<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>adalet Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/adalet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/adalet/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 10 Dec 2019 16:58:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>İNSAN HAK VE HÜRRİYETLERİNİ KORUMAK VE GELİŞTİRMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/insanligin-dertleriyle-dertlenmek/insan-hak-ve-ozgurluklerini-korumak-ve-gelistirmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/insanligin-dertleriyle-dertlenmek/insan-hak-ve-ozgurluklerini-korumak-ve-gelistirmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Dec 2019 16:58:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[ÂDİL ŞAHİTLER]]></category>
		<category><![CDATA[ANADOLU İRFANI]]></category>
		<category><![CDATA[AV. AYŞE AKPINAR]]></category>
		<category><![CDATA[AVUKAT AYDIN DURMUŞ]]></category>
		<category><![CDATA[BAHADIR KURBANOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[BAŞBAĞLAR]]></category>
		<category><![CDATA[GRUP YÜRÜYÜŞ]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI GECESİ]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI ÖDÜLLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[KADİR BAL]]></category>
		<category><![CDATA[Kardelen Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[MADIMAK OTELİ]]></category>
		<category><![CDATA[Mazlumder]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET YERALAN]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA ÖKKEŞ EVREN]]></category>
		<category><![CDATA[RAMAZAN BEYHAN]]></category>
		<category><![CDATA[RECEP VİDİN]]></category>
		<category><![CDATA[ŞÜKRÜ CAN]]></category>
		<category><![CDATA[SÜLEYMAN ARSLANTAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[VEFA]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=965</guid>

					<description><![CDATA[“Âdil Şahitler”i Dünyada da Ödüllendirmek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu&#8217;nda kabul edildiği gün olması hasebiyle 10 Aralık günü her sene dünyanın dört bir yanında çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. Bu çerçevede MAZLUMDER de 07.12.2019 tarihinde İstanbul Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde “Birlikte Yaşamak ve Mülteciler” temalı bir insan hakları programı gerçekleştirdi. Acımasız zorunlu göçün ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Âdil Şahitler”i Dünyada da Ödüllendirmek</strong></p>
<p>İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu&#8217;nda kabul edildiği gün olması hasebiyle 10 Aralık günü her sene dünyanın dört bir yanında çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. Bu çerçevede MAZLUMDER de 07.12.2019 tarihinde İstanbul Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde “Birlikte Yaşamak ve Mülteciler” temalı bir insan hakları programı gerçekleştirdi. Acımasız zorunlu göçün ve sonu meçhul mültecilik serüveninin yol açtığı derin acıları yansıtan sinevizyon gösteriminin ardından İnsan Hakları Okulu dönem mezunlarına katılım belgeleri dağıtıldı, yılın insan hakları ödülleri sahipleriyle buluştu.</p>
<p>Recep Vidin Vefa Ödülü Süleyman Arslantaş’a, Avukat Aydın Durmuş Genç Hukukçu ödülü Av. Ayşe Akpınar’a, İnsan Hakları Basın Ödülü Bahadır Kurbanoğlu’na, Örgütlü Mücadele Ödülü Kardelen Derneği adına Şükrü Can’a, Bireysel Mücadele Dalında ilk ödül Mustafa Ökkeş Evren’e diğer ödül de Mehmet Yeralan ve Kadir Bal’a müştereken takdim edildi (<strong>1</strong>).</p>
<p>Mülteci çocukların eserlerinden oluşan resim sergisi ve ev yapımı yemeklerin sunulduğu hayır çarşısıyla başlayan MAZLUMDER İnsan Hakları Gecesi ve Ödül Töreni, Grup Yürüyüş’ün mülteciler için yazılmış ezgileri seslendirmesiyle tamamlandı (<strong>2</strong>).</p>
<p>28 Ocak 1991 tarihinde 54 kurucu üye ile kuruluşu gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER), “Kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana” prensibiyle Türkiye içinde ve dışında insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi için faaliyet yürüten, insan haklarını insan haysiyetiyle ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan, siyasal, ekonomik, sosyal, hukuki, psikolojik, kültürel ve fiili her türlü girişimi “insan hakları ihlali” ve “zulüm” olarak niteleyen, kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın, her türlü haksız muameleye karşı çıkmanın, işkence, aşağılama ve tecavüze karşı mücadele etmenin gerekliliğinden hareketle çifte standartsız bir insan hakları mücadelesinin önemine inanan, mazluma kimliğini sormayan, zulme rıza göstermeyi zulüm sayan bir insan hakları örgütüdür (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Mazlumlara Güvenilir Bir Liman Olmak</strong></p>
<p>MAZLUMDER Genel Başkanı Ramazan Beyhan’ın, derneğin bu yılki insan hakları gecesinde yaptığı açış konuşmasında dikkat çektiği hususları geniş özet halinde aktarmakta yarar görüyorum (<strong>4</strong>):</p>
<p>“… Bu yılki insan hakları gecemizin ana fikri; “Birlikte Yaşamak ve Mülteciler”dir. Çünkü dünyanın hemen her yerinde oranın yerleşik halkının hem kendi aralarında hem de mülteciler ile birlikte yaşama sorunu olduğu gibi birçok hak ihlalinin en başta gelen sebebi de budur. Avrupa Birliği ve ABD dahil tüm Batı dünyasında da aynı sorun yaşanmaktadır. Yabancı düşmanlığı, İslamafobik tutumlar ve ayrıca sığınmacılara karşı tutumları İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilkeleriyle açıkça çelişmektedir: 14. Maddenin 1. Fıkrasına göre “Herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınma ve bu ülkelerce <strong>sığınmacı muamelesi görme hakkı</strong> vardır.” Ayrıca bu ülkeler, <strong>bölgemizdeki birçok çatışmanın</strong>; milyonlarla ifade edilen mültecilik durumunun ve yüz binlerle ifade edilen ölümlerin, işkence ve idamların doğrudan ya da dolaylı müsebbibidirler!</p>
<p><strong>Yeni Zelanda</strong> ve Tayland baskınları, <strong>Keşmir</strong> sorunu ve <strong>Miyanmar</strong>’daki etnik kıyım, Çin’in <strong>Doğu Türkistan</strong>’da Uygurlu Müslümanlara uyguladığı insanlık dışı yaptırımlar dünyanın gözü önünde devam etmekte olan ağır sorunlardır. <strong>Rusya</strong>’nın isteği doğrultusunda Türki cumhuriyetlerden münferiden ama azımsanmayacak sayıda insanlar ülkelerinden göç etmekte, onlarcası zindanlarda işkence görmekte ve idam edilmektedirler!</p>
<p><strong>Suriye</strong>’de rejime destek veren Rusya sivil alanları bombalamaya hâlâ devam etmekte, milyonlarca Suriyeli insanın mülteci konumuna düşmesine doğrudan sebebiyet vermektedir. Haliç Koalisyonu <strong>Yemen</strong>’de ikinci bir Suriye vakasını yaşatmakta; yaşlılar, kadınlar ve çocuklar saldırıların doğrudan hedefi olmaktadır! <strong>Suud</strong> ailesinin muhaliflere uyguladığı baskı, tutuklama, işkence ve idam gibi uygulamalar, Kaşıkçı olayında olduğu gibi herkesin gözü önünde cereyan etmektedir. <strong>Libya</strong> iç savaşı, Irak ve İran’daki gösterilerin orantısız güç ile bastırılması, <strong>Mısır</strong> darbecilerinin her taraftan destek görmeleri, işkence ve idamlara göz yumulması, Mursi’nin şehadeti… Siyonizmin <strong>Filistin</strong> halkına karşı yaptırımları… Tüm bu hak ihlalleri küresel güçlerin açık desteği ile devam etmekte olup bölgemizi yangın yerine dönüştürdüler…”</p>
<p><strong>Anadolu’nun Birlikte Yaşama Tecrübesini Güncellemek</strong></p>
<p>“Ülkemiz gelince: Çok dinli, çok dilli, çok kültürlü olup asli unsurlardan oluşan yapısı ile birlikte asırlarca dünyanın neresinde olursa olsun <strong>zulümden kaçanların sığındığı bir limandır Türkiye</strong>. Bizler, -adıyla müsemma- bir anne şefkatiyle bizi bağrına basıp kucaklayan Anadolu coğrafyasının çocuklarıyız. Renkleri, dilleri, ırkları, inançları, mezhepleri, fikirleri, düşünceleri, ideolojileri ve gelenekleri farklı olan kardeşleriz, komşularız ve hemşehrileriz. Bu kardeşliğin olmazsa olmazları var. Şöyle ki; acımız bir, sevincimiz bir… <strong>Bir vücudun organları gibi bütünleşmişiz</strong>. Bu ruh dünyasında; “insan, onuru ve haysiyeti ile birlikte dinler ve vicdanlar, canlar ve mallar, aileler ve nesiller, düşünce ve ifade hakları” bütün insanlar için dokunulmazdır. Bu dokunulmazlık, bize yolu düşen için de, bize sığınan için de aynen geçerlidir. Muhacir kardeşlerimizi külfet değil rahmet biliriz… İşimizi ve aşımızı bizden çalan değil, bilakis onları bereket vesilesi biliriz.</p>
<p>Anadolu irfanı haini affetmez, kim olursa olsun zalimden başkasına düşmanlık etmez, mazluma kimliğini sormaz… Mazlumu zalimle asla bir tutmaz. Anadolu irfanında insan “ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşin”dir. Ötekimiz sadece ve sadece zalimdir. Bu erdemli duruşun kaynağı imandır ve en güçlü ilkesi dürüstlüktür. Çünkü biz “<strong><em>el-Emîn</em></strong>”in ümmetiyiz: O (s) bize şunu öğretmiştir: “İmanını haykır ve dürüst ol!” Nitekim <strong>iman ve istikamet</strong> hayatımızın bütün alanlarını ve ilişkilerini belirleyen ve denetleyen, korkularımızı ve hüzünlerimizi ümide dönüştüren temel ilkelerimizdir. Kısaca değindiğim bu durum ve sayamadığım benzeri hususlar, İslam ümmetinin özellikle <strong>Anadolu coğrafyasının</strong> asırlarca yaşadığı ve yaşatmaya çalıştığı zengin <strong>tecrübesi</strong>dir. Bu tecrübenin hukukunu koruyan “adalet” ilkesidir ve sınırlarını belirleyen de yazılı olsun veya olmasın anlaşmalara ve sözleşmelere “vefa” ilkesidir. İşte bunlar Anadolu halklarının bir arada yaşama beyannamesi ya da toplum sözleşmesidir.</p>
<p>Fransız İhtilali ile ümmetin içine giren <strong>ırkçılık fitnesi</strong>, Cumhuriyet dönemiyle başlayan ulusalcı ideolojiler; devlet düzeyinde bahis konusu ettiğimiz bu teamülü kırılmaya maruz bıraksa da toplum bu sözleşmesini sürdürmek için direnmektedir. En büyük organizasyon olan devletten sivil toplum kuruluşlarına kadar, bütün organizasyonları dikey ve yatay ilişkileriyle <strong>Anadolu tecrübesini güncelleyerek</strong> insanlığı içine düştüğü bu ateş dolu çukurlardan kurtarmaya davet ediyoruz.</p>
<p>Ülkemizde nefes alıp veren <strong>her insanın hak ve özgürlükleri dokunulmazdır</strong>. Hukuk, bütün özel ve tüzel kişilikler için ülkenin her bölgesinde eşit uygulanmalıdır. İnancı, rengi, dini ve dili ne olursa olsun herkes kendi kimliğiyle anayasanın eşit saydığı vatandaşlar olarak tarağın dişleri gibi eşit olmalı, efendi-uşak ilişkisine, ret, inkâr ve asimilasyon heveslilerine asla fırsat verilmemelidir. Dinî ayrımcılık ve Kürt Meselesi de bu perspektifle çözüme ulaşacaktır. Gerek farklı kimliklere ve siyasal rakiplere ve gerekse mültecilere karşı ayrıştırıcı ve ötekileştirici nefret dili terk edilmeli, diplomatik bir dil inşa edilmelidir.</p>
<p>Ülkemize sığınan insanların; vatandaşı olduğu ülkelerce terörist olmakla suçlanması, tek taraflı olarak asla kabul edilmemeli, bu insanlara ve çocuklarına ‘terör kodu’ konulmamalı ve ülkelerine geri gönderilmemelidir. Gözaltına alınmalarından temyiz aşamasına kadar hukukun temel ilkelerinden asla taviz verilmemelidir. <strong>Nezarethaneler, cezaevleri ve geri gönderme merkezleri</strong>nin şartları insani standartlara uygun hale getirilmeli, STK’ların da dahil olduğu heyetler tarafından sıkı bir şekilde denetlenmelidir. <strong>KHK ile işinden olan</strong> insanların mahkemelerce beraat kararı verilmesinden sonra işlerine ivedilikle geri dönmeleri sağlanmalıdır.”</p>
<p><strong>Adalet ve Vefa ile Davranmayı Ahlak Edinmek</strong></p>
<p>“Bu ülkede mali açıdan sıkıntıya giren spor kulüplerine ve ticari şirketlere tanınan kolaylıkların İstanbul Şehir Üniversitesi’ne tanınmaması eşitlik ilkesine aykırı olup bilim yuvası olan <strong>üniversitelerin çalışmalarına devlet eliyle müdahale</strong>den vazgeçilmelidir. Şiddete bulaşmayan, şiddeti reddeden dinî, sosyal ve kültürel vakıf ve diğer STK’ların <strong>barışçıl gösteri</strong> ve basın açıklaması haklarını kısıtlamak, orantısız güç kullanmak, itibarsızlaştırılmasına sessiz kalmak toplumsal barış ve huzuru, keza bir arada yaşamayı zorlaştırdığı için bu uygulamalardan derhal vazgeçilmelidir. <strong>28 Şubat</strong> <strong>süreci</strong>nde darbeci aktörlerin mağdur ettiği Sivas mağdurları ilerlemiş yaşlarına rağmen hâlâ cezaevindedirler. Bu insanların yeniden yargılanmalarını talep ediyoruz… Alevi vatandaşlarımızın, kardeşlerimizin vicdanına sesleniyorum:</p>
<p><strong>Madımak </strong>otelini yakan el ile <strong>Başbağlar</strong>’da bir o kadar insanı katleden el aynı eldir. Bir o kadar insanı ömür boyu ağırlaştırılmış hapse mahkûm eden ve adeta ölüme terk eden, bu arzularına yargıyı alet eden el de aynı eldir. O halde acılarımızın üzerinden vesayet kuranlara birlikte dur demek insanı vazifemizdir.</p>
<p>İktidarıyla muhalefetiyle, resmî ve sivil kurumları ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları olarak, aynı şekilde yeryüzünün neresinde yaşıyorlarsa yaşasınlar, devlet veya STK olsun, gelin hep birlikte <strong>Nahl</strong> Suresi’nin adaleti emreden <strong>90</strong>. ayetinden 100. ayetine kadarki bölümünü yeniden okuyalım ve üzerinde düşünelim. Orada şunu açıkça göreceğiz ki; <strong>adalet ve vefa ilkeleri</strong> şiddetle vurgulanmaktadır. Bu ayetlerde, bu iki ilkeden sapanlar ya da bu ilkeleri istismar edenler; ipini sapasağlam eğirdikten sonra tekrar bozan bunamış bir kadına benzetilmektedir. Keza çıkar ve menfaat uğruna anlaşmalara uymaktan imtina edenlerin sağlam basan ayaklarının kayacağı ve bir daha bellerini doğrultamayacakları haber verilmektedir.</p>
<p>Rabbimizin barış ve huzur dolu, erdemli ve tertemiz bir hayatı yaşatma vadine ulaşmak için; inanmış erkekler ve kadınlar olarak; adalet ve vefa ilkesine bağlı kalarak salih işler yapmak dileğiyle…”</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li><strong>Mazlumder İnsan Hakları Ödülleri Sahiplerini Buldu. </strong>https://www.facebook.com/689438441174201/posts/2570084363109590/, 07.12.2019.</li>
<li><strong>Mazlumder İnsan Hakları Gecesi</strong> ve İnsan Hakları Ödül Programı Gerçekleşti. https://www.facebook.com/689438441174201/posts/2570055799779113/, 07.12.2019.</li>
<li><a href="http://mazlumder.org/tr/main/pages/hakkimizda-biz-kimiz/65">http://<strong>mazlumder.org</strong>/tr/main/pages/hakkimizda-biz-kimiz/65</a>, 07.12.2019.</li>
<li>Ramazan Beyhan; “<strong>Mazlumder 2019 İnsan Hakları Gecesi Açış Konuşması</strong>”. Bağlarbaşı Kültür Merkezi, İstanbul, 7 Aralık 2019. https://www.facebook.com/689438441174201/posts/2570348476416512/, 07.12.2019.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/insanligin-dertleriyle-dertlenmek/insan-hak-ve-ozgurluklerini-korumak-ve-gelistirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM İKTİSADININ METODOLOJİSİNİ ORTAYA KOYABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-iktisadinin-metodolojisini-ortaya-koyabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-iktisadinin-metodolojisini-ortaya-koyabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 May 2018 11:32:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[6. İSLAM İKTİSADI ATÖLYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[ALBARAKA TÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[ARİF ERSOY]]></category>
		<category><![CDATA[ASAD ZAMAN MASUDUL ALAM CHOUDHURY]]></category>
		<category><![CDATA[CENGİZ KALLEK]]></category>
		<category><![CDATA[EMEK]]></category>
		<category><![CDATA[faiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hayrettin Karaman]]></category>
		<category><![CDATA[HELAL KAZANÇ]]></category>
		<category><![CDATA[İKTİSAT YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[İLKE DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLMİ ETÜDLER DERNEĞİ (İLEM)]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM İKTİSADI ARAŞTIRMA MERKEZİ (İKAM)]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM İKTİSADI ÖDÜLLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM İKTİSADI VE FİNANSI UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ (İSİFAM)]]></category>
		<category><![CDATA[İSTANBUL SABAHATTİN ZAİM ÜNİVERSİTESİ (İZÜ)]]></category>
		<category><![CDATA[İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ (İÜ.)]]></category>
		<category><![CDATA[MONZER KAHF]]></category>
		<category><![CDATA[NECMETTİN KIZILKAYA]]></category>
		<category><![CDATA[PAKİSTAN AKHUWAT ISLAMİC MİCROFİNANCE]]></category>
		<category><![CDATA[PAKİSTAN INSTİTUTE OF DEVELOPMENT ECONOMİCS (PIDE)]]></category>
		<category><![CDATA[PİYASA]]></category>
		<category><![CDATA[QATAR HAMAD BİN KHALİFA UNİVERSİTY]]></category>
		<category><![CDATA[TEMEL HAZIROĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİYE İKTİSADİ GİRİŞİM VE İŞ AHLAKI DERNEĞİ (İGİAD)]]></category>
		<category><![CDATA[UNİVERSİTY OF MALAYA]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=672</guid>

					<description><![CDATA[İslam İktisadı Araştırma Merkezi (İKAM), İlmi Etüdler Derneği (İLEM) ve Türkiye İktisadi Girişim ve İş Ahlakı Derneği’nin (İGİAD) organizasyonu ile İstanbul Üniversitesi İslam İktisadı ve Finansı Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (İSİFAM) ev sahipliğinde düzenlenen 6. İslam İktisadi Atölyesi 6-8 Nisan 2018 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirildi (1): 10 ülkeden 100’e yakın akademisyenin katıldığı ve 15 tebliğin sunulup [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam İktisadı Araştırma Merkezi (<strong>İKAM</strong>), İlmi Etüdler Derneği (İLEM) ve Türkiye İktisadi Girişim ve İş Ahlakı Derneği’nin (İGİAD) organizasyonu ile İstanbul Üniversitesi İslam İktisadı ve Finansı Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (İSİFAM) ev sahipliğinde düzenlenen 6. İslam İktisadi Atölyesi 6-8 Nisan 2018 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirildi (<strong>1</strong>):</p>
<p><strong>10 ülkeden 100’e yakın akademisyen</strong>in katıldığı ve 15 tebliğin sunulup tartışıldığı “İslam İktisadında Metodoloji” başlıklı atölye çalışması, 6 Nisan 2018 Cuma günü İstanbul Üniversitesi (İÜ.) Kongre Merkezi’nde geniş katılımlı bir <strong>açılış paneli</strong>yle başladı. Necmettin Kızılkaya’nın (İÜ.) yönettiği “İslam İktisadının Güncel Meseleleri ve Metodolojisi” başlıklı panelde; Arif Ersoy (İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi: İZÜ), Asad Zaman (Pakistan Institute of Development Economics: PIDE), Masudul Alam Choudhury (University of Malaya), Monzer Kahf (Hamad Bin Khalifa University-Katar) ve Temel Hazıroğlu (Albaraka Türk) birer tebliğ sundu.</p>
<p>Takip eden iki günlük atölye oturumları boyunca modern iktisadın temel varsayımları karşısında İslam iktisadı yaklaşımı, İslam iktisadı metodolojisinin felsefi temelleri, İslam düşüncesinde iktisada yaklaşımlar, Fıkıh usulü ve geleneksel iktisat metodolojisinin modern dünyaya uyarlanması ve uygulanması, İslam iktisadında fıkıh ve iktisadın bütüncül kullanımı, İslam iktisadında güncel metodoloji tartışmaları, İslam iktisadında teori-uygulama ve politika ilişkisi konularında <strong>tebliğler</strong> sunuldu.</p>
<p>Açılış programında <strong>2018 İslam İktisadı Ödülleri</strong> de sahiplerine takdim edildi. İslam İktisadı Araştırma Ödülüne Prof. Dr. Cengiz Kallek, Uygulama Ödülüne Pakistan’da İslami esaslara göre mikro kredi veren Akhuwat Islamic Microfinance isimli kuruluş layık görüldü. İslam İktisadına Katkı Ödülü ise Prof. Dr. Hayrettin Karaman’a verildi. 2016 yılından bu yana üç dalda verilen bu ödüller, alanın uygulamalı yönünün güçlendirilmesi ve daha çok ses getirecek bir çabayla daha fazla sayıda insanda farkındalık oluşturulması amacını güdüyor.</p>
<p><strong>İslam İktisadında Metodoloji Sorununa Eğilmek </strong></p>
<p>7 Nisan 2018 tarihinde İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası Mavi Salon’da gerçekleşen atölye oturumlarının ilkinde, İslam İktisadında <strong>usul tartışmaları</strong> ve Kur’an ile sünnetten referans alan bir iktisat disiplininin <strong>neleri içermesi gerektiği</strong> tartışıldı. İkinci oturumda ise fıkhi açıdan İslam iktisadı konuşuldu. Atölyenin üçüncü oturumunda İslam iktisadı metodolojisinin kaynağı olarak <strong>tarih</strong> ve İslam iktisadı çalışmalarındaki <u>hafıza kaybı</u> üzerinde duruldu. Dördüncü oturum ise metodolojinin cari iktisattaki yeri ve <u>rasyonalist düşüncenin İslam iktisadına etkisi</u>yle ilgili görüşler ele alındı.</p>
<p>8 Nisan 2018 tarihinde gerçekleşen beşinci oturumda <strong>İslam iktisadının sosyal bilimlere entegrasyonu</strong> tartışıldı. Altıncı oturumda İslam iktisadının <strong>açmazları</strong> ve Türkiye’de İslam iktisadı çalışmalarındaki <strong>metodoloji sorunu</strong> üzerinde durulurken yedinci oturumda <strong>yeni nesil İslam iktisadı</strong> ve İslam iktisadının amacı olarak ‘sünnetullah’la ilgili tebliğler sunuldu. Oryantalizm ile İslam iktisadının ilişkisine dair bir tebliğle de oturumlar son buldu.</p>
<p>Üç gün boyunca bir panel ve sekiz oturum halinde gerçekleştirilen 6. İslam İktisadı Atölyesi’ne katkı yapan akademisyenler, İslam iktisadının <strong>bir sosyal bilim</strong> olduğu ve İslam’ın temel metinlerinden beslenerek insanların refahını sağlama amacı güttüğü konusunda birleşerek <strong>özgün bir ekonomik sistem</strong> olduğunu ifade ettiler. İslam iktisadının metodolojisi çalışmalarının artarak devam ettirilmesi gerektiği hususunda mutabık kalan tebliğciler, İslam iktisadının sadece Müslümanlara değil <strong>tüm insanlığa hitap ettiği</strong>nin de altını çizdiler.</p>
<p>6. İslam İktisadı Atölyesi’nde sunulan tebliğler -önceki beş atölyede olduğu gibi- <strong>İktisat Yayınları</strong> tarafından kitap haline getirilerek yayınlandığında bu kıymetli çabanın daha geniş bir etki alanı kazanacağı aşikârdır (<strong>2-3</strong>).</p>
<p><strong>Özel ve Tüzel Kişilikleri Kendi Beyanlarıyla Tanımak </strong></p>
<p><strong>İLKE</strong> Derneği, hem akademi ile iş dünyası arasındaki kopukluğu gidermeyi hem de kapitalist iktisadi sistemin çevrelediği modern ekonomik yapının İslami değerler açısından değerlendirilmesini kendine amaç edinerek yeni bir paradigmanın kuramsal yapısını inşa edecek birtakım faaliyetlerde bulunmaktadır. Uzun zamandır gerçekleştirdiği İslam iktisadı çalışmalarını daha etkili bir zemine taşımak; İslam iktisadı alanında giderek genişleyen talep ve ihtiyacı karşılayabilmek amacıyla İLKE tarafından kurulan İslam İktisadı Araştırma Merkezi (İKAM), İLEM ve İGİAD’ın da kurumsal destekleriyle araştırma, yayın, eğitim, konferans ve çalıştay gibi faaliyetler yürütmektedir.</p>
<p>Ülkemizde ve dünyada genel anlamda İslam iktisadı çalışmaları sınırlı kaldığından çeşitlendirilmesi gerekmektedir. Kapitalist sisteme dair tüm antitezler gün geçtikçe çürütülmekte ve bu adaletsiz sisteme karşı çare olacak bir alternatif geliştirilememektedir. İslam iktisadı, önereceği sistem ve uygulamalarla daha adil bir iktisadi hayat ve bölüşüm sağlama potansiyeline sahiptir. Zira İslam iktisadı çabası ve iddiası inançtan kaynaklanmaktadır ve bu öğreti Müslümanlara yaptıkları ve söyledikleri bakımından <strong>sorumluluklar</strong> yüklemektedir. Bu bağlamda, geçmiş birikimlerin ışığında, yeni çalışmalara yoğunlaşarak yetkin araştırmacıların bu alana yönelmesine ihtiyaç duyulmaktadır.</p>
<p>Ürüne dönüşen ve güncel finansal konulardan ziyade teorik ve uygulamalı iktisat alanını kapsayan İslam İktisadı Atölyesi altı yılda büyük ilgi toplamıştır. İKAM, bu birikim üzerinden yeni çalışmaların yapılmasını ve farklı alanlarda bilgi üretiminin artırılması gaye edinmiştir (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>“İslam İktisadı” Düşüncesini Bir Bütün Halinde İnşa Edebilmek </strong></p>
<p>İKAM “İslam iktisadı” düşüncesinin külli bir şekilde inşası için yetkin fikir ve teorilerin üretilmesini teşvik etmeyi ve böylece yeni çalışmalara zemin teşkil etmeyi amaçlamaktadır.</p>
<p>İKAM, kapitalizmle el ele gelişerek büyüyen mevcut iktisadı sisteme alternatif <strong>adil ve helal kazancı teşvik eden</strong>, insana ve insan emeğine saygılı bir sistemin oluşması için uzun soluklu, derinlikli, bütünlüklü, nitelikli çalışmaların yapılmasını amaçlamaktadır. İslam iktisadını hem teorik hem de pratik zeminde ele alacak olan bu merkez, İslam iktisadının konularını farklı boyutlarıyla ele alarak muhtelif platformlarda genişleten ve çeşitli etkinliklerle zenginleştirilerek alanda çalışan kişiler için faydalanabilecekleri bir yapı oluşturmayı amaçlamaktadır.</p>
<p>Zengin içerik ve çeşitli etkinliklerle alana daha fazla ilgi çeken İKAM, hem ulusal hem de uluslararası platformlarda mevcut kapitalist sisteme alternatif olabilecek somut çözüm önerileri içeren bir merkez olmayı ve alanında önemli bir boşluğu doldurmayı hedeflemektedir (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>İslam İktisadı Atölyelerinin Çıktılarından İstifade Etmek </strong></p>
<p>2013 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde her yıl baharın ilk günlerinde gerçekleştirilen İslam İktisadı Atölye Çalışmaları’nın tebliğ özetleri, sunum videoları ve kitaplar, ilgililerin ve ilgilenmesi gerekenlerin istifadesine sunulmakta olup istifadeyi kolaylaştırmak maksadıyla çalıştayların ana konularını, yer ve tarihlerini hatırlatmakta yarar görüyorum (<strong>5</strong>):</p>
<ol>
<li>Temel <strong>Kavramlar</strong> ve Fikirler; 2-3 Mart 2013 &#8211; İstanbul The Green Park Otel</li>
<li>İslam İktisadı ve <strong>Piyasa</strong>; 5-6 Nisan 2014 &#8211; İstanbul Şehir Üniversitesi</li>
<li>İslam İktisadı ve <strong>Emek</strong>; 4-5 Nisan 2015 &#8211; İstanbul Ticaret Üniversitesi</li>
<li>İslam İktisadı Perspektifinden Sosyal <strong>Adalet</strong>; 2-3 Nisan 2016 – İstanbul Üniversitesi</li>
<li>İslam İktisadı Perspektifinden <strong>Faiz</strong>; 1-2 Nisan 2017 – Sakarya Üniversitesi</li>
<li>İslam İktisadı <strong>Metodoloji</strong>si; 6-8 Nisan 2018 &#8211; İstanbul Üniversitesi</li>
</ol>
<p>Bu altı çalıştaydan sadece ikisinin sonuç bildirgelerine örnek olarak atıf yapmakla yetinelim. Türkiye’nin yanı sıra altı İslam ülkesinden bilim insanlarının katıldığı “<strong>İslam İktisadı ve Emek</strong>” başlığını taşıyan 3. İslam İktisadı Atölyesi’nin sonuç bildirgesinde, emeğin hak ettiği değeri göreceği bir iktisadi sistemin daha adil ve müreffeh bir toplum oluşturmaya daha elverişli olduğuna dikkat çekilmişti:</p>
<p>“<strong>Emek</strong>, sadece emekçilerin değil, aynı zamanda tüm toplumsal kesimlerin bir meselesi olarak addedilmelidir. İslam açısından konuya bakıldığında, emeğin hakkının verilmesi ve suiistimalinin önlenmesi konusunda <strong>işverenlere</strong> de sorumluluk ve <strong>yükümlülükler</strong> düşmektedir. Ancak bu süreçte en büyük sorumluluk devletlere düşmektedir. Kamu otoriteleri emeğin karşılığının hakkaniyetli olmasından bu karşılığın zamanında verilmesine, işçinin hukuki güvencelerinin sağlanmasından iş güvenliği tedbirlerine kadar geniş bir yelpazede gerekli politikaları ve uygulamaları geliştirmelidir. Bu hususta İslam ülkeleri önce mevcut uluslararası standartları yakalamalı, ardından da bu <strong>standartların yükseltilmesine katkı</strong> yapmalıdır.”</p>
<p>İnsanlığın çok çeşitli ve çok boyutlu sorunlar yaşamasında belirleyici bir etkiye sahip olan <strong>faiz illeti</strong>ni konu alan “5. İslam İktisadı Atölyesi Sonuç Bildirgesi”ni çalışmanın akabinde dikkatinize müstakil bir yazı halinde sunmuştum. (<strong>6</strong>).</p>
<p>İslam İktisadı Atölyesi, uluslararası kuruluşların, üniversitelerin, araştırma merkezlerinin, kamu kurumlarının ve sivil toplum örgütlerinin İslam iktisadını her düzeyde geliştirme ve uygulamada daha fazla rol alması ve katkı yapması çağrısında bulunmaktadır.</p>
<p>Üreticilerin, tüketicilerin, aydınların, akademisyenlerin, gönüllü kuruluşlar ile yerel ve merkezi yönetimlerde görevli karar alıcıların bu çağrıya cevap vermesi temennisiyle…</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>http://www.<strong>ilem</strong>.org.tr/duyurular/<strong>6-islam-iktisadi-atolyesi-sona-erdi</strong>, 08.04.2018.</li>
<li>http://<strong>islamiktisadi</strong>.net/index.php/category/<strong>kitaplar</strong>/, 04.2018.</li>
<li>http://www.<strong>ikam</strong>.org.tr/tr/<strong>yayinlar</strong>, 08.04.2018.</li>
<li>http://www.ikam.org.tr/tr/<strong>ikam-hakkinda</strong>, 08.04.2018.</li>
<li>http://www.<strong>ikam</strong>.org.tr/tr/<strong>sempozyumlar</strong>, 04.2018.</li>
<li>http://fethigungor.net/dirilis-postasi/<strong>faiz-illetine-islam-iktisadi-perspektifinden-cozum-aramak</strong>/, 11.04.2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-iktisadinin-metodolojisini-ortaya-koyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜSLÜMAN AZINLIKLARIN DERTLERİNE DERMAN OLABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/musluman-azinliklarin-dertlerine-derman-olabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/musluman-azinliklarin-dertlerine-derman-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Apr 2018 13:11:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[AZINLIK MÜSLÜMANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[BAŞBAKAN BİNALİ YILDIRIM]]></category>
		<category><![CDATA[BOKO HARAM]]></category>
		<category><![CDATA[ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK]]></category>
		<category><![CDATA[CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[EŞ-ŞARK FORUMU BAŞKANI WADAH KHANFAR]]></category>
		<category><![CDATA[EŞ-ŞEBAB]]></category>
		<category><![CDATA[eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM BİLGİ VAKFI BAŞKANI DR. JAMAL BADAWİ]]></category>
		<category><![CDATA[islamofobi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Aksâ]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSLÜMANLARIN AZINLIKLAR]]></category>
		<category><![CDATA[PROF. DR. ALİ ERBAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[SÖMÜRGECİLER]]></category>
		<category><![CDATA[suriyeli]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM BAŞKANI İSMAİL KAHRAMAN]]></category>
		<category><![CDATA[terör örgütleri]]></category>
		<category><![CDATA[ULUSLARARASI MÜSLÜMAN TOPLULUKLARLA DAYANIŞMA VAKFI (MÜSDAV)]]></category>
		<category><![CDATA[ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=668</guid>

					<description><![CDATA[“… Ve hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde ezilen bir azınlıktınız; insanların sizi etnik temizliğe tâbi tutmasından endişe ederdiniz! Böyleyken O size sığınak oldu, sizi yardımıyla güçlendirdi ve size güzel ve temiz rızıklar bahşetti: Belki şükredersiniz.” (Enfâl 8:26). “Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez. Onu tehlikede yalnız başına bırakmaz, onu düşmana teslim etmez. Kim bir Müslüman [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“… Ve hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde <strong>ezilen bir azınlıktınız</strong>; insanların sizi etnik temizliğe tâbi tutmasından endişe ederdiniz! Böyleyken O size sığınak oldu, sizi yardımıyla güçlendirdi ve size güzel ve temiz rızıklar bahşetti: Belki şükredersiniz.” (Enfâl 8:26).</p>
<p>“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez. Onu <strong>tehlikede yalnız başına bırakmaz</strong>, onu düşmana teslim etmez. Kim bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da o kimsenin bir ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümanın <strong>sıkıntısını giderirse</strong>, Allah da kıyamet günü o kimsenin bir sıkıntısını giderir. Kim de bir Müslümanın <strong>ayıbını örterse</strong>, Allah da kıyamet günü o kimsenin bir ayıbını örter.” (Buhârî, Mezâlim 3 ve İkrâh 7; Müslim, Birr 58; Ebû Davud, Edeb 46; Tirmizî, Hudûd 3).</p>
<p>19. ve 20. asırlarda dünya nüfusunun büyük bir kısmını açlık, yoksulluk ve sefalete mahkûm eden <strong>sömürgeciler</strong>, bilhassa Müslümanların <strong>azınlık</strong> olarak yaşadığı coğrafyalarda ırkçılık, sosyal dışlama, ötekileştirme, yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, İslamofobi gibi söylem ve uygulamalarla <strong>insan hayatını ve onurunu hiçe saymaya</strong> devam etmektedirler.</p>
<p>Dünyanın dört bir yanında Müslümanların hareket ve özgürlük alanlarını kısıtlayan uygulamaların engellenmesi için <strong>bireysel, kurumsal ve toplumsal</strong> <strong>sorumluluklarımızı</strong> üstlenmemiz gerekmektedir. Hem Müslüman toplumların hem de bütün insanlığın temel sorunlarına ışık tutacak çözümler üreterek daha güzel bir dünyanın inşasına katkı sunmak maksadıyla; Avrasya, Afrika, Avrupa, Latin Amerika, Asya Pasifik Ülkeleri Müslüman Dinî Liderler Zirvesi gibi önemli küresel organizasyonlara ev sahipliği yapmış olan Diyanet İşleri Başkanlığı, <strong>16-19 Nisan 2018</strong> tarihleri arasında İstanbul’da “Dünya Müslüman Azınlıklar Zirvesi: Temel Sorunlar, Çözüm Önerileri ve İş Birliği İmkânları” başlığıyla çok önemli bir zirve toplantısı daha gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>“Özeleştirel Yaklaşımla Azınlık Müslümanlar: Tefrika, Yetersiz Eğitim, Siyasi Temsil Eksikliği, Radikalizm, İçe Kapanıklık”, “Müslüman Azınlıkların Din Hizmetleri, Din Eğitimi ve Dinî Yayınlara İlişkin İhtiyaç ve Talepleri” gibi başlıklarla farklı oturumların düzenlendiği zirve toplantısı 16 Nisan 2018 Pazartesi günü Dolmabahçe Sarayı’nda başladı.</p>
<p>Açılış konuşmasını yapan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş; insanlığa huzur, barış ve refah getirme iddiasıyla denenen tüm ideoloji ve politikaların inandırıcılığını yitirdiğine, insanların neredeyse yarısını açlık ve sefaletle boğuştuğuna, 100 milyondan fazla insanın ülkesini terk etmek zorunda kaldığına dikkat çekerek, son iki asırdır İslam coğrafyasında etnik ve mezhebî farklılıklar üzerinden fitne ve tefrika üretenlere karşı uyanık olunması gerektiğini hatırlattı. 1400 yılı aşkın bir süredir ilim ve medeniyet birikimiyle, genç ve dinamik nüfusuyla, yer altı ve yerüstü zenginlik kaynaklarıyla dünyanın <strong>en büyük imkânlar</strong>ına sahip Müslümanların, bütün insanlık için barış, adalet, huzur, refah ve onurlu bir hayatın teminatı olacağının altını çizen Erbaş, büyük dirilişin arifesinde olduğumuzu müjdeledi. (<strong>1</strong>).</p>
<p>Protokol konuşmaları çerçevesinde söz alan <strong>Başbakan Binali Yıldırım</strong>, hâlen dünyadaki Müslüman nüfusun yaklaşık üçte birinin, yaşadığı ülkelerde azınlık muamelesi gördüğüne dikkat çekerek, Müslümanlara karşı temelsiz korku, düşmanlık ve nefret söylemini ifade eden İslamofobinin -din özgürlüğü, çalışma hakkı, eğitim hakkı, ifade özgürlüğü gibi temel hakları ihlal etmesi sebebiyle- ırkçılık ve yabancı düşmanlığı kapsamında değerlendirilmesini talep etti. (<strong>1</strong>).</p>
<p>Âdemoğulları arasında üstünlüğün ırk ya da cinsiyet esaslı olmadığının Allah Rasulü (s) tarafından Veda Hutbesi’nde çok açık şekilde ifade edildiğini hatırlatan <strong>TBMM Başkanı İsmail Kahraman</strong>, dünya üzerindeki 1,8 milyar Müslümanın bir araya gelerek büyük bir güç oluşturmasını önlemek için türlü hile ve desiseler tertip edildiğine dikkat çekti. (<strong>1</strong>).</p>
<p><strong>Azınlıkların ve Mazlumların Her Daim Hâmisi Olabilmek</strong></p>
<p>Dünya Müslüman Azınlıklar Zirvesi’nde yaptığı konuşmada <strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan</strong>; “Batı dünyası, İslam karşıtlığı üzerinden kendi ideolojisini, kendi hayat biçimini tahkim etmek istiyor. Modern insanın buhranlarına cevap verebilecek yegâne din olan İslam, proje mahsulü teröristler üzerinden yaftalanmaya, lekelenmeye çalışılıyor.” dedi. 11 Eylül terör saldırılarından bu yana Müslümanların çok taraflı, çok katmanlı bir saldırı dalgasıyla yüzleştiğine işaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, eli kanlı çeteler üzerinden istikbalimizin karartılmaya çalışıldığına, hak ve hürriyetlerimizin gasp edilmek istendiğine dikkat çektikten sonra sözlerini şöyle tamamladı: “Bizler Suriyeli mazlumların, açlıktan kırılan Yemenli çocukların, Filistinli <strong>yetimlerin hukukunu da korumakla mükellefiz</strong>. Bizler; İslam ümmetinin harim-i ismeti, namusu, gözbebeği olan Kudüs’ün hakkını, canımız pahasına savunmak zorundayız.” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>Eş-Şark Forumu Başkanı Wadah Khanfar</strong>, Müslümanların tek ümmet ve tek saf olarak bir araya gelemediğini, oysa Son Nebi’nin ümmeti olarak sorumluluğumuzun büyük olduğunu, eski kuvvetimizi elde ederek uygarlığa katkı yapabilmemiz için kendimizi yenilememiz ve ıslah etmemiz gerektiğini söyledi. <strong>İslam Bilgi Vakfı Başkanı Dr. Jamal Badawi</strong> ise bugün Müslüman azınlıkların bir kısmının asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını hatırlatarak, İslami değerlerle donatılmazlarsa zamanla kimliklerini kaybedebileceklerine, bulundukları çoğunluğun ahlakına, ilkelerine ve inancına sahip yeni bir nesil halinde ortaya çıkabileceklerine dikkat çekti… (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>103 ülke</strong>den <strong>211 temsilci</strong>nin katıldığı toplantının sonuç bildirgesini -erken seçim tartışmaları arasında kaynayıp gitmemesi için- paylaşmayı vecibe addediyorum. (<strong>4</strong>).</p>
<p>“Dört gün süren müzakereler ve istişarelerle gerçekleşen “Dünya Müslüman Azınlıklar Zirvesi” toplantısı neticesinde aşağıdaki hususların dünya kamuoyu ile paylaşılmasında fayda mülahaza edilmektedir:</p>
<p>1- Tarih boyunca İslam dininin ve medeniyetinin temsilcileri olarak Müslümanlar yaşadıkları coğrafyalarda ve kurdukları medeniyetlerde <strong>hukuk, adalet, eşitlik, merhamet ve güzel ahlak</strong>ın en seçkin örneklerini sunmuşlar, azınlıkların, mazlum ve mağdurların her daim hâmisi olmuşlardır. Bugün bireysel, sosyal ve küresel boyutta yaşanan sorunlar ve krizlerin çözümü ve aşılması, İslam’ın hak, hukuk, rahmet ve merhamet ilkelerinin insanlıkla yeniden buluşturulması ile mümkündür.</p>
<p>2- Din, dil, ırk, renk, cinsiyet ve coğrafya ayrımı yapılmaksızın kendilerini korumak, kültürlerini, inançlarını, dillerini muhafaza etmek, sosyal ve geleneksel yapılarını geliştirmek, genç nesillerini bu bilinçle eğitip yetiştirmek <strong>bütün azınlıkların en tabii hakları</strong>dır. İslam’ın her insana doğuştan tanıdığı can, mal, akıl, din ve neslin dokunulmazlığı hakkı, insani hak ve özgürlüklerin her durum ve şartta korunması yeryüzünün barış, güvenlik, huzur ve istikrarı için elzemdir.</p>
<p>3- Yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun hiçbir azınlık toplumun, milliyet, cinsiyet, renk, kültür, din ve dil temelinde aşağılanması, zulüm ve haksızlığa uğraması, eziyet görmesi, içinde bulunduğu zor şartlar ve çaresizlikler sebebiyle dinini, adını, kimliğini değiştirmeye, kültürel değerlerini terk veya inkâra zorlanması, asimilasyon ve/veya soykırıma maruz kalması <strong>insanlık suçu</strong>dur. Her türlü insani hak ve temel özgürlüklerin uluslararası anlaşmalarla teminat altına alındığı günümüzde, etnik ve dinî azınlıkların hak ve özgürlüklerine yönelik ihmal, istismar, ihlal ve saldırıların devam ediyor olması medeni dünya adına kabul ve izah edilemez.</p>
<p>4- Etnik ve dinî azınlıkların, eğitim, sağlık, çalışma vb. alanlarda devletçe sağlanan her türlü sosyal hak ve imkânlardan <strong>adalet ve eşitlik </strong>temelinde yararlanma hakları vardır. Çokkültürlülük ve bir arada yaşama hukuku, insan onuruna ve haklarına saygılı, gerçek manada demokratik toplumların ve ülkelerin olmazsa olmazıdır. Bunu ihlale yeltenen her türlü gizli veya açık söylem, propaganda, faaliyet ve oluşum caydırıcı hukuki müeyyidelerle mutlak surette engellenmelidir.</p>
<p>5- 11 Eylül 2001 terör saldırılarını bahane ederek Müslümanları hedef alan çok yönlü baskı ve saldırılar dünyanın pek çok bölgesinde artarak devam etmektedir. Hak ve özgürlükleri hiçe sayan bütün yaklaşım ve uygulamalar, faili ve amacı ne olursa olsun reddedilmeli, bilhassa <strong>inanç ve ibadet özgürlüğü</strong>ne yönelik her türlü şiddeti engellemek istisnasız bütün devletlere, uluslararası kurum ve kuruluşlara düşen ertelenemez bir sorumluluk olarak görülmelidir.</p>
<p>6- Din kisvesi altında dinî değer ve kavramları süfli emellerine alet ederek insanların temiz duygularını istismar edip, onları şiddetin nesnesi ve mağduru kılan, gerçekte hepsi birer proje ürünü olan <strong>terör örgütlerinin</strong> yüce dinimiz İslam ve onun samimi müntesipleriyle hiçbir bağı yoktur. Kaba, sığ, katı, lafızcı, tekfirci ve şiddet eğilimli anlayış ve uygulamaların sevgi, şefkat, merhamet ve adalet dini olan İslam’dan referans bulması asla söz konusu olamaz. Kaldı ki, bu tür anlayış, yaklaşım ve oluşumların en büyük zararı, İslam’a ve Müslümanlara verdiği de açıktır.</p>
<p>7- Bir İslam düşmanlığı projesi olan İslamofobi, ardında kirli çıkar ilişkileri ve ırkçılık barındıran ciddi bir insan hakları sorunudur. <strong>İslamofobi</strong>, İslam’ı, şiddet ve terörü besleyen bir ideolojiden ibaret göstererek, bunu sun’î bir korku ile dünya kamuoyunda yaymak için çalışan hain ve karanlık bir projedir. Bu kavramı literatüre sokmaya çalışanların gerçek amacı, her durum ve şartta, kültürler, toplumlar, dinler ve medeniyetler arasında kavga, sürtüşme ve çatışma ortamı oluşturarak bundan çıkar sağlamaktır. Dolayısıyla farklı inançlara mensup kişi ve toplumlar arasına husumet tohumları ekmekten başka hiçbir amaca hizmet etmeyen İslamofobik faaliyetlerin <strong>insanlık suçu sayılması</strong> zaruridir.</p>
<p><strong>İşgal, Saldırı ve Savaşları Engelleyebilmek</strong></p>
<p>8- Sömürge ve istila politikalarından ve sonrasında ortaya çıkan küresel ölçekli sorunlardan en fazla İslam coğrafyasının etkilendiği açıktır. Arakan, Filistin, Irak, Suriye, Afganistan, Somali, Libya, Yemen gibi ülkelerde süregelen terör ve savaş, milyonlarca Müslüman’ın hayatına kastetmiş, yurtlarını terk etmelerine, açlık ve sefaletin pençesine düşmelerine sebep olmuştur. Bu acı ve utanç verici tablonun en büyük mağdurları ne yazık ki <strong>masum çocuklar, kadınlar ve yaşlılar</strong>dır. Yeryüzünü yaşanmaz kılan her türlü <strong>işgal, saldırı, terör ve savaşı sona erdirmek</strong>, insanlık onuru ve haysiyeti adına bütün kişi, kurum, kuruluş, toplum, devlet ve uluslararası örgütler için acil bir görev ve sorumluluktur.</p>
<p>9- Başta Batı’da olmak üzere dünyanın muhtelif yerlerindeki göçmen ve mülteci topluluklarına, etnik ve dinî azınlıklara yönelik ötekileştirici, nefret uyandırıcı, ayrıştırıcı söylemlerin yanında, bütün bu toplulukların evlerini, ibadet mekânlarını ve işyerlerini hedef alan <strong>ırkçı saldırı</strong> ve tecavüzlerde de ciddi bir artış gözlenmektedir. Söz konusu suçların faillerinin bulunarak adaletin uygulanmasında gösterilen ihmal ırkçı tecavüzleri ve suç potansiyeli taşıyanları cesaretlendirdiği gibi hukuka güveni zedelemekte ve söz konusu ülkelerde ayrımcı ve çifte standarda dair politikaların varlığı algısını güçlendirmektedir. Bu <strong>ikiyüzlü, çelişkili ve gayrihukuki</strong> tavrın toplumların barış ve huzurunda tamir edilemez yaralar açması kaçınılmazdır.</p>
<p>10-  Son zamanlarda Kudüs’ü bir işgalci topluluğun başkenti yapmaya yönelik çalışmalar fitne, kavga ve kaosu büyütmekten öteye geçmeyecek beyhude bir çabadır. İnsanlığı, kadim geleneği, uluslararası hukuku hiçe sayan, barışı engelleyip kavgayı körüklemekten başka bir işe yaramayacak bu pervasız yaklaşımı şiddetle kınıyor ve reddediyoruz. Bütün Müslümanlar için <strong>Kudüs Filistin’in başkentidir</strong> ve ilelebet öyle kalacaktır. Müslümanlar tarih boyunca işgal ve zulmün karşısında ve bütün mazlumların yanında olduğu gibi Mescid-i Aksa’nın ve Filistin’in de her zaman yanındadır.</p>
<p><strong>Umudumuzu ve Güvenimizi En Zor Şartlarda Bile Koruyabilmek</strong></p>
<p>11- Tüm dünyadaki Müslüman azınlıklar, her şeyden önce, kendi aralarında dostluğu, dayanışmayı, muhabbeti ve işbirliğini güçlendirmeli, sorunların ortak çözümü için istişari metotlar ve stratejiler geliştirmelidirler. <strong>İç sorunlar</strong> bir fitne ve kavgaya dönüştürülmeden çözülmeli, Kur’an ve Sünnet’in rehberliğinde sağduyu ile hareket edilmelidir.</p>
<p>12- İslam’da ilim, irfan, hikmet ve ahlak bir bütündür. Tarih boyunca <strong>Müslümanlar</strong>, vahyi esas alan, akla değer veren, mutedil ve kucaklayıcı bir yaklaşımla dünyaya <strong>umut ve güven</strong> aşılamıştır. Bugün de birlik ve beraberliği zedeleyen, barış ve huzuru bozan, fitne ve tefrikaya sebep olan, suçlayıcı, ötekileştirici her türlü söz, anlayış ve davranıştan bütün Müslümanlar özenle kaçınmalıdır.</p>
<p>13- Esasında birer <strong>rahmet vesilesi</strong> olan etnik, mezhep, meşrep <strong>farklılıklar</strong>ının fitne ve tefrika vesilesi kılınmasının, kardeşliği ve birliği zedelemesi kaçınılmazdır. İslam toplumlarındaki sorunların karmaşa, kaos ve kavgaya dönüşmesi, <strong>dış müdahaleler</strong> için uygun birer bahane olmakta ve meseleleri büsbütün içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Dolayısıyla Müslüman topluluklar, gerektiğinde <strong>özeleştiri</strong> yapmaktan ve kendileriyle yüzleşmekten çekinmeden kendi meselelerini usulü dairesinde, karşılıklı hoşgörü ve anlayış çerçevesinde çözmenin metotlarını bulmak zorundadır.</p>
<p>14- Müslüman Azınlıklar yaşadıkları ülkelerin idari ve hukuki normlarına saygılı biçimde ve medenice <strong>haklarını talep ve takip etmeli</strong>dir. Bu anlamda yerel, ulusal ve küresel düzeyde kuruluşlarla örgütlü, donanımlı, açık, şeffaf, kuşatıcı, huzur ve barışa katkı sağlayıcı bir yapının oluşturulması önemlidir.</p>
<p>15- Müslümanlar bulundukları her yerde yardımlaşma, paylaşma, nezaket, zarafet, güzel ahlak gibi değerleri yaşamalı, yaşatmalı ve insanlığı İslam’ın müşfik ve aydınlık ilkeleriyle tanıştıran birer <strong>barış elçisi</strong> olmalıdırlar. Aynı şekilde, sosyal, siyasi, iktisadi ve eğitimsel hayatın her alanında örnek ve <strong>başarılı çalışmalar</strong>, umut ve güven veren adımlarla var olmalıdır.</p>
<p><strong>Gençlerimizi Terör Örgütlerine Malzeme Olmaktan Kurtarabilmek</strong></p>
<p>16- Küresel derin yapıların, İslam coğrafyasında, fitne, tefrika ve terör aracı olarak kurduğu sinsi ve karanlık bir yapı olan <strong>FETÖ terör örgütü</strong>, 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de giriştiği hain darbe teşebbüsüyle ifşa olmuştur. Allah ve Peygamber tasavvurunu, İslamî kavramları, insani ve vicdani değerleri tahrif ve tahrip eden bu din istismarcısı terör örgütü hem İslam dini için hem de yeryüzündeki bütün Müslüman varlığı için küresel bir tehdit ve musibettir. Elebaşılığını Fetullah Gülen’in yaptığı bu karanlık örgüt, küresel şer odaklarının desteğiyle, din hizmeti kisvesine bürünerek hain faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Bugün özellikle Müslüman azınlıkları hedef kitle olarak seçen FETÖ terör örgütüne karşı dikkatli ve duyarlı olunmalı, propagandalarına asla itibar edilmemelidir. Bu konuda, bütün Müslümanların da bilinçli ve özverili biçimde işbirliği yapmaları ve mücadeleye devam etmeleri önemlidir.</p>
<p>17- Özellikle İslam coğrafyalarında ortaya çıkan ve İslam’ın muazzez kavramlarını istismar ederek şiddet ve terör uygulayan <strong>DEAŞ, Boko Haram, eş-Şebab</strong> ve benzeri örgütlerin arkasında <strong>kirli çıkar ilişkileri</strong>nin olduğu aşikârdır. Güç ve iktidar savaşlarının, sinsi küresel projelerin ürettiği bu kukla terör yapıları, şehirleri harabeye çevirmekte, İslam medeniyetinin tarihî, kültürel, estetik ve mimarî mirasını da yok etmektedir. İslam diyarlarına kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen ve sürekli Müslümanları katleden söz konusu terör örgütleri, özellikle işgal coğrafyalarının, göçmen veya azınlık kitlelerinin <strong>gençlerini kandırmakta</strong> ve hain emellerine alet etmektedir. Bütün Müslümanların, gençlerin taşeron terör örgütlerinin eline düşüp heba olmaması için işbirliği içinde çalışmaları hayati bir sorumluluktur. Bu bağlamda, İslam’ın hak, hakikat, rahmet ve merhamet ilkeleri, medeniyetimizin ilim, hikmet, ahlak, hukuk mefkûresi yeni nesillere iyi anlatılmalı ve öğretilmelidir.</p>
<p><strong>Sorunlarımızı Araştıracak Bir Merkez Kurabilmek</strong></p>
<p>18- Dünyadaki İslam toplumlarının ayrılmaz bir parçası olan Müslüman azınlıkların, <strong>ümmet bilinci</strong>, kardeşlik ahlakı ve hukuku gereği sürekli <strong>iletişim</strong> halinde olmaları ve <strong>birlik</strong> beraberlik içinde hareket etmeleri, sorunlar ve ihtiyaçlara yönelik <strong>işbirliği</strong> yapmaları ve ortak çalışmalar geliştirmeleri oldukça önemlidir. Bu bağlamda özellikle din eğitimi, dinî yayınlar ve din hizmetleri alanlarında yapılan tecrübe paylaşımı ve ortak çalışmalar daha güçlü ve kapsamlı hale getirilmeli ve kurumsallaştırılmalıdır.</p>
<p>19- Müslüman azınlıkların bulundukları toplum içerisinde temel hak ve özgürlükleriyle var olmalarının, yaşadıkları ülke ve dünyaya olumlu katkılar sunmalarının, <strong>nitelikli insan</strong> varlığı ile mümkün olduğu açıktır. Nitelikli insan gücünün ise, etkili ve kaliteli bir eğitimle sağlanacağı muhakkaktır. Bu anlamda, Müslüman topluluklar, özellikle eğitim ve kültür alanındaki işbirliğini güçlendirecek yeni adımlar atmalı, daha iyi ve huzurlu bir hayatın ve dünyanın inşasına katkı sunacak uluslararası eğitim müesseseleri ve <strong>araştırma merkezleri</strong> kurmalıdırlar. Ayrıca bu müesseseler, Müslüman azınlıkların temel <strong>sorunlarının ve çözümlerinin tespiti</strong> sadedinde çalışmalar, analizler yapan, ilmî-edebî yayınlar, projeler, stratejiler üreten ve geliştiren birer merkez olmalıdır.</p>
<p>Bu çerçevede, yukarıda işaret edilen alanlarda çalışmalar yapmak üzere Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “<strong>Uluslararası Müslüman Topluluklarla Dayanışma Vakfı (MÜSDAV)</strong>” kurulmuştur. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.” (<strong>4</strong>).</p>
<p>Zirve toplantısını tertip eden Diyanet İşleri Başkanlığı yönetici ve çalışanlarına, en yüksek düzeyde tam katılım gösteren Türkiye Devleti’nin tepe yönetimine, mazlum coğrafyaların temsilcilerine ve emeği geçen tüm insanlara yürekten teşekkürü borç bilir, MÜSDAV’ı Müslüman azınlıkların derdine derman olacak çalışmalara muvaffak etmesini Yüce Allah’tan niyaz ederim.</p>
<p>Yeryüzünün neredeyse tamamına yayılmış olan Müslümanların, lüzumsuz tefrika ve tarafgirliklerden kurtularak; “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisidirler (yakın dostu ve koruyucusudurlar).” (Tevbe 9:71) ilâhi buyruğuna muvafık davranacak bir bilinç düzeyine erişmesi duasıyla…</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>http://www.<strong>gov.tr</strong>/tr-TR/Kurumsal/Detay/11480, 16.04.2018.</li>
<li>https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/92171/<strong>bati-islam-karsitligi-uzerinden-kendi-ideolojisini-tahkim-etmek-istiyor</strong>.html, 16.04.2018.</li>
<li>http://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/11482/<strong>gecmis-ve-gelecek-perspektifinde-azinlik-muslumanlar-paneli-yapildi</strong>, 16.04.2018.</li>
<li>https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/11489/<strong>dunya-musluman-azinliklar-zirvesi-sonuc-bildirgesi</strong>nin-okunmasiyla-sona-erdi, 19.04.2018.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/musluman-azinliklarin-dertlerine-derman-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HAYIR MEDENİYETİNİ YENİDEN İNŞA EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayir-medeniyetini-yeniden-insa-edebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayir-medeniyetini-yeniden-insa-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Apr 2018 09:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[AYIRICI VASIFLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[DİĞERGÂM]]></category>
		<category><![CDATA[EL-HAYR]]></category>
		<category><![CDATA[GREK]]></category>
		<category><![CDATA[HAYIR]]></category>
		<category><![CDATA[Hint]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İNŞA]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İSMET ÖZEL]]></category>
		<category><![CDATA[KADİM MEDENİYETLER]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[SİVİLİZASYON]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=663</guid>

					<description><![CDATA[“Hayr” kelimesi Arapça “h-y-r” kökünden türeyen bir mastar olup “iyi, seçkin, iyilik, iyi davranış” anlamlarını ifade etmektedir. Türkçe sözlüklerde; “Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iyilik işi, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.” şeklinde tanımlanan “hayır” kökünden türemiş çok sayıda kelime ve bileşik kelime hâlen -diğer tüm Müslüman toplumların anadillerinde olduğu gibi- Türk dilinde de yaygın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hayr” kelimesi Arapça “<em>h-y-r</em>” kökünden türeyen bir mastar olup “iyi, seçkin, iyilik, iyi davranış” anlamlarını ifade etmektedir. Türkçe sözlüklerde; “Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iyilik işi, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.” şeklinde tanımlanan “hayır” kökünden türemiş çok sayıda kelime ve bileşik kelime hâlen -diğer tüm Müslüman toplumların anadillerinde olduğu gibi- Türk dilinde de yaygın şekilde kullanılmaktadır.</p>
<p>Türkçede “h-y-r” kökünden türemiş hayırlı, hayırsever, hayırhah, hayırsız, hayret, hayrülhalef, muhayyer, muhtar, ihtiyar gibi çok sayıda kelime hâlen canlılığını korumaktadır. Hayır beklememek, hayır etmemek, hayır kalmamak, hayra alamet değil, hayra yormak, hayırdır inşallah, hayrı dokunmak, hayrını görmek, hayırla anmak (ya da yâd etmek), hayır dua gibi olumlu veya olumsuz birçok kalıpta kullanılan bu ve benzeri bileşik kelimeler, İslamiyet’i bir hayat tarzı olarak benimseyen toplumların “hayır” odaklı bir medeniyet perspektifine sahip olduğunu da göstermektedir.</p>
<p><strong>“<em>Festebiqû’l-hayrât</em>; hayırlarda yarışın!” Emrine Uygun Davranabilmek </strong></p>
<p>Türevleriyle birlikte “hayr” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 196 yerde dört farklı anlamda kullanılmıştır. “<strong>Seçmek</strong>, tercih etmek” anlamında 21 yerde, “<strong>servet</strong>, mal mülk” anlamında 6 yerde, “<strong>iyi hâl</strong>” anlamında bir yerde (Enfâl 8:23) ve dördüncü anlam grubu olarak da “hayır, <strong>iyilik</strong>, daha iyi, daha hayırlı, yegâne/mutlak iyi, <strong>vahiy</strong>, ecir/sevap, zafer ve ganimet, ahlâken iyi/güzel olan, sevilen, yararlı olan” anlamında “<u>şerrin zıddı</u>” olarak 168 yerde geçmektedir. (<strong>1</strong>).</p>
<p>Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden birisi de “<strong><em>el-HAYR</em></strong>” olup “hayrın kaynağı, zâtı mutlak hayır olan, hayrı eşsiz ve benzersiz olan” demektir. “<em>H-y-r</em>” kökünden türeyen kelime ve kavramlar; “fıtratın ilgi duyduğu, meyledip sevdiği ve istediği şey, iyilik, cömertlik, tercih, üstünlük, hayranlık, şaşkınlık” gibi anlamlara sahiptir. (<strong>2</strong>).</p>
<p>“Herkesin bir hedefi olur ve ona yönelir. <strong>Siz, hayırda (iyiliklerde) yarışın.</strong> Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya getirecektir. Her şeye bir ölçü koyan (ve gücü yeten) Allah’tır.” (Bakara 2:148).</p>
<p>“Gerçekleri içeren bu Kitab’ı sana, önceki Kitapları onaylayıcı ve koruyucu özellikte indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp onların arzularına uyma! Her birinize bir şeriat ve bir yöntem belirledik. Tercihi (size bırakmayıp) Allah yapsaydı hepinizi tek bir toplum yapardı. Oysa verdiği şeylerle sizi (yıpratıcı) bir imtihandan geçirmek için böyle yaptı. <strong>Artık iyi işlerde yarışın.</strong> Tekrar (kalıcı hayata) dönüşünüzde Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size bildirecektir.” (Mâide 5/48).</p>
<p>“Siz, insanlık adına çıkarılmış en hayırlı toplum/ümmetsiniz; iyi ve doğru olanı teklif eder, kötü ve yanlış olandan sakındırırsınız; zira Allah’a inanıp güvenirsiniz. Eğer Ehl-i Kitap da inanıp güvenseydi, haklarında <strong>daha hayırlı</strong> olurdu. Onlardan (Allah’a) güvenip inananlar varsa da, çoğunluğu yoldan çıkmıştır.” (Âl-i İmran 3:110).</p>
<p>Allah Rasulü (s) de birçok hadisinde “hayr” kelimesini kullanmış olup; “<em>Lâ hayra fî</em> …; …de hayır yoktur.”, “<em>Hayrukum</em>…; Sizin en hayırlınız…”, “<em>Hayru’n-nâsi</em>…; İnsanların en hayırlısı…” kalıplarıyla sahih hadis külliyatında onlarca hadis olduğu malumdur.</p>
<p><strong>Medeniyetlerin “Hayır” Telakkilerini Tefrik Edebilmek</strong></p>
<p>“<em>Huwe Hayrun we ebqâ</em>: O hayrın kaynağıdır, O bâkidir.” âyet-i kerimesi mucebince mutlak kaynağı Allah olan hayrın dört kaynağından söz edilebilir. Hayrın; ontolojik kaynağı olan <strong>fıtrat</strong> ve vicdan; teolojik kaynağı olan <strong>inanç</strong>; mutlak kaynağı olan <strong>Allah</strong> ve sosyolojik kaynağı olan <strong>toplum</strong>.</p>
<p>Eski Hind’de hayır faaliyeti yoktu. Çünkü Hinduizm, Brahmanizm, Budizm gibi inançlar görünen âlemin gerçek değil hayal olduğuna inanmaktadır. Ayrıca <strong>kast</strong> sistemini esas aldığından hayır yapmak Yaratıcı’nın işine karışmak gibi algılanır. Konfüçyanizmde hayrın kaynağı toplumsal ve siyasal çıkarlardır.</p>
<p>Ahuramazda-Ehrimen (İyilik Tanrısı-Kötülük Tanrısı) tesniyesine dayalı Zerdüştlük’de, madde bir Rahman’ın bir Şeytan’ın eline geçen ve kimin eline geçerse onun aleti olan bir silah olarak resmedilir. Eski Mısır’da hayır; Firavun’a, yani “Güneş’in/Tanrı’nın oğlu”na(!) hizmet etmektir.</p>
<p>Yahudi ilahiyatı hayrı saf akidenin ve Allah inancının bir gereği olarak değil, sosyal şartların açtığı yaraları kapatmanın bir unsuru olarak görür. Hıristiyanlık; -Kilise seküler/dünyevi olanın karşıtı olduğu için- hayrı sadece teolojik olarak tanımlar, hayrın fıtri, vicdani ve toplumsal tarafını yok sayar. (<strong>2</strong>).</p>
<p>İslam’da ise dünya ile ahireti, madde ile mânayı, Yaratan ile yaratılanı, toplum ile ferdi dengeli bir şekilde ele alan bir hayır telakkisi ve bu telakkiye uygun Hisbe Teşkilatı, Fütüvvet Teşkilatı, vakıflar gibi hayır kurumları ortaya koymuştur. İslam medeniyeti diğer medeniyetlerin aksine muhatabını hazza ve yarara değil, <strong>hayra</strong> çağırır. Müslüman haz için ve yarar için değil, hayır için çabalar. Zira hazzı içgüdüler, yararı nefis, hayrı ise Allah belirler. Haz anlıktır, yararın en uzunu ömürlüktür, hayır ise ölümden sonrasını da kapsayan uzun süreli ve kuşatıcı bir mutluluktur. Hazzın ücreti hemen verilir, yararın karşılığı dünyada görülür, hayrın karşılığı ise hem bu dünyada hem de ahirette görülür.</p>
<p><strong>Hayır Medeniyetini Gerekçelerine Uygun Olarak Yeniden İnşa Edebilmek </strong></p>
<p>“… Mescid-i Haram’a girmenizi engellediler diye bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi aşırılığa sevk etmesin. <strong>İyilikte ve yanlışlardan korunmada (takvada) yardımlaşın ama günahta ve taşkınlıkta yardımlaşmayın</strong>. Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun. (Zira) Allah, suçla ceza arasında sıkı bağ kurar.” (Mâide 5:2).</p>
<p>Yahudiler ve Hıristiyanlar (Mâide 5:51), bütün kâfirler (nankör inkârcılar) (Enfâl 8:73), bütün zalimler (Câsiye 45:19) nasıl birbirlerinin velisi, koruyup kollayıcısı ve destekçisi ise, Allah’ın dosdoğru yolunda yürüme çabası veren mü’minler de birbirlerinin velisidirler (Enfâl 8:72).</p>
<p>“Mümin erkekler ve mümin kadınlar <strong>birbirlerinin velisi</strong>/yakın dostudur. Marufa (Kur’an ölçülerine) uygun olanı ister, münkere (Kur’an’a aykırı olana) engel olurlar. Namazı özenle ve sürekli kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Elçisi’ne de boyun eğerler. Allah, işte bunlara ikramda bulunacaktır. Allah güçlüdür, doğru kararlar verir.” (Tevbe 9:71).</p>
<p>“Sana bağlılık sözleşmesi yapanlar, o sözleşmeyi aslında Allah ile yapmış olurlar. <strong>Allah’ın eli onların elleri üstündedir</strong>. Kim sözünden cayarsa kendi aleyhine caymış olur. Kim de Allah’a karşı üstlendiği görevi yerine getirirse, Allah ona büyük bir ödül verecektir.” (Fetih 48:10).</p>
<p>Hayır medeniyetini inşa yolunda yardımlaşmamızı ve dayanışmamızı, birbirimizi koruyup kollamamızı emreden bu ayetler yanında yolda kalmıştan yetime, muhacirden miskine kadar bütün dezavantajlı insanlara nitelikli destek sunmamızı emreden Rabbimizin yüce buyrukları ile “<em>ed-Dâllu ale’l-hayri kefâ’ilih</em>: Bir <strong>hayra rehberlik eden</strong> onu bizzat yapmış gibidir.” hadisiyle tüm mü’minleri hayrın yaygınlaşmasında görev üstlenmeye teşvik eden Allah Rasulü’nün güzel örnekliği Müslümanların sadece dindaşlarını değil, bütün insanlığı, hayvanatı, nebatatı, hatta cemadatı kuşatan bir hayır medeniyetini yeniden elbirliğiyle inşa etmeleri gerektiğinin gerekçesini oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>İslam Medeniyetinin Ayırıcı Vasıflarını Ortaya Koyabilmek </strong></p>
<p>Medeniyet kavramı sözlük anlamı itibarıyla <strong>uygar</strong> olma durumunu ve uygar kimseye yakışır davranış ve tutum sergilemeyi ifade etmektedir. Felsefede “Barbarlık durumundan çıkıp törelere bağlı olarak belirli bir yurt içinde birlikte yaşama” anlamına gelen medeniyet, toplumbilimde “İnsanların doğaya egemen olma, toplum olarak daha iyi bir hayata ulaşma çabalarından çıkan sonuçların, bilim, teknik, sanat ve kültürün tümü” olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p>Hayatımız başta olmak üzere, verdiği sayısız nimet ve lütuflar karşısında şükran borcumuz olan Allah’a karşı borçluluk bilincini de ifade eden “<em>dîn</em>” kelimesiyle aynı kökten türeyen “<strong><em>medîne</em></strong>” şehri, “<em>medenî</em>” ise kurallara uygun davranan şehirliyi ifade eder. Bilgi ve görgü seviyesi bakımından yüksek düzeyde olan insanı tanımlayan “medenî” sıfatının zıttı “bedevî”dir.</p>
<p>“Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” diyerek Mehmet Âkif Ersoy’un ya da Batı sivilizasyonuna optimizm, üniversalizm ve etnosentrizm gibi vasıfları çerçevesinde ve insanlığa yaşattığı olumsuzluklar üzerinden bakan İsmet Özel’in eleştirileri (<strong>3</strong>) tanımladığımız anlamdaki medeniyete değil, bazı insanları tanrılaştırıp diğerlerini köleleştiren Batı tarzı medeniyete, daha doğru ifadesiyle sivilizasyona yönelik olsa gerektir. Zira, içtenliğin yok oluşu, israfın artması, maddileşme, dünyevileşme, ahireti unutma, yabancılaşma gibi olumsuzluklar İslam medeniyetinin değil; insan kişiliğini ve toplum yapısını bozan, donuklaştıran, sınıflaşma ve sömürüyü beraberinde getiren Batı sivilizasyonunun ürünüdürler.</p>
<p>Uzun yıllar medeniyetlerin mahiyet ve farklılıkları konusunda çalışmalar yapmış olan merhum <strong>Ali Murat Daryal</strong> Hoca’nın tespitlerine göre, bir medeniyet başka hiçbir medeniyete benzemeyi istemez. Zira o taktirde kendisi olmaktan çıkacak, Başkaları gibi de olamayacaktır. Bu takdirde medeniyetler camiasında layık olduğu saygın yerini bulamayacaktır. Çünkü sahicisi varken kimse taklidine itibar etmeyecektir. Ayrıca, o medeniyete mensup insanlar, medeniyet yarışında ön sıraya geçmek hususunda <strong>ümitsizliğe ve yılgınlığa</strong> düşecektir. Dolayısıyla “inşa güçlerini” ve “atılım kabiliyetlerini” kaybedecek ve nihayetinde yok olup gideceklerdir.</p>
<p>Gayet tabiidir ki medeniyetler uzun süren “sosyal hayatları” içinde ihtiyaç duydukları müesseseleri başka medeniyetlerden alacaklardır. Ancak bunları gelişigüzel ve oldukları gibi almayacaklardır. Çünkü <strong>alış tarzları</strong> ve aldıkları müesseseler onların geleceğini belirleyecektir. Bu yüzden medeniyetler, ihtiyaçlarını “kendi hayati ölçülerini” temel alarak belirleyeceklerdir. Müteakiben bu ihtiyaçlarını tahlil ederek, üzerinde durup düşünerek ve mukayeseler yaparak önem sıralarına göre tasnif edecekler, dışarıdan, en fazla ihtiyaç duydukları sosyal kurumları almakla yetineceklerdir.</p>
<p>Medeniyetler ihtiyaç duydukları bazı “sosyal müesseseleri” dışarıdan alacakları zaman önce bu sosyal müesseseleri en alt birimlerine kadar parçalarına ayıracaklar, daha sonra bu bölümler üzerinde ayrı ayrı durup düşünerek, yorumlayarak ve ayırdıkları parçaları kendi zevklerine, dehalarına inanç ve değerlerine göre <strong>yeniden birleştirip</strong> şekillendirdikten sonra bünyelerine kabul edeceklerdir. Bu noktadan sonra artık bu sosyal müessese başka hiçbir medeniyete değil sadece o medeniyete ait olacaktır. (<strong>4</strong>).</p>
<p>İslam medeniyeti önceki medeniyetlerden bazı sosyal kurumları ya olduğu gibi kabul etmiş, ya onları tamamen reddetmiş ya da yepyeni sosyal kurumlar ihdas etmiştir. Yaygın tasnife göre insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş Grek, Roma, Mısır, Hint, Çin vb. yirmialtı kadim medeniyeti karşılaştırdığımızda, İslam medeniyetinin bazı hususiyetleriyle onlardan farklılaştığını görmekteyiz. Özetle İslam medeniyetinin temel özelliklerini şöylece sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li>Allah merkezli olup <strong>tevhid inancı </strong>üzerine kurulmuştur.</li>
<li>Temel kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sahih Sünnet’tir.</li>
<li>İlk evrensel medeniyet olup yerel ve kapalı değil küresel ve açıktır.</li>
<li>Sadece dünyayı ya da sadece ahireti esas almaz, ikisinin altın dengesini kurar.</li>
<li>Maddeyi yüceltmediği gibi hakir de görmez ama mâna önceliklidir.</li>
<li>Kendi aleyhine bile olsa <strong>adalet</strong>ten taviz vermez.</li>
<li>Merhameti ve şefkati sadece dindaşlarını değil tüm yaratılmışları kapsar.</li>
<li>Tüm insanları kardeş bilir ve barışı esas alan iyi ilişkiler (<strong>ihsan</strong>) geliştirir.</li>
<li>Bencil değil diğergâmdır / kendi çıkarını değil başkasını düşünür.</li>
<li>Mekânı da ihmal etmemekle birlikte <strong>zaman öncelikli</strong> bir medeniyettir.</li>
<li>Toplumsal işleri ortak akıl (<strong>şûrâ</strong>) ile karara bağlar.</li>
<li>İmanın yanında akla, tedrice, kolaylığa, sadeliğe, estetiğe de önem verir.</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>Mehmet Okuyan; <strong>Kur’an Sözlüğü</strong>, Düşün Yay., İstanbul 2015, s.311-314.</li>
<li>Mustafa İslâmoğlu, <strong>Esmâ-i Hüsnâ</strong>, 2. Baskı, Düşün Yay., İstanbul 2013, II/1185-1215.</li>
<li>İsmet Özel; Üç Mesele: Teknik &#8211; Medeniyet &#8211; Yabancılaşma, Tiyo Yay., İstanbul 2012, 160 s.</li>
<li>Ali Murat Daryal;<strong> Medeniyetler ve Mesajları</strong>, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV) Yay., İstanbul 2015, 246 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayir-medeniyetini-yeniden-insa-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE  ŞÛRANIN ANAHTAR ROLÜNÜ KAVRAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Oct 2017 09:47:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’l-Kur’ân]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’s-Sultâniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmrân 3:159Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[âlim ve âdil]]></category>
		<category><![CDATA[bağlayıcı bir karar]]></category>
		<category><![CDATA[Bedreddin İbn Cemâa]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiMâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Cessâs]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[danışma]]></category>
		<category><![CDATA[danışma kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[derin kavrayış]]></category>
		<category><![CDATA[devlet başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[ehil insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i sünnetŞehristânî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Muharrerü’l-Vecîz]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[güç ve kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Hâdeviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Hatîb eş-Şirbînî]]></category>
		<category><![CDATA[Hattâb]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefâ-yi Râşidîn]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü’l-Hümâm]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtubî]]></category>
		<category><![CDATA[Mâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmülmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Şevkânî]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[TDVİA]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=576</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını çizdi ve tarihte şûra kararlarının bağlayıcı olmaktan çıkarılmasının doğurduğu acı sonuçları hatırlattı. Biz de üstadın izinden giderek bu hafta şûranın mahiyetine ve sorun çözmedeki yüksek kabiliyetine bir daha dikkat çekmek istedik.</p>
<p>Fıkıh müktesebatında “danışma” ve “danışma kurulu” anlamında kullanılan “<em>şûrâ</em>” terimini, Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ederek, sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin mahiyetini birlikte iyice kavramaya çalışalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın fıkıh müktesebatında tartışılan hükmünü netleştirebilmek</strong></p>
<p>“Şûra kelimesi fıkıhta kamu hukukunu ilgilendiren meselelerde <em>danışma</em> anlamında yaygın biçimde kullanılmakla birlikte doktrinde şûranın bir <u>terim olarak tanımı yapılmamıştır</u>. Bu durumun kamu hukuku alanında büyük ölçüde tarihsel uygulamanın izlenmiş olmasıyla ilgisinin bulunduğu söylenebilir. Ahkâm âyetlerinin tefsiriyle ilgili bazı kaynaklarda yer alan tanımlar ise daha çok kelimenin sözlük anlamını açıklamaya yöneliktir ve şûranın çeşitleri, hükmü, konusu, alınacak kararın bağlayıcı olup olmadığı ve usulü gibi unsurlar içermemektedir.” (s.233).</p>
<p>Fıkıhta şûranın <strong>hükmü</strong> söz konusu olduğunda öncelikle devlet yönetiminde istişarenin zorunluluğu meselesi gündeme gelir. Klasik fıkıh doktrininde azınlığın görüşü bu konuda <strong>şûranın vâcip sayıldığı</strong> yönündedir. Meselâ Cessâs, “Onların işleri aralarında şûra iledir.” ifadesinin (Şûrâ 42:38) iman edip namaz kılanların bir niteliği şeklinde zikredilmesinden hareketle <u>müslümanların istişare ile emrolundukları</u> sonucuna ulaşmaktadır (<em>Ahkâmü’l-Kur’ân</em>, III/572).</p>
<p>İbn Huveyzimendâd’ın, yöneticilerin şer‘î hükmünü bilmedikleri ya da hükmü hususunda karar veremedikleri meselelerde ulemâ ile istişarede bulunmalarının vâcip olduğunu söylediği (Kurtubî, IV/250; Hattâb, V/7), diğer bir kısım Mâlikî hukukçusunun da hâkimlerin ulemâya danışmaları bağlamında aynı görüşü benimsediği ifade edilmektedir (Hattâb, VIII/108-109). Ayrıca Zeydiyye’nin bir kolu olan Hâdeviyye’nin devlet işlerinin yürütülmesinde şûra yöntemini vâcip gördüğü nakledilmektedir (Şevkânî, VII/239). Hatta İbn Atıyye el-Endelüsî <strong>şûra yöntemini terkeden yöneticinin azledilmesi gerektiği</strong>ni ve bu hususta bir <u>ihtilâfın bulunmadı</u>ğını söylemektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>Çağdaş İslâm hukukçularının büyük çoğunluğunun desteklediği bu yaklaşım, öncelikle Hz. Peygamber’den ashabı ile istişare etmesini isteyen âyete dayandırılmaktadır. Onlara göre âyetteki <strong>emir sîgası</strong> aksine bir karîne bulunmadığı için <u>vücûba delâlet eder</u>. Bu görüş ayrıca şûrayı müminlerin temel özellikleri arasında sayan âyet, Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî sünneti ve Hulefâ-yi Râşidîn’in uygulamaları ile desteklenmektedir.</p>
<p>Devlet başkanının yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin yetkilerini kullanırken istişareye başvurmasının vâcip değil <u>mendup olduğu</u> görüşü İmam Şâfiî ile diğer bazı hukukçulara nisbet edilmektedir. Bunu savunan hukukçuların âyetteki emri nedbe hamlederken karîne olarak uygulamaya dayandıkları anlaşılmaktadır. Ehl-i sünnet içinde bir kesim, müctehid sayılmayan bir kimsenin devlet başkanı seçilebileceğini kabul etmekte, ancak onun, şer‘î meselelerin hükümleri hususunda kendisine danışacağı müctehid bir kimseyi yanında bulundurmasını şart koşmaktadır (Şehristânî, I/160; İbnü’l-Hümâm, s.277). Bu eğilim müctehid olmayan devlet başkanı açısından istişarenin vâcip görüldüğü biçiminde anlaşılırsa devlet yönetiminde şûrayı mutlak vâcip ya da mutlak mendup sayan yaklaşımları kısmen uzlaştırmaktadır.</p>
<p>Klasik fıkıh doktrininde devlet yönetiminde şûranın hükmü meselesine yeterince açıklık getirilmediği anlaşılmaktadır. Bu konuda ağırlıklı görüşün hangi yönde olduğu hususunda çağdaş yazarların ihtilâfa düşmesi bu tesbiti doğrulamaktadır. Öte yandan evlenme, boşanma ve alım satım gibi günlük işler hakkında ilgililerle istişare etme dinen tavsiye edilen (mendup) bir davranıştır. Hâkim karar öncesinde ve müftü kendisine sorulan meselenin dinî hükmü hususunda ilim adamlarına danışma ihtiyacı duyabilir; bu durumlarda istişare çoğunluğa göre zorunlu sayılmamakla birlikte önemle tavsiye edilmiştir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hükmü vahiyle bildirilmemiş tüm meseleleri şûranın konusu yapabilmek </strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrininde nelerin şûraya konu olabileceği hususunda bir tasnif bulunmamakla birlikte <u>nasla düzenlenen meselelerin şûra konusu yapılamayacağı</u> ittifakla kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in vahiyle bildirilen şer‘î hükümlere dair ashabı ile istişare etmemesi bu anlayışın temel dayanaklarındandır. Hükmü nasla bildirilmemiş meselelerden hangilerinin şûraya konu olabileceği hususunda özellikle, “İş hususunda onlarla istişare et!” âyetinde geçen (Âl-i İmrân 3:159) “emr” (iş) kelimesi yorumlanıp farklı görüşler ortaya konmuştur.</p>
<p>Bazı hukukçular, âyetin bağlamından hareketle istişare emrinin yalnızca <u>savaşla ilgili meseleler</u>i içine aldığını ileri sürerken bazıları din ve dünya işleri ayırımı yaparak istişare emrini sadece dünya işleriyle sınırlamakta, çoğunluk ise her meselenin dinî yönünün bulunduğu gerekçesiyle istişarenin alanını <u>hükmü vahiyle bildirilmemiş meselelerin hepsi</u>ne teşmil etmektedir. Öte yandan halifenin/devlet başkanının nasla tayini ilkesini benimseyen Şîa’daki hâkim görüş bir yana bırakılırsa devlet başkanının ehlü’l-hal ve’l-akdin biatı ile seçilmesi anlamında şûranın <strong>iktidarı elde etmenin aslî yöntemi</strong> sayılmasında fikir birliği bulunmaktadır.</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan bir kısmı ictihada açık alanda, fakat yalnızca ince ve derin analiz yapmayı gerektiren önemli işlerde şûra yönteminin işletilmesi gerektiği görüşündedir. Araştırmacıların çoğunluğu ise önemli iş kavramının objektif bir kriterinin olmadığı gerekçesiyle bu fikri reddetmektedir. İbn Abbas’ın âyeti, “İşlerin bir kısmında onlara danış!” anlamına gelecek şekilde (“<em>ve şâvirhüm fî ba‘dı’l-emr</em>”) okuması söz konusu görüşü destekler nitelikteyse de İbn Atıyye el-Endelüsî tarafından bu kıraat, istişarenin ancak <u>helâl ve haram kılma dışındaki konularda</u> yapılabileceğini delillendirmek üzere zikredilmektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>İstişareye ilişkin talebin Hz. Peygamber bakımından hangi konuları kapsadığı yolundaki tartışma, aynı zamanda şer‘î hükümlerin tesbitinde onun ictihad yetkisinin bulunup bulunmadığına ve fiilen ictihad edip etmediğine dair görüş ayrılığı ile de alâkalıdır. Buna karşılık sahâbenin ictihada açık alanda şer‘î hükümlerin tesbiti dahil bütün konularda birbirleriyle istişare ettikleri bilinmektedir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûraya ehil insanları doğru belirleyebilmek </strong></p>
<p>“Bireysel işlerle ilgili istişarede fikir alınacak kimselerin nitelikleri danışılan işin türüne göre değişir. İstişare bir meselenin dinî hükmünü öğrenmek için yapılıyorsa danışılan kişinin <strong>âlim ve âdil</strong> (dindar ve güvenilir) olması gerekir. İstişare dünyevî meselelerle ilgiliyse danışılan kişinin muhakemesi sağlam, tecrübeli, dindar, danışılan meseleyle ilgili <u>özel amacı veya çıkarı bulunmayan</u> biri olması gerektiği belirtilmiştir. Bu bağlamda “danışan kimseyi seven” kaydı koyan müellifler bir insanı seven kişinin onun için en iyi olanı düşüneceği noktasından hareket etmiş veya en azından <u>aralarında düşmanlık bulunmaması</u> gerektiğine dikkat çekmek istemiş olmalıdır (Mâverdî, <em>Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn</em>, s.290-291; Kurtubî, IV/251). Danışılan kimsenin <strong>güvenilir</strong> olması her çeşit istişarede ortak bir şarttır. Bu şart, özellikle, “Danışılan, kendisine güven duyulan kimse demektir.” hadisine (Ebû Dâvûd, Edeb 114) dayandırılmaktadır (s.234).</p>
<p>Devlet yönetimiyle ilgili işlerde şûraya kimlerin katılacağı hususunda Kitap ve Sünnet’te özel bir düzenleme yoktur. Hz. Peygamber bu konuda tek bir yöntem izlememiş, bazı meseleleri mescidde hazır olan <u>bütün ashapla</u>, bazılarını ise başta Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere <u>ashabın önde gelenleriyle </u>istişare etmiştir. Klasik doktrinde şûra ehlini belirleyen açık bir tanım yer almamakla birlikte devlet başkanının kimler tarafından seçileceği sorunu ele alınırken kullanılan ehlü’l-hal ve’l-akd tabiriyle bu konu arasında sıkı bir ilişki bulunduğu söylenebilir. Bu tabirin ve yakından alâkalı olduğu ulü’l-emr tabirinin kapsamı tartışmalıdır. Çoğunluk, iki sınıf arasında iktidarın kullanımında ortaya çıkan tarihsel uzlaşmaya da uygun olarak ulü’l-emrin yöneticilerden ve ilim adamlarından meydana geldiği fikrini benimsemiştir.</p>
<p>Toplumun önde gelenleri (rüesâ, eşraf, âyan, vücûhü’n-nâs) yönetici ve ilim adamları sınıfına eklenerek <u>ehlü’l-hal ve’l-akdin kimlerden teşekkül edeceği</u> karara bağlanmıştır (Bedreddin İbn Cemâa, s.52-53; Hatîb eş-Şirbînî, V/422). Ancak ehlü’l-hal ve’l-akdi teşkil edecek kimselerin, içinde yer aldıkları toplumsal sınıflar belirlenmiş olsa bile onların niteliklerinin tesbit edilmesi hususunda objektif kriterler geliştirilememiştir. Müellifler ehlü’l-hal ve’l-akdi müslümanların erdemlileri, ictihad ve adalet ehli, icmâ ehli, ilim ve din ehli, toplumun önde gelenleri, önderler ve reisler, görüş ve düşünce ehli gibi tabirlerle niteleme yoluna gitmişlerdir.</p>
<p><strong>Mâverdî</strong>, bir kimsenin ehlü’l-hal ve’l-akdden sayılabilmesi için şu üç temel niteliğe sahip olmasını şart koşmaktadır: Bütün gereklerini taşıyan <strong>adalet</strong>, öngörülen şartlar çerçevesinde devlet başkanlığına lâyık olan kimseyi tesbit etmeye imkân verecek düzeyde <strong>bilgi</strong>, devlet başkanlığına en uygun ve toplumun yararını gözetme hususunda en dirayetli ve en bilgili kimseyi seçebilecek ölçüde ince düşünce ve <strong>derin kavrayış</strong> (<em>el-Ahkâmü’s-Sultâniyye</em>, s.4-5). Fakat bir kimsenin hangi düzeyde adaletli, âlim ve hakîm olduğu ve bunun nasıl belirleneceği sorunu Mâverdî’nin de ilgi alanı dışındadır.</p>
<p><strong>İbn Haldûn</strong> ise şûraya katılacak kimsenin asabiyet sahibi olmasını zorunlu görmektedir. Ona göre asabiyet sahibi olmayan kimsenin şûrada bildireceği görüşün, etkisi bakımından özel bir fikir sorma işleminden (istiftâ) farkı bulunmayacaktır (Mukaddime, s.223-224). İbn Haldûn’un belirlediği <strong>güç ve kudret</strong> unsuru, daha önce aynı açıklıkta İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin yaklaşımında hukukî bir değer şeklinde ortaya çıkmaktadır. <strong>Cüveynî</strong> çok sayıda taraftarı olan, içinde yaşadığı topluluğun kendisine itaat ettiği tek bir kişinin biatı ile imâmet akdinin kurulabileceğini ifade edip İbn Haldûn’un asabiyet şeklinde tabir ettiği sosyolojik öğeyi vurgulamakta ve ona hukukî bir kıymet atfetmektedir (el-Ğıyâsî, s.70-72).</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan önemli bir kısmının ehlü’l-hal ve’l-akd tabirini, günümüzün parlamenter ya da başkanlık sistemlerindeki yasama ve yürütme organlarının işlevlerine benzer görevlerle <strong>sorumlu bir kurul</strong> biçiminde anlama eğiliminde olduğu görülmektedir. Şûra meselesinde klasik ve çağdaş fıkıh doktrinleri arasında açığa çıkan yaklaşım farkını, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasî iktidarın iktisap ve kullanımında toplum iradesini esas alan düşüncenin ağırlık kazanması ve bunun evrensel bir değer şeklinde algılanmaya başlanmasına bağlamak uygun olur. Bu algılama biçimi Kitap ve Sünnet naslarının yorumunda da kendini göstermektedir. Bu yöndeki gelişim, çağdaş yazarlarca kaleme alınan bazı eserlerde şûra ve demokrasi kavramları arasında yapılan karşılaştırmalardan takip edilebilmektedir.</p>
<p>Klasik doktrinde hâkim eğilim kadınların seçme ve seçilme haklarının bulunmadığı yönünde olmakla birlikte kadınların şûra ehlinden sayılıp sayılmayacağı çağımız İslâm âlimleri tarafından Kitap ve Sünnet nasları ile İslâm’ın temel ilkeleri ışığında tartışılmakta ve ağırlıklı olarak <strong>kadınların da erkeklerle aynı hakka sahip bulundukları</strong> benimsenmektedir. Klasik ve çağdaş çıkarımlar arasındaki farkın kendi dönemlerinin kadın ve siyaset algılamasından kaynaklandığı açıktır. Benzer bir durum, gayri müslim vatandaşların şûra üyesi olup olamayacağına ilişkin tartışmada da kendini göstermektedir.” (s.234).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın sorunları çözebilmesi için kararlarını bağlayıcı kabul etmek</strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrinindeki genel yaklaşıma göre şûra sonucunda ortaya çıkan karar çoğunlukla, hatta <u>ittifakla alınmış olsa bile devlet başkanı için bağlayıcı değildir</u>. Zira istişareyi emreden âyetin devamında, “Kesin karar verdiğinde artık Allah’a tevekkül et!” buyurularak (Âl-i İmrân 3:159) Hz. Peygamber’e şûrada ortaya çıkan fikirlerden uygun gördüğünü alıp kararını verme yetkisinin bulunduğu bildirilmekte ve istişare ettiği kimselerin fikirlerine ister uygun isterse aykırı düşsün kendi düşüncesinde ağırlık kazanan görüş doğrultusunda davranması istenmektedir (Taberî, <em>Câmi’u’l-Beyân</em>, IV/204). Bu yaklaşım tarihsel uygulama ile paralellik göstermektedir.</p>
<p>Çağdaş hukukçu ve araştırmacıların büyük çoğunluğu ise şûrada ortaya çıkan umumun görüşünü <strong>devlet başkanını hukuken bağlayıcı bir karar</strong> diye telakki etmektedir. Klasik doktrini büyük ölçüde dikkate almadan doğrudan Kitap ve Sünnet’ten elde edilen, şûraya başvurmanın vücûbu, hâkim iradenin <u>topluma ait</u> olduğu, siyasî iktidarın <u>toplum adına</u>, ona vekâleten kullanıldığı ve devlet başkanının yetkisinin <u>maslahatla sınırlı</u> bulunduğu gibi genel ilkelere dayandırılan bu yaklaşımın taraftarları tarihî şûra örneklerini belirtilen ilkeler çerçevesinde yorumlamaktadır. Ayrıca bazı çağdaş hukukçular tarafından şûra kararının bağlayıcı olduğu görüşü ile şûranın vâcip olduğunu benimseyen yaklaşım arasında ilgi kurulmakta, bazılarınca da devlet başkanının müctehid olup olmamasına göre farklı öneriler geliştirilmektedir.” (s.235).</p>
<p>Bu haftaki yazımızı Nizâmülmülk’ün konuya ilişkin görüşüyle noktalayalım: “Şûra prensibi kişinin <u>düşünce gücünü arttırarak ileriyi görmesi</u>ne imkân verir; bu ilkenin ihmal edilmesi <u>zayıf fikirlilik</u>ten kaynaklanır. Zira on kişinin alacağı tedbir <u>bir kişinin alacağı tedbirden</u> daha kuvvetli olur.” (Siyâsetnâme, s.116-117).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GÖNÜLLÜ KURULUŞLARDA  DEĞİŞİM SÜRECİNİ DİRAYETLE YÖNETEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gonullu-kuruluslarda-degisim-surecini-dirayetle-yonetebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gonullu-kuruluslarda-degisim-surecini-dirayetle-yonetebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Oct 2017 09:50:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[beceri]]></category>
		<category><![CDATA[becerileri]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değişim]]></category>
		<category><![CDATA[dernek]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik gelişme]]></category>
		<category><![CDATA[hesap verme]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Kültür Eğitim Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[iş dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[işlevsel kurumlar]]></category>
		<category><![CDATA[jeopolitik konum]]></category>
		<category><![CDATA[Kamu ve özel sektör]]></category>
		<category><![CDATA[kolektif akıl]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel mirası]]></category>
		<category><![CDATA[Kurumsal Yönetim Akademisi]]></category>
		<category><![CDATA[kurumsallaşma]]></category>
		<category><![CDATA[kurumsalyonetim.org]]></category>
		<category><![CDATA[KYA]]></category>
		<category><![CDATA[liderlik]]></category>
		<category><![CDATA[niteliksel büyüme]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş]]></category>
		<category><![CDATA[refah]]></category>
		<category><![CDATA[şeffaflık]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Kuruluşları]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[süreklilik]]></category>
		<category><![CDATA[Süreklilik ve Kurumsallaşma]]></category>
		<category><![CDATA[üçüncü sektör]]></category>
		<category><![CDATA[vakıf]]></category>
		<category><![CDATA[yapma isteği]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim felsefesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=570</guid>

					<description><![CDATA[Gönüllü kuruluşlar alanında önemli projelere imza atan İLKE İlim Kültür Eğitim Derneği, STK’ların yönetim, kurumsallaşma ve süreklilik sorunlarına çözüm üretmek amacıyla Kurumsal Yönetim Akademisi (KYA) kurduğunu duyurdu. Faaliyetlerini gönüllülük esasıyla yürüteceği açıklanan KYA, 30 Eylül 2017’de İstanbul’da düzenlenen bir törenle kamuoyuna tanıtıldı. &#160; Sayısal büyüme yanında kurumsal büyümeyi de gerçekleştirebilmek Altmışı aşkın sivil toplum kuruluşunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gönüllü kuruluşlar alanında önemli projelere imza atan <strong>İLKE</strong> İlim Kültür Eğitim Derneği, STK’ların yönetim, kurumsallaşma ve süreklilik sorunlarına çözüm üretmek amacıyla <u>Kurumsal Yönetim Akademisi</u> (<strong>KYA</strong>) kurduğunu duyurdu. Faaliyetlerini gönüllülük esasıyla yürüteceği açıklanan KYA, 30 Eylül 2017’de İstanbul’da düzenlenen bir törenle kamuoyuna tanıtıldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sayısal büyüme yanında kurumsal büyümeyi de gerçekleştirebilmek</strong></p>
<p>Altmışı aşkın sivil toplum kuruluşunun yöneticileri yanında üniversite rektörleri, dekanlar ve öğretim üyeleri ile iş dünyasından temsilcilerin de katıldığı tanıtım toplantısında protokol konuşmaları yanında tebliğler de sunuldu. KYA Başkanı Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş, “Sivil Toplum Kuruluşlarında Yönetim, Süreklilik ve Kurumsallaşma” başlıklı tebliğinde sivil toplum kuruluşlarının sayısal olarak büyümeleri ve etki alanlarının genişlemesine rağmen; <strong>yönetim, kurumsallaşma ve süreklilik</strong> sorunlarıyla karşı karşıya olduğunu, akademiyi de bu sorunlara çözüm üretmek amacıyla kurduklarını açıkladı.</p>
<p>Akademinin, sivil alanda gönüllü faaliyetler yürüten kuruluşların “kurumsal <strong>kapasite</strong>lerini” ve bu kuruluşlarda “gönüllü ve profesyonel çalışanların <strong>yetkinlikler</strong>ini” artırmayı hedeflediğini vurgulayan Erdoğmuş, STK’lar için gönüllülüğü temel alan, ahlaki değerlere uygun, etkin, adil, şeffaf, dolayısıyla <strong>güvenilir</strong> bir yönetim sisteminin ve daha <strong>verimli</strong> çalışabilen kurumsal yapıların oluşturulmasına odaklanacaklarını belirtti. Kurumsal Yönetim Akademisi’nin sorumluluk bilinciyle sivil toplum hayatına ve kuruluşlarına dair araştırmalar yapacağını açıklayan Erdoğmuş, yayınlar üreterek, eğitimler vererek, seminer ve çalıştaylar düzenleyerek sivil toplum kuruluşlarına destek vereceklerini anlattı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gönüllü kuruluşlarda süreklilik ve kurumsallaşmayı sağlayabilmek </strong></p>
<p>Başkan Nihat Erdoğmuş’un Kurumsal Yönetim Akademisi’nin tanıtım toplantısında sunduğu açılış tebliğini şöylece özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Kamu ve özel sektör(ün) yanında <strong>üçüncü sektör</strong> olarak kabul edilen sivil toplum kuruluşları devlet ve özel sektörün ulaşamadığı pek çok alanda faaliyet göstererek önemli bir boşluğu doldurmaktadır. <u>Toplumsal değişimin önemli aktörleri</u> arasında yer alan STK’ların sayı, faaliyet alanı, ölçek ve uluslararası iş yapma kapasitesi bakımından büyümeye devam ettiği, çeşitlendiği ve değiştiği görülmektedir.</p>
<p>Son dönemlerde gönüllü kuruluşlar, sayısal olarak büyümeleri ve etki alanlarının genişlemesine rağmen birtakım sorunlarla karşı karşıyadır. Niceliksel büyüme ve genişlemenin <strong>niteliksel büyüme</strong> ve genişlemeye doğru dönüştürülmesi gereği dikkat çekmektedir. Büyüme ve genişleme süreci, sivil toplum kuruluşlarının, <u>varoluş gayelerini yeniden tanımlama</u>, organizasyonel yapı, insan kaynağı ve mali kaynakların yönetimi bakımından yeni duruma uygun düzenlemeler yapmalarını gerektirmektedir. Gelinen noktada, gönüllü kuruluşlar için genel geçer ve <u>tek tip çözümlerin yeterli olmadığı</u> açıktır. Faaliyet alanı, ölçek ve uluslararası iş yapma durumuna göre sivil toplum kuruluşlarında <u>sorunların türü ve düzeyi</u> de değişmektedir. Buna bağlı olarak çözüm yollarının da farklılaşması tabiidir.</p>
<p>Sivil toplum alanında yaşanan <u>gelişmeler</u>, yeni yönetsel ve organizasyonel pratiklerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu pratikler <u>yeni örgütsel formlar</u>a (kurumsal yapılara) ve yeni iş yapma usul ve tekniklerine dönüşmeye başlamıştır. Artık küçük ve tekil dernek veya vakıfların yanında, çok sayıda kuruluşu bünyesinde barındıran ve bunları yöneten <u>platform, çatı, şemsiye</u> gibi <strong>üst yapılar</strong>ın da var olduğu örgütlenme biçimleri ile karşı karşıyayız. Yine istatistiklere bakılırsa, sivil toplum alanında <u>profesyonel çalışan sayısı</u>nın gönüllü çalışan sayısından daha fazla olmaya başladığı dikkat çekmektedir. <strong>Değişim</strong> sürecinin doğal haliyle mi evrileceği, yoksa <u>planlı değişim çabaları</u>yla arzu edilen istikamete doğru mu gideceği kritik bir konudur. Gönüllü kuruluşların bir gaye için yola çıktıklarını düşünürsek, bu kuruluşların ulaşmak istedikleri gayenin tasarlanması, bu <u>gayenin somut modellere dönüştürülmesi</u> ve değişimin bu yönde kanalize edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada, gönüllü kuruluşların, siyaset ve iş dünyası ile ilişkileri, yeni oluşmaya başlayan kurumsal yapıları, bu yapıların kendi iç ilişkileri, insan kaynağının niteliği ve mali kaynakların etkin yönetimi konuları yeni bir <strong>yönetim felsefesi</strong> ve buna uygun yönetim <strong>becerileri</strong> gerektirmektedir. İhtiyaç duyulan beceriler, daha önce sivil toplum alanında deneyimlenmemiş büyüklük ve çeşitlilikte organizasyon yapılarının yönetimine işaret etmektedir.</p>
<p>Yapısal unsurların yanında; kurum olarak, <strong>adalet, şeffaflık, hesap verme</strong> ve sorumluluk gibi yönetişim ilkelerine uygun davranmayı sağlayacak sistem ve davranışlar her gün daha fazla önem kazanmaktadır. Günümüzde giderek karmaşıklaşan ve çeşitlenen sivil toplum alanında ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak ve <strong>değer üreten kurumlar</strong> olarak işlev görmek büyük önem arz etmektedir. Karşı karşıya kaldığımız <u>sorun, ihtiyaç ve meydan okumalar</u> daha güçlü kurumlar ve daha <strong>nitelikli insan kaynağı </strong>ile yola devam etmemizi zorunlu kılmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Büyüme ve değişim sürecini dirayetle yönetebilmek  </strong></p>
<p>“Ülkemizde birçok vakıf, dernek ve gönüllü teşkilat bin bir güçlükle ve büyük fedakârlıklarla güzel işler yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bununla beraber, uluslararası gelişmeler, sosyal, ekonomik, siyasi ve teknolojik değişimler gönüllü kuruluşları ciddi biçimde etkilemektedir. Bu açıdan baktığımızda “büyüme ve değişim sürecini yönetmek” gönüllü kuruluşların önündeki en temel yönetim meselelerinden birisi olarak durmaktadır. Peki, önemli, bir o kadar da zor ve meşakkatli bu süreçte neler yapılabilir?</p>
<ol>
<li>Ekonomik gelişme, refah, iktidar, iş dünyası, meslek sahibi olmak gibi önemli alanları deneyimlemiş kişiler olarak hayatın gayesinin ne olduğu konusunda yeniden düşünmeye, zihnî berraklığa kavuşmaya ve bu çabalardan sonra <u>anlamlı ve anlaşılır bir kurumsal <strong>gaye</strong> ortaya koyma</u>ya ihtiyaç var. Gayenin oluşturulması sonrasında, gönüllü kuruluşun gayesinin (temel varoluş amacının) yöneticiler, gönüllüler ve profesyoneller tarafından <strong>benimsenmesi</strong> ve paylaşılmasını sağlamak gerekmektedir. Sivil toplum alanında gönüllülük ruhunun ve heyecanının kaybolmaması için buna çok ihtiyacımız var.</li>
<li>Gönüllü kuruluşların sahip olduğu kaynak, kabiliyet ve kapasitelerini doğru analiz etmeleri, buna göre geleceğe hazırlanmaları ve <strong>stratejik tercihler</strong>ini yapmaları büyük önem arz etmektedir.</li>
<li>Üçüncü adım, stratejik tercihlerle uyumlu, faaliyet alanına ve ölçeğe uygun, etkin işleyen bir organizasyon yapısı, yönetici kompozisyonu ve liderlik yetkinliklerine sahip olmak gerekmektedir. Yani fikrî çerçevenin hayata geçirilmesine aracılık edecek doğru ve <strong>işlevsel kurumlar oluşturma</strong> ve/veya var olanların kapasitelerini geliştirme ihtiyacı bulunmaktadır. Diğer bir ifade ile kurumsal yapıların, stratejik amaçlarla uyumlu, kurumsal ve yönetsel sürekliliğe katkı sağlayan ve <u>yönetimi devredilebilir</u> bir niteliğe sahip olmaları önemlidir. Kurumsal yapıların değer üretmesini önemsiyorsak, yönetici kompozisyonu ve <strong>liderlik</strong> konusunu da ciddiye almak durumundayız. Bu husus ya kurumların önünü açıyor ya da darboğaz oluşturuyor. Yönetim kurulları ve yönetim kadrolarında <u>uyum ve farklılığın</u> nasıl <strong>denge</strong>leneceği sorusu günümüzün en hayati yönetim sorularından birisidir. Liderin baskınlığı mı yoksa <strong>kolektif akıl</strong> mı sorusu üzerine çokça düşünmemiz gerekiyor. Son olarak, zamanın ve şartların farklı liderlik tarzları gerektirdiğinin altını çizmekte yarar var.</li>
<li>Nitelikli ve <strong>gönüllü insan kaynağı</strong>nın temini, elde tutulması ve geleceğe hazırlanması gönüllü kuruluşların karşı karşıya kaldığı temel yönetim meselelerinden bir diğeridir. Gönüllü bulmak ve gönüllüleri etkin yönetmek, gönüllü çalışma ile profesyonelliği dengeleyebilmek, çalışma ortamı ve özlük haklarıyla ilgili iyileşme yapmak gerekmektedir. Bu bağlamda <u>genç</u> nesli anlamak ve gönüllü kuruluşlara katılımını artıracak <u>istek ve motivasyonu sağlamak</u>, özellikle üzerinde durulması gereken kritik bir husustur.</li>
<li>Mali kaynak bulmak ve geliştirmek, mali kaynakların yönetiminde iyileşme, iş ve işlemlerde şeffaflığın sağlanması ve <strong>hesap verebilir</strong> sistemler oluşturmak diğer bir kurumsal yönetim konusudur. Gönüllü kuruluşların büyük ölçüde hayırseverlerin yardımları ile faaliyetlerini gerçekleştirdiklerini biliyoruz. Hayır faaliyetlerinde “bir elin verdiğini diğer elin bilmemesi” hassasiyeti yanında, gönüllü kuruluşlarda yanlış, ihmal ve hataların olmaması için nasıl bir <strong>şeffaflık</strong> ve hesap verme sistemi olmalı sorusu üzerine de çokça düşünmemiz gerekiyor.”</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Zengin potansiyelimizi yetkinlikle açığa çıkarabilmek</strong></p>
<p>“Ülkemizin <u>kültürel mirası, jeopolitik konumu, gelişmekte olan ekonomisi ve genç nüfusu</u> gönüllü kuruluşlara önemli imkânlar sunmaktadır. Ancak mevcut organizasyon biçimlerimiz ve   kurumsal yapılarımız dönüştürülemezse geleceğe hazırlıksız yakalanma yanında, sonraki kuşaklara çözümü zor <u>sorun yumakları</u> bırakma potansiyeli de taşımaktadır. Karşı karşıya kaldığımız durum, <u>geçmişin doğru anlaşılması, bugünün doğru okunması ve geleceğin doğru tahmin edilmesi</u>ni gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Kurumların gaye ve stratejik amaçlara ulaşmak için tasarlanmış <strong>araçlar</strong> olduğunu hatırlamakta yarar var. Tarihsel ve sosyolojik bir karaktere sahip olan kurumlar <u>sosyo-teknik sistemler</u>dir. Kurumlar, kurucu iradenin biçimlendirdiği, görünmeyen ancak buzdağının altında tüm davranışlarımızı etkileyen bir <u>kurum kültürü</u>ne sahiptir. Bu açıdan bakınca kurumlar, tesisi zor, değişimi ve dönüşümü daha da zor yapılardır. Kurumları böyle bir gerçekliğe sahip, özenle kurulması ve büyütülmesi gereken araçlar olarak görüyoruz.</p>
<p>Kurumsal Yönetim Akademisi, sivil toplum alanında kâr amacı gütmeden faaliyet gösteren kuruluşların “kurumsal kapasiteleri” ve bu kuruluşlarda “gönüllü ve profesyonel çalışanların yetkinliklerini artırmayı” hedeflemektedir. Yetkinliği; <strong>bilgi, beceri ve yapma isteği </strong>üçlüsünün <u>birlikte var olması</u> olarak kabul ediyoruz.</p>
<p>STK’lar için ahlaki değerlere uygun, etkin, adil, şeffaf, dolayısıyla <strong>güvenilir</strong> bir yönetim sisteminin ve daha verimli çalışabilen kurumsal yapıların oluşturulması önemli bir odaklanma alanı olacaktır. Gönüllü teşekküller olarak ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarının, <u>profesyonelleşme</u> sürecine evrildiği bu dönemde bilgi ve birikim açısından donanımlı <u>yönetici, profesyoneller ve gönüllüler</u>e önemli derecede ihtiyaç duyulmaktadır. KYA, kurumsal ve bireysel düzeydeki bu ihtiyaçların giderilmesine katkı vermek üzere yola çıkmaktadır. Bu yolculukta, üniversitelerimiz ve gönüllü kuruluşlarımızla birlikte yürümek, kamu ve özel sektörün desteğini de arkamızda görmek istiyoruz.</p>
<p>Uzun yıllardır gönüllü kuruluşlar alanında çalışmalar yapan İLKE Derneği, gönüllü kuruluşların faaliyetlerini yürütürken <strong>gönüllülüğü kaybetmeden</strong> daha organize, sistemli ve <strong>verimli</strong> çalışmalarının gereğine inanmaktadır. Bu yüzden <u>gönüllülük, kurumsallık, verimlilik ve sürekliliği</u> bir bütün olarak ele alıyoruz…”</p>
<p>Kurumsal Yönetim Akademisi, alanında uzman eğitimciler tarafından verilecek kurumsal yönetim eğitimlerinde, STK’ların uygulanabilir ve işlevsel olacak şekilde kurumsal yönetim prensiplerine göre hareket etme kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla STK’lara kendi <u>organizasyon yapılarını tasarlama, stratejik planlarını hazırlama, yıllık faaliyet ve iş planı oluşturma ve takibi</u> süreçleri hakkında <strong>bilgi ve beceri</strong> kazandırma hedeflemektedir. Keza, yönetim birimlerinin etkin çalıştırılması üzerinde yoğunlaşacak eğitimler süresince; yönetim ve yöneticilik, bir sistem olarak kurumlar, kurumsal gelişim ihtiyacının analizi, stratejik yönetim ve stratejik plan hazırlama, organizasyon yapısının oluşturulması ve geliştirilmesi, iş akış süreçleri ve iyileştirilmesi, kurumsal performans ölçümü ve denetleme, kurumsal yönetim ve yöneticilerin rolleri gibi başlıklar altında dersler verileceğini duyurmaktadır.</p>
<p>Bu yeni girişimin ülkemiz ve insanlık için hayırlı olmasını diler, emeği geçenlere yürekten tebrik ve takdirlerimi sunarım.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="http://www.kurumsalyonetim.org">www.kurumsalyonetim.org</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gonullu-kuruluslarda-degisim-surecini-dirayetle-yonetebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLİĞİN TESİSİ VE HAKLARIN KORUNMASI İÇİN  ŞÛRÂ MECLİSİNİ TOPLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Sep 2017 09:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adaletle muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Ali bin Ebî Tâlib]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek mümin]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslami]]></category>
		<category><![CDATA[istişare]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:8]]></category>
		<category><![CDATA[maslahat]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed (s)]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebû Zehre]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[temsilciler]]></category>
		<category><![CDATA[terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:108]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=559</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Türkiye’de Ebu Zehra künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974), mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Türkiye’de <strong>Ebu Zehra</strong> künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim <strong>Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974)</strong>, mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve usulü, ceza hukuku, aile hukuku, sîret-i Nebi, İslam toplumunun özellikleri, İslam önderleri gibi konularda yüzlerce kitap ve makale telif etmiştir. Birçok eseri Türkçeye de çevrilmiş bulunan Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- basılan “<strong>En Büyük Mucize</strong> <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, İslam dünyasında birliğin tesis edilmesi ve son iki asırdır sürekli çiğnenen temel haklarının yeniden ikame edilip korunması için şûrâ meclisini toplamanın önemine dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümler <strong>üç ana temel</strong> üzerinde durur: Bunların ilki, <strong>adalet</strong>tir ki bu; hükümlerin temeli, düzeni ve tamamına erme aracıdır. İkincisi, <strong>maslahatın gözetilmesi</strong>dir. Üçüncüsü ise Müslümanlar arasında <strong>istişare</strong> etmektir.</p>
<p>Şüphesiz her topluluk kendi içerisinde <strong>bağlarını</strong> iki şekilde kuvvetlendirir. Bunların birincisi, insanlar arasında adaleti sağlayan, kulların maslahatını gözeten, haklarını ve sorumluluklarını düzenleyen hâkim otorite ile olan ilişkilerle ilgili düzenlenmiş <strong>kanunlar</strong>dır. İkincisi ise kalpleri süsleyen ve insanları birbirine bağlayan <strong>faziletler</strong>dir (s.169).</p>
<p>İkinci tür yargısal veya yönetimsel hükümlerle gerçekleştirilemez. O yalnızca ruhsal bir güzelleşme ve vicdani bir <strong>terbiye</strong> ile mümkündür. İlk tür ise Kur’an’ın hükmü ve adalet, insanların maslahatı ve şûra olarak zikrettiğimiz üç temel dayanağının düzenlediği bir yapıdır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, dosta ve düşmana karşı <strong>adaletle muamele</strong> etmeye çağırır. Çünkü o <u>yalnızca dostlara hasredilip daraltılamayacak</u> ölümsüz bir hakikattir. Şüphesiz o düşmanları kapsadığı vakit en yüce ve kutsal anlamlara sahip olur: “Bir topluma olan <strong>kininiz</strong>, sakın ha <strong>sizi adaletsizliğe itmesin</strong>. Âdil olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının…” (Mâide 5:8).</p>
<p>Kur’an’da zikredilen <strong>adalet</strong> kavramı, dilediğine verip dilediğinden de esirgeyebilmesi için <strong>yöneticiye tanınmış bir hak değil</strong> bilakis onun <strong>üzerine yüklenmiş bir sorumluk</strong> ve boynuna asılmış bir emanettir. Şüphesiz ki adalet, korunması açısından, yöneticilere yüklenen en büyük ve <strong>en ağır emanet</strong>tir. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan sakındıkları ve kendisinden dolayı tedirgin oldukları, insanın ise düşünmeden üstlendiği emanet de bu olsa gerekir (s.171).</p>
<p>Adaletin birçok kısmı vardır. Her kısımda hakikat farklı bir görünüm sergilese de adaletin tüm manalarını kuşatan hakikat, <strong>her hak sahibine hakkını vermek</strong>tir. Bu hakkın kişisel, toplumsal veya siyasi olması durumu değiştirmez. Hakkın sahibine ulaştırılmasında veya adaletin sağlanması adına, ceza alması icap edenin cezalandırılmasında yaşanan her türlü aksaklık bir tür <strong>zulüm</strong> kabul edilir.</p>
<p>İslam’ın da öngördüğü gibi adalet özünde <u>her durumda eşitlik demek değil</u>dir. Bilakis eşitlik kimi zaman adaleti sağlarken kimi zaman da zulüm olur. Sebepler, işler ve üretim gücü konusunda farklılıklar söz konusu olduğunda eşitlik tam bir zulüm hâlini alır.</p>
<p><strong>Adalet</strong>, kişilerin zenginlik ve fakirlikte eşit olmaları demek değildir. Çünkü bu ikisi çoğu zaman farklılığın iki meyvesidir. Bu farklılık insanların karşılarına çıkan fırsatlardaki farklılıklar ve kaderlerin farklı yazılmasından doğar. O halde insanlar arasında zenginlik ve fakirlik konusunda görülen farklılık, ortadan kaldırılması mümkün olmayan yerleşmiş gerçeklerden biridir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim bu hakikati kabul eder ve İslam şeriatı, elde edilen gelirler ve ekonomik sonuçlarda zenginler ve fakirler arasında eşitlik düzeni kurmaya çalışmaz. Ancak fakirlikten doğan sıkıntıları hafifleterek bu sorunu çözer ve <u>fakirliğin kişinin değerini düşürmesinin önüne geçer</u>. Fakir olana da zengin için geçerli olan tüm insani, kanuni, siyasi ve sosyal hakları tanır (s.173).</p>
<p>Her ne kadar adalet ve eşitlik arasında bir bağlantı yanında fikrî bir ayrılık söz konusu olsa da geçerli olan kural, yargısal, kanuni ve siyasi eşitliğin adaletin temellerinden biri ve hakikatinden bir parça olmasıdır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, şerefli ve soylu kimselerle zayıf olanları yargı ile ilgili hükümlerde eşit tutar ve insanları iki farklı ölçekle yargılayan bir yargı anlayışını cahiliye hükmü olarak görür.” (s.175).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaç gibi aracın da meşru olması gerektiğine inanmak ve ahlaklı davranmak</strong></p>
<p>“İhlâs ve güzel ahlak bağlarıyla bağlı olan faziletin gölgesinde her yönüyle varlığını sürdüren hürriyet, şeref ve insani bir hayat tarzının manalarından olan adalet, maslahat ve bu ikisinin ihtiva ettiği her olgu insanın gerçek amaçlarıdır. Eğer herhangi bir hususta <strong>istişare</strong> gerekli olduysa ancak hedefin açıkça ortaya konmasından sonra istişarenin bir sonucu olarak hedefe ulaşmada izlenecek yol açıklanır. Çünkü <strong>şûra</strong> ancak amaçları bilerek araçlar için doğru ve dürüst bir sınır koyabilir. Hakikatte amaçların açıklanması kullanılacak araçların anlamını belirler. Nitekim bir hedefe ulaşmada kullanılacak olan araçların o hedefin cinsi ve türünden olması icap eder. Eğer amaç yüce ise ona ulaşmak için kullanılacak <u>araçların da yüce olması </u>kaçınılmazdır (s.175).</p>
<p>Aynı şekilde amaç insani olgunluğa yöneliyorsa kullanılan aracın da aynı ölçüde değerli olması gerekir. Yaratılıştan gelen hüküm açısından <u>araç ve amacı ayrı görenler ahlaksız kişilerdir</u>. Çünkü onlar kimi zaman <u>yüce bir amacın her türlü yöntemi geçerli kılacağı iddiasıyla</u> en kutsal dinî, ahlaki ve içtimai ilkeleri <strong>yıkmaktan geri durmazlar</strong>! Onlara göre ‘amaç, aracı meşru kılar’ ki, bu sözü dile getirirken kast ettikleri şey seçkin bir amacın kötü bir aracın kabul edilmesini kolaylaştıracağıdır. İşte bu, arzuladıklarına ulaşmaktan başka hiçbir şeye önem vermeyen <u>Avrupa düşüncesinin bir ürünü</u>dür. Böylece bu kimseler ‘amaç aracı meşru kılar’ iddiasıyla her türlü kutsalı ayaklar altına alır ve <u>yasakları kabul edilir hâle getirirler</u>.</p>
<p>Hakikatte bu onların günahlarını örtmek, amaçlarını gizlemek ve suçlarını meşru kılmak adına kullandıkları bir <strong>maske</strong>den ibarettir. Şüphesiz onların amaçları da kullandıkları araçlarla aynı türdendir. Gerçekten erdemli olan kimse, Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasaklar olan ahlakın emir ve yasaklarına boyun eğer ve bunların tamamını kendi içerisinde amaç olarak görür. <u>Gerçek erdeme yönelten bir yolun erdemli olması kaçınılmazdır</u>. Ali bin Ebi Talib (r) şöyle demiştir:</p>
<p>“Hilekâr ve dönek bir adam, Allah’ın emir ve yasaklarından bir mânii içinde barındıran bir çıkış yolunu görebilir ve kalbinde din konusunda samimi olmayan bir kimse ise bundan istifade eder.”</p>
<p>Bu sözü, adalet ve maslahat gibi üstün amaçların, kendisine vesile olacak olan şûranın türünü belirlediğini, bizimse bu nedenle amacın açıklanmasına öncelik verdiğimizi kanıtlamak üzere zikrettik.” (s.177).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Problemlerimize Kalıcı Çözümler Oluşturabilmek İçin Şûra Meclisi’ni Toplamak</strong></p>
<p>“<strong>Şûra</strong> (<u>İslami istişare meclisi</u>) konusuna gelince… İslam’da İslam cemaatinden ayrı olarak yönetici atamak ve yöneticiyi görevden almak hususunda yetkili bir gücün bulunmadığını takdir etmek, şûra hükmünü anlatmada yeterli bir ifade olacaktır. Zira Allah Teâlâ’nın “Onların işleri, aralarında danışma iledir.” (Şûra 42:38) kavli ile İslam’da tesis edilmiş olan şûra hükmü gereğince <u>ümmetin tamamı kendi yöneticilerini tayin veya azletme hakkına sahiptir</u>. Gerçek şûra, cemaatin, kendi liderini kendisinin atamasını ve ondan razı olup kendi açısından hoşnut olunan ve olunmayan her hususta bu lidere itaat etmek, lider açısından da her yönüyle adalet ve Allah’ın ve kulların haklarının gözetilmesi şartları üzerine biat etmesini gerektirir. Şûra’nın ilk ve son kaynağı şûra içerisinde temsilcileri bulunan cemaatin tâ kendisidir. Bu <strong>temsilciler</strong>, ilk olarak ve bizzat ümmetin yaptığı bir seçimle veya din, hayatın gidişatı ve siyasi deneyimler konusunda bir <strong>ilme</strong> ve ekonomi, toplum ve toplumsal meseleler hususunda kayda değer bir <strong>tecrübeye sahip</strong> insanlar olmaları nedeniyle bu görev için <strong>seçilmiş</strong> olmalıdırlar… (s.231).</p>
<p>İslam’a göre <u>hiç kimse</u> başkaları üzerinde dilediğince tasarrufta bulunacağı kendisine bağışlanmış <u>kutsal bir otorite</u>ye sahip olduğunu <u>iddia edemez</u> ve bu yetkiyi zorla ele geçiremez. Hz. Muhammed’in (s) Rabbine kavuşmasının ardından <u>vahiy kesin bir şekilde kesilmiştir</u>. Müslümanlar için geriye yalnızca onun (s) bıraktığı, kıyamet gününe değin ölümsüz bir delil olan <strong>Allah’ın Kitabı</strong> ve içinde kendisini izleyeni asla saptırmayan tertemiz bir yol bulunan şerefli <strong>Nebevi Sünnet</strong> kalmıştır.</p>
<p>Nebevi hilafetin kime verildiği hususunda bir vasiyetin varlığını ve Peygamber (s)’in bu vasiyeti nedeniyle yöneticilik kutsallığının kendilerine ait olduğunu iddia eden bazı İslami grupların bu iddiaları ise Müslümanlar tarafından dikkate alınmamıştır. Zira Müslümanlar ne Allah’ın kitabında ne de Rasulullah (s)’in sünnetinde açık veya ima suretinde buna işaret eden bir delil bulamamışlardır. Böylece gerçek İslami hilafet, <u>seçim ve tam bir biatleşme</u> temeli üzerine kurulmuştur.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gerçek müminler olabilmek ve dinimizin hükümlerine uygun bir hayat sürebilmek </strong></p>
<p>“Sonuç olarak bizim çağrımız şudur: Şüphesiz bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler olmamak için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz.</p>
<p>Allah’ın sınırlarının yeniden tesis edilmesini, farz kıldığı işlerin ve Allah’ın şeriatının hayata geçirilmesini ve Muhammed (s) ve Arapların önderleri olan raşit ashabının inşa ettiği faziletli/erdemli şehri/ülkeyi yeniden kurmayı arzuluyoruz.</p>
<p>Hiçbir müminin kendisine itiraz edemeyeceği, belirlenmiş ve sabitlenmiş olan İslami düzene göre ekonomimizin inşa edilmesini canı gönülden diliyoruz. Aksi takdirse bizim Müslümanlar olarak anılmamız, hiçbir delili bulunmayan bir iddia, sözde kalan bir isimlendirme ve şekilcilikten öteye gitmeyecektir. (s.235).</p>
<p>Şüphesiz Kur’an hukukuna göre amel etmek, her Müslümanın üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Yine bu konuda ilim sahibi olan her bir ferdin buna davet etmesi ve Kur’an’ın tüm hükümlerine sımsıkı tutunması açık bir farzdır.” (s.237).</p>
<p>“De ki: <strong>İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz</strong>.” (Yusuf 12:108).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 240 s.</li>
<li><strong>Muhammed Ebu Zehra</strong>; <strong>İslam Birliği (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>)</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2016, 208 s.</li>
<li>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Esra Yayınları, Konya 1996.</li>
<li>Saffet Köse; “<strong>Muhammed Ebû Zehre</strong>” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, yıl: 2005, cilt: 30, s.519-522.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM CEZA HUKUKUNUN RAHMET BOYUTUNU GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jul 2017 09:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:203]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:52]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve ıslah]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[denklik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşün Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[fasık]]></category>
		<category><![CDATA[günahkâr]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Hırsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kısas]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman 31:2-3]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[rahmet pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[Rum 30:21]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<category><![CDATA[Suç bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[zina]]></category>
		<category><![CDATA[zina iftirası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=532</guid>

					<description><![CDATA[“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir rahmet olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın<strong><br />
</strong>Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir <strong>rahmet</strong> olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in insanlara sunduğu <u>hukuk sistemi</u>nin insanın ve toplumun psikolojisini gözetmede, adalet ile rahmeti dengelemede ne kadar üstün olduğunu hatırlatmak istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ile merhametin altın dengesini bulabilmek</strong></p>
<p>“Kur’an’ın hukuk sistemi insanlık için rahmettir. Keza gelişim yolunda insana eşlik eden yüce insani değerlere yaraşır gerçek bir maslahattan doğan temeller üzerinde kullarının işlerini düzenlemesi Allah Teâlâ’nın engin rahmetindendir. Bu gayet doğru ve dürüst iki başlangıç noktası ile Kur’an-ı Kerim’in âyetleri son derece uyumludur. Nitekim “rahmet” Kur’an’ın özü ve Muhammedî risaletin amacıdır:</p>
<p>“İşte bu yüzden (ey Nebi), Biz seni bütün insanlığa ancak bir <strong>rahmet</strong> olarak gönderdik.” (Enbiya 21:107).</p>
<p>“Ve sen onlara istedikleri âyeti getirmediğin zaman, hemen “Bari sen düzüp koşsaydın ya!” diyerek (alay ederler). De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyedilene uyarım: Bu (vahiy) Rabbiniz katından gelen bir bilinç kaynağıdır;  inanacak bir toplum için de <u>kapsamlı bir doğru yol haritası ve bir <strong>rahmet pınarı</strong></u>dır.” (A’râf 7:203).</p>
<p>“Biz onlara, iman eden bir toplum için bir <u>yol haritası ve <strong>rahmet pınarı</strong></u> olan, tarifsiz bir bilgiye dayalı izahlarımız bulunan bir kitap ilettik.” (A’râf 7:52).</p>
<p>Rabbimizin âyetlerini dikkatle inceleyen kimse Kur’an’ın bizatihi rahmet oluşu gibi insanlığa sunduğu hukuk sisteminin de rahmeti esas aldığını rahatlıkla görür (s.179).</p>
<p>Bir kimse çıkıp da; Kur’an’ın emretmiş olduğu ve hırsızın elinin kesilmesi, zina edene yüz, namuslu bir kadına iftira atana seksen sopa vurulması gibi cezaların <u>sert ve acımasız</u> olduğunu dile getirebilirler. “Hem nasıl olur da savaşa ve kan dökülmesine izin veren bir hukuk sistemi rahmet olabilir?” diye sorabilir (181).</p>
<p>Bu gibi önyargılı sözler sağlam gözlem ve delillere dayanmamaktadır. Zira Kur’an’ın getirmiş olduğu rahmet <u>suçluları koruyan, günahkârlara şefkat duyan, fâsıkları şımartan, suçu ve suç işlemeyi mazur gören, insanların maslahatını umursamayan, menfaatlerini gözetmeyen, suçu görmezden gelen ve suçluya acıyan</u> nakıs bir rahmet değildir. Zira kâtile merhamet etmek zulüm, suçluya şefkat göstermekse mağdura eziyettir. Pek çok merhamet görüntüsü özünde ve sonucunda zulmün kötülüğünü taşırken bazı şiddet görüntüleri de özünde rahmet unsurları taşımaktadır. İslam’ın koyduğu sınırlar bu kesin ve derin rahmetten kaynaklanmaktadır. Bu sınırlar içinde rahmetle çelişen bir şey gören kimse ya toplum düzenini anlamamış ya da kötülüğü serbestçe işlemeyi arzu ediyor demektir.” (183).</p>
<p><strong>Mağdurun hukukunu ve toplumun güvenliğini öncelemek </strong></p>
<p>“Şüphesiz (şartları tamamen tahakkuk ettiğinde) bir hırsızın elinin kesilmesi, insanların malların gasp edilmesi, <u>toplumda emniyet yerine korkunun hüküm sürmesi</u> ve (mal yüzünden) cinayetlerin işlenmesine kıyasla önemsiz bir durumdur. Bu konuda Şâri’in hükmünü eleştirenlere; “Kaç soygun girişimi mal sahibinin ölümüyle sonuçlanmıştır?” ve “Hırsızlık konusunda İslam’ın getirmiş olduğu had uygulandığında her yıl kaç el kesilmektedir?” diye sorun. Rasulullah (s)’in; “Gücünüz yettiğince had cezalarını şüphelerle düşürün.” hadisi gereğince şüphe hâlinde hadlerin uygulanmadığını da hatırlatmayı unutmayın (s.183).</p>
<p>İstatistikler incelendiğinde, Allah’ın hükmü ile eli kesilenlerin sayısının, şehvetin gücü ve şeytanın aldatması sonucunda ölenlerin sayısıyla kıyas edilemez düzeyde daha az olduğu kesinlikle görülecektir. Cinayet vakalarını inceledikten sonra biri; “Hırsızın elinin kesilmesinin rahmet ya da hikmetle alakası yoktur.” derse bu kimse, mağdura değil suçluya/kâtile merhamet göstermiş demektir (s.185).</p>
<p>Önümüzde kâtil ve maktul, hırsız ve malı çalınan, tecavüzcü ve namusları kirletilmişler olmak üzere <strong>iki kesim</strong> insan bulunmaktadır. Bunun ötesinde ise içerisinde <strong>emniyetin hüküm sürmesi</strong> ve kötülüğün yayılmaması <strong>gereken bir toplum</strong> bulunmaktadır. O hâlde akıl sahibi bir kimseden merhametini bu iki gruptan birine tahsis etmesinin istendiğini farz edelim. Bu kimse merhametini saldırganlık yapan, cinayet işleyen, huzur içindekileri rahatsız eden, aşağılık işleri yayan ve kargaşanın kapılarını sonuna dek açan kişilere tahsis eder mi? Yoksa merhametini saldırıya maruz kalan, hissettiği korkunun emniyete dönüştürülmesi, içerisinde erdemin hükmetmesi ve iğrenç işlerin yok edilmesi gereken bir topluluğa mı tahsis eder? Bu noktada aklın kanunu şöyle diyecektir:</p>
<p>Şüphesiz rahmet ister fertler ister toplum bazında olsun <strong>suça maruz kalan</strong>a gösterilir. Şiddetli ceza ise suçluya uygulanır. Bu kimseleri ibret olsun diye cezalandırmak geriye kalanlar <strong>için bir rahmettir</strong>. Bu şekilde suçlu suçundan dolayı Allah’ın hükmünü hak etmiş olur; onun başına gelen akıbet kıyamet gününe değin apaçık bir şahit olarak kalır; böylelikle yoldan sapmış olana engel olunur, doğru yolda olan da yolundan sapmaz…” (s.187).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Birey’in ‘suçlu’ya dönüşmesine en baştan mâni olmak</strong></p>
<p>“Bir kimse çıkıp şöyle diyebilir: “Hırsızlık durumunda işlenen suçla verilen ceza arasında bir <strong>denklik</strong> yoktur. Zira çalınan mal yerine gelebilir. El ise bir kere giderse bir daha yeniden oluşmaz. Bu durumda suçla ceza arasında denklik yoktur.” Şüphesiz bu söz ilk bakışta muteber görülebilir. Oysa ne Allah katında ne aydınlara göre ne de toplumsal adalet ve herkesi kapsayıcı olan genel bir merhamet anlayışına göre bu asla itibar edilecek bir söz değildir. Çünkü insan eliyle düzenlenmiş kanunlar da Kur’an’ın hukuk sistemi de suç ile ceza arasında bir benzerlik bulunmasını şart koşmaz. Bu benzerlik yalnızca kısas cezasının uygulamasında gözetilir. Zira kısasın temelinde denklik bulunur.</p>
<p><strong>Kısas</strong> dışındaki cezalandırma şekillerinde denklik şart değildir. Çünkü hırsızın cezalandırılmasındaki amaç, başkasının malına zarar veren kişinin verdiği zarar veya yitip gitmesine yol açtığı faydaları yeniden temin etmesiyle gerçekleşecek olan <u>mali bir garanti değildir</u>. Bilakis bu cezada amaçlanan <strong>hırsızlık suçunun engellenmesi</strong>, bu günahı işlemeye niyetlenen kişilerin bu yanlış düşünceden men edilmesi ve bu suçu işlemenin fertler için kolay bir hâl almasına mâni olunmasıdır (s.189).</p>
<p>Böylece verilen ceza toplumsal bir onarım, genel bir reform ve toplumu oluşturan fertler için psikolojik bir engel ve sınırlama hâlini alır. Şüphesiz modern hukuk sistemleri de bu yöntemi benimsemiştir ve hırsızlık ve benzeri suçlarda çalınan malın miktarından çok hırsızın şahsına ve işlediği suçun toplum içerisinde korkunun yaygınlaşıp güvenliğin ortadan kalkması yönünde verdiği zarara bakarlar. Bu nedenle suçun alışkanlık hâlini alması ve tekrarlanması hâlinde ceza miktarı da artar. Bu gibi durumlarda suçla ceza arasındaki fark büyük olur. Hattâ suç alışkanlık hâlini almamışsa verilen ceza ile alışkanlık hâline geldiğinde verilen ceza daha farklıdır. Böylece cezanın oranı, suçlunun <strong>toplum için tehlike arz etmesi</strong> ve salıverilmesi hâlinde insanlar arasında bozgunculuğu ve kötülüğü yaygınlaştırma ihtimali oranında belirlenir.</p>
<p>İslam olaya bu şekilde bakmış ve cezalar özellikle de şer’î hadler konusundaki ilkelerini böylece genel olarak dile getirmiştir. Şüphesiz İslam kısas konusunda “Bakın ey aktif akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: sizden (artık) sorumlu davranmanız beklenir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>” (Bakara 2:179) derken, “İmdi, işledikleri suça karşılık Allah’tan ibret-i âlem bir <strong>müeyyide</strong> olarak hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir.” (Mâide 5:38) buyurur.</p>
<p>Bu durumda cezanın, suç işlememiş olanların suça bulaşmasına <strong>mâni olmak</strong> için verildiği gayet açıktır. O hâlde uygulanan bu müeyyidenin, niyet aşamasında suçsuz kimseyi bu cürmü işlemekten men etmek için konmuş ağır bir ceza olduğu anlaşılır (s.191).</p>
<p><strong>Suç bilimi</strong>nin ortaya koyduğu kesin sonuçlardan biri de bir suça verilecek olan cezanın suçun gizlenmesi, <u>örtbas edilebilmesi</u> ve kanunların bu konudaki hükümlerinden kaçmanın imkânı oranında <strong>artması gerektiği</strong>dir. Bu, suçlunun suçu işlemesi hâlinde kendini tedirgin hissetmesini sağlamak, alacağı cezayı hatırlayıp durmasını, çekinmesini ve böylece <u>suç işleyememesini temin etmek</u> için yapılır. Eğer hâlâ suç işleme konusundaki tavrını değiştirmezse hissettiği tedirginlik dikkatini dağıtacak, bu şekilde kendisini ele verecek bir iz bırakacak veya insanların kendisini fark edip yakalamalarına yol açacak bir belirti gösterecektir. Allah’ın insanlara olan merhametinin bir tecellisi olarak hiçbir suçlu, yaptığı işi belli eden yahut kendisine götüren bir iz bırakmadan büyük bir suç işleyemez.</p>
<p><strong>Hırsızlık</strong> suçu için de bu gizlilik hâli söz konusudur. Hırsızlık, yapısı gereği yalnızca gecenin koyu karanlığı ile örtülü olduğunda veya buna denk bir bilinmezlik içerisinde iken gerçekleşebilir. Bu nedenle hırsızlığa verilen cezanın suçlunun kalbine korku saçan ve onu tedirgin eden, böylece işini tamamlamadan suçunu ortaya çıkaran veya hırsızın kim olduğuna dair arkasında bir iz bırakmasına yol açan ‘<u>acımasız bir ceza’</u> olması, Hikmet Sahibi olan Şâri’in rahmetinin bir gereğidir.” (s.193).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsana hayvan muamelesi yapılmasını engellemek</strong></p>
<p>“<strong>Zina</strong> veya namuslu bir kadına <strong>zina iftirası</strong> atma suçlarına verilen ceza <strong>sopa</strong>dır. Atılan sopanın yanı sıra bu kişiler toplum içerisinde de <strong>deşifre</strong> edilirler. Allah Teâlâ, zina fiilinin cezalandırılması esnasında <u>zaaf göstermememizi</u> emreder:</p>
<p>“Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın!” (Nur 24:2). Kur’ani hukuk sistemi zinanın cezalandırılması konusunda son derece <u>tavizsiz ve sert bir tavır</u> takınmıştır. Çünkü İslam neslin korunması ve bedenlerin hastalıklardan muhafaza edilmesine büyük bir önem verir. Erkek ve kadınlar arasında var olan ilişkinin Allah’ın hükmü çerçevesinde yürütülmesini, hayvanlar gibi her önüne gelenle çiftleşmemesini ister. Kadın-erkek ilişkisinin insanın yüceliğine yaraşır düzeyde <u>değerli bir ilişki</u> olması ve bu ilişkinin insani var oluşun iki temel unsuru arasında daimî bir rahmet olarak varlığını sürdürmesi konularında son derece titizdir:</p>
<p>“Yine sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O’nun mucizevî işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>” (Rum 30:21).</p>
<p>Kur’an’ın hukuk sistemi, <u>insanın saygınlığına, kişilik ve zürriyet haklarına</u> büyük bir önem verir. Zinanın cezasını da bu fiilin insanın haysiyetini ayaklar altına alması ve onu hayvanlar düzeyine düşürmesi nedeniyle ağırlaştırmıştır (s.195). Ancak Avrupalılar ve onlara tâbi olan mukallitler bu cezayı çirkin görmüş ve zinakârlara acıyacakları tutmuş ve Allah’ın bu konudaki hükmüne itiraz etmişlerdir:</p>
<p><em>“Tecavüz söz konusu olmadıkça zinada suç unsuru yoktur. Ortada bir suç yoksa ceza da olmaz. Bu fiil bir cezayı gerektirse bile İslam’ın vermiş olduğu ceza, türü ve miktarı açısından son derece serttir(!)”</em> Bu lakırdılar bir tarafa, Allah Teâlâ kullarını hakka yöneltir ve onları doğru yola iletir.</p>
<p>İslam’ın zina suçuna bakışı onların bakış açısından farklıdır. Zira İslam zina suçuna insanın yaratılıştan gelen anlamını tahkir, soyun zayıf hâle getirilmesi, bedenlere bulaşan ve onları bozan hastalıkların yayılmasına yol açması, vicdanları ifsat etmesi, ne ailelerini ne de kendilerini koruyup gözetecek babaları bulunmayan ve toplum üzerinde bir yük olan çocukların doğmasına neden olması gibi açılardan bakmaktadır (s.197). Böylece zinaya karşı verilecek olan cezayı, yol açtığı <strong>sonuçlar</strong> oranında belirlemiş ve bunu yaparken <u>insanın hayvanlık düzeyine inmesine engel olma</u>yı amaçlamıştır. Şüphesiz bu ceza, işlenmiş olan suç türündendir. Çünkü zina etmiş olan erkek ve kadın işledikleri bu suçla hayvanların düzeyine inmiş olurlar. Bu nedenle de hayvanların cezalandırıldığı yöntem olan şiddetli bir dayak ile cezalandırılmaları her iki zinakâr için hak olur.</p>
<p>Bir insanın en düşük seviye olan hayvanlık seviyesine inmesi hoş görülemez. Bilakis normal bir kişinin olgun bir insana yaraşır tavırlar takınması beklenir. Zira varlıkların tabiatları, işledikleri fiiller, alacakları <u>ödüller ve cezalar konusunda bir denklik</u> gerektirir. İslam’ın bakış açısı budur. Aksi yönde görüş bildiren bu kimselere nefisleri bu suçu oldukça kısır bir anlayışla hoş göstermiştir. Onlar bu konuda ne fıtri ne de insani anlama dikkat ederler. Aynı zamanda bu suçun yol açtığı toplum ve sağlıkla ilgili sonuçları da göz ardı etmişlerdir. Böylece aralarında bu kötülük yayılmış, genç nesiller azalmış, ölümcül hastalıklar yaygınlaşmıştır. Bu kimseler psikolojik bir rahatsızlık olan Avrupa’nın vebası niteliğindeki zinanın yaygınlaştırılmasını doğuya taşımaktan da çekinmediler. Bunun sonucu olarak da bu iğrenç hastalıklar doğuda da vücut bulmuştur (s.199).</p>
<p>Garip olan bir durum da Batılılar ve taklitçilerinin, savaşlarda ve başkaları ile olan ilişkilerinde kan bağını ve anlaşmaları gözetmedikleri hâlde bedensel cezalar hakkında konuşmalarıdır. Bunun yanı sıra bedensel cezalar yapısı gereği kötülük olarak kabul edilemez. Bilakis bu cezalar yalnızca kişiye işkence etme hâlini dönüştüğünde kötü görülür. Her ceza böyledir. Şüphesiz bir suç işlenip ceza gerektiğinde cezanın nasıl olacağını kararlaştıran <strong>adalet ve ıslah</strong>tır.</p>
<p>Bu konuda maslahatın iki yönü vardır: Kişiler arasında <u>rahmetin sağlanması</u> yönü; <u>zararın giderilmesi ve muamelatta yumuşaklık</u>la gerçekleşir. Kazanç yönü ise <u>genel ve özel çıkarlar</u>ı sağlar. Her iki yön de birbirine bağlıdır ve ayrılmaz… (s.201).</p>
<p>Bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler <u>olmamak</u> için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz vesselam.” (235).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li><strong>Ebu Zehra,</strong> (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.179-235.</li>
<li><strong>İslâmoğlu,</strong> (2013). <strong>Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir</strong>, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2 c., 1359 s.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Kısası “âdil karşılık” ve “cezada denklik” olarak açarsak, kısasın hayat olduğu aklını kullanan herkesin kabul edeceği bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Çünkü adâlet toplumlar için hayat, zulüm ise ölüm demektir. Kısas adâletin tecellisidir. Kısasla ilgili bu iki âyetin hemen ardından vasiyetle ilgili âyetler gelmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Hırsızlık yapanın elini kesme uygulaması Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. İlk kez Kâbe’nin hazinesini soyan birine uygulanmıştır (İbn Kesir). Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır. Mesela Rasulullah seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyurmuştur (Ebu Dâvud, Hudûd, 19). Bir başka kaynakta “sefer” yerine “gaza” geçer ki bu ikisi ayrı durumlar olarak da anlaşılabilir (Tirmizî, Hudud 20). Bu nebevî talimatı hilafeti döneminde Hz. Ömer’in, ayrıca ordu komutanı Huzeyfe b. el-Yeman’in titizlikle uyguladığını görüyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy</strong>, suçları cezalandırmada suçluyu değil <u>suçu mahkûm etmeyi ve caydırıcılığı</u> öne çıkarır. Tüm Kur’ani cezalar üç vicdanı teskin etmeyi hedefler: Mağdurun, kamunun ve suçlunun vicdanı. Suçlunun vicdanını teskin etmek için önce suçluda bir vicdan inşâ etmek gerekir. Ebu Mihcen olayı İslam’ın mensuplarında nasıl bir vicdan inşâ ettiğinin destani bir göstergesidir. (…). Komutan Sa’d b. Ebi Vakkas -yenilmek üzere olan ordunun zafer kazanmasına sebep olan- Ebu Mihcen’e içki cezasını tatbik etmeye eli varmaz bırakır. Fakat Ebu Mihcen cezada ısrar eder. Muhtemelen Allah Rasulü’nün “İslâmî cezalar kefarettir.” müjdesi onu böyle davranmaya sevk eder. Israrlarına rağmen ordu komutanı kendisini cezalandırmayınca o da bir daha içki içmeyeceğine söz verir (İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut, 1406, II, 330-331; Taberî, Tarih, Kahire, 1987, III, 548-549).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Karşıt cinslerin yaratılış amacının çarpıcı beyanı: Bedende başlayıp onu aşarak ruhu kucaklayan sevgi, bu sevginin sonucunda hayat tohumunun toprağını bularak mahlukat ağacının en soylu meyvesi olan insana dönüşmesi. Bu sayede cinsellik <u>süflî bir arzu</u> olmaktan çıkıp <strong>ulvî bir hizmet</strong> hâlini alır. Tıpkı kâinat nasıl cazibe ipliği sayesinde kaostan kurtuluyorsa, insan da <u>meveddet</u>ten kaynaklanan bu cezbe sayesinde soyu tükenerek yok olmaktan kurtulur. Zevciyyet ve sükunetin <em><u>halk</u></em> fiili ile gelmesi, bunların mutlak Z<em>â</em>t’tan mümkin zâta yansıyan zâti bir tecelli olduğunu gösterir. Sevgi ve merhametin <em><u>ca‘l</u></em> fiili ile gelmesi ise bu ikisinin kulun fiiline bağlı olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu sonuncuların verilmesi için insani gayret şarttır. Meveddet ve rahmet, kadın ve erkeği birlikte tutan iki unsurdur. Sevgi tekâmül ettirilmezse, cinsellik tükenince o da biter. Fakat <strong>rahmet</strong> cinsellik bittikten sonra da sürer.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUTLU BİR AİLE SAYESİNDE  DÂREYN SAADETİNE NAİL OLABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutlu-bir-aile-sayesinde-dareyn-saadetine-nail-olabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutlu-bir-aile-sayesinde-dareyn-saadetine-nail-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 May 2017 09:21:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[aile haftası]]></category>
		<category><![CDATA[Aile Yaşam Döngüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Aile Yaşam Döngüsü ve Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Anneler günü]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu Arıkan]]></category>
		<category><![CDATA[eş değer olma]]></category>
		<category><![CDATA[fedakârlık]]></category>
		<category><![CDATA[felah]]></category>
		<category><![CDATA[fevz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim 14:41]]></category>
		<category><![CDATA[iffet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[israf]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[itaat]]></category>
		<category><![CDATA[kadın hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Erkek]]></category>
		<category><![CDATA[kanaatkâr olma]]></category>
		<category><![CDATA[kavvam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’a Göre Mutlu Aile]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[meveddet]]></category>
		<category><![CDATA[Müddessir 74/55]]></category>
		<category><![CDATA[müsâmaha]]></category>
		<category><![CDATA[nüşuz]]></category>
		<category><![CDATA[öfke kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Burhanettin Can]]></category>
		<category><![CDATA[Rum 30:21]]></category>
		<category><![CDATA[saadet]]></category>
		<category><![CDATA[sabır]]></category>
		<category><![CDATA[sadâkat]]></category>
		<category><![CDATA[Savrulan Dünyada Aile]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat]]></category>
		<category><![CDATA[SEKAM]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye’de Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yrd.Doç.Dr. Mahmut Ay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=511</guid>

					<description><![CDATA[“… Sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O&#8217;nun mucizevi işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.” (Rum 30:21). İslam dini istisnasız her gün onlarca kez anne ve babalarımız için dua etmemizi tavsiye etmekte, sebeb-i hayatımız olan ebeveynlerimize “öf” [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“… Sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O&#8217;nun mucizevi işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.” (Rum 30:21).</p>
<p>İslam dini istisnasız her gün onlarca kez anne ve babalarımız için dua etmemizi tavsiye etmekte, sebeb-i hayatımız olan ebeveynlerimize “öf” bile demeyi yasaklamaktadır. Oysa, yaklaşık yüz yıldır dünyanın birçok ülkesinde “anneler günü” olarak kutlanan mayıs ayının ikinci pazar günü, annelik statüsünü ve aile kurumunu bilerek ve isteyerek yok etmiş olan küresel sömürgeci düzen için tüketim çılgınlığını körükleme fırsatından başka bir anlam ifade etmemektedir.</p>
<p>Anneler günü ve aile haftası münasebetiyle sizleri kardeşim <strong>Arzu Arıkan</strong>’ın yeni çıkan kitabından haberdar etmek isterim. Türkiye’de Aile, Savrulan Dünyada Aile, Aile Yaşam Döngüsü ve Tüketim gibi aile konusunda önemli bilimsel çalışmalar yürütmüş ve yayımlamış olan SEKAM tarafından basılan eser; kavramsal çerçevenin ardından aileyi tarihsel perspektiften ele almakta ve son bölümde Kur’an’a göre mutlu aileyi oluşturan yapı taşlarını ortaya koymaktadır. İki yüzü aşkın kaynağa atıf yapılan “<strong>Kur’an’a Göre Mutlu Aile</strong>” kitabının sonuç ve değerlendirme kısmını paylaşmakta yarar görüyorum.</p>
<p>İstanbul Üniversitesi’nde Tefsir dalında Yrd.Doç.Dr. Mahmut Ay danışmanlığında yüksek lisans tezi olarak hazırlanan araştırmayı kitaplaştıran Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi (SEKAM) Başkanı Prof.Dr. Burhanettin Can esere yazdığı takdiminde şu vurguyu yapmaktadır:</p>
<p>“Çalışmada Kur’an merkeze alınarak aile yapısı, aile bireylerinin karşılıklı hak ve sorumlulukları aileye ilişkin anahtar kavramlar esas alınarak değerlendirilmiştir. Aile yapısı ve mutluluğu ile aile bireyleri arasındaki karşılıklı hak ve sorumluluklar, “saadet”, “felah”, “fevz”, “meveddet(sevgi)”, “merhamet ve şefkat”, “saygı”, “müsâmaha”, “af”, “adalet”, “fedakârlık”, “sabır/öfke kontrolü”, “iffet”, “sadâkat”, “israf”, “kanaatkâr olma”, “eş değer olma”, “şiddet”, “kavvam”, “nüşuz” ve “itaat” anahtar kavramları çerçevesinde incelenmiştir. Mesele sadece Kur’an’ı referans alarak ele alınıp incelenmekle birlikte, metin içerisinde ilgili yerlerde hadisler de referans olarak vermiştir. Aile ile ilgili seçilmiş 40 hadis ve Kur’an’da aile ile ilgili ayetler, araştırmacılara yardımcı olmak maksadıyla ekler bölümüne toplu hâlde konmuştur.” (s.IX).</p>
<p>Müellif eserin önsözünde neden aile saadeti konusunu çalıştığını ise şu ifadelerle açıklamaktadır:</p>
<p>“Günümüzde aile kurumu dünyevileşmenin ve ahlaki dejenerasyonun verdiği zararlar sebebiyle ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Globalleşmenin etkisiyle uluslararası etkileşimin had safhaya vardığı şu dönemde aile kurumu desteklenmeli, korunmalı ve elde kalan son kalenin de düşürülmemesi için tüm imkânlar seferber edilmelidir. Bu hem fertlerin hem de toplumun geleceği açısından son derece önemlidir.</p>
<p>Mahkemelere gelen şikâyetlerin aile içi meselelerle dolu olduğu göz önüne alındığında, aile bireyleri arasındaki ilişkileri düzenleyecek sosyal bir reforma şiddetle ihtiyaç duyulduğu anlaşılacaktır. Zira aile toplumun aynası mesabesindedir ve aile hayatındaki kargaşalar siyasi ve toplumsal yapıyı yakından etkilemektedir. Bu bağlamda müracaat edilecek temel kaynak, “Dileyen onu okur, düşünür ve ders alır.” (Müddessir 74/55) âyetinin de işaret ettiği üzere hiç şüphesiz ki Kur’an-ı Kerim ve onun uygulaması olan sünnettir. Bu çalışmada çağlar ötesinden insanlığa evrensel mesajlar sunan Kur’an’ın aile kurumunu onarmaya ve güçlendirmeye yönelik mesajları irdelenmiş ve Kur’ani perspektiften mutlu bir aileyi oluşturacak temel unsurlar vurgulanmıştır.” (s.XI).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Alternatifi Olmayan Yegâne Sosyal Kurumu Korumak </strong></p>
<p>“<strong>Aile</strong>, sağlıklı bireylerin yetişmesi ve sağlıklı toplumların oluşması için <strong>alternatifi olmayan</strong> en önemli sosyal kurumdur. Toplumun özünü ve temelini oluşturan aile kurumunun düzenli ve <strong>ahenkli</strong> bir şekilde işlemesi cemiyet ve millet hayatı için vazgeçilmez bir güvencedir. Bir toplumun huzurlu olup olmadığı, o toplumu oluşturan ailelere bakarak rahatça anlaşılabilir. Zira aile toplumun aynasıdır.</p>
<p>Aile bütün kadim din ve kültürlerde önemli görülen bir kurumdur. Nitekim Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta aileyle ilgili birçok hüküm bulunmaktadır. İslam geldiği dönemde Cahiliye devri Arap ailesinde var olan <em>mehir, velîme</em> (düğün yemeği), <em>îlâ</em> ve <em>muhâlea</em> yoluyla boşanma ve süt hısımlığıyla ilgi bazı hükümleri kabul etmiştir. Öte yandan o dönemde işlerliği olan birçok gayr-ı meşru birleşme şeklini reddetmiş; boşanma, miras, <em>tebennî</em> (evlat edinme) ve <em>muharremât</em> (nikâhlanması yasak olanlar) ile ilgili yanlış uygulamaları ortadan kaldırmıştır.</p>
<p>Evlilik insan hayatının önemli bir dönüm noktasıdır. Kur’an’da hem erkek hem de kadın için huzur bulacakları eşlerin yaratılarak aralarına <strong>sevgi ve merhamet</strong>in yerleştirilmesi, Allah’ın bir âyeti olarak zikredilmektedir. Allah Teâlâ ilk insan olduğu kabul edilen Hz. Âdem için bir eş yaratmış ve “Eşinle birlikte Cennet’e yerleşin.” buyurmuştur. Cennet gibi müstesna bir yerde bile Allah kulunun yalnız olmasını murat etmemiş ve ona can yoldaşı olacak bir eş yaratmıştır. Ayrıca, Kur’an’da cennete giden mümin kullar için de gözleri başkasını görmeyen tatlı bakışlı eşler olacağı bildirilmiştir. Durum böyle olunca türlü zorluklarla dolu dünya hayatında insanın sırtını dayayacağı bir eşe duyduğu ihtiyaç çok daha fazla olsa gerektir. Bu sebeple İslam dini evliliği teşvik etmiş ve nefsani arzuların meşru dairede giderilebilmesi için nikâhı şart koşmuştur.” (s.157).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mutlu Bir Aile Sayesinde Dâreyn Saadetine Nail Olabilmek</strong></p>
<p>“Her Müslümanın en önemli gayelerinden biri, <u>iki dünyada da mutluluğu yakalayanlardan olabilmek</u>tir. Ancak modern dünyanın hazza indirgediği <strong>mutluluk</strong> kavramının Kur’ani perspektiften yeniden incelenmesi gerekmektedir. Günümüzde çoğu insan mutluluğu, sağlıklı olmak, maddi sıkıntı çekmemek, istenilen her şeye kısa yoldan sahip olmak şeklinde tanımlamaktadır. Oysaki Kur’an bize insanların açlık, korku, can ve mal kaybı gibi şeylerle imtihan edileceğini bildirmekte, sabredenleri ise müjdelemektedir. Buna göre mutluluğun sadece her şeyin yolunda gitmesiyle veya birçok şeye sahip olmakla doğrudan bir alakası olmadığı ve bazı felaketlere maruz kalan müminlerin de tüm zorluklara rağmen sabır ve teslimiyetle pekâlâ mutlu olabilecekleri söylenebilir.</p>
<p>Kur’an’da aile kurmanın asıl amacı; huzurun sağlanması ve sevgi-merhamet temeline dayanan bir ilişkiyle mutluluğun elde edilmesi olarak belirlenmiştir. Allah, aile yuvasını <u>insanların huzur bulacakları bir yer</u> kılmıştır. Aile efradının, ailenin bir üyesi olmaktan, bu aileye ait olmaktan duydukları hoşnutluk, aidiyet hissi ve bu sıcak aile yuvasından elde ettikleri doyum, onların mutlulukları üzerinde oldukça belirleyicidir. Ortak değerler, amaçlar ve ilgiler vesilesiyle ailede paylaşılan güç, bireylerin kendilerini <strong>değerli ve güçlü</strong> hissetmesini sağlamakta ve kim oldukları sorusuna tatmin edici bir cevap sunmaktadır. Ancak asıl önemli olan aile içindeki mutluluğun miktarından çok, aile fertlerinin ailenin mutluluğu için gösterdikleri çabadır.</p>
<p>Bu bağlamda Kur’an aile bireylerine önemli <strong>haklar</strong> vermenin yanı sıra aile mutluluğunu sağlamaya yönelik <strong>sorumluluklar</strong> da yüklemiştir.  Aile fertleri bu ortak sorumluluğun farkında olmalı ve Allah’ın huzurunda ailenin sorumlulukları çerçevesinde hesap vereceklerinin şuuruna vararak <u>aile içi huzuru temin</u> etmek amacıyla ellerinden gelen gayreti göstermelidirler. Ayrıca aile içinde bilhassa cinsiyet kaynaklı mağduriyetlerin giderilebilmesi, aile bireylerinin adalet ve merhamet temelinde, hak ve sorumluluklar çerçevesinde birbirlerinin hukukunu gözeten bir tutum benimsemesiyle mümkün olabilecektir.” (s.158).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aynı Özden Yaratılan Bir Bütünün İki Yarısı: Kadın ve Erkek</strong></p>
<p>“Aile kurumunu oluşturan <u>kadın ve erkek, biri olmadan diğerinin eksik kaldığı bir bütünün iki yarısı</u> gibidir. Kur’an’a göre kadın ve erkek tek bir nefisten yaratılan, cinsiyetleri farklı olsa bile insan olarak aynı değere sahip olan iki ayrı bireydir. Erkeği ve dişiyi yaratan Allah onların yaptığı iyiliklere eşit karşılık vereceğini bildirmiştir. Nitekim Kur’an, insanlar arasında cinsiyetten, ırktan, soydan vs. kaynaklanan bir üstünlüğü kabul etmez. Kur’an’a göre yegâne bir üstünlük ölçüsü vardır ki o da takvâdır.</p>
<p>Modern dünyada aile içi ilişkiler hak ve sorumluluk bakımından <strong>eşitlik tezi</strong> üzerine kurulmuş olsa da ontolojik olarak bakıldığında bu pek mümkün görünmemektedir. Kur’an açısından da kadın erkek ilişkilerinin eşitlik fikri üzerine kurulamayacağı açıktır. Çünkü kadınla erkek arasında <strong>anatomik, fizyolojik ve psikolojik farklılıklar</strong> vardır. Allah Kur’an’da kadını ve erkeği farklı özelliklerle donattığını, her <u>iki cinsin birbirinden üstün yönleri olduğu</u>nu bildirmekte ve onları birbirlerinin üstünlüklerinin peşine düşmemeleri noktasında uyarmaktadır. Nitekim İslâmî bakış açısına göre kadın erkek ilişkilerinde eşitlikten çok, farklılıklarla birlikte iki varlığın birbirinin nezdindeki değerini ifade eden <u>eşdeğerlilik ve tamamlayıcılık</u> ön plâna çıkmaktadır.</p>
<p>İslam’dan önceki pek çok din ve kültürde kadın cinsinin haklar ve görevler bakımından <u>erkekten daha düşük</u> bir konumda olduğu görülmektedir. İslam, geldiği çağda <u>kadın hakları konusunda büyük bir devrim gerçekleştirmiş</u>, kadını layık olduğu konuma yükselterek ona daha önce pek sahip olamadığı miras alma, miras bırakma, eşini seçme, şahitlik yapma vb. haklar tanımıştır.  İslam, cahiliye toplumunun bozuk yapısını ortadan kaldırıp sağlıklı bir toplum inşa etmek için işe aileden başlamış ve karı-kocaya bazı haklar vermekle birlikte onlara sorumluluklar da yüklemiştir. Kocalara hanımlarına iyi davranmalarını, nafaka ve mehir konusunda hassas olmalarını ve adaleti elden bırakmamalarını tavsiye ederken, hanımlara da meşru konularda kocalarına itaat etmelerini ve aile mahremiyetlerini korumalarını salık vermiştir.</p>
<p>Öte yandan İslam dini ana-baba haklarına büyük bir önem vermiş ve çocuklara <u>ebeveynlerine karşı hürmetkâr davranmaları</u>nı emretmiştir. Kur’an’a göre ana-babaya iyi davranmak, güzel söz söylemek, dua etmek, meşru konularda onlara itaat etmek, onları azarlamamak ve ana-babaya sahip çıkmak çocukların görevleri arasındadır ki bu sayılanlar aynı zamanda bir nevi ibadettir.” (s.159).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sağlıklı Bir Toplum İnşa Edebilmek İçin İşe Aileden Başlamak</strong></p>
<p>“Kur’an’a göre aile kurumunun en temel görevlerinden birisi nesil yetiştirmektir. Bu bağlamda <u>ebeveynlerin de çocuklarına karşı birtakım sorumlulukları</u> vardır. Çocuğa iyi bir terbiye vermek, ona eğitim ve öğretim hakkı tanımak, çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapmamak, adaletli olmak ve ilişkilerde sevgiyi ve şefkati esas almak bu sorumluluklardan bazılarıdır. Yukarıda ifade edilenler bir arada değerlendirildiğinde İslam toplumunda mutlu ailelerin sayısının artmasının kadınıyla erkeğiyle çocuğuyla her bireyin bu hak ve sorumluluklara titizlikle riayet etmesine bağlı olduğu söylenebilir.</p>
<p>Allah Teâlâ bir yandan insanlara hak ve sorumluluklarını bildirmiş, öte yandan onlara <u>nasıl mutlu bir yuva oluşturacaklarını</u> da öğretmiştir. Bu bağlamda bilhassa iman, teslimiyet, dua, tevekkül gibi konularda Hz. İbrahim’in ve Hz. İmran’ın aileleri tüm <u>insanlık için güzel bir örneklik teşkil etmek</u>tedir. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an’da İbrahim ailesini ve İmran ailesini kendi çağının insanları içinden seçerek üstün kıldığını zikretmektedir.</p>
<p>Günümüzde aile kurumu sekülerizmin ve modernizmin etkisiyle pek çok <u>yara almış</u>, gerçek fonksiyonunu tam anlamıyla yerine getiremez olmuştur. Sekülerleşme, aile bağlarının kopuk olduğu, evin otel gibi kullanıldığı, hazcı bir hayat anlayışının temel kabul edilmesi sebebiyle çocuk sahibi olmanın ve <u>evlenmenin külfet</u> olarak görüldüğü bir aile biçimi ortaya çıkarmıştır. Tüm bunların bir sonucu olarak dünyada <u>boşanma oranları</u> hızla artmaya başlamıştır. Boşanmanın taraflar açısından psikolojik, biyolojik, sosyolojik, ekonomik pek çok zararı olmakla birlikte bu sorunu sadece bu olayı yaşayan kişi ve kesimlere ait bir sorunmuş gibi telakki etmek doğru değildir. Bu durum ülkeler bazında toplumsal bir sorunken dünya ölçeğinde ise bir <u>insanlık sorunu</u> olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim boşanmış ailelerin çocuklarında suç işleme oranının daha yüksek olması boşanmanın topluma yönelik zararını açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Öte yandan sadakat ve iffet gibi kavramlar günümüzde küreselleşmenin tehdidi altında bulunmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan cinsel devrim, cinsiyet alanında oluşturulmaya çalışılan <u>muhafazakâr yapıyı tamamen dağıtmış</u>tır. Nitekim Avusturya’da yapılan bir araştırmada halkın %90’ının nikâhsız birlikteliği onaylaması, tıbbi istatistiklerin Şam ve Halep’te gayr-ı meşru ilişki sebebiyle 400 bin kürtaj yapıldığını ortaya koyması, ülkemizde yapılan bir araştırmada katılımcıların %31,5’lik bir kesiminin nikâhsız birliktelik yaşayan komşuya kayıtsız kalacaklarını ifade etmeleri bu dağılmaya bir örnektir.</p>
<p><u>Batı’da aile kurumunun neredeyse tamamen çökmüş olduğu</u> göz önüne alındığında Müslüman ülkelerde durumun bu kadar vahim olmadığı söylenebilir. Ancak ülkemizde uyuşturucu kullanma ve fuhuş yaşının 12’lere düştüğü dikkate alınırsa bizim için de tehlike çanlarının çalmaya başladığı görülecektir. İnsanların medya ve farklı <u>kitle iletişim araçlarıyla müstehcenlik bombardımanına tâbi tutulduğu</u> günümüzde bu büyük tehlikeyi bertaraf etmenin en iyi yolu, Kur’an’da iffet timsali olarak gösterilen <u>Hz. Yusuf, Hz. Meryem gibi şahsiyetlerle tanışmak ve onların</u> <u>erdemli davranışlarını kendi hayatımıza nakşetme</u>ye gayret etmektir. Ayrıca cinsel tahriklerin had safhaya vardığı günümüzde eşlerin birbirlerini cinsel yönden tatmin etme hususunda her zamankinden daha hassas olmaları, aile birliğinin huzurlu bir şekilde devam ettirilebilmesi için oldukça önemlidir.” (s.159-160).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sağlam Bir Aile Kurumu İçin Manevi Değerlerimizi Yeniden Canlandırmak</strong></p>
<p>“Günümüzde modernizm ve feminizmin etkisiyle bazı hanımlar erkeğin aile reisi oluşu, kocaya itaat gibi konuları tümden reddederken bazı erkeklerin de ataerkil yapının etkisiyle kadından mutlak itaat bekledikleri, itaatsizlik durumunda kadına şiddet uygulamayı normal addettikleri gözlemlenmektedir. Bu konuda her türlü akımın etkisinden kurtularak “kavvâm”, “nüşûz”, “itaat” ve şiddet gibi kavramların Kur’ani bir bakış açısıyla açıklığa kavuşturulması ve karı-kocanın tarafsız olarak bu bilgilere göre hareket etmesi ailedeki mutluluğun sürekliliğini sağlaması açısından gereklidir.</p>
<p>Bu durumda hem bireyin mutluluğu hem toplumun geleceği hem de insanlığın hayrı adına aile kurumunun asli görevlerini yerine getirebilmesi için acilen önlem almak gerekmektedir. Bu yolda atılacak ilk adım, <u>aile yuvamızı</u> evrensel bir mesaj olan <u>Kur’an’ın öğretilerine göre yeni baştan yapılandırarak</u> modernizmin yozlaştırdığı <u>manevi değerleri yeniden canlandırmaya gayret etmek</u>tir. O zaman görülecektir ki <strong>sevgi, saygı, merhamet, müsamaha, adâlet, af, fedakârlık, sabır </strong>gibi dînî-manevî değerlerin ikame edildiği aile yuvasında kabalık, hoyratlık, şiddet, sorumsuzluk gibi olumsuz davranışlar kendiliğinden yok olacaktır.</p>
<p>Bu çalışmada Kur’an eksenli mutlu bir aileyi oluşturan temel dinamikler incelenmiş ve bu dinamiklerin ihya edilerek aile yuvasına nakşedilmesi durumunda modernizmin ve sekülerizmin verdiği zararların en aza indirgenebileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Temennimiz, bu çalışmanın Kur’an araştırmalarına bir nebze de olsa katkıda bulunması, mutlu ailelerin mutluluğunu perçinleştirmesi, boşanma aşamasında olan çiftlerin ise bu kararı yeniden gözden geçirmelerine vesile olarak İslam binasından bir yapı taşının daha düşmesine engel olabilmesidir.” (s.160).</p>
<p>“<em>Rabbenâgfirlî we livâlideyye we li’l-mu’minîne yewme yekûmu’l-hisâb</em>:</p>
<p>Rabbimiz! Hesabın görüleceği Gün, beni, anamı babamı ve bütün<br />
müminleri bağışla!” (İbrahim 14:41).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Arzu ARIKAN</strong>; <strong>Kur’an’a Göre Mutlu Aile</strong>, SEKAM Yayınları, İstanbul, Nisan 2017, 190 s.</li>
<li><a href="http://sekam.com.tr/sayfa.php?detay=basilmis-kitaplar">http://sekam.com.tr/sayfa.php?detay=basilmis-kitaplar</a>, 14 Mayıs 2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/mutlu-bir-aile-sayesinde-dareyn-saadetine-nail-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN HAKİKATLERİNİ CEVDET SAİD’DEN DİNLEMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 09:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arafat]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesçe]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Golan tepesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hâbil]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-Der]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan olma]]></category>
		<category><![CDATA[Kanadalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=463</guid>

					<description><![CDATA[10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de icabet ediyor. Cevdet Said’in bu yakınlarda iştirak ettiğim ve ikisinin eşzamanlı çevirmenliğini üstlendiğim üç konferansında hassasiyetle vurguladığı hususları sizlerle de paylaşmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyadaki En Önemli Olayın Kur’an’ın Varlığı Olduğunu Fark Edebilmek</strong></p>
<p>14 Ocak’ta Tuzla’da Hayat-Der’de dünyadaki en önemli olayın Kur’an’ın varlığı olduğuna dikkat çeken Cevdet Said, her okuyan insanın Kur’an’ı anlayabileceğini, zira her insanın aklı olduğunu, Kur’an’ı okuyunca onun bâtıl bir söz olamayacağını idrak edip imana geleceğini örnekleriyle anlatmıştı.</p>
<p>“Mesela, Kanadalı misyoner Miller, Müslüman bir topluma giderek onları Hristiyanlaştırmaya niyetlendiğinde, “önce Kur’an’ı okuyup anlayayım ki onları İncil’e daha etkili şekilde davet edebileyim” diye düşünmüş ve Kur’an’ı okumaya başlamış. Kur’an’ı okuyunca adamın hayatı değişmiş. Çünkü Kur’an’ın çok enteresan bir kitap olduğunu gören Miler şu tespiti yapmış:</p>
<p>“Muhammed’in adı Kur’an’da sadece 4 defa geçiyor, ama İsa’nın adı 25 defa geçiyor. Ondan daha enteresan olanı ise, Meryem’le ilgili çok sayıda ayet yanında onun adını taşıyan müstakil bir de sûre var. Oysa Muhammed’in annesinin adı bir kez olsun geçmiyor Kur’an’da.”</p>
<p>Meryem kıssası da gerçekten çok enteresan bir kıssa. Allah’ın Meryem ile diyaloğu, ona çok yüksek bir değer vermesi, İsa aleyhisselamın doğar doğmaz konuşmaya başlaması… Nebilerin bir kısmının Kur’an’da hikâyeleri anlatılır, bir kısmının da anlatılmaz.</p>
<p>Kur’an Allah’ın tüm âlemlere/varlıklara delilidir. Her okuyan Kur’an’ı anlayabilir. Bir İngiliz lordu Kur’an’ı okuduktan sonra Müslüman olmuştu. “Nasıl dininden çıkıp kâfir olabildin?” diyerek kendisini kınayanlara; “Ben kâfir olmadım, imanıma iman kattım ve imanımı tamamına erdirdim.” diye cevaplamıştır. Kur’an’ın ne denli enteresan bir kitap olduğunun şahitlerinden bir başkası olan Muhammed Esed de “Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam” isimli eserinde bu konudaki önemli tespitlerini paylaşmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan Olma Sorumluluğumuzun İdrakine Varmak</strong></p>
<p>“İnsanlar birçok önyargıları sebebiyle İslam’dan korkmaktadır. Onları bu korkulardan arındırmanın yolu Kur’an’ın berrak mesajlarını onlara en hikmetli yollarla ulaştırmaktır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim insanlığın sorumlulukları yanında yaratılış sürecine ilişkin de önemli bilgiler vermektedir. Mesela, dört satırlık kısacık Zilzal sûresinde yerkürenin insanlık tarihimizi bize anlatacağını haber veriyor. Dilinden anlarsak taş, kemik, ağaç vb. birçok varlık bizimle konuşuyor, bize yeryüzünün ve insanlığın yaşını ve haberlerini anlatıyor.</p>
<p><strong>İnsan olma</strong> sorumluluğu cinsiyet ya da başka ayrımlar gözetmeksizin tüm insanların üzerine yüklenmiş bir görevdir. Kur’an insanları etnik mensubiyeti, kadın ya da erkek olması yahut başka aidiyetleri itibarıyla değil, <strong>insan</strong> olmaları itibarıyla muhatap almaktadır. Allah Rasulü’nün Veda Hutbesi’nde ilan ettiği gibi Arabın Arap olmayana beyazın siyaha üstünlüğü yoktur, üstünlüğün tek ölçüsü takva yani sorumluluk bilincidir.</p>
<p>Allah Teala doğrudan insanı muhatap alır ve onu sorumlu tutar. Çünkü O, insanı yeryüzünün halifesi/yöneticisi/müdürü tayin etmiştir. Melekler bu durumu yadırgayarak; “Ey Rabbimiz, yeryüzünde fitne fesat çıkaran ve mal kavgası yüzünden kan döken şu türü mü yeryüzünün halifesi tayin ediyorsun?” mealindeki tepkileriyle durumu anlamak istediklerinde Rabimiz; “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” buyurarak, emaneti tevdi ederken buna muvafık olarak bahşetmiş olduğu akıl, irade, sorumluluk bilinci, yönetme becerisi gibi yüksek kabiliyetleri sayesinde insanoğlunun gelişmiş bir toplumsal yapı inşa edebileceğine olan güvenini beyan etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anlaşmazlık ve Sorunlarımız Akıl ile Vahyin Kılavuzluğunda Çözebilmek</strong></p>
<p>“Evet, Hâbil kardeşini öldürmüştü. Ancak, bu kan dökücü insan eğitilebilir bir varlıktır. Zira Allah âdemoğluna bütün varlıklara isim verme, kavram geliştirme ve olayları kavrama yeteneği bahşetmiştir. Bütün bu yeteneklerini doğru kullanması için de insanlığa zaman zaman kılavuz ve elçiler göndermiştir. Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan sonra yeni bir elçi gelmeyeceği gibi Kur’an’dan sonra yeni bir kitap da nazil olmayacaktır. Kur’an kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Sorunları ve ihtilafları akıl ile vahyin kılavuzluğunda çözmeyi öğrendiğimizde savaş yöntemi kendiliğinden bitecektir. Üçüncü bin yılın başında hâlâ insanların gözü önünde başka insanların öldürülmesi aydınlar başta olmak üzere bütün bir insanlığın ayıbıdır! <u>Sorun çözme yeteneği kalmayan kaba savaşın hâlâ bir yöntem olarak kullanılması insanlığın ayıbıdır!</u> Allah Teala bize Şûra sûresinde yönetim işlerini aramızda şûra/istişare/ortak akıl ile yürütmemizi emretmektedir. Ancak, bugün 23 ülkeden oluşan Arap coğrafyasında yüzbinlerce insanın kanı akmaya devam etmektedir. Zira bu ülkelerde demokratik seçimler yapılmamakta, aralarındaki ihtilafları çözecek ileri modeller geliştirmek yerine birbirlerini boğazlayarak sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Hepsi Müslüman ve hepsi Arap olmasına rağmen Okyanus’tan Körfez’e kadar bu vahim tablo böylece sürüp gitmektedir. Bu gerçekten utanç verici bir tablodur!</p>
<p>Ben küçükken -anadilimin Çerkesçe olması ve Arapçayı sonradan öğrenmemin de etkisiyle- okula başladığımda anlatılanları tam anlayamazdım ve dönünce anneme sorardım. Mesela, bazı hükümlerin neden farklılaştığına anlam veremez, tam anlayamadığımı düşünür, eve gelince anneme sorardım. Rahmetli annem; ‘oğlum, onlar Şafii biz Hanefiyiz, onun için fıkhi hükümler farklı olabiliyor’ diye izah ettiğinde Müslümanlar arasındaki ayrılıkların mahiyetini tâ zamanlar anlamaya ve bu konuları düşünmeye başlamıştım.</p>
<p>Bilinçlenme sürecimde kendisinden çok istifade ettiğim Celal Nuri, <em>İttihâd-ı Müslimîn</em> isimli eserinde enteresan tespitler yapmaktadır. Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu zatın kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Muhammed İkbal’i de çok severim. Türkiye’de onun benzeri Mehmed Âkif var… Celal Nuri Müslümanların birliğine ilişkin şöyle demektedir:</p>
<p>Siyah kayalardan oluşan <strong>Arafat</strong> dağı serapa elmas olsaydı Müslümanlar için bu kadar büyük bir kıymet ifade etmezdi. Zira Allah Rasulü’nün üzerinde insanlığa büyük hutbesini/hitabesini/söylemini tebliğ ettiği o tepe kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar için muhteşem bir <strong>vahdet timsali</strong>dir. Her Müslümanın hayatında bir kez olsun Arafat’a gitmesi ve yılın belli bir gününde ve zamanında orada hazır bulunması hac farizasının olmazsa olmaz bir rüknüdür.</p>
<p>Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir. İnsanları hikmetle ve güzel öğütle İslam’a davet etmeliyiz. Kötülüğü iyilikle savuşturmalıyız. İnsani ilişkilerimizde bu yöntemi yaygınlaştırmalıyız. Artık Kur’an’ın hemen her dilde tercümesi var dünyada, dolayısıyla insanların Kur’an’ı okumasını ve anlamasını teşvik etmeliyiz…”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Rabbimizin Mesajına Büyük Bir Ciddiyetle Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hocanın daveti üzerine 17 Şubat 2017 tarihinde Pendik’te ihtisas eğitimi görmekte olan vaiz ve müftülerden oluşan hoca efendi ve hoca hanımlara hitap eden Cevdet Said, Kur’an-ı Kerim’in hakikaten acayip bir kitap olduğuna bir daha dikkat çekti. Kendi ortamlarına döndüklerinde cinlerin “<em>qur’ânen acebâ</em>; acayip bir Kur’an” dinlediklerini hemcinslerine aktardıklarını anlatan ayetten iktibasla Kerim Kitab’ın ne kadar enteresan bir kitap olduğunu izah eden üstadın anlattıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Şu hususu çok iyi ayırt etmemiz gerekir: <strong>Kur’an’da konuşan Allah’tır</strong>, Muhammed değil! Muhammed aleyhisselam Allah’ın mesajını tebliğ eden elçidir. İnzivaya çekildiği Hira’da Hz. Muhammed’e Arapça indirilen Kur’an sadece Arapları ya da Müslümanları değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanları muhatap almaktadır. Kur’an okuduğunda veya dinlediğinde insan büyük bir huzur duyması, Kur’an’da insanla konuşanın Allah olmasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Önceki nebilere çeşitli mucizeler verilmişti. Hz. Musa’ya asâ verilmişti mesela. Sihirbazların yere attığı sopalarını yutunca “Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi, çünkü bunun sihir olmadığını hakkıyla anlamışlardı. <u>Allah Rasulü’ne verilen mucize Kur’an’dır.</u> Kur’an bize çok büyük hakikatleri açıklamaktadır. Büyük kolaylıklar sağlayan ulaşım vasıtalarını yapan insan, bu gelişmeleri Allah’ın kendisine bahşettiği yeteneklerle sağlamıştır. Akıllı cihazlarla anında yerkürenin herhangi bir yerindeki bir insanla kolayca irtibat kurabiliyoruz artık. Çünkü Allah bütün bu varlıkları insanın emrine -kayıtsız şartsız itaat etmek üzere- ‘müsahhar’ kılmıştır.</p>
<p>Hiçbir zaman bitmeyecek ve tükenmeyecek olan Kur’an hakikatlerini yeterince açık ortaya koyamadığım için çok üzgünüm. Zira ben Kur’an’ın önemini yeterince açık şekilde ortaya koymaktan acizim. Kur’an’ın her bir hakikatinin ne kadar büyük öneme sahip olduğuna dikkat çekmek maksadıyla kitaplarımdan her birinin adını bir ayetten iktibas ettim. 50’li yılların sonunda ilk hapse düştüğümde fikirlerimi insanlara ulaştırabilmek için kitaplar yazmaya karar vermiştim. Önce “Âdem’in İlk Oğlunun Mezhebi -İslami Hareketin Şiddet Sorunu-” kitabımı yazmıştım. Sonra, insanlara ilmin ve aklın önemini nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başladım ve “OKU: Kerem Sahibi Rabbinin Adıyla” isimli kitabımı yazdım. <u>Çünkü Allah katındaki kıymetimiz anlayarak okuduğumuz kadardır.”</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın Silahla Değil Kur’an’la Yapılabileceğini İdrak Etmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde Türkçeye tercüme edilmeden sadece Arapça sunduğu konferansındaki temel vurgularını özetle paylaştığım Cevdet Said, kendisine yöneltilen farklı sorulara şu cevapları vermiştir:</p>
<p>“İslam dünyası içinde debelendiği problemler yumağından Kur’an’a sımsıkı sarılarak çıkabilecektir. Zira Kur’an Allah’ın insanlığa uzatmış olduğu sapasağlam ve asla kopmaz ipidir. İnsanlık, Allah’ın kendisine yönelen yüce hitabının hakikatlerini bir gün mutlaka anlayacaktır. Mesela, <em>âyetelkürsi</em> Allah’ın yüceliğini anlatır. Ancak, hemen bunun ardından gelen ayete insanlar pek dikkat etmemektedir. Oysa insanı en çok yücelten söylem bu ayettir:</p>
<p>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>; baskının ve zorbalığın hiçbir çeşidi dinde yoktur!” Çünkü baskı ve zorbalık ne iman doğurur ne de küfür. Baskı altında iman edenin imanı geçerli olmadığı gibi inkâr edenin inkârı da geçerli değildir. Ancak, insanı ikna edebilirsen canını da malını da sana feda eder. Artık Kur’an-ı Kerim dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş durumda. İnsanlar Allah’ın mesajını okuyacak ve bu yüksek hakikatleri anlayacaktır. Kur’an’ı tüm insanlara ulaştırmamız gerekiyor. Çünkü insan hayvan değildir, Allah’ın mesajını okursa mutlaka anlayacaktır.</p>
<p>Cihadın ne olduğunu bizzat Kur’an tarif etmektedir: “<em>We cahidhum bihi cihaden kebîra</em>; Onlarla en büyük cihad (olan Kur’an vahyi) ile cihad/mücadele et.” Bu emir Kur’an’ın hakikatlerini insanlara açıkça tebliğ etmemizi emretmektedir, onu benimsetmek için <u>silaha başvurmamızı değil!</u> Silahın herhangi bir fikri, insanı ya da ülkeyi koruma kabiliyeti olsaydı, dünyayı 30 kez yok edecek kadar çok silah depolamış olan SSCB kendiliğinden çöküp gitmezdi! <u>Cihad Kur’an yapılır, silah ile değil.</u> Bu cihad kıyamete kadar devam edecektir. Silah ile kimse ne iman eder ne de inkâr. Kur’an insanlığa şu daveti yapmamızı istiyor: “Aramızda eşit bir söze/ilkeye gelin.” İnsanlık bu söylemden daha değerlisini getirsin, biz onlara uyalım. Kısacası <strong><u>cihad</u></strong><u> Kur’an’ın mâna ve hakikatlerini insanlara ulaştırma faaliyetidir.</u></p>
<p>Kıyamet kopana kadar insanlara meydan okumayı sürdürecek olan Kur’an’ı okuyup anlayalım ki, ayette kınanan “kitap yüklü merkepler” konumuna düşmeyelim. <u>İslam güç ve silahla yayılmaz</u>. Küfrü tercih edeni imana icbar edecek değiliz. İslam ‘barış’ demek olup İslam’a giren barışı tercih etmiş demektir. Olaya böyle bakarsak kin ve düşmanlığın ortadan kalktığı insani bir dünya inşa edebiliriz. Cihad adı altında göz göre göre insanların öldürülmesi büyük bir ayıbımızdır! Savaş ölmüştür! Günümüzde silahlı savaşa iki sınıf insan tevessül etmektedir: Pis herifler ve cahiller. Cahil mazur görülebilir, onu eğitmek ve ona doğruyu öğretmek gerekir. Savaşı bir araç olarak kullananlar, cahillerin cehaletini sömüren kötü insanlardır. Lütfen bu konuları derinlemesine düşünüp olayların hakikatini anlamaya gayret edelim. Savaş bir sorun çözme yöntemi olmaktan bütünüyle çıkmıştır. <u>Kahramanlık insanları öldürmek değil, onları eğitebilmek ve iyi yönde değiştirebilmektir.</u> İnsanlık, bugüne kadar devam eden silahlı savaş yöntemini bundan böyle artık bütünüyle terk edilmelidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlarla Adalet ve İhsan Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<p>15 Şubat 2017 tarihinde Sohta Sinan Vakfı’nın İstanbul Aksaray’daki merkezinde misafir edilen Cevdet Said, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Hanımefendi ile birlikte Afrika’da ve Körfez bölgesinde İslam ülkelerini ziyaret etmesinin çok anlamlı ve önemli olduğuna işaret ettikten sonra, yukarıda özetlediğim her iki konferanstaki bazı konulara ilave olarak şu hususlara da değinmiştir:</p>
<p>“Allah Teala bize insanlarla baskı ve zorbalık değil adalet ve ihsan temelinde ilişki geliştirmemizi emretmiştir. Zira Allah’ın Kendi ruhundan üfleyerek büyük değer verdiği insana baskı uygulamak insanın fıtratına aykırıdır.</p>
<p>Kitab’ı inzal eden Allah’a ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü Kur’an olağanüstü derecede enterensan bir kitaptır. Bu Kur’an Muhammed aleyhisselamdan gelmiş değildir. Kur’an’da her ne var ise hepsi Allah’tandır. Bu hususu çok iyi ayırt etmek zorundayız. Kur’an’da insanlığa hitap eden Hz. Muhammed değil, Allah Teala’dır. Allah Rasulü Kur’an’ın muhatapların ilki idi. Elçi, kendisine inen vahyi kâtiplerine yazdırıyordu. Daha sonraları hadisler de kitaplar halinde derlendi, ama bunu Kur’an ile karıştırmamak gerekir. Son Nebi ile vahiy kapısı kapanmıştır. Kur’an ve akıl kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Dünya artık tek bir oda haline gelmiş durumdadır. Bir odanın içinde tüm dünyayı izliyor, bir odadan dünyanın her köşesine kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bu imkânları iyi değerlendirip Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tüm insanlara ulaştırmak için kesintisiz bir çaba içerisine girmeliyiz vesselam.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
