<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdurrahman Dilipak Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/abdurrahman-dilipak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://p.fethigungor.net/etiket/abdurrahman-dilipak/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 May 2018 00:23:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>AİLE KURUMUNU VE ÇATIŞMA BÖLGELERİNDEKİ ÇOCUKLARI KORUYABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aile-kurumunu-catisma-bolgelerindeki-cocuklari-koruyabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aile-kurumunu-catisma-bolgelerindeki-cocuklari-koruyabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 May 2018 00:23:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[6284 SAYILI YASA]]></category>
		<category><![CDATA[ABDELLATİF ELFARAHİ]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Dilipak]]></category>
		<category><![CDATA[ADEM ÇEVİK]]></category>
		<category><![CDATA[AHMET AĞIRAKÇA]]></category>
		<category><![CDATA[AİLE HAKLARI FORUMU]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ARSLAN]]></category>
		<category><![CDATA[ARAŞTIRMA VE KÜLTÜR VAKFI (AKV)]]></category>
		<category><![CDATA[ARGEDA]]></category>
		<category><![CDATA[Bangladeş]]></category>
		<category><![CDATA[CEZAYİR 8 MAYIS 1945 GUELMA ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[CEZAYİR SOUK AHRAS ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÇOCUK İCRASI]]></category>
		<category><![CDATA[EBEVEYNE YABANCILAŞTIRMA SENDROMU (EYS)]]></category>
		<category><![CDATA[EVLİLİK SÖZLEŞMESİ]]></category>
		<category><![CDATA[FAS ABDELMALİK SADİ ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[FATMA ÇELİK]]></category>
		<category><![CDATA[GENÇ/ERKEN EVLİLİK]]></category>
		<category><![CDATA[KADIN SAĞLIKÇILAR EĞİTİM VE DAYANIŞMA VAKFI (KASAV)]]></category>
		<category><![CDATA[KEMAL SAYAR]]></category>
		<category><![CDATA[LİLİA BENSOUİLAH]]></category>
		<category><![CDATA[MAL REJİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[MASOUMEH KHANZADEH]]></category>
		<category><![CDATA[MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[MELİKE GÜNYÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[MÜCAHİT GÜLTEKİN]]></category>
		<category><![CDATA[MUHSİN YILMAZÇOBAN]]></category>
		<category><![CDATA[MURAT COŞKUN]]></category>
		<category><![CDATA[MURAT DİNÇER]]></category>
		<category><![CDATA[NADİA MANAMANİ]]></category>
		<category><![CDATA[NAFAKA HAPSİ]]></category>
		<category><![CDATA[ORHAN ÇEKER]]></category>
		<category><![CDATA[ORTAK VELAYET]]></category>
		<category><![CDATA[OUAFA BEN TERKİ]]></category>
		<category><![CDATA[Sakarya Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[SEFA SAYGILI]]></category>
		<category><![CDATA[SEMA MARAŞLI]]></category>
		<category><![CDATA[ŞULE SELMAN]]></category>
		<category><![CDATA[SÜRESİZ NAFAKA]]></category>
		<category><![CDATA[TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ (TCE)]]></category>
		<category><![CDATA[TUBA PETEK YAYLACI]]></category>
		<category><![CDATA[UNICEF]]></category>
		<category><![CDATA[Ürdün]]></category>
		<category><![CDATA[YAPAY ZEKA]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=681</guid>

					<description><![CDATA[Mayıs ayı başında İstanbul’da aile konulu üç önemli sempozyum gerçekleştirildi. Aile Hakları Forumu “Aileyi Yasalar Yok Ediyor” başlıklı, Argeda “Çatışma Bölgelerinde Çocukluk” konulu, KASAV ise “Ailede Çözülmeler ve Çözümler” başlıklı toplantılarını gerçekleştirdi. Bu haftaki yazımda bu üç önemli etkinliği, aile sorunlarına ilişkin farkındalığın artmasına katkı maksadıyla özetleyeceğim. Aileye İlişkin Mevzuatı Kendi Değerlerimize Uygun Şekilde Güncelleyebilmek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mayıs ayı başında İstanbul’da aile konulu üç önemli sempozyum gerçekleştirildi. Aile Hakları Forumu “Aileyi Yasalar Yok Ediyor” başlıklı, Argeda “Çatışma Bölgelerinde Çocukluk” konulu, KASAV ise “Ailede Çözülmeler ve Çözümler” başlıklı toplantılarını gerçekleştirdi. Bu haftaki yazımda bu üç önemli etkinliği, aile sorunlarına ilişkin farkındalığın artmasına katkı maksadıyla özetleyeceğim.</p>
<p><strong>Aileye İlişkin Mevzuatı Kendi Değerlerimize Uygun Şekilde Güncelleyebilmek </strong></p>
<p>Mayıs ayı boyunca Türkiye çapında bir dizi etkinlik gerçekleştirmiş olan<strong> Aile Hakları Forumu</strong> tarafından 5 Mayıs 2018 tarihinde Fatih’te Araştırma ve Kültür Vakfı (AKV) salonunda gerçekleştirilen ve Abdurrahman Dilipak, Ahmet Ağırakça, Sefa Saygılı, Orhan Çeker, Mücahit Gültekin, Sema Maraşlı, Muhsin Yılmazçoban, Adem Çevik ve mağdurların söz aldığı “Aileyi Yasalar Yok Ediyor” başlıklı sempozyumda Türkiye’de aile kurumunun karşı karşıya kaldığı sorunlar ortaya kondu ve çözüm önerileri sunuldu. Son 15 yılda <strong>9 milyon 620 bin</strong> çiftin evlendiği ülkemizde <strong>1 milyon 789 bin</strong> çiftin boşanmış olmasının, İzlanda, Finlandiya, Norveç, İsveç gibi ülkeler yanında 2012 yılından bu yana ülkemizde de uygulanmaya başlayan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) politikasının isabetli olmadığının somut bir göstergesi olduğuna vurgu yapan sonuç bildirgesinde özetle şu talepler dile getirildi:</p>
<ol>
<li>Kadının delilsiz beyanını esas alan <strong>6284 sayılı yasa</strong> kaldırılmalı veya ıslah edilmeli, iftira cezalandırılmalıdır.</li>
<li>Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan <strong>süresiz nafaka</strong> süreli hale getirilmelidir.</li>
<li>İnsanlık dışı <strong>nafaka hapsi</strong> uygulaması kaldırılmalıdır.</li>
<li><strong>Ortak velayet</strong> ana babanın değil çocuğun hakkıdır, tek taraflı velayet çocuk hakkı istismarıdır.</li>
<li>Velayeti istismar ederek çocuğun ebeveyni ile kişisel ilişkisini engelleyenlerden <strong>velayet hakkı</strong> geri alınmalıdır.</li>
<li>Ebeveyne Yabancılaştırma Sendromu (<strong>EYS</strong>) hastalık olarak tanınmalı ve hukuki yaptırımı olmalıdır.</li>
<li><strong>Çocuk icrası</strong> uygulamasına son verilmelidir.</li>
<li><strong>Genç evlilik</strong> mağdurlarının tecavüzcülerle bir görülmesi bırakılarak özgürlükleri geri verilmelidir.</li>
<li><strong>Mal rejimi</strong> adaletli şekilde yeniden düzenlenmelidir.</li>
<li>Evlenmeden önce <strong>evlilik sözleşmesi</strong> yapılmalı, kadının ya da erkeğin mağdur edilmesi önlenmelidir.</li>
<li>Aileye ve çocuğa şiddet engellenmelidir.</li>
<li>Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (<strong>TCE</strong>) adı altında feminist politikalara yol verilmemelidir. (<strong>1-2</strong>).</li>
</ol>
<p><strong>Sorunlara Sağlıklı Çözümler Geliştirerek Ailede Çözülmeyi Engelleyebilmek</strong></p>
<p>Kadın Sağlıkçılar Eğitim ve Dayanışma Vakfı (<strong>KASAV</strong>) tarafından 13.05.2018 tarihinde Medeniyet Üniversitesi Güney Yerleşkesi’nde düzenlenen “Ailede Çözülmeler ve Çözümler” başlıklı 8. Bahar Sempozyumu’nda; “Tohumdan Fidana Hayatın Kodlanmasında 0-6 Yaş” konulu iki oturum gerçekleştirildi. İlk oturumda Şule Selman gebelik ve doğum sürecinin 0-6 yaş çocuğunun gelişimine etkisini, Fatma Çelik çocuğun nasıl sağlıklı besleneceğini, Murat Coşkun ise terk edilmiş olarak dünyaya gelen çocukların halet-i ruhiyesini anlattı.</p>
<p>Erken çocukluk döneminin hayat boyu etkilerinin ele alındığı ikinci oturumda Tuba Petek Yaylacı bakımverene bağlanmanın, Murat Dinçer ise 0-6 yaş çocuğunun ailesindeki dinamiklerin hayat boyu etkilerini anlattı. Melike Günyüz’ün dil, edebiyat ve kitabın erken çocukluk dönemindeki önemini anlattığı oturum Kemal Sayar’ın sosyal beyin konulu sunumuyla sona erdi. (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Çatışma Bölgelerindeki Çocukların Psiko-Sosyolal ve K</strong><strong>ü</strong><strong>lt</strong><strong>ü</strong><strong>rel Sorunlarını Ortaya Koyabilmek</strong></p>
<p>Tebliğcilerin büyük çoğunluğunu Cezayirli akademisyenlerin oluşturduğu iki günlük “Çatışma Bölgelerinde Çocukluk Uluslararası Konferansı” boyunca izleyebildiğim sunumları özetle paylaşmakta yarar görüyorum.</p>
<p>Cezayir Souk Ahras Üniversitesi’nden <strong>Nadia Manamani</strong>, Arap medyasında Suriyeli çocukların akıl sağlığını konu edinen tebliğinde; silahlı gerçek savaşın yanı sıra medya üzerinden de bir savaş yürütüldüğünü ve bu ikincisinin daha tehlikeli olduğunu, zira, dünya kamuoyunun algısını gelişmiş medya araçlarının oluşturduğunu anlattı:</p>
<p>“Çocuklar medya savaşının da kurbanı olmaktadır. Aynı fotoğraf farklı bölgelerde farklı medya araçlarında çok farklı yorumlanabilmektedir. Bu araçları elinde bulunduranlar fotoğrafları diledikleri gibi yorumlamaktadır. Fotoğrafın başka verileri karartılarak kendi istedikleri yönde belge olarak kullanabilmektedirler. Kendi amacına hizmet edecek bir infial uyandırmak ve kendi konumunu güçlendirmek için malzeme olarak kullanıyorlar.  Fotoğrafa yeni bir hikâye uydurularak kamuoyu yönlendiriliyor. O kadar ki, bir görüntü yeni bir savaşın başlangıcına hizmet edebilmektedir. Ahlaki ve insani kaygılar hiçbir şekilde gözetilmemektedir!</p>
<p>Hiçbir çatışma bölgesindeki tehlikeleri bütünüyle ortadan kaldırmamız söz konusu değildir. Zira güç ve otorite ilişkileri, siyasi durum, toplumsal yapı gibi çok boyutlu etkenler söz konusudur. Ancak bu <strong>tehlikeleri</strong> <strong>yönetebilmeli</strong>yiz. Tehlikeleri yönetmek ve zorlukları hafifletmek için uluslararası alanda stratejik bir yaklaşım geliştirilmeli, sağlık ve eğitim hakları başta olmak üzere çocuğun tüm hakları korunmalı ve normal bir hayat tarzına kavuşması sağlanmalıdır.”</p>
<p>Fas Abdelmalik Sadi Üniversitesi’nden <strong>Abdellatif Elfarahi</strong>, Afrikalı çocukların Avrupa’ya gizli göçünün nedenlerini, gerçeklerini ve çözüm önerilerini sunduğu tebliğinde; Avrupa ülkelerinde mülteci çocuklara “izole kusurlu sığınmacılar” gibi farklı tanımlamalar yapıldığını, ideolojik ve felsefi açıdan farklı bir arkaplana sahip bu gibi kullanımların farklı politik yansımaların ortaya çıktığını anlattı:</p>
<p>“Konuyla ilgili uluslararası kuruluşların tanımlamaları da çocuğun geldiği coğrafyaya ya da başka kriterlere göre farklılaşmaktadır. Yasal olan ya da olmayan evlatlık edinmeler söz konusudur. Çoğu zaman kaçak teknelerle sahillere götürülen çocuklar kamyon ya da tırlarla Avrupa’nın farklı bölgelerine taşınmakta, bir kısmı kamplara yerleştirilirken bir kısmı da parayla ailelere satılmaktadır. Organ nakli için pazarlanan çocuklar da var maalesef!”</p>
<p>Cezayir 8 Mayıs 1945 Guelma Üniversitesi’nden <strong>Lilia Bensouilah</strong> çatışma bölgelerindeki çocuklara yasal koruma stratejilerini ele aldığı tebliğinde, kanlı savaşlarda hakları çiğnenen günahsız çocukların, askerî operasyonlardan hukuki düzenlemelere kadar birçok alanda sert ve yumuşak koruma tedbirleri alınarak korunmalarının öncelenmesi ve izole emniyetli bölgelere nakillerinin sağlanması gerektiğini anlattı:</p>
<p>“Gündelik hayatımızda şiddetin birçok tezahürünü görmekteyiz. Medya yoluyla toplumda ‘şiddetin yeniden üretimi’ gerçekleştirilmektedir! Tehlikelerin küreselleşmesi en başta çocukları tehdit etmektedir. Bu yüzden Unicef, bir raporunda <strong>2017</strong> yılını <strong>karanlık yıl</strong> olarak isimlendirmiştir. Çünkü o yıl çok fazla çatışma bölgesinde çocukların hakları çiğnenmiş; öldürülmüşler, organlarını kaybederek sakat kalmışlar, ağır yoksulluklar yaşamışlar.  Çok büyük travmalara maruz kalan bu çocuklar iradi ya da icbari yollarla güvenli bölgelere nakledilmelidir. Çünkü çocukları ya da organlarını satan mafya grupları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla tüm uluslararası kuruluşların desteğiyle çatışma kurbanı çocukların normal bir hayat sürebilmelerinin şartlarını yeniden oluşturacak projeler geliştirilmelidir.</p>
<p>Sığınma merkezlerinde toplanan çocukların nereye dağıldığını takip edecek bir mekanizma yok. Avrupa sokaklarına dağılan çocukların sayısı da az değil. ‘Köprü altı çocukları’, ‘orman çocukları’, ‘demiryolu çocukları’ gibi kavramlar doğdu. Küresel kurumlar, sermaye sahipleri ve hükümetler, istismar etmek niyetiyle değil çözüm üretmek maksadıyla çözüme yönelmeli, bunun için kapsamlı bir strateji geliştirilmeli, öncelikle bu çocukları üreten <strong>zemin ıslah edilmeli</strong>dir.”</p>
<p>Sakarya Üniversitesi’nden Masoumeh Khanzadeh, çatışma bölgelerden gelen çocukların Türkiyeli çocuklarla birlikte tasarladıkları <strong>çokkültürlü mahalle</strong> projesini anlattı:</p>
<p>“Öğrencilerimle birlikte Sakarya’da çocukların mimariyle tanışması için yeni bir eğitim tarzı denedik. Şu anki eğitim sistemi 200 yıl önceden kalma olup böyle gidersek robotlarla yarışamayacağız. Biz çocukların takım çalışması, duygusal eğilimler, kendini ifade edebilme gibi özelliklerini geliştirmeye çalıştık. Bir mahallede herkesin neye ihtiyacı olduğunu sorduk. Ev, okul, cami, kule yapanlar oldu. Daha önce ziyaret ettiğim bir okulda Suriyeli çocuklar Türkiyeli çocuklardan kopuk, tek başına idiler. Mahalle takımına bu izole çocukları da dahil ettik. Tüm çocukların özgünlüğünü ve yaratıcılığını ortaya çıkarıp takımın bir parçası olmalarına yardımcı oluyoruz. Göç kaçınılmaz bir gerçektir. Ne kadar önlem alsak da göç devam edecektir. Dolayısıyla eğitici bir program ortaya koyup çocukların <strong>daha az hasar</strong> görmelerine yardımcı olmalıyız. Bu modeli başka yerlerde de uygulayıp büyütmek istiyoruz.”</p>
<p>Cezayir’de yapay zekâ ve doğal dil araştırmaları yürüten bir kuruluşun müdürlüğünü yapan <strong>Ouafa Ben Terki</strong>, çocukların eğitim hakkı bağlamında bilgi çağında çocukluğa hizmet eden teknolojiyi üretmemiz gerektiğine dikkat çekti:</p>
<p>İnternet insan haklarından bir hak oldu artık. Birçok dildeki ve farklı formatlardaki bilgileri çocuğa nasıl ulaştırabiliriz? Bilim ve teknolojiyi çatışma bölgesindeki çocukların emrine sunabilmeliyiz. Eğitim haklarını desteklemek için bu imkânları onlara kullandırabilmeliyiz. Ancak çatışma bölgelerinde çalışmak ve çocuklara hizmet ulaştırmak gerçekten zordur. Çünkü çocuk kendi doğal ortamında anadilini kullanırken ayrıldığında başka bir dili de kullanmak zorunda kalmaktadır. Nitekim çadırlarda doğal şartlar oluşturulamamakta, yeterli materyale erişemeyen çocuk yeni ve yabancı bir müfredata kolaylıkla uyum sağlayamamaktadır. Bir anda kendini başka bir ülkede bulan çocuk, kültür şoku yaşamaktadır. Kısa zamanda, alışkın olmadığı yeni bir dil öğrenmek ve yeni müfredata uyum sağlamak zorunda kalmaktadır. Başarılı olup üniversiteye yerleşmek zorunda olduğu için büyük baskı altında kalmaktadır. Bu çocukların ebeveynleri bir kez, iki kez, üç kez ülke değiştirmek zorunda kalabilmektedir. Bu istikrarsızlık da çocukta yeni kültür şokları yaşamasına yol açmaktadır.</p>
<p>Dil, mülteci çocuğun önündeki en büyük engel. Peki, bu meydan okumalar karşısında çocuğun işini kolaylaştırmada teknolojiyi nasıl kullanabiliriz? İnternet üzerinden onlara <strong>ücretsiz kurslar</strong> ve tercüme programları sunabiliriz. Hangi ülkelerde bulunuyorlarsa oranın eğitim sistemine ilişkin doyurucu bilgiler verebiliriz. Bilinçli ve sorumluluklarını üstlenebilen bir nesil yetiştirmek istiyorsak, teknolojiyi mülteci çocukların hizmetine sunmalıyız. Bunu yapmadığımızda, iyi bir doktor, iyi bir mühendis olmadıklarında onları kınamaya hakkımız olmaz. Sorumlulukları boynumuza yüklenmiş olan bu çocukların yetişmesi için elbirliği yapmalıyız.”</p>
<p>“Filistinli Tutsak Çocuklara Psiko-Sosyal Destek Sağlamanın Lüzum ve Ehemmiyeti” başlıklı kendi tebliğimi müstakil bir yazı halinde paylaşmam daha uygun olacaktır.</p>
<p>Sempozyuma Lübnan’dan katılan Av. Marlen Hanım, iki günlük oturumların son tebliğinde çatışma bölgelerinde sorun çözme gücüne dikkat çekti:</p>
<p>“Selam dinî, vicdani, toplumsal, insani bir ferahlık söylemidir. Küçük büyük, sıcak soğuk tüm savaşlar sadece insan varlığını değil, hayvan ve bitki, hatta camit varlıklar alanına da çok büyük zarar vermiştir. Savaş ateşini durdurmak ve taraflar arasında anlaşmanın yolunu açmak için <strong>selamın gücünü kullanmalıyız</strong>. Sıcak bölgeleri selam ile serinletebiliriz. Karşılıklı açık ve gizli görüşmelerle ilişkilerimizi askerî ve ideolojik değil ekonomik ve kültürel alanda yeniden inşa edebiliriz.</p>
<p>BM adaletli şekilde vaziyete el koyma rolü üstlenemezse herhangi bir devlet durumu kendi çıkarı doğrultusunda yönlendirebilir ve oldu bittiye getirebilir. Veto hakkı, ilişkilerin normalleşmesine engel teşkil eden en önemli problemdir.</p>
<p>Koruyucu diplomatik çabalarla sonuç elde etmeye çalışmalıyız. Gösteriler ve arabuluculuklar gibi Barışçıl, siyasi yöntemleri tercih etmeliyiz. Aslolan barışçıl, siyasi ve kanuni çözümdür. Sorun ortaya çıktıktan sonra askerî çözüm aramak da bir seçenek olabilir. Ancak, mutlaka belirli bir zaman dilimiyle sınırlı olmalı, toplumu şiddet sarmalına sokmamalıdır.</p>
<p>Barışı sağlamak, akan kanı durdurmak ve yıkılan altyapıyı yeniden inşa etmek için çaba harcamalıyız. Oluşturulan barışı korumak için de dikkatli olmalıyız. Ne yazık ki büyük devletlerin müdahaleleri nedeniyle barışa kolaylıkla ulaşamıyoruz. STK’lar ya da hükümetler yeterli finansa ve otoriteye sahip olamayınca barış söylemlerini de gerçekleştirememektedir.”</p>
<p><strong>Çatışma Bölgelerindeki Çocuklukların Sorunlarına Çözümler Geliştirebilmek</strong></p>
<p>Tertip Heyeti’ndeki Cezayirli üyelerin hazırladığı ve Ömer Duran’ın da katkısıyla Türkçeye çevirdiğim Arapça sonuç bildirgesini paylaşarak bu haftaki yazımı sonlandırayım:</p>
<p>“6-7 Mayıs 2018 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen “Çatışma Bölgelerinde Çocukluk: Yaklaşımlar ve Çözümler” konulu konferansın sonunda, 19 oturumda sunulan 80’i aşkın bilimsel tebliğ ile bunların müzakerelerinden yola çıkarak şu sonuçlara varılmıştır:</p>
<ol>
<li>Savaşlarda çocukların istismar edilmesi <strong>suç</strong> sayılmalıdır. Çocuğun yüksek yararının korunması için alternatif <strong>kefalet modelleri</strong> geliştirilmelidir.</li>
<li>Çocukların çatışma ve savaş bölgelerinde <strong>medya elemanı</strong> olarak çalıştırılması suç sayılmalıdır.</li>
<li>Çocuk haklarını ihlal eden her türlü eylemin engellenmesi için gereken tüm <strong>önleyici tedbirler</strong> güçlü bir şekilde alınmalıdır.</li>
<li>Çatışma bölgelerindeki çocukları koruyan ve <strong>haklarını takip eden</strong> güçlü yasal tedbirler alınmalıdır.</li>
<li>Çatışma bölgelerinde çocukları kötüye kullanan doğrudan sorumluların şahsen <strong>cezalandırılmaktan kaçınma</strong>ları, ülkelerin iç mevzuatlarında da mutlak şekilde engellenmelidir.</li>
<li>Genel anlamda ve özellikle çatışma bölgelerinde, çocuk haklarına ilişkin tüm uluslararası anlaşma ve sözleşmeleri işleten <strong>mekanizmalar</strong> güçlendirilmelidir.</li>
<li>Çatışma, yerinden edilme ve sığınma bölgelerinde çocuklara yönelik şiddet ve istismar vakalarını <strong>kayıt</strong> altına alarak belgelendirme çalışmalarını yürütecek bir mekanizma oluşturulmalı, hak ihlali izleme yönergeleri geliştirilmeli, ihlalleri kesintisiz izleyecek bir <strong>takip komisyonu</strong> oluşturulmalıdır.</li>
<li>Konu hakkındaki bölgesel ve küresel karşılaştırmalı <strong>araştırmalar</strong> arttırılmalı, bu araştırmaların sonuçları çocuklara yönelik politikalar oluşturulurken mutlaka dikkate alınmalı, çatışma bölgelerindeki çocukların da normal bir ortamda onurlu ve dengeli bir hayat sürmeleri teminat altına alınmalıdır.</li>
<li>Çatışan taraflar ve silahlı gruplar arasında diyalog ve <strong>uzlaşı çabaları desteklenmeli</strong>, vatandaşlık ve aktif katılımın egemen olduğu siyasi ve toplumsal bir ortam inşa edilmelidir.</li>
<li>Çatışma bölgelerinde çocukların yaşadığı trajediyi yerinde incelemek üzere <strong>saha</strong> çalışmalarıyla ilişkilendirilmiş <strong>diplomatik</strong> çabalar desteklenmelidir.</li>
<li>“<em>es-Selâmu Yasna’uhu Etfâluna</em>: Barışı Çocuklarımız Yapacak” inisiyatifi başta olmak üzere, ‘çatışma bölgelerindeki çocuklar’ sorununa yönelik tüm <strong>farkındalık oluşturma</strong> ve durumu iyileştirme girişimleri desteklenmelidir.”</li>
</ol>
<p>Kapanış oturumunda katılımcılara ve destek veren kuruluşlara teşekkür eden konferans eşbaşkanı Doç.Dr. Ali Arslan, Türkiye, Ürdün ve Bangladeş gibi fazla sayıda mülteci kabul ederek çatışma bölgelerindeki çocukların mağduriyetini gideren ülkelere destek olunması gerektiğine dikkat çekti.</p>
<p>Sonuç bildirgesinin okunmasının ardından misafirlere tasavvuf musikisi konseri de verilen sempozyum, sertifikaların dağıtılması ve aile fotoğrafının çekilmesiyle son buldu.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>http://<strong>aileakademisi</strong>.org/basinaciklamasi/aile-akademisinden-siyasi-partilere-ve-sivil-toplum-oerguetlerine-cagri-ailesini-kor, 05.05.2018.</li>
<li>http://www.<strong>aileplatformu</strong>.net/, 05.05.2018.</li>
<li>http://www.<strong>kasav</strong>.org.tr, 13.05.2018. Keza bakınız: https://twitter.com/kasav_vakfi.</li>
<li>http://www.<strong>childrenconference</strong>.org/, 06.05.2018.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aile-kurumunu-catisma-bolgelerindeki-cocuklari-koruyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MAZLUMUN HAKKINI ÖRGÜTLENEREK SAVUNMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mazlumun-hakkini-orgutlenerek-savunmak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mazlumun-hakkini-orgutlenerek-savunmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 May 2017 09:32:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Dilipak]]></category>
		<category><![CDATA[Hilfu’l-Fudûl ve Medine Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[HYD]]></category>
		<category><![CDATA[İHAD]]></category>
		<category><![CDATA[İHD]]></category>
		<category><![CDATA[İHGD]]></category>
		<category><![CDATA[İHOP]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları Derneğ]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları Gündemi Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları Ortak Platformu]]></category>
		<category><![CDATA[Mazlumder]]></category>
		<category><![CDATA[MAZLUMUN HAKKINI ÖRGÜTLENEREK SAVUNMAK]]></category>
		<category><![CDATA[TİHV]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye İnsan Hakları Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[UAÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Af Örgütü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=515</guid>

					<description><![CDATA[28 Ocak 1991 tarihinde 54 kurucu üye ile kuruluşu gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER), 21 Mayıs 2017 tarihinde 13. Olağan Genel Kurul Toplantısı’nı İstanbul’da gerçekleştirdi. Genel Merkezi’ni İstanbul’a taşıyan, âtıl şubelerini kapatan ve tüzüğünü baştan sona güncelleyen Mazlumder’i -yoğun siyasi gündemden sıyrılarak- hep birlikte hatırlamak ve Ramazan Beyhan başkanlığında yeni bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>28 Ocak <strong>1991</strong> tarihinde 54 kurucu üye ile kuruluşu gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER), 21 Mayıs 2017 tarihinde <strong>13. Olağan Genel Kurul</strong> Toplantısı’nı İstanbul’da gerçekleştirdi. Genel Merkezi’ni İstanbul’a taşıyan, âtıl şubelerini kapatan ve tüzüğünü baştan sona güncelleyen Mazlumder’i -yoğun siyasi gündemden sıyrılarak- hep birlikte hatırlamak ve Ramazan Beyhan başkanlığında yeni bir heyecanla görevi üstlenen yeni ekibe destek olmanın lüzumuna dikkat çekmek istiyorum.</p>
<p>Türkiye’de insan hakları savunuculuğu yapan İHD (İnsan Hakları Derneği), TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı), HYD (Helsinki Yurttaşlar Derneği), İHGD (İnsan Hakları Gündemi Derneği), UAÖ (Uluslararası Af Örgütü) Türkiye Şubesi, İHAD (İnsan Hakları Araştırmaları Derneği), İHOP (İnsan Hakları Ortak Platformu) gibi sivil toplum kuruluşlarından farklı olarak 26 yaşındaki MAZLUMDER; Türkiye içinde ve dışında insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi hususunda çeyrek asırdır gerçekleştirmekte olduğu faaliyetlerinde özgün bir yaklaşım benimsemektedir.</p>
<p><strong>&#8220;Kim Olursa Olsun, Zalime Karşı Mazlumdan Yana&#8221; Olabilmek</strong></p>
<p>“Türkiye içinde ve dışında insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi; her türlü insan hakları ihlallerinin son bulması için çalışmalar yürüten MAZLUMDER<u>; insan olarak yaratılması dolayısıyla</u> insanın doğuştan birtakım haklara sahip olduğuna ve bu hakları hiçbir gücün, hiçbir gerekçeyle ortadan kaldıramayacağına inanmaktadır. Kişinin, bu haklarını özgürce kullanabildiği sürece insan onuruna yaraşır bir hayatı sürdürebileceğini kabul etmektedir. Bu temelden hareketle, insan haklarını, insan haysiyetiyle ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan, siyasal, ekonomik, sosyal, hukuki, psikolojik, kültürel ve fiili her türlü girişimi, insan hakları ihlali ve &#8220;<strong>zulüm</strong>&#8221; olarak görmektedir.</p>
<p>MAZLUMDER, her türlü zulmün kaldırılması ve <u>yeryüzünde tüm haksızlıkların son bulması için çalışma</u>yı, insan olarak var olmanın ve insanca yaşamanın bir gereği olarak kabul etmektedir. Bu konuda hiçbir ayrıma gitmeksizin, kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın, her türlü haksız muameleye karşı çıkmanın, işkence, aşağılama ve tecavüze karşı mücadele vermenin gerekliliğinden hareketle <u>çifte standartsız bir insan hakları mücadelesi</u>nin önemine inanmaktadır.</p>
<p>Bu anlayışla MAZLUMDER, tüm çalışmalarında &#8220;kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana&#8221; olmayı temel ilke edinmiş olup, insan haklarını ihlal edenlerin (zalimlerin) ya da hakları ihlal edilenlerin (mazlumların) dinî, etnik, kültürel, cinsel ve benzeri kimlik farklılıklarına bakmamaktadır. Çünkü MAZLUMDER inanmaktadır ki; &#8220;<strong>Mazluma kimliği sorulmaz</strong>!&#8221; ve kim tarafından, hangi amaçla ve kime karşı yapılmış olursa olsun &#8220;<strong>Zulme rıza zulümdür</strong>!&#8221;</p>
<p>Bugün hiçbir ülkenin insan hakları sicili, diğer bir ülkeye müdahale etmesini ahlaki bakımdan haklı gösterecek ölçüde lekesiz değildir. Dolayısıyla <u>insan haklarının uluslararası ilişkilerde bir baskı aracı ve pazarlık malzemesi olmaktan kurtarılması</u> gerekmektedir. Bu nedenle gerçekten adil, çifte standarttan uzak bir insan hakları anlayışının ve mücadelesinin geliştirilmesi bir zorunluluk olup bu konuda en büyük görev devlet-dışı insan hakları örgütlerine ve erdemli bireylere düşmektedir.</p>
<p>MAZLUMDER, insan hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesi ve korunması için süreli-süresiz, yazılı, sesli ve görüntülü yayınlar yapmakta; seminer, konferans, panel, açıkoturum, sempozyum, yarışma, sergi vb. etkinlikler düzenlemekte; insan hakları ihlallerine ilişkin bilgiler toplamakta ve ulaştığı sonuçları raporlar ya da basın açıklamaları yoluyla kamuoyuna ve ilgililere duyurmaktadır.” <strong>(1).</strong></p>
<p><strong>İlkeler Koyabilmek ve İlkelerine Sadık Kalabilmek</strong></p>
<p>“Hakları ihlal edilmiş kişilere ve ailelerine maddi, manevi ve hukuki yardımlar yapan MAZLUMDER, kamuoyuna deklare ettiği şu ilkeler doğrultusunda faaliyetlerini sürdürmektedir:</p>
<ol>
<li>MAZLUMDER, herhangi bir felsefî veya politik görüşün sesi değildir; bütün politik görüş ve düşüncelerin ifade edilmesi ve örgütlenebilmesi hakkını savunan bir kürsüdür.</li>
<li>İnsan hak ve özgürlükleri çerçevesinde yapılacak her olumlu çalışmayı, kim yaparsa yapsın, destekler.</li>
<li>İnsan hak ve özgürlükleri alanında yapılacak bir ihlâle, kim yaparsa yapsın, karşı çıkar.</li>
<li>Konjonktürleri ve şartları aşan bir anlayışla insan hakları yaklaşımına sahip çıkar ve bunu sürdürmede kararlı olur.</li>
<li>Ulusal ve uluslararası tüm diyaloglarını, insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesi ve ihlâllerinin son bulması amacıyla kurar.</li>
<li>İnsan haklarının, devletler arası politik kart olarak kullanılmasına karşıdır.</li>
<li>İnsan hak ve özgürlüklerini devletler ve paktlar üstü görür.</li>
<li>Evrensel insan haklarının kullanımının, politik çıkarlarla bağlantılı olarak ele alınmasını tasvip etmez ve bu çarpıklığın düzeltilmesi için ilave çabalar ortaya koyar.” <strong>(1).</strong></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan Hakları Söylemini Olgunlaştırmak ve Yaygınlaştırmak</strong></p>
<p>2011 yılında yayımlanan “Yazarların Kaleminden Mazlumder’in 20 Yılı” isimli kitapçıkta yer alan yazıların ilkini kaleme alan Mazlumder’in kurucu üyesi <strong>Abdurrahman Dilipak</strong> şu vurguları öne çıkarmakta:</p>
<p>“… Müslümanların birtakım talepleri ve eleştirileri vardı sisteme karşı. Batılılar demokrasi ve insan haklarından söz ediyorlardı… Kürt sorunu için arayışlar gündemdeydi. Müslümanların bu konuda söyleyecek bir sözleri olmalı idi. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacaktık. Bir topluluğa olan öfkemiz, bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmeyecekti. Haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytandı! Madem böyle bir şey yapacaktık, bunun fıkhi temelleri ne olmalı idi. Hilfu’l-Fudûl ve Medine Sözleşmesi bizim için referans olabilir mi idi? (s.11).</p>
<p>Batılı kavram ve kurumlarla mı konuşacaktık? Kendi inanç, tarih, kültür ve geleneğimizden başka referanslar bulabilecek mi idik? Hikmet mü’minin yitik malıydı da, ağuyu altın tas içre de sunuyor olamazlar mı idi? Hem de balı da suç ortağı yaparak. Özgürlük derken batılılarla aynı şeyi mi kast ediyorduk? Hem Kızılderilileri yok eden, kara derilileri köleleştiren, sarı ırkı sömüren bir halkın devam eden zulüm ve baskıları ortada iken onların bu konudaki samimiyetlerine inanabilir mi idik?</p>
<p>Batılılar “insan hakları” derken aslında bizim anladığımız anlamda bir ‘hak’tan söz etmiyorlardı. Biz Allah’a ait olan bir ölçüden söz ederken, onlar daha seküler bir şeyden, insani sağ duyudan söz ediyorlardı. Ne kaynağımız ne yöntemimiz ne de gayemiz aynı değildi aslında. Onlar için insan hakları ‘kesbî’ idi. Biz ‘vehbî’ olduğundan söz ediyorduk. Onlar doğuştan devredilemeyen birtakım değerlerden söz ederken bile, bir kutsallıktan söz etmiyorlardı. Onun için de, onlar açısından bir takım ahlaki sapkınlıklar (cinsel sapma ve uyuşturucu) bile özgürlük sorunu idi.</p>
<p>İşimiz zordu. Bir yandan işin teorisini oluşturmamız gerekiyordu, öte yandan acil çözüm bekleyen konular vardı. Bu süreç hâlâ devam ediyor.” (s.12).</p>
<p>Biz ilk 20 yılda çıraklık dönemimizi tamamladık. Hâlâ teorik tartışmalarımız sürse de, şimdi, zaten evrensel bir değer olan İnsan Haklarını, katılımcı, çoğulcu, şeffaf bir hukuk devleti, adalet, barış ve özgürlük taleplerini, diğer kardeş ülke ve halklarla ortak dillendirmek için yüzümüzü doğu, batı, kuzey ve güneye dönmemiz gerekiyor. İnsan Hakları mücadelesinin bir vakıfla desteklenmesi, federasyon ve konfederasyonlara ve uluslararası birliklere dönüşmesi gerekiyor.</p>
<p>Yeni bir dünya kuruluyor. Zor bir zamanda yaşıyoruz. Ailenin dağıldığı, bireyciliğin toplumsal planda atomizasyona sebep olduğu, insanların ahlaki değerlerden uzaklaşarak hedonist, çıkarcı bir kişiliğe büründüğü bir zamanda bu konu her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır. Biz bunun için var olmaya devam etmeliyiz, hem de büyüyerek. İki günümüzü birbirine eşit kılmadan. Hiç kimse dünyada olup bitenleri duymazdan, bilmezden, görmezden gelme hakkına sahip değildir!” (s.14).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlık Onurumuzu Savunmak İçin Vicdanımızı Diri Tutmak</strong></p>
<p>İnsan hakları aktivisti şair ve yazar <strong>Ahmet Mercan</strong>, misyonunu hatırlattığı Mazlumder’e uzun vadeli bir hedef önermekte:</p>
<p>“… Modern ulus devlet, homojenleştirici ve tek tipçi yapısıyla, toplum mühendisliğiyle insanı nesne/malzeme derekesine indirmiştir… Doksanlı yıllara gelindiğinde mahkûmiyetler ve işkenceler karşısında pratikten kaynaklanan ihtiyaç, bir insan hakları kuruluşu olarak Mazlumder’in kurulmasına vesile oldu. Kuruluş felsefesi bin dört yüz küsur yıllık bir geçmişe dayanıyordu. Hz. Muhammed’e daha peygamberlik gelmeden üye olduğu ve peygamberlik döneminde de onayladığı Hilfu’l-Fudûl yapılanması, güçlü felsefi yapısıyla özgüven veriyordu…</p>
<p>Güvensiz ve alabildiğine <u>silahlı bir dünyada insan hakları dahi ihlaller için malzeme yapılabilmekte</u>dir. Bu durum, her erdemli insanın aktivist olmasını gerekli kılmaktadır. İletişimin hızlı, bir o kadar da kirli oluşu, siyasetin görünenden öte işlerliğine işaret etmektedir. <u>Küresel ölçekte</u> yaşanan haksızlıklara karşı koymanın yolu, yine aynı ölçekte <u>yapılanmak</u> ve aynı erdemli duruşu gösteren kurum ve aktivistlerle bir <u>etki alanı oluşturmak</u>tan geçmektedir. (s.17).</p>
<p>Dünyadaki değişimin -insan hakları açısından bakınca- bir <u>gelişme olduğu söylenemez</u>. Yeni konseptte, insan hakları ihlal hanesinin kimliği zenginleşeceğe benziyor. <u>Devletler</u> yanında, <u>uluslararası şirketler ve stratejik bilgi üreten kuruluşların da</u> insan hakları ihlallerinin aktörleri haline geleceği gözüküyor.</p>
<p>Dolayısıyla değişimi takip eden ve ona göre gelişmesini sürdüren Mazlumder’in <u>yapılanmasını yeni şartlara göre geliştirmesi</u> ve küresel ölçekte etkin bir takiple, sadece ihlallere tepki gösterip, raporlar düzenlemekle yetinmemesi gerekir. (s.18).</p>
<p>Mazlumder, taşıdığı misyonun önemini bir an hatırdan çıkarmamalı, İslam dünyasının öncü kurumu olduğunu, dünyada raporlarıyla, olaylara soğukkanlı ve objektif yaklaşımıyla sözü dikkate alınan <u>kredibilitesi yüksek</u> bir adres olduğunu unutmamalıdır.</p>
<p>İnsan ve devlet arasında süregelen ihlaller üzerinden ihtiyacı hissedilen haklar mücadelesi, bundan böyle farklı adresleri hesaba katan bir yapıyı zaruri kılacaktır. <u>‘Hak’tan yana olmanın</u>; mazlumdan yana, zalime karşı pozisyon almanın <u>ilkesel değeri, insan var oldukça sürecektir</u>. Mazlumder’in perspektifi bütün bu gelişmeleri kucaklayacak genişliktedir.</p>
<p>Haksızlıklara karşı yargı yolu, süre isteyen ve pahalı bir yol olduğundan, <u>insan hakları mücadelesi</u>; hâkim pozisyonu ve <u>kamuoyunu olaya dâhil etmesi</u>yle bütün sorunlarda <u>ön açıcı bir işleve sahiptir</u>. Şahitliğin hak adına dinamik reaksiyonu olan <u>vicdana, dünyanın her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır</u>.” (s.19).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bütüncül Yaklaşıma Sahip Küresel Bir Örgüte Dönüşebilmek</strong></p>
<p>Mazlumder’in yeni yönetimine muvaffakiyetler dileyerek yazımızı Ümit Aktaş’ın önerisiyle tamamlayalım:</p>
<p>“… Öyle ise ne yapmalı? Bir kere MAZLUMDER’i “mazlum”der olmaktan kurtararak kelimenin tam anlamıyla bir insan hakları örgütü hâline getirmeli. Yani <strong>öncelikle</strong> kendi tarihimiz ve kendi sosyopolitiğimizin bize tahmil ettiği şu mazlumluk nosyonuna sığınarak tarihe ve topluma bu tip bir nazarla bakmanın darlığına dair o mazlumane bakıştan, <u>mazluma pozitif bir değer atfeden bakış açısından kurtulmalıyız</u>. <strong>İkincisi</strong>, bu örgüt artık yerellikten kurtarılarak <u>uluslararası bir örgüte dönüştürülmeli</u>. Bunun içinse öncelikle ulusüstü bir bakışla hareket eden bir örgütün mantık ve donanımının sağlanması gerekmektedir. Çünkü artık günümüz Türkiye’sinde evrensel olmayan bir örgüt, yerel olma payesine bile ulaşamamaktadır. Uluslararası olmak, ulusal olmanın da bir şartı hâline gelmiştir adeta. <strong>Üçüncü</strong> olarak da, günümüzde artık salt biçimsel anlamda hak arayan bir örgüt, bir insan hakları örgütü de olsa, inandırıcılığa ve desteğe kavuşamamakta, işlevselleşememekte ve çevresindeki mevzileri tahkim edememektedir. Yani bu örgütün de salt bir insan hakları örgütü olmaktan öte bir yardım kuruluşu formuna doğru evrilmesi gerekmektedir. Çünkü insanlara somut yardımlar sunmaktan yoksun, sadece haklara işaret eden bir örgüt, biçimsel bir hukuk kuruluşu olmaktan öteye gidememektedir.” (s.96).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Canlı tanıklar olarak Ahmet Varol, Alper Görmüş, Bakiye Marangoz, Cahit Koytak, Cihan Aktaş, Coşkun Üsterci, Doğan Tarkan, Fikret Başkaya, Hayko Bağdat, Hilal Kaplan, Hüsnü Tuna, Mazhar Bağlı, Osman Tunç, Selahaddin Eş Çakırgil, Sevan Nişanyan, Sibel Eraslan, Süleyman Çevik, Yıldız Ramazanoğlu ve Yılmaz Odabaşı’nın Mazlumder hakkındaki değerlendirmelerini aşağıdaki linkte yer alan pdf kitaptan (2) okuyabilirsiniz…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li><a href="http://mazlumder.org/tr/main/pages/hakkimizda-biz-kimiz/65">http://<strong>org</strong>/tr/main/pages/hakkimizda-biz-kimiz/65</a>, 21 Mayıs 2017.</li>
<li><strong>Yazarların Kaleminden Mazlumder’in 20 Yılı</strong>, Mazlumder Yayını, Ankara 2011, 102 s. <a href="http://istanbul.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/kitap/1/yazarlarin-kaleminden-mazlumderin-20-yili/356">http://istanbul.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/kitap/1/yazarlarin-kaleminden-mazlumderin-20-yili/356</a>, 21 Mayıs 2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mazlumun-hakkini-orgutlenerek-savunmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİNÎ MÜKTESEBATI KUR’AN’A ARZEDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2015 09:07:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:208-209]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Dilipak]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın dini]]></category>
		<category><![CDATA[ataların dini]]></category>
		<category><![CDATA[beşerî]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Din-i Mübin]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Yunus]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Sarmış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dini]]></category>
		<category><![CDATA[kültür ve din]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[rivayet]]></category>
		<category><![CDATA[Teke Tek]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=173</guid>

					<description><![CDATA[“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!” (Bakara 2:208-209) Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah’ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini iyi bilin!”<br />
(Bakara 2:208-209)</p></blockquote>
<p>Özellikle son iki asırda dünyada yaygınlaşmış olan beşerî dünya görüşlerinin ortaya koyduğu öngörülerin tam aksine din yükselen değer olmaya devam etmektedir. İnsanların inanma ve tapınma ihtiyaçlarını hurafe dinleriyle karşılamak için ince stratejiler yürüten egemen güçler, insanlığa huzur getirebilecek yegâne alternatif olan ‘İslam Dini’nin anlaşılmaması için büyük çabalar ortaya koymaktadır. Zira, indirilen İslam’ın hakikati anlaşıldığında kendi sömürge düzenlerinin yerle bir olacağını çok iyi bilmektedirler.</p>
<p>İndirilen ‘İslam Dini’ne derinden düşmanlık yapan ve yayılmasını engellemek için büyük bedeller ödeyen şer güçlerinin; toplumları uyutan uydurulmuş dine, başlarındaki kötü yöneticileri ve perişan durumlarını itiraz edilemez alın yazıları olarak kabul etmeyi müminlerine iman esası olarak telkin eden paralel dine pasif, hatta yer yer aktif destek vermeleri anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>Elinde tuttuğunu kendisini kurtuluşa erdirecek mutlak hakikat zanneden Müslüman topluluklardan gelecek iyi niyetli tepkilere ve sistemlerinin yok olmaması için bütün güçleriyle harekete hazır şer odaklarından gelecek saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültürel birikimi ayıklayarak vahyin onayına sunabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İyi niyetli tepkilere ve art niyetli saldırılara rağmen dirayet, cesaret ve hassasiyetle ‘kültür’ olanla ‘din’ olanı ayırt edebilmeli, kültürel birikimimizi vahyin süzgecinden titizlikle geçirebilmeliyiz.</p></blockquote>
<p>4 Ağustos 2015 akşamı Habertürk televizyonunda ‘Teke Tek’ programına konuk olan üç kıymetli hoca, yaklaşık beş saat süren canlı yayında Müslümanlar için hayati derecede önem arz eden konuları müzakere etmişti. Yankıları uzun süre devam eden bu programda Caner Taslaman; “&#8230; Şu an yaşanan din bir ilmihal İslam’ı. Müslümanlar zannetmesinler ki hadisi yaşıyorlar, Kur’an’ı yaşıyorlar. Kur’an’a rağmen neler var? O yüzden bu fıkıh literatürünün Kur’an süzgecinden geçirilmesi çok önemli…” sözleriyle Müslümanların din algısını şekillendiren fıkıh müktesebatının Kur’an’a arz edilmesinin zaruretine vurgu yapmıştı.</p>
<p>Mehmet Okuyan hoca; “… Çözüm dinî tüm kültürü Kur’an’a arz etmek. Biz toptancı yaklaşımın ekolü değiliz; süpürüp atmayız, süpürüp almayız. Bir mihenk taşını, bir ölçüyü alıp sözü ona vurmaktan yanayız. Rivayetleri Kur’an’a vuralım diyoruz&#8230; Zira, Kur’an adına, din adına konuşmak başka; Kur’an’dan konuşmak başka&#8230;” sözleriyle din kültürü müktesebatımızı toptan almak ya da süpürüp atmak yerine belli bir metot dahilinde Kur’an’a arz ederek, vahye uygun olan ile olmayanı ayıklamanın, vahye uygun olanı alıp aykırı olanı atmanın zaruretinden bahsetmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ataların ocağından külü değil közü taşıyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ı merkeze koyan tahkik ekolü mensuplarının itirazı kültüre değil, ona din muamelesi yapılarak Allah’ın kemale erdirdiği dine yamanmasınadır.</p></blockquote>
<p>Mustafa İslâmoğlu hoca ise aynı ‘Teke Tek’ programında Âlem-i İslam’ın mevcut perişan durumunu, bunun sebeplerini, tevbe edip arınarak ve kültürel birikimi ayıklayarak çıkış yolu bulabileceğimizi şu şekilde anlatmıştı:</p>
<p>“… İslam’ın sahibi kim? Biz İslam’ın talibiyiz, sahibi Allah’tır. Sahibiyiz deyince ona malımız muamelesi yapıyoruz, tasarrufta bulunmaya kalkıyoruz, mülkiyet zannediyoruz, onu başkasından kıskanmaya başlıyoruz. Din Allah’ın. Allah dinini tamamladı. Allah’ın tamamladığı dinine sen bir şey ilave ettiğinde ne demiş oluyorsun?&#8230; ‘Sen eksik bırakmışsın!’ demiş oluyorsun.</p>
<p>Din kimin için? İnsan mı din için, din mi insan için? Hangisi? ‘İnsan din için’ derseniz insanı bozdurup dine yediriyorsunuz&#8230; İnsan Allah’ın muradı. İnsan Allah’ın şaheseri. İslam insanlığın son adası, son sığınağı… Biz Müslümanlar İslam’ı çok yorduk. İslam’a yük olduk. Çok ağır bagajlar yükledik. ‘Şu âlimin görüşü’ dedik, İslam’ın sırtına yükledik. ‘Şu mezhebin görüşü’ dedik İslam’ın sırtına yükledik. ‘Bizim şeyhin yorumu’ dedik İslam’ın sırtına yükledik.</p>
<p>İslam’ın sahibi Allah’tır. Tanımlama hakkı Allah’ındır. Biz sahibi değiliz, dini biz tanımlayamayız. Kendini dinin sahibi sanırsan, mezhebini, meşrebini dinin sahibi sanırsan tanımlamaya başlarsın. Tanımlarsın, karşındakini kendi tanımına göre dine sokar ya da dinden çıkarırsın. Dini tanımlamaya kalkmak Allah’tan rol çalmaktır!</p>
<p>İnsan olmadan Müslüman olunmaz, bunun altı çizilmeli… İnsanlığın yüz karası olursak bu sadece bizim değil, insanlığın vebali olur. Kalpsiz ve şefkatsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın kalbi olmaya aday olmamız gerekiyor. Şefkatsizlere anne olmamız gerekiyor.</p>
<p>Biz tevbeyi, özeleştiriyi unuttuk. Yunus gibi tevbe etmeliyiz. Suçlu öteki değil, hayır, suçlu biziz! Kültürümüzü eleyeceğiz, atalarımızın ocağından külü değil, közü taşıyacağız!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Ataların dini’nden ‘Allah’ın dini’ne dönebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır.</p></blockquote>
<p>Yakın zamanda Yeni Akit gazetesinde peş peşe yayımladığı bir kaç yazısında Müslümanların sorunlarını Türkiye özelinde analiz eden Abdurrahman Dilipak, İslam ümmetinin “dine karşı bir din” tehdidi ile karşı karşıya olduğuna (28.07.2015) dikkat çekerek, kültürün dinleştirilmesinin yol açtığı vahim sonuçları ve çözüm önerilerini şu sözleriyle özetlemiştir:</p>
<p>“&#8230; Halkın bilgisi dışında bir hakikat kaynağı varsa, insanlar için taklitten başka bir yol kalmıyor. Tabii bu kader tartışmalarını, keşf, keramet, şefaat tartışmalarını da beraberinde getirecektir. Peygamberin ümmetinden gizlediği bir şeriat esasen mümkün değildir. Tamamlanmış, eksiksiz bir kitaptan söz ediyoruz. Onun insanlar için hidayet rehberi olmasından söz ediyoruz.</p>
<p>Bakınız, bugünkü fitnenin altında bu din algısı üzerindeki farklı yorumlar yatıyor. Bu tartışma ile bizi atomize etmek, sonra birbirimize karşı kışkırtıp nötralize etmek ve ardından da insanları neye inanacaklarını bilmez hale getirmek istiyorlar. Böylece agnostik hale gelen halk kolayca dinden soğutulabilecektir&#8230;” (100 Yılda Bir Müceddid, 27.07.2015).</p>
<p>&#8220;&#8230; Biz, tek parti döneminde 54 farzla sınırlı bir din algısını, çok partili dönemde seremoni ve ritüellerle zenginleştirdik ama, o evrensel genişlik, tevhidi duruş, tefekkür derinliği, hikmet ve estetik yönünü, ilmi yanını ihmal ettik.. Tefrika felaket halini aldı. Allah’ın dini, yeri göğü, ölümü ve hayatı açıklıyor, ama bizim yaşadığımız din, karı ile koca arasındaki ihtilafı bile çözmüyor.. Şimdi bizim aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor.</p>
<p>“Atalarımızın dini”nden “Allah’ın dini”ne dönmemiz lazım, dinimizi mezhep, ideoloji ve tarikatımızın içine sıkıştırmak yerine, mesleğimizi, meşrebimizi, tarikatımızı, mezhebimizi dinin çerçevesi ile çerçevelememiz, din dışı oluşum ve geleneklerden ise hayatımızı arındırmamız gerekiyor. Dinimizi Kur’an ve sünnete göre tashih etmemiz gerekiyor.. Din büyüklerimizi İlah ve Rab edinmememiz, dinimizi Allah’a has kılmamız gerekiyor.&#8221; (Biz Gökte Uçar Suda Yürürüz, 26.08.2015).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Doğruyu eğriden ayırabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermemek için dikkatli olmalıyız.</p></blockquote>
<p>Günümüzde Müslümanların yaşadığı sorunların temelinde “indirilen” din ile “uydurulan”ın birbirine karıştırılmış olması yatmaktadır. Dinî müktesebatımızı, din zannettiğimiz kültürel birikimimizi Kur’an’a arzedebildiğimiz takdirde hangi inanç, tutum ve davranışlarımızın indirilmiş dinin, hangilerinin de kültürel dinin emirleri olduğunu rahatlıkla birbirinden ayırabiliriz. Burada birkaç hususu örnek olarak vurgulamakla yetinmek durumundayız:</p>
<ol>
<li>Kur’an’ın korunduğunu haber veren indirilmiş dine rağmen; uydurulmuş dinin bazı ayetlerin lafzının, başka bazı ayetlerin de manasının yok olduğu anlamına gelen yorumlarını muteber kabul etmemeliyiz.</li>
<li>Allah’ın indirdiği dinde sözü edilen dünya, ahiret, gayb ve şahadet âlemlerinin yanı başına kondurulan, Kur’an’da olmadığı halde uydurulan dinde büyük manalar yüklenen berzah âlemi, kabir âlemi, misal âlemi, ezel âlemi, ruhlar âlemi gibi hayali âlemlere itibar etmemeliyiz.</li>
<li>Peygamber’in gaybı bilmediğini açıkça söyleyen Kur’an ayetlerine rağmen; uydurulmuş dinin bunun tam aksini iddia eden yorumlarına kutsal metin muamelesi yapmamalıyız.</li>
<li>İndirilmiş dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın öldüğünü söylemesine rağmen; uydurulmuş dinin onun gökte yaşadığını ve geri döneceğini iddia eden rivayetleri üzerine akide bina etmemeliyiz.</li>
<li>Zannın hak namına hiç bir kıymet ifade etmediğini açıkça ifade eden Kur’an-ı Mübin’e rağmen; ilim ve akıl dışında bir çok bilgi kaynağını dinimizin, inancımızın ve hayatımızın odağına oturtmamalıyız.</li>
<li>Tercihlerimizin ve eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmemiz gerektiğini açıkça ve defalarca beyan buyuran Kur’an-ı Hakim’e rağmen; sorumluluktan kaçarak, tercih ve eylemlerimizin faturalarını başka adreslere keserek, çarpık bir kader anlayışını dinin merkezine yerleştiren kültür dininin zehirleyici tembelliğine teslim olmamalıyız.</li>
<li>Atalar yolunu körü körüne takip etmeyi yasaklayan Kur’an-ı Aziz’e rağmen; atalarımızdan gelen gelenek ve göreneklere din muamelesi yapan anlayışı mazur görmemeliyiz.</li>
<li>Bizi akıl, irade, vicdan, güç ve sorumluluk bilinci gibi yüksek nimetlerle donatan Rabbimiz sorumluluğun ve hesabın ferdi olduğunu beyan buyurmasına rağmen; kültür dininin ‘biat et rahat et’ zihniyetinin ayartıcı konforuna kapılmamalıyız.</li>
<li>Allah’ın kemale erdirdiği Din-i Mübin ile iktifa etmeli, haşâ Allah’a din, peygambere takva öğretircesine cahilane tavırlara girmemeli, Allah’a kul olmak yerine haşâ Allah’a ırgat muamelesi yapma densizliğine düşmemeliyiz.</li>
<li>Ezcümle, Allah’ın din olarak indirdikleri ile dinin aslında olmayan ve sonradan karışan görüş, yorum, karar, içtihat ve uygulamaları birbirinden dirayetle ayırabilmeliyiz. Ancak, bu ayıklamayı yapabilmek için önce temyiz kudretimizi güçlendirmeliyiz.</li>
</ol>
<p>Aksi takdirde Kur’an’ın berrak mesajını kulak ardı etmek veya bu mesajı din kültürünün ürettiği paralel din ile örtmek gibi vahim bir neticeye hizmet etmekten, böylece dünyada ve ukbâda azaba duçar olmaktan kurtulamayız. Din ile kültürü ayırt edemez isek, bilge kral merhum Aliya İzzetbegoviç’in ‘din hurafeyi yok etmezse hurafe dini yok eder’ tespitinde olduğu gibi yanlış tarafa katkı vermiş oluruz. Keza, Kur’an şairi merhum Mehmet Âkif’in ağır tenkidine muhatap oluruz, Allah korusun:</p>
<p><em>“Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;</em></p>
<p><em>Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz kültüre değil onu dinin yerine koymayadır</strong></p>
<p>İndirilen din ile uydurulan dini, Allah’ın dini ile onun yanı başında oluşturulan paralel dini birbirinden ayırt etmenin zaruretine vurgu yapan âlim ve mütefekkirler kültür düşmanlığı yapan insanlar değildir. Onların itirazı kültüre din muamelesi yapılarak, Allah’ın kemale erdirdiği dine noksan muamelesi reva görülerek ona ilave yapma girişimlerinedir. Nitekim, kültürel müktesebatın Allah’ın dinine eklemlenmesi neticesinde beşerî olana ilahi muamelesi yapılması hadsizliğidir. Ümmet-i Muhammed’in sorularının ana kaynağını oluşturan bu mesele anlaşılır ve kültür ile din tefrik edilir, dinî müktesebat Kur’an’a arzedilir, vahye uyan alınıp uymayan atılır, kültür ve geleneği kendi yer ve konumlarında tutmaya razı olunur ve dinin yerine geçirilmeye kalkışılmazsa mesele kalmaz.</p>
<p>İbrahim Sarmış hocanın vurguladığı gibi “önce ve her şeyin üstünde Kur’an’ın olması gerektiğini seslendirenler ne Kur’an’ın uygulaması olan pratik sünneti yahut tümden hadisi gözardı etmiş, ne de kültürün ve okumanın düşmanlığını yapmıştır. Bütün istedikleri ve söyledikleri, Allah’ın âlemlere hidayet ve rahmet olarak indirdiği Kur’an’ın din olarak görülmesi, uygulama ve anlatım olarak sünnetin onun uygulaması olarak bilinmesi ve din adına yazılanların ve söylenenlerin Kur’an’la test edilmesi, ona uygun olanların alınması, aykırı olanların bırakılmasından ibarettir.” (Kültürün Dinleşmesi ve Savunulması, Kur’ani Hayat, sayı: 43, s.15, Eylül 2015).</p>
<p>Sonuç olarak; tevhit inancından uzaklaşan, şirkin envaı çeşidine bulanan, dinlerden herhangi bir din haline dönüştürülen mevcut din; tarihin belli dönemlerinde kalmış, bireyin ve toplumun sorunlarına çözüm üretmeyen, hattâ, müntesiplerine büyük acılar çektiren ağır sorunlara bizzat kaynaklık eden, hayattan kopuk, ruhaniyet ve maneviyat yumağı bir ‘ibadet’ dini yani tapınak dini haline gelmiştir. Oysa İslam tapınak değil hayat dinidir, ‘ibadet’i değil kulluğu esas alır vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/dini-muktesebati-kurana-arzedebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
