<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ADİL BOR Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/adil-bor/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/adil-bor/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Feb 2019 14:18:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>METNİ BAĞLAMINDA ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Feb 2019 14:18:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULHAMİT BİRIŞIK]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ BARDAKOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞLAMIN ROLÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASAN KÂMİL YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[HİNT ALTKITASI]]></category>
		<category><![CDATA[İBRAHİM ZEYD GERÇİK]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLERİN GELİŞİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL TAŞPINAR]]></category>
		<category><![CDATA[KLASİK FIKIH METİNLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’ÂN’IN ANLAŞILMASI]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT ÇINAR]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[RAMAZAN YILDIRIM]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAHİN GÜVEN]]></category>
		<category><![CDATA[SELİM ARGUN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=838</guid>

					<description><![CDATA[Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor’un yaptığı Haseki Konferansları isimli eserde (1) yer alan üç konferansın özetini geçen hafta sizlere sunmuştum. Geçmişten geleceğe çeşitli problemlerimize ışık tutmaları sebebiyle bu hafta yine üç konferansın özetini sunmakta yarar görüyorum. Âyetleri Metiniçi ve Metindışı Bağlamında Anlamak Erciyes Üniversitesi’nde tefsir hocalığı da yapan Kayseri İl [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor’un yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong> isimli eserde (<strong>1</strong>) yer alan üç konferansın özetini geçen hafta sizlere sunmuştum. Geçmişten geleceğe çeşitli problemlerimize ışık tutmaları sebebiyle bu hafta yine üç konferansın özetini sunmakta yarar görüyorum.</p>
<p><strong>Âyetleri Metiniçi ve Metindışı Bağlamında Anlamak</strong></p>
<p>Erciyes Üniversitesi’nde tefsir hocalığı da yapan Kayseri İl Müftüsü Prof.Dr. Şahin Güven, Kur’ân’ın anlaşılmasında bağlamın rolünü 07.01.2016 tarihinde özetle şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Bizler Kur’ân’ı anlamaya çalışırken Kur’ân’ın ete kemiğe bürünmüş, hayata yansımış şekli olan <strong>Peygamberimizin hayatına</strong> bakarız. Zira Peygamber Efendimiz (s) Kur’ân’ı hem tebliğ etmiş hem de tebyin etmiş, açıklamıştır. Yine bizlerin Kur’ân’ı anlayabilmesi için <strong>esbâb-ı nüzûlü</strong> bilmemiz gerekiyor. Zira bir âyetin nerede, ne zaman, hangi olaylara binaen nazil olduğunu bilmek, o âyeti anlamak için önemli bir veri oluşturmaktadır. Kur’ân’ı ve ihtiva ettiği hükümlerini anlayabilmemiz için Kur’ân’ın nazil olduğu <strong>sosyal, kültürel ve tarihsel çevreyi</strong> çok iyi bilmemiz gerekiyor.</p>
<p>Kur’ân boşluğa inmedi, aksine o, bir zaman diliminde, bir mekâna ve belirli insanların yaşamış olduğu kültürel zemine nazil oldu. Öyleyse bizler âyetleri anlarken o çerçeveyi çok iyi bilmeliyiz. Ancak bu, tarihselcilerin dediği gibi, o âyetleri o zamana <u>hapsetmek</u> değildir. Aksine anlamak için o tarihsel mekâna ve zaman dilimine gitmemiz gerekir. Ancak anlama çabamızı o zaman ve mekânla sınırlandırmamız gerekmez. Oradan çıkarabileceğimiz hükümler ve mesajları insanlara evrensel değerler olarak da sunabiliriz. Bizim o evrensel mesajlara ulaşmamız için o tarihsel zamana ve mekâna gitmemiz gerekir. Bu sebeple bizler Kur’ân’ı anlamaya çalışırken, bağlamından hareketle anlamaya çalışmalıyız.</p>
<p>Bizim âyetleri anlarken yaptığımız yanlışlardan birisi, istişhad amaçlı kullanırken âyetleri bağlamından kopararak anlamaya çalışmamızdır. Böylece istediğimiz bir anlamı âyete yüklüyoruz! Oysa Kur’ân, her anlamın kendine yüklendiği, her anlamın kendisinden çıkarılabileceği bir kitap değildir! Âyetlerin bağlamını iyi tesbit etmek zorundayız. Kur’ân, insanların heves ve arzularına boyun eğecek bir kitap değildir. Öyleyse Kur’ân’ı kendi bağlamında anlamak ve yorumlamak durumundayız.</p>
<p>Tefsirin, yaşanan/yaşanmakta olan hayat ile birlikte ele alınması lazımdır. Bizler farklı bir bağlamda yaşıyoruz; Kur’ân bundan yaklaşık 1400 yıl önce nazil oldu, bizler ise 1400 yıl sonra farklı bir tarihsel, kültürel ve coğrafi ortamda yaşıyoruz. Tefsir dediğimiz zaman ya da Kur’ân’ı anlamak dediğimizde, bir tarafta biz varız diğer tarafta anlamak istediğimiz metin var.</p>
<p>Biz Kur’ân’ı anlarken mutlaka metin-içi ve metin-dışı bağlam diyebileceğimiz Kur’ân’ın tarihsel ve sosyo-kültürel çerçevesini çok iyi bilmek durumundayız. Sadece bu da yeterli değildir. 1400 yıllık bilgi birikimimiz yok sayılmamalıdır. Farklı kültürel mecralardan geçmesi bile İslam için, Müslümanlar için önemli bir tecrübedir…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>Tekrara Düşmemek İçin Öncelikle Mevcut Birikimi İncelemek</strong></p>
<p>Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tefsir hocası Prof.Dr. Abdulhamit Birışık, uzun yıllar ilmî araştırmalar yürüttüğü Hint altkıtasında İslami ilimlerin gelişimini 29.03.2017 tarihinde Haseki İhtisas Merkezi’nde şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Hindistan’da yapılan pek çok kıymetli ilmî çalışmadan haberdar olunmadığı için bugün ülkemizdeki ilim adamları aynı konulara <strong>tekrar</strong> eğilerek boşa zaman harcamaktadırlar. Mezhepler ve dindeki yeri, tasavvuf ve tarikatlar, Kur’ân’ın ve sünnetin dindeki yeri, Kur’ân İslâm’ı, Hz. Peygamber’in dindeki konumu, Batı dünyası ve İslâm ile ilişkileri gibi birçok önemli konu bu bölgede bizden çok önce tartışılmış ve geniş bir literatür ortaya çıkmıştır. Birçoğu Urduca olan bu çalışmalardan maalesef yeterince haberdar değiliz.</p>
<p>Hind altkıtasında başlangıçta Katolik misyonerler, 1600 sonrasında ise Protestan misyonerler faaliyet göstermişlerdir. Protestanların gelmesi ile Katoliklerin tesiri azalmış ise de bütünüyle sona ermemiştir. Katolik Cizvitler Hıristiyanlık propagandası için en elverişli bölgenin Hindistan olduğunu gördüklerinden buraya özellikle ilgi duymuşlardır. Cizvitlerin misyonerlik faaliyeti için Hindistan’a ilgi duyması benim de dikkatimi çektiği için bu konu üzerinde çalışma gereği duydum.</p>
<p>“Oryantalist Misyonerler ve Kur’ân: Batı Etkisinde Hint Kur’ân Araştırmaları” adlı kitabımı bu düşünce ile hazırladım. 1992-1995 arasındaki araştırmalarım üzerine “Hind Altkıtasında Urduca Tefsirler ve Ehli Kur’an Ekolü” adlı doktora tezimi hazırladığımda Hindistan’da ve Pakistan’da bu kadar çalışma ne için yapılmış? Neden Kur’ân’a bu kadar ciddi bir yöneliş var? Neden Hadis ve Sünnet üzerine bu kadar çalışılmış? soruları zihnimde belirdi ve buna nasıl bir cevap verebilirim diye kendi kendime sordum. Uzun çalışmalarımdan sonra bu sorulara şu cevabı verdim:</p>
<p>“Hint altkıtasındaki dikkatli İslâm âlimleri, misyonerlerin faaliyetlerinde dinin temel kaynaklarını ve temel umdelerini kendilerine ortadan kaldırılması gereken hedefler olarak belirlemiş olduklarını ve bu noktada epey de bir mesafe kat ettiklerini fark etmiş olmalılar ki acilen tedbir alma ve bunu telafi etme ihtiyacı görmüşler. Bu kadar fazla çalışma bu sebeple yapılmış, bu dev eserler bu yüzden ortaya konmuş.”</p>
<p>İşte bu farkında oluşun sonunda çok fazla koordineli olmasa da misyonerlerin meydana getirdikleri tahribatları gidermeye ve toplumu dinî temeller üzerine ayakta tutmaya yönelik tedbirler almaya başlamışlardır. Netice olarak yazılan tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf ve siret kitaplarının büyük bir kısmında bölgede meydana gelen değişimlerin dikkate alındığı göze çarpmaktadır.” (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Hint Altkıtasındaki İlmî Müktesebatı Yakından Tanımak</strong></p>
<p>“Bölgede Müslüman âlimler tarafından 1600 sonrası kaleme alınan eserleri kategorize etmek gerekirse bunları birkaç gruba ayırmak uygun olur. Bunlardan <strong>ilk grup eserler</strong> doğrudan misyonerlere cevap vermek maksadıyla yazılan polemik ve tartışma türü kitaplardır. <strong>İkinci grup</strong> eserler misyonerlerin meydana getirdiği tahribatı tamir etme maksadıyla ama doğrudan onları muhatap almaksızın kaleme alınan kitaplardan oluşmaktadır. <strong>Üçüncü grup</strong> eserler ise yeni bir zihniyet inşa etmek üzere kaleme alınan ama misyonerlerin tahribatının ve yapmak istediklerinin farkında olunarak telif edilen eserlerdir. Batılı misyonerlerin gelmesinden sonra bizzat onların çizgisinde yazılan hatta İslâm’a içten içe Batılılardan daha fazla zarar veren eserler de kaleme alınmıştır. Başka bir grup eser ise misyonerlerin farkında olmakla birlikte büzülme, içe kapanma ve dar konular ile meşgul olma türünden kitaplardır ki bunlar da Hint İslâm toplumuna zarar vermiştir.</p>
<p><strong>Şah Veliyyullah Dihlevî</strong> (1703-1762) gittikçe güçlenen Batı ve Hıristiyan tehlikesini fark ettiği için buna uygun yeni bir İslamlaşma projesi ve programı başlattı. Bu Kur’ân ve sünnet temelli bir ihya programı idi. İçinde mezheplerin ve sahih tasavvufun da bulunduğu ihya programında Kur’ân’ın ayrı bir yeri vardı. Bu sebeple kendi çocuklarını ve yakın öğrencilerini bu işe teşvik etti ve Delhi’deki Medrese-i Rahîmiyye merkezli olarak bu çerçevede yetiştirdi, kendi programına göre tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, İslâm düşüncesi alanlarında çok sayıda kitap yazdı.</p>
<p>Bu dönemde yeni bir ihtisas kolu daha ortaya çıkmaya başladı. Bu kol Siret çalışmaları içinde tüm İslâmî konuları ele almak şeklinde ifade edilebilir. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı peygamber değil de <u>Allah’ın oğlu</u> olarak gördükleri için kelam ile siret iç içe girmiş oldu. Müslüman âlimler de Resûl-i Ekrem’in hayatını merkeze alan ve İslâm’ı onun hayatı etrafında ortaya koyan eserler yazmaya başladılar. Bu <strong>yeni bir kelam ve siret</strong> demek idi.</p>
<p>1857 (İngiliz hâkimiyeti) sonrasında kendi iç işlerinde serbest olan <strong>Haydarâbâd Nizamlığı</strong> sınırları içinde müspet anlamda bir İslâmî faaliyetin olduğu ve İslâmî ilimlerin burada ciddi bir gelişme gösterdiği gözlenmektedir. Nizamlık’ta hem çağın ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda eğitim kurumları oluşturulmuş hem de çok önemli eserler yayımlanmıştır. Birçok önemli klasik eser bu dönemde Haydarâbâd-Dekken’de yayımlanmıştır.</p>
<p>Haydarâbâd Nizamlığı tarafından 1917 yılında kurulan Osmâniye Üniversitesi, Dâru’t-Te’lîf ve’t-Terceme adıyla açtığı büroda tercüme ve telif faaliyetleri için yüzü aşkın meşhur ilim ve fikir adamını ve uzman mütercimi istihdam ederek çok sayıda kitap tercüme ettirmiş veya yazdırmıştır. 1919-1964 yılları arasında muhtelif branşlara ait 500 kadar eser Urduca’ya tercüme edilmiş, bunlardan büyük bir kısmı da yayımlanmıştır. Meclis-i Vaz’-ı Istılâhât adlı birim ise 1947’ye kadar toplam 100.000 kadar ıstılah üreterek bunların ilmî eserlerde ve ders kitaplarında kullanımını sağlamıştır.</p>
<p>Çoğunlukla Hanefî olan bölge halkı çalışmalarını daha çok Hanefîlerin meşhur kitapları üzerine yapmışlardır. Hidâye, Telvîh, Hüsâmî, Menâr gibi bazı fıkıh klasiklerine yapılan şerhler dışında önemli orijinal fıkıh eserleri de yazılmıştır. Toplumun pratik ihtiyaçları sebebiyle Hint altkıtasında fetva türü bir hayli fazladır…” (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Metni/Sözü Amacına Uygun Anlamak </strong></p>
<p>İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Saffet Köse, 18.01.2017 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Günümüzde Klasik Fıkıh Metinlerinin Anlaşılması” konulu konferansında fıkhi ihtilaflara ve çözümlerine izah getiren şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“İslami İlimler alanında söz söyleyen araştırmacıların üç fikrî yaklaşımı dikkat çekmektedir: 1) Kutsayıcı-<strong>korumacı</strong> yaklaşım. 2) Geleneği yok sayan ve hayatın önünde engel gören <strong>modernist</strong> yaklaşım. 3) Tarihî mirasımızı kendi doğal ortamında değerlendirip günümüz şartlarıyla tutarlı şekilde bağlantısını kurmaya çalışan <strong>mutedil</strong> yaklaşım.</p>
<p><strong>Birinci</strong> yaklaşım, hayatın doğal akışına aykırı bir görüntü çizdiği için bir anlamda suyu tersine akıtmaya benzediğinden kendiliğinden devre dışı kalması bir yana son noktada gelenek ile bağlantının zayıflamasına ya da tamamen koparılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu yaklaşım bizzat mezhep imamlarının ve kadim ulemanın duruşu ile de çelişmektedir. <strong>İkinci</strong> yaklaşım sadece geleneği yok saymakla kalmamakta aynı zamanda onun temel metinlerini de hedef almakta, suçlayıcı ve mahkûm edici bir tavır takınmaktadır. <strong>Üçüncü</strong> yaklaşım tutarlı olanıdır. Ancak burada da geleneği anlamada zaman zaman sorunlar yaşanmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç </strong>olarak; sözün yazıya geçmiş hali olan metin ile muhatabı arasındaki en sağlıklı ilişki, <strong>amaca uygun anlaşılması</strong> ile gerçekleşir. Metnin sahibi ile doğrudan iletişim imkânı yoksa onunla kurulacak ilişkide en önemli iki şart; yöntemin <strong>tutarlı</strong> ve muhatabın <strong>samimi</strong> olmasıdır. Aksi takdirde sadece bilimsel bir tutarsızlık ortaya çıkmaz aynı zamanda ahlaki bir sorun da meydana gelir. Bu, metne haksızlık ve sözün sahibine eziyettir” (<strong>4</strong>).</p>
<p>Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Selim Argun, İstanbul Müftüsü Prof.Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, meşhur mütefekkir Cevdet Said, Prof.Dr. İsmail Taşpınar, Doç.Dr. Mahmut Çınar, Doç.Dr. Ramazan Yıldırım ve İbrahim Zeyd Gerçik’in konferanslarına da yer veren “Haseki Konferansları”nın; Diyanet İşleri sabık reisleri Prof.Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof.Dr. Mehmet Görmez ile diğer hocalarımızın konferanslarına yer vermesini beklediğimiz ikinci kitabının da gecikmeden yayımlanarak milletimizin istifadesine sunulması temennisiyle, kitabın editörlüğünü üstlenen  Dr. Adil Bor’u tebrik eder, engin birikimlerinden müstefid olduğumuz muhterem hocalarımıza şükranlarımı sunarım.</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Şahin GÜVEN; “<strong>Kur’ân’ın Anlaşılmasında Bağlamın Rolü</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.111-118.</li>
<li>Abdulhamit BİRIŞIK; “<strong>Hint Altkıtasında İslâmî İlimlerin Gelişimi ve Tefsir İlmi</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.81-110.</li>
<li>Saffet KÖSE; “<strong>Günümüzde Klasik Fıkıh Metinlerinin Anlaşılması Sorunu</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.130-158.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İLERLEYEBİLMEK İÇİN ÖNCE GEÇMİŞİMİZLE YÜZLEŞMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Feb 2019 06:30:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[KALEMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN’IN REHBERLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT KAYA]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI MEDRESELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[SAHABE DÖNEMİ İHTİLAFLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SEYFİYE]]></category>
		<category><![CDATA[ÜSKÜDAR KİTAP FUARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=836</guid>

					<description><![CDATA[Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka kitaba dikkatinizi çekmek istiyorum.</p>
<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hoca’nın yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong>, Mart 2015 &#8211; Ocak 2018 tarihleri arasında Merkez’de gerçekleştirilen konferanslardan on üçünün metinlerini ihtiva etmektedir (<strong>1</strong>). Gelenekten geleceğe İslam Âlemi’nin çeşitli meselelerine temas eden ve dikkatle okuduğum bu konferans metinlerinden size de bir demet sunmak istiyorum.</p>
<p><strong>İslam’ı İyi Temsil Etmek: Samimi, Dürüst ve Takvalı Olmak</strong></p>
<p>Marmara Üniversitesi’nde tefsir bilim dalında yüksek lisans eğitimimi alırken hem dersimize gelen hem de tez danışmanlığımı yapan İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) Mütevelli Heyet Başkanı Prof.Dr. Ali ÖZEK, Haseki Eğitim Merkezi’nde 5 Mart 2015 tarihinde vermiş olduğu “Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği” başlıklı konferansta iyi örneklikle İslam’ı temsil görevimizi şu şekilde anlatmıştır:</p>
<p>“Çeşitli ülkelerden Müslüman olan insanlar Müslümanların gayretiyle Müslüman olmuyor. Birçok kimse <strong>Kur’an’ın tercümesini okuyor</strong> ve dikkatini çekiyor, sonra da ilgileniyor, ilgilenince de hidayet yolunu buluyor.</p>
<p>Yusuf İslâm ile Londra’da bir gün beraber oturduk. Bana nasıl Müslüman olduğunu anlattı ve dedi ki: “Benim bir futbolcu kardeşim var. Libya’ya maça gitmişti. Oradan İngilizce Kur’an tercümesi getirmiş ve bana; “Al şunu sen oku, ben bununla ilgilenmiyorum.” demişti. Ben de alıp bir kenara koymuştum. Aradan bir hayli zaman geçmişti. Bir gün canım sıkılmıştı. Bakınırken Kur’an tercümesi gözüme ilişti. Alıp okumaya başladım. Okudukça dikkatimi çekti, daha dikkatli okumaya başladım. Neticede kendime göre araştırdım, başka kitaplar da bulup okudum ve ondan sonra Müslüman olmaya karar verdim. Adımı da <strong>Yusuf İslâm</strong> olarak değiştirdim.”</p>
<p>İşin asıl garibi, Müslüman olduktan sonra, bu Müslümanlar nasıl yaşıyor, nasıl insanlardır, ülkeleri nasıldır diye çok merak etmiş. Bir İslâm ülkesine gideyim diye karar vermiş ve Mısır’a gitmiş. Orada halkın durumunu görünce “yanlış mı yaptım acaba” diye içine bir şüphe gelmiş!  “Benim anladığım Müslümanlık böyle değil, Müslümanları farklı gördüm ve ben imanımı kaybettim!” diye korkmaya başlamış. Sonra aklına bir şey gelmiş. “Gördüğüm bu insanlar Müslüman ama Müslümanlığı bu kadar anlıyorlar. Bunların hayatı, davranışı böyle.” diye düşünmüş. Niyeti sahih olduğu için Cenâb-ı Allah onu o şüpheden kurtarmıştır. Ondan sonra yoluna devam etmiştir.</p>
<p>“Yâ Rabbi! Göz açıp kapayacak kadar bir zaman bile olsa beni nefsime bırakma.” diye bir dua vardır. Dikkat edin, <strong>insanın en büyük düşmanı</strong> kendi nefsidir. İnsanın içinde <strong>iyi</strong> de vardır <strong>kötü</strong> de. Bunlar insana yerleştirilmiştir. Onun için Allah’a sığınırız. Korku ile reca arasında olunmalıdır. Ne kadar büyük bir âlim olursan ol, ne kadar dindarım dersen de bunların hiçbirinin garantisi yoktur. Tek garanti, Allah’ın koruması, korku ile ümidin bir arada olmasıdır.</p>
<p>Eskiden papazlar Hıristiyanlara cennetten arsa satıyorlarmış. Günümüzde birçok hoca ve şeyh de; “şöyle yaparsan cennete girersin, beni dinlersen kurtulursun” gibi ifadelerle <strong>Müslümanları kandırıyorlar</strong>! Bunlar yanlıştır. İnsanları kandırmak kolaydır.</p>
<p>Başka dinden İslâm’a dönenler Müslümanlara bakarak Müslüman olmuyor; Kur’an’ı okuyarak Müslüman oluyorlar. Bunun belki istisnası vardır ama zordur. Çünkü biz Müslümanlar iyi örnek olamıyoruz. Eskiler oluyordu. Müslümanlar İslâm tarihinde ilk asırda dünyanın bilinen bölgelerinin hepsini fethetmiş, fethedilmeyen çok az yer kalmıştı. Nasıl yaptılar bunu? Çünkü <strong>o Müslümanlar iyi örnekti</strong>.</p>
<p>Dinin esası samimiyettir. İnanacaksın, <strong>samimi</strong> olarak bağlanacaksın. Bir de <strong>dürüst</strong> olacaksın. Dürüst değilsen Müslüman olmuşsun ya da olmamışsın o kadar önemli değil. Allah Rasulü (s); “Güzel ahlâk gibi bir asalet olamaz.” buyuruyor. Yani bir insanın davranışı dürüst, ahlâkı güzelse, işte o en büyük asalettir. Babası, annesi falancadır, filancadır, bu hiç önemli değildir. Aynı şekilde haramlardan kaçmak kadar da bir <strong>takva</strong> olamaz…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>İlim ve Fikir Alanında İlerlemek İçin Geçmişimizle Yüzleşmek</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden emekli Prof.Dr. Mahmut KAYA, İhtisas Merkezi’nde 30 Kasım 2015 tarihinde verdiği “Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek” başlıklı konferansta Osmanlı Devleti’nin ilim ve fikir alanında zayıf kalmasının sebeplerini anlatmıştır:</p>
<p>“Osmanlı coğrafyasındaki medreselerin yüzde doksan beşi ortaokul seviyesindeydi. Yüksek tahsil veren medreseler İstanbul’da bulunuyordu. Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka husus, Osmanlı ulema sınıfının <strong>bürokrat</strong> olduğu gerçeğidir. İlmî araştırma yapmak ise ulemanın kendi ihtiyarına bırakılmıştı. Bu yüzden <strong>623 yıl</strong> gibi uzun süren bu dönemde akranları arasında eserleriyle temayüz edenler, her asırda bir eldeki parmak sayısını ne yazık ki geçmiyordu. Mesela Osmanlı’da şeyhülislamlık makamına yükselenlerin sayısı <strong>130</strong> civarında olduğu halde, ilim hayatımıza katkıda bulunacak nitelikte eser sahibi olanların sayısı maalesef onu geçmez. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte ben sadece birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum:</p>
<ol>
<li>Bilindiği üzere medresede ilim dili Arapça idi; Mısır, Şam ve Bağdat gibi ilmî muhitlerde yeterince ikamet edenler hariç, ulema <strong>Türkçe düşünüp Arapça yazmaya kalkışınca </strong>gerçekten zorlanıyor ve kendinden beklenen başarıyı gösteremiyordu. Dahası, Arapça yazmak prestij meselesi kabul edildiği için Türkçe yazmak da işine gelmiyordu. Ayrıca o dönemde Türkçe ilmî terminoloji henüz yeterince gelişmiş de değildi. Halkın dinî ve ahlaki ihtiyaçlarını karşılamak, edebî ve destani duygularını tatmin etmek üzere Türkçe yazanlar ise genellikle ulema sınıfından sayılmayan ve halkın “kır mollası” dediği mahalli hocalardı.</li>
<li>Bir başka husus, 19. yüzyılın son çeyreğine gelinceye kadar Osmanlı’da Türkçenin gramerinin yazılmayışıdır. Bu yüzden medrese eğitimi <strong>Arapça gramer ağırlıklı</strong> olmak üzere uzun yıllar sürüyordu. Aynı bilgileri içeren metinler art arda okutulmakla kalmıyor, bu metinler üzerine yazılan çeşitli şerhler ve şerhler üzerine yazılan hâşiye ve taʻlîkâtla meşguliyet uzun yıllar alıyordu. Asıl üzerinde yoğunlaşılması gereken dinî ilimlerden ziyade âlet ilimlerine gereğinden fazla önem verildiğinden, âdeta vasıta konumundaki dilbilgisi gaye gibi telakki ediliyordu. Maalesef günümüzde, hâlâ medreseyi idealize ederek “merdiven altı eğitim” yöntemiyle gençlerimizin yıllarını heba edenler ve buralardan kendilerine rant devşirenler, dahası, halk nezdinde ulemadan sayılıp itibar görenler var.</li>
<li>Ulemamız Türkçenin gramerini yazmadığı gibi lügatini de yazmamıştır. İlk defa Türkçenin lügatini yazan Osmanlı vatandaşı bir Arnavut olan Şemseddin Sami’dir ve kendisi ulema silsilesinden değildir. <strong>Grameri ve lügati olmayan bir dilin</strong> kabile ve aşiret dilinden ne farkı var! Böyle bir dille ilim yapılabilir mi? Bu ortamda yetişen insan ne kadar üstün zekâlı olursa olsun, evrensel düzeydeki düşüncelerini olanca derinlik ve inceliğiyle ifade edebilir mi? Oysa dil, bir milletin öz kimliğidir. Dil, düşüncenin temel malzemesi olduğu için biz kelimelerle düşünür ve her alandaki başarılarımızı dil ile ortaya koyarız.</li>
<li>Medrese eğitiminde görülen önemli eksikliklerden biri de <strong>tarih ve coğrafya</strong> derslerine müfredatta yer verilmemesidir. Üzerinde pek fazla durulmayan bu eksikliğin, bir ilim adamının zihin dünyasında nasıl bir karışıklığa yol açtığını düşünelim: Bizim zihin yapımız her şeyi, her olgu ve olayı zaman ve mekân çerçevesinde algılar ve anlamlandırır. Zira zaman ve mekân zihnimizin temel iki kategorisidir. Tarih ilmi bize zaman fikrini, coğrafya ise mekân bilgisini verir. Biz insan olarak her olayın hangi zamanda ve nerede meydana geldiğini ancak bu bilgilerle anlarız. Şayet bu bilgilere sahip değilsek, okuduğumuz ve duyduğumuz bilgileri zihnimizde bir yere yerleştiremeyiz ve anlayamayız. Elbette ki bunun sonucu <strong>zihnî bulanıklık</strong> ve korkunç bir kaostur. Bu önemli eksikliğin ancak 1914’teki “Islâh-ı Medâris” programıyla giderildiğini görmekteyiz.</li>
<li>Bilindiği gibi Osmanlı devlet sistemi temelde üç kurum üzerine oturmaktaydı: <em>Seyfiye</em> (ordu), <em>kalemiye</em> (bürokrasi) ve <em>ilmiye</em>. Gerçekten de devleti 623 yıl ayakta tutan etkenler, güçlü bir ordu ve bürokrasi ile bilgi üretmekten ziyade daha önce üretilmiş olan bilgileri bir şekilde tekrarlayıp aktaran ilmiye sınıfı idi. Çünkü İslami ilimler alanındaki verimli çalışmalar ve tedvin hareketi, kendi içinde klasiklerini vücuda getirmiş, en olgun düzeye ulaşmış ve artık duraklama dönemi başlamış bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıkışı da tam bu döneme rastlamaktadır. Biliyoruz ki, sistemleşmiş, her alandaki kurumlarıyla oturmuş ve yerleşmiş bir medeniyette, yeni bir ilim ve fikir hareketinin ortaya çıkması gayet zordur. Ayrıca Osmanlı bir tarım toplumu olduğu için statik bir yapıya sahipti. Bu gibi toplumlarda yeni fikir hareketlerini tetikleyecek olaylara pek rastlanmaz. Dolayısıyla 13. yüzyıla kadar üretilen bilgi ve tecrübe birikimi, sorunlarını çözme konusunda Osmanlı’ya yetiyordu…” (<strong>3</strong>).</li>
</ol>
<p><strong>Sahabe Dönemi İhtilaflarından Doğru Dersi Çıkarmak</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi hocası olarak görev yapmakta olan Prof.Dr. Adnan DEMİRCAN, 18 Ocak 2016 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Sahabe Dönemi İhtilafları” konulu konferansında günümüzdeki ihtilafların çözümüne de ışık tutan şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“Hem takriben 30 yıl olarak kabul ettiğimiz Raşid Halifeler dönemi hem de Emevîler döneminin üçte ikilik kısmı <strong>Ashab Dönemi</strong> olarak düşünülmelidir. Bu dönemin çok iyi bir şekilde tahlil edilmesi gerekir. Bizim ilk üç asırda yazılan ilk dönem klasik eserlerimizde bu dönemi tahlil edip anlamamıza imkân verecek çok malzeme vardır. Ancak mezhepleşme süreciyle birlikte artık mezhepler kurumsallaşıp İslâm dünyasında düşünce kodlarını belirleyince, <strong>tarihi geriye doğru okumak</strong> suretiyle her mezhep kendi tarih anlayışı çerçevesinde bir tarih inşa etmiştir. Öyle ki Allah Rasulü döneminde meydana gelen bazı hadiseler de bu anlayışlar çerçevesinde kurgulanmıştır.</p>
<p>Geçmişte meydana gelen hadiseleri genel çerçevesiyle biliyoruz; ancak bu hadiselere verdiğimiz anlam, sonradan oluşturduğumuz paradigmalar çerçevesinde şekillenmektedir. Evet, mezhebî algılar çerçevesinde tarihi geriye doğru okuyarak anlamlar inşa etmişiz. İnşa ettiğimiz anlamlar çerçevesinde de o dönemde yaşamış olan insanları konumlandırıyoruz. Mesela <strong>Haricîler</strong>, kendi görüşlerini paylaşmayan Müslümanları çok ağır sıfatlarla itham edip <strong>tekfir</strong> ediyorlar. Bu insanlar, din kardeşlerine karşı neden bu kadar katı bir görüşe sahip oluyorlar? Çünkü kendi görüş ve inançlarını temellendirmek için tarihi geçmişe doğru okuyarak yeniden inşa ediyorlar. Bu ‘inşa edilen’i de sonradan gelenler ‘hakikat’ zannediyor! Müslümanlar geçmişteki hadiselere genelde mezhebî perspektiften baktıkları için sürekli geçmişte yaşamış olan insanlar hakkında değerlendirme yaparken; “Acaba falanca cennete mi gidecek yoksa cehenneme mi?” diye düşünüyorlar. Oysa hiç kimsenin birilerini cennete ya da cehenneme gönderme yetkisi ve hakkı yoktur!</p>
<p>Sahabe döneminde Müslümanlar arasında meydana gelmiş olan iki önemli büyük fitne var. Bunlardan biri Hz. Peygamber’in dâr-ı bekaya irtihalinden çeyrek asır sonra Müslümanlardan bir grubun Medine’ye giderek Müslümanlar arasında halifenin evini kuşatıp, evin içerisine girip onu katletmeleriyle başlayan, Hz. Ali’nin bir Hâricî tarafından katledilmesi ile devam eden ve Hz. Hasan’ın Muâviye ile barış yapmasıyla sonuçlanan süreçtir. <strong>Birinci fitne dönemi</strong> beş yılı aşkın bir zaman sürmüş; Müslümanlar arasında çeşitli savaşlar meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>İkinci fitne dönemi</strong> Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesiyle başlamış ve Yezîd’in halife olmasıyla çıkmaza girilmiştir. Hz. Hüseyin Yezîd’in veliahtlığına karşı çıktığı gibi halife olduğunda da ona biat etmemiştir. Yezîd’in halifeliğe gelişinden birkaç ay sonra, hicrî 61 yılının başlarında (m. 680) meydana gelen <strong>Kerbela hadisesi</strong>, ikinci fitne döneminin -etkileri günümüze kadar uzanan- en kritik olayıdır. İkinci fitne dönemi, hicrî 73 (m. 692) yılında Abdullah b. Zübeyr’in Mekke’de Emevî ordusu tarafından muhasara edilerek öldürülmesiyle son bulmuştur.</p>
<p>Yıllarca devam eden iki fitne hadisesi de Ashab Dönemi’nde meydana geldi. Bu iki fitnenin vuku bulduğu yıllarda sahabiler hayattaydı. Birinci fitne döneminde Ashab’ın toplum üzerindeki ağırlığı ikinci fitneye göre daha fazlaydı. Çünkü birinci fitne hicrî 35 ile 41 yılları arasında, ikinci fitne ise 61 ile 73 yılları arasında meydana gelmişti.” (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Siyasi İhtilafları Akide Alanına Taşımaktan Kaçınmak</strong></p>
<p>“Bu çatışmalar esası itibariyle siyasidir. Nitekim Hz. Ali ile Muâviye Sıffîn’de savaşırken bir dinî hükmün kabul edilip edilmemesi sebebiyle değil, siyasî bir mesele çerçevesinde kavga etmiştir. Orada bir âyeti inkâr etme, bir dinî emri reddetme veya uygulatma gibi bir durum söz konusu değildir.</p>
<p>Birinci fitne dönemini Hz. Osman’ın katliyle başlatıyoruz (18 Zilhicce 35/ 17 Haziran 656). Kuşkusuz tarihî meseleleri tek başına değerlendiremeyiz. Eğer bir yerde bir hadise vuku buluyorsa o hâdiseyi inşa eden bir süreçten bahsetmek gerekir. Birçok unsur, hadiseyi geliştirir onu etkiler ve inşa eder. Bazen bunların bir kısmını görürüz, bazen göremeyiz.</p>
<p>Hepsinin kendine göre doğruları vardı. Tarihçi hâkim değildir. Hatta hakem bile değildir. Bu sebeple olanlar hakkında yargıda bulunma hakkımız yoktur. Mahkeme-i Kübra’da Allah’ın şaşmaz adaleti önünde herkes hesap verecektir. Allah’ın mutlak adaletine iman ediyoruz. Bize karşı da onlara karşı da âdil davranacağına imanımız tamdır. Hâşâ, Allah adına onlarla ilgili bir karar verme hadsizliğinde bulunacak değiliz. Tarih ilmi zaten buna izin vermez. Ancak şunu ifade edebiliriz ki oradaki insanların hepsinin kendilerine göre iddiaları, gerekçeleri ve beklentileri vardı.</p>
<p>Bu dönemde meydana gelen savaşlarda İslâm dünyasında çok temel kırılmalar meydana gelmiştir. Öncelikle Müslümanların <strong>yönetim</strong> ile olan <strong>ilişkilerinde</strong> ciddi sorunlar meydana gelmiştir. Bir süre sonra <strong>hilafet hanedana dönüştüğünden</strong> Allah Resûlü’nün irtihalinden sonra her halife değişiminde küçük ya da büyük bir kriz ortaya çıkıyordu. Çünkü Müslümanlar el yordamıyla sorun çözmek durumundaydılar.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir’in biatinde krizden kıl payı kurtulan ümmet açısından Hz. Ömer’in biatinde şartlar biraz daha iyiydi. Ama sonraki dönemlerde liderin belirlenmesi krizlere sebep olmuştur. Emevîler zamanında iki veliaht tayin etmişler; ancak sorunu yine çözememişler. Abbasiler zamanında üç veliaht tayin etmişler, yine de çözememişler. Osmanlılar kardeş katline izin vermişler; buna rağmen <strong>iktidarın el değiştirme sorununu</strong> yine tam olarak çözememişler.</p>
<p>Nihayet Müslümanların birinci fitne dönemindeki çatışmaları önemli bazı itikadi problemleri ve buna bağlı olarak mezhepsel yapıları besledi. Bunlardan biri mürtekib-i kebirenin yani büyük günah işleyen kişinin durumuyla ilgilidir.</p>
<p>Öldürdükten sonra Hz. Osman’ı öldürmenin gerekçelerini oluşturmaları gerekiyordu, bunu da şöyle kurgulamışlardı: Büyük günah işleyen kişi Allah’a isyan etmiş, kâfir olmuştur. Bu adam tövbe etmezse Allah’ın emrine karşı geldiği için kendisine tövbe teklif edilir. Tövbe etmezse öldürülür. Bu görüş, belki zaman içinde bu kadar net şekilleniyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan büyük tartışmaların temelini oluşturuyor. Hâricîlik düşüncesinin ana yaklaşımlarından bir tanesi budur.</p>
<p>IŞİD örneğinde olduğu gibi günümüzde de mürtekib-i kebireyi tekfir etme ya da kendi görüşünden olmayan kişileri <strong>din dışı ilan etme</strong> ve mürted olduğu için öldürme yaklaşımı devam etmektedir!</p>
<p>Hâricîler Hz. Osman’ın öldürülmesinin haklı olduğunu savunmuşlardır. Hz. Ali’nin yanındayken ona muhalif olanları tekfir etmişler; ondan ayrıldıktan sonra onu da tekfir etmekten geri durmamışlardır! Hâricîlerin dinamik yapısı, kendi aralarında sürekli ayrışmalara sebep olmuştur.</p>
<p>Fitne süreçlerinin İslâm dünyasına bıraktığı önemli bir sorun da hilafet hakkı meselesidir…” (<strong>4</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Ali ÖZEK, “<strong>Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.39-46.</li>
<li>Mahmut KAYA; “<strong>Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.47-58.</li>
<li>Adnan DEMİRCAN; “<strong>Sahabe Dönemi İhtilafları Üzerine Bazı Mülahazalar</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.59-80.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
