlarını kesmekle ve birbirlerinin etini değil helal hayvanların etini yemekle yetineceği, yüzbinlerce sığınmacının katmerli zulümlerden kaçarken karada ve denizde kurban olmaktan kurtulacağı hakiki bayram günlerini göstersin bize.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rabbimiz bizzat yahut vekâlet yoluyla keseceğiniz kurbanlarınızı kabul buyursun. Dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde kurban etiyle birlikte Müslümanların sevgilerini ve selamlarını mazlum ve mağdur milyonlara ulaştırmak için bayram günlerini kurban eden gönül erlerine selam olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Akabe Vakfı, Kurban El Kitabı, İstanbul 2011, s.20-21.</li>
<li>Bardakoğlu, Ali; “İslam’da Kurban” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2002, 26/436-440.</li>
<li>Güç, Ahmet; “Kurban” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2002, 26/433-435.</li>
<li>İslâmoğlu, Mustafa; Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2013, c.I, s.647-648.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİNÎ MÜKTESEBATI KUR’AN’A ARZEDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2015 09:07:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:208-209]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Dilipak]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın dini]]></category>
		<category><![CDATA[ataların dini]]></category>
		<category><![CDATA[beşerî]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Din-i Mübin]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Yunus]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Sarmış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dini]]></category>
		<category><![CDATA[kültür ve din]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[rivayet]]></category>
		<category><![CDATA[Teke Tek]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=173</guid>

					<description><![CDATA[“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!” (Bakara 2:208-209) Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!”<br />
(Bakara 2:208-209)</p></blockquote>
<p>Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine din yükselen değer olmaya devam etmektedir. İnsanların inanma ve tapınma ihtiyaçlarını hurafe dinleriyle karşılamak için ince stratejiler yürüten egemen güçler, insanlığa huzur getirebilecek yegâne alternatif olan ‘İslam Dini’nin anlaşılmaması için büyük çabalar ortaya koymaktadır. Zira, indirilen İslam’ın hakikati anlaşıldığında kendi sömürge düzenlerinin yerle bir olacağını çok iyi bilmektedirler.</p>
<p>İndirilen ‘İslam Dini’ne derinden düşmanlık yapan ve yayılmasını engellemek için büyük bedeller ödeyen şer güçlerinin; toplumları uyutan uydurulmuş dine, başlarındaki kötü yöneticileri ve perişan durumlarını itiraz edilemez alın yazıları olarak kabul etmeyi müminlerine iman esası olarak telkin eden paralel dine pasif, hatta yer yer aktif destek vermeleri anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>Elinde tuttuğunu kendisini kurtuluşa erdirecek mutlak hakikat zanneden Müslüman topluluklardan gelecek iyi niyetli tepkilere ve sistemlerinin yok olmaması için bütün güçleriyle harekete hazır şer odaklarından gelecek saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültürel birikimi ayıklayarak vahyin onayına sunabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İyi niyetli tepkilere ve art niyetli saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p></blockquote>
<p>4 Ağustos 2015 akşamı Habertürk televizyonunda ‘Teke Tek’ programına konuk olan üç kıymetli hoca, yaklaşık beş saat süren canlı yayında Müslümanlar için hayati derecede önem arz eden konuları müzakere etmişti. Yankıları uzun süre devam eden bu programda Caner Taslaman; “&#8230; Şu an yaşanan din bir ilmihal İslam’ı. Müslümanlar zannetmesinler ki hadisi yaşıyorlar, Kur’an’ı yaşıyorlar. Kur’an’a rağmen neler var? O yüzden bu fıkıh literatürünün Kur’an süzgecinden geçirilmesi çok önemli…” sözleriyle Müslümanların din algısını şekillendiren fıkıh müktesebatının Kur’an’a arz edilmesinin zaruretine vurgu yapmıştı.</p>
<p>Mehmet Okuyan hoca; “… Çözüm dinî tüm kültürü Kur’an’a arz etmek. Biz toptancı yaklaşımın ekolü değiliz; süpürüp atmayız, süpürüp almayız. Bir mihenk taşını, bir ölçüyü alıp sözü ona vurmaktan yanayız. Rivayetleri Kur’an’a vuralım diyoruz&#8230; Zira, Kur’an adına, din adına konuşmak başka; Kur’an’dan konuşmak başka&#8230;” sözleriyle din kültürü müktesebatımızı toptan almak ya da süpürüp atmak yerine belli bir metot dahilinde Kur’an’a arz ederek, vahye uygun olan ile olmayanı ayıklamanın, vahye uygun olanı alıp aykırı olanı atmanın zaruretinden bahsetmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ataların ocağından külü değil közü taşıyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ı merkeze koyan tahkik ekolü mensuplarının itirazı kültüre değil, ona din muamelesi yapılarak Allah’ın kemale erdirdiği dine yamanmasınadır.</p></blockquote>
<p>Mustafa İslâmoğlu hoca ise aynı ‘Teke Tek’ programında Âlem-i İslam’ın mevcut perişan durumunu, bunun sebeplerini, tevbe edip arınarak ve kültürel birikimi ayıklayarak çıkış yolu bulabileceğimizi şu şekilde anlatmıştı:</p>
<p>“… İslam’ın sahibi kim? Biz İslam’ın talibiyiz, sahibi Allah’tır. Sahibiyiz deyince ona malımız muamelesi yapıyoruz, tasarrufta bulunmaya kalkıyoruz, mülkiyet zannediyoruz, onu başkasından kıskanmaya başlıyoruz. Din Allah’ın. Allah dinini tamamladı. Allah’ın tamamladığı dinine sen bir şey ilave ettiğinde ne demiş oluyorsun?&#8230; ‘Sen eksik bırakmışsın!’ demiş oluyorsun.</p>
<p>Din kimin için? İnsan mı din için, din mi insan için? Hangisi? ‘İnsan din için’ derseniz insanı bozdurup dine yediriyorsunuz&#8230; İnsan Allah’ın muradı. İnsan Allah’ın şaheseri. İslam insanlığın son adası, son sığınağı… Biz Müslümanlar İslam’ı çok yorduk. İslam’a yük olduk. Çok ağır bagajlar yükledik. ‘Şu âlimin görüşü’ dedik, İslam’ın sırtına yükledik. ‘Şu mezhebin görüşü’ dedik İslam’ın sırtına yükledik. ‘Bizim şeyhin yorumu’ dedik İslam’ın sırtına yükledik.</p>
<p>İslam’ın sahibi Allah’tır. Tanımlama hakkı Allah’ındır. Biz sahibi değiliz, dini biz tanımlayamayız. Kendini dinin sahibi sanırsan, mezhebini, meşrebini dinin sahibi sanırsan tanımlamaya başlarsın. Tanımlarsın, karşındakini kendi tanımına göre dine sokar ya da dinden çıkarırsın. Dini tanımlamaya kalkmak Allah’tan rol çalmaktır!</p>
<p>İnsan olmadan Müslüman olunmaz, bunun altı çizilmeli… İnsanlığın yüz karası olursak bu sadece bizim değil, insanlığın vebali olur. Kalpsiz ve şefkatsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın kalbi olmaya aday olmamız gerekiyor. Şefkatsizlere anne olmamız gerekiyor.</p>
<p>Biz tevbeyi, özeleştiriyi unuttuk. Yunus gibi tevbe etmeliyiz. Suçlu öteki değil, hayır, suçlu biziz! Kültürümüzü eleyeceğiz, atalarımızın ocağından külü değil, közü taşıyacağız!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Ataların dini’nden ‘Allah’ın dini’ne dönebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır.</p></blockquote>
<p>Yakın zamanda Yeni Akit gazetesinde peş peşe yayımladığı bir kaç yazısında Müslümanların sorunlarını Türkiye özelinde analiz eden Abdurrahman Dilipak, İslam ümmetinin “dine karşı bir din” tehdidi ile karşı karşıya olduğuna (28.07.2015) dikkat çekerek, kültürün dinleştirilmesinin yol açtığı vahim sonuçları ve çözüm önerilerini şu sözleriyle özetlemiştir:</p>
<p>“&#8230; Halkın bilgisi dışında bir hakikat kaynağı varsa, insanlar için taklitten başka bir yol kalmıyor. Tabii bu kader tartışmalarını, keşf, keramet, şefaat tartışmalarını da beraberinde getirecektir. Peygamberin ümmetinden gizlediği bir şeriat esasen mümkün değildir. Tamamlanmış, eksiksiz bir kitaptan söz ediyoruz. Onun insanlar için hidayet rehberi olmasından söz ediyoruz.</p>
<p>Bakınız, bugünkü fitnenin altında bu din algısı üzerindeki farklı yorumlar yatıyor. Bu tartışma ile bizi atomize etmek, sonra birbirimize karşı kışkırtıp nötralize etmek ve ardından da insanları neye inanacaklarını bilmez hale getirmek istiyorlar. Böylece agnostik hale gelen halk kolayca dinden soğutulabilecektir&#8230;” (100 Yılda Bir Müceddid, 27.07.2015).</p>
<p>&#8220;&#8230; Biz, tek parti döneminde 54 farzla sınırlı bir din algısını, çok partili dönemde seremoni ve ritüellerle zenginleştirdik ama, o evrensel genişlik, tevhidi duruş, tefekkür derinliği, hikmet ve estetik yönünü, ilmi yanını ihmal ettik.. Tefrika felaket halini aldı. Allah’ın dini, yeri göğü, ölümü ve hayatı açıklıyor, ama bizim yaşadığımız din, karı ile koca arasındaki ihtilafı bile çözmüyor.. Şimdi bizim aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor.</p>
<p>“Atalarımızın dini”nden “Allah’ın dini”ne dönmemiz lazım, dinimizi mezhep, ideoloji ve tarikatımızın içine sıkıştırmak yerine, mesleğimizi, meşrebimizi, tarikatımızı, mezhebimizi dinin çerçevesi ile çerçevelememiz, din dışı oluşum ve geleneklerden ise hayatımızı arındırmamız gerekiyor. Dinimizi Kur’an ve sünnete göre tashih etmemiz gerekiyor.. Din büyüklerimizi İlah ve Rab edinmememiz, dinimizi Allah’a has kılmamız gerekiyor.&#8221; (Biz Gökte Uçar Suda Yürürüz, 26.08.2015).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Doğruyu eğriden ayırabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermemek için dikkatli olmalıyız.</p></blockquote>
<p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır. Dinî müktesebatımızı, din zannettiğimiz kültürel birikimimizi Kur’an’a arzedebildiğimiz takdirde hangi inanç, tutum ve davranışlarımızın indirilmiş dinin, hangilerinin de kültürel dinin emirleri olduğunu rahatlıkla birbirinden ayırabiliriz. Burada birkaç hususu örnek olarak vurgulamakla yetinmek durumundayız:</p>
<ol>
<li>Kur’an’ın korunduğunu haber veren indirilmiş dine rağmen; uydurulmuş dinin bazı ayetlerin lafzının, başka bazı ayetlerin de manasının yok olduğu anlamına gelen yorumlarını muteber kabul etmemeliyiz.</li>
<li>Allah’ın indirdiği dinde sözü edilen dünya, ahiret, gayb ve şahadet âlemlerinin yanı başına kondurulan, Kur’an’da olmadığı halde uydurulan dinde büyük manalar yüklenen berzah âlemi, kabir âlemi, misal âlemi, ezel âlemi, ruhlar âlemi gibi hayali âlemlere itibar etmemeliyiz.</li>
<li>Peygamber’in gaybı bilmediğini açıkça söyleyen Kur’an ayetlerine rağmen; uydurulmuş dinin bunun tam aksini iddia eden yorumlarına kutsal metin muamelesi yapmamalıyız.</li>
<li>İndirilmiş dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın öldüğünü söylemesine rağmen; uydurulmuş dinin onun gökte yaşadığını ve geri döneceğini iddia eden rivayetleri üzerine akide bina etmemeliyiz.</li>
<li>Zannın hak namına hiç bir kıymet ifade etmediğini açıkça ifade eden Kur’an-ı Mübin’e rağmen; ilim ve akıl dışında bir çok bilgi kaynağını dinimizin, inancımızın ve hayatımızın odağına oturtmamalıyız.</li>
<li>Tercihlerimizin ve eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmemiz gerektiğini açıkça ve defalarca beyan buyuran Kur’an-ı Hakim’e rağmen; sorumluluktan kaçarak, tercih ve eylemlerimizin faturalarını başka adreslere keserek, çarpık bir kader anlayışını dinin merkezine yerleştiren kültür dininin zehirleyici tembelliğine teslim olmamalıyız.</li>
<li>Atalar yolunu körü körüne takip etmeyi yasaklayan Kur’an-ı Aziz’e rağmen; atalarımızdan gelen gelenek ve göreneklere din muamelesi yapan anlayışı mazur görmemeliyiz.</li>
<li>Bizi akıl, irade, vicdan, güç ve sorumluluk bilinci gibi yüksek nimetlerle donatan Rabbimiz sorumluluğun ve hesabın ferdi olduğunu beyan buyurmasına rağmen; kültür dininin ‘biat et rahat et’ zihniyetinin ayartıcı konforuna kapılmamalıyız.</li>
<li>Allah’ın kemale erdirdiği Din-i Mübin ile iktifa etmeli, haşâ Allah’a din, peygambere takva öğretircesine cahilane tavırlara girmemeli, Allah’a kul olmak yerine haşâ Allah’a ırgat muamelesi yapma densizliğine düşmemeliyiz.</li>
<li>Ezcümle, Allah’ın din olarak indirdikleri ile dinin aslında olmayan ve sonradan karışan görüş, yorum, karar, içtihat ve uygulamaları birbirinden dirayetle ayırabilmeliyiz. Ancak, bu ayıklamayı yapabilmek için önce temyiz kudretimizi güçlendirmeliyiz.</li>
</ol>
<p>Aksi takdirde Kur’an’ın berrak mesajını kulak ardı etmek veya bu mesajı din kültürünün ürettiği paralel din ile örtmek gibi vahim bir neticeye hizmet etmekten, böylece dünyada ve ukbâda azaba duçar olmaktan kurtulamayız. Din ile kültürü ayırt edemez isek, bilge kral merhum Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermiş oluruz. Keza, Kur’an şairi merhum Mehmet Âkif’in ağır tenkidine muhatap oluruz, Allah korusun:</p>
<p><em>“Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;</em></p>
<p><em>Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz kültüre değil onu dinin yerine koymayadır</strong></p>
<p>İndirilen din ile uydurulan dini, Allah’ın dini ile onun yanı başında oluşturulan paralel dini birbirinden ayırt etmenin zaruretine vurgu yapan âlim ve mütefekkirler kültür düşmanlığı yapan insanlar değildir. Onların itirazı kültüre din muamelesi yapılarak, Allah’ın kemale erdirdiği dine noksan muamelesi reva görülerek ona ilave yapma girişimlerinedir. Nitekim, kültürel müktesebatın Allah’ın dinine eklemlenmesi neticesinde beşerî olana ilahi muamelesi yapılması hadsizliğidir. Ümmet-i Muhammed’in sorularının ana kaynağını oluşturan bu mesele anlaşılır ve kültür ile din tefrik edilir, dinî müktesebat Kur’an’a arzedilir, vahye uyan alınıp uymayan atılır, kültür ve geleneği kendi yer ve konumlarında tutmaya razı olunur ve dinin yerine geçirilmeye kalkışılmazsa mesele kalmaz.</p>
<p>İbrahim Sarmış hocanın vurguladığı gibi “önce ve her şeyin üstünde Kur’an’ın olması gerektiğini seslendirenler ne Kur’an’ın uygulaması olan pratik sünneti yahut tümden hadisi gözardı etmiş, ne de kültürün ve okumanın düşmanlığını yapmıştır. Bütün istedikleri ve söyledikleri, Allah’ın âlemlere hidayet ve rahmet olarak indirdiği Kur’an’ın din olarak görülmesi, uygulama ve anlatım olarak sünnetin onun uygulaması olarak bilinmesi ve din adına yazılanların ve söylenenlerin Kur’an’la test edilmesi, ona uygun olanların alınması, aykırı olanların bırakılmasından ibarettir.” (Kültürün Dinleşmesi ve Savunulması, Kur’ani Hayat, sayı: 43, s.15, Eylül 2015).</p>
<p>Sonuç olarak; tevhit inancından uzaklaşan, şirkin envaı çeşidine bulanan, dinlerden herhangi bir din haline dönüştürülen mevcut din; tarihin belli dönemlerinde kalmış, bireyin ve toplumun sorunlarına çözüm üretmeyen, hattâ, müntesiplerine büyük acılar çektiren ağır sorunlara bizzat kaynaklık eden, hayattan kopuk, ruhaniyet ve maneviyat yumağı bir ‘ibadet’ dini yani tapınak dini haline gelmiştir. Oysa İslam tapınak değil hayat dinidir, ‘ibadet’i değil kulluğu esas alır vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÇÖZÜM İRADESİNİ ORTAYA KOYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-iradesini-ortaya-koyabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-iradesini-ortaya-koyabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2015 13:09:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[13:11]]></category>
		<category><![CDATA[14:7]]></category>
		<category><![CDATA[17:9-10]]></category>
		<category><![CDATA[20:69]]></category>
		<category><![CDATA[29:69]]></category>
		<category><![CDATA[Âdil-i Mutlak]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[bedevilik]]></category>
		<category><![CDATA[çözüm]]></category>
		<category><![CDATA[dâvâ]]></category>
		<category><![CDATA[erdem]]></category>
		<category><![CDATA[gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[geleneksel din]]></category>
		<category><![CDATA[güzel davranış]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[müktesebat]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[nefis muhasebesi]]></category>
		<category><![CDATA[nimet]]></category>
		<category><![CDATA[ölü toprağı]]></category>
		<category><![CDATA[şiilik]]></category>
		<category><![CDATA[şükür]]></category>
		<category><![CDATA[sünnilik]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=160</guid>

					<description><![CDATA[“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur’an, en doğru yola yöneltmekte; erdemli ve güzel davranış sergileyenleri, kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir; ve âhirette (yaptıklarından hesap vereceğine) inanmayan kimseler için, elim bir azap hazırladığımızı da…” (İsra, 17:9-10). &#160; Çözümden ne anlıyoruz? Allah Teala, kaldıramayacağımız mükellefiyetler yüklemediği gibi baş edemeyeceğimiz sorunlarla da bizi imtihana tabi tutmamaktadır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur’an, en doğru yola yöneltmekte; erdemli ve güzel davranış sergileyenleri, kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir; ve âhirette (yaptıklarından hesap vereceğine) inanmayan kimseler için, elim bir azap hazırladığımızı da…” (İsra, 17:9-10). </span></p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>Çözümden ne anlıyoruz?</b></p>
<blockquote><p>Allah Teala, kaldıramayacağımız mükellefiyetler yüklemediği gibi baş edemeyeceğimiz sorunlarla da bizi imtihana tabi tutmamaktadır.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir sorunun bertaraf edilmesi, sağlıklı işleyişe mani olan engellerin ortadan kaldırılması, meselede bir neticeye varılması, içinde bulunulan olumsuz durumdan bir çıkış yolu bulunması manalarına gelen “çözüm” kelimesi matematik biliminde bir denklemde bilinmeyenlerin yerine konulduğunda denklemi sonuçlandıran, gerçekleştiren sayı ya da sayılar için kullanıldığı gibi denklemde ulaşılan sonuç için de kullanılır. Sorunla başa çıkma anlamında “çare” kelimesiyle de eşanlamlı olarak kullanılan çözüm kelimesi sosyal olaylar söz konusu olduğunda ‘bir sorunun karanlık, güç yanını bulup onu açıklayarak anlaşılmazlıktan kurtarmak için tutulacak yol ya da bir sorunu çözme biçimi; bir güçlüğü ortadan kaldıracak düşünce, eylem ve işlemler bütünü’ anlamında kullanılmaktadır. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>Çözüm gücümüz ve mükellefiyetimiz var mıdır?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsan, kendisine bahşedilmiş olan akıl, irade, sorumluluk bilinci, kuvvet ve kudret gibi emanetleri yerli yerince kullanabildiğinde çözemeyeceği bireysel ya da toplumsal sorun yoktur. Sınav salonu mesabesindeki bu dünyada bize kısa ve geçici bir ömür bağışlayan Allah Teala, kaldıramayacağımız mükellefiyetler yüklemediği gibi baş edemeyeceğimiz soru ve sorunlarla da bizi imtihana tabi tutmamaktadır. Yeter ki biz kendimizi, haddimizi yani sınırlarımızı bilelim, zaaf ve meziyetlerimizi iyi yönetelim, donanımlarımızı kullanarak kapasitemizi geliştirelim, çözemeyeceğimiz sorunumuz olmadığını bilelim, kapasitemizi aşan hususlardan zaten sorumlu olmadığımızın farkında olarak sorunlarımızın üstüne üstüne gidelim.</span></p>
<blockquote><p>Akıl, irade, kudret gibi meziyetlerimizi sorunlarımızın çözümünde ve vahye mutabık bir hayatı inşa etmede kullanmazsak, nimetleri israf etmiş, dahası emanete  ihanet  etmiş oluruz.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Terbiye etmediğimiz ve yerli yerinde kullanmadığımız meziyetlerimiz körelmeye mahkumdur. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur. Akıl, irade, kudret gibi nimetlerimizi de sorunlarımızın çözümünde ve vahye mutabık bir hayatı inşa etme yolunda kullanmazsak, nimetleri israf etmiş, dahası emanete  ihanet  etmiş oluruz.</span></p>
<blockquote><p>Biz kul olarak çıkış yolu bulmak için bütün çabamızı ortaya koyarsak, Allah Teala elbette bize çıkış yollarını gösterecektir, zira buna va’di vardır.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Nimetin şükrünü fiilen eda edersek, Rabbimiz o nimetin kapasitesini artırma garantisi vermekte; kullanmayarak ya da yanlış kullanarak nankörlük edecek olursak çetin azabı kendi tercihimizle hak edeceğimiz konusunda açıkça uyarmaktadır:</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“Eğer şükrederseniz size (olan nimetimi) artırırım,  yok eğer nankörlük ederseniz iyi bilin ki azabım  pek şiddetli olacaktır.” (İbrahim, 14:7). Nimetlerin artmasının ve azaptan kurtulmanın ön şartı; önce bizim harekete geçmemiz, çözüm irademizi ortaya koyup gücümüzü harekete geçirerek somut adımlar atmamızdır. Biz olayları ve şartları anlamak ve çıkış yolu bulmak için bütün çabamızı ortaya koyarsak, Allah Teala elbette bize çıkış yollarını gösterecektir, zira buna va’di vardır (29:69). </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mustafa İslâmoğlu hoca “…Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah o toplumun gidişatını (kendiliğinden) değiştirmez&#8230;” (Ra’d Sûresi, 13/11) âyetinin meâline şu notu ilave etmiştir: Bu âyet toplumsal değişimin yasasını ifade eder. Toplumun ve hayatın yeniden inşâsı için, tasavvur ve aklın “akleden kalp” olarak yeniden inşâsını öngörür. Zımnen: Allah’ın bir toplumun gidişatı hakkındaki iradesi, o toplumu oluşturan bireylerin tercihlerinden bağımsız değildir. Bu âyet gidişatı beğenmeyen mü’min muhatabının önüne “değişimi” bir hedef olarak koymaktadır. Bunun </span><span style="font-weight: 400;">başlama noktası kişinin kendisidir</span><span style="font-weight: 400;">. Zira kendilerini eğitemeyenler başkalarını eğitemezler. İçinden aydınlanamayan dışını aydınlatamaz (Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meâl-Tefsir). </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Âlem-i İslam’ın hâl-i pürmelâlinden kurtularak müminin izzetine yaraşır bir hayat sürebilmesi ve insanlığa örnek olacak bir toplum modeli geliştirebilmesi için; iradesini ve gücünü ortaya koyarak çözüme yönelik somut adımlar atması gerekmektedir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>Sorunlarımızı teşhis edip uygun çözümler üretebilmeliyiz</b></p>
<blockquote><p>Müktesebatımızı Kur’an’ın eleğinden geçirerek çözüm için irademizi ve tüm gücümüzü ortaya koyduğumuz zaman, Rabbimizin bizleri muvaffak kıldığını göreceğiz.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">İslam âleminin bütün sorunlarını efradını cami ağyarını mani şekilde tadat edip çözüm önerilerini sıralamak bir şahsın  tek başına yapabileceği bir iş olmadığı gibi bir kısa makale de bu büyük görev için yeterli bir zemin değildir. Ancak, sorunlarımızı tasnif edebileceğimizi, teşhisin de çözüm önerisinin de mümkün olduğunu, bahşedilen yüksek meziyetler yanında vahye mazhar olmuş âdemoğlu olarak  sorunları görmezden gelmek ve sürekli kaçmak yerine cesaretle bu sorunların üzerine giderek kalıcı etkin çözümler oluşturabileceğimizi vurgulayabilmek için burada bir kaç tespitimi paylaşmak istiyorum: </span></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Hatasız tek kitabın Kur’an olduğuna can u gönülden </span><span style="font-weight: 400;">inanıp</span><span style="font-weight: 400;">, onun kıyamete kadar insanlığın sorunlarına </span><span style="font-weight: 400;">kalıcı gerçek çözümler</span><span style="font-weight: 400;"> sunma vasfına ve gücüne </span><span style="font-weight: 400;">güvenmeliyiz</span><span style="font-weight: 400;">. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Kitaba uymak yerine kitabına uydurma, Kur’an’ın söylediğine dikkat kesilmek yerine kendi kanaatimizi Kur’an’a söyletme hadsizliğini artık tamamıyla terk etmeliyiz. Kur’an’ı anlamaya çalışırken mezhep taassubu başta olmak üzere tüm </span><span style="font-weight: 400;">ön yargılarımızdan kesinlikle uzak durmalıyız</span><span style="font-weight: 400;">.  </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Mistik eğilimlere kapılarak herkesi haklı ve mazur görme fantazisiyle hakkı zayi etmemeliyiz. </span><span style="font-weight: 400;">Hakk’ın hatırı</span><span style="font-weight: 400;">nı özenle tüm hatırların üzerinde tutulmalıyız. Hak namına hiç bir kıymeti olmayan </span><span style="font-weight: 400;">zanna dayalı</span><span style="font-weight: 400;"> spekülatif yöntemlere itibar etmemeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Büyük insanların, dinî ve siyasi önderlerin, eski ve yeni âlimlerin de </span><span style="font-weight: 400;">hata yapabileceğini kabul etmeliyiz</span><span style="font-weight: 400;">. Ne var ki, hata yaptı diye süpür atmaya kalkmanın, hatalarıyla birlikte toptancı bir yaklaşımla almaktan farksız olduğunu da kabul etmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Toptan kabul ya da toptan red yerine seçerek, ayıklayarak kabul etmeyi veya reddetmeyi alışkanlık haline getirmeli, </span><span style="font-weight: 400;">temyiz</span> <span style="font-weight: 400;">kudretimizi geliştirmeliyiz</span><span style="font-weight: 400;">. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Allah’ın koyduğu ölçülerle yetinmeliyiz</span><span style="font-weight: 400;">; sahte kutsallar, asılsız takvalar, haksız otoriteler oluşturma ve onların eteğine yapışarak toptan cennete girme hayallerinden vaz geçmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Görünmeyi değil olmayı öncelemeli, </span><span style="font-weight: 400;">imajı değil hakikati önemsemeliyiz</span><span style="font-weight: 400;">. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Sadakati ve tarafgirliği değil, samimiyeti ve liyakati öncelemeli, görevlendirmelerde ölçü olarak </span><span style="font-weight: 400;">içtenliği ve yetkinliği esas almalıyız</span><span style="font-weight: 400;">. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Batı medeniyetlerinin yücelttiği, doğu medeniyetlerinin de tam tersine alçalttığı ego/nefis meselesinde </span><span style="font-weight: 400;">dengeli bir yaklaşım</span><span style="font-weight: 400;"> ortaya koyabilmeli, insanlığa izzet-i nefsini koruyan ama başkalarını kendine köle etmeye yeltenmeyen sağlam bir </span><span style="font-weight: 400;">şahsiyet modeli</span><span style="font-weight: 400;"> sunabilmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Nefis muhasebesini bir ritüel olarak tekrarlayıp durmaktan vaz geçip herkesten önce kendimizi hesaba çekmeyi, </span><span style="font-weight: 400;">ciddiyetle özeleştiri yapma</span><span style="font-weight: 400;">yı öğrenmeliyiz. Birbirimizi </span><span style="font-weight: 400;">yapıcı eleştiriler</span><span style="font-weight: 400;">le desteklemeli, bize eleştiri yöneltenleri düşman bellemek yerine onlara teşekkür etmeliyiz. Artık ferden ve toplum olarak esaslı bir </span><span style="font-weight: 400;">tevbeye niyet</span><span style="font-weight: 400;"> etmeliyiz.  </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Sünnilik ve Şiilik başta olmak üzere mezhep, cemaat veya meşrep davası gütmenin, onun holiganlığını yapmanın </span><span style="font-weight: 400;">tefrika suçu işlemek</span><span style="font-weight: 400;"> olduğunu, haram kılınmış olan bu büyük sosyal hastalık Âlem-i İslam’ı yiyip bitirmeden öğrenmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Şahsımıza emanet edilen akıl, irade, sorumluluk, güç gibi nimetlerin </span><span style="font-weight: 400;">devredilemez ve vazgeçilemez ferdî emanetler</span><span style="font-weight: 400;"> olduğunun bilincine vararak, şark kurnazlığıyla onları başkasının cebine koymak suretiyle sorumluluktan kurtulma uyanıklığından vaz geçmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Kendi kendimize yaptığımız zulümlerin, kendi tercih ve eylemlerimizin sonucu olarak başımıza gelen acı olayların faturasını Allah’a keserek bunca nimeti bağışlayan Rabbimize iftira atma terbiyesizliğini bırakıp adam gibi </span><span style="font-weight: 400;">tercih ve eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmeliyiz</span><span style="font-weight: 400;">. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Tarih boyunca farklı kültürlerin karışımıyla ortaya çıkmış olan geleneksel din algılarını sorgulayarak Allah’ın bize indirdiği dini yeniden keşfetmeli, Allah’ın dinine zam yapmadan, indirilmiş dinde indirime yeltenmeden </span><span style="font-weight: 400;">Rabbimizin</span><span style="font-weight: 400;"> insanlık ailemiz için </span><span style="font-weight: 400;">öngördüğü sınırlarla yetinerek</span><span style="font-weight: 400;">, O’nun emr-i ilahisi gereğince aklın ve ilmin işbirliğiyle, vahyin aydınlığında yepyeni bir hayatı inşa etmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Üzerimizdeki ölü toprağını atmalıyız. Yeryüzünün imarı ve vahye mutabık medeni bir hayatın inşası için gerek fizik, gerek sosyal, gerekse entelektüel alanda </span><span style="font-weight: 400;">büyük çabalar</span><span style="font-weight: 400;"> ortaya koymalıyız. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Bedeviliği, kabalığı, marjinalliği ve </span><span style="font-weight: 400;">şiddeti  yücelten</span><span style="font-weight: 400;"> tutum ve davranışlardan bütünüyle uzaklaşmalıyız. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Evde, okulda, işyerinde, kamusal alanda, siyaset ve cemaat ilişkilerinde </span><span style="font-weight: 400;">çatışmaya ve nefrete değil, saygıya ve müzakereye dayalı</span><span style="font-weight: 400;">, sözleşme, ilke ve hak temelli hukuklu  bir ilişki ağı geliştirmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Temyiz kudretimizi geliştirerek</span><span style="font-weight: 400;"> iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan, geleneği dinden, kültürü imandan hassasiyetle ayırt etmeyi, şirke bulaşmamak için olabildiğince titiz davranmayı, bunu bir ömür yapmanın asıl </span><span style="font-weight: 400;">kaderimiz</span><span style="font-weight: 400;"> olduğunu kavramalıyız. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Dinî ve siyasi önderlerimizin peygamberlerin bile kullanmadığı yetkiler kullanmasına göz yummayı terk etmeli, </span><span style="font-weight: 400;">istişareyle iş yapma ve ortak akıl ile karar alma</span><span style="font-weight: 400;"> erdemini gösterebilmeliyiz. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Sadece beş milyarı aşkın kayıp kardeşlerimizi bulabilmek için değil, iki milyarlık Âlem-i İslam’ın evlatlarını evden kaçırmamak için de mutlaka </span><span style="font-weight: 400;">yeni bir din dili geliştirmek</span><span style="font-weight: 400;"> maksadıyla elbirliği yapmalıyız. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Yöntemler farklı olsa da temeli oluşturan </span><span style="font-weight: 400;">‘asıl’ın tek olduğunu</span><span style="font-weight: 400;"> asla unutmamalı ve dosdoğru geniş yolda birbirimize çelme takmadan kendi gücümüz ve gayretimiz nispetinde, ödülünü sadece Âdil-i Mutlak’tan bekleyerek </span><span style="font-weight: 400;">hayır ve ıslah faaliyetlerinde yarışmalıyız</span><span style="font-weight: 400;">.</span></li>
</ol>
<p><b>Özetle; </b><span style="font-weight: 400;">duygularımızla değil aklımızla hareket etmeyi, aşağılık ya da büyüklük kompleksinden kurtulmayı, gücü değil hakkı üstün tutmayı, sadakati değil liyakati öncelemeyi, mehdi/kurtarıcı beklemekten vaz geçip sorumluluğumuzu üstlenerek gereğini yapmayı, zanna ve menkıbelere dayalı çürük bilgileri bırakıp Kur’an’a ve aklın faaliyetlerine dayalı sağlam bilgiyi esas almayı başarabilirsek, bunun için irademizi ve çabamızı ortaya koyabilirsek, Müslümanlar İslam’ı yetkinlikle temsil etmeye başlayacak, İslam dini büyük bir hızla tüm dünyada yayılacak, karşısında başkaca hiç bir sistem tutunamayacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Müktesebatımızı Kur’an’ın eleğinden geçirerek kendimizle yüzleştiğimiz, Allah’ın koyduğu ilkeleri yeterli görüp dine zam yapmaya ya da inirim yapmaya yeltenmeden vahye mutabık bir hayat inşa etmek için irademizi ve gücümüzü ortaya koyduğumuz zaman, Rabbimizin bizleri yeryüzünün varisleri kıldığını göreceğiz. Zira buna vadi var ve O, asla vadinden hulfetmez.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Zulme ve zalime meyletmeyip adaleti üstün tutarsak, cehaleti ilim ile yenersek, saltanat yerine şûrâ, yani ortak akıl ve istişare ile işlerimizi yürütürsek, günah ve düşmanlık yerine iyilik ve takvada yardımlaşarak sorumluluk bilincimizi geliştirirsek, insanlığın ortak iyilerini yaygınlaştırıp ortak kötülükleri engellemeye çalışırsak, ifrat veya tefrite saplanıp uçlarda gezinmek yerine dengeli, orta yolu tutan bir ümmet, sağlıklı bir toplum olursak, Allah elbette Müslümanları yeryüzünün varisi kılacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“</span><b>Dâvâmız uğrunda var gücünü harcayanları, elbette kendi yollarımıza  yönelteceğiz. Şüphesiz Allah iyi ve erdemli olanların yanındadır.”</b><span style="font-weight: 400;"> (Ankebut, 29:69). </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/cozum-iradesini-ortaya-koyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DURUM TESPİTİNİ DOĞRU YAPABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Aug 2015 07:21:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[10:100]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Abdürreşid İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Afgani]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[durum tespiti]]></category>
		<category><![CDATA[Ebulhasen en-Nedevi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Hamidullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Carullah]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nakib el-Attas]]></category>
		<category><![CDATA[Prens Sabahattin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya Federasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Said Halim Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Şekib Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutup]]></category>
		<category><![CDATA[Şibli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamit]]></category>
		<category><![CDATA[tefrika]]></category>
		<category><![CDATA[tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Tunuslu Hayrettin Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet-i Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=127</guid>

					<description><![CDATA[“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!” (Yûnus, 10/100). Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“&#8230;Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!”<br />
(Yûnus, 10/100).</p></blockquote>
<p>Müslümanların yaklaşık iki asır önce belirgin hale gelen cehalet, tefrika, fakruzaruret, zihnî ve sosyal atâlet, sömürülmeye elverişlilik gibi çeşitli sorunları yüz yıldır kronik bir hal almış durumdadır. Bu inkıraz sürecinde geldiğimiz noktayı doğru tespit edebilmek, mevcut durumun fotoğrafını olabildiğince net çekebilmek; bu duruma gelmemizin nedenlerini isabetle irdeleyebilmek ve sağlam bir çıkış yolu gösterebilmek için başlangıç noktasını teşkil eder. Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p>
<p>Dünya genelinde çok çeşitli ve en fazla sorun yaşayan bölgeler Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bölgeler olmakla beraber, sorunlarıyla yüzleşebilme ve sapasağlam doğrulup ileriye yürüyebilme potansiyelini bünyesinde barındıran yegâne topluluk Müslümanlardır. Son çeyrek asırda büsbütün yamultulmuş olan perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p>
<blockquote><p>Son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, bir çok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmelidir.</p></blockquote>
<p>Kemikleşmiş bir takım inanç, düşünce ve davranış sorunlarına rağmen Müslümanlar, Allah’ın bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Kur’an’ın aydınlık mesajı ve Rasulü’nün güzel örnekliği ile tevbe-i nasuh sayesinde bütün bir insanlığa önderlik edebilecek imkân ve kabiliyete sahip alternatifsiz tek topluluktur. Çünkü, insanlığın değişmez değerlerini barındıran Kerim Kitap onların elindedir ve bu kitabı yeniden en doğru şekilde anlamak için büyük çabalar ortaya koyan büyük insanlar onların arasındadır.</p>
<p>Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal, Mehmet Akif, Abdürreşid İbrahim, Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Şibli, Şekib Arslan, Nakib el-Attas, Cevdet Said gibi mütefekkirler; Reşid Rıza, Muhammed Abduh, Musa Carullah, Ebulhasen en-Nedevi, Mevdudi, Hasan el-Benna, Said Nursi, Muhammed Hamidullah, Yusuf el-Karadavi gibi âlimler; Sultan II. Abdülhamit, Said Halim Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Prens Sabahattin gibi siyaset adamları, son iki asırda Müslümanların yaşadığı krizlere çare bulmak için büyük çabalar ortaya koymuşlardır. Bütün bu muhterem zevat ve burada adını anmadığımız daha nice samimi Müslüman, sadece Âlem-i İslam’ın değil, bütün insanlığın buhranlarına çare üretmek için ellerinden gelen gayreti büyük fedakârlıklarla ortaya koymuştur. Bugün de bu saygıdeğer ilim ve fikir erbabının yolunu sürdüren çok kıymetli aydınlar, akademisyenler, âlimler ve kanaat önderleri ıslah ve inşa faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Durum tespitini doğru yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Durum tespitinin yalınlığı ve hakikate mutabıklığı oranında isabetli bir teşhis ve kalıcı bir çözüm ortaya koyma imkânı elde edebiliriz.</p></blockquote>
<p>Günümüzde elli yedisi İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında toplanmış olan yetmiş kadar İslam ülkesinden, daha isabetli bir tabirle halkı müslüman ülkelerden bahsedebiliriz. Bunların dışında dünyanın hemen her ülkesinde müslüman varlığına rastlanmakta, özellikle Avrupa Birliği, Amerika ve Rusya Federasyonu sınırlarındaki onlarca ülkede müslüman nüfus hızla çoğalmaktadır. Yedi milyarlık dünya nüfusunun dörtte birinden fazlasına tekabül eden iki milyarlık İslam âlemi, yer kürenin en kadim yerleşim yerlerinde barınmakta, doğal kaynakların büyük çoğunluğuna sahip bulunmakta, en büyük zenginlik kaynağı olan beşeri servet açısından dünyanın en genç ve dinamik nüfus kesimine ev sahipliği yapmaktadır.</p>
<p>Medeni, doğal ve beşeri devasa miraslarına rağmen vahiy ile aklın uyumlu birlikteliğinin yitirilmesi, bilimin göz ardı edilmesi, Allah’ın tabiata, tarihe ve toplumsal olaylara koyduğu kanunların yani sünnetullahın gözetilmemesi, gerçekçi değil duygusal, hakkaniyetli değil tarafgir davranılması, zulme ve sömürüye boyun eğilmesi, kötü durumların ‘kader’ yaftasıyla Allah’a fatura edilmesi, sorumluluğunu kuşanarak sorunlarıyla yüzleşmeye cesaret edilememesi, kandırılmaya ve istismar edilmeye teşne olunması gibi derin sorunlar yaşayan İslam ülkelerinin genel görünümüne baktığımızda karşılaştığımız tablo hiç de iç açıcı değildir.</p>
<blockquote><p>İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan ortak sorunların yatay, bölge ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey düzlemde araştırılması gerekmektedir.</p></blockquote>
<p>Allah Teala kâinatı insanın emrine müsahhar kılmış, tabiata, tarihe ve olaylara kanunlar koymuş, bu ilahi yasalarını peygamberi dahi olsa kimsenin hatırı için değiştirmeyeceğini beyan buyurmuş, kanunları keşfedip onlara uygun davrananlara bütün kâinatın hizmet edeceğini bildirmiştir.</p>
<p>Müslümanlar imametin yerine saltanatı geçirdiği, ilmi dinî ve dünyevî diye ikiye böldüğü, akıl ile vahyin arasını ayırdığı, kanunlara değil duygusal taraftarlıklara göre tercihlerini belirler olduğu günden bu yana bir türlü iflah olmamaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Karşılaştırmalı tablolara cesaretle bakabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Perişan görünümlerine rağmen, yerkürede adil bir sistemin, kalıcı bir barışın, saygı, sevgi ve şefkat temelinde huzurlu bir medeni hayatın kurucu öznesi olabilecek yegâne güç Müslümanlardır.</p></blockquote>
<p>Yedi milyonu Amerika’da olmak üzere dünyada yaşayan 14 milyon Yahudi varlığı 2 milyarlık İslam âleminden daha etkili olabiliyorsa bunun somut sebepleri olması icap etmez mi? Doğa bilimleri, felsefe, sanat, medya, tıp, eczacılık, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, siyaset, uluslararası ilişkiler vb. alanlarda model ortaya koymuş, dünyanın gidişatında etkili olmuş yüzlerce Yahudi’ye karşılık kaç Müslüman şahsiyet gösterebiliyoruz?</p>
<p>Bir milyarı Asya’da, yarım milyarı Afrika’da, 50 milyonu Avrupa’da, 7 milyonu Amerika’da geriye kalan büyük çoğunluğu Ortadoğu’da olmak üzere 2 milyara yakın devasa bir nüfusa sahip İslam âleminin fikrî ve sınaî üretim kapasitesi bir tek Amerika ile hattâ Almanya ile boy ölçüşememekte! İslam âleminin kısırlığı fikrî ve sınaî üretimle de kalmıyor maalesef. Son iki asırda hangi sosyal veya ahlakî modeli insanlığa sunabildik? Son on yılda Türkiye merkezli bir insani yardım hareketinin dünyanın çeşitli bölgelerinde müspet yankılarını görmeye başladık. Ancak, şu anda en iyi olduğumuzu söyleyebileceğimiz bu alanda bile Batı ve Amerika merkezli dev filantropi kuruluşlarıyla yarışacak durumda değiliz.</p>
<p>Dünyada karşımıza çıkacak her dört insandan birisi müslüman olduğu, müslüman toplum bu denli sayısal bir büyüklüğe sahip olduğu halde, son yüz yılda Nobel Ödülü alan 180 Yahudi’ye karşılık Müslüman sayısı 3’ü geçmemektedir. Özellikle son asırlarda ortaya çıkan ve insanlık tarihinde köklü değişimlere yol açan keşif ve icatlarda neredeyse hiç Müslüman imzası göremiyoruz.</p>
<p>320 milyon nüfusa sahip Amerika’da 6 bin kadar üniversite olduğu halde bu nüfusun altı katına sahip İslam dünyasında bahse değer sadece 500 kadar üniversite bulunması mevcut durumun izahında önemli bir gösterge değil midir? Üstelik bu beş yüz üniversiteden ‘dünyanın ilk 500 üniversitesi’ listesine girebilen sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.</p>
<p>Amerika’da milyon nüfus başına 5 bin bilim adamı düşerken bu sayı İslam dünyasında 240 civarında seyretmektedir. Hıristiyan âleminde bir milyon kişi başına bin teknik personel düşerken bu sayı Arap âleminde sadece 50 kişidir! Hıristiyan dünyasında ar-ge faaliyetlerine gayr-ı safi milli hasılanın <u>yüzde 5</u> kadarı ayrılırken (bazı ülkelerde % 7 civarında), bu oran İslam dünyasında <em><u>binde</u></em><u> 2</u> düzeyinde kalmakta, arada dağlar kadar fark oluşmaktadır. Singapur’da bin vatandaşa 460 günlük gazete düşerken bu oran Pakistan’da 23’te kalmakta, İngiltere’de milyon kişi başına 2 bin kitap düşerken, bu rakam kitabın en çok tedavülde olduğu Mısır’da bile 17 gibi düşük bir düzeyde kalmaktadır! Yüksek teknoloji alanına hiç girmeyelim, zira bu alanın kıyas tablosunda bu denli düşük oranları bile göremiyoruz!</p>
<p>Bu tablo, değişmez evrensel değerlerin öbür adı olan İslam’a intisap etmiş, insanlığın biricik umudu olan müminlere hiç mi hiç yakışmıyor. Özellikle son iki asırda büyük bir tarihi kaza geçirmiş olan, bazı organları kırılmış, birçok organı ezilmiş, üstü başı kan ve çamur içinde kalmış olan İslam âlemi artık kendine gelmeli, düştüğü durumun vahametini idrak etmeli, tasavvurlarını vahyin kavram ve örnekleriyle yeniden inşa edip yeryüzünü imar etme ve insanlığa önder olma görevini yeniden üstlenmelidir. Bu görevi üstlenmek, sadece Ümmet-i Muhammed’in davete icabet etmiş müntesipleri için değil, maddi uygarlığın zirvesine ulaşsa da gönlü çöllere dönmüş vaziyette daveti bekleyen büyük kesimi için de hayat memat meselesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorunları tasnif edebilmek</strong></p>
<p>Özellikle son iki asırda Müslümanların çöküş sürecini bizzat yaşayan mütefekkirlerin, ulemanın, siyaset adamlarının ve kanaat önderlerinin mütalaalarını dikkatlice inceleyerek, sorunları tadat ve tasnif edecek, ağırlık oranlarını ve öncelik sıralarını belirleyecek, hangi sorunların hangi sebep ve süreçler neticesinde ortaya çıktığını belirleyecek, aklın ve vahyin işbirliğiyle çözüm için yol haritasını belirleyecek bir merkeze şiddetle ihtiyaç vardır.</p>
<p>Yakın tarihimizde, bir kısmının adını yukarıda andığımız yüzlerce zevat kendi bireysel çabalarıyla durum tespiti, teşhis koyma ve tedavi önerme süreçlerine önemli katkılar yapmışlardır. Bugün de dünyanın hemen her bölgesinde irili ufaklı cemaatlerin, mütefekkir ve âlimlerin fert yada cemaat olarak ıslah ve inşa çabalarına şahit olmaktayız. Bu çabaların her biri ayrı ayrı kıymeti olmakla birlikte; son derece karmaşık bir hal alan, asırlar boyunca müzminleşen bu sorunlar, baş döndürücü bir hızda maddi ve manevi değişimler yaşayan günümüz dünyası şartlarında yetersiz kalmaktadır.</p>
<p>Bu sebeple, Ümmet-i Muhammed’in bütün mensuplarının el birliğiyle, ortak aklı harekete geçirerek, farklı tecrübelerini ortaya koyarak sorunlarını derinlemesine araştıracak, ele aldığı sorunları taassup göstermeden inceleyecek, elde edeceği neticeleri açık yüreklilikle analiz edecek; İslam ülkelerinin yönetimlerine, sivil toplum kuruluşlarına, uluslararası kurum ve kuruluşlara önerilerde bulunacak bir “İslam Dünyasının Sorunlarını Araştırma Merkezi” kurulmalıdır. Dünyada en geçerli dilleri ve iletişim teknolojilerini iyi kullanabilen, tedvin ve tahlil kudreti olan ve temsil kabiliyeti yüksek bir kadroyla hizmet edecek böyle bir merkez veya enstitü, çok kısa zamanda meyvelerini vermeye, önce İslam âleminde, hemen ardından tüm dünyada müşahhas müspet değişimlere vesile olmaya muvaffak olacaktır. Böyle bir merkezi Birleşmiş Milletler’den sonra dünyanın en geniş katılımlı siyasal birliği olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurması en uygun olanıdır. Ancak bugün için o çatı kuruluşun bu görevi ifa kudreti zayıf görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye gibi güçlü bir ülkenin bu tarihi görevi üstlenmesi, ya doğrudan resmi bir araştırma merkezi veya enstitü kurması ya da İDSB (İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği) gibi kuşatıcı bir şemsiye kuruluşun bu vazifeyi deruhte etmesi gerekmektedir.</p>
<p>Tekfircilik, bidatlere boğulma, sömürgeye elverişlilik, şiddeti meşru görme, sünnetullahı göz ardı etme, tarihi övgü ya da sövgü malzemesi yapma, cehaleti, yoksulluğu, kabalığı, parçalanmışlığı içselleştirme, temyiz ve tedvin kabiliyetini yitirme, kavim ve mezhep taassuplarına saplanma, ahlakı hafife alma, çarpık bir kader anlayışını benimseme, Kur’an’ın temel kavramlarını çarpıtma gibi bir takım düşünce, inanç ve davranış sorunlarımız bulunmaktadır. İslam coğrafyasının tamamında karşımıza çıkan bu gibi ortak sorunların yatay araştırması yanında bölge, ülke ve toplumlara mahsus sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların dikey planda araştırılması da gerekmektedir. Bu meseleyi deruhte edecek insanlar, sadece Müslümanların değil, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bütün kültür ve toplumların mensupları tarafından şükranla yad edilecek tarihi bir görevi ifa etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/durum-tespitini-dogru-yapabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
