<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Diriliş Postası Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/dirilis-postasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/dirilis-postasi/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 02 Dec 2018 09:03:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KENDİNİ BULDUN MU?</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Dec 2018 09:03:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[1400 MEKKE-HAREM OLAYLARI]]></category>
		<category><![CDATA[1981 ENVER SEDAT SUİKASTI]]></category>
		<category><![CDATA[1995 İZAK RABİN SUİKASTI]]></category>
		<category><![CDATA[1995 OKLAHOMA]]></category>
		<category><![CDATA[1995 TOKYO METROSU]]></category>
		<category><![CDATA[20 KASIM 1979]]></category>
		<category><![CDATA[2001 11 EYLÜL SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2002 MOSKOVA TİYATRO SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2004 MADRİD SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2005 LONDRA SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2011 OSLO SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2015 PARİS SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASALARI]]></category>
		<category><![CDATA[BİLGİSİZCE FETVA VERMEK]]></category>
		<category><![CDATA[CANINI FEDA ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[CELALEDDİN RÛMÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[EL-KAİDE]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[İKNA YÖNTEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLİM ELDE ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD]]></category>
		<category><![CDATA[KÂBE BASKINI]]></category>
		<category><![CDATA[KUTSAL FİKRÎ VARLIKLAR]]></category>
		<category><![CDATA[MESNEVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[RÜŞD TOPLUMU]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEMSEDDİN TEBRİZÎ]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=789</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 25.11.2018 ve 02.12.2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. 1400 Mekke-Harem Olaylarının Yıldönümü Geçen hafta, Mekke’de Mescid-i Haram’ın bir grup genç tarafından işgal edilişinin (39.) yıl dönümüydü. Hicrî 1400 yılında, muharrem ayının ilk günü sabah namazı vaktinde tabutların içinde (Kâbe’ye) silah sokmuşlardı. 20 Kasım 1979’da gerçekleşen bu işgalde gençler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 25.11.2018 ve 02.12.2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. </em></p>
<p><strong>1400 Mekke-Harem Olaylarının Yıldönümü</strong></p>
<p>Geçen hafta, Mekke’de Mescid-i Haram’ın bir grup genç tarafından işgal edilişinin (39.) yıl dönümüydü. Hicrî 1400 yılında, muharrem ayının ilk günü sabah namazı vaktinde tabutların içinde (Kâbe’ye) silah sokmuşlardı. <strong>20 Kasım 1979</strong>’da gerçekleşen bu işgalde gençler Mehdi’nin zuhur ettiğini ilan etmişti… Namaza gelenleri ona itaate zorlamışlar, Mescid-i Haram’ın kapılarını kapatıp kendilerini de sağlama almışlardı.</p>
<p>Tüm bu olaylar el-Kaide’nin ve Daiş’in ortaya çıkmasından, hatta Körfez savaşlarından ve 11 Eylül 2001 saldırılarından önce yaşanmıştı. O zamanlar, Suudi Arabistan’da yönetim sarsılmış, Mescid-i Haram işgali iki hafta kadar sürmüştü. Sonunda rejim yabancı devletlerin de yardımlarıyla Mescid’e baskın yapılarak gençler yakalandı ve daha sonra idam edildiler.</p>
<p>Bu olay yeterince incelenmemiştir. Bu hareket tarzının nasıl ortaya çıktığını hakkıyla anlayabilmiş değiliz. Bu tür olaylar nasıl ve neden tekerrür edebiliyor? Bu girişimler başarılı olsaydı neler olabileceğini de sorgulamıyoruz. Gerçekten bir şeyler <strong>değişir miydi</strong>? Arap ve İslam ülkelerinde bağımsızlıklarını kazandıktan bu yana birbirini izleyen darbelere şahit olmuyor muyuz? Dahası <strong>rüşdü</strong> (dürüstlüğü, olgunluğu) kaybettiğimiz ve bir daha bulamadığımız Muaviye döneminden bu yana (darbelere) şahit olmadık mı?</p>
<p>Bazı insanların gecenin bir yarısında yönetime el koymak için <strong>darbe</strong> yapmasını akıllarımızın nasıl kabullenebildiğini kendi kendime defalarca sorguladım. Başarılı olurlarsa sonsuza dek tapılan (sahte) ilahlara, başarısız olurlarsa idamlık hainlere dönüşüveriyorlar! Biteviye tekrarlanan bu olguyu aydınlar nasıl kabullenebiliyorlar?</p>
<p>Böyle bir olguyu kabullenmem nasıl mümkün olabilir? Bir darbenin gerek Allah katında gerekse toplum nezdinde meşru olabileceği kanaatinde değilim. Aksine -her ne kadar kendileri ‘İslami’ ya da ‘demokratik’ iddialar ortaya koysalar da- darbecilerin de tiranların da <strong>aynı zihniyetin ürünü</strong>, tek bir modelin farklı görüntüleri olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>Bu yaklaşımım, tiranların haklı olduğu ya da toplumsal ıslah talebinin yersiz olduğu anlamına gelmez. Ayrıca bu dinin uğruna hayatlarını feda eden gençlerin samimiyetinden de şüphe duymuyorum. Benim söylediğim şudur: <strong>Ey insanlar, bu yol yanlış!</strong> Bunların hepsi aynı mezhepten (zira aynı yöntemi benimsiyorlar). Gelen kişi gidenin bir benzeri. Öldürülen de öldürenin bir benzeri. Her ikisinin de hem düşünce tarzı hem de gelecekleri aynı…</p>
<p>Bu sözlerime katılmayanlar tarih okusunlar ve nebilerin <strong>rüşd </strong>toplumunu <strong>ikna</strong> yöntemiyle nasıl inşa ettiğine baksınlar. Nebi aleyhisselam, şiddete başvurmadan ve tek bir kişiyi öldürmeden iktidara gelmiştir. En üst düzeyde bir meşruiyetle iktidara geldikten sonra, herhangi bir meşru devlette olduğu gibi kanunların uygulanması ve insanlar arasında zulmün ortadan kaldırılması maksadıyla (sınırlı ve ölçülü düzeyde) şiddet kullanımına izin vermiştir.</p>
<p>1995’te Oklahoma’da bombalı eylem yapan, aynı yıl Tokyo metrosunu patlatan, 1981’de Enver Sedat’a suikast düzenleyen, 1995’te İzak Rabin’i öldüren, 2001 yılının Eylül ayında Amerika’ya saldıranlar, 2002’de Moskova’da tiyatro saldırısını gerçekleştiren, 2004 yılında Madrid, 2005 yılında Londra bombalamaları, 2011’de Oslo, 2015’te Paris saldırıları ve benzer saldırılar ile geçen yüz yıl boyunca savaş kararları almış olanlar, işte tüm bu insanlar, <strong>tarih bilgisinden yoksun</strong> olduklarını ve dünyada meydana gelen <strong>değişimi(n kanunu) bilmediklerini</strong> haykırmış oldular.</p>
<p>Mikroplar olarak adlandırdığımız mikroorganizmalar dünyasını keşfedene kadar salgın hastalıklar insanları silip süpürmüştür. Bu örneğe benzer şekilde ben de şöyle diyorum: Savaşlar, insanları katliamlar yapmaya iten <strong>kutsal fikrî varlıklar</strong> yüzünden kopar. Bizler (ne yazık ki bünyemizde) düşünce mikroplarını korumaya devam ediyoruz!</p>
<p>Bu fikirleri (yeri geldikçe) <strong>tekrar</strong> ediyorum. Kendimi de bu hususları yeterince açık şekilde ortaya koyamadığım için kınıyorum. Bu konuyu daha iyi <strong>izah</strong> edebilmek için çalışmaya da devam ediyorum.</p>
<p style="text-align: center">*******</p>
<p><strong>Kendini Buldun mu? </strong></p>
<p>Zaman zaman konferans ve sempozyumlara katılma davetleri alıyorum. Bazen bu gibi davetlerin bir kısmının, İslam dünyasının fikir ve akıl bakımından ne kadar boş olduğuna delil teşkil ettiğini düşünürüm… Çünkü ara ara ihtisas alanımıza oldukça uzak konularda konuşmak için davet ediliyoruz. Konuşmalarımı dinleyen, yazdıklarımı okuyan çok sayıda insan var… Ancak ben bir ilim adamı olmaktan çok uzağım. Ben sadece <strong>insanları</strong> <strong>bilgi edinmeye teşvik</strong> ediyorum.</p>
<p>Allah rahmet eylesin, annem ilmi çok severdi. Ezher’de eğitim görmek için (1946’da) Mısır’a gitmemde büyük bir rol oynamıştı. Kur’an’ı okuyordu ama eğitim görmüş biri değildi. Fakat ilme inanırdı. Ben de annem gibi ilme inanırım. Lâkin ben bir âlim değilim.</p>
<p>Her zaman söylediğim gibi İslam dünyası gençliğinden, bu din uğrunda canlarını ve mallarını feda etmeye hazır <strong>çok sayıda</strong> insan var. Ancak ciddi bir eğitim ve uzun soluklu bilimsel araştırma uğruna ömrünün birkaç yılını harcamaya hazır gençlerin sayısı <strong>oldukça azdır</strong>. Derinlikli ilmî çalışmaların değeri Müslümanlar arasında hâlâ şüpheli bir konudur. Özellikle belirtmeliyim ki <strong>canını feda etmek</strong> bir anlık hamasetle mümkün olabilmektedir. Oysa <strong>ilim elde etmek</strong>, bilinç ve bağlılık açısından daimî bir çaba ve kesintisiz bir enerji gerektirir.</p>
<p>İşte bu yüzden bazı konferanslara gidip konuşmacıları dinlediğimde veya tebliğlerini okuduğumda umutsuzluğa kapıldığım olur. Zira <strong>sorunlarımıza yönelik</strong> <strong>çözüm önerileri bulunmadığını</strong> görüyorum! Dahası, uzmanı olmadıkları konularda konuşuyorlar! İnsanlar, bunların en azından bazılarının ne kadar cahil olduğunu yakından görüp dağılıyorlar.</p>
<p>İşte bu sebeple diyorum ki; ey gençler, <strong>ilim elde etmeye odaklanın</strong>! Korkarım size İslam dünyasında henüz gerçek ilim adamlarımız olmadığını söylemek zorundayım. Âlimlerimiz atalarına muhalefet etmekten korkmaktadır. Bu yüzden de Rasulullah’ın (s) bizi dikkatli olmaya çağırdığı bir vaziyete düştük: <strong>İlmi olmadan fetva veren</strong> ve böylece hem kendi sapan hem de başkalarını saptıran cahillere sığınır olduk!<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">*</a></p>
<p>Zaman zaman ziyaretime gelerek bazı gençler bana şu meyanda sorular yöneltiyorlar: “Anlattığınız ve yazdığınız bu <strong>ilginç fikirler</strong> nedir böyle? İslam dünyasında buna benzer fikirleri konuşan ya da yazan senden başka bir kişi daha olduğunu sanmıyoruz!”</p>
<p>Buna benzer tepkiler, ya heyecanlı gençler daha önce tanımadıkları yeni fikirleri öğrendiklerinde ya da bir konuşmacıyı veya hocayı dinledikten sonra ona <strong>bağlanıp peşinden gitme</strong> ihtiyacı duyduklarında ortaya çıkmaktadır. Bu da bize, Şemseddin Tebrizî ile karşılaştığında Celaleddin Rûmî’nin başına gelenleri hatırlatmaktadır:</p>
<p>Celaleddin, daha önce hiç duymadığı bir fikri ondan duyunca şok olmuş ve Tebrizî’nin fikirlerine âdeta tutsak olmuştu. O kadar ki, Rûmî’nin öğrencileri Şems’e çok kızmış ve onu şehirden kovmuştu. Bu olaydan sonra Rûmî’nin tek önemli işi bu olmuş, öğrencilerini terk edip Tebrizî’yi armaya koyulmuştu. Uzun süre onu aramaya devam ettikten sonra fikrî bir aydınlanma yaşayarak uyanmıştı:</p>
<p>Aah! Ben Şems’i kaybetmedim, benim aradığım Şems değil aslında, aksine <strong>ben kendimi arıyormuşum</strong>! İşte o an Şems’i aramayı bırakan Rûmî geri dönüp kitabı “Mesnevî”yi telif etmeye başlamıştı. Son derece özgün ve yüksek düzeyli bu kitap, onun atalarının belirlediği çerçeveden çıkıp kendisini gerçekten bulduğunun ve canlı fikirler üretip gerçek tecrübeler edindiğinin delilidir.</p>
<p>Ben de kendimi buldum. Sen ey sevgili okuyucu kardeşim, olayı kavrayıp ilim ve derin bilgi için nitelikli zaman harcarsan, işte o zaman ne bana ne de başka birine ihtiyacın kalır. O zaman bizzat <strong>yolda</strong> olursun. İşte o zaman “<em>Hayy</em> ve <em>Qayyûm</em>: Diri ve Varlığı Yöneten” Allah ile, O’nun “<em>âfâq</em> ve <em>enfüs</em>: dış ve iç (dünya)” âyetleriyle (göstergeleriyle) beraber olursun.</p>
<p>Bu büyük bir olaydır. İşte bu yüzdendir ki, nasıl özgürleşeceğimizi, Allah’a ve O’nun sünnetlerine (yasalarına) nasıl bağlanacağımızı kendisinden öğrenebileceğimiz, hakikaten anlayan, inanıp güvenen, bize <strong>yolumuzu ve kendimizi nasıl bulabileceğimizi</strong> öğretecek bir insan bulmayı umut ediyoruz. Bizi müritlerinden ya da takipçilerinden biri yapacak birini değil…</p>
<p>Çeviren: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">*</a> Cevdet Said bu sözüyle şu rivayete atıf yapmaktadır: “En çok hadis rivayet edenlerden biri olan, Kur’an’ı ve eski kitapları okuyabilen âlim sahâbî Abdullah b. Amr’ın naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz bu duruma şöyle dikkat çeker: “<em>Kuşkusuz Allah, ilmi kullarının arasından çekip almaz, bilakis âlimlerin vefatıyla onu alır ve sonunda hiç âlim bırakmaz. İnsanlar da cahil kimseleri önder edinirler. Bu cahillere birtakım sorular sorulur, onlar da <strong>bilgisizce fetva verirler</strong>. Böylelikle hem kendileri sapar hem de insanları saptırırlar!</em>” (Buhârî, İlim 34). <a href="https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=sapt%C4%B1r%C4%B1r&amp;i=1.1.382&amp;t=0">https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=sapt%C4%B1r%C4%B1r&amp;i=1.1.382&amp;t=0</a>, 01.12.2018. (Çeviren).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE DEĞİŞİM MACERAMIZI TAHLİL EDEBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/786/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/786/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Nov 2018 20:29:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[1856 ISLÂHÂT FERMÂNI]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[ALTER]]></category>
		<category><![CDATA[CENOVA]]></category>
		<category><![CDATA[DÂNİŞMEND]]></category>
		<category><![CDATA[ERŞAHİN AHMET AYHÜN]]></category>
		<category><![CDATA[FUAT UĞUR]]></category>
		<category><![CDATA[HARB]]></category>
		<category><![CDATA[KAVALALI MEHMED ALİ PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[KÜLTÜR İSTİLÂSI]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMÛD CELÂLEDDÎN]]></category>
		<category><![CDATA[MASSİMO D’AZEGLİO]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET MAKSUDOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA REŞÎD PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[NAPOLİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZTUNA]]></category>
		<category><![CDATA[SALON YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SIRMA]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülmecid]]></category>
		<category><![CDATA[SULTÂN İKİNCİ MAHMÛD]]></category>
		<category><![CDATA[TANZÎMÂT]]></category>
		<category><![CDATA[TARİH BİLİNCİ VE KÜLTÜR DERGİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[TBDD]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇÜNCÜ SELÎM]]></category>
		<category><![CDATA[UĞUR MUMCU]]></category>
		<category><![CDATA[VENEDİK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=786</guid>

					<description><![CDATA[“Zâlike biennallâhe lem yeku muğayyiren ni’meten en’amehâ ‘alâ qawmin hattâ yuğayyirû mâ bi enfusihim: Allah, bir topluma bahşettiği nimeti o toplum özbenliğine yabancılaşmadıkça asla değiştirmez.” (Enfâl 8:53). Hocam Mehmet Maksudoğlu’nun (1) Osmanlı’dan günümüze toplumsal değişim maceramızı büyük bir dirayetle özetlediği özlü eserinin (2) ikinci kısmını, değişim stratejimizi gözden geçirmemize vesile olması niyazıyla -hocamın imla tercihlerini [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Zâlike biennallâhe lem yeku muğayyiren ni’meten en’amehâ ‘alâ qawmin hattâ yuğayyirû mâ bi enfusihim</em>: Allah, bir topluma bahşettiği nimeti o toplum özbenliğine yabancılaşmadıkça asla değiştirmez.” (Enfâl 8:53).</p>
<p>Hocam Mehmet Maksudoğlu’nun (<strong>1</strong>) Osmanlı’dan günümüze toplumsal değişim maceramızı büyük bir dirayetle özetlediği özlü eserinin (<strong>2</strong>) ikinci kısmını, <strong>değişim stratejimizi gözden geçirmemize vesile olması </strong>niyazıyla -hocamın imla tercihlerini koruyarak- özetle paylaşıyorum. Bu özetin ardından Tarih Bilinci ve Kültür dergisi sitesinde pdf kitap halinde yayımlanan eserin tamamını okumanızı (<strong>3</strong>), Osmanlı Devleti’nin kuruluş, yükseliş ve çöküş dönemlerini daha detaylı incelemek isteyenlere de Hoca’nın “Osmanlı Tarihi (1289-1922)” isimli eserini tavsiye ediyorum (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Yenilenme Çarelerini Aramak</strong></p>
<p>“Çâreler aramakta olan <strong>Sultân Üçüncü Selîm </strong>(1789-1807) tahta çıkışının ikinci yılında, <strong>1791</strong> ekiminde, 19 Türk ve 2 yabancıdan devletin niçin eski gücünü kaybettiği, bu güce erişmek için şimdi hangi reformların yapılması gerektiği hakkında birer lâyiha (rapor) istedi (Âsım I/34; Cevdet VI/3). 21 lâyiha tek noktada birleşti: Devlet eski gücünü kaybetmişti, müesseseleri bozulmuş veya işlemez hâle gelmişti, mutlaka <strong>ıslâhât</strong> (reform) lâzımdı. Ancak lâyiha sâhibleri çârede ayrılıyorlardı. Başlıca üç grup vardı:</p>
<p><strong>Muhâfazakâr idealistler: </strong>“Osmanlı, mâzide cihân devletiydi, rakıybi de yoktu. O zaman bütün müesseseleri mükemmeldi. O müesseselere dönebilir, onları canlandırabilirsek devlete eski kudretini iade ederiz.”</p>
<p><strong>Tâvizci romantikler: </strong>“Avrupa bâzı bakımlardan bir müddetten beri bizden ileri gitti. <strong><em>Toplum düzenimizi bozmadan</em></strong>, acele etmeden, Avrupa’nın bizde olmayan <strong><em>tekniğini</em></strong> alalım ve hazmedelim. Zâten Avrupa ile aramızdaki mesafe ancak 30 yıldan beri açılmıştır. Hızla onlara yetişmemiz ve gene en büyük devlet olmamız mümkündür.”</p>
<p><strong>Düzen değiştirmek isteyen radikaller: </strong>“Avrupa’nın bizi şimdilik bâzı hususlarda geçtiği ortadadır. Bu düzene devâm edersek, her sahada bizi geçecektir. Biz de <strong><em>düzen değiştirip </em></strong>onlara yetişelim ve onları geçelim. Bizim aklımız onlardan eksik, zekâmız geri midir?” (Öztuna).</p>
<p>Öztuna’nın, “tâvizci romantikler” dediği kimselerin görüşünün ne kadar haklı ve isâbetli olduğunun canlı örneği Japonya’dır. “<strong>Toplum yapısını değiştirmeden, sâdece tekniği almak” </strong>gerekiyordu! Aradan geçen 300 yıla yakın zaman sonra, hâlâ bu konu tartışılıyor ve gündemden düşmüyor. Rahmetlinin kendisi de, ağır basan üçüncü görüşün devâmı olan akımın bir ürünü olduğu için, pâdişâhın üçüncü şıkkı tatbikini haklı buluyor.</p>
<p>Gerçekten zor bir durumda idik: Dünyâda birinci, en üstün siyâsî kuruluş, <strong>Devlet-i ‘Aliyye</strong> iken, kötü bir duruma düşmüştük ve kurtuluş, yenilenme çâreleri arıyorduk. Karar vermek asla kolay değildi. Verilecek karar, devletin ve milletin geleceğini belirleyecekti.</p>
<p><strong>Muhâfazakâr idealist</strong>lerin görüşü isâbetliydi, Osmanlı müesseselerinin mükemmel ve gıbta edilir olduğunu belirten yabancılar bile vardı. Ancak, ‘insan’ unsurunda bozulma söz konusuydu: <strong>Halîl Hâmid Paşa</strong>’nın hareketi devleti oldukça iyi duruma getirecekti ama, çıkarına dokunulanların marifetiyle makamını ve hayatını<strong> 1785</strong> yılında kaybetmişti.</p>
<p><strong>Düzeni değiştirmek isteyen radikaller </strong>ise <strong><em>panik havası </em></strong>içindeydiler ve işin kolayına kaçma eğilimi gösteriyorlardı: Yakın geçmişte, iyileşme için <strong><em>düzen değişikliği</em></strong>ne, <strong><em>sosyalizm</em></strong>e bel bağlayan okur-yazarlarımız gibi… Bilinmeyen yeniliğin çekiciliği de işin cabası…”</p>
<p><strong>Yenilenirken Yapıyı Tahrip Etmemek</strong></p>
<p>“Devletin bünyesinin (yapısının) değiştirilmesinin sonuçları <u>hiç hesaplanmadı</u>, öngörülemedi.</p>
<p><strong>“Sultân Üçüncü Selîm</strong>, 21 lâyihayı okudu ve kararını verdi: <strong>Üçüncü şık uygulanacaktı, <em>düzen değişecekti</em></strong>, adını da buldu: <strong>Nizâm-ı Cedîd </strong>(Yeni Düzen).</p>
<p>… Pâdişâh’ın lehlerine karar verdiği radikaller şahsiyetleri bakımından, zâhiren aynı fikre sâhib görünüyorlarsa da gerçekte üç grup idi:</p>
<p>1- Avrupa’nın her şeyini üstün, Türk’ün, Osmanlı’nın, belki İslâm’ın her şeyinin bozulmuş olduğunu savunan, bir bakıma romantik; Türk, Osmanlı ve İslâm târihinin ilk züppeleri.</p>
<p>2- Nizâm-ı Cedîd’ci olarak yeni düzen içinde külâh kapmak ve reform adına memleketi sömürmek isteyen, mal, para ve iktidara çok harîs menfaatçiler.</p>
<p>3- Hızlı bir radikal reformla Türkiye’yi kalkındırmak isteyen gerçek devlet adamları. Ancak bu sonuncu grup radikaller makbûl idi, makbûl olmak gerekirdi. Hâlbuki Sultân Üçüncü Selîm Hân, radikalleri bir bütün olarak gördü.” (Öztuna).</p>
<p>24 Şubat <strong>1793</strong>’de Nizâm-ı Cedîd rejimi resmen bir hatt-ı hümâyûn ile ilân edildi. Sultân Selîm, yeniliğe ordudan başlamak gerektiğini, iyice bozulmuş olan yeniçeri ile bir yere varılamayacağını biliyordu. Yeniçerilere dokunmadan, onların tepkisini çekmeden, yeni bir ordu kurmağa girişti. Bu ordudaki asker, esnaflıkla uğraşmayacak, disiplinli olacak, milletine ve subayına silâh çekmeyecekti. “Kanûnî devrindeki disiplini hâiz bir ordu, ama asrın tekniği ile de mücehhez olacaktı… Avrupa’dan subaylar, mühendisler, denizciler getirildi. Avrupa kıyafetinden mülhem üniformalar giydirildi.”</p>
<p>Kültür istilâsı böylece, Devlet eliyle, farkına varılmadan, başlatılmış oluyor.</p>
<p><strong>Üniformadan etkilenmek, <em>kültür istilâsının başlangıcı </em></strong><strong><em>oluyor. </em></strong>Benzemek <strong><em>yol olunca</em></strong>, bu iş devâm ediyor ve insanlar, askerden başlayarak, <strong>başkalarına benzeye benzeye</strong> sonunda kimyâdaki târifiyle <em>renksiz, kokusuz, tatsız </em>bir hâle geliyorlar!</p>
<p>Ordu, ıslâh edilmek isteniyor, maddî her şey düşünülüyor, <strong>her gün 40 rekât namaz kılma durumunda olan askere, Allah’ın bu emrini yerine getirmesi için <u>uygun</u> kıyâfet düşünülmüyor! </strong>Demek ki Avrupa karşısındaki <em>şaşkınlık </em>ve <em>panik</em>, doğru, sağlıklı düşünmeye mâni oluyor.</p>
<p>Burada, askerî işgalden çok daha kötü ve tehlikeli olan <strong><em>kültür istilâsı</em></strong>nın ortaya çıkışı görülmektedir. Savaş usulünü almak başka (Hendek harbinde Selmân-ı Fârisî hazretlerinin teklifiyle, İran’da uygulanan hendek işi benimsenmiştir), kâfire <strong>benzemek </strong>çok başka bir iştir. “<strong>Bir kavme benzeyen onlardandır.</strong>” nebevî sözünü, o çağdaki yetkililerin bilmemesi düşünülemez; bu bilgiye rağmen, bunun aksine davranmış olmaları, İslâm’a bağlılık bilincindeki zayıflık mı, düşüncesizlik mi, Avrupa karşısındaki aşağılık duygusu ve panik havasının etkisi mi, merak ve inceleme konusu olarak durmaktadır.”</p>
<p><strong>Nasyonalizmin Osmanlı’ya Etkisini Görebilmek</strong></p>
<p>“Bir Avrupa icadı, ürünü, fabrikasyonu olan<strong> Nasyonalizm</strong>, fikir kökleri daha eskiye dayanmakla birlikte, Fransız İhtilâli’nden (<strong>1789</strong>) sonra<strong>, </strong>onsekizinci asrın sonlarına doğru bir akım olarak ortaya çıktı. İtalya’da, önce dil birliği sağlandı, Napoli, Cenova, Venedik gibi devletçikler İtalyan <em>nation</em>u olarak birleştirildi. “Dil birliğini meydana getirdik, sıra <em>İtalyan milleti</em>ni yaratmağa(!) geldi” denildi. <strong>1861</strong> yılında İtalya siyâsî birliğinin kurulmasından sonra yazar ve Piemont’un eski başbakanı<strong> Massimo d’Azeglio</strong>’nun şöyle dediği yaygındır: “İtalya’yı meydana getirdik, şimdi ‘İtalyan’ları meydana getirmemiz gerek.” (Alter).</p>
<p>“1838’de İngiltere ile yapılan ticâret anlaşması, Mehmed Ali Paşa isyanıyla ilgilidir (Öztuna). Çünkü, İngiltere, Osmanlı Devleti’ni tehdîd eder duruma gelmiş olan Mehmed Ali Paşa meselesine çözüm arayışına düşen Osmanlı’nın bu güç durumundan faydalanarak bu anlaşmayı yapmıştır (Harb).</p>
<p><strong>Kavalalı Mehmed Ali Paşa </strong>konusu, gerçekten <strong><em>ibretle </em></strong>incelenmeğe değer:</p>
<p>Allah’ın verdiği kabiliyet doğru yönde kullanılmazsa ne vahim sonuçlar verdiği görülüyor: “Ben daha iyi yaparım” diye nizâmı bozup entrikalar çevirerek eyâlet vâlisi ol, Avrupalı’dan öğrendiğin teknikle devletin ordusundan daha güçlü ordu kur, sonra devleti yönetmeye kalk, devlet senden çekindiği için <strong><em>telâşla, </em></strong>doğru dürüst değil, hemen hemen hiç <strong><em>inceleme yapmağa imkân bulamadan </em>devletin yapısını kökten değiştirme sonuçlarını getirecek olan </strong>birtakım<em> <strong>iyileştirme </strong></em>hareketlerine girişsin, artçı sarsıntılarla bunun etkisi, birkaç nesil devam etsin ve sonunda, devlet, aynı şekilde, “ben kurtarırım” heveslilerinin elinde harîtadan silinsin!</p>
<p>İngiltere ile 16 Ağustos 1838’de yapılan ticaret anlaşmasının ardından Fransızlar da Osmanlı Devleti’ni, üç ay sonra, kendileriyle, İngiltere’ninki gibi bir anlaşma yapmağa mecbûr etmiştir. Osmanlı, İspanya ile 2 Mart 1840 tarihinde, Hollanda ile de 14 Mart 1840 günü benzer anlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.</p>
<p><strong>Yenileşmek niyetiyle, <em>kültür istilâsı </em></strong>devlet eliyle <strong>buyur ediliyor:</strong></p>
<p>Sultân İkinci Mahmûd’un, Pertersburg büyükelçiliğinden kapdân-ı deryâ olarak İstanbul’a gelen damadı Müşir Halîl Rif‘at Paşa’nın; “Avrupa’ya benzemezsek, Asya’ya çekilmeye mecburuz” demesi, pâdişâhı, inkılâb (devrim) hareketlerinde daha şiddetli davranmaya teşvik etti (Öztuna).”</p>
<p><strong>Sultân Abdülmecîd’den (1839-1861) Ders Almak</strong></p>
<p>“Tanzîmâtı ilân eden Abdülmecîd, 16 yaşında pâdişâh olmuştur. <strong>Mustafa Reşîd Paşa</strong>, hem hâriciye nâzırı, hem de Osmanlı Devleti’nin Londra sefiri idi. Mısır vâlisi <strong>Mehmed Ali Paşa</strong>, güçlü durumda idi, devlet, ikiye bölünme tehlikesi ile karşı karşıya idi. Mısır gailesini atlatmak için <strong><em>dış desteğe, </em></strong>yâni Avrupalı devletlerin yardımına ihtiyâc vardı (Mahmûd Celâleddîn).</p>
<p>Böylece, devletin, değişen dünyâ şartları karşısında yeniden yapılanmağa olan ihtiyâcı yanında, Avrupa devletlerinin <strong>isteklerine de uyacak, onları tatmin edecek </strong>düzenlemeler yapıldı. Sultân Abdülmecîd’in tahta çıkması üzerine İstanbul’a gelen <strong>Mustafa Reşîd Paşa</strong>, “Tanzîmât’ın hayâtî bir zaruret olduğunu genç pâdişâha <strong>gizli mülâkatlarla </strong>anlatmış” idi (Dânişmend).</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin târihî çizgisindeki müthiş kırılma <strong>Tanzîmât’la resmen başlamış </strong>oluyordu. Bu kırık çizgide gidiş, <strong>1856 Islâhât Fermânı’yla derinleşerek </strong>devâm edecek ve Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar sürecek, aydınlar ve yetkililer bu akım içinde, bu şartlarda yetiştikleri için, orada da durmayacak, ondan sonra da devlet politikası olarak sürüp gidecektir.</p>
<p>Aslında, Osmanlı Devleti, 18. Yüzyıl sonunda dinamizmini büyük ölçüde yitirmiş, kendisine hayât veren İslâmî değerlere bağlılık, bürokraside ve idârî seviyede zayıflamıştı. 19. Yüzyıl başından beri yapılan işleri, ‘her ne pahasına olursa olsun, mâddeten ayakta kalmak çabaları’ olarak nitelemek yanlış olmaz.</p>
<p>“Osmanlı Devleti’nde Batı kültürünün yerleşmesinde ana sebeb, Sultan Abdülmecid’in (m. 1839-1861) ‘Batılılaşma’ya öncülük etmesidir. Sultan ki ülkede yönetimin başıdır. Onun bu tarzda yönelişi, zorunlu olarak Osmanlı aydınlarının geleneksel kültürden uzaklaşmalarını, Avrupa tarzı eğitime ve Batı kültürüne yönelmelerini teşvik edici olmuştur.” (Dânişmend).</p>
<p>Yaşı, kültürü ve birikimi genç Sultan Abdülmecid’e, Mustafa Reşîd Paşa’nın âdetâ diktesi olan Hatt-ı Hümâyûnu ilân edip yaymasının etkilerini, vereceği sonuçları kestirme imkânı vermiyordu; gerekli olduğuna iknâ edildiği hususları, iyi niyetle ilân ediyordu.</p>
<p>“Seçkin Osmanlı aydınlarının sultanı ve Osmanlı sarayını örnek alması, Osmanlıların yaşama tarzlarının değişmesini ve Avrupa hayat tarzına yönelmeyi süratlendirmiştir. Dolayısıyla daha önce Osmanlı aydınının ikinci dili Arapça iken, onlar için ikinci dil Fransızca olmuştur. Ayrıca edebiyat alanında Osmanlı aydını için Fars edebiyâtı örnek iken artık Fransız edebiyâtı örnek olmuş, Fransızca eserlerin tercümesi de çoğalmaya başlamıştır.” (Dânişmend).</p>
<p>Tanzimât Fermânı’nın verdiği imkânla, azınlıklar ekonomi alanında kuvvetlendiler. Yabancı sermayenin memlekete serbestçe girmesi ve onları koruması, ticaret işlerinin ellerine geçmesine sebep oldu (Sırma).</p>
<p>Sanayi devrimi yapmış, yeryüzünün pek çok yerlerini kendi sömürgesi hâline getirerek iyice zenginleşmiş Avrupalıların yaşayışını yakından görüp, üç yıl boyunca onların yaşama tarzlarına iyice âşinâlık kazanmış Osmanlı yöneticileri, bürokrasisi, bu <strong>kültür şoku</strong>nun sarsıntısını geçiriyor, ‘onlar gibi’ yaşama özentisi içinde bulunuyordu!</p>
<p>Sultan Abdülazîz (1861-1876) mâlî durumu düzeltmeğe çalıştı, gereksiz masrafları kıstı, sarayda altın ve gümüş eşya kullanılmasını yasak etti, rüşveti ve nüfuz ticâretini önlemeğe çalıştı. Bâzı memurlar, rüşvet suçlamasıyla hüküm giydiler…</p>
<p>Tanzîmât’la başlayan değişiklikler zincirinin son halkası Cumhûriyet olmuştur ve bu son safhada eskilerin hayâl bile edemeyeceği, ziyadesiyle radikal işler yapılmıştır…</p>
<p>Ünlü gazeteci yazar Uğur Mumcu, günümüzdeki durumu, internette dolaşan bir konuşmasında şöyle özetliyor:</p>
<p>“Türk vatandaşı; İsviçre Medenî Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası’na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na göre yargılanan, Fransız İdâre Hukuku’na göre idâre edilen ve İslâm Hukuku’na göre gömülen kişidir.”</p>
<p>Uğradığımız <strong>kültür şoku </strong>sebebiyle, <em>farkına bile varmadan, </em>kendimizi, iyi yapıyoruz, Avrupalılar <strong><em>gibi</em></strong> oluyoruz, asrî oluyoruz (çağdaşlaşıyoruz) diyerek <strong>kültür istilâsı</strong><em>na</em> mahkûm etmişiz! <strong><em>En</em> <em>keskin kırılma noktası olan</em></strong> Tanzîmât’tan beri (1839) artarak süregelen <strong>kültür istilâsı</strong>,<strong> </strong>son yüzyılda doruğuna ulaşmış, bu sebeple iş o hâle gelmiş ve devlet eliyle öyle birkaç nesil yetiştirilmiştir ki; bu tip, Fuat Uğur’un şâhâne ifâdesiyle; <strong><em>kendinin, yanlışlıkla bu ülkede doğmuş, bir talihsizlik eseri olarak Türk ve Müslüman bir âile içinde dünyaya gelmiş </em></strong>olduğu kanaatindedir.</p>
<p>“Düşman tarafından öldürüldüğünde değil, <strong>ona benzediğin zaman</strong> <em>yenilmiş olursun!</em>” der Aliya İzzetbegoviç.”</p>
<p>Bu eserin, maruz kaldığımız kültür şokunu daha derinden idrâk ederek kendimize gelme çabalarımıza müspet bir tesir yapması temennisiyle…</p>
<p>“Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez. Ve Allah (hak eden) bir toplumu cezalandırmayı murad ettiği zaman, onu engellemek mümkün olmaz; O’ndan başka sığınacak bir merci de bulamazlar.” (Ra’d 13:11).</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li><a href="http://mehmetmaksudoglu.com">http://<strong>mehmetmaksudoglu</strong>.com</a>, 18.11.2018.</li>
<li>Mehmet MAKSUDOĞLU; <strong>Osmanlı’dan Günümüze Değişme Mâcerâmız</strong>, Editör: Fethi Güngör, Tarih Bilinci ve Kültür Dergisi yayını, İstanbul, Kasım 2018, 114 s.</li>
<li>http://www.<strong>tbbd.org</strong>/, 18.11.2018.</li>
<li>Mehmet MAKSUDOĞLU; <strong>Osmanlı Tarihi (1289-1922)</strong>, Yayına Hazırlayan: Dr. Erşahin Ahmet Ayhün, 5. Basım, Salon Yayınları, İstanbul 2018, 550 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/786/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>OSMANLI’NIN ÇÖKÜŞ SEBEPLERİNDEN DERS ALMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/osmanlinin-cokus-sebeplerinden-ders-almak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/osmanlinin-cokus-sebeplerinden-ders-almak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Nov 2018 05:51:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[DÂNİŞMEND]]></category>
		<category><![CDATA[DÖRDÜNCÜ MURÂD]]></category>
		<category><![CDATA[ERŞAHİN AHMET AYHÜN]]></category>
		<category><![CDATA[FÂTİH SULTÂN MEHEMMED]]></category>
		<category><![CDATA[FERHAD PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[GENÇ OSMAN (1618-1622)]]></category>
		<category><![CDATA[HAÇOVA MEYDAN MUHÂREBESİ]]></category>
		<category><![CDATA[HALÎL HÂMİD PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[HASAN KONUK]]></category>
		<category><![CDATA[İNEBAHTI (LEPANTO)]]></category>
		<category><![CDATA[İPŞİRLİ]]></category>
		<category><![CDATA[KANÛNÎ SULTÂN SÜLEYMAN]]></category>
		<category><![CDATA[KARAKAŞ MEHMED PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[KÂTİB ÇELEBİ (1609-1657)]]></category>
		<category><![CDATA[KOÇİ BEY]]></category>
		<category><![CDATA[LALA MUSTAFA PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET MAKSUDOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[MÎMAR KASIM AĞA]]></category>
		<category><![CDATA[MUHAMMED HARB]]></category>
		<category><![CDATA[NA‘ÎMÂ 1665-1716)]]></category>
		<category><![CDATA[NEŞRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI TARİHİ (1289-1922)]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZTUNA]]></category>
		<category><![CDATA[PİYÂLE PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[SADRÂZAM HÜSEYİN PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[SİLAHDÂR]]></category>
		<category><![CDATA[SİNAN PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[SOKULLU MEHMET PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[SOLAKZÂDE]]></category>
		<category><![CDATA[SULTÂN ÜÇÜNCÜ MURÂD (1574-1595)]]></category>
		<category><![CDATA[TARİH BİLİNCİNDE BULUŞANLAR DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇÜNCÜ MEHMED (1595-1603)]]></category>
		<category><![CDATA[UZUNÇARŞILI]]></category>
		<category><![CDATA[VEZÎR AHMED PAŞA]]></category>
		<category><![CDATA[ZİGETVAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=783</guid>

					<description><![CDATA[“We li kulli ummetin ecel. Fe izâ câ’e eceluhum lâ yeste’khirûne sâ‘aten ve lâ yestaqdimûn;  Her toplumun bir vadesi vardır: Vadeleri dolduğu vakit onu ne bir an erteleyebilirler ne de öne alabilirler.” (A’râf, 7/34. Keza; Yunus, 10/49; Nahl, 16/61 vd.). Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okurken 1983-84 yıllarında kendisinden İslam Tarihi ve Arapça dersleri aldığımız muhterem [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We li kulli ummetin ecel. Fe izâ câ’e eceluhum lâ yeste’khirûne sâ‘aten ve lâ yestaqdimûn</em>;  Her toplumun bir vadesi vardır: Vadeleri dolduğu vakit onu ne bir an erteleyebilirler ne de öne alabilirler.” (A’râf, 7/34. Keza; Yunus, 10/49; Nahl, 16/61 vd.).</p>
<p>Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okurken 1983-84 yıllarında kendisinden İslam Tarihi ve Arapça dersleri aldığımız muhterem hocamız Mehmet Maksudoğlu (<strong>1</strong>), Osmanlı’dan günümüze, toplumdaki değişim maceramızı büyük bir dirayetle özetlediği kitabını yayına hazırlamam için bana gönderdiğinde büyük bir iştiyakla okudum.</p>
<p>Maksudoğlu hocamın imla tercihlerini muhafaza etmeye gayret ederek eseri tashih ve redaksiyona tâbi tutup kendisinin de muvâfakatini aldıktan sonra tasarım ustası bir dostuma ilettim (<strong>2</strong>). Ardından, daha çok okuyucuya daha hızlı ulaşabilmesi için Tarih Bilinci ve Kültür dergisine -internet sitesinden tam metin hâlinde yayımlanması- ricasıyla gönderdim. Derginin sahibi Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Konuk, eseri dergi sitesinden hızlıca yayımlattı (<strong>3</strong>). Tam metin halinde siteden indirip okuyabileceğiniz eserin ilk bölümünü, ehemmiyetine dikkat çekmek maksadıyla özetle aktarıyorum. Osmanlı Devleti’nin kuruluş, yükseliş ve çöküş dönemlerini daha detaylı incelemek isteyenlere de Hoca’nın “Osmanlı Tarihi (1289-1922)” isimli eserini tavsiye ediyorum (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Bozulmanın Nasıl Başladığını Doğru Tespit Etmek</strong></p>
<p>“Fâtih Sultân Mehemmed çağında; “Zina suçu derhâl ve şiddetle cezâlandırılırdı. Yol kesicilik âlemden silinmişdi. Öyle ki, bir kadın, yanında büyük mikdârda altınla, yalnız başına bir iki günlük yola gitse, hiçbir zarâra uğramadan döneceğinden kimse şüphe etmezdi.” (Neşrî)</p>
<p>Fâtih’in yıktığı Doğu Roma İmparatorluğu’nda, Kostantinopolis’te ise “fuhuş yaygındı, kölelerin durumu fecî idi.” (Jenkins). Osmanlı ordusu şehri kuşattığında halk, Hipodrom (Sultanahmed) meydanına, Mâviler ile Yeşiller arasındaki araba yarışlarını seyretmeğe koşuyordu…</p>
<p>Derken, durum değişti, Avrupa karşısında, yenileşme, değişme ihtiyâcı duyduk. Güçlü olan, gurura kapılıyor (gurur; ‘aldanmak’ demektir). <strong>Kanûnî Sultân Süleyman</strong> pâdişâh olunca, şehzâdeliğinde Enderûn’da (saray mektebinde) tanıdığı, gerçekten çok zeki ve kabiliyetli İbrâhîm’i, <em><u>usule aykırı olarak</u></em> sadrâzam yaptı. Vezîr <strong>Ahmed Paşa </strong>1522’de Mısır’a tâyin edildi. Sadrâzamlık sırası kendinde olduğu hâlde bu işe İbrâhim’in getirilmiş olmasından dolayı kırgındı, Devlet’e baş kaldırdı, Mısır’da kilit noktalara güvendiği Memlûkları getirdi. 1524 yılı ocak ayında <strong>kendi adına sikke kestirdi, hutbe okuttu! Yâni bağımsız oldu! </strong>1525 yılında ortadan kaldırıldı, <em>ama</em> Devlet’e <em>karşı </em><u>bir davranış ortaya çıkmış oldu.</u></p>
<p><strong>Fâtih</strong>, dışarıdan İstanbul’a ikindi vaktinden sonra girilmesini yasaklamıştı. Kendisi, tebdîl-i kıyâfetle (kılık değiştirmiş olarak) gezerken İstanbul’a ikindi vaktinden sonra girmek isteyince, kapıdaki görevli, onu içeri almamıştı. Fâtih kendisini tanıtıp içeri girerken de; “Hünkârım, kendi <strong>töre</strong>ni niçin kendin bozarsın?!” hitâbını tevcih etmişti.</p>
<p><strong>Kanûnî Süleyman</strong>, Zigetvar cihâdı sırasında, atının kırılan gümüş gemini onaran yeniçeriyi, “orduya sanatkâr karışmış” diyerek öfkelenip yeniçerilikten çıkartmış, emekliye sevketmişti. <strong><em>Yeniçeri Ağası, bu yüzden büyük tehlike atlatmıştı.</em></strong></p>
<p>Bozulmada ikinci adım:<strong> İnebahtı (Lepanto</strong>) deniz savaşını (<strong>1571</strong>) unutmayalım:</p>
<p>Haçlı Donanmasına karşı gönderilen “Osmanlı Donanmasının başında, ‘Donanma-yı Hümâyûn Serdârı’ sıfatıyla İkinci Vezîr Pertev ve Kapdân-ı Deryâ Müezzin-zâde Ali Paşalar vardır ve bunların her ikisi de kara ordusunda yetişmiş olmak itibariyle denizcilikle hiçbir alâkaları yoktur!… Deniz işlerinden hiçbir şey anlamayan bu kara paşalarını o kadar buhranlı bir devirde Bahriye’nin başına getiren de Vezîr-i A‘zam Sokullu Mehmet Paşa’dır! Bunlardan Kapdân-ı Derya Müezzin-zâde Ali Paşa’nın kapdanlıktan evvelki vazifesi Yeniçeri ağalığıdır ve ondan evvel de hiç deniz işlerinde bulunmamıştır! Eski ve yeni müellifler bunda müttefiktir… Büyük denizci Piyâle Paşa’nın donanma serdarlığından azli, Kıbrıs ganimetlerinde Sokullu’yu memnun edememiş olmasından, Sadâret makamında Sokullu’ya rakip sayılmasından ve Sokullu’nun da, onun yerine gönderdiği ikinci vezir Pertev Paşa’yı muvaffak olamayacağı (başaramayacağı) bir işe sevkederek gözden düşürmek istemesindendi!” (Dânişmend).</p>
<p>Avrupalı’nın, <strong>o zamana dek yenemediği</strong> Osmanlı’ya karşı kazandığı Lepanto deniz zaferi, İtalya’da, 450 yıl sonra, halâ şatafatlı törenlerle anılmaktadır.</p>
<p>Kanûnî’nin torunu <strong>Sultân Üçüncü Murâd</strong> (1574-1595) çağında, Osmanlı Cihân Devleti’nin hudûdu, batıda Litvanya’ya kadar uzanıyordu. Sultân Üçüncü Murâd, oğlu Mehmed’in günlerce süren sünnet düğününde (Solakzâde), şaşılacak hünerler gösteren canbazlara, hokkabazlara, mükâfat olarak ne istediklerini sorunca (1595), <strong>yeniçeri olmak istediklerini </strong>söylediler! Yeniçeri Ağası Ferhad, bu gülünç isteğe uymaktansa ağalığı bırakmayı yeğledi. Yerine geçen makam heveslisi Yûsuf Ağa, bu maskaraca işi irtikâb etti, hokkabazları, canbazları yeniçeriliğe aldı. Böylece, Dünyânın en güçlü ordusunun <em>bozulmasında çok mühim bir adım </em>atılmış oldu! (<strong>1595</strong>).”</p>
<p><strong>Şahsi Menfaat Hırsıyla Devlet ve Toplum Nizamını Tehlikeye Atmamak</strong></p>
<p>“Mîlâdî 16. Yüzyıl sonlarında, <strong>Sinan Paşa</strong>’nın beş defa sadrâzam olması, bu makama gelmek için çoğu defa, etkililere ‘hediye’ nâmı altında çok büyük meblâğlar ödemiş olması, <strong>bozulmanın belirtileri olarak değerlendirilmelidir. </strong></p>
<p><strong>Kişinin, böylesine mühim, âhireti için son derecede tehlikeli olan bir makama gelmek için büyük meblâğları ‘hediye’ olarak etkili ve yetkililere ödemesi, neye alâmettir? </strong></p>
<p>“Sinan Paşa, başta harem ve saray muhiti olmak üzere ulemâ ve asker çevresinden kıymetli hediyelerle veya mevkiler vererek bir taraftar kitlesi oluşturmuş, siyasî gücü bu ekiple birlikte kullanmıştır. Özellikle Lala Mustafa Paşa, Ferhad Paşa gibi amansız rakipleriyle giriştiği siyasî mücadele XVI. Yüzyıl’ın son çeyreğine damgasını vurmuştur.” (İpşirli).</p>
<p>Mîlâdî <strong>1596</strong> yılında yapılan Haçova Meydan Muhârebesi’nde, 100 bin kişilik Osmanlı ordusunun karşısına çıkan 300 bin kişilik Haçlı ordusunda Avusturyalı, Macar, İspanyol, Çek, Polonyalı, Floransalı, Erdelli askerler ve <strong>Papa</strong>’nın askerleri vardı. Savaşın ikinci gününde Avusturyalılar Osmanlı ordusunun merkezine şiddetle saldırıp merkezi dağıttılar. Yeniçeri ve sipâhîlerin birçoğu şehîd oldu. Bozgun başlamıştı…</p>
<p>Avusturya askerleri, Osmanlı karargâhına girmiş, yağmaya koyulmuşlardı. Düşman askerlerinin çadırlar arasında dağılıp yağmaladığını gören seyisler, aşçılar, deveciler, katırcılar; balta, kazma gibi âletlerle saldırıp bir kısmını öldürdüler (Solakzâde), bir yandan da “<strong><em>Kâfir kaçdıı!”</em></strong> diye haykırmağa başladılar. Kaçan Osmanlı askerleri de dönüp düşmana saldırdılar. Avusturyalılar 50 bin asker kaybetti. Osmanlılar 95 Alman topu ele geçirdiler (Uzunçarşılı).</p>
<p><strong>Görüldüğü gibi </strong>bozulma, yukarıda, üsttekilerde başlıyor; henüz bozulmamış olan halk çocukları, hizmetliler, <strong><em>bozgunu zafere çeviriyorlar.</em></strong> İbret alınacak bir durum! Bu savaşta genç pâdişâh <strong>Üçüncü Mehmed </strong>(1595-1603) de vardı ve tutsak düşebilirdi!</p>
<p>Lehistan kazakları, Özi (Dinyeper) nehrinden Karadeniz’e çıkıp İstanbul Boğazı’ndaki Yeniköy’ü yağmalamışlardı. Bu duruma çok kızan <strong>Pâdişâh Genç Osman</strong> (1618-1622) Lehistan’la savaşa karar verdi. Ordu-yu Hümâyûn ile 1621 yılında sefere çıkan pâdişâh, Hotin’e geldi, fakat kaleyi alamadı. Kırımlı 50 bin atlı Lehistan içlerine akınlar yaparak halka korku saldı. 14 Eylûl 1621 günü yapılan dördüncü yürüyüşte, Budin Vâlisi <strong>Karakaş Mehmed Paşa</strong>, Lehlilerin istihkâmlarına girmişti ve Osmanlı bayrağını çekmek üzeriydi ki şehîd düştü (Solakzâde).  Sadrâzam <strong>Hüseyin Paşa</strong>, gerekli yardımcı kuvvetleri, <em>kıskançlığından dolayı </em>göndermemişti. Mehmed Paşa bu işte başarılı olursa, <em>kendisinin yerine sadrâzam olabileceği endişesiyle </em>böyle davranmıştı! Bu fecî hatasından dolayı <strong>azledildi. </strong></p>
<p>Sonunda, Devlet-i ‘Aliyye ile Lehistan arasında, 5 Ekim 1621’de barış andlaşması yapıldı… Osmanlı merkez ordusundaki bozukluk, bu seferde de görülmüştü. Bu orduyla iş görülemeyeceğini iyice anlayan pâdişâh, hacca gidip Anadolu’dan asker toplamak istedi, bu hareketi statükoyu ürküttü ve hayâtına mâl oldu (<strong>1622</strong>).”</p>
<p><strong>Kamu Kaynaklarının İsraf Edilmesine Göz Yummamak</strong></p>
<p>“<strong>Mustafa 1617</strong>’de pâdişâh olunca, culûs bahşişi dağıtılmıştı. Üç ay sonra Genç Osman pâdişâh olunca (1618), yine culûs bahşişi dağıtıldı. Dört yıl sonra (1622) tekrar Mustafa pâdişâh olunca, yine culûs bahşişi dağıtılmıştı. Mustafa’nın annesi, oğlunun durumunu korumak için askerlere büyük meblâğlar ödemişti. Bir müddet sonra <strong>Dördüncü </strong>Murâd’a bey‘at edilince, <em><u>5 yılda 4 defa culûs bahşişi</u></em><u> <em>dağıtılmış oldu</em></u>. Sutân Murâd’ın culûs bahşişini ödemek için saraydaki altın ve gümüş eşyanın eritilmesi gerekti ve bâzı tâcirlere borçlanmak zorunda kalındı!</p>
<p><strong>Koçi Bey</strong>, Sultân Dördüncü Murâd’a sunduğu <strong>risâle</strong>de, 16. Yüzyıl’ın sonlarından başlayarak <em>ülke ve devletin içine düşmüş olduğu durumun umumi manzarasını çizdikten sonra <strong>ülkeyi hükmü altına almış kötülükleri </strong>seyredip de susmasının kendisi için mümkün olamayacağını ifade eder </em>(Akün).</p>
<p>Genç pâdişâhı, bu kötü gidişe dur demeğe, kötülükleri önlemeğe dâvet eden, bunu yapmazsa, Kıyâmet Günü’nde hesap vereceğini hatırlatan Koçi Bey, içten çürüme olgusunu, Osmanlı Devleti’nin devâmı ve geleceği için büyük tehlike olarak görür. Bozuluşun idârî ve ictimâî kuruluşlardaki durumunu ele alır. Bu kuruluşlar önceleri nasıldı, nasıl işliyordu, sonraları nasıl bozuldu, bunları anlatır… Zamanla, ehil olmayanlara verilen, hattâ <u>satılan tımarlar, devletin <em>temellerinin sarsılmasına </em>yol açmıştır</u>.</p>
<p><strong>İlmiye</strong> sınıfındaki bozukluğu, bâzı makamlara gelmek için verilen rüşveti belirtir. Mühim makamlara rüşvet ve kayırma yoluyla ehil olmayanların getirilmesini zikreder. Koçi Bey, çâreyi, <strong>kanun-ı kadîm </strong>dediği, geçmişteki usûl ve nizâmlara dönmekte görür ve tavsiye eder.”</p>
<p><strong>Bozuluşu Durdurup Nizamı Islah İçin İrade Koymak</strong></p>
<p>“Bocalama devrinde, duraklama hâlindeki Osmanlı devletinde nâdiren görülen bir olay gerçekleşti: Kabiliyetli, işin ehli bir şahıs, tepedekilere ulaşabildi: <strong>Mîmar Kasım Ağa</strong>, yetmiş yaşında, hâlâ bir Sancak Beyi olan <strong>Köprülü Mehmed Paşa</strong>’yı sarayla tanıştırdı. Köprülü, iç bünyesinde zayıflık belirtileri görülmeğe başlamış olan Osmanlı Devleti’nin dinamiklerini ve hâlâ sâhip olduğu gücü biliyor, halkı tanıyordu. Balığın baştan kokması gibi, bozukluğun, üst düzeydeki bürokratlarda olduğunun, çevirdikleri fırıldakların farkında idi. Bunun için, görevi kabul etmek için dört şart ortaya koymuş ve bu şartların kabul edilmesi üzerine <strong>1656 </strong>yılında Sadrâzam olmuştu (Uzunçarşılı). Köprülü, bu şartları koymazsa, ileri gelenlerin birtakım oyunlarla iş gördürmeyeceklerini, hattâ kendisini sadrâzamlıktan uzaklaştıracaklarını çok iyi biliyordu. Bürokrasinin genel havası buydu…</p>
<p>Bu sırada Osmanlı münevverleri, bozukluğun ne olduğunu tesbît edip devleti sağlıklı kılacak bir düzeltmenin görevleri olduğunu görmeğe başladılar. Bazı târihçi ve edebiyâtçılar 17. Yüzyıl’dan itibaren devletteki zayıf noktaları ve Osmanlı yönetimindeki kusurların neler olduğunu yazmaya başladılar. Bunlar arasında ansiklopedist <strong>Kâtib Çelebi </strong>(1609-1657) ve müverrih <strong>Na‘îmâ </strong>1665-1716) mühimdir. Gerek karar vericilerin çevresinde bulunan veya idârî mekanizmada görevi olan, gerekse idârî görevi olmayan aydınlar, <strong>Osmanlı Devleti’nin yönetim sistemini bozup değiştirmek değil, o sistemi <u>iyileştirmek</u> arzusunda idiler </strong>(Harb).</p>
<p>Tam olgunluğa erişmiş meyvenin bozulmağa başlaması gibi, Osmanlı toplumunda da 16. Yüzyıl sonunda belirmeğe başlayan alâmetler, 17. Yüzyıl sonlarında tamamen açığa çıkmaktadır. Bunun en bâriz örneği <strong>1683 </strong>yılındaki ikinci Viyana muhasarasıdır. Viyana’yı kuşatan asker içinde, kutlu üç aylarda bile içki içenler, zina ve oğlancılık yapanlar vardı (Silahdâr). Toplumda, genel olarak ahlâkî çöküntü başlamıştı. Kara Mustafa Paşa, surlarda ikişer metre eninde 6 gedik açılmış olduğu hâlde (Öztuna) hucûm emri vermedi, verseydi Viyana alınabilirdi… (Şehir düşerse askerin 3 gün yağma hakkı vardı. Ancak teslim olursa, ganimet, Hazine’ye, yani Mustafa Paşa’nın tasarrufuna kalacak, üst düzey yöneticilere dağıtacağı hediyelerle mevkii sağlamlaşacaktı).</p>
<p>Bozukluk ve çürüme tepede kalmamış, zamanla aşağıya inmeye başlamıştı. Devletin kendini toparlaması için son derecede isâbetli ve değerli olan bu hareketler ve Paşa’nın, tımar düzenini iyileştirme hareketi, çıkarlarına dokunanların tepkisine yol açtı ve Halîl Hâmid Paşa’nın makamını kaybetmesine ve idâm edilmesine yol açtı (Nisan <strong>1785</strong>). Çıkarlarına dokunulan fırsatçı düşüncesizlerin Paşa’dan kurtulmak için uydurdukları ve çeşitli kanallarla yayılan ve iletilen iğrenç yalan ve iftirâ; “yeniçerilerin ulûfelerini kesip ayaklanmalarına zemîn hazırlamak ve pâdişâhı değiştirmek” idi!</p>
<p>Terzi ne kadar usta olursa olsun, yıpranmış kumaş yama tutmuyordu…”</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>http://<strong>mehmetmaksudoglu</strong>.com, 18.11.2018.</li>
<li>Mehmet MAKSUDOĞLU; <strong>Osmanlı’dan Günümüze Değişme Mâcerâmız</strong>, Editör: Fethi Güngör, Tarih Bilinci ve Kültür Dergisi yayını, İstanbul, Kasım 2018, 114 s.</li>
<li>http://www.<strong>tbbd.org</strong>/, 18.11.2018.</li>
<li>Mehmet MAKSUDOĞLU; <strong>Osmanlı Tarihi (1289-1922)</strong>, Yayına Hazırlayan: Dr. Erşahin Ahmet Ayhün, 5. Basım, Salon Yayınları, İstanbul 2018, 550 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/osmanlinin-cokus-sebeplerinden-ders-almak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HARİKULADE TALEBİNDEN KANUNA RİAYETE İNTİKAL</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Nov 2018 16:48:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’I ZİKRETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASALARI]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[EMÂNİYY]]></category>
		<category><![CDATA[HARİKULADE]]></category>
		<category><![CDATA[KALPLERİN YATIŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[KANUNLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[KURUNTULAR]]></category>
		<category><![CDATA[MUHAMMED ALİ MASTRUQ]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[MUTMAİN OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[PARATONER]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[TESHÎR EMRİ]]></category>
		<category><![CDATA[YASALAR DEĞİŞMEZ]]></category>
		<category><![CDATA[YILDIRIM ÇARPMASI]]></category>
		<category><![CDATA[ZİKRULLAH]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=781</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası gazetesinde 4 ve 11 Kasım 2018 tarihlerinde yayımlanan iki köşe yazısının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. -I- Kalpler Nasıl Mutmain Olur? Suriye’de (1930’lu yılların sonunda) Kuneytıra şehrinde ilkokuldayken sınıfta yaşadığımız bir olayı hatırlıyorum. Bize tüm dersleri okutan öğretmenimiz Muhammed Ali Mastruq ders anlatıyordu. Ders sırasında korkunç bir ses duyduk. Hoca kürsüden atlayıverdi. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em>Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası gazetesinde<br />
4 ve 11 Kasım 2018 tarihlerinde yayımlanan iki köşe yazısının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. </em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p><strong>Kalpler Nasıl Mutmain Olur?</strong></p>
<p>Suriye’de (1930’lu yılların sonunda) Kuneytıra şehrinde ilkokuldayken sınıfta yaşadığımız bir olayı hatırlıyorum. Bize tüm dersleri okutan öğretmenimiz Muhammed Ali Mastruq ders anlatıyordu. Ders sırasında korkunç bir ses duyduk. Hoca kürsüden atlayıverdi. Hepimiz çok korkmuştuk. Müslüman öğrenciler “Allâh” diyerek, Hıristiyan öğrenciler de “haç adına” diyerek bağrıştılar. Dışarı çıkıp sesin kaynağına gittiğimizde gördük ki yakındaki caminin minaresine yıldırım çarpmış, yıkılan minareden geriye sadece 4 metre kalmış.</p>
<p>Peki ama bu hikâyenin temiz ve mutmain kalplerle ne ilgisi var? Kalpler ne zaman yatışıp doyuma erer? İnsanoğlu yıldırımın sünnetini/kanununu keşfetti ve onu yakaladı. Tüm yüksek binaların tepesine paratonerler koydu. Böylece yıldırım çarpınca binayı yıkmasına mahal vermeden güvenli bir şekilde onu tutup toprağa gömdü. Gök gürültüsü ve şimşek gerçekten korkutucudur. Ama yasasını bilen kişi kendini güvende hisseder ve kalbi yatışır.</p>
<p>Allah’ın insana üflemiş olduğu <strong>ruh</strong>, ona yasaları keşfetme ve onlardan yararlanma kudreti vermiştir. Kanaatimce insana bahşedilen bu kapasite, Allah’ın; “… <em>Sümme enşe’nâhu halqan âhar</em>: Sonuçta onu <strong>farklı/bağımsız bir varlık</strong> olarak inşa ettik. İşte her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın şanı böyle yücedir!” (Müminun 23:14) buyurduğu husustur. Zira kendisine verilen bu <strong>kudret</strong> sayesinde insanoğlu ateş yakmayı öğrendi. Sonra toprağı işlemeyi/ziraati öğrendi. Hayvanları evcilleştirdi. Evrene yayılmış olan enerjileri kullanmaya başladı, kalplere korku salan enerjileri… Rastgele gelip çarpan, gözü alan, yakıp yıkan yıldırımı kontrol altına aldı.</p>
<p>Allah’ın sünnetini, maddi âlemdeki <strong>kanunlarını bildiğimizde</strong> kalplerimizin itminan derecesine yükselmiş olur. Elektriğin kanununu öğrendikten sonra ona karşı tutumumuzu değiştirdik. Tehlikenin nerede olduğunu fark ettik ve yüksek gerilim konusunda insanları uyarmak için oraya kuru kafatası resmini koyduk. Zira ona nasıl davranacağını bilmeyenler ya çarpılacak ve yanacak ya da cihaza zarar verip yangın çıkmasına yol açacaktır. Günümüzde insanlar güvenlik önlemlerini almayı çok önemsiyorlar. Çünkü herhangi bir gevşeklik, bir nimetin musibete dönüşmesine sebebiyet verebilir.</p>
<p>Nasıl ki elektrik enerjisi, kanunlarından habersiz olanları çarpıyor ve yakıyorsa, aynı şekilde <strong>insanlara nasıl davranacağımızın kanunlarını</strong> bilmediğimiz zaman da çarpılır ve yıkım yaşarız. Zira insan psikolojisi, kanununa uygun davrandığımızda eşi benzeri olmayan bir enerjidir. İnsan psikolojisinin kanunlarını bilmemek, yıkıma, düşmanlığa ve kan dökmeye yol açar:</p>
<p>“Hakkı inkâr tavrını Allah’ın nimetine yeğ tutup (bu tutumlarıyla) kavimlerinin önünde o <strong>yıkım</strong> yurdunun yolunu açan kimseleri görmüyor mu(sunuz)?” (İbrahim 14:28).</p>
<p><strong>Kalpler Allah’ın Koyduğu Yasalara Riayet Ettiği Oranda Huzur Bulur</strong></p>
<p>Kanununu bildiğimiz herhangi bir şeyle uğraşırken kalbimiz rahat olur. Aynı şekilde kanununu/nasıl işlediğini bildiğimiz tüm hastalıklar karşısında kalplerimize huzur girer. Aynı şekilde toplumda, siyasette, ahlakta, din alanında ve çalışma hayatında Allah’ın koyduğu yasalara ne kadar çok riayet edersek, sonuç da o kadar bereketli olacaktır.</p>
<p>Kur’an; “<em>Elâ bizikrillâhi tetmainnu’l-qulûb</em>: İşte onlar, iman eden ve kalpleri Allah’ın zikri ile tatmin olan kimselerdir. Bakınız: (akleden) <strong>kalpler yalnızca Allah’ın zikri ile tatmin olur</strong>!” (Ra’d 13:28) derken, “Allah’ın zikri”nin O’nun <strong>kanunları</strong> olduğunu anlamalıyız.</p>
<p>Olgu ve olaylara <strong>akıl ve yasa</strong> zihniyetiyle yaklaştığımızda kalplerimiz mutmain olur. Yasalarını bilmediğimiz yeni sorunlarla karşılaşsak bile kalplerimiz rahat olacaktır. Çünkü yasayı keşfedene kadar nazar, tefekkür, teemmül ve teddebbürümüzde (bakışımızda, düşüncemizde, derinlemesine düşüncemizde, olayın ardını görme çabamızda) akıl ve yasayla hareket etme zihniyetini sürdüreceğimiz için mutlaka sebeplerle sonuçların bağlantısını kuracağımıza inanırız. İşte o zaman “teshîr” emri gerçekleşmiş, yasasını keşfederek olayı/olguyu kontrol altına almış, takvaya ermiş oluruz. Kısacası menfaatleri (yararları) elde etmiş, zararları da defetmiş oluruz.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p><strong>Harikulade Olaylar Beklemekten Vaz Geçip Kanunlara Riayet Merhalesine İntikal Edebilmek</strong></p>
<p>Önceki bölümde kalpleri itminana ulaştırmanın yolunun sünnetullahı <strong>(Allah’ın yasalarını)</strong> <strong>kavramak</strong> olduğunu belirtmiştim. Bu yazımda da aynı konuyu ele almak istiyorum. Çünkü kanunlara riayet etme ya da etmeme, kanunlara veya harikulade olaylara itibar etme meselesi İslam dünyasında henüz <strong>çözülmemiş bir kriz</strong> olarak mevcudiyetini sürdürmektedir.</p>
<p>Bu konuya eğilmeme vesile olan kişi Pakistanlı filozof <strong>Muhammed İkbal</strong> şöyle demektedir: “Bilim öncesi dönemde doğmuş olmasına rağmen <strong>İslam, bilim çağını müjdelemiştir</strong>.” Bu söz, Rasulullah’tan (s) harikulade olaylar talep edenlere Kur’an’ın vermiş olduğu ret cevabının bir özetidir: “Anlaşılır bir şekilde okunan bu Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanıp güvenen bir topluluk için bu (<em>zikrâ</em>) bir ikram ve doğru bilgidir.” (Ankebût 29:51).</p>
<p>Bu Kur’an, harikuladelikler dünyası ile yasalar dünyası arasında bir köprü niteliğindedir. Kur’an, nebileri destekleyen harikulade (paranormal, olağanüstü, mucizevi) kıssaları tekrar ederek aktarmasına rağmen, bize onların ne kadar az işlevsel olduğunu da bildirir. Zira harikulade olaylar göstermelerine rağmen insanlar <strong>enbiyayı yalanlamışlardır</strong>.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ancak Kur’an’ın vurgulayarak üzerinde durduğu husus, nebilerin getirdiği <strong>mesajın kıymeti</strong> olmuştur: “Biz her ümmete (topluma) elçi gönderdik; <strong>Allah’a kul olsunlar</strong> ve azgınlardan uzak dursunlar diye. Onların içinden, Allah’ın yoluna kabul ettiği kimseler de oldu, sapıklığı hak etmiş olanlar da. Yeryüzünü dolaşın da o yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün!” (Nahl 16:36). A’râf, Hûd ve Muminun sûrelerinde şu ayet aynı kelimelerle tekrarlanır: “<em>Yâ qavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin ğayruh</em>: Ey kavmim! <strong>Yalnızca Allah’a kulluk edin</strong>, sizin O&#8217;ndan başka ilahınız yok!”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Tüm nebilerin getirmiş olduğu zamanlar ve mekânlar üstü mesaj işte budur.</p>
<p><strong>Sünnetullaha Riayet ya da Olağanüstü Hâl Zihniyetine Mahkûmiyet</strong></p>
<p>Yasalara itibar etme ya da olağanüstülüklere itibar etme tutumları arasında <strong>ters orantılı bir ilişki</strong> mevcuttur. Dolayısıyla yasalara dayalı bilim ilerledikçe olağanüstülüklere dayalı inançlar geriler. Yasalardan habersiz olan, sünnetullahı bilmeyen insanların ise olağanüstülüklere şartlanmış düşünme tarzı pekişir. Yasaların keşfedilmesi insanların -önceki toplumların düştüğü- hatalara düşmemesine yardımcı olur. Veya benzer bir hataya düştüklerinde kurtuluş yolunu bulmalarına yardım eder. Zira <strong>yasaları bilenler</strong> gönül huzuruna kavuşmuş bilgeler konumunda olurlar, şaşkınlık içinde bocalayan cahiller konumunda değil!</p>
<p>Kur’an, kendilerine göklerin kapıları açılsa bile <strong>daha iyi bir çözüm</strong> ihtimalini hesaba katmayan zihniyetten şöyle bahseder: “Ve eğer onların üzerine gökten bir kapı açmış olsaydık ve onlar da oraya yükselebilselerdi, kesinlikle derlerdi ki: “Al işte, bizim basiretimiz de bağlandı; daha da beteri (galiba) biz topyekûn <strong>büyülendik</strong>…” (Hicr 15:14-15).</p>
<p>Günümüz Müslümanlarının vaziyetine baktığımızda, yaşadıklarının donukluktan, aldanmışlıktan ve kaybolmuşluktan ibaret olduğunu görürüz! Doğrunun sadece kendilerinde olduğuna inanmaktadırlar. Hem nasıl böyle olmaz ki? Hakikatin yegâne temsilcisi onlardır, Kitab’ın ve sağlam Sünnet’in kesin bilgisine yalnızca onlar sahiptir! <strong>Sorun</strong> tüm sakilliğiyle ve şapı şekere karıştırmanın tüm boyutlarıyla işte bu bakış açısında ortaya çıkmaktadır!</p>
<p>Kendimizi ‘keler (kertenkele) deliğine girmiş halde’ buluyorsak ve öncekilerin yanlışlıklarını tekrar edip duruyorsak, onları adım adım, karış karış takip ediyorsak, onların başlarına gelen felaketlerin bizim de başımıza gelmesine şaşmamalıyız.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Zira <strong>yasalar değişmez</strong>. Öncekilerle sonrakiler arasında ayırım yapmaz. Yasalar kendini mümin kabul edenlere ya da laik sananlara göre de farklı işlemez… Zira yasalar sanrılara değil eylemlere tâbidir: “Ne sizin <strong>kuruntularınız</strong> ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntuları geçerlidir! <strong>Kötülüğü kim yaparsa cezasını görür</strong>. Böylesi, kendine, ne Allah ile arasına girecek bir dost, ne de bir yardımcı bulacaktır!” (Nisa 4:123).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p><strong>Yasaları bilmeyenler</strong>, eylemlerinin boşa çıkmasıyla kalmaz, hiçbir şekilde huzura kavuşamayacaklarına da ikna olurlar. Endişeye mahal olmadığı durumlarda bile endişelenirler. Başlarına gelen felaketler yüzünden kafa karışıklığı yaşarlar. Bu felaketlere yaklaşımları da zan ve benzeriyle sınırlı kalır…</p>
<p><strong>Yasaları bilenler</strong> ise her şeyi bir anda değiştirmeye güç yetiremiyor olsalar da kaygıyı da sükuneti de nereye koyacaklarını bilirler, şaşkınlığa düşmezler. Çabalarını değersiz görmeden ve azaltmadan, bunların anlamlı olduğunu bilerek yaptıkları işe devam ederler. Kısa bir sürede mükemmel sonuçlar elde etme yanılgısına da kapılmazlar. Yasaya uygun davrananlar harita ve pusulayla yola çıkanlar gibidirler, hiçbir bilgisi olmadan çöl yolculuğuna çıkanlar gibi değil.</p>
<p>Sosyal, psikolojik ve fiziksel <strong>kanunları idrak edip bunlara uygun davranmak</strong>, insanı yeryüzünde düzgünce yürümeye muvaffak kılar. Yasaları bilmeyen ve bunlara uygun davranmayanlar ise yere kapaklanır:</p>
<p>“Yüzüstü yere kapaklanan mı hedefe daha iyi ulaşır yoksa doğru yolda dimdik yürüyen mi?” (Mülk 67:22).</p>
<p>Arapçadan Çeviren: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Nebilere iletilen mucize taleplerinin Rabbimiz tarafından menfi cevaplandığına örnek olarak şu iki âyeti hatırlatmamız yeterli olacaktır: “Yoksa size gelen Elçi’ye, daha önce Musa’dan istenene benzer bir istekle mi gitmek istiyorsunuz?  Kim kâfir olmayı mümin olmaya tercih ederse düz yoldan çıkmış olur.” (Bakara 2:18). “Kitap ehli ister ki onlara gökten bir kitap indiresin. Musa’dan daha büyüğünü istemişler ve “Allah’ı bize açıkça göstersene!” demişlerdi de zalimliklerinden ötürü onları yıldırımlar çarpmıştı.” (Nisa 4:153). (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu hakikat, benzer ibarelerle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 14 ayrı âyet-i kerimede farklı vurgularla tekrarlanmaktadır. (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Müellif bu sözleriyle şu iki hadise atıf yapmaktadır: “Bir hadisinde Hz. Peygamber, “Ümmetim, kendilerinden önceki(ümmet)lerin yolundan karış karış, arşın arşın gidinceye kadar kıyamet kopmaz.” buyurmuştu. Bunun üzerine, “Ey Allah’ın Resûlü, Farslar ve Bizanslılar gibi mi?” diye sorulunca, “Onlardan başka kim olabilir?” buyurmuştur.” (Buhârî 7319, İ’tisâm 14). Ebû Saîd el-Hudrî’nin naklettiği başka bir hadiste de Peygamberimiz (sav), “Muhakkak siz, önceki ümmetlerin âdetlerini karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir keler (kertenkele) deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.” buyurmuş, Yahudi ve Hıristiyanları mı kastettiğin soran oradaki sahâbileler, “Başka kim olabilir?” cevabını vermişti. (Buhârî 7320, İ’tisâm 14). https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=kertenkele&amp;i=6.1.141&amp;t=0, 10.11.2018. (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Kuruntular üzerine düşünce etmek isteyen beyhude girişimlerin reddedildiği bir başka örnek âyet için bakınız: “(Yahudiler) ‘Yahudi olandan başkası’ veya (Hristiyanlar) ‘Hristiyan olandan başkası Cennet’e giremez’ dediler. (<em>Tilke emâniyyuhum</em>): Bu onların <strong>kuruntu</strong>sudur. De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin!” (Bakara 2:111). (Çeviren).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM DÜŞÜNCESİNİ DOĞRU ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2018 07:27:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[AHMED ZEKİ YEMÂNÎ]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[ÇOĞUNLUK KARARI]]></category>
		<category><![CDATA[ENSAR NEŞRİYAT]]></category>
		<category><![CDATA[ERDEM ÖZTEKİN]]></category>
		<category><![CDATA[HALİL YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[HASSAN HATHOUT]]></category>
		<category><![CDATA[İLYAS ÇELEBİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İslam düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL KURT]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET BULGEN]]></category>
		<category><![CDATA[SEYİT ALİ TÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[ŞÛRÂNIN BAĞLAYICILIĞI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=779</guid>

					<description><![CDATA[“Huwe semmâkumu’l-muslimîne min qablu we fî hâzâ li yekûne’r-Rasûlu şehîden aleykum we tekûnû şuhedâe ale’n-nâs: O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da ‘Müslüman’ olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız.” (Hac 22:78). İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI (İSAV), [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center">“<em>Huwe semmâkumu’l-muslimîne min qablu we fî hâzâ li yekûne’r-Rasûlu şehîden aleykum we tekûnû şuhedâe ale’n-nâs</em>: O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da ‘Müslüman’ olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız.” (Hac 22:78).</p>
<p>İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI (İSAV), 17-18 Kasım 2018 tarihlerinde Eresin Topkapı Hotel’de “<strong>Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl</strong>” konulu yeni bir milletlerarası ilmî toplantıya ev sahipliği yapacak (<strong>1</strong>). İslâmî STK’ların güzel salonlarda tartışmalı ilmî toplantılar tertip etmesine öncülük yapan İSAV, bu toplantılarda sunulan birbirinden kıymetli tebliğleri de kitap halinde neşrederek ilim dünyasına katkısını pekiştirmektedir (<strong>2</strong>). İslam medeniyeti konusunda birçok ilmî toplantı tertip etmiş olan İSAV (<strong>3</strong>), müstakil telif ve tercüme eserler de neşretmektedir. Bu hafta sizlere vakfın kurucu başkanı muhterem Ali Özek Hocam’ın tercüme ettirerek neşrettiği bir eseri tanıtmak istiyorum (<strong>4</strong>).</p>
<p>Eseri, Suudî Arabistan Krallığı eski petrol ve maden kaynakları bakanlarından Ahmed Zeki Yemâni’nin esere yazmış olduğu uzunca takrizden iktibaslarla tanımak daha verimli olacaktır:</p>
<p><strong>Allah’a Tam Teslimiyet Göstermek ve Barışı Esas Almak </strong></p>
<p>“Dünyada mevcut büyük dinler arasında İslam, adını bir kişi veya kabileden almamış olması bakımından apayrı bir konuma sahiptir. <strong><em>İslam</em></strong> kelimesi adını iki kaynaktan almaktadır: “<em>Teslim</em>: Allah’a tam teslimiyet” ve “<em>Selam</em>: barış”.</p>
<p>İslamiyet; özünde insan ile yaratıcısı ve insanların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen tam ve bütünleşmiş bir düşünce yapısıdır. İnsanoğlunun her şeye kadir Allah’la olan münasebeti, onun bir ‘yaratılmış’ olarak Yaradan’ının iradesine tam bir teslimiyetini ifade eder. İşte bu, “İslam” kelimesinin temel ve genel anlamıdır. Bu anlam Hz. Peygamber (s) tarafından tebliğ edilen iman kelimesiyle de sınırlı değildir. Nitekim Kur’an, <strong>Müslüman</strong> olarak Hz. Peygamber’den önce gelmiş çok sayıda peygambere atıfta bulunarak gerek Hz. İbrahim’in, gerekse diğer peygamberlerin dininin İslam olduğundan bahseder (Örnek olarak bakınız: Hac 22:78).</p>
<p>Öte yandan, insanların kendi aralarındaki ilişkilerde müsamaha ve merhameti gerekli kılan İslam’ın ikinci kaynağı “barış”tır. Hz. Peygamber (s) Müslümanı tarif ederken: “Müslüman odur ki, diğer Müslümanlar onun dilinden ve elinden emindirler.” buyurmaktadır.</p>
<p>Genelde Müslümanlarla gayrimüslimler ve özelde kitap ehli arasındaki ilişki çok yönlü bir konu olup, <strong>müsamaha ve barış</strong> bu ilişkinin temelinde yatan ikiz prensiplerdir. Gerek Kur’an âyetlerinde gerekse hadis-i şeriflerde buyurulan şey işte budur. Bu prensiplerle çelişen tarihî olaylara gelince, bu, İslam’a değil o olaylarla ilişkili Müslümanlara atfolunabilir. Tıpkı Hıristiyanlığa yakışmayan davranışların Hz. İsa’nın öğretileri değil de fert olarak izhar edilmiş davranışlar olduğu gibi.</p>
<p>İslamiyet şu özelliğiyle daha da öne çıkmaktadır: Başkalarına karşı barış içinde olması gereken bir Müslümanın kendisiyle de barışık olması gerekir. Bu, bir Müslümanın Allah’ın iradesine boyun eğmesi için gerekli olan bir görevdir. İslamiyet, hayatın gerek manevî gerekse maddî cihetleri arasında ortaya koyduğu <strong>ahenk</strong> bakımından eşsiz bir konuma sahiptir. Bir Müslümanın maddî konulardaki davranışı dininin manevî öğretileriyle yönetilip kanalize edilmektedir.</p>
<p>Müslümanların hemcinsleriyle olan muamelelerine gelince; onların itikadı <strong>eşitlik</strong> ilkesine dayalı bir muamelatı kabullenmeyi âmirdir.</p>
<p>İslam medeniyetine kıyasla diğer medeniyetlerin gelişmesi ve tanınabilir bir biçim alması asırlarca sürmüştür. Tabiri caizse, bu medeniyetlerin kesin bir başlangıç dönemi yani doğum tarihi yoktur. Ayrıca diğer medeniyetler doğdukları sosyal çevreden yükselmişlerken, yedinci yüzyıl Mekke Arapları temel taşı bilgi olan bir medeniyeti tesise muktedir değillerdi. Çünkü Araplar genellikle cahildiler ve okuma yazma bilmiyorlardı. Onları temellerine kadar sarsan ve sosyal yapılarını yerle bir eden, Hz. Peygamber’in daveti olmuştur. İlahi mesajı içeren bu davetle büyük bir değişime uğramışlar ve o zamanların bilim dünyasına dağılarak <strong>tarihin akışını değiştirmişlerdir</strong>.”</p>
<p><strong>İslamiyet’i Doğru Anlamak İçin Hükümlerin Maksatlarını Kavramak</strong></p>
<p><strong>“Dünyevî</strong> zevklerin çekiciliğine kapılmak, Müslümanları Rabb’lerinin emirlerinden uzaklaştırarak ağır bedeller ödetmiştir. Günümüz İslam toplumunda hâl ve hareketleri tamamen İslâmî olan kimseleri bulmayı ümit etmek hayaldir. Hayatım boyunca edindiğim deneyimlere göre, İslam’a uygun hareket eden sadece bir avuç insan tanımışımdır ve kesin bir ifadeyle belirtiyorum ki, bunlardan birisi de Dr. Hassan Hathout’dur. Ricasına binaen “Müslüman Düşüncesini Anlamak” adlı kitabına bir takriz yazmak beni ziyadesiyle memnun etmiştir.</p>
<p>Dr. Hathout, olması gerektiği gibi gerçek anlamda İslam’ı anlamaktadır. Allah’a ve O’nun birliğine olan <strong>inancı</strong>, sadece İlahî vahyi ve Hz. Peygamber’in öğretilerini kabullenmesinin sonucu değil, fakat aynı zamanda <strong>mantık ve muhakeme</strong>nin tatbik edildiği güçlü bir zihinsel faaliyetin ürünüdür. Böylesi zihinsel bir çaba, evreni ve <strong>insanın evrendeki varlığı</strong> konusu üzerinde durup düşünmeye teşvik eden sayısız Kur’an öğretileriyle tam bir uyum içindedir. Yine bu çaba insanoğlunun yaradanı hakkındaki bilgisini arttırmaktadır (Bakınız: Âl-i İmrân 3/190-191).</p>
<p>Bu nedenle kitabın “Allah” başlıklı <strong>birinci bölümü</strong> Müslümanın Rabbini tanımasına yardımcı olacak bir yol haritası çizmektedir. Bu da iman etmeyi ve tam bir teslimiyeti kolaylaştıracaktır. Üslûbu; gençleri ikna edici, olgunları ve inançsız yetişkinleri inandırıcı bir özelliğe sahiptir.</p>
<p><strong>İkinci bölümde</strong> Allah’ın varlığına işaret eden etmenlerin mantıksal analizi, Allah’ın varlığının tezahürleri konusunda daha fazla mantıksal analizlerde bulunmaya sevk etmektedir. Örneğin insanoğlu, yeniden diriliş ve ölümden sonraki hayat, insanla hayvan arasındaki farklılıklar ve üç büyük tek tanrılı dinde (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te) var olan ortak hareket noktaları gibi hususların analizi yapılmaktadır.”</p>
<p><strong>Medeniyet Birikiminde İslamiyet’in Büyük Payını Görmezden Gelmemek</strong></p>
<p>“Kitabın <strong>üçüncü bölümü</strong> İslamiyet’in ilginç ve objektif bir gözle izahıyla, onun diğer iki dinle olan ilişkisini ele almaktadır. İslam hakkında hiç bilgisi olmayan gayrimüslim bir okuyucu İslam’ın özellikle Hıristiyanlıkla olan bağlarını öğrenince muhakkak çok şaşıracaktır (Mesela bakınız: Mâide 5/82).</p>
<p>İslam medeniyetinin çeşitli bilim dallarında ve sanatta üstünlüğü, Batı medeniyeti üzerinde derin izler bırakmıştır. İslam medeniyeti Batı dünyasına, üzerinde kendi medeniyetini inşa edebileceği bir <strong>zemin</strong> bırakmıştır.</p>
<p>Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında geçmişten beri var olan ayrılığın kökeni siyasidir. Ayrılığın (uçurumun) sebebi bir din olarak İslam’ın gelmiş olması değildir. Kitabın müellifinin işaret ettiği gibi bugünün hâkim medeniyetini Judeo Christion=Yahudi-Hıristiyan olarak adlandırmak çok yanlıştır. Bu, ilk Müslümanların Batı medeniyeti üzerinde Yahudilerinkinden çok daha büyük etki bıraktığını gösteren ispatlı tarihî gerçekleri karartma girişimidir sadece. Bugünün medeniyeti yerinde bir ifadeyle <strong>Yahudi-Hıristiyan-Müslüman medeniyeti</strong> olarak tanımlanabilir. Bu bölüm, Yahudilerin peygamberi Hz. Musa’ya, Kur’an’ın verdiği değerin ölçüsünü açıklamaktadır. Hz. Musa ve halkının verdiği mücadelenin hikâyesi Kur’an’da defalarca tekrarlanmaktadır. Hatta Hz. Musa’nın adı bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’den çok daha fazla geçmektedir. İsmail, İshak, Yakup, Musa, Harun, Davut, Süleyman ve Yusuf gibi (İsrailoğullarına gelen) peygamber adları İslam topluluğu içinde kullanılan yaygın isimlerdir.</p>
<p>Bütün bunlar göstermektedir ki, Müslümanlarla Yahudiler arasındaki anlaşmazlıklar mahiyet itibariyle <strong>dinî değil, siyasîdir</strong>. Filvaki, başka herhangi bir yerden ziyade güvenli bir sığınak ve iyi muameleyi bir İslam devletinde gördüklerini ilk kabul edecek olanlar Yahudilerdir. Nitekim İspanya’daki İslâmî yönetim sona erdiğinde oradaki Yahudiler yeni yöneticilerden kaçıp bir başka İslam devleti olan Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı.</p>
<p>Aynı şekilde, İslam ve Hıristiyan dünya arasındaki hoşgörü ve işbirliği, şayet gereken samimiyet ve siyasî irade gösterilmiş olsa, oldukça güçlenebilecektir. İki din arasındaki farklılıklar düşmanlığa davetiye çıkarmaz. Aslında bu bağlamda Müslümanların üzerine yıkılmış ve halen yıkımını sürdüren haksızlıklar zincirine bir son verilmesini gerektiren yeterli ortak çıkarlar mevcuttur. Bütün bunlara bir son vermenin ve asırlardır gittikçe artan küskünlük ve şiddeti ortadan kaldırmak için elleri birleştirmenin zamanı çoktan gelmiştir.”</p>
<p><strong>Yöneticiyi de Bağlayan Çoğunluk Kararı Yöntemini Benimsemek</strong></p>
<p>“Kitabın en uzun ve en önemli olan <strong>dördüncü bölümü</strong>, İslam anatomisini analiz etmektedir. Dr. Hathout, kısa pasajlarla şeriat, İslam hukukunun özü, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve demokrasi konularını incelemektedir. İslam’ın manevî veçhesini oluşturan ibadet meselelerini, Müslümanları eğiten ve onlara şefkat, merhamet ve sevgiyi aşılayan ahlaki mesajları ele almayı sürdürmektedir.</p>
<p>Şeriatin gelişimi Hz. Peygamber’in ölümünden çok kısa bir zaman sonra başlamıştır. Gereken değişiklikleri meydana getiren cüretkâr şahsiyetlerden birisi, ikinci halife olan <strong>Hz. Ömer</strong> olup, Kur’ani hükümlerin bazılarını değişen şartlara uyarlama veya askıya alma konularında oldukça ileri gitmiştir. Maamafih Halife Ömer’in aldığı kararlar keyfî olmayıp, Kur’an’ın buyurduğu <strong>emirlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasına</strong> ve de o bölgede hüküm süren şatlara tatbik edilmesine dayanıyordu. Böyle özel hallerde orada hazır bulunan Hz. Peygamber’in bilgili ashabına danışıyor, bir çeşit danışma meclisi oluşturuyordu. Hepsi de Hz. Ömer’le mutabık kalıyorlardı.</p>
<p>Hz. Ömer, ictihatlarında Kur’an ve hadis metinlerinin sade (yalın) anlamından ziyade <strong>akıl</strong> ve <strong>buyruğun amacına önem veren</strong> görüşe bağlı kalmıştır. Yeni ve her daim değişen ahvali kapsayacak şekilde Allah ve peygamber buyruğunun nasıl yorumlanması, uyarlanması veya geliştirilmesi gerektiğine dair Dr. Hathout’un görüşlerinden edindiğim intiba, kendisinin de aynı sisteme meylettiğini göstermektedir.</p>
<p>Yazar İslam ve demokrasi arasındaki münasebeti fevkalade güzel açıklamaktadır. Kur’an ve sünnetle de kanıtlandığı gibi, <strong>İslâmî bir hükümet</strong> belli bir anayasal şekil içermez. Kur’an ve sünnetin gösterdiği yol, herhangi bir anayasanın dayandırılabileceği temel prensiplerdir. Bir ülke yöneticisi, (halk tarafından) seçilmelidir. O da ülkeyi kanunlara uygun idare eder. Toplumu alakadar eden meseleler <strong>çoğunluğun kararlarıyla</strong> düzenlenmek zorundadır. Ki bu da “<strong>şûrâ</strong>” sisteminin özüdür. Nitekim İslam devletinin başkanı sıfatıyla Hz. Peygamber, bir konuda nasıl davranması gerektiği hususunda ilahî vahiyle bir yol gösterilmediği sürece şûrâ sistemine başvurmuştur.</p>
<p>Uygulamada şûrâ sisteminin nasıl işletileceğine gelince, bütün formaliteler, zaman ve mekânın ihtiyaç ve şartlarına göre tespit edilmek üzere serbest bırakılıyordu. Böylece, esnekliğin en hayati unsuru garanti ediliyordu. Hz. Ömer normalde, şûrâ meclisini camide yönetirdi. Mevzubahis olan mesele zor ve üzerinde derin düşünmeyi gerektiriyorsa bütün şûrâ üyelerini istişare için kasabanın dışındaki açık bir alana götürürdü. Orada günlerce kalır ve sonunda halifenin de bağlı kalacağı bir çoğunluk kararı çıkıncaya kadar meseleyi enine boyuna tartışırlardı.</p>
<p>Şûrâ sistemine uygun bir şekilde yürütülen çoğulcu yönetime ilaveten İslamiyet “<strong>insan hakları</strong>” kavramını sağlam bir şekilde tesis etmiştir. İbadet etme, konuşma ve serbest hareket etme özgürlüğü ile vatandaşlar arasındaki <strong>eşitlik</strong> gibi meseleleri diğer uluslar bunları kendi sistemlerine dâhil etmeden asırlar önce güvence altına almıştır. Maalesef, İslam’ın doğuşundan bu yana çok şey değişti. İslam anayasasının o saf, bozulmamış özelliklerinin çoğunun kaybolup gitmesine göz yumulmuştur! Bu yüzden bazı Müslüman devletleri, İslam ile demokrasi arasında kesin bir antipati olduğuna dair intibalarından kurtulamamaktadır.</p>
<p>İslam’ın getirdiği ahlaki standart oldukça yüksek olup hayatın tüm yanlarını kapsamaktadır. Bu standart gerçek bir Müslümanı cömert, müsamahakâr, mütevazı kıldığı gibi kendi hısım ve akrabalarına olduğu kadar Müslüman kardeşlerine karşı da o derece iyilik yapmaya müheyya kılmaktadır.</p>
<p>Kitabın yazarı Müslümanları asırlardır etkileyen ve gayrimüslim birisine <strong>İslam’ın ne olduğuna dair</strong> canlı bir tablo çizen Kur’an ve sünnetten alınmış fevkalade parlak örnekler sunmaktadır.</p>
<p>Kitabın <strong>beşinci ve son bölümü</strong> tüm dünyada çok tartışılan siyasi ve ictimaî meseleleri ele almaktadır. Yazarın görüşleri ve çözüm önerileri, kendisinin İslam şeriati ve onun ortaya koyduğu ahlakî prensiplere karşı olan derin vukûfiyetinin bir yansımasıdır. Bazı Müslümanlar yazarın ileri sürdüğü nazariye ve sonuçları konusunda aynı fikirde olmayabilirler. Böyle görüş ayrılıkları İslam’da hoş görülür. Bu konuda Hz. Peygamber’in bizler için vazettiği kural şudur:</p>
<p>Söz konusu olan bir meselede gerçeği bulma veya çözüm aramada aklını kullanan ve aradığı cevabı bulan kimseye iki sevap verilir. Aklını kullandığı halde gerçeği ıskalayana ise bir sevap verilir.</p>
<p>Fikrimce, Dr. Hathout’un Kur’an ve sünnet metinlerinin yalın anlamlarından ziyade onların temel nitelik ve <strong>vazedilmelerindeki hikmeti arama çabaları</strong>, kendisine bir değil iki sevap kazandıracaktır.” (s.9-25).</p>
<p><strong>Dr. Hassan Hathout’u Kendi Dilinden Tanımak </strong></p>
<p>“İngiliz işgali döneminde Mısır’da dünyaya geldim. Bu dönem hayatımda çok önemli bir rol oynamıştı. Nitekim daha küçük bir çocukken beynimde yer eden anılardan ilki, annemin zaman zaman şu şekilde beni yüreklendirmesiydi:</p>
<p>“Daha sen karnımdayken sana ‘Hasan’ adını vereceğime ve Mısır’dan İngilizleri sınır dışı edene dek bu uğurda seni ve kendimi feda edeceğime dair ahdetmiştim.”</p>
<p>Bu sözlerin üzerimde büyük etkisi olmuştu. Peki sonuç ne olmuştu? Ne kaygısız bir çocukluk ve ne de bir gençlik hezeyanı yaşayabilmiştim. Ortada bir dava ve yaşamak için bir amaç vardı. Benim neslim her ne suretle olursa olsun, İngiliz işgalini bertaraf etmede bizden önceki neslin attığı adımları takip ediyordu. İngilizler ve onların Mısırlı kukla hükümetlerince bizler terörist, ama ülkenin ve dünyanın geri kalan kesimleri için özgürlük savaşçıları idik.</p>
<p>Sonunda İngiliz işgalinin bittiğini gördüğümüz için şanslıydık. Mesleki çalışmalarımı sürdürmek için İngiltere’de yaşamaya başladığımda, İngiliz halkına karşı bir sevgi ve takdir hisleri gelişti bende. Anladım ki halklar, siyaset ve devlet adamlarından çok farklı olabiliyormuş. Aynı şeyi çok daha sonra ikinci vatanım olan Amerika’ya geldiğimde de gördüm.</p>
<p>Ciddiyet ve kararlılık çalışma hayatımı ateşliyordu. Mesleki çabalarım nefes almamı sağlayan iki ciğerimden sadece birini teşkil ediyordu. İkincisi ise, esas itibariyle gerek kendi dinimi gerekse diğer dinleri mütalaa edebilme aşkıydı. Kitabî bilgim bir ilahiyat öğrencisininkinden hiç de aşağı değildi ama, ilim ve tıp alanındaki birikimim, kendi dinimi tefekkür etmem, anlamam ve yorumlamamda çok değerli bir araç vazifesi görüyordu.</p>
<p>İki kültürlü ve iki dil bilen bir kimse olarak anladım ki, İslamiyet Batı’da büyük çapta tanınıyordu. Bilinmeyene gelince; bunun ayıbının bizzat Müslümanlara ait olduğunu düşünüyorum. Aktif bir şekilde İslam’a iftira atma ve onu karalamaya çalışma; siyaset, medya ve eğlence dünyasındaki bazı gurupların görevi ve kariyer aracı olmaktadır.</p>
<p>Bir kimsenin varlığının tanınması onun en temel haklarından birisidir. İnsanlar arasındaki barış, uyum ve iyi niyet, sadece bunu doğru anlamaya dayandırılabilir, efsanelere veya yalana değil! İnsanlar ancak o vakit gerçek benzerlik ve farklılıkların farkına varabilecektir. Umulur ki, insanlar bu farklılıklara saygı duyar, müsamahakâr olmayı öğrenir ve bunlarla birlikte yaşamaya çalışırlar.</p>
<p>Bu mütevazı kitap, gezegenimiz üzerindeki bir buçuk milyar insanın inancını temsil eden İslam dini adına katkıda bulunmak için hazırlanmıştır.</p>
<p>Sevgi Allah’tan, nefret ise şeytandandır. Sevgilerimle…” (s.27-28).</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>http://www.<strong>org.tr</strong>/, 11.11.2018.</li>
<li>İlyas ÇELEBİ ve Mehmet BULGEN (Ed.); <strong>İslâm Düşüncesinin Kurucu Unsurları: Usûl-i Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf ve İslâm Felsefesi</strong>, Yayın Hazırlayanlar: İsmail Kurt, Seyit Ali Tüz ve Halil Yılmaz, Ensar Neşriyat, İstanbul 2016, 542 s.</li>
<li>İSAV Yayınlarının pdf nüshaları için: <a href="http://www.isav.org.tr/kitap_pdf_dosyalari">http://www.isav.org.tr/kitap_pdf_dosyalari</a></li>
<li>Hassan HATHOUT; <strong>İslam Düşüncesini Doğru Anlama</strong>, (Özgün Adı: Reading The Muslim Mind), Takdim: Ali Özek, Takriz: Ahmed Zeki Yemânî, Çeviren: Erdem Öztekin, İSAV Yayınları, İstanbul 2018, 160 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ZULME VE ZALİME MÂNİ OLABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/zulme-ve-zalime-mani-olabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/zulme-ve-zalime-mani-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Nov 2018 17:50:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[CEMAL ABDULMUN’İM EL-KÛMÎ]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[HASAN AŞUR]]></category>
		<category><![CDATA[MAZLUMLAR HAKKINDA 80 HADİS]]></category>
		<category><![CDATA[RUMEYSA GÖKBAYRAK ÖMÜN]]></category>
		<category><![CDATA[ZALİMLER]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=777</guid>

					<description><![CDATA[Ekim ayının gelmesiyle yayın hayatı da canlandı. Zalimlerin akla ziyan zulümlerini hayasızca işlediği, Cemal Kaşıkçı’yı insanlık adına utanç verici bir vahşetle katlettikleri günlerde “Zulüm, Zalimler ve Mazlumlar Hakkında 80 Hadis” kitabı raflardaki yerini aldı. Beyan Yayınları’nın “İki Dil Bir Kitap” serisinin 29. kitabı olarak nefis bir cilt ve baskıyla okuyucuya sunulan bu eseri, zulme sessiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ekim ayının gelmesiyle yayın hayatı da canlandı. Zalimlerin akla ziyan zulümlerini hayasızca işlediği, Cemal Kaşıkçı’yı insanlık adına utanç verici bir vahşetle katlettikleri günlerde “Zulüm, Zalimler ve Mazlumlar Hakkında 80 Hadis” kitabı raflardaki yerini aldı. Beyan Yayınları’nın “İki Dil Bir Kitap” serisinin 29. kitabı olarak nefis bir cilt ve baskıyla okuyucuya sunulan bu eseri, zulme sessiz kalarak suça ortak olmamanın, pasif destek vererek zalimlere yardım ve yataklık yapmamanın önemine dikkat çekmek için kısa bir özet sunuyorum. Cemal Abdulmun’im el-Kûmî’nin editörlüğünü yaptığım bu eserinden seçtiğim pasajları birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Zalimlerin Feci Akıbetlerinden İbret Almak</strong></p>
<p>“Tarih gözler önüne sermiştir ki gelmiş geçmiş tüm zalimlerin sonları ders almak isteyen bir kimse için büyük bir ibrettir. Fertler ve toplumlar bazında görülen zulüm vahim sonuçlara yol açtığı gibi sistemler ve liderler düzeyinde de tehlikeli sonuçlar doğurmuştur (s.13).</p>
<p>Zulmü kendisine haram kılan, aynı şekilde insanlar arasında da haram kıldığını bildiren Allah Teâlâ modern dünyanın zalimlerine de hak ettikleri akıbeti yaşatmak üzere onları gözetim altında tutmaktadır. Hiç şüphesiz Allah azze ve celle zalim kullarına belli bir vakte değin mühlet tanır. Onları azabıyla yakaladığında ise artık bu kimseler için asla bir kaçış imkânı yoktur (15).”</p>
<p>“Dilbilimciler, “Zulüm; bir şeyi konulması gereken yerin dışına koymaktır.” demişlerdir (s.27). Zulüm, haksızlık ve haddi aşmaktır (s.29).</p>
<p>Allah Teâlâ’nın zalimlere yönelik tehditlerini can kulağıyla dinleyelim:</p>
<p>“Zulmedenler, yakında nasıl bir devrime uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir!” (Şu’arâ 26:227).</p>
<p>“Zalimlerin, azabı gördükleri zaman; “Geri dönecek bir yol var mı?” dediklerini görürsün!” (Şûra 42:44).</p>
<p>“Vay haline o zulmedenlerin ve yazık o acı Gün’de (başlarına gelecek) azap için!” (Zuhruf 43:65).</p>
<p>“Gerçek şu ki, Biz zulüm edenler için dalga dalga yükselen alev katmanlarıyla onları çepeçevre kuşatacak bir ateş hazırladık.” (Kehf 18:29).</p>
<p>“Sonra zulmedenlere; “Tadın bitmeyen azabı!” denecek, “Yapageldiğiniz işlerin karşılığından başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz sanki?” (Yunus 10:52).</p>
<p>“İyi bilin ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd 11:18).</p>
<p><strong>Zulmetmekten ve Zulme Uğramaktan Allah’a Sığınmak</strong></p>
<p>Allah Rasulü’nün zulme, zalimlere ve mazlumlara ilişkin şu sözlerine hep birlikte dikkat kesilelim:</p>
<p>1- Abdullah bin Ömer (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sa) şöyle buyurdu:</p>
<p><em>“Zulümden kaçınınız. Zira zulüm kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır</em>.” (Buhari, Mezâlim 3/169).</p>
<p>2- Abdullah bin Ömer (ra) Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p><em>“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık yapmaz. Onu (düşmanına) teslim etmez. Kim mümin bir kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanın kusurunu örterse, Allah da kıyamet günü onun kusurunu örter.” </em>(Buhari, Mezâlim 3/168).</p>
<p>3- Ebu Musa el-Eş’ari (ra), Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p><em>“Hiç şüphesiz Allah zalime mühlet verir. Onu yakalayınca da kaçmasına fırsat vermez.” Sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “İşte Rabbin zulmeden kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. Doğrusu O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd 11:102)</em>. (Buhari, Tefsîru Sûreti Hûd: 6/93-94).</p>
<p>4- Ümmü Seleme (ra), Rasulullah (sa)’in evinden çıkarken şöyle dua ettiğini nakleder:</p>
<p><em>“Allah’ım! Dalalete ve zillete düşmekten, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillikten ve cahilce muameleye maruz kalmaktan sana sığınırım.”</em> (Ebu Davud, Kitâbu’l-Edeb (5072), 13/437).</p>
<p>5- Ebu Hureyre (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Üzerinde bir din kardeşinin namusuna veya malına tecavüzden doğmuş bir hak bulunan kimse dinar ve dirhem kullanılmayacak olan (kıyamet) gününden önce bugün kardeşinden helallik istesin. Aksi takdirde zalim olanın salih ameli bulunursa zulmü oranında kendisinden alınır (da mazlum olana verilir). Salih ameli yoksa mazlumun günahlarından alınıp zalimin üstüne yüklenir.” </em>(Buhari, Mezâlim 3/170).</p>
<p>6- Enes bin Malik (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Zulüm üç türlüdür: Bir zulüm var ki Allah onu affetmez. Bir zulüm var ki Allah onu affeder. Bir zulüm var ki Allah onun mutlaka hesabını sorar: Allah’ın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü O; “Hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman 31:13) buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm ise kulların kendi nefislerine zulmüdür. Rableri ile kendileri arasındaki işlerde yaptıkları hatalardır. Allah’ın takipsiz bırakmayıp mutlaka hesap soracağı zulüm de kulların birbirlerine karşı haksızlıklarıdır. Allah bunların hesabını sorar ve yapılan haksızlıkları cezalandırır (mazlum kullarına destek olur ve onların öcünü alır).”</em> (Tayalisi, Müsned (2184), 2/61).</p>
<p>7- İbni Abbas (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir:</p>
<p>“<strong>İmana ermiş olan ve zulüm işleyerek imanlarını karartmayanlar…” </strong><em>(En’âm 6:82) </em>ayeti indirildiğinde bu ayet Rasulullah’ın (sa) ashabına çok ağır geldi ve: “Hangimiz kendi nefsine zulmetmiyor ki? (O halde biz mahvolduk.)” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sa): <strong>“Burada kast edilen kişinin nefsine zulmetmesi değil, şirktir. Lokman’ın oğluna; “Yavrucuğum! Sakın Allah’a şirk koşma! Hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” dediğini işitmediniz mi?” </strong><em>(Lokman 31:13) </em>buyurdu.” (Buhari, Kitâbu’t-Tefsîr, 6/71).</p>
<p>8- Ebu Hureyre (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa)’in şöyle dediği nakledilir:</p>
<p><em>“Üç kişinin duası geri çevrilmez: Bunlar iftar edeceği vakit oruçlunun, adaletli hükümdarın ve mazlumun dualarıdır. Allah mazlumun duasını bulutların üstüne çıkarır, ona gök kapılarını açar ve: “İzzetim ve celalime and olsun ki hemen olmasa da er geç sana yardım edeceğim.” der.” </em>(Tayalisi, Müsned (1265), 1/255).</p>
<p>9- İbni Abbas (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“İki dua vardır ki bunlarla Allah arasında bir perde bulunmaz: Mazlumun duası ve kişinin yanında bulunmayan kardeşine ettiği dua.”</em> (Taberani, Mu’cemu’l-Kebîr (1132), 11/97-98).</p>
<p>10- Enes (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><strong><em>“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” </em></strong><em>Zalim olduğu halde ona nasıl yardım ederim; denildi. O da (sa): <strong>“Onu zulümden alıkoyarsın… İşte bu ona yardım etmektir.” </strong>buyurdu.”</em> (Buhari, Mezâlim 3/178).</p>
<p>11- Ebu Bekir es-Sıddık, (ra) Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu nakleder:</p>
<p><em>“İnsanlar bir zalimi görürler de onu zulmünden el çektirmezlerse Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” </em>(Humeydî, Müsned (3), 1/3-4).</p>
<p>12- Cabir (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Zayıflarının hakkını güçlülerinden almayan bir toplumu Allah nasıl yüceltir?” </em>(İbni Mace, Sünen, Kitâbu’l-Fiten (4010), 2/1329).</p>
<p>13- Abdullah bin Amr (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle demiştir:</p>
<p><em>“Ümmetimin zalime ‘sen zalimsin’ demediğini gördüğün gün onlardan ayrıl.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/163,190).</p>
<p>14- Ebu Said el-Hudri (ra), Nebi (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p><em>“Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hakkı söylemektir.” </em>(Humeydî, Müsned (752), 2/332-333).</p>
<p>15- İbni Amr (ra) Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p><em>“Bir zulme uğrayıp bu uğurda savaşan ve bu esnada öldürülen her Müslüman şehit olarak öldürülmüştür.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/205).</p>
<p>16- İbni Abbas (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Kim kendi bâtılı ile hakkı geçersiz kılmaya çalışan bir zalime destek olursa Allah ve Rasulü’nün zimmeti o kimseden kalkar.” </em>(Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebîr (11216,11539), 11/94,172).</p>
<p>17- Ebu Said el-Hudri’den (ra) rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurur:</p>
<p><em>“(Benden sonra) başınıza insanlardan bir grubun huzurlarına girip çıktığı bazı idareciler gelecektir. Onların yalanlarını tasdik eden ve haksızlıklarına yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. Kim de onların yalanlarını doğrulamaz ve haksızlıklarına yardım etmezse ben ondanım, o da bendendir.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/24).</p>
<p>18- Ümmü Seleme (ra), Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p><em>“Sadaka vermekle mal azalmaz. Kendisine yapılan bir zulmü affeden adamın ise Allah izzetini arttırır.” </em>(Taberani, el-Mu’cemu’s-Sağîr (142), 1/102).</p>
<p>19- Ebu Hureyre (ra), Rasulullah’ın (sa) şöyle dediğini rivayet etmiştir:</p>
<p><em>“Ey Ebu Bekir! Bunlar haktır. Bunları öğren… Bir kimse zulme uğrar da intikam almaya çalışmadan alttan alırsa Allah onun izzetini arttırır. Bir kimse dostluk kurmak ve akrabalık bağlarını güçlendirmek için bir hediye verirse Allah onun rızkını çoğaltır. Kim de çokluk isteyerek dilencilik ederse onun da rızkını azaltır.” </em>(Beyhaki, Sünen, 10/236).</p>
<p>20- Abdurrahman bin el-Avf’dan (ra) rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Üç şey vardır ki bunlar üzerine nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim: Sadaka verenin malı azalmaz. O halde bolca sadaka verin! Bir kul yalnızca Allah’ın rızasını umarak kendisine yapılan zulmü affederse Allah o kulu kıyamet günü yüceltir. Her kim de dilencilik ederse Allah da onu fakir kılar.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/19).</p>
<p>21- Enes (ra)’dan rivayetle Nebi (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Birbirine söven iki kimsenin söyledikleri sözün günahı, mazlum olan saldırganlık edinceye kadar, söze ilk başlayan üzerinedir.” </em>(Buhari, Edebu’l-Müfred (424), 1/513).</p>
<p>“Biz bu eseri hazırlarken zulmün haram kılınması, dünyada işlenen her türlü zorbalıktan kurtulmaya çalışmanın gerekliliği, mazlumun duası, mazlum kimseye sahip çıkmanın ve zalime engel olmanın zarureti, affetmenin fazileti ve düşmanlık beslemenin yasaklanmış olması konularında gelmiş olan seksen hadisi bir araya getirdik. Zikretmiş olduğumuz tüm hadis-i şerifler ya sahih ya da hasen olup hadis âlimlerince kabul görmüş hadislerdir. Her birini tahric ettik ve hadis ilminin kuralları gereğince derecelerini açıkladık. İhtimaldir ki bu eser mazlumlar için bir teselli olur ve zalimlerin zulmüne karşı bir engel teşkil eder.</p>
<p>Allah’ım doğru yoldan sapmaktan ve insanları saptırmaktan, zillete düşmekten ve insanları zelil etmekten, zulmetmekten ve zulme maruz kalmaktan, cahillik etmekten ve cahil görülmekten sana sığınırız.</p>
<p>Dualarımızın sonu; “tüm övgülerin âlemlerin Rabbi Allah’a mahsus olduğunu” ikrar edebilmektir.” (s.57).</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Cemal Abdulmun’im el-Kûmî; <strong>Zulüm, Zalimler ve Mazlumlar Hakkında 80 Hadis</strong>, Takdim ve Tahkik: Hasan Aşur, Çeviren: Rumeysa Gökbayrak Ömün, Editör: Fethi Güngör, Beyan Yayınları, İstanbul 2018, 190 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/zulme-ve-zalime-mani-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABHAZYA’YI FİİLEN VE RESMEN TANIMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abhazyayi-fiilen-ve-resmen-tanimak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abhazyayi-fiilen-ve-resmen-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Oct 2018 07:38:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[25. YILDÖNÜMÜ]]></category>
		<category><![CDATA[ABHAZYA CUMHURİYETİ]]></category>
		<category><![CDATA[ABHAZYA ZAFERİ]]></category>
		<category><![CDATA[Adıgey Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[BABUŞARA]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞIMSIZ DEVLETLER TOPLULUĞU]]></category>
		<category><![CDATA[BALTIK ÜLKELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[BDT]]></category>
		<category><![CDATA[BERİA]]></category>
		<category><![CDATA[BOMBORA]]></category>
		<category><![CDATA[Çeçenistan]]></category>
		<category><![CDATA[ÇERKESK]]></category>
		<category><![CDATA[DAĞISTAN]]></category>
		<category><![CDATA[DR. CEMALETTİN ÜMİT]]></category>
		<category><![CDATA[DZHANSUKH LAZBA]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[GAGRA]]></category>
		<category><![CDATA[GROZNİ]]></category>
		<category><![CDATA[GUDAUTA]]></category>
		<category><![CDATA[GÜRCİSTAN]]></category>
		<category><![CDATA[II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İİT]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[KABARDEY-BALKAR]]></category>
		<category><![CDATA[KADIN SAVAŞÇILAR]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[KARAÇAY-ÇERKES]]></category>
		<category><![CDATA[KEFKEN]]></category>
		<category><![CDATA[KILIÇ OPERASYONU]]></category>
		<category><![CDATA[KIRIM]]></category>
		<category><![CDATA[MAHAKÇALA]]></category>
		<category><![CDATA[MARŞAN]]></category>
		<category><![CDATA[MÂVERÂU’L-KAFKÂS]]></category>
		<category><![CDATA[MAYKOP]]></category>
		<category><![CDATA[MERKEZÎ KAFKASYA]]></category>
		<category><![CDATA[NALÇİK]]></category>
		<category><![CDATA[NAURU]]></category>
		<category><![CDATA[NİKARAGUA]]></category>
		<category><![CDATA[OÇAMÇIRA]]></category>
		<category><![CDATA[ÖMER DURAN]]></category>
		<category><![CDATA[ORTAASYA TÜRK CUMHURİYETLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[RAHMİ DENİZ ÖZBAY]]></category>
		<category><![CDATA[RİTSA]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAMİL BASAYEV]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAMİL YAŞBA]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAPSIĞ KIYISI]]></category>
		<category><![CDATA[SETENAY NİL DOĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[SOÇİ]]></category>
		<category><![CDATA[SOHUM]]></category>
		<category><![CDATA[SOHUMKALE]]></category>
		<category><![CDATA[SOSNALİYEV SULTAN]]></category>
		<category><![CDATA[Stalin]]></category>
		<category><![CDATA[TAŞKENT ANLAŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[TAYVAN MODELİ]]></category>
		<category><![CDATA[TRANSKAFKASYA]]></category>
		<category><![CDATA[VADİM HARAZİYA]]></category>
		<category><![CDATA[VENEZUELLA]]></category>
		<category><![CDATA[VLADİMİR ARDZINBA]]></category>
		<category><![CDATA[YAĞAN İBRAHİM. SELÇUK SIMSIM]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ KAFKASYA GAZETESİ]]></category>
		<category><![CDATA[ZAKAVKAZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=773</guid>

					<description><![CDATA[Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlık savaşını zaferle sonuçlandırmasının üzerinden 25 yıl geçti. 30 Aralık 1922’de kurulan ve 22.400.000-km² büyüklüğünde devasa bir büyüklüğe ulaşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) 21 Aralık 1991’de dağılması, sadece Ortaasya Türk Cumhuriyetlerinde ve Baltık ülkelerinde değil Kafkasya bölgesinde de önemli gelişmelere sebebiyet vermişti. Transkafkasya (Zakavkaz/ Mâverâu’l-Kafkâs) ülkeleri yanında Merkezî Kafkasya’da da bağımsızlık iradesini [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlık savaşını zaferle sonuçlandırmasının üzerinden 25 yıl geçti. 30 Aralık 1922’de kurulan ve 22.400.000-km² büyüklüğünde devasa bir büyüklüğe ulaşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) 21 Aralık 1991’de dağılması, sadece Ortaasya Türk Cumhuriyetlerinde ve Baltık ülkelerinde değil Kafkasya bölgesinde de önemli gelişmelere sebebiyet vermişti.</p>
<p>Transkafkasya (Zakavkaz/ Mâverâu’l-Kafkâs) ülkeleri yanında Merkezî Kafkasya’da da bağımsızlık iradesini ortaya koyan iki ülkeden biri olarak Abhazya (diğeri Çeçenistan), Gürcistan’ın işgal girişimini onüç aylık bir zorlu direnişin ardından püskürtebilmişti.</p>
<p>Demir perdenin yıkılması üzerine atayurdu Kafkasya’ya ilk seyahatimi gerçekleştirmek üzere büyük bir heyecanla yola koyulmuştum. İstanbul’dan Trabzon’a gidip oradan gemiyle Soçi’ye geçerek Şapsığ kıyısından Adıgey Cumhuriyeti’ne, oradan da Dağistan’a kadar tüm cumhuriyetleri ziyaret ederek Mahaçkala’daki bir kongreye katılacaktım. Ne var ki 14 Ağustos 1992 sabahı Trabzon’a ulaştığımda Soçi seferinin iptal edildiğini, geminin Batum’a giderek gümrük işlemlerinin orada yapılacağını öğrendim… Meşakkatli bir yolculuktan sonra Soçi’ye, oradan Maykop’a, Çerkesk’e, Nalçik’e, Grozni’ye ve nihayet Mahakçala’ya ulaşmıştım. Özellikle Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetlerinde Abhazya’ya destek mitinglerine şahit olmuştum…</p>
<p>20 Ekim 2018 Cumartesi günü saat 14:00-18:00 arasında İstanbul’da <strong>Kafkas Vakfı</strong> genel merkezinde “Abhazya Bağımsızlığının 25. Yılı” başlığıyla gerçekleştirilen panelde ilk oturumun başkanlığı şahsıma, ikinci oturumun başkanlığı Prof.Dr. Rahmi Deniz Özbay’a tevdi edildi. İlk oturumda üç akademisyenin, ikinci oturumda bir sivil toplum yöneticisi ile bir diplomatın toplam beş tebliğ sunduğu paneli katılamayanlar için özetledim. Tarihe not düşmek maksadıyla kamuoyuyla paylaşmayı da lüzumlu addediyorum.</p>
<p><strong>Abhazya’yı Anlamak</strong></p>
<p>İlk konuşmacı Ömer Duran, Abhazya bağımsızlık mücadelesine destek vermek maksadıyla Üsküdar-Bağlarbaşı meydanında düzenlenen bir mitingde tanıştığım ve daha sonra uzun yıllar dostluğumuzu sürdürdüğümüz bir akademisyen. 1970 Sakarya doğumlu, 1995 Mısır el-Ezher Üniversitesi mezunu, siyaset bilimi ve kamu yönetimi alanlarında yüksek lisans yapmış, halen İslam Hukuku alanında doktorasını tamamlamak üzere olan Duran, 1998-2003 yılları arasında Kafkas Vakfı Genel Müdürlüğü de yapmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve SETA’da çalışan Duran, on yıldır özel sektörde Ortadoğu danışmanlığı yapmaktadır.</p>
<p>“Abhazya’yı Anlamak” başlıklı tebliğinde Abhazya’yı demografik, coğrafi ve tarihî açıdan tanıtan <strong>Ömer Duran</strong>’ın tebliğini şöylece özetleyebiliriz:</p>
<p>“8660-km<sup>2</sup> toprağa sahip Abhazya’da, bir Karadeniz ülkesi olmakla birlikte Akdeniz iklimi hâkimdir. 220 bin nüfuslu ülkede 100 bin Abaza yanında Ermeniler, Rumlar, Ruslar, Megreller ve 20 bin civarında etnik Türk yaşamaktadır. Çoğunluğu Ortodoks Hıristiyan, az bir kısmı da sosyolojik anlamda Müslüman olan Abhazya’da, başkent Sohum ve Gudauta’da birer mescit bulunmaktadır. Ülkede kiliseler mevcut olup maalesef bugüne kadar minareli bir cami inşa edilebilmiş değildir. Abhazya’nın bağımsızlığından beri gündemde olan bu konu günümüze dek başarılamamıştır.</p>
<p>Sohum’da (Babuşara’da) altyapısı hazır bir sivil havaalanı bulunmaktadır. Gudauta (Bombora) havaalanını ise daha çok Rusya tarafından askerî üs olarak kullanılmaktadır. En büyüğü Sohum’da olmak üzere değişik limanları vardır. Gürcistan’a en yakın olan Oçamçıra limanı çoğunlukla Rus askerî gemileri tarafından kullanılmaktadır.</p>
<p>SSCB döneminde halklara birtakım haklar verilirken ‘100 bin’ sınır olarak kabul ediliyormuş. Bu nedenle bu rakamın bazen 100 binin çok az altında veya biraz üstünde olduğunu görebilirsiniz. Ancak adı Abhazya olan bu ülkede Gürcülerin nüfusu çok daha fazlaydı. Bu yüzden Abhaz nüfusunun kısıtlanması ve bugün Tiflis tarafından dillendirilen ‘Göçmen meselesi’ önemli bir konu olarak devam edegelmiştir. Özellikle Stalin döneminde had safhada ‘Gürcüleştirme’ politikaları güdülmüştür. SSCB döneminde Ruslar ve Gürcüler eliyle demografik çoğunluk oluşturmak için Abhazya’da planlı Gürcü iskânları gerçekleştirilmiştir. Ancak Abhazya’nın Gürcüleştirilmesi politikaları 19. yüzyılın ortalarına kadar götürülebilir. Abhazya’nın bir taraftan Ruslar tarafından istilası ve Gürcistan tarafından rahatsız edilmesi, Osmanlı Devleti’nin bölgede, Kırım ve Karadeniz’de zayıflamaya başlamasına paralel gelişmiştir. Abhazya’nın bu hale düşmesinin ilk sorumlusu Rusya’dır, ikincisi ise Gürcistan’dır. Burada tarih eleştirisi yapmamız gerekmektedir. Hem Rusya hem de Gürcistan Abhazya’yı yok etmeyi arzuluyordu. Dinî yapının da bunda payı olduğunu görüyoruz. Abhazlar gerçekten her dönem Rus istilasına ve işgaline karşı direnmişlerdir.</p>
<p>Abhazya’nın bu hale düşmesinin ilk sorumlusu Rusya’dır, ikincisi ise Gürcülerdir. Burada tarih eleştirisi yapmamız gerekmektedir. Her iki ülke de Abhazya’yı yok etmeyi arzuluyordu. Dinî yapının bunda payı olduğunu görüyoruz.</p>
<p>18. yüzyıl Osmanlı-Abhaz ilişkilerinin en yoğun olduğu yüzyıl idi. Bu dönemde Abhaz prensleri arasında ‘Rus taraftarları’ ve ‘Türk taraftarları’ şeklinde bir ayırım baş göstermişti… 1810’da Osmanlı Devleti’nin Abhazya’yı Rusya’ya bıraktığı kabul edilmektedir… II. Abdülhamid’in eşlerinden ikisi Abhaz idi. Sultan, kayınpederi Marşan’ı desteklemiş ve Sohum’u kurtarmak için diğer gönüllü muhacirlerle birlikte Abhazya’ya göndermişti… Çıkartma sonrası, şehirdeki Abhazların da yardımıyla kısa süreli bir başarı elde edildiyse de Ruslar şehri tekrar eli geçirdiler. Bu birlikteki askerlerin bir kısmı kendilerini Karadeniz limanlarına atarak canlarını kurtarmışlardır. Kefken’e gelen Abhazların da Sohumkale çıkartmasına katılan bu gönüllüler olduğu aktarılmaktadır. Artık, Abhaz prensleri arasında ‘Rus taraftarları’ ve ‘Türk taraftarları’ şeklinde bir ayırım baş göstermişti…</p>
<p>1921 SSCB Anayasası’na göre Abhazya, özerk değil <strong>bağımsız bir ülke</strong> olarak birliğe <em>de facto</em> katılmıştır. 1931 Anayasası’nda Stalin bu statüyü değiştirmiştir! Yine Gürcü asıllı Beria yüzlerce, hattâ binlerce Abhaz entelektüeli yok etmiştir!</p>
<p>Ağustos 1992’de Abhazya, Gürcistan’dan müzakere heyetinin gelmesini beklerken hapislerden salınmış barbarların da eşlik ettiği bir işgal ordusuyla karşılaşmıştır… Savaş 30 Eylül 1993 günü Abhazların zaferiyle sonuçlanmıştır. O tarihten günümüze kadar iki ülke arasında çok sayıda karşılıklı ziyaretler ve görüşmeler yapılmıştır.</p>
<p>Abhazların zaferiyle sonuçlanan 1992-1993 Gürcistan-Abhazya savaşında “Rusya’nın, Abhazya’yı desteklediği” spekülasyonlarına rağmen gerçek şu ki, Moskova kendi menfaati için ikili oynamıştır. Nitekim Abhazya’yı kapalı cezaevine çeviren Bağımsız Devletler Topluluğu <strong>(BDT) ambargosu, Rusya’nın eseri</strong>dir. Ambargo o kadar sıkı uygulanmıştı ki, akrabanızın yanına bile gidemiyordunuz! Arapların bir sözü var: “Bir toplum için musibet olan bir başka toplum için menfaat olmaktadır.” Abhaz-Gürcü ve Abhaz-Rus ilişkilerinde de bu kural aynen işlemiştir…</p>
<p>Artık ileriye bakmalıyız. Abhazya için, bünyesinde milyonlarca Kuzey Kafkasyalıyı barındıran Türkiye ile ilişkiler hayati önem arz etmektedir. Başta eğitim alanı olmak üzere STK’lara büyük iş düşmektedir. Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu dikkate alarak Abhazya’nın bağımsızlığını tanımasını da beklemeden adımlar atılmalıdır. Ancak 2008 yılında olduğu gibi bir sürpriz de olabilir. Bunun için Türkiye ile Abhazya arasında “<strong>Tayvan modeli</strong>” bir ilişki modeli olarak önerilebilir. Basit bir tanımla bu modele göre, tanıma olmasa da iki ülke birbirlerinin topraklarında ticari ofis kurarak, çıkarları gereği <strong>karşılıklı ticari ilişkiler</strong> kurabilirler ve yatırımlar yapabilirler. Bu ticari ilişkiler insani ilişkilerin de yolunu açacaktır.”</p>
<p><strong>Abhazya Direnişine Destek Veren Gönüllüleri Unutmamak</strong></p>
<p>Kafkas Vakfı tarafından (<strong>1</strong>) Abhazya’nın Gürcistan’a karşı kazandığı zaferin 25., bağımsız bir devlet olarak tanınmasının (<strong>2</strong>) ise 10. yıldönümü münasebetiyle İstanbul’da düzenlenen panelin ikinci konuşmacısı Doç.Dr. <strong>Setenay Nil Doğan</strong>, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. Bilkent Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında yüksek lisans programını, 2009 yılında Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde doktora programını tamamladı. Milliyetçilik, diaspora ve toplumsal cinsiyet gibi konularda çalışmaları çeşitli dergilerde yayımlanan Doğan halen Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nde görev yapmaktadır.</p>
<p>Bir kitap bölümü olarak da yayımlamış olduğu “Savaş ve Toplumsal Cinsiyet: Türkiye’den Abhazya Savaşına Katılan Kadınlar Örneği” başlıklı tebliğinde Doğan, şu hususları vurgulamıştır:</p>
<p>“1992 yılında 14 Ağustos’ta Abhazya’nın işgaline diyasporanın ve Kafkasya’nın tepkileri oldu. Diyasporadan 120-200 kadar gönüllü gitti. 7 de kadın gitti. Bu gidiş bazılarınca Abhazların kahramanlığının sembolü idi. Ancak “vatanperver dört kızın eteklerini erkeklere bırakarak savaşa gittiği” söylemi diyasporada pek de hoş karşılanmadı.</p>
<p>2012’de yedi kadınla görüştüm, 2013’te bu çalışmamı bir yerde sundum. Sonra bir kitapta bölüm olarak yayımlandı (<strong>3</strong>). Bu yedi kadınla derinlemesine görüşmeler yaptım. Savaşı nasıl hatırladıklarını ve Abhazya’nın, diyasporanın onları nasıl hatırladığını sordum… Sadece savaş hatıralarının dışına çıkmak gerektiğini de düşündüm.</p>
<p>Yaşları 19-24 arasında değişen Elif, Figen, Ayşegül ve Zeliha, Abhazya’da önce hemşirelik yapmak istediler. Ama Abhazyalılar cephede görevi tehlikeli bularak bunların hemşirelik görevine devam etmesine mâni oldular. Nitekim yetkililerin diyasporadan gelen erkeklere de emanet gözüyle bakıp onlara görev verirken ihtiyatlı davrandıkları da bilinmektedir.</p>
<p>Birgül, 30’larında sosyalist bir gazeteciydi. Hemşire olarak katıldı savaşa. Şamil Basayev’in taburuna katılmak istemişti… Moskova’da öldüğü için kendisiyle görüşemedim ama kızlarıyla görüştüm, yazılı anılarından bir kısmını okudular bana.</p>
<p>Görüştüğüm kadınlar, “biz ne yaptık ki” diyerek çok alçak gönüllü davrandılar. Mesela Yeşim hemşire olarak gitmişti. Hastanede çalışıyordu. Ama Sohum bombalandıktan sonra sokağa çıkıp -ailelerinin daha rahat bulabilmeleri için- cesetlerin fotoğraflarını çekmişti. Bir ölünün nasıl koktuğunu orada öğrendiğini söylemişti bana.</p>
<p>Yirmi yaşında Abhazya’ya gitmiş olan Özlem benimle konuşmak istemedi. Abhazya’ya giden ve bugün hayatta olan tek kadın odur. Bana “Abhazya’ya gelin, durumu kendiniz görün” demişti.</p>
<p>Abhazya savaşında ‘annelik’ çok ilginç bir şekilde karşımıza çıkıyor. Birgül hem silahlı pozlar veren bir savaşçı hem de çocuklarına reçel yaparken görüntülenen bir kadın mesela…”</p>
<p><strong>Kafkas Halklarının Dayanışmasını Güçlendirebilmek</strong></p>
<p>Panelde katılımcılarla da paylaştığım üzere, doktora çalışmam (<strong>4</strong>) kapsamında Nalçik’te alan araştırması yaptığım esnada Abhazya kahramanı <strong>Yağan İbrahim</strong>, cephede şahit oldukları olağanüstü bir durumu anlatmıştı bana:</p>
<p>“Konumunu tespit ettiğimiz işgal grubuna taarruz etmek üzere komuta ettiğim mangamla Sohum otelinden tam çıkmak üzereyken bir anda hava karardı, bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Mecburen yağmurun dinmesini bekledik. Ardından güneç açıverdi ve harekete geçtik. Hedefe yaklaştığımızda bir de ne görelim?! Şiddetli yağmurun üzerini açtığı mayınlar önümüzde duruyor! Allah’ın bu aleni yardımı olmasaydı bütün bir manga halinde can verecektik…”</p>
<p>İlk oturumun üçüncü konuşmacısı <strong>Selçuk Sımsım</strong> 1974 Hollanda-Rotterdam doğumlu. Sakarya Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümü mezunu. Kafkas derneklerinde üye ve yönetici olarak görev aldı. Türkiye’nin birçok ilinde sözlü tarih çalışmaları yürüttü. 2007 yılından bu yana ‘Apsuvara Çalışma Grubu’nda, 2014 yılından beri ‘Apsuara-Abazara Geliştirme Programı’nda ve ‘Abhaz-Abazin Dili, Folklor Araştırmaları ile Arşiv Materyallerini Koruma ve Geliştirme Programı’nda görev yapmaktadır. 2017 yılından itibaren “Bizim Sakarya” ve “Jıneps” gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Sımsım’ın yayınlanmış iki kitabı var (<strong>5-6</strong>). Âdeta film gibi izlediğimiz sürükleyici tebliğinde Sımsım şu hususlara dikkat çekti:</p>
<p>“15 Mayıs 1992’de Özbekistan’da imzalanan Taşkent Anlaşması’nın yanı sıra bir anlaşma daha yapılmıştı: SSCB’nin askerî gücünü paylaştırma anlaşması. Bu çerçevede Gürcistan’a bırakılan 240 tank, sayısız zırhlı araç vb. ciddi silahlar, işgal hazırlıklarına 1989’da başlayan Gürcistan’ı cesaretlendirmiştir.</p>
<p>Abhazların hazırlıksız yakalandığı savaşı Gürcistan, “Kılıç Operasyonu” adıyla bir yıl önce planlamıştı. Azılı suçlularla anlaşmalar yapmışlar, onlara Abhazya’da mandalina bahçeleri vb. vaatlerde bulunmuşlardı… Akşam birlikte yemek yedikleri Gürcü komşuları ertesi sabah bahçelerine kaleşnikofla gelmişlerdi… Abhazya’nın “İç Kuvvetler Münferit Alayı”nın 600 askeri dışında hiçbir teçhizatlı askeri yoktu. Ardzınba halkı direnişe çağırdı.</p>
<p>Karayoluyla doğudan Sohum’a, deniz yoluyla da batıdan Gagra’ya gelen Gürcüler Abhazları iki koldan sıkıştırmış ve Sohum tamamen işgal etmişlerdi… Abhazya direnişinde önemli bir figür olan <strong>Sosnaliyev Sultan</strong>, 16 arkadaşıyla birlikte Kabardey’den çıkıp batıdaki Gürcü işgalini yararak Sohum’a yardıma gelmişti. Çeçenistan bu direnişe devlet olarak da açıktan destek vermiş ve silah göndermişti. Diğer kardeş Kafkas halkları gönüllü desteği vermişlerdi. Büyük çoğunluğu Grozni’de toplanan gönüllüler dağ geçitlerini aşıp Ritsa üzerinden yardıma gelmişti. Şamil Basayev komutasında 250 gönüllü savaşçı Abhaz direnişine çok önemli bir katkı yapmıştır… Sohum bir hafta boyunca talan edildi, insanlara işkence ettiler…</p>
<p>1-6 Ekim 1992’de 5 bin Gürcü askerine karşı 400 Abhaz askeri şiddetli bir mücadele verip Gagra’yı kurtarmıştı… 1993 yılında Temmuz ve Eylül aylarında savaşı bitiren iki önemli harekât gerçekleştirildi. Önce Gürcülerin konuşlandığı dağları temizleme kararı alan Abhazya Hükümeti, aşağı köprüden iki tabura yoğun saldırı emri verince Gürcüler dağlardaki güçlerini aşağı bölgeye çekmişlerdi. Dağa yakın konuşlanan Abhaz güçleri bu çekilmeyi iyi değerlendirerek dağları temizlemiştir. Bu ağır çatışmalar esnasında içlerinde Türkiye’den gelen gönüllülerin de yer aldığı çok sayıda şehit verilmiştir.</p>
<p>Dahi bir lider olan Ardzınba 27 Eylül’de Gürcülerle ve Rusları masaya oturdu. 21 Eylül’de Rusya’da Yeltsin ile Parlamento arasında patlak veren iç kriz de önemli bir etken olmuştur. Böylece 29 Eylül’de Doğu-Batı cephesi birleşti ve 30 Eylül 1993’te Abhazya işgali tamamen püskürterek zafere ulaştı.”</p>
<p>Selçuk Sımsım’ın detaylı yakın tarih çalışmaları çok önemlidir. Zira tarihi yapmak kadar, hatta çoğu zaman daha önemli olan tarihi yazmaktır. 1992 ve 93 yıllarında Abhazya hakkında Türkiye’nin yetkili kurumlarında neredeyse hiç bilgi yoktu. O dönemde Yeni Kafkasya gazetesinde kaleme aldığım birkaç köşe yazısı ve bir doktora dersim için hazırladığım “Abhazya Raporu” ile Türkiye kamuoyunu Abhazya meselesi hakkında bilgilendirmeye çalışmıştım (<strong>7-8</strong>).</p>
<p><strong>Abhazya’nın Bağımsız Müstakil Ülke Statüsünü Tanımak</strong></p>
<p>İkinci oturumda konuşan <strong>Şamil Yaşba</strong>, “Türkiye’de Abhaz Yapılanması”nı ve 13 derneğin üye olduğu ‘Abhaz Dernekleri Federasyonu’nun faaliyetlerini anlattı.</p>
<p>2017 yılından itibaren Abhazya’nın büyükelçisi statüsünde İstanbul’da bulunan <strong>Vadim Haraziya</strong>, mütercim Dzhansukh (Cansuh) Lazba’nın yardımıyla Abhazya’nın savaşa önceden hazırlandığı ve Rusya’dan destek gördüğü yolundaki haberlerin asılsız olduğunu vurguladı.</p>
<p>1988’de Gürcistan’da ‘Abhazya’nın bağımsız bir ülke statüsünü değiştirmek’ amacıyla devlet kurumlarının gizli bir toplantı gerçekleştirdiğini anlatan Haraziya, diplomatik girişimi hiç denemeden Gürcülerin tanklarla Abhazya’ya saldırdığına dikkat çekti.</p>
<p>2700 gönüllü askeri şehit olduğu, 4 bin kişinin sakat kaldığı, 200 kişi hâlâ kayıp olduğu Abhazya bağımsızlık savaşının doğurduğu ağır problemlerin bugüne kadar çözülemediğini hatırlatan büyükelçi, Devlet Başkanı Ardzınba’nın Gürcistan’daki görüşmeler esnasında zehirlendiğini, hastalığının ve ölümünün bundan kaynaklandığını düşündüklerini söyledi.</p>
<p>Abhazya Geri Dönüş Bakanlığı verilerine göre Abhazlar halen dünyanın 54 ülkesinde yaşadığını açıklayan Haraziya, Apsuwa, Abazin ve Ubıkh’ların önşart olmaksızın Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı kabul edildiğini belirtti.</p>
<p>Panelin sonunda sahneye davet edilen onur konuğu <strong>Dr. Cemalettin Ümit</strong> süreci şu şekilde özetledi: “1917’de Çarlık rejimi dağıldı, 1921’de SSCB kuruldu. 15 Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bu birliği oluşturdu. Abhazya 16. üye olarak, müstakil bir devlet olarak başvurdu. Lenin hastaydı. Gürcü olan Stalin bu müracaatı sumen altı etti ve bu girişim akim kaldı.</p>
<p>Abhaz-Gürcü savaşının ilk kıvılcımı 1989’da 9 Gürcü, 6 da Abhaz öğrencinin öldüğü üniversite çatışmasıyla yakılmıştı. SSCB’den ilk ayrılan Gürcistan oldu. 1921 Anayasası’na döndüğünü ilan ederek BM’ye üye oldu. Bu anayasaya göre Abhazya Gürcistan’nın içinde ya da dışında bir ülke değildi, komşu bir ülke idi.</p>
<p>23 Temmuz 1992 Perşembe günü Vladimir Ardzınba 6 bakanıyla Türkiye’ye geldi. Ben de Ardzınba’yım. Bir haftalık ziyaretinde bir gününü bize ayırdı. Bir sandalla Marmara denizinde dolaştık. “12 Ağustos’ta Gürcü hükümetiyle görüşmemiz var” demişti ama bu görüşme olmadı, 14’ünde saldırdılar…”</p>
<p>SSCB’nin dağılmasının ardından Anayasa’sını ilk açıklayan, parlamento seçimlerini günümüze kadar en düzenli şekilde yapabilen birkaç ülkeden biri olan Abhazya Cumhuriyeti’ni, 2008 yılından bu yana Rusya, Venezuella, Nikaragua ve Nauru devletleri resmen tanımış olup mazlumların umudu Türkiye’mizin de daha fazla gecikmeden Abhazya’yı tanıması Kafkas kökenli vatandaşlarımızın yerinde ve haklı bir talebidir. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Dönem Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin Abhazya Cumhuriyeti’ni bağımsız bir ülke olarak resmen tanıması diğer onlarca ülkenin tanımasını da beraberinde getirecektir…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>https://www.<strong>org.tr</strong>/, 20.10.2018.</li>
<li>https://<strong>turkiyeabhazyayitanisin</strong>.wordpress.com/2012/01/11/devletler-arasi-hukuk-acisindan-abhazya-cumhuriyetinin-yasal-konumu-ve-statusu/, 20.10.2018.</li>
<li>Setenay Nil Doğan; http://www.academia.edu/27509566/_We_Left_Our_Skirts_to_Men_as_We_Went_to_the_Front_<strong>The_Participation_of_Abkhazian_Women_from_Turkey_in_the_Abkhazian_War</strong>, 20.10.2018.</li>
<li>Fethi Güngör; <strong>SSCB Sonrası Dönemde Batı Kafkasya’da Sosyal Yapı ve Değişme</strong> -Adıge Toplumu Örneği-, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kabul Tarihi: 21 Nisan 2004 (xiii+260 s.).</li>
<li>Selçuk Sımsım; <strong> ve 20. Yüzyıl Abazaların Politik Tarihi</strong> (1770-1993), Apra Yayıncılık, Mayıs 2017, 694 s., http://www.aprayayincilik.com/, 20.10.2018.</li>
<li>Selçuk Sımsım; <strong>Başka Bir Vatanımız Yok! Abhazya’nın Özgürlük Savaşı 1992-1993</strong>, Apra Yayıncılık, Eylül 2018, 728 s., https://abaza.org/tr/143, 20.10.2018.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Yeni Dünya Düzeni ve Gürcü-Abhaz Çatışması</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 11-12, Temmuz-Ağustos 1993.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Abhazya Sınavımız</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 13, Eylül 1993.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>İkinci Hedef: Diplomatik Zafer</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 15, Kasım 1993.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Yetimler</strong>”, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı: 17, Ocak 1994.</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Abhazya Raporu</strong>”, Doktora dersi dönem ödevi, Aralık 1992, 30 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/abhazyayi-fiilen-ve-resmen-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HAYATA İMAN İLE ANLAM KAZANDIRMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayata-iman-ile-anlam-kazandirmak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayata-iman-ile-anlam-kazandirmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Oct 2018 17:30:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[19 MAYIS ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ KÖSE]]></category>
		<category><![CDATA[CEHM B. SAVFAN]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[EBÜ’L-BEKÂ]]></category>
		<category><![CDATA[EZARİKA]]></category>
		<category><![CDATA[FAHRETTİN YILDIZ]]></category>
		<category><![CDATA[GAYLAN ED-DIMEŞKİ]]></category>
		<category><![CDATA[GÜNIŞIĞI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[HÂRİCÎLER]]></category>
		<category><![CDATA[HAYRETTİN NEBİ GÜDEKLİ]]></category>
		<category><![CDATA[HİZLÂN]]></category>
		<category><![CDATA[HÜLYA ALPER]]></category>
		<category><![CDATA[İLHAMİ GÜLER]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN ÇALIŞMALARI VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT AYDIN]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[MATURİDİ]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Coşkun]]></category>
		<category><![CDATA[MURAT SEFA DEMİRYÜREK]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Sülün]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA SİNANOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Harman]]></category>
		<category><![CDATA[ÖMER ÖZSOY]]></category>
		<category><![CDATA[PROF.DR. ŞABAN ALİ DÜZGÜN]]></category>
		<category><![CDATA[ŞARKÂVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Vasip Şahin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=768</guid>

					<description><![CDATA[Okulların açılmasıyla birlikte kültürel faaliyetler de canlandı. 13 Ekim 2018 Cumartesi günü, -İstanbul’un Eyüp ilçesinde Günışığı Derneği’nde üstat Cevdet Said’in hayatını ve fikirlerini anlattığım konferansım biter bitmez- Üsküdar’da Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde icra edildiğini son anda öğrendiğim “Hayatın Anlamı İman” başlıklı ulusal sempozyuma dinleyici olarak katıldım. Sadece öğleden sonraki iki oturumu izleyebildim. Dolayısıyla ilk [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Okulların açılmasıyla birlikte kültürel faaliyetler de canlandı. 13 Ekim 2018 Cumartesi günü, -İstanbul’un Eyüp ilçesinde Günışığı Derneği’nde üstat Cevdet Said’in hayatını ve fikirlerini anlattığım konferansım biter bitmez- Üsküdar’da Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde icra edildiğini son anda öğrendiğim “Hayatın Anlamı İman” başlıklı ulusal sempozyuma dinleyici olarak katıldım. Sadece öğleden sonraki iki oturumu izleyebildim. Dolayısıyla ilk iki oturumdaki konuşmalarda not tutma imkânım olmadı. Ancak ev sahibi Kur’an Çalışmaları Vakfı (<strong>1</strong>) yönetimi takdire şayan bir performansla tüm tebliğlerin tam metinlerini kitap olarak bastırıp sempozyuma getirmiş. Ben de önceki iki sempozyumun kitabıyla birlikte bu kitabı da satın alarak tüm tebliğlere göz gezdirme fırsatı elde ettim.</p>
<p>Editörlüğünü Marmara Üniversitesi’nde tefsir hocası Prof.Dr. Murat Sülün’ün yaptığı kitabı esas alarak, konuşmalar esnasında tuttuğum notları da ekleyerek bu önemli çalışmayı siz kıymetli okuyucularla da paylaşmak istedim. Büyük emeklerle ortaya konulan bu gibi ilmî ve fikrî faaliyetleri takdir etmek, iştirak etmek ve notlarımızı paylaşmak, emek sahiplerine karşı asgari vefa borcumuz olduğu gibi iştirak edemeyenler için de kayda değer bir ikramdır.</p>
<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Üsküdar Belediyesi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Albaraka-Türk’ün katkılarıyla düzenlenen sempozyuma İstanbul Valisi Vasip Şahin, Üsküdar Kaymakamı Murat Sefa Demiryürek, 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Aydın ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Ali Köse’nin yanı sıra çok sayıda akademisyen katıldı (<strong>2</strong>).</p>
<p>Açılış konuşmasında, vakfın Kur’an kavramlarının doğru anlaşılmasına ve insanların zihin dünyasında netleşip kökleşmesine katkı sağlamayı amaçladığını vurgulayan Mütevelli Heyeti Başkanı Fahrettin Yıldız sözlerini şöyle sürdürdü:</p>
<p>“Vakıf faaliyetleri yaparken herhangi bir fikri empoze etmek yerine, Kur’ân ve sahih Sünnet’in genel çerçevesinin dışına taşmayan ve İslâm’ın ana ilkeleri içinde kalan farklı görüşleri ilmî bakış açısıyla insanımıza sunmayı, ilmî niteliği ve kalitesi olan her fikre yer ve değer vermeyi, kişileri ve isimleri değil, anlayış ve düşünceleri öne çıkarmayı, kişi ve grupları hedef göstermemeyi, İslâm toplumlarının birlik ve dirliğini tehdit eden, ayrışmayı, çatışmayı ve ötekileştirmeyi besleyen eylem ve söylemlerden uzak durmayı ilke edinmiştir (s.14).</p>
<p><strong>Kur’an’daki İtikâdî, Amelî ve Ahlâkî Bütün Hükümlere İnanmak</strong></p>
<p><strong><em>İman</em></strong>, güven içinde bulunmayı, kulun Allah’a ve indirdiklerine olan kesin ve sarsılmaz inancını ifade eder. Kur’ân da inandıktan sonra imanlarını kesinlik derecesine ulaştırmış olanları gerçek anlamda inanmış, <em>özü sözü bir</em> sadıklar olarak niteler (el-Hucurât 49/15). İmanın en önemli boyutu onun kesinliği olduğundan, bu kesinlik düzeyine erişmemiş bir inanç henüz iman olarak adlandırılamaz. Yine iman, dogmatik bir kabullenme değil, inançla başlayıp bilgiyle devam eden çabanın “tasdik”le karar aşamasına ulaştırılmasıdır; mutlak hakikat karşısında aklın ve iradenin uyumudur. Bütün bunların da ötesinde kalbin bir eylemidir; hakikatin tam bir güven ve teslimiyetle kabul edilip pratik yaşama aktarılmasıdır (el-Mâide 5/41; el-Hucurât 49/14). Bu yüzden, Kur’ân’da iman, kalbe atfedilen bir eylem olsa da (el-Mücâdile 58/22) iradeye dayalı imanın ilahi rızaya uygun amellerle tamamlanması gerekir (el-Bakara 2/82; el-Enfâl 8/2-4; et-Tevbe 9/111-112).</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim insanlara nelere iman etmeleri gerektiğini açıkça bildirmiş (el-Bakara 2/177, 285; Âl-i ‘İmrân 3/ 179, 193; el-A‘râf 7/158; et-Teğâbun 64/8 vb.), Hazret-i Peygamber’in hadislerinde de benzer açıklamalara yer verilip (Buhârî, “İman”, 37; Müslim, “İman”, 1) imanın esasları, alametleri, amelle münasebetleri ve mü’minlerin vasıfları gibi hususlara açıklık getirilmiştir (Buhârî, “İman”, 1-42; Müslim, “İman”, 1-92). Bu sebeple, iman esasları içtihada dayalı bir mesele olmayıp bizzat Kur’ân ve sahih Sünnet’le sabittirler.</p>
<p>Bir insanın mü’min olması, kelime-i şahadetin muhtevasına inanmakla gerçekleşir. Ancak Kur’ân’da sabit olup sahih hadislerle de açıklanan iman esasları sadece yaygınlık kazanan altı unsurdan ibaret sanılmamalı, ayrıca dinden olduğu kesin biçimde kanıtlanan i‘tikâdî, amelî ve ahlâkî bütün hükümlere inanıp bunların farz, helal veya haram olduğunu tasdik etmenin de mü’min olmanın şartı (Mustafa Sinanoğlu, “İman”, DİA, XXII, 214) olduğu unutulmamalıdır…” (s.15).</p>
<p><strong>İmana İlişkin Sorulara Doğru Cevaplar Aramak</strong></p>
<p>Kitaba yazdığı önsözde <strong>Murat Sülün</strong> Hoca imanın mahiyetine ve yansımalarına ilişkin şu tespitleri paylaşmıştır:</p>
<p>“Şarkâvî’nin belirttiği gibi, iman hem buyruk ve yasaklara uymak hem de bir inanç olarak bağlanma ve boyun eğme anlamlarını kapsar. Dilci Ebü’l-Bekâ’nın dediği gibi, şer‘î teblîğât sadece haber veriliyorsa iman, bu haberi doğru kabul etmekten ibaret olur; ancak bir şeyin emredilmesi ya da yasaklanması söz konusu ise iman, insanın o emir ve yasağa içdünyasında tam olarak boyun eğmesidir. Verilen nimetle ilgili olduğu zaman, kendini şükr olarak gösteren îmân, mikro ve makro kozmosdaki ilahi deliller söz konusu olduğunda tefekkür ve nazar olarak; hukukî ilişkilerde güvenilirlik, adâlet ve hakkaniyet olarak; din düşmanlarıyla ilişkilerde berâ, buğz ve mücadele olarak; dinin emir ve yasakları söz konusu olduğunda itaat, inkıyâd, ittiba ve teslîmiyet olarak; bu ilkelerin çiğnenmesi durumunda tevbe ve inâbe olarak; hayatın zor devrelerinde sabır ve tevekkül olarak; sosyal ilişkilerde tevazu ve ağırbaşlılık olarak; dinî kutsallara ve mü’minlere karşı muhabbet, meveddet ve rızâ olarak ortaya çıkar. İman, kökü kalbin derinliklerinde olan ve yapılan işlerle teyid olunan bir şeydir. Belli bir “doğal sonuc”un eksikliği o sonucun bağlı olduğu “sebeb”in de eksik olduğunu kanıtlar. Böylelikle, “fiilen işlemenin imana dâhil mi olduğu, yoksa sadece zarurî olarak onu takip eden bir şey mi olduğu” tartışması, lâf kalabalığına dönüşür (s.9).</p>
<p>Bununla birlikte, Müslümanlar III. halifelerinin “imana aykırı icraatı (ameli)” gerekçe gösterilerek hunharca katledilmesinden beri imanı tartışıp durmaktadırlar. Ehl-i kıblenin, -ağırlıklı olarak- Hâricîlerin ortaya çıkışından itibaren birbirini ötekileştirip kâfir ilân ederek, şeytanlaştırmaya ve katletmeye başlaması, mezhep, klik, cemaat ve tarikatların birbirini dalâletle suçlayıp durması, <strong>İslâm dünyasının en büyük sorunlarından biri</strong> olmuş; tevhid dinine inananlar, kadim din mensupları gibi parçalanarak güçten düşmüşlerdir.</p>
<p>İşte bu ilmî toplantıda aşağıdaki sorulara cevap aradık: İman nedir, ne değildir? İman ettiğimizde ne yapmış oluyoruz? Ne yaptığımızda iman etmiş oluyoruz? Peygamber ve Ashâb devrinde ‘iman’ derken ne anlaşılıyordu? Kur’ân’da mü’min nasıl tanımlanmaktadır? Kur’ân’da hangi iman ilkeleri, neden öne çıkartılmaktadır? Kur’ân-dışı yollarla gelen fiten-melâhim edebiyatına inanmak gerekli midir, neden? Kur’ân’a göre kişiyi felâha, necâta ve ebedi saadete ileten imanın özellikleri nedir? Taat ve masiyetlerin imanla ilişkisi nedir? İman nasıl yok oluyor? İmanın zıddı nedir? İmansızlık nasıl oluşuyor? Kişi imandan nasıl çıkıyor? İnsanlara birilerini iman dairesinden çıkarma yetkisini kim vermektedir; böyle bir yetki var mıdır? Hakikat nedir? Hakikati kim, nasıl temsil etmektedir? Haklılığın ölçüsü nedir? Hakikati ve ‘cennet’i kendi tekellerinde gören din ve mezhepleri bu kadar kesin konuşmaya iten nasıl bir öz-güvendir?&#8230;” (s.10-11).</p>
<p><strong>Taklidî İmandan Tahkikî İmana Yükselmeye Çalışmak</strong></p>
<p>İman sempozyumunda mezheplerde tekfir ve tadlil olgusunu ele alan Doç.Dr. Mehmet Kalaycı, cemaat-fırka, sünnet-bid’at, hadis-rey ve zahir-bâtın eksenlerinde ortaya çıkan kutuplaşmaların, sadece düşünsel içerikli değil aynı zamanda toplumsal veya politik tutumların görünür hale geldiği ve kalıplara döküldüğü var olma zeminleri olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Mezhep mensuplarının negatif teoloji yaparak ‘ne olmaklık’ değil ‘ne olmamaklık’ üzerinden kendilerini tanımladıklarına, kendilerinden önce başkalarını tanımlamayı yeğlediklerine dikkat çeken Kalaycı, tekfir ve tadlil tutumunun hakikatin tek olması gerektiği kavgasından kaynaklandığını ve esasen bir konumlanma ve konumlandırma faaliyeti olduğunu anlattı.</p>
<p>“İnanç câzim (kesin) midir değil midir?” sorusunu soran Kalaycı, bir inanç kesin değilse zan ifade ettiğini ifade etti. “İnanç kesin ise gerçeklikle örtüşüyor mu?” sorusundan sonra da, örtüşmüyorsa ortaya cehl-i mürekkep çıkacağını, gerçeklikle örtüşüyorsa <strong>doğruluk</strong> vasfını elde edeceğini anlattı. Bilgi ve gerekçeye dayanmayan inanın taklitten öteye gidemeyeceğini söyleyen Kalaycı, taklidî imanı geçerli saymayan kelamcıların da bulunduğunu da hatırlattı.</p>
<p>“Dinî inanç esaslarını bilen mümin olur mu?” sorusunu yönelten hatip, bilgiye rağmen iman olmayabileceğini, mümin olmak için inanç, gerekçe, doğruluk ve tasdikin bir arada bulunması gerektiğini belirtti (s.179-214).</p>
<p>Kur’an-ı Kerim Yahudilik’ten ya da Hıristiyanlık’tan değil yahudileşen ve hıristiyanlaşan insanlardan bahsedildiğini açıklayan ünlü dinler tarihi hocası Prof.Dr. Ömer Faruk Harman, <strong>Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta iman algısını anlattı. </strong>Yahudiler peygamberlerini sıradanlaştırdığını, Hıristiyanlar da sevgide çok aşırı giderek Hz. İsa’yı (hâşâ) ilahlaştırdığını anlatan Harman, Yahudilikte imanın; Tanrı’nın birliği ve geleceğe yönelik söylediklerinin gerçekleşeceği (İsrail’in seçilmişliği) ekseninde 13 madde halinde düzenlendiğini belirtti (s.215-251).</p>
<p>Hıristiyanların İslam’ı bağımsız bir din olarak görmediğini, ana gövdeden sapan tâli bir sapkın yol olarak gördüklerini anlatan Prof.Dr. Mahmut Aydın, Hıristiyan din adamlarının kendilerini ve yaklaşımlarını korumak için aykırı/ muhalif gördükleri tüm yaklaşımları tekfir ettiğini söyledi. Batı’da fikir ve ifade hürriyeti olduğu ama İslam’da olmadığı yönündeki algının yanlış olduğunu, hakikatin bunun tam tersi olduğunu anlatan Rektör Hoca, fikirlerinden dolayı kürsüleri ellerinden alınan ve dışlanan çok sayıda Batılı aydınlardan birkaç örnek de sıraladı (s.253-313).</p>
<p>“İslam’ı ve Müslümanları, farklı ve muhalif olanı dışlayarak koruyamayız, buna hiç gerek yok.” diyerek sözlerini tamamlayan Mahmut Aydın Hoca’yı kısa bir selamlama konuşması için söz alan İstanbul Valisi Vasip Şahin de şu sözüyle teyit etti: “Peygamberimiz ümmetinin çoğalmasını istiyor. Biz birbirimizi dışlayarak Müslümanların sayısını azaltmayalım!”</p>
<p>İman ve bilgi ilişkisini anlatan Dr.Öğr.Üyesi Hayrettin Nebi Güdekli, <strong>iman ve bilgi özdeşliği</strong>nin kelam tarihinde “iman marifettir” diyen Cehm b. Savfan ile Gaylan ed-Dımeşki’de tebellür ettiğini belirterek, mümin olmak için; inanç, gerekçe, doğruluk ve tasdikin birlikte gerekli olduğunu söyledi (s.165-178).</p>
<p><strong>Tekfir ve Tadlilden Uzak Durmak</strong></p>
<p>Kitapta basılan “düşünmenin iki farklı genetiği” (s.315-337) başlıklı tebliğin sahibi Prof.Dr. İlhami Güler ile “tekelcilik ve çoğulculuk arasında Kur’an’ın dinsel hermenötiği” (s.339-354) başlıklı tebliğin sahibi Prof.Dr. Ömer Özsoy hocaların baskılarla toplantıya katılmalarının engellenmesinden ve iman sempozyumunun kolluk kuvvetlerinin koruması altında yapılmasından utanç duyduğunu ve çok üzüldüğünü belirterek sözlerine başlayan Prof.Dr. Mustafa Öztürk şu hususlara vurgu yaptı (<strong>4</strong>):</p>
<p>“İnanç iman değil itikattır. İtikat kanaat demektir. İman, emanet, temin vs. hepsi <strong>güven</strong> kökünden kaynaklanır. Güven bilgi, ispat, kanıt değil, <strong>duygusal ve deruni bir keşif</strong>tir. Bizim Müslümanlığımız Hz. Peygamber’e güvene dayanır. Kur’an’ın Kur’an olduğuna da ona güvenimizle güvendik. İman, hayat formasyonunuza göre artar, azalır. İtikat ise ne artar ne azalır. Sizi amele, daha iyi ahlaki tutuma sevk ediyorsa sizde iman var demektir. Değilse sizde itikat var ve kanaatlerinizi iman zannediyorsunuz! Bal arısı gibi hiçbir alimden vaz geçmeden hepsinden yararlanmalıyız. Ehl-i Sünnet en geniş şemsiye idi, bazıları onu Ezarika konumuna düşürdüler!</p>
<p>“<em>İnnellezîne âmenû we amilu’s-sâlihâti</em>” âyeti nakarat olarak gelmedi. İman ameli üretmelidir deyip daha güzel amel üretmeye çalışmalıyız. Kusurumuz olunca da tevbe edip Allah’ın engin rahmetine sığınmalıyız. Fahiş hata yapan, kendine zulmeden, ama ardından tevbe eden, Allah’tan af dileyen, bile isteye günahta ısrar etmeyenler… Yani günahı alışkanlık haline getirmeyenler Kur’an’da <strong>muttakiler</strong> olarak tanımlanıyor.</p>
<p>Tarihte bu topraklar iki ucu da barındırdı. Şimdi en esnek fıkhi yorumdan Taliban üretecek frankeştaynlık yaptı. Bu pervasızlık böyle sürüp giderse ya Afganistan-Pakistan olup insanlar birbirini boğazlayacak ya da 28 Şubat’ı aratacak yeni bir devlet sopası gelip bizi dövecek! Farklı seslerin, tonların boğulmasını isteyen faşizan dile mâni olunmalı!” (s.141-163).</p>
<p>Gençlerimizi ikna etmenin yol, yöntem ve üslubunu bulabilmemizin önemine vurgu yapan <strong>Prof.Dr. M. Said Yazıcıoğlu</strong>; deizm, ateizm vb. sorunları abartmamak ve fokurdatmamak, ama yok da saymamak gerektiğini söyledi.</p>
<p>Üreten insanları yıldırmamak ve küstürmemek gerektiğinin altını çizen eski Diyanet İşleri Başkanı Yazıcıoğlu sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Kimsenin gelenekle derdi yok. Eskiler büyük bir külliyat bıraktılar, Allah razı olsun. Onlardan istifade ediyoruz. Ama yanılmaz değiller. Kendi çağlarında bir çözüm ürettiler. Düşünmek onlar üzerine vecibeydi de bizden sâkıt mı oldu? Fıkıh külliyatını dinle eşleştirdik, oysa fıkıh=din değildir. Müctehid hata ederse bir sevap verilir, çünkü kafa patlatmıştır, isabet ederse iki sevap verilir.</p>
<p>Hakikat tekelciliği yapmayalım. Kendi doğrusunu hakikat, onun dışındakileri sapkınlık olarak gören, bu mutlakiyeti nereden alıyor? Eskiler “Allahu a’lem” diyordu. Bu dinin koruyucusu Allah’tır. Birileri korumaya kalkarsa bugün olduğu gibi huzursuzluk yaşanır.</p>
<p>Ebedi hayatı, ahireti imanımızla kazanacağız. Ebu Hanife ve Maturidi <strong>kişinin mümin ya da kâfir doğmadığını</strong>, iki yönden birini kendi tercihleriyle seçtiğini ifade ediyor. Küfür yolunda azimle ilerleyeni Allah terk ediyor (<em>hizlân</em>). İnsan hür iradesiyle bir şey yapmalı ki eylemlerinden dolayı hesaba çekilebilsin. “Yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz.” diyor Allah. Allah bu kadar geniş alan vermişken, daha küçük ihtilaflardan dolayı kim başkasını nasıl engelleyebilir?</p>
<p>Ev içi temizliğe gösterdiğimiz özeni kapıdan çıkar çıkmaz unutuyoruz. Oysa temizlik imandandır, buna inanıyoruz. Teori ve pratik arasında uyuşmazlık var. Teoriye uygun pratiği nasıl ortaya koyabiliriz, kafa yormamız lazım.</p>
<p>Dinden soğuma, cami cemaatinin azalması vb. alarm işaretleri üzerinde kafa yormak yerine birbirimizle uğraşmanın anlamı yok. Yanlış bir din algısı üzerinden doğruları aramakla meşgulüz. Eksen kayması nerede olduysa ıslaha da oradan başlamalıyız. Kimseyi dışlamadan, ötekileştirmeden, kafa kafaya verip tartışalım. Toplum iyileri alır, kötülerini süzer.” (s.355-357).</p>
<p>Prof.Dr. Şaban Ali Düzgün Hoca’nın “imanın duygusal, zihinsel ve bedensel formları” (s.17-27), Prof.Dr. Hülya Alper’in “imanın psikolojik yapısı” (103-139), Dr.Öğr.Üyesi Muhammed Coşkun’un “Kur’an’da iman ilkeleri ve imanın dönüştürücü etkisi” (s.67-94) başlıklı tebliğleri, dinleyemediğim için not alamadığım ama ilk fırsatta okumaya gayret edeceğim diğer tebliğlerdir…</p>
<p>Rabbim bizleri yüce katında kabul görecek sahih bir imana ve salih amellere muvaffak eylesin.</p>
<p>“Hayatın Anlamı İman” sempozyumunu özetlediğimiz bu yazımızı, Murat Sülün Hoca’nın sempozyum kitabının önsözüne sertâc ettiği âyet mealiyle noktalayalım:</p>
<p>“Size selâm vererek barış elini uzatana dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin!’ demeyin.” (Nisâ 4/90).</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>http://<strong>kuranvakfi</strong>.com/, 13.10.2018.</li>
<li>https://www.haberturk.com/istanbul-haberleri/16627216-<strong>hayatin-anlami-iman-sempozyumu</strong>, 13.10.2018.</li>
<li>SÜLÜN, Murat. (2018). <strong>Hayatın Anlamı İMAN</strong>. Kur’an Çalışmaları Vakfı Sempozyum Dizisi-3, 13 Ekim 2018, İstanbul: Ensar Neşriyat, 360 s.</li>
<li>ÖZTÜRK, Mustafa. (2018). “<strong>İman-Amel İlişkisi</strong>”. Hayatın Anlamı İMAN içinde. İstanbul: Ensar Neşriyat, s.141-163. https://www.youtube.com/watch?v=A8RecUmR0QM, 13.10.2018.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/hayata-iman-ile-anlam-kazandirmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VETO HAKKI: MAHVOLUŞUN REÇETESİ</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/veto-hakki-mahvolusun-recetesi/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/veto-hakki-mahvolusun-recetesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Oct 2018 17:54:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[AMERİKAN HUKUKÇULAR DERGİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GENEL KURULU]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DİB]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[ED-DÎNU WE’L-QÂNÛN]]></category>
		<category><![CDATA[EZENLER]]></category>
		<category><![CDATA[EZİLENLER]]></category>
		<category><![CDATA[GÜCÜN KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVENLİK KONSEYİ]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerle İslam]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. ÂİŞE VALİDEMİZ]]></category>
		<category><![CDATA[ICC]]></category>
		<category><![CDATA[INTERNATIONAL CRIMINAL COURT]]></category>
		<category><![CDATA[KABA GÜCE İNANMA]]></category>
		<category><![CDATA[KANUNUN GÜCÜ]]></category>
		<category><![CDATA[LOW AND RELIGION]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAZAFLAR]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSTEKBİRLER]]></category>
		<category><![CDATA[ORMAN KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[PROF. DR. AZÎZE EL-HİBRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[RICHMONT ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİYE BAŞKANI]]></category>
		<category><![CDATA[UCM]]></category>
		<category><![CDATA[ULUSLARARASI MEŞRUİYET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Ceza Mahkemesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=765</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası gazetesinde 30 Eylül, 07 ve 14 Ekim 2018 tarihli nüshalarında üç bölüm halinde yayımlanan köşe yazılarının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. -I- Yaklaşık yirmi yıl önce Amerika’yı ziyaret etmiştim. (O zaman talep üzerine) Amerikan Hukukçular Dergisi için uzun bir makale yazmıştım.[1] Bu makalede Amerika için ne yazabileceğimi kendi kendime sormuştum… Dünyada 1 [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in Diriliş Postası gazetesinde 30 Eylül, 07 ve 14 Ekim 2018 tarihli nüshalarında üç bölüm halinde yayımlanan köşe yazılarının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. </em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p>Yaklaşık yirmi yıl önce Amerika’yı ziyaret etmiştim. (O zaman talep üzerine) <strong>Amerikan Hukukçular Dergisi</strong> için uzun bir makale yazmıştım.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu makalede Amerika için ne yazabileceğimi kendi kendime sormuştum… Dünyada 1 numaralı koltukta oturan ve kendisini “Allah’ın Biricik Oğlu” zanneden bu ülke için (ne yazmam gerektiğini düşünmüştüm)…</p>
<p>O uzun makalemde, doğup büyüdüğüm köyümde şahit olduğum bir uygulamayı da anlatmıştım. Köy halkı öteden beri âdet olduğu üzere sürüden bir hayvan eksilince hemen muska yazıp üflerlerdi. Bununla kurtların ağızlarını bağlamayı amaçlıyorlardı. Böylece kurtlar sürüden eksilen kayıp hayvanı parçalayıp yiyemeyeceklerdi…</p>
<p>Bu âdeti anlattıktan sonra şu değerlendirmeyi yapmıştım: “Bu muskanın kurtların ağzını bağlama hususunda bir etkisi var mıydı onu bilmiyorum… Ama babalarımız açlıktan ölmemeleri için sabahleyin kurtların ağzındaki bağı çözüyorlardı. Ama şahsen, <strong>20. yüzyıl entelektüellerinin</strong> yazdığı muska, kitap ve makalelerle yaydıkları fikirlerin tüm dünyada <strong>insanların ağızlarını sıkıca bağladıklarını</strong> çok iyi biliyorum. Hem de o kadar sıkı bağladılar ki hiç kimse ‘veto hakkı’na(!) köklü bir eleştiri yöneltemedi. Beşeriyetin çok küçük bir azınlığının yararlandığı ayrıcalıklardan hiçbirine itiraz edemediler!</p>
<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu her yıl toplanır. Yine bu günlerde toplandılar ve bir dizi oturumlar düzenlediler. Bu vesileyle <strong>teşkilatın sorunları</strong> hakkında yüksek sesli konuşmalar yapıldı. Çatışmalarla başa çıkmada ve dünyadaki problemleri çözmede teşkilatın <strong>başarısız</strong> olduğu dile getirildi.</p>
<p>Şahsen ben Birleşmiş Milletler teşkilatının ıslah edilmesi ve (kanunun gücünü değil) <strong>gücün kanununu esas alan</strong> mevcut anlayışın ilga edilmesi için yapılan her türlü çağrıyı takdirle karşılıyorum. Bu meyanda Türkiye Başkanı’nın veto hakkını(!) bütünüyle ilga etme ve sadece beş daimî üyenin çıkarlarını gözeten bir kuruluşa dönüşen teşkilatın yapısını yeniden yapılandırma çağrısını takdir ediyorum.</p>
<p>BM Genel Kurulu’nda Fransa cumhurbaşkanı da uluslararası sistemdeki dengesizliklere değinerek bu dengesizliklerin gerektiği gibi ele alınmadığını ifade etti. Birleşmiş Milletler’in Milletler Cemiyeti’ne dönüştürülebileceğini, zira bozuk yapısıyla acziyetin sembolü haline geldiğini de sözlerine ekledi. Hakikaten <strong>Birleşmiş Milletler’in ve Güvenlik Konseyi’nin</strong> çaresizliğin sembolleri haline geldikleri ve <strong>hiçbir soruna çözüm üretemedikleri</strong>, günümüz dünyasında fiilen gördüğümüz aleni bir durumdur.</p>
<p>Bu tür eleştiriler duymak insanlık adına umut verici hayırlı bir gelişmedir. Mevcut duruma yönelik <strong>itirazların yükselerek devam etmesi</strong>nin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir avuç azınlığın tepe tepe yararlandığı <strong>haksız ve sahte imtiyazlarla yüzleşmek</strong> için açık ve pratik bir plan yapabilmek maksadıyla itirazların daha da yükselmesi gerekmektedir. Baskı kurmayı alışkanlık haline getirmiş ve dünyayı tahakkümü altına almış olan bu insanlık ayıbından kurtulmak için çalışacak <strong>uluslararası bir koalisyon kurulması</strong> bu aşamaya ulaşmayı hızlandırabilir.</p>
<p>Veto hakkını ilga etmeye yönelik talepler, insanlar arasında <strong>adalet, iyilik ve eşitlik temelinde ilişkiler geliştirme</strong>yi amaçlayan İslamiyet ve Hıristiyanlık değerleriyle de tutarlıdır: Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:</p>
<p>“Şurası kesindir ki elçilerimizi açık belgelerle gönderdik; beraberlerinde Kitab’ı ve mîzanı indirdik ki <strong>insanlar (adaletli davranarak) her şeyin hakkını versinler</strong>. Pek sağlam olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de Biz indirdik. Bunlar, dinine ve elçilerine kimin içten destek olduğunu Allah’ın bilmesi içindir. Allah güçlüdür, her işin üstesinden gelir.” (Hadid 57:25).</p>
<p>Bu meyanda İncil’de Hz. İsa’nın şöyle dediği yazılıdır: “Nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. Hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız.” (Matta 7:2).<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Giriş cümlelerimi uzattım ve yazımın başlığını taşıyan asıl konuya henüz başlayamadım… ‘Veto hakkı’nın milletlerin mahvoluşuyla ve şirkle (Allah’a ortak koşmakla) alakası nedir? Kanaatimce bu ilişki çok da gizli değildir… Bu konuyu işlemeye devam edeceğiz, inşâAllah.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p>İlk bölümde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantılarında konuşulanlardan ve bu meyanda teşkilatın sorunlarını yüksek sesle dile getirenlerden bahsettim. Bu tür eleştirileri duyabilmenin insanlık adına hayırlı bir gelişme olduğunu da belirttim. Ancak özellikle peşpeşe gelen siyasi sorunların üstünü kapatıverdiği bu <strong>açıklamalar yeterli değildir</strong>. Bu toplantılardan yaklaşık bir hafta sonra, medyanın bize her gün aktardığı binlerce haber karşısında BM teşkilatına yönelik eleştirileri unuttuğumuzu görüyoruz.</p>
<p>Dünya küçük bir köydür. Ancak bu köy pratikte <strong>orman kanunuyla</strong> yönetilmektedir! Zira bu köyde güçlü olan istediğini yapmakta ve yaptığından hesaba çekilememektedir. Zayıf ise hakkını alamamakta ve hukukun korunmasından da yararlanamamaktadır. Bu gibi pek çok örnek vermek mümkündür…</p>
<p>Bu uluslararası gerçeklik Allah Rasulü’nün şu hadisini hatırlatmaktadır: “Sizden öncekiler şu sebepten dolayı helak olmuşlardır: Aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını uygulamayıp zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygularlardı.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Allah Rasulü bu sözünü kişisel bir görüş olarak ifade etmemiştir. Bilakis <strong>tarihe dayanarak</strong> (bu çıkarımı yapmış ve) ifade etmiştir. Adeta şöyle demiştir: Tarihin bize söylediği şudur ki; bu şekilde (çifte standartla) davranan toplumlar, kendilerinden öncekilerin helak olması gibi helak olup gideceklerdir.</p>
<p>Ne acı bir vakıadır ki Amerika’nın Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM / ICC: International Criminal Court) -bazı Amerikalıları muhakeme etme konusundaki ısrarı sebebiyle- yaptırım uygulamakla tehdit ettiğini görüyoruz! Keza mahkemenin hâkimlerini de kovuşturmakla tehdit etmiştir! İşte bu şekilde her ihtiyaç duydukça <strong>uluslararası meşruiyetin dışına</strong> pervasızca çıkabilmektedir. Rusya da ondan farklı değildir, aynı pervasızlık onda da vardır. (Bu iki ülkenin uluslararası hukuku hiçe sayan uygulamalarına) Vietnam, Afganistan, Irak, Nikaragua ve Sudan’da… şimdilerde ise Suriye ve Filistin’de yaşananları örnek verebiliriz.</p>
<p>Bu ülkelerin tasarrufları Firavun düzeninin çağdaş bir kopyasını oluşturmaktadır. Nitekim “<strong>firavun</strong>” kelimesi bir şahsın adı değildir, bilakis <strong>tüm tiranların ortak adıdır</strong>. Onun hikâyesi ve sözleri Kur’an’da sıkça tekrarlanmaktadır. Bu durum ise tiranlık probleminin ne kadar önemli bir problem olduğunu göstermektedir:</p>
<p>“Ama o (Firavun), yalana sarıldı ve karşı geldi. Sırt çevirdi ve işe girişti. Herkesi topladı ve haykırdı: “Sizin en yüce sahibiniz benim!” dedi!” (Nâziât 79:21-24). Keza; “Firavun dedi ki: &#8220;Size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum. Size sadece doğru yolu gösteriyorum!” (Ğâfir (Mümin) 40:29). Keza dedi ki: “Ey devletliler! Sizin benden başka ilahınız olduğunu bilmiyordum!” (Kasas 28:38). Keza dedi ki: “Hele benden başka birini ilah (tanrı) edin, (o vakit) seni zindanda çürütürüm!” (Şu’arâ 26:29). “Benden izinsiz ona inandınız, öyle mi? Demek ki size bu sihri öğreten büyüğünüz oymuş. Öyleyse ben de tereddüt etmeden ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Hangimizin azabının daha ağır/ daha kalıcı olduğunu iyice öğreneceksiniz!” (Tâhâ 20:71). Onlara göre firavunların/ <strong>tiranların izni olmadan iman etmek</strong> hiç kimse için caiz değildir!</p>
<p>Gerçek şu ki, tarih bize imtiyaz sahiplerinin kendi ayrıcalıklarını gönüllü olarak terk etmediklerini, dolayısıyla bu <strong>değişim için insan emeğinin gerekli olduğunu</strong> göstermektedir. İşte bundan dolayıdır ki Allah’ın, (nebisi) Musa’ya şöyle emrettiğini görüyoruz: “Firavun’a git! O, haddini aştı. Ona de ki: “Kendini arındırıp geliştirmek hakkındır, değil mi? (Bir Elçi olarak) Sahibine giden yolu sana göstereyim; kendine çeki düzen verirsin.” Arkasından ona en büyük ayeti de gösterdi.” (Nâziât 79:17-20).</p>
<p>İmtiyaz sahipleri problemine ilave olarak <strong>insanların yeni fikirleri kolayca kabul etmemeleri </strong>ya da alaya almaları ve atalarından tevarüs edegeldikleri alışkanlıklardan hoşnut olmaları da problem oluşturmaktadır: “O (nebi), bütün ilahları (reddedip) bir (tek) ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!” (Sâd 28:5). Allah’ın elçilerini alaya almışlardır: “Yazık böyle kullara! Kendilerine bir elçi gelmeyegörsün, hemen (tahfif edip) alaya alırlar!” (Yâsîn 36:30). Keza kınamışlardır: “Biz, yeni itikatların hiçbirinde böyle (bir iddia) duymadık! Bu, (fani bir insanın) uydurmasından başka bir şey değildir!” (Sâd 28:7).  Ya da enbiyayı cinnet geçirmekle suçlamışlardır: “Hep öyle oldu; daha önce de hangi elçi gelse ya ‘büyücü’ ya da ‘cinlerin etkisine girmiş’ dediler.” (Zâriyât 51:52).</p>
<p>Alışkanlığa dönüşen bazı önermeleri eleştiren insanlar da aynı tepkiyle karşılaşır. Mesela <strong>veto hakkını(!) eleştirenlere</strong> şu minvalde tepkiler verildiğini duymaktayız: “İmkânsız… Bu olgu aslâ değiştirilemez! Alternatifiniz nedir? Bütün ülkelere veto hakkı mı vereceğiz?”</p>
<p>Peki akıllarda kök salmış olan bu imkânsızlık fikrinin sebebi nedir? İnsan hakları ve demokrasi söylemlerini yüksek sesle dillendiren insanların ve ülkelerin çokluğuna rağmen uluslararası düzendeki (BM teşkilatındaki) <strong>çarpıklığı eleştirenlerin sayısı</strong> neden bu kadar azdır? Veto hakkını reddedenlerin seslerini neden yeterince çok sayıda ve gür şekilde duyamıyoruz?</p>
<p>Bunun cevabını son bölümde vermeye çalışacağım, inşâAllah.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-III-</strong></p>
<p>Veto hakkı, <strong>kanunun herkes için geçerli <u>olmaması</u></strong> anlamına gelir. Dünyanın en büyük kanun ve güvenlik kurumundaki (BM) bu çarpıklık demokrasi ve insan hakları söylemine aykırıdır. Bu ırkçı anlayış dünyanın gelişip <strong>büyümesine engel olmakta</strong> ve dünyadaki büyük küçük tüm tiranlara zulümlerini pervasızca uygulamak için haklılık ve <strong>meşruluk</strong> <strong>gerekçesi</strong> sunmaktadır! Böylece birer firavuna dönüşen bu tiranlar -aynen “Ben de yaşatırım, ben de öldürürüm!” (Bakara 2: 258) diyen Nemrut gibi- otoritelerinin sınırsız olduğu zehabına kapılmaktadır!</p>
<p>Önceki iki bölümde bu soruna değinmiş, veto hakkında bazı eleştiriler duymaya başlamış olsak da bunun çok yetersiz olduğunu düşündüğümü belirtmiştim. Peki demokrasi ve insan hakları çağrısı yapanların çokluğuna rağmen <strong>veto uygulamasını eleştirenlerin sayısı neden bu kadar az?</strong></p>
<p>İnsanlar yeni fikirleri kolaylıkla kabul etmezler ve herhangi bir değişim projesiyle karşılaştıklarında eleştirmeyi ve reddetmeyi yeğlerler: “Böylesini eski atalarımızdan hiç duymadık!” (Kasas 28:36) derler!</p>
<p>Veto hakkı demokrasi ve insan haklarıyla taban tabana zıt olmasına rağmen, hâlâ uzmanların büyük çoğunluğu bu konuda <strong>sessiz kalmaya</strong> devam etmektedir. Dahası bu bozuk düzenin altında <strong>ezilenler de</strong> aynen çoğu düşünür ve filozof gibi duruma sessiz kalarak bu zulmün devam edip gitmesine sebebiyet vermektedir.</p>
<p>İnsanların bu yanlış duruma neden boyun eğdiği, bu zulme niçin sessiz kaldığı ve hangi sebeple bu gidişatı reddetmediği konusunu daha da derinleştirerek ortaya koymaya çalışacağım. Bunun en önemli nedeni akla ve mantığa değil <strong>hâlâ (kaba) güce inanmamızdır</strong>. Apaçık ortada olduğu üzere hâlâ gücün ve güç sahibinin (doğal olarak) hak sahibi olduğuna inanıyoruz! Bu inanç iliklerimize kadar işlemiş olduğundan bunun gayet doğal olduğu fikrini kanıksamış durumdayız!</p>
<p>Veto hakkını <strong>reddeden insanları azlığı</strong>, onu elde etmek isteyenlerin çokluğuna işaret etmektedir. Nitekim mustazaf (ezilen gariban) koltuğundan müstekbir (ezen kodaman) koltuğuna geçmek istiyorlar ve bu iki kesime mensup olmaktan başka bir seçeneğin varlığını hesaba bile katmıyorlar. Dolayısıyla amaçları mustazaf-müstekbir düzenini değiştirmek değil bu düzendeki <strong>konumlarını değiştirmektir</strong>. İşte bu yüzden insanlar uluslararası düzlemde adaletin tesis edilebileceğine inanmıyorlar, dahası bunu zihnimizde tasavvur etmeyi bile imkânsız görüyorlar! Zira insanların aklına <strong>adaleti sağlamanın imkânsız olduğu saplantısını yerleştiren</strong> mebzul miktarda söylenti, atasözü ve hikâye mevcuttur.</p>
<p>Veto hakkının insan hakları devrimi için bir dezavantaj oluşturduğunu ve demokrasiler için bir gerileme sebebi olduğunu düşünüyorum. Eğer dünya veto sistemini sürdürmeye, adaleti ve eşitliği yaygınlaştırmakta yaya kalmaya devam edecek olursa dünyanın düzeni büsbütün bozulacaktır!</p>
<p>“Ey insanlar! Bu azgınlığın zararını asıl siz görürsünüz!” (Yunus 10:23). Yani, insanlara uygulayageldiğiniz zulümler öncelikle kendinize reva gördüğünüz zulümler demektir. Zira bu zulümlerin sonuçları kesinlikle sizin aleyhinize olacaktır, <strong>asla lehinize olmayacaktır</strong>…</p>
<p>Akıllı insan başkalarının derslerinden ibret alandır. Tarih bizi adaletsizlik ve tahakküm tehlikesi konusunda uyaran ibretlerle doludur… Çok açık bir sınavla karşı karşıyayız: <strong>Ya tarihten ders alırız</strong> ya da tarih bizim yok oluşumuzu kaydeder:</p>
<p>“Zulüm (yanlış) yaptıkları için helak ettiğimiz (etkisiz bıraktığımız) o kentler… Onlar için helak ile tehdit edildikleri bir gün belirlemiştik!” (Kehf 18:59).</p>
<p>Hâlâ söylenecek söz var (her şey bitmiş, iş işten geçmiş değildir). Gençler problemleri çözmenin yollarını aramalı ve öğrenmelidir. Tüm insanlığa yardımcı olmak, kendini yeniden üreterek sürüp giden zulüm darboğazından çıkmak ve ezen-ezilen ikileminden kurtulmak için <strong>adaleti savunan bütün insanlar işbirliği yapmalıdır</strong>.</p>
<p>Çeviri: Fethi Güngör</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cevdet Said’in atıf yaptığı bu çalışması; Amerika’da Virginia eyaletinde tanıştığı Richmont Üniversitesi öğretim üyesi hukuk felsefesi hocası Prof. Dr. Azîze el-Hibrî’nin, özel sayı editörlüğünü üstlendiği Low and Religion dergisinde “İslâm’da dinî ve hukuki meseleler” hakkında bir makale yazmasını talep etmesi üzerine 10 Ocak 1997’de Montreal’de tamamlayıp dergiye teslim ettiği uzun makalesidir. Arap dilinde kaleme alınan ve daha sonra “<em>ed-Dînu we’l-Qânûn</em>” adıyla müstakil kitap halinde basılan (Dâru’l-Fikr, Şam 1998), “Low and Religion” başlığıyla İngilizceye çevrilerek adı geçen dergide yayımlanan bu çalışma “Din ve Hukuk” adıyla Pınar Yayınları tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır (İstanbul 2003, 176 s.).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İncil’in Türkçe Yeni Çevirisi’nde yedinci bapta “Başkasını Yargılamayın” başlıklı pasajda Hz. İsa’nın şu mesajı yer almaktadır:</p>
<p>“1 Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.</p>
<p>2 Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. Hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız.</p>
<p>3 Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin?</p>
<p>4 Kendi gözünde mertek varken kardeşine nasıl, ‘İzin ver, gözündeki çöpü çıkarayım’ dersin?</p>
<p>5 Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.</p>
<p>6 “Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler.” (<a href="https://incil.info/kitap/mat/7">https://incil.info/kitap/mat/7</a>, 01.10.2018). (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Hz. Âişe validemizden nakledilen hadisin tamamı şöyledir: “(Kureyş kabilesinden bir grup insan, hırsızlık yapan Fatıma adlı bir kadını affetmesi için aracı olduklarında… Resûlullah (sav) ayağa kalkarak hutbe okudu ve Allah’a gerektiği gibi sena ettikten sonra şöyle buyurdu: &#8220;Sizden önceki insanların helak olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır. Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsa, onun da elini keserdim!&#8221; (Müslim 4411, Hudûd 9)”. <strong>Hadislerle İslam</strong>, Diyanet İşleri Başkanlığı, 1. Baskı, 7 cilt, DİB. Yayınları, Ankara 2014, 3/536-537. http://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/, 10.06.2017. (Çeviren).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/veto-hakki-mahvolusun-recetesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GELECEĞİN TÜRKİYE’Sİ İÇİN EĞİTİMİ BUGÜNDEN PLANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gelecegin-turkiyesi-icin-egitimi-bugunden-planlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gelecegin-turkiyesi-icin-egitimi-bugunden-planlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Oct 2018 05:18:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[AMERİKAN PEDAGOJİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[EĞİTİM BİLİMLERİ BÖLÜMÜ]]></category>
		<category><![CDATA[FAKÜLTE-OKUL İŞBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Kültür Eğitim Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[İMAM-HATİP OKULLARI]]></category>
		<category><![CDATA[İNSANİ YETKİNLEŞME]]></category>
		<category><![CDATA[LÜTFİ SUNAR]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[MEB]]></category>
		<category><![CDATA[MESLEĞE UYGUNLUK]]></category>
		<category><![CDATA[MİLLÎ EĞİTİM BAKANI]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA SAFRAN]]></category>
		<category><![CDATA[OKUL MERKEZLİ YERİNDEN YÖNETİM]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZEL GRUPLARIN EĞİTİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[PDR]]></category>
		<category><![CDATA[PERFORMANS YÖNETİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[PISA SINAVLARI]]></category>
		<category><![CDATA[PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK VE REHBERLİK]]></category>
		<category><![CDATA[SOSYAL HİZMET BÖLÜMÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Yalova Üniversitesi.]]></category>
		<category><![CDATA[YÜRÜTME KURULU ÜYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[YUSUF ALPAYDIN]]></category>
		<category><![CDATA[ZİYA SELÇUK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=763</guid>

					<description><![CDATA[İLKE (İlim Kültür Eğitim Derneği) tarafından yürütülen “Geleceğin Türkiye’si” projesinin ilk raporu 1 Ekim 2018 tarihinde İstanbul Cevahir Kongre Merkezi’nde düzenlenen yüksek katılımlı bir toplantıyla kamuoyuna tanıtıldı. Derneğin Yürütme Kurulu Başkanı Doç.Dr. Lütfi Sunar, her zaman değişime hazırlıksız yakalandığımız için asıl sebepleri düşünmeye vakit bulamadığımıza dikkat çekti. Değişime vakitlice hazırlanmak maksadıyla geliştirilen proje kapsamında eğitim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İLKE (İlim Kültür Eğitim Derneği) tarafından yürütülen “Geleceğin Türkiye’si” projesinin ilk raporu 1 Ekim 2018 tarihinde İstanbul Cevahir Kongre Merkezi’nde düzenlenen yüksek katılımlı bir toplantıyla kamuoyuna tanıtıldı. Derneğin Yürütme Kurulu Başkanı Doç.Dr. Lütfi Sunar, her zaman <strong>değişime hazırlıksız yakalandığımız için</strong> asıl sebepleri düşünmeye vakit bulamadığımıza dikkat çekti. Değişime vakitlice hazırlanmak maksadıyla geliştirilen proje kapsamında eğitim konulu ilk raporun ardından yükseköğretim, iktisat, yönetim, dış politika, kültür, sosyal politikalar ve sivil toplum konulu raporların da yer alacağı sekiz raporu 2020 yılında tamamlamayı hedeflediklerini açıklayan Sunar, geleceğin Türkiye’si projesinde; adalet, kuşatıcılık, tutarlılık, yapıcılık, katılım ve istişare, teorik bütünlük ve <strong>uygulanabilirlik ilkelerine riayet eden</strong> raporlar hazırlayacaklarını belirtti.</p>
<p><strong>Durum Tespitinde Hamasi Davranmayıp Gerçekçi Olmak</strong></p>
<p>Çok sayıda eğitim bürokratı, öğretmen, öğrenci ve STK temsilcinin katıldığı tanıtım toplantısında söz alan Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Mustafa Safran, okulda müfredat ya da mekândan ziyade meselenin öğretmende düğümlendiğine vurgu yaptığı konuşmasında şu itirafları dile getirdi:</p>
<p>“Biz iyi öğretmen yetiştiremedik. MEB bütçesinin %90’ı yola, taşımalı sisteme gidiyor. Eğitim felsefesinde; neyi, nasıl, niçin yetiştireceğimiz konusunda 1939’dan beri bir yenilenme yapmamışız. Anormal bir sınav baskısı var. Bu koşullar içinde bu sınavları kaldırmamız da mümkün görünmüyor. Okullar arasındaki gelişmişlik farkı gelişmiş ülkelerde %12, Türkiye’de ise %70! Üniversitelerimiz de böyle. Okul dışı eğitim okuldan daha fazla oldu artık. En az bilgi veren ve çocuğun yetişmesinde en az katkı yapan okuldur! Okulu daha cazip hale getirmemiz lazım.”</p>
<p>İLKE Yürütme Kurulu Üyesi ve Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Dr. Yusuf ALPAYDIN’ın, toplantıdaki sunumunu esas alarak “Geleceğin Türkiyesinde EĞİTİM” başlıklı raporunu şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“AK Parti hükümetleri döneminde onaltı yılda 7 bakan değiştiren, dersanelerin kapatılması, sınav sisteminin bütünüyle değiştirilmesi gibi köklü politikaları hayata geçiren MEB ideolojik sorunlarla da baş etmeye çalışmıştır. Okullaşma oranlarında; derslik başına öğrenci ve öğretmen başına öğrenci sayılarında önemli iyileşmeler sağlanmıştır. Temel eğitimde kız öğrencilerin okullaşma oranı erkekleri geçmiş, diğer okullarda ise erkek öğrenci oranına yaklaşmıştır (s.12-15).</p>
<p>2003 ila 2012 yıllarındaki PISA sınavlarında, Türkiye’den sınavlara katılan öğrencilerin performansları en alt %15’lik dilimden yukarı doğru hareket ederek %35’lere yükselmiştir. Ancak 2015 yılında bir gerileme yaşanmış ve sınava giren 72 ülke arasında Türkiye 50. (alttan 22. sırada) yer alabilmiştir (s.21)!</p>
<p><strong>Öz Değerlerimize Dayalı ve Birey Odaklı Bir Eğitim Sistemi Kurabilmek</strong></p>
<p>Eğitimi pragmatizm ve kitleselleştirme yaklaşımından daha ileri bir seviyeye taşımalıyız. Kitle eğitiminden ziyade bireyin özelliklerini daha fazla dikkate alan bir eğitim sistemi kurmalıyız. Modern eğitim paradigması Batı’nın ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Türkiye’de Amerikan pedagojisini uygulamak yerine kendi eğitim paradigmamızı ortaya koymalıyız. Müfredatta iç tutarlılık, yerelleşme, pilot uygulamalar, esneklik, çeşitlilik gibi özellikleri önemsemeli, akademik içeriği hafifletmeli ve sadeleştirmeliyiz. Disiplinlerarası bir yaklaşımla gencimize <strong>problem çözme odaklı</strong> bir müfredat benimsemeliyiz. Tanıma ve yöneltme fonksiyonunu yerine getirmekte yetersiz kalan rehberlik sistemimizi güçlendirmeliyiz (s.65 vd.).</p>
<p>Veliler ve öğrenciler ısrarla uzaktaki bir okula gitmeye çalışmaktadır. Çünkü o okulun daha kaliteli olduğuna inanmaktadırlar. Bu külfetli sorunun çözümü <strong>okullar arasındaki farkı</strong> en aza indirmektir (s.89 vd.).</p>
<p>Okulun hızlı değişime ayak uydurması oldukça zor görünmektedir. Bugün eğitimini verdiğimiz birçok meslek onbeş sene sonra belki de hiç olmayacak. Bu yüzden öğrencilerimizin <strong>ortak becerilerini artırmayı</strong> hedefleyen bir yaklaşım benimsemeliyiz. Mesleki ve teknik eğitimde asıl sorun, lise ve üniversite mezunları arasındaki gelir farkının büyük oluşudur. Buna yol açan da ülke ekonomisinin yapısıdır. Geliri düşük firmalar düşük ücretle eleman çalıştırmayı yeğlemektedir… (s.96 vd.).</p>
<p>Özel öğretim kurumlarına yönelik teşvik politikaları artırılarak devam ettirilmelidir. Ancak MEB özel okullardaki istihdam şartlarını denetlemeli ve iyileştirilmesine yönelik tedbirler almalıdır (s.104 vd.).</p>
<p><strong>Özel grupların eğitimi</strong> en başarısız olduğumuz alandır. Özel eğitim kapsamındaki hem engelli hem de üstün yetenekli öğrencilere yönelik özel okulların sayısı ve kapasitesi artırılmalıdır. Bu öğrencilere verilecek eğitimin mahiyeti konusunda nitelikli bir eğitim yaklaşımı ve kılavuzu oluşturulmalıdır (s.110 vd.).</p>
<p>Toplumda okulların ve öğrencilerin yarısını İmam-Hatip’lerin oluşturduğu yönünde bir algı oluşturulmasına rağmen bunların oranı %13’ü geçmemektedir. Türkiye’de üretilmiş özgün bir model olan <strong>İmam-Hatip okulları </strong>mesleki lise kategorisinden çıkarılmalı, bu okullarda ortaokul ve lise düzeyindeki öğrenci sayıları artırılmalıdır. Arap komşularımızla daha etkin ilişkiler geliştirebilmek için bu okullardaki Arapça ve İslami ilimler dersleri nitelik itibarıyla iyileştirilmelidir (s.117 vd.).</p>
<p><strong>Daha Nitelikli Eğitim ve Öğretim İçin Gereken Tedbirleri Alabilmek</strong></p>
<p>Öğretmenlerimizin daha nitelikli yetiştirilebilmesi için daha en başından eğitim fakültelerine öğrenci alırken adaylar daha kapsamlı bir değerlendirmeye tâbi tutulmalı, <strong>mesleğe uygunlukları</strong> çeşitli psikometrik testlerle ölçülmelidir. Eğitim fakülteleri ile MEB arasındaki <strong>fakülte-okul işbirliği</strong> süreci geliştirilmeli, böylece akademisyenlerin saha ile bağları güçlendirilmelidir. Eğitim fakültelerinin kapasiteleri MEB’nın öğretmen ihtiyacına göre gözden geçirilmeli, öğretmen arz ve talebine yönelik projeksiyon çalışmaları on yılda bir güncellenmelidir. Ücretli öğretmenlik uygulaması tamamen sonlandırılmalıdır. Öğretmen adaylarının işe alım süreçleri <strong>çok boyutlu, adil ve şeffaf</strong> bir şekilde gerçekleştirilmelidir (s.129 vd.).</p>
<p>Millî Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk “performans yönetimi olmayacak” dedi ama bu zorunlu bir durumdur. Çalışanla çalışmayan mutlaka ayırt edilmelidir. Bugüne kadar işini yapmadığı için hiçbir öğretmenin görevine son verilmedi! Özel okullardaki öğretmenlerimiz kendilerini geliştirmede daha başarılılar. Demek ki kalite sorunumuz değil <strong>performans yönetimi</strong> sorunumuz var. Kariyer sistemi kurarak bu sorunun üstesinden gelmeliyiz. Hayat, toplum, bilgi, her şey değişiyor ama öğretmen değişmiyor! Yılda üç saatlik bir eğitimle öğretmen kendisini yenileyemez! (s.136 vd.).</p>
<p>MEB 60 bin okulu başarıyla yönetemiyor. O halde yetki devri yapmalıdır. <strong>Okul merkezli yerinden yönetim</strong> modeline geçilmelidir. Güvenlikçi kaygılarımız nedeniyle gençliğimizi kaybettik! Eski bakanlarımızdan birisi “Maarifin önündeki en büyük engel Maarif Teşkilatı’dır.” demişti. Okullarımızda değişmeyi ve gelişmeyi sağlayacak olan müdürlerdir. Dolayısıyla müdürlerimizin özlük haklarını iyileştirmemiz gerekmektedir (s.143 vd.).</p>
<p><strong>Geleceğe Güvenle Bakabilmek İçin Eğitimde Değişimi Gerçekleştirebilmek</strong></p>
<p>“Geleceğin Türkiyesinde EĞİTİM” başlıklı raporun sonuna eklenen “Türkiye’nin Eğitim Vizyonu” başlıklı <strong>yol haritası</strong>, siyasetçisinden bürokratına, akademisyeninden gazetecisine, öğretmeninden velisine bütün bir toplum olarak dikkate almamız gereken öneriler sıralamaktadır:</p>
<p>“Geleceğe güvenle bakabilmek için önümüzdeki yıllarda Türk eğitim sistemi şunları tam olarak başarmış olmalıdır:</p>
<ol>
<li>Eğitim geleneğimizden doğan <strong>insani yetkinleşme odaklı</strong> <strong>bir eğitim</strong> anlayışı: Devlet ideolojisi ve ekonomi odaklı bir anlayış yerine insani gelişim odaklı bir eğitim anlayışını benimseyen, bireylerin sahip oldukları kabiliyetleri geliştirmeyi önceleyen bir eğitim anlayışı.</li>
<li><strong>Tarihsel ve düşünsel derinliği olan</strong> eğitim programları: Toplumumuzun tarihsel derinliklerinden kaynaklanan ilim ve düşünce birikiminin varlık, insan, bilgi ve kemalat tasavvuru ile şekillenen bir pedagoji, kavram örgüsü ve tasarıma sahip eğitim programları.</li>
<li><strong>Kalite güvencesini sağlayan okullar</strong>: Her biri temel kalite standartlarını karşılayan, eşitsizliğin azaldığı, mimarisi ile öğrencinin ve öğretmenin içinde bulunmaktan keyif alacağı, özel grupların ihtiyaçlarına göre farklı şekilde tasarlanmış bir yaşam alanı olan okullar.</li>
<li><strong>Liyakat sahibi okul liderleri</strong>: Okul gelişimine odaklanmış, yüksek eğitimli, teknik ve insani yeterlilikler bakımından kendini kanıtlamış, okulun tüm süreçlerine vizyon katabilecek eğitim liderleri.</li>
<li><strong>Sürekli öğrenen ehil bir eğitimci kadrosu</strong>: Fikrî ve teknik bakımdan gelişime odaklanmış, lider, rol model, usta, meslek ahlakına ve maneviyata sahip, öğrencinin hayatına dokunan işinin ehli öğretmenler.</li>
<li><strong>Yerinden ve okul merkezli bir yönetim anlayışı</strong>: Eğitim paydaşlarının katılımına dayalı, merkezin yükünü azaltmış, yerel eğitim kurullarına ve okullara yetki devrini gerçekleştirmiş, dinamik ve gelişim odaklı bir yönetim anlayışı.</li>
<li><strong>Adil bir performans değerlendirme ve teşvik sistemi</strong>: Eğitim çalışanlarının çabalarını görüp takdir edebilen, her birine emeğine uygun kariyer, statü gibi teşvikler sunan objektif bir performans değerlendirme sistemi.</li>
<li><strong>Güçlü kurumsal iletişime sahip eğitim kurumları</strong>: Velilere, öğrencilere ve tüm topluma güven veren, güçlü ve açık toplumsal iletişime sahip, kültürü, yönelimleri ve stratejileri bilinen ve kabul gören bir bakanlık teşkilatı ve okullar.” (s.155).</li>
</ol>
<p style="text-align: center">*******</p>
<p>Yalova Üniversitesi’nde Sosyal Hizmet Bölümü’nde ders veren bir öğretim üyesi olarak söz aldığım toplantıda da dile getirdiğim üzere raporun 3. bölümünde <strong>rehberlik ve yöneltme hizmetleri</strong> anlatılırken sosyal çalışmacılara değinilmemesi bir nakisadır. Zira yüzbinlerce mülteci, engelli, yetim vb. dezavantajlı öğrencimizin eğitim gördüğü okullarımızda; sayıca yeterli düzeyde olmayan PDR (psikolojik danışmanlık ve rehberlik) öğretmeni kadrolarının artırılması yanında sosyal çalışmacılar için de yeni kadrolar ihdas edilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bakanlığın iki yıl önce başlattığı ancak menfur 15 Temmuz işgal girişimiyle akim kalan ‘her okula en az bir sosyal çalışmacı atama girişimi’ ivedilikle gündeme alınmalıdır.</p>
<p>İnsanımızı tedricen kemale ulaştıracak, beklendik iyi ve yetkin davranışları geliştirecek sağlam bir eğitim sistemi oluşturarak ülkemize, bölgemize, ümmete ve tüm insanlığa güzel bir örneklik sunabilme çabalarımızı bereketlendirmesi için Rabbimize yakarıyoruz…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>http://ilke.org.tr/<strong>geleceginturkiyesi</strong>, 01.10.2018.</li>
<li><a href="http://ilke.org.tr/haberler/gelecegin-turkiyesi-projesinin-ilk-raporu-aciklandi">http://ilke.org.tr/haberler/gelecegin-turkiyesi-projesinin-ilk-raporu-aciklandi</a>, 01.10.2018.</li>
<li>ALPAYDIN, Yusuf. (2018). <strong>Geleceğin Türkiyesinde EĞİTİM</strong>. Geleceğin Türkiyesi Raporları-1, İstanbul: İlke Yayınları, 172 s. http://ilke.org.tr/yayinlar/gelecegin-turkiyesinde-egitim, 01.10.2018.</li>
<li>ALPAYDIN, Yusuf. (2014). “<strong>Türkiye’de Lisansüstü Eğitimdeki Kapasite Genişlemesinin Analizi</strong>”. Yeni Türkiye Dergisi Türk Eğitimi Özel Sayısı-1, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, s.745-750.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/gelecegin-turkiyesi-icin-egitimi-bugunden-planlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
